27 Kasım 2013 Çarşamba

RAUF DENKTAŞ'IN HATIRALARINDAN ÖĞRENDİKLERİMİZ


Rauf Denktaş, 1988 ve 1989 yıllarında iki defa Çengel adlı siyasi dergide tefrika ettirip, bitiremediği ve sonunda 1993 yılında kitap olarak yayımlattığı “Karkot Deresi” adlı çocukluk anılarına yazdığı Ocak 1991 tarihli “Giriş” yazısında şöyle demekteydi:

                                                             NEDEN YAYIMLIYOR?

“Dostlar arasında konuşurken, Kıbrıs mücadelesi ile ilgili herhangi bir anımı anlattığımda bana sık sık “anılarını yaz, bunların gelecek nesiller tarafından da bilinmesi gerekir” diyenler çok olur. Ben de, benden evvelkiler anılarını yazmadılar, günlük tutmadılar diye çok üzülürüm...

Gençliğim, çocukluğum ve sonra’dan mücadele içinde yaptıklarım ve yapılanlar hakkında, yeri geldiğinde konuştum ve yazılar yazdım. Fakat “herşeyi yazmak” veya “hiç yazmamak”la karşı karşıya kaldığım anlar da çok oldu! İnsanın içinde bulunduğu koşullar, herşeyi olduğu gibi yazmasına engel olabiliyor.

Dünün mücadelesinde yaptıkları ve davranışları ile sizden sıfır alan bir arkadaşınız, bugünün mücadelesinde omuzladığı sorumluluğu en iyi şekilde yürütür olabilir! Dün’ü olduğu gibi yazarsanız bugün canla başla çalışan bir arkadaşınızı kırmış olabilirsiniz. Herşeyin bir zamanı vardır. Benim için o “zaman” gelmiştir artık. Bu nedenle hatıralarımı toparlamağa başladım. Metodum “herşeyi” yazmak olacak, fakat iş yayınlanmağa gelince bu yazdıklarımın bir kısmı arşiv’de kalacak, onları tarih ve tarihçiler değerlendirecek! (Hatıraların bize göre en önemli bölümü, bu arşivde saklananlar olmalıdır. Aslında bunların, kendisi de, muhatapları da yaşarken yayımlanması gerekmez mi? -H.K.)

...Şimdi, bu anıları (Nisan-Ekim 1988 arası Çengel dergisinde 4 yazı olarak yayımlanmıştı-H.K.) biraz daha genişleterek küçük bir kitap haline getiriyorum. Bunu 1948-58, 1958-68 yılları izleyecek. 1968-78 ve 1978-88! Evet, “vakit kalırsa”, “Allah nasib ederse” bu yılları kısa kısa da olsa bir yere yazmak çabası içindeyim. Dolaplar belgelerle dolmuş. Bir ömür yazarak, konuşarak, koşarak geçmiş. İleride bunları değerlendirecek olanlara, bu kısa anılar yardımcı olur diye düşünmekteyim. Ve “görevimdir” de diyorum.”

                                                 BAŞKA HATIRALARI DA VAR

Rauf Denktaş, yukarıda yazdığının aksine 1948-58 ve sonraki 8’li yıllar sırası yerine, 1964  yılından başlayan hatıralarını yayımlamayı tercih etti. Oysa  Çengel’in Ekim 1988 sayısında çıkan 4. yazıda “1948 ve sonrası” adlı bir bölüm vardı ve hatıralarını, 1954 yılına kadar getirmekteydi.

Bildiğimiz kadarıyla Rauf Denktaş’ın bir de 1 Temmuz 1960 tarihinden itibaren Nacak gazetesinde yayımladığı “1930-60 yıllarında Kıbrıs Türkleri” başlıklı ilk 30 yıllık hatıraları  vardır. Onlar da henüz kitaplaşmamıştır ve Rauf Denktaş’ın yayımlanmış hatıralarının önemli bir  bölümünü oluşturmaktadır. Gerçi bu zaman kesiti içinde anlattığı hatıraları arasında, Kıbrıs sorununda çok önemli bir yeri olan ve “Şahinler Yılı” olarak adlandırılan 1958 yılına ilişkin hatıralarda atlanan ve kendisinin çok büyük rol oynadığı olaylar vardır, ama belki o bölümler de arşiv için saklanmaktadır!   

                                      1964-1974 HATIRALARI 10 CİLTTE TOPLANACAKMIŞ

Rauf Denktaş’ın, 1996 yılı sonundan itibaren İstanbul’daki Boğaziçi Yayınları tarafından “Rauf Denktaş’ın Hatıraları 1964-1974 -Arşiv Belgeleri ve Notlarla O Günler” başlığı altında yayımlanmaya başlanan son hatıralarına gelince: Bunlardan  Cilt:1 -1964 (679s.), Kasım 1996’da, Cilt:2 -1965 (504s.), Ocak 1997’de, Cilt:3 -1966 (436s.), Mart 1997’de ve Cilt:4 -1967 (515s.), Nisan 1997’de basıldı. Basında çıkan duyurularda, “Rauf Denktaş’ın 1964’den 1974 yılına kadar günü gününe tutulmuş notlarını, vesikalar ve yazışmalarla da destekleyerek “günlük bir tarih” haline getirdiği” belirtilmekteydi. (Cumhuriyet, 29.11.1996)

Doğaldır ki ilk akla gelen, anıların neden 1964 yılından başlatıldığıdır. Yazar, 1. cilde yazdığı 16 Ağustos 1996 tarihli Önsöz’de bu konuya açıklık getirmemektedir.

Oysa, Eylül 1992’de Lefkoşa’da Yorum Yayınları tarafından yayımlanan “Kıbrıs Türk halkının özgürlük ve bağımsızlık mücadelesinden kesitler” başlıklı ve 4 cilt olacağı duyurulan dizinin ilk kitabı olarak yayımlanan “Arşiv belgeleri ve notlarla- İlk Altı Ay” adlı kitabında (106s.), belgeleri 29 Aralık 1963 tarihinden başlayarak aktarmıştı. Bu kitap Temmuz 1993’de ikinci baskıyı yaparken,  dizinin ikinci kitabı  1993’de “Arşiv belgeleri ve notlarla- O günler” başlığı altında ve yine Yorum Yayınları tarafından bastırılmıştı (52s.). Aynı yıl içinde aynı yayınevi,  Rauf Denktaş”ın “Karkot Deresi” adını verdiği çocukluk anılarını yayımlamıştı (80s.). Bu kitap 1996 yılında Doğan Harman’ın -1988’de Çengel dergisine yazdığı önsözle birlikte- yeniden yayımlanmış ve Kıbrıslı dergisinin eki olarak okuyuculara dağıtılmıştır.

                                                         İLK DÖRT CİLT

“Rauf Denktaş’ın Hatıraları”nın ilk dört cildinde, Yorum Yayınlarında yayımlanan iki kitapta olduğu ve yazarın da belirttiği gibi “günü gününe alınmış notlara ek olarak tarihi belgeler de yer almaktadır.” Ama buradaki yazım tekniği nedeniyle, eser, hatıradan çok, yazarın siyasal görüşlerinin propagandasının yapıldığı bir belgeler yığını olarak karşımıza çıkmaktadır. Gerçi bu belgeler arasında günümüz açısından pek değerli olanlar da verilmiş ve çok  yararlı olunmuştur, ama yazarın 1.Cilde yazdığı önsözde, “ada’dan gelen iyi-kötü haberlerin etkisinde yazdığım ve çoğu kez duygusallıktan kaçan notlarımı aynen bıraktım. Bazılarını, yeni kırgınlıklar yaratmasın diye, bu kitaba almamayı uygun buldum” demesi, “Hatıralar”ın içtenliğine gölge düşürmektedir. Kaldı ki birçok not ve düşüncenin, bu hatıralara yıllar sonra, gözden geçirme sırasında eklendiği de dikkatli bir okuyucu tarafından hemen  anlaşılabilmektedir. Not tutulmayan günlerde, gazete haberleri aktarılacağına, önemli yazışma ve raporlara daha çok yer  verilebilirdi.

                                           ESKİ VE YENİ HATIRALAR FARK EDİYOR

1982-84 yılları arasında Mağusa’da yayımlanan Belge dergisinde “Tarihten bir yaprak: Rauf Denktaş’ın Arşivinden” başlıklı köşelerde verilmiş olan “Hatıralar”dan bölümler ile Boğaziçi Yayınları’nda basılan kitapta yer alan aynı tarihli notlar arasında farklılıklar, metin değişiklikleri vardır. Örneğin 1. Cilt’teki sayfa 359 ile 362 arasındaki metin ile Belge’nin 1983 ‘de yayımlanan 28. sayısındaki metinler farklıdır. Aynı durum 362 ile 363. sayfalar arasında ve 366. sayfada yer alan 18 Haziran 1964 tarihli notlar için de geçerlidir ve 30 ve 31 sayılı Belge’lerdeki metinlerden farklıdır. Bu da yazarın, gerçek notları ile yayımlanan bölümlerinin birbirinden farklı olduğunu göstermektedir.

Belge dergisinin Mayıs-Haziran 1996 tarihli 6. sayısında “Tarihi bir belge” başlığı altında yayımlanan ve 5 Mayıs 1966 günü Rauf Denktaş’ın Osman Örek ile birlikte TC Dışişleri Bakanlığı’na yaptıkları ziyarette konuşulanlardan ( Dışişleri Bakanı: “Durumu izliyoruz. Fakat adam öldürdükleri bir zamanda yapılmayan müdahaleyi şimdi Templos etrafına tel örgü çektiler diye yapamayız. Kimse bize hak vermez.”) hiç söz edilmemektedir. Cilt:3, s.271’de o güne ilişkin sadece üç satırlık bir not var, bu önemli ziyarete hiç değinilmiyor. Bir başka soru ise, Rauf Denktaş’ın 1960’lı yıllarda Ankara’da bulunduğu sırada, yazar Kutlu Adalı kendi özel kalem müdürü iken onunla yaptığı yazışmaları, neden Belge dergisinde ayrı olarak yayımlattığıdır. Kutlu Adalı’nın “faili meçhul bir cinayet”e kurban gitmesinden sonra yayımlanan bir Belge dergisinde (Sayı:8, 1997), “Denktaş’ın 1967 yılında Adalı’ya gönderdiği mektuplardan bazıları yayımlanırken, “Belge dergisi, Kutlu Adalı’ya ait olan mektupları yayımlamayı ise bugünkü koşullar içerisinde uygun görmemiştir” diye not düşülmüş; ama bir sayı sonra dergiye “özel sayı” başlığı konarak (Sayı:9, 1997), Adalı’nın 1966 ve 1968 yılları arasında kaleme aldığı mektupların bir kısmı yayımlanabilmiştir. Bu kısıtlı yayınlar bile çok yararlı olmuştur, ama karşılıklı yazılmış bütün mektupların en erken bir zamanda bir arada yayımlanması, kapalı bir döneme ışık tutması açısından bir zorunluluk haline gelmiştir.       

                                     HATIRALARDA ÇOK YARARLI BİLGİLER VAR                                                

Bu teknik konular dışında, yayımlandığı kadarıyla “Hatıralar”ın içeriğine bakacak olursak, Kıbrıs sorununun geçirdiği aşamalar açısından, yazarın bize birçok bilgi ve belşgeyi aktardığını görmekteyiz. Gerçi yukarıda da belirtildiği gibi, bizce “çok önemli” sayılan bazı olay, görüşme ve yazışmalar, sadece arşiv için yazılmış ve kitaplara alınmamıştır, ama yine de “Hatıralar”ın genel havası bize yazarın ruh hali ve siyasal görüşleri hakkında yeterli bilgiler sağlamaktadır. Hele Rauf Denktaş’ın “Hatıralar”ı kapsamına girmeyen, ama her nedense yayımlanmasında bir yarar görülen, Dr.Küçük’ün TC yetkililerine çeşitli tarihlerde gönderdiği bazı önemli mektupların kitaba eklenmiş olması, fanatik ve ılımlı kanatların görüşlerinin öğrenilmesi açısından çok faydalı olmuştur. Dr.Küçük’ün görüşleri ve onunla Denktaş arasındaki ayrılıklar ile ilgili bölümler ise, üzerinde ayrıca durulması gereken bir konuyu oluşturmaktadır

“Rauf Denktaş’ın Hatıraları”nı Kıbrıs sorunu ile ilgilenen herkesin tekrar tekrar okuyup, dersler çıkarmasını ve “milli kahraman” Rauf Denktaş’ı çok daha yakından tanıma olanağını kaçırmamasını salık veririz. 1974’e kadar olan dönemi kapsayacak yeni ciltleri dört gözle bekleyeceğiz.

 

                                                                     ****

Aşağıda  “Hatıralar”ın ilk dört cildinden alıntıladığımız, ilginç açıklamaları bulacaksınız:

 

AYRILINAN  DEVLET TEŞKİLATIYLA TEMAS VE GERİ DÖNÜŞ

* İnönü’nün Dr.Küçük’e mesajından: “Adada emniyetin tesisi için gerekli tedbirler alınması ve bunlar alındıkça mümkün olan en kısa zamanda, Cumhurbaşkan Muavini ile Türk Bakanlardan başlamak üzere bütün Türklerin peyderpey devlet teşkilatındaki vazifeleri başına dönerek, Kıbrıs Rumlarının menfi faaliyetlerine karşı, devlet mekanizması dahilinde, anayasa ve kanun yollarıyla, sebatla ve metanetle mücadele etmeleri milli davamızın başarısına büyük ölçüde yardımcı olacaktır...Kıbrıslı kardeşlerimizin, Adada emniyet teessüs edince, normal işleri başına dönmeleri, Kıbrıs meselesinin nihai hal şekli hakkındaki malum tezimizin terki manasına katiyyen tazammum etmeyecektir...”

İnönü’nün mesajı liderlik arasında maneviyatın daha da bozulmasına neden olur. “Bu şartlarda mücadeleye devamın ne yararı vardır?” diyenler vardır. (Cilt:1, s.174-175)

* Hakim Zeka bey bir müddetten beri İstanbul’da. Murat Akıner’e “15’inde geri gidiyorum. Mahkeme Reisliğini kabul etmem için Ankara’dan talimat aldım” demiş. Makarios’un Anayasa’ya aykırı olarak ihdas ettiği mahkemelerde riyaseti Türk hakim yapacak! (Cilt:1, s.518)

* Haluk Bayülken’e yazılan rapordan: Hakimlerimiz “muvakkat bir süre için” vazifeleri başına gittiler. Böylelikle mahkemelerde çalışan Türk memur, mütercim. mukayyit ve mübaşirler de vazifelerine dönmek zorunda kaldı. Türk hakimler mahkeme huzuruna getirilen ve hükümete karşı ayaklanma ile veya buna mümasil suçlarla suçlandırılan Türklerin davalarını görüyorlar ve görecekler...Ve yine bu şekilde ve bu şartlar altında Türk memur ve polisleri vazifelerine döndükten sonra, Makarios idaresi, propagandaları icabı, “Rum cemaatinden ayrı bir idare -hatta coğrafi ayrılık esasına dayanan bir idare” davamızın ne olacağını düşünmeniz icap eder...Vazifeye gidemeyen diğer memurların durumu ne olacak? Bunların arasında şimdiden “hakimler vazifelerine gidiyor; bu, davaya zarar getirmiyor da, bizim gitmemiz mi davaya zarar getirecek?” diyenler vardır. Zamanla bunlar çoğalacaktır. Neticede, Makarios’un Türk mukavemetini kırmak için hazırladığı oyuna geliyoruz ve 9 aylık mukavemetin manası kalmıyor.  (Cilt:1, s.563 ve 564)

* O halde biz Makarios’u tanımayacak tedbirleri düşünmeli ve bunları en had safhasına çıkartmalıyız. Türkiye’nin de tasvibi ile müstakil Türk Cumhuriyetini kurmalıyız...Buna rağmen şu veya bu sebepten Türklerin Makarios hükümetini tanımaları ve bunların sayılarının gün geçtikçe artması beni ürkütüyor...Rum bölgesinde kalan Türklerle irtibat var mı bilmiyorum. Eğer yoksa, “milli vazifelerinin neler olduğu hakkında” Kıbrıs’ın Sesi radyosu vasıtasıyla direktifler verilebilir. Cemaat olarak parolamız “Makarios hükümetini red ve inkar” olmalı ve bunun için geniş ölçüde propagandaya girişmeliyiz. Makarios hükümeti meşru  hükümet değildir. Onu tanımamak, ona vergi vermemek, memurları ile işbirliği yapmamak her Türkün vazifesidir. Bu hükümetin organlarına, vasıtalarına, binalarına karşı da sabotaj hareketlerine girişmek bu vazifenin bir icabıdır. (Cilt:2, s.29)

* Kıbrıslı Türklerin, her kasabada Rum semtinde Anayasaya aykırı bir şekilde icrayı faaliyet eden mahkemelere başvurmalarını şimdiye kadar önleyebilmiş bulunmaktayız. Fakat son günlerde Türkiye İş Bankası Lefkoşa Şubesinin, bankaya borçlu bulunan ve kredi bakımından tehlikeli olan bazı Rumlar aleyhine dava açmak tasavvurunda olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz. (Cilt:2, s.172)

* Anayasaya aykırı olarak kurulan mahkemelerde Türkiye’nin isteği üzerine Türk hakimler vazife görmektedirler. Hakim Zeka bey de, en kıdemli hakim olarak, Baş hakim mevkiini işgal etmektedir. (Cilt:2, s.187)

* Kliridis’in şartlarını kabul ederek meclise gidildiği takdirde Rum hükümetinin meşru bir hükümet olduğu bizce de tanınmış olacaktır. (Cilt:2, s.267)

* Rumlarla teşriki mesaiyi hattı asgariye indirmeliyiz. Alış veriş dahil her türlü temas sıfır derecesine indirilmelidir. Bunu yapabilecek miyiz? Bilmiyorum. Stok yiyecek ve diğer zaruri eşya mevcut mu? Bilmiyorum. “Hükümet”e müracaat ederek pasaport alma, araba ruhsatı çıkartma gibi olaylar da durmalıdır...Ankara ile tam bir işbirliği halinde bu planı yürütmeniz icap edecek. Hakimlerin vazifelerinden çekilmesi bu planın bir safhasıdır. (Cilt:2, s.277-278)

* Aleyhimize kullanılan ve kullanılacak olan diğer konular şunlardır: Mağusa’da, Limasol’da Türklerle Rumlar bir arada çalışmaktadırlar. Hakimler ve bazı memurlar (gümrük memurları ve mahkeme memurlarından bazıları) Rumlarla işbirliği halindedirler. Bunlar Rumlarla teşriki mesai ediyorlar da diğerleri niye etmiyor? Rum bölgesi denilen yerlerde yaşayan on binlerce Türk Rum idaresinden memnundur vs. (Cilt:2, s.327)

* 4000 Türk memur ve 1000’e yakın Türk polis bütün geçmiş hizmet senelerini, tekaüdiyelerini umursamayarak “milli dava”nın yanıbaşında, vazife almışlar, papaza yüz çevirmişlerdir. (Cilt:3, s.66)

* Osman Örek’e mektup’tan: “Bu hafta içinde burada yeni bir haber çalkalandı. Haber şu: Güya Doktor ve sizler “göçmenlerin geri köylerine gitmeleri ve memurların vazifelerine dönmeleri” için bir karar almışsınız. Bu kararı elçilik kabul etmemiş. Böyle şey asla olmaz demiş.” (Cilt:4, s.150)

                                                      

TAKSİM TELAFFUZ EDİLMİYOR, AMA NİHAİ HEDEFTİR 

* Hedef enosis’tir. Önleyici ve bizi kurtaracak tedbir ayrılıktır. Coğrafi zemine dayalı bir ayrılık. Bunca kandan, bunca vahşetten sonra bizi yeniden Rumlarla bir arada yaşamağa zorlamasınlar. Tecrübe kanla sonuçlanmıştır. Ayrılık esas olarak alınmazsa ileride yeniden kan akacaktır ve Girit misali adayı boşaltmak zorunda kalacağız...Türkiye garantörlük haklarını kullanmalı, bu işi bir an evvel bitirmelidir. (Cilt:1, s.30)

* Kıbrıs’ta Rumlarla iç-içe yaşayamayız artık. Yan yana yaşayacağımız bir formül bulmalıyız. Başka çare yoktur” diyerek, korku içinde yaşayan, katliama uğramış köylerin tahliyesi gerektiğini savundum. Nüfus mübadelesi yapılmalı, terör durmalıdır, dedim. (Cilt:1, s.59)

* Palamas’a da seslenen (Feridun Cemal) Erkin “Türk devlet adamları tarafından taksim yönünde tek bir beyanat getiremezsiniz” dedi ve Kliridis’in Dr.Küçük’e atfen yaptığı suçlamayı da yalanladı. (Cilt:1, s.60)

* ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Geoge Ball; “İlgililerin kesin bir çözüm şekli bulmasına yardım edecek şartları yaratmaya çalıştıklarını”, İsmet İnönü ise “Ada’nın Rum kesiminin Yunanistan’ın ve Türk kesiminin Türkiye’nin bir eyaleti olması müsbet bir tasavvurdur” açıklamasını yapar. (Cilt:1, s.154)

*  Daimi Temsilcilikte TC Delegeleri ile tartışıyoruz...Coğrafi zemine dayanan bir anlaşma kaçınılmazdır. İki toplumun yeniden bir araya gelmesi imkansızdır.” (Cilt:1, s.116)   

* İsmet İnönü ise “Ada’nın Rum kesiminin Yunanistan’ın ve Türk kesiminin Türkiye’nin bir eyaleti olması müspet bir tasavvurdur” açıklamasını yapar. (Cilt:1, s.154)

* “Agreed settlement” ibaresi, Türklerin de facto taksim ve ayrılık tezinin tanınmayacağını ifade eder. (Cilt:1, s.164)

* Arabulucu (Tuomioja): Federal devlet için Türk hükümetinden aldığım bir rapor vardır. Mecburi nüfus mübadelesi derpiş edilmektedir. Bu elzem midir?

Denktaş: Türklerin kendilerini geçindirebilecek toprağa sahip olmaları lazımdır. Nüfus mübadelesi hem bu yüzden, hem de Türkleri yine Rum çoğunluğu arasında bırakmamak mülahazası ile şarttır. Bir kısım halk yer değiştirmelidir. (Cilt:1, s.270)

* Halk “İsmet paşa, çok yaşa - ya Taksim, ya ölüm” diye bağırıyor. İçimden “şu sloganı “ya Taksim, ya hepsi” şekline soksak iyi olacak” diyorum. (Cilt:1, s.384)

* Makarios’un meşru hükümet kisvesi altına girmesinin tek cevabı ayrı devletimizi ilan etmek. Bunu Kıbrıs dahilinde yapacak durum yoksa Türkiye’de veya Londra’da yapmayı düşünmeliyiz. (Cilt:1, s.402)

* Kendi başımıza Rumlarla başa çıkmak imkanı yok. Türkiye de müdahale yolu ile taksimi tahakkuk ettiremediğine göre biz ne yapabiliriz? Yapılacak iş, Acheson Planı’nı görmek ve kati kararı vermektir. Zürih ve Londra Anlaşmalarına Türk Hükümetinin şu sözlerine inanarak “evet” denmişti: “Kıbrıs Rumları bu anlaşmaları Enosis’e bir sıçrama tahtası olarak kullanmağa kalkarlarsa, biz de taksim için kullanırız ve bunu tahakkuk ettiririz.” (Cilt:1, s.476)

* Taksimden başka çare yok. Fakat paşa, haklı olarak, Taksimin tahakkuku yolundaki müşküllerden bahsediyor. O halde? Belki de bu işi bir Türk-Yunan harbi halledecek. Değer mi? Orasını devlet düşünecek. Türkiye’’nin şerefi ve prestiji ne emrederse o olacak! (Cilt:1, s.498)

* Plaza aynı zamanda, nüfus aktarılması ve sair teknik konularda da Türk Hükümet erkanı ile etraflı görüşmeler yaptığını bu görüşmelerin de kendisi için çok istifadeli olduğunu belirtti...Plaza coğrafi ayrılığın cebri nüfus mübadelesi ile yapılmasının Birleşmiş Milletlerce tasvip edilmeyeceğini, bizim federasyon teklifimizle mübadeleyi cebren mi yoksa gönül rızası ile mi yapmak niyetinde olduğumuzu sordu. (Cilt:1, s.557 ve 558)

* Başlangıçta Taksim, Federasyon diyorduk. Şimdi ağzımıza bir şey alamıyoruz; çünkü işlerin nereye gittiğini bilmiyoruz. Sadece sabır ve dayanma temennileri ile halk tatmin olmuyor. (Cilt:1, s.568)

* Plaza-Denktaş görüşmesinden: “Plaza: Ayrı coğrafi statünün müşkülleri vardır. Cemaatların cebren yer değiştirmesini Birleşmiş Milletler kabul etmez ve etmeyecektir. (Cilt:1, s.612)

Denktaş: Ayrı bir bölge istiyoruz. Bu verildiği takdirde bütün Türkler bu bölgeye gidecektir. Ayrı küçük kantonlar bizi tatmin etmez. Emniyet sağlamaz. (Cilt:1, s.615)

* Biz taksimin tahakkuku için yemin ettik, halbuki şimdi taksimden bahseden yok. Federasyon dendi, şimdi onun da adı anılmıyor. Gayesiz bir mücadele içindeyiz. (Cilt:2, s.245)

* Denktaş, Kıbrıs’ın taksimi ile (bölünmesi) ilgili bir soruya ise “Kıbrıslı Türkler bölünmüş bir Ada’da yaşamaya hazırdır” dedi. (Die Welt-Bonn) (Cilt:2, s.318)

* Gün gele “ayrı hükümet kurmak yoluna” gitmek zorunda kalacağımıza inanıyorum. Fakat bu Türkiye’nin de evvelden verilmiş rızası ve zamanında yardımımıza koşan askeri kuvvetinin yardımı ile gerçekleşebilecektir. (Cilt:2, s.335)

* 1959’da, taksimde ısrar ederek, cemaati ona göre sevk ve idare ettirselerdi, mücadeleyi durdurtmasalardı, taksim olmuştu kanaatındayım. (Cilt:2, s.438)

* Zürih anlaşmasının en tatlı tarafı “Türk askerinin adaya gireceği ve icabı halinde -Rumlar Enosis’e gittiği takdirde- bizim de taksimi tahakkuk ettireceğimiz” inancı idi. (Cilt:2, s.442)

* State Department’de BM işlerine bakan ve bir ara Kıbrıs’ta da hizmet etmiş olan Mr.George Moffit ile yemek yedik...En realist çare 1958’de adanın taksimiydi. Ada o zaman taksim olsaydı bugün bu dert yeniden çıkmazdı. Kıbrısın bağımsızlığı yanlış ve aldatıcı bir nosyondur. Bugün de en realist çare Türkiye ile Yunanistan’ın adayı taksim etmeleridir dedik. (Cilt:2, s.446)

* Rum tahakkümü altında bırakılmak istemiyoruz. Kurtarılmamızı istiyoruz. Ayrı coğrafi zemin şarttır. Müdahale yolu ile bu temin edilebilir.  (Cilt:2, s.469)

* Bayülken’e göre haklarımız korunacaktır. Rumların insafına teslim edilemeyiz. Eskiden buna Taksim, sonra da federasyon diyorduk. Şimdi isim vermiyoruz. dayanmalıyız. (Cilt:3, s.170)

* İki sene cemaat “Federasyon, ayrı coğrafi zemin” diye konuştu ve konuşturuldu. Şimdi tavizler ve kantonal bir sistem diye aldatıcı bir formüle gidiyoruz...Ben federasyon altında bir anlaşmayı kabul edemem...Bundan sonra harita üzerinde çalışılmağa başlandı. Muhtelif hatlar çizildi. 3-4 kanton meydana

geldi. Hayali hudutlar içinde 80.000’e yakın Türkün kalacağı tespit edildi. Geriye kalan 20-30 bin Türkü zamanla bu kantonlara çekmek, hatta mübadele yoluna gitmek gibi konuşmalar oldu. (Cilt:3, s.177)

* Türkiye’nin ve Türk cemaatinin Londra konferansında takip ettiği siyaset “ayrı coğrafi zemine dayanan federal bir Kıbrıs cumhuriyetinin teşkiline” tevcih edilmişti...Meydana gelecek olan hal çaresinin adını taksim olarak koymaktan kaçınmamızda bir faide ve mana yoktur... Kıbrıs’ı Yunanistan’a vereceğiz, veyahut da Kıbrıs’ı böleceğiz. Başka çare yoktur. Bundan başka çare arayanlar realitelerin dışında bir iyimserlikle kendi kendilerini aldatmak isteyenlerdir...Esasen, kısa yoldan halledilebilecek bir davayı uzatmakta da mana yoktur. (Cilt:3, s.361-363)

* Rumların apaçık enosis siyasetleri karşısında taksim tezini yeniden benimseyip bir siyaset olarak empoze ve takip etmekte hiçbir mahzur kalmamıştır. Self-determinasyon prensibinin Kıbrıs’a uygulanması neticesinde kendiliğinden meydana gelecek bir hal çaresini ağıza almamakla hata ediyoruz. (Cilt:3, s.368)

* Biz ne diyoruz? Ne istiyoruz? Sadece şikayet ediyoruz. Ne söylenmesi lazım? Enosisin cevabı her ne ise O’nu söylememiz lazım. Yani, Taksim! Bunu söylersek Enosis’i dengeleyeceğiz ve yeniden ortaklık konusu gündeme gelebilecek. Bunu Ankara’ya kabul ettirmek mümkün değildir. Kaypak zemindeyiz. Makarios, “Kıbrıs benim, Kıbrıs benimdir” diyor. Biz Kıbrıs Türktür diyemiyoruz. (Cilt:4, s.96)

* Londra Konferansında Türkiye ile müşterek tezimiz...yeni anlaşmaların ayrı coğrafi bir zemine dayanması gerektiği şeklinde toparlanabilir. Federasyon asgari şartımızdı. Tek kanton üzerinde duruyorduk...Bütün temaslarda bizim hedefimiz “Zürihten ayrı coğrafi zemine giden bir yol seçmek” olmuştu. Bunu yaptık diye bizi suçlayanlar olacaktır, fakat haksızdırlar. (Cilt:4, s.313, 317)

* Dört seneden beri takip edilen “sulh yolu ile hal çaresi aramak” çabalarına bir zaman tahdidi koymak gerekir. (Cilt:4, s.324)

* İnönü ayrı coğrafi zemine inanmış ve hedeflerinin adını Federasyon olarak koymuştu. Federasyonu, adadaki vahşeti gören müttefiklerinin tasvibi ve tazyiki ile diplomatik yoldan temin edebileceğine inanıyordu. (Cilt:4, s.381-382)

 

EMPERYALİST BATI, TAKSİM VE AYRILIĞI DESTEKLEMEKTEYDİ

* Sandys, Dr.Küçük’ün teklifleri kabul ettiğine memnun olduğunu, NATO kuvvetlerinin Kıbrıs’a gelmesinin bizim lehimize olacağına inandığını söyledi ve şakaya getirerek “sen de başlangıçta bu teklifleri kabul edemeyiz şeklinde beyanat vermemiş olsaydın daha iyi olurdu” dedi. Kendisine benim böyle bir beyanatta bulunmadığımı, ta bidayetten beri prensip olarak NATO kuvvetlerini kabul ettiğimizi, fakat bazı şartlar olduğunu açıklamış olduğumu bildirdim. (Cilt:1, s.89)

* “State Department ve İngiltere’deki temaslarımda dayanma gücümüzün sonuna vardığımızı anlattığımda “aman sakın mücadeleden vazgeçmeyin” demekte ve batı dünyası Kıbrıs’ın Rum hegemonyasına girmemesini Türklerin dayanma ve mücadelesinde görmektedir. Müdafaa ve mücadelemiz Türkün yeni bir kahramanlık örneği diye vasıflandırılmaktadır.” (Cilt:1, s.197)

* Nihat Erim: “Amerikalılar Türkiye’ye Kıbrıs’ta toprak verilmesi icap ettiği tezini kabul ettiler. Bize bu hususta yazılı beyanat verdiler. Herhalde neticeyi yakında göreceğiz. Biz gereken tedbirleri almağa devam etmeliyiz.” (Cilt:1, s.456)

* Acheson ikinci ABD önerisini sundu...Ada’da önce ENOSİS gerçekleşecek, sonra Türk hakları ABD’nin garantisi altına verilecek. Türkiye’ye kiralanacak bölgenin batı sınırını ise NATO Başkomutanı Orgeneral Lemnitzer çizecek.

Acheson ayrıca, “Türkiye’nin bunu reddedebileceğini fakat bu takdirde Kıbrıs’ın Komünist blokunda yer alacağını, Türkiye isterse çıkarma yapıp şansını deneyebileceğini” söylemiş,

Birinci Acheson Planında Türkiye’ye Karpaz’da “egemen üs” verilmesi önerilmişti. Türk heyeti (Nihat Erim- Gen.Turgut Sunalp) “Kıbrıs Türklerini sığacak kadar bir alan olursa düşünülebilir” demiş. Makarios ve Yıunanistan bu öneriyi derhal reddetmişti. (Cilt:1, s.474)

* Nihat Erim ve Turgut Sunalp ile özel bir görüşme yapan Acheson şu teklifi yapmış: “Fazla kan dökmeden size ayrılan bölgeyi gidip askeri kuvvetle işgal edebilir misiniz? Eğer bunu yapabilirseniz gidip alın. Amerikan 6. Filosu karşınıza çıkmaz.” (Cilt:1, s.478)

* Cenevre’de Acheson, Nihat Erim’le son bir kez daha görüşme yapar. Türkiye’nin şartı Ada’nın kendisine önerilen kesiminde tam egemenliktir. (Cilt:1, s.484)

* İngiliz Müsteşar Arthur Skeffington’un görüşleri: “Taksim bütün mahzurlarına rağman Hindistan, Filistin gibi bir çok yerlerde başarı ile tatbik edilmiştir. Kıbrıs’ta da bundan başka bir çare kalmadığı aşikardır, Makarios bütün dostlarını kaybetmiştir, İngiliz İşçi Partisi içinde bile kendisini tutan hemen hemen kalmamıştır. İngiliz Parlamentosu kendiliğinden taksim tezini ortaya atıp destekleyemez, Fakat Yunanistan’a yapılan tazyik neticesinde böyle bir hal çaresi bulunduğu takdirde İngiliz hükümeti buna karşı olmayacaktır ve parlamento da itiraz etmeyecektir. Kıbrıs’a İşçi, Liberal ve Muhafazakar mebuslardan 4-5 kişilik bir grubun kültürel bir teşekkül tarafından davet edilmesinde çok büyük faide olacaktır.” (Cilt:1, s.658)

* İngiliz Muhafazakar Partisi mensuplarından Sir Frederick Bennet’in önerisi: “Kıbrıs meselesinin leyhinize halli için yarım saatlik bir bombardımanın yirmi aylık diplomasiden daha fazla faidesi vardır. Mesele Amerika’yı ve İngiltere’yi, Türkiye’nin Kıbrıs Meselesinde harbi göze almış olduğuna inandırmak ve yaratılacak fiili durumlarda bu iki devleti sizi tamamen destekler hale getirmektir.

Davanın kazanılması için sadece haklı olmak kafi değildir. Sadece Hukuk Yollarını denemek de kafi değildir. Yapılacak bir hareket yüzünden size barbar diyebilirler, fena isimler söyleyebilirler, fakat fena isim ve itham hiç kimsenin beklemediğini kırmış değildir. Herkes Makarios’a küfrediyor, fakat Makarios davasını kazanıyor...Bütün mesele, adadaki Türk menfaatlerinin, İngiliz üslerinin mevcudiyetinden doğan İngiliz menfaatleri kadar hakiki menfaatler olduğunu herkese ispat etmek ve Türkiye Kıbrıs’ı oluruna bıraktı intibaını süretle silmektir...Sir Frederic ve Sir George ile ayrı ayrı yapılan bu konuşmalarda, Rus-Türk Münasebetleri ve Kıbrıs’taki Komünistlerin kuvvetlenmekte oldukları; Grivas-Makarios münasebetleri üzerinde de duruldu.” (Cilt:2, s.107-109)

* Eski Sivil Havacılık Nazırı Julian Amery ile görüştük...Amery, “Taksim yegane çaredir. Taksim beğenilen bir hal çaresi değildir, fakat Zürih Anlaşması bozulduktan sonra bundan başka çare yoktur” dedi. (Cilt:2, s.112)

* (Kıbrıs’ın Sesi Radyosundaki) Yorumların Ankara’dan gönderilmesinde ısrar edilmektedir. Buna sebep son zamanlarda Amerika aleyhine sert yorumların Ankara’ya danışılmadan Kıbrıs’ın Sesi Radyosundan yapılmış olmasıdır. Amerika aleyhine yapılmış olan yorumları dinledim. Serttirler. Bir veya iki tanesi hiçbir şekilde tasvip edilemez. Fakat, aradaki idarecilere genel prensipler ve bir ölçü tayin edildiği takdirde Ankara’nın itiraz edebileceği yorumlardan kaçınılabileceğine kaniyim. Orada çalışan arkadaşların hepsi de kendi sahalarında iyi yetişmiş elemanlardır. Milliyetperverliklerinden ve basiretlerinden şüphe edilemez. (Cilt:2, s.198-199)

 

TC’NİN SAVAŞMAMA YÖNÜNDEKİ POLİTİKASI VE TÜRK LİDERLİĞİ

* İnönü’den Dr.Küçük’e 19 Mart 1964 tarihli mesajdan: “Siz taarruza geçip hadiseler çıkmasına sebep olacak hiçbir harekette bulunmayacaksınız...Cemaatin ümidini muhafaza ediniz. (Cilt:1, s.209)

* Ankara’ya geldiğim günden beri Kıbrıs’a gönüllü kuvvetler gönderilmesi tezini savundum. “Türkiye icap ederse resmen müdahale eder, gönüllülerin ikmal meselesi başımıza dert olur, çete kuvvetleri ile Rum ordusuna baş koşulamaz” gibi mülahazalarla bu yola gidilmedi. Sadece gönüllü Kıbrıslıların gönderilmesi ile yetinildi. Fakat bunların miktarı ve askeri eğitim görmemiş olmaları istenilen neticeyi sağlayamadı. (Cilt:2, s.184)

* Çağlayangil, “açık konuşuyorum. Fakat siz beni tatmin etmediniz. Türkiye’nin bir Kıbrıs siyaseti vardır. Bunun dışında bir Kıbrıs siyaseti yoktur. Türkiye’ye rağmen siz, Dr. Şemsi Kazım ve Kenan bey bir siyaset tatbik edemezsiniz.” (Cilt:4, s.37)

* TC Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel: “Türkiye Kıbrıs için Yunanistan ile harbe girişmez. Bunu iyice aklınıza koyunuz ve adadaki dertlerinizi kendi aranızda hallediniz. Biz diplomatik sahada size yardımcı olacağız ve oluyoruz. Mali yardımlara da devam edeceğiz. Siz orada her sahada Rumlarla boy ölçüşecek duruma girmelisiniz. Başka çare yoktur. Türkiye’nin büyük dertleri vardır. Kıbrıs için Yunanistan’la harbe girişecek? Bu olmaz.” (Cilt:4, s.375)

 

KIBRIS İŞLERİNİ DENKTAŞ İLE BİRLİKTE YÜRÜTEN ASKERİ BİR MAKAM VARDI (Seferberlik Tetkik Kurulu veya yeni adıyla Özel Harp Dairesi):

* Sabahleyin Osman Örek’le birlikte Kıbrıs işlerini yürüten askeri şubeye gittik. Dün hazırladığım raporu onlara da verdim. (Cilt:2, s.140)

* (BM) Genel Sekreter’in raporunda TMT’den “aşırı bir örgüt” olarak bahsedilmekte ve “Örgüt’ün Türk Liderliği ile ilişkisi zayıftır, kendi liderlerinin emri ile toplum liderliğinden bağımsız bir şekilde hareket edebilir” denmektedir. (Cilt:1, s.347)

* Recai beyle görüştüm. Söyledikleri, Genel Kurmay da artık bu işin harpsiz halledilemeyeceğine; şeref ve namus konusu olan bir meselede harbi göze almak icap ettiğine ve hazırlıkların hemen hemen tamam olduğuna kanidir. (Cilt:2, s.338)

* Ankara’da bu işleri yürüten dairenin müdürü bir Albay da bana, Kıbrıs’tan alel acele alınan ve emekliye sevkedilen “komutan” için şunları söyledi...(Cilt:3, s.373)

* Rıza Vuruşkan’a mektuptan: “Dün mektubunuzu aldıktan sonra Kurulunuzun yeni başkanı General Akyol beni arattı. Saat beşten yediye kadar konuştuk. Bu, ilk temasımız...General da davanın Kıbrıs’ta halledileceğine inanmış; bütün kapılar kapandıktan sonra şimdi sızdırma yapalım diyorlar demekte. Bütün kapıların kapanmadığını, ikmalin mümkün olabileceğini söyledim ve Kıbrıs hakkında raporları bir de kendisinin gözden geçirmesinde faide olacağını söyledim. (Cilt:4, s.351,353)

 

 

KOMİTACI DENKTAŞ’IN KORKUNÇ HAYAL DÜNYASINDAN

* İnönü, ada’ya gizlice girişime karşı “Cemaat Meclisi’nin Başkanı ada’ya mevkii’ne layık şekilde girer...bunu sağlamaya çalışacağız” diyor. Değiştirme Birliğinin içinde sızma önerimi “tanınırsa, büyük olay olur” diyerek İnönü reddediyor, paraşütle atlama düşüncemi askeri kanat ciddiye almıyor. (Cilt:1, s.236)

* Çete savaşı İnönü’nün aklına yatmıyor. Türkiye’de serbest bir Kıbrıs Türk hükümeti kurulması gerekir...Teklifim: Türkiye’de bir “Kıbrıs’ı Kurtarma Cemiyeti” kurulmalı! Uçağı ve süretli deniz motorları ile Kıbrıs’taki mücahitleri destekler; seri çıkışlar yapar; Türklere karşı ağır silah kullanıldığı takdirde Rumları bombalar. Çeteci Makarios’a karşı çeteci usulleri ile sabotaj vs başlar. Başka çare yoktur. Beni dinleyen yok. (Cilt:1, s.397)

* Mart’ta çıkış yapılmalıydı. Olmadı. dayanacağız. Ben mademki Kıbrıs’a gidemiyorum, burada beni meşgul edecek bir iş verilse. (Cilt:1, s.399)

* Genel Kurmay Başkanlığı’na gönderilen mektuptan: “Kıbrıs’a gitmek ve sizin de tasvip edeceğiniz bir program dahilinde Makarios kuvvetlerine karşı çarpışmak istiyorum.” (Cilt:1, s.410)

* O halde, çaremiz, tedhişe tedhiş ile cevap vermek, pabucun pahalı olduğunu anlatmaktır. Bunu da başarabilmek için Mücahitlerin takviyesi, gizlice kuvvetlerin çıkarılması gerekir. Hükümet bunu kabul eder mi? Karar verecek bizler değiliz diyorlar. (Cilt:1, s.430)

* Köfünye-Limasol-Lefkoşa-Larnaka yolunu yeniden kapatamaz mıyız? Sabotaj hareketlerine niye başlamıyoruz? (Cilt:1, s.503)

* İhsan Ali’yi lanetleyen mesajlar, Kıbrıs’ın muhtelif yerlerinden New York temsilciliği vasıtasıyla U Thant’a ve üyelere gönderilemez mi? (Cilt:2, s.29)

* İlk günler talebeler Kıbrıs’a çıkarılacağına hükümet angaje olmadan gönüllü komando çıkarsaydı herhalde ne Anavatan bu kadar masrafa girecek ve ne de Kıbrıs Türkü bu kadar meşakkat çekip, şehit verecekti. Ada çok kolayca taksim olacaktı. Şimdi ise Anavatanın tam bir harbi göze alması durumu mevcuttur...Halen gizli çıkarma imkanları mevcuttur. Bunun muhakkak yapılması en müessir olacak çaredir. (Cilt:2, s.35)

* Gaye; fiili durumda elimize en geniş sahayı geçirmek ve müzakere masasında pazarlık edebilecek bir duruma girmektir...Hücumbotları şimdiden yok etmek için gerekli harekete geçilmelidir. (Cilt:2, s.38)

* Fiili müdahale yapılmaksızın Kıbrıs meselesini leyhimize halletmek imkanı yoktur. (Cilt:2, s.48)

* Fiili durumu leyhimize çevirecek ve Makarios’un karşısında bizi hatırı sayılır bir kuvvet haline getirecek tertiplere girişilmelidir. (Cilt:2, s.68) 

* Müzakerelerde elimizde koz bulundurarak pazarlığa girebilmemiz, şartlarımızı dikte edebilmemiz için Kıbrıs dahilinde Türklerin hakimiyetinde bulunan bölgeleri çoğaltmak ve taksim hattı üzerinde nüfuzumuzu hissettirmektir. İlişik planda halen Türklerin elinde olan bölgeler, bunların genişletilebileceği sahalar işaretlenmiştir. (Cilt:2, s.84)

* Bunun yanı sıra geniş ölçüde sabotaj hareketleri lazımdır. Benzin depoları denizden gelecek bir kuvvetle havaya uçurulabilir. Elektrik santralı bombalanabilir (bizim telsizler kendi güçleri ile çalışabilir inşallah) ve yine denizden şuraya buraya çıkılacak küçük kuvvetlerle yapılacak sabotaj hareketleri düşmanı şaşkına döndürebilir. (Cilt:2, s.94)

 * Esasen içimde eskiden beri varit şüpheler teyit edilmektedir. Benim oraya gelişimle işlerin kızışacağını ve Türkiye’nin müdahalesinin kaçınılmaz bir hal alacağını zannettikleri için beni göndermek istemiyorlar gibi geliyor bana. (Cilt:2, s.95)

* Beni Kıbrıs’a sokmayan Rum idarecileri benden korkuyorlar. (Cilt:2, s.135)

* M.Mutallip’in Denktaş’a mektubundan: “Çiftçiler Birliği ve Federasyon toplantılarında yaptığın konuşmalar, hatta 28 Kasım Mitinginde “gerekirse dağlara çekilip mücadele edeceğiz...” diyen sesin hala daha kulaklarımızdadır.” (Cilt:2, s.154)

* Adaya ticaret eşyası taşınıyor maskesi altında Kaleburnu civarından geçecek Türk gemilerinden, geceleyin, her defasında birkaç yüz gönüllü tam teçhizatı ile Kaleburnu civarına çıkarılabilir. Gemiden özel cankurtaranlarla denize inecek olan gönüllüler kolaylıkla karaya çıkabilir ve bunu kimsenin ruhu bile sezmez...Larnaka’daki Türk bölgesi deniz altından çıkarılacak gönüllülerle takviye edilebilir. Platanisso bölgesine ise birkaç defaya mahsus olmak üzere, eskiden Erenköy’e yapıldığı şekilde, kuvvet çıkarılabilir. Eğer bunlar yapılırken herhangi bir şekilde mesele meydana çıkarsa, Türkiye hükümet olarak bunları yapanları takbih de edebilir ve neticede bunlar gizli bir gönüllü teşkilatına atfolunur. (Cilt:2, s.184-185)

* Bence sabotaj hareketleri (nerden geldiği belli olmayacak şekilde) devam ettirilmeli ve Rumların işlerini karıştıracak ne lazımsa yapılmalıdır.( Cilt:2, s.241)

* Gönüllü ordusu tezi üzerinde durmanız icap eder. Burada şimdiki hava bunun leyhine esmeğe başlamıştır. Harpsiz, ölmeden ve öldürmeden vatan kazanılmaz. Türkiye, Kıbrıs’a bu şekilde yapılacak bir müdahale karşısında Rumların bizi kesecekleri endişesi içindedir. Bu ne kadar varit bir endişedir? Bilmiyoruz. Bana kalırsa ciddi bir Türk teşebbüsü karşısında Rumlar böyle bir halt karıştırmayacaklardır. Buna yeltenseler bile zannedildiği kadar geniş ölçüde olmayacaktır. Ben burada, bana fırsat verildiği takdirde, 5-10 bin kişiyi bir ay zarfında toplayabileceğimi söyledim. Ordudan verilecek gönüllü subayların altında bir ay veya altı haftalık bir kurstan sonra bu kuvvet Kıbrıs’a sızdırılabilir kanaatindeyim. Küçük bir kuvvetle adanın herhangi bir yerinden sızmağa hazır olduğumu da bildirdim. Bunu denemeden “Kıbrıs’a sızma olamaz, her taraf kontrol altındadır” demek hatadır. Bize birkaç hücumbot ve deniz kuvvetlerini tahrip edecek küçük bir komando birliği verilir. Amerikalıların Vietnam’da ve Dominik’te kullandıkları uyutucu gaz da kullanılarak büyük işler başarılabilir. (Cilt:2, s.243)

* Yunanistan’daki karışıklıklardan Türkiye faydalanmayacağını açıkladı. Fakat biz Kıbrıs’ta sabotaj hareketlerini artırmak ve bunların Rum’dan Rum’a yapıldığı hissini verecek şekilde ayarlamakla faydalanabiliriz. Bu, konu üzerinde ilgilinin hassasiyetle durduğuna ve elden gelenin yapıldığına emin olmakla beraber, yine de söylemekten kendimi alamadım. Bu günlerde yapılabilecek ustalıklı birkaç sabotaj hareketi ile Rumlar arasında bir iki vurma olayının tertiplenmesi geniş ölçüde işimize yarayabilir. (Cilt:2, s.256)

* Limanlara uğrayacak vapurları korkutmak için bir iki limanda vapurlara sabotaj yapılamaz mı? Saldırıya geçerlerse Türkiye’nin müdahalesi şarttır. Bunu da Türkiye’den talep etmek ve garanti almak icap eder. Uluorta bir şekilde biz hükümet olduk diyerek harekete geçer ve sonradan gerilersek her şeyi kaybedebiliriz. Bunları düşünerek ben ikinci bir şık daha teklif ettim. Müstakil Türk hükümetinin Kıbrıs dışında Türkiye’de kurulması...Kıbrıs dahilindeki Türkler “biz hükümet olduk” demeden pasif mukavemet, sabotaj ve propaganda yolu ile müstakil hükümete yardımcı olurlar. (Cilt:2, s.279)

* Bugünkü konjektür içerisinde Türkiye’nin adaya müdahale ederek meseleyi en kati bir şekilde halledebilmesi çok güçtür. Böyle bir müdahaleyi ancak Kıbrıs’ta vuku bulacak yeni emrivakiler gerektirebilir. (Cilt:3, s.35)

* Rumlar kendi sahalarında Enosis’i tahakkuk için herhangi bir harekete tevessül ettikleri takdirde, “Türk kesimi Türkiye’nin olur” diye şart koşmalı ve bu durumu temin edecek hazırlıklar yapılmalıdır. (Cilt:3, s.46)

* Makarios’a harpta olduğunu anlatacak tedbirlere başvurmak gerekir. Dışta kurulacak küçük vurucu bir kuvvet (10-30 kişilik), iki süratli motor ve gereken destek ile büyük işler yapılabilir. (Cilt:3, s.85)

* Eski düşüncem yeniden canlanıverdi: Değiştirme Birliğinin arasına katılıp Kıbrıs’a çıkmak (Cilt:3, s.110)

* Gönüllü Ordusunun kurulması için hükümete yeniden bir muhtıra verdim. Böyle bir ordunun kurulması için bana müracaat edenlerin sayısı her geçen gün artmaktadır. (Cilt:3, s.112)

* Yunanlı gazteciye verilen mülakattan: “Fakat Enosis, Kıbrıslı Türkler ve Türkiye buna karşı çıktıkları sürece gerçekleşemez. Bunun yanıtı çifte enosis’tir. Bırakınız Yunanistan ve Türkiye Kıbrıs’ta sınır dostları olsunlar ve barış içerisinde yaşayalım. Buna niye karşı çıkıyorsunuz? Kıbrıs’tan ne istiyorsunuz ve neden Kıbrıslı Türkleri kolonize etmek istiyorsunuz?” (İngilizceden Türkçeye çevirisi bizim-H.K.)(Cilt:3, s.145)

* Federasyonu ancak Türkiye’nin adaya yapacağı bir çıkartma neticesinde temin edebiliriz. (Cilt:3, s.209)

* Tıpkı Zürih’te olduğu gibi Enosis’i önledik bundan sonrası artık kolay denilerek ikinci bir kazığa mı oturtulacağız? Bunu önlemek için yine hoşa gitmeyen faaliyetlere girişmiş bulunuyorum. “Ortada fol yok yumurta yokken sana yine ne oldu” gibilerinden bakışlar ve kibarca sorularla karşılaşıyorum. Benim bildiğim Zürih folluğunda doğacak yumurtalar hep sürpriz olur. Onun için ben bildiğimi okuyayım da ne derlerse desinler. (Cilt:3, s.211)

* Hatta “işgal olursa kaç bin Türkün öleceğini biliyor musun?” diye soranlar da vardır. Dava, Kıbrıs’ı kaybetmemek için kaç bin Türkün öleceği değil, efendi gibi yaşayabilmek için kaçımızın ölmeğe hazır olduğudur. Davayı kazanmak için ölmek de gerekecektir. (Cilt:3, s.213)

* Benim görüşüm şudur: İlişik mektupta teklif ettiğim tayinlere gidilir. Bunu, Türk hakimlerin geri çekilmeleri takip eder ve bu hakimler Türk bölgesinde mahkemeler kurarak Türk davalarını görmek yoluna giderler...Bütün ada sathında Türkler sivil itaatsızlığı en had safhaya çıkarmaya davet edilir. Makarios, şu veya bu şekilde Türkler aleyhine baskısını artırabilir. Bu da yeniden dünyaya kesif bir propaganda vesilesi olur. Baskı ve aleyhimize alacağı tedbirlere göre Türkiye de mukabil tedbirler almak yoluna gider. Mesela Lefkoşa’yı aç bırakacak şekilde bir ablukaya gidilirse, havadan yiyecek atmak yolu seçilir. Elektriği suyu keserse elektrik santralları berhava edilir, su depoları imha edilir. Hücuma geçerse, gereken yapılır. Ben bu konu üzerinde çalışacağım. Tabii sizden de aynı şek,ilde teklifler gelmezse yine ben, ortada, “deliye yakın bir müfrit” pozunda bırakılmış olacağım. Fakat zarar yok. Ben düşündüklerimi bildirmekle mükellefim. Bunu yapacağım. Kıbrıs meselesinin halli kesif bir krizin yaratılmasına ve bu krize karşı Türkiye’nin alacağı tedbirlere bağlıdır. (Cilt:3, s.246)

* Bize göre, Kıbrıs meselesi, 1959’daki tavizli anlaşmalardan yeni tavizler verilerek halledilemez, kaybedilir. (Cilt:3, s.357)

* Türkiye anlaşmalar altındaki bir hakkını kullanıyor diye üçüncü bir dünya harbinin patlak vereceği doğru bir düşünce değildir.

Güvenlik Konseyi Türkiye’yi geri çağırabilir. Aynı çağrı Yunanistan’a da yapılacaktır. Böyle bir emre derhal itaat gerekmediği İsrail-Mısır konusunda isbat edilmiştir. Kıbrıs’ta cemaatı kendi topraklarına yerleştirdikten sonra ve malzeme, silah bırakıldıktan sonra Türkiye geri çekilebilir. Kuvvet dengesi bu şekilde kurulduktan sonra adada ayrı coğrafi bir zemine dayanan bir hükümet kendiliğinden kurulur.

Türkiye’deki Kıbrıs asıllı kimseler de bu arada Kıbrıs’a sevkedilerek orada yerleştirilir. Kimlerin Kıbrıs asıllı olduğu buranın takdirine kalmış bir iştir...Bu amatör düşünceler kuvveden fiile konduğu takdirde “cemaatı kestireceğimi” söyleyenler olmuştur. Cemaat kuzu gibi beklese de eninde sonunda kesilecektir veyahut da adadan silinecektir. (Cilt:3, s.377,379)

* Niyetim, günü geldiğinde -şimdi değil- Kıbrıs’ın bağımsız bir devlet olarak yaşayamayacağını ekonomik açıdan ispat etmek ve suni bir bağımsızlık yerine çift Enosis tezi üzerinde zemin hazırlamaktır. (Cilt:3, s.389)

* Recai Paşa bana: “yahu Dışişleri bakanı da, genel Kurmay Başkanı da “şu Denktaş’ı Vietnam’a veya başka bir yere gönderemez misiniz?” diye soruyorlar” dedikten sonra “şaka ediyorum” dedi. Şaka etmediği ve hükümetin “şu Denktaş’tan nasıl kurtulabiliriz” diye düşündüğü besbelli...Görüşmeler hakkında, Kıbrıs’taki olaylar hakkında bana artık bilgi verilmiyor. (Cilt:3, s.418)

* 1967’de intiharı düşündüğüm çok oldu. Allah korkusu ve çocukların sesi, o anda gülüşleri veya ağlayışları, kavgaları veya hastalıkları beni daima bu düşünceden vazgeçirirdi. (Cilt:4, s.I) 

* Bu ara gazeteler Kıbrıs davasına şu veya bu şekilde el atmış durumda. Körüklemeye devam ediyoruz. (Cilt:4, s.29)

* Doktor, “Makarios’dan evvel idam edilmesi gereken birisi var ise o da Rauf’dur” diyormuş. (Cilt:4, s.102)

* Kıbrıs’a döndüğüm takdirde “İşleri karıştıracağımı, Türkiye’yi emrivakilerle karşı karşıya bırakacağımı” ileri süren ve buna inanan bir zihniyet benim adaya girmeme daima karşı koymuştur ve koymaktadır. (Cilt:4, s.156)

* Cevdet Sunay, Müderrisoğlu’na Denktaş’ın Kıbrıs’a gönderilmesi, Rumlar tarafından hoş karşılanmaz, onu müfrit diye biliyorlar demiş. İyi! (Cilt:4, s.283)

* İsraillilerin yaptığı gibi davayı milli bir zemine dayamak ve kendi hal çaremizi empoze edecek formüller arayarak, gerekeni yapmak zorundayız. (Cilt:4, s.385)

* Rum Başsavcısı Tornaritis serbest bırakılmam için uğraşıyormuş. “Bu Rauf’un deli olduğunu biliyordum, ama bu kadar zırdeli olduğunu bilmiyordum. İyi ki öldürmediler” demiş. (Cilt:4, s.402)

 

ILIMLI BAZI GÖRÜŞLER

* Zeka Bey, ...sonunu getiremeyeceğimiz zorlayıcı tedbirler yerine (eğer çıkış olmayacaksa veya netice uzayacaksa) daha ılımlı bir siyasetle Rumlara yaklaşarak baskıyı ve ezgiyi azaltma çareleri aramamız icap ettiğine işaret etti. (Cilt:1, s.430-431)

* Zeka Bey: “Biz “hakkımızı alacağız” iddiası ile hep dikine gidiyoruz; fakat bu hakkı alabilecek tedbirlere başvurmuyoruz.” (Cilt:1, s.435)

* Halit Ali Rıza ve Berberoğlu geldiler. Uzun boylu konuştuk. Söyledikleri: “Halk moral takviyesine muhtaç değildir. Duruma alışkanlık hasıl olmuştur. Kapılar açılsa Kıbrıs’ta kalacak münevver pek azdır. Elinde imkan olanlar Ada’yı terkedecekler. Netice’den herkes ümidini kesmiştir. Ümidini kesmeyen ve “ergeç kazanacağız” diyen ve Teşkilatın belkemiğini teşkil eden bir küçük zümre vardır.Bunların imanı ve inancı sayesinde mücahitler ayakta durabilmektedir. Bunlar da ümidi kaybederse cemaatin hali dumandır...” (Cilt:1, s.588)

* Plümer ve Ramadan Cemil’in müşterek görüşleri şu: “Cemaat birbirine düşmüştür. Lefkoşa’nın kapıları açılsa adayı terk edecek veya Rum tarafında geçecek çoğu vardır. Hak, adalet yok, zorbaların idaresi var. Doktor başlangıçta her şeyi askerlere teslim etti. Şimdi hiç bir yetkisi yoktur.” (Cilt:2, s.336)

* Makarios’un Ankara Sefiri Ahmet Zaim “Zürih anlaşmalarının sivri uçlarını bertaraf ederek Makarios’la uzlaşmak gerekir” düşüncesini yabancı diplomatlara iletmekten geri kalmıyor. Birilerinin Ahmet Zaim’i uyarması gerek. (Cilt:3, s.257)

* Sayın Dırvana’nın tutumu bambaşkaydı. Rumların hüsnüniyetine inanmıştı. Bize “Menderes’in macera politikasını takip etmeğe meyyal emrivakiciler” diye bakıyordu...Dırvana’ya göre Cumhuriyet’in düşmanı bizdik. Taksim yapmak için emrivakiler yapabilirdik, Türkiye’yi belaya sokabilirdik vs. (Cilt:3, s.371-372)

* Mücahitlerin “Muhtırası”na Zaim’in reaksiyonu: (Vedad’a)

Ne rezalet? Olur mu böyle şey! Kabul etmeliyiz ki Rumlar 4, biz 1’iz. (Cilt:3, s.414)

* Bu gün genel komite kadrosundan bir şey beklemek hayaldir. Orada çok kıymetli, eskiden beri bu dava için mücadele eden arkadaşlar olmakla beraber, taviz politikası zihniyetinin öncülüğünü yapan, ileride Rumlar ile bir arada yaşayacağız düşüncesiyle, davranışlarını ona göre ayarlayan arkadaşlar maalesef çoğunluktadır. (Cilt:4, s.16)

* Cemal Müftüzade: “Hazırlamış olduğum hatıratım neşredildiğinde (dava hayırlı bir neticeye vardığında neşri mümkün ve caiz olabilir) çok şeylere daha vakıf olacaksınız. Kendimden ziyade zavallı Cemaata acımaktayım. Cemaat ne dertte, baştakiler ne dertte! (Cilt:4, s.206)

 

(Hüseyin Karlıdağ takma adıyla çıktı, Kıbrıs’ta Sosyalist Gerçek, Aylık Dergi, Eylül 1997 (Sayı:20) ve Ekim 1997 (Sayı:21)

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder