17 Haziran 2015 Çarşamba

PLAN BÖLÜNMÜŞLÜĞÜ GARANTİLİYOR

Kıbrıs’ta İngiliz üslerine dokunulmazken, kuzeydeki oluşumun bu haliyle tanınması öngörülüyor

Ahmet Cavit An, 1950 yılında Lefkoşa’da doğdu. İstanbul Üniversitesi’nin Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nden 1975’de mezun olduktan sonra, Almanya’nın Leipzig kentinde çocuk doktoru ünvanını aldı. 1982’den beri Lefkoşa’da serbest hekim olarak çalışıyor. 1971’den beri İstanbul ve Lefkoşa’daki çeşitli gazete ve dergilerde Kıbrıs sorunuyla ilgili makale ve araştırmaları yayımlanıyor. Kıbrıs Türklerinin siyasal, kültürel ve tarihsel geçmişi üzerine araştırmalarını sürdüren An’ın yazılarını topladığı ve 3’ü Türkiye’de, 6’sı Kıbrıs’ta yayımlanmış 9 kitabı var.

Dr. Ahmet Cavit An, 1989-90 yıllarında faaliyet gösteren iki toplumlu “Bağımsız ve Federal Kıbrıs için Temas Grubu”nun Kıbrıslı Türk koordinatörü olarak yürüttüğü etkinliklerin engellenmesi üzerine 1992’de “Kıbrıs’ın işgal altında bulunan bölgesinde örgütlenme özgürlüğünün kısıtlandığı” gerekçesiyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) bir dava açmıştı. 2003 yılının şubat ayında AİHM, An’ın suçlamasını haklı buldu ve Türkiye’nin yaptığı temyiz başvurusunu da Temmuz ayında reddetti. Ekim ayının 8’ine dek Türkiye’nin Ahmet Cavit An’a (15 bin euro manevi tazminat ve 4 bin 715 euro da avukat ücreti olmak üzere toplam) 19 bin 715 euro’luk tazminatı ödemesi gerekiyordu. Bu miktar, 15 Eylül 2003 tarihinde bankaya yatırılmış bulunuyor. 23 Nisan’dan sonra Kıbrıs’ın iki tarafını ayıran kapıların açılmasında kendi davasının da etkisi olduğunu belirten An, bu gelişmelerle birlikte emperyalistlerin Türk-Rum düşmanlığı yalanının boşa çıktığının görüldüğünü söylüyor. Ancak An, kendisinin de büyük ölçüde çaba sarf ettiği “halkların ortak siyasi örgütlenmesi” konusunda bir gelişme olmamasından hoşnutsuz…

Kıbrıs’ta iki halkı birbirinden ayıran kapıların açılmasının ardından, yıllardır bir hayalet olarak dolaştırılan Türk ve Rum düşmanlığı bir türlü hortlamadı. Ancak, iki halkın dostluğu ve birbiriyle kaynaşması yetmiyor. Halkların kendi kaderlerini belirlemek için, ortak siyasi faaliyet yürütmeleri, bunun için örgütlenmeleri gerekiyor. Emperyalizm, “taksim” politikasını kalıcılaştırma planları çerçevesinde, Kıbrıslı Türk ve Rumların ortak örgütlenmesini ikame edecek “psikolojik” zeminler oluşturuyor. Onyılların emperyalist yalanlarına inanmış olanlar, bu yeni açılan zeminleri yeterli görüyor ve emperyalist politikaların taşıyıcılığını yapıyor. Kıbrıslı yazar Ahmet An, bu süreci soL için değerlendirdi.

soL : Kıbrıs sorununun çözümünde uzunca bir süredir Avrupa Birliği (AB) yoluna işaret ediliyordu. Şimdi o konuda hayli mesafe alındı. Son gelişmeleri, AB süreci ve Annan Planı çerçevesinde ortaya çıkan tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz? İstenen çözüme yaklaşıldı mı?

Ahmet C. An: Rum kesiminin bu üyelik için başvurusunda söylediği gerekçe, -gerçi AB ile çok eskiden beri temasları var, özellikle ekonomik olarak dış ticaretinin önemli bir bölümünü bu ekonomik blokla yapıyordu zaten,  ama Kıbrıs sorununa bu şekilde çözüm yolu bulunabileceği biçimindeydi. Fakat pratikte bütün girişimlerin Amerikan ağırlıklı olduğu ve Amerika’nın yönlendirmesiyle cereyan ettiği ortaya çıktı. Bilahare (Annan Planı hazırlanırken özellikle Amerika’daki belli bazı kesimlerin plana kimi unsurları katma isteği, artı) Kıbrıs’ta üs bulunduran ve bu üs topraklarını AB’ye girildiği zaman, AB müktesabatı dışında tutmaya çalışan İngiltere’nin temsilcisinin de büyük katkıları olduğu öğrenildi. Son çözümlemede, Annan Planı elimize geldiği zaman bunun daha çok bugün varolan ikili yapıyı korumaya yönelik bir plan olduğu ve gerçekte Kıbrıs’ın çıkarlarına hizmet etmediği ortaya çıktı.
            Fakat her nedense özellikle Kuzey’deki siyasi partiler ve sol kesim bunun bir çıkış yolu olabileceğine inandılar. Ve Kasım 2002’den beri sürekli olarak bu planın kabul edilmesi doğrultusunda yayınlar yaptılar. (Bu ilk önce “derhal imzalama” şeklinde oldu; ondan sonra gerek Ticaret Odası gerekse Cumhuriyetçi Türk Partisi’nin (CTP) “belli bazı maddeleri değiştirelim” şeklinde yaklaşımları oldu. Ve) BM yetkilileriyle Denktaş Bey’in bu işi pek görüşmeye yanaşmamasına rağmen, kendileri anayasa uzmanlarıyla ve BM yetkilileriyle bazı görüşmeler yaptılar. Kendilerince bazı değişiklikler gerçekleştirdiler ve bu vesileyle arada ikinci versiyon, üçüncü versiyon denilen Annan Planları ortaya çıktı. (Çeşitli tarihler kondu ve o zamana kadar anlaşmanın imzalanacağı söylendi. Fakat Türk tarafı bu haliyle planı imzalamaya yanaşmadığı için sonuca ulaşılamadı. Son olarak yapılan)
Weston’un Avrupa ziyareti çerçevesindeki demeçlerinde de görüldü, yeni bir inisiyatif başlatarak belki de Lefkoşa’daki Kıbrıs Türk seçimleri öncesinde bir turu canlandırmak ve seçimlerden sonra muhalefetin iktidara gelmesiyle, bu görüşmeleri devam ettirmek olarak beliriyor.
          (Geçen yıl) Kopenhag Zirvesi sürecinde Türkiye’de, sanki Türk tarafının ve hatta Denktaş’ında Annan Planı’nı benimseyeceği yönünde bir atmosfer yaratıldı. Öyle ki, Denktaş buna karşı çıktığında onun da siyasi olarak etkisizleşeceği havası hissedildi. Ancak, zirve sırasında gerçekleştirilen temaslar ve Ankara’daki gelişmelerle birlikte aksi yönde bir sonuç ortaya çıktı. AKP’nin de başta Denktaş’la arayı açarken sonra arka çıkması süreci yaşandı. Böyle bir “değişiklik” var mıydı? Öyleyse bu ne anlama geliyordu?
        Şimdi süreç içinde Annan Planı’nda da bazı değişiklikler yapıldı tabi. Ama Türkiye hükümetinin siyasetine bakacak olursak başlangıçta AKP iktidara geldiğinde Brüksel, ya da Belçika tipi bir federasyona yakın konuşmalar yapıldı. Ancak bilahare Denktaş Bey’le temas edip onun Annan Planı ile ilgili görüşleri öğrenildikten sonra veya belki de Türkiye’deki “establishment” bu konuyla ilgili görüşlerini ortaya koyup faaliyete geçtikten sonra, Belçika tipi bir federasyon görüşünden giderek bir kayma oldu.
     (Hatta bazı demeçlere bakacak olursak demecin bir kısmında plana destek verip bir kısmında Denktaş Bey’e destek verildiği oldu. Basının belli bir kesimi, en azından bugünkü statükoyu kırma adına, ya da Denktaş Bey’in uzlaşmazlığını gidermek açısından bu planın temel kabul edilip üzerinde görüşme başlatılması doğrultusunda yayın yaptı. Rum tarafındaki görüş de aynı şekildeydi.)
       Rum tarafında siyasi partilerin büyük bir kesimi Annan Planı’nı kabul etmiyor; onu ırkçı, ayrımcı ve bugün varolan durumu sürdürecek nitelikte bir yapı olarak görüyor. Fakat uluslararası topluluk tarafından suçlanmamak için “biz bunu tartışma zemini olarak kabul ediyoruz” diyorlar ve buna paralel olarak çeşitli değişiklik önergeleri hazırlamış bulunuyorlar. Planla ilgili çeşitli çalışmalar yapıyorlar.
     (Aslında planda açık olmayan birçok madde var, gerçekten bunların altının doldurulması lazım. Örneğin toprak mülkiyeti konusunda bir dizi sorun var. Bunlar bugün, politik tarafların kendi istediği şekilde kullanılıyor.  Örneğin, geçen haftalarda M. Ali Talat Rum basınına bir demeç verdi ve büyük tepki topladı. Orada, “Kıbrıs Rumlarının kuzeydeki toprak mülkiyeti, Türkiye’den ithal edilen göçmenlerin insan haklarından önemli değildir” diyordu. Halbuki, burjuva kurallara göre eğer bu iş çözülecekse, gerek Rumların kuzeydeki gerekse Türklerin güneydeki toprakları sorunu önem taşıyor. Türkiye’den gelen göçmenlerin -ki sayısı 100 bini aşmıştır, Kıbrıs Türklerinin sayısını aşmıştır, toprak sorunlarının da uluslararası hukuka göre halledilmesi gerekir. Ki Cenevre Konvansiyonu’na göre, işgal edilen topraklara nüfus aktarılması yasa dışıdır. Böyle karışık bir sürü durum var. )

Annan Planı Ada’nın birleşmesi konusunda nasıl bir yaklaşım getiriyor? AB sürecine dair dile getirilen bu beklentinin neresindeyiz?
Kıbrıs sorununda emperyalistleri asıl huzursuz eden, onca yıl İngiliz egemenliğinde bulunmuş olan adanın bağımsız olmasıyla, NATO dışında bir politika izlemeye başlaması ve bağlantısızlar içinde saygın bir konum edinmesi oldu. Bu antiemperyalist konum, gerek Amerikan ve gerekse İngiliz emperyalizmini rahatsız etti. (Zaman içinde çeşitli komplolarla –EOKA’nın EOKA-B olarak canlandırılması,) Makaryos hükümetinin devrilmeye çalışılması, adadaki Yunan birliklerinin yerli faşistlerle birlikte ’74 darbesini düzenlemesi, ardından (Lizbon Zirvesi’nde kararlaştırıldığı gibi) Türkiye’nin derhal askeri müdahaleyi gerçekleştirmesi gibi komplolarla, Amerika’nın 1956’dan beri planladığı bir şekilde adanın taksimi gündeme geldi.
     Burada bağımsız bir yönetimin yaşamasına emperyalistler karşıdırlar. Adayı taksim etmiş olmalarına rağmen uluslararası hukukta bunu istedikleri gibi pazarlayamadılar. Kaldı ki, Kıbrıs halkı da taksimden memnun değil ve çeşitli uluslararası zeminlerde bunu geri döndürmeye çalışıyor. Emperyalistlerin bulacağı yeni çözümde de adanın yine emperyalizme bağlı kalması ve bağımsız davranmaması sağlanmaya çalışılıyor.
        Nitekim, Annan Planı’nda da, özellikle kuzeydeki oluşumun sınırları Türkiye tarafından garanti ediliyor. Kuzeye gelecek olan Rumların sayısına kısıtlamalar getiriliyor. Bizim “3 özgürlük” dediğimiz; yerleşme, mülk edinme ve seyahat özgürlüklerinde on yıllara yayılan sınırlamalar konuyor.
      23 Nisan 2003’ten sonra seyahat özgürlüğüne konan engellerin bir kısmı gerek benim gerekse Titina Loizidu’nun kazandığı davalar da gözönünde bulundurularak gevşetildi ve kapılar açıldı.
       Bundan sonra “Türklerle Rumlar birarada yaşayamaz” masalının çöktüğü görüldü. Bu çerçevede planda bazı değişiklikler yapmayı planlıyorlar. Annan Planı ilk gündeme geldiğinde şöyle bir değerlendirme yapmıştım: Bu plan Türkiye’ye Irak’ta Amerika’ya bazı kolaylıklar sağlaması için bir havuç olarak sunuluyor. Ancak, böyle bir plana bile Türk kesimindeki şahinler onay vermeyip karşı çıktılar. (Şimdi yapılmaya çalışılan ise, tekrar tarafları masaya getirerek törpülenmiş ve iki tarafın da onay verebileceği bir planı taraflara kabul ettirmek.) Şimdi uzlaşma formülleri aranıyor.

Adada bölünme kalıcılaştırılıyor diyorsunuz...

Tabii, tabii... Çünkü adadaki üslere hiçbir şey olmuyor. Hatta İngilizler çok da cömert davranıp (!) eğer anlaşma olursa, elinde bulundurduğu ama kullanmadığı bazı toprakları da (ki bunlar Kıbrıs’taki yüzde 3 oranındaki egemen İngiliz üsleri bölgelerinin bir kısmını oluşturuyor), yeni kurulacak devlete devredeceğini söyledi. Böyle bir hediye vermek istiyorlar.
         Bana kalırsa, henüz daha Kıbrıs üzerinde Amerika mı, Avrupa mı etkili olacak diye emperyalist güçler arasında bir karara varılmadı. Bunun için de, Annan Planı veya başka herhangi bir plan çerçevesinde anlaşmaya henüz gidilemiyor. Çünkü emperyalizmin planları belli merkezlerde yazıldığı gibi uygulanamıyor. (Irak meselesinde de olduğu gibi, bazı aksamalar oluyor. Fakat genelde Kıbrıs’taki, özellikle güneydeki siyasi partiler hâlâ Avrupa hukuku içinde Kıbrıs sorununun çözümleneceğine inanıyorlar.) Ancak, benim kişisel olarak nisan ayından beri izleyebildiğim şudur: Gerek Türkler, gerekse Rumlar karşılıklı olarak birbirini ziyaret ediyor, eski dostluklar canlanıyor, yeni dostluklar oluşuyor, bir muhabbettir gidiyor. Ama ne yazık ki, siyasi bir işbirliği yok. Benim özellikle istediğim ve kazandığım davadaki başvurma gerekçem ise, örgütlenme özgürlüğüydü. Türklerin ve Rumların birlikte yürütebilecekleri bir siyasi hareket. Ne yazık ki, buna ilişkin bir şey yok.
         1968 ile 1974 yılları arasında toplumlararası normalizasyona geçildiği halde, 1958’de büyük bir yara alan AKEL’in Türk Bürosu, çalışmalarını yavaşlatmıştı. 1974 sonrasında da “temaslar kesildi” gerekçesiyle, bu büronun parti tarafından kapatıldığını biliyoruz. Kapıların aralanmasından sonra AKEL genel sekreterine sorduğum, “Partinin Türk bürosunun ne zaman açılacağı”na ilişkin soru ise, “yoldaşların güvenliği” gerekçe gösterilerek olumsuz yanıtlandı. Temasların şimdi nisbeten daha kolay yapılabilmesine rağmen, ne yazık ki Kıbrıs işçi sınıfını örgütlemiş en büyük siyasal parti olan AKEL’in henüz ortak bir siyasi faaliyet çabası yok. Beni en çok üzen de budur.

Eğer Annan Planı, AB sürecinde önerilen yol olarak görünüyorsa ve eğer bu plan da bölünmüşlüğü kalıcılaştırıyorsa bu durumda artık AB’nin bir “çözüm” sunmadığını söyleyebilir miyiz? Avrupa’nın son dönemde giderek ABD yörüngesine girdiği, ABD saldırganlığına destek veren ve silahlanan bir odak olduğunu da veri alarak bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ama şimdi, şu da sözkonusu. Şu anda verili koşullarda (AB’ye giden yol dışında) Kıbrıs’ın küçücük bir devlet olarak yalnız başına ayakta kalması da mümkün değil. Biz AB’yi tek çıkış yolu olarak görüyoruz, çünkü başka bir yol bırakılmadı. (Denize düşen yılana sarılır denir ya, böyle bir durumumuz var.)
        Maalesef, Kıbrıs’ta yılların ihmali nedeniyle, Türk ve Rum işçi sınıfının biraraya gelerek ortak siyasi mücadele verebileceği bir ortam yok. Ancak AB’nin oluşturabileceği -diyelim ki burjuva koşullarda Türk ve Rum emekçilerinin biraraya gelerek tekrar yeniden güçlerini birleştirebilecektir. Kaldı ki, bizim Eylül 1989’da oluşturduğumuz “Bağımsız ve Federal Kıbrıs için Temas Grubu”nun (yani Türk ve Rum solcularının biraraya gelerek gerek bağımsız Kıbrıs ve gerekse federal Kıbrıs için yaptığı mücadelelerin) engellenmesi de buna yönelikti. Bize konan yasağın akabinde, Amerikalıların iki toplumlu faaliyetleri başlatıldı.
        Bunlar, “conflict resolution” denen, “uyuşmazlıkların çözümlenmesi” denen bir (psikanalitik) yönteme dayanıyor. Emperyalizmin Kıbrıs sorunundaki rolünün kesinlikle tartışılmadığı iki toplumlu toplantılar. (Tümüyle, yaratılmış olan) duygusal önyargıların kaldırılması, tarafların birbirine yaklaştırılması gibi teorilere dayanıyor. Ama bu toplantılarda “United States of Cyprus” gibi formülleri de konuşuyorlar. Çeşitli anayasal öneriler de yapılıyor. Bu gruplarda çalışanlar, ki ağırlıklı olarak işadamları, gençler ve kadın örgütleri yer alıyor, “geleceğin yöneticilerini yetiştiriyoruz” şeklinde telkinlerde bulunuyorlar. Ancak böyle zeminlerde ortaklıklar dile getiriliyor. (Bu toplantılarda bir ara iki toplumlu parti kurma girişimi de konuşulmuştu, ancak sonradan yavaşlatıldı. Bugün yalnızca iki taraftan partilerin “ortak” açıklamalar yapmasıyla yetiniliyor.) Demokratik çözüm için Kıbrıslıların ortak mücadelesi ne yazık ki henüz başlatılamadı.
            Teşekkür ederiz…

(soL dergisi, İstanbul, Eylül 2003, Sayı:203 -  Not: Metinde parantez içinde yazılmış bölümler, söyleşinin kısaltılmış olması nedeniyle, dergide yer almamıştır.)

                                  

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder