16 Haziran 2015 Salı

YAMA’NIN ELBİSE’DEN AYRILMASI MESELESİ

7 Ağustos 1991 günü Köln Üniversitesi öğrencilerinden bir grubu kabul eden Denktaş, bir soruyu yanıtlarken şöyle konuşmuştu: "Olası bir federasyonda yönetimin her yerinde yüzde 50 eşit olunmayacak. Parlamentoda yüzde 30, kesimleri temsil eden senatoda yüzde 50 olacağız. Federasyonların yürüme şekli budur." (Kıbrıs, 8 Ağustos 1991) O zaman "eşitliğimiz, eşitliğimiz" diye her Allahın günü demeçler vererek, niye nefes tüketiyorsun a efendi?
Yine Denktaş konuşuyor: "1963-1974 yıllarını unutarak meseleye yaklaşılmaz, çün­kü bu yılları unutmak demek, Vasiliu'nun oturduğu makamın yüzde 50'sinin Türke ait olduğunu ve silah zoruyla işgale uğramış ol­duğunu unutmak demektir. Ne unuturuz, ne de dünyaya unuttururuz. Kıbrıs meselesi, bu makam işgali nedeniyle ortaya çıkmıştır. Düğüm budur.” (Kıbrıs, 23 Temmuz 1991) Kıbrıs Türk lideri yine yüzde 50'lerden söz ediyor. Kaldı ki New York'ta gazetecilere ne demişti: "Biz ayrıldık, yama elbiseden ayrıldı. Vasiliu da yamayı eski yerine dikmeye çalışıyor." (Kıbrıs, 5 Aralık 1989) Bir elbisenin yüzde 50'sini oluşturan bir yamayı siz hiç gördünüz mü? Hem kendi toplumunu Kıbrıs Cumhuriyeti'nin bir yaması olarak takdim etme cüretini gösterebilen bir liderin ciddi­yetine kim inanır?        Denktaş'ın incilerine devam edelim: "Bizim istediğimiz garanti, aynı devletin için­deki ortağımıza karşıdır. Devleti onların yıka­cağı düşüncesiyle biz garanti istiyoruz. Kıbrıs'ın dıştan gelecek bir saldırıya karşı garantisi vardır. Devlet ise Birleşmiş Milletler üyesiyse, hiçbir diş kuvvet bu devleti ortadan kaldıra­maz. (Yeni Gün, 28 Haziran 1991) Devleti senin yıkacağın düşüncesiyle Rumların garanti isteme hakkı yok mu? Kendini yama yerine koyup, yine "biz ayrıldık” dersen ne olacak? İyi ki Kıbrıs Cumhuriyeti devleti BM üyesiydi de hiçbir kuvvet onu ortadan kaldıramadı. BM'nin son çabaları, kurulacak 2 . Federal Cumhuriyetin de sağlam bir yapıda olması ve "yamadan koptum" denmemesi için değil midir?

MİLLİ ÜLKÜ NEYMİŞ?
Denktaş "Rumlar kendilerini, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin sahibiymiş gibi gösteriyorlar ve barışa yanaşmıyorlar. Burada bize düşen görev, eskiden olduğu gibi korkmadan hakla­rımızı savunmak ve Türkiye ile olan bağları­mızı güçlendirmektir" diyor. (Kıbrıs, 3 Ağus­tos 1991)
Sen “biz ayrıldık" dersen, Rum da mı ayrılıp, kendisini ''anavatan Yunanistan”ın kollarına atsın? Hayır, onlar bunun hatalı bir politika olduğunu, mümkün olmadığını 1968'de görmüşler ve Kıbrıs Cumhuriyeti'ne sahip çıkarak, onu yaşatmayı ilke edinmişler­dir. Denktaş'a düşen görev, Kıbrıs Türk top­lumunun haklarını Kıbrıs Cumhuriyeti devleti içinde savunmak olmalıdır. Türkiye ile bağla­rını güçlendirmekten bahsedersen, bu kez de Türkiye'ye yamalanma niyetini ele vermiş olursun. Kaldı ki bunu, daha geçenlerde yapı­lan 1. Kıbrıs Türk Eğitim Şûrası kararlarında onaylatıp, öğretmenlere duyurmadınız mı? "Kıbrıs Türk toplumunun milli ülküsü, Anava­tan Türkiye ile birleşmektir. Tüm eğitim faaliyetlerinde bu ülkünün geliştirilmesine ve güçlendirilmesine çalışılır. Anavatan Türkiye ile her alanda sıkı ilişkiler kurulur." (KKTC Milli Eğitim ve Kültür Bakanlığı'nın 1. K.T. Eğitim Şûrası Kararları, Teksir, s.4-5)
Demek ki eşitlik, ortaklık lafları hep, palavra. Herkes söylediğine değil, yaptığına bakar. Kandırıldığını söylediğin dünya, hiç de sandığın kadar ahmak değildir, bayım.

AYRILIKÇILIĞIN BİLİNCİNDE OLANLARIN MESELESİ
"103 köyde yaşayan Kıbrıslı Türkün, 1963'ten 1974'e kadar mağralarda yaşayarak, güneşi, yağmuru ve açlığı tattığını anlatan Denktaş, Kıbrıslı Türklerin tüm bu zorluklara karşı geldiğini, çünkü hürriyetinin bilincinde olduğunu belirtti." (Birlik, 22 Temmuz 1991) Denktaş, Kıbrıslı Türklerin tüm bu zorluklara karşı geldiğini, çünkü hürriyetinin bilincinde olduğunu belirtti.” (Birlik, 22 Temmuz 1991) Denktaş 5 gün sonra şöyle devam etti: “Bütün dünya 28 yıldır elinden masum insanların kanı akan Makarios'u "Kıbrıs Hükümeti" ola­rak tanımıştır. Fakat Kıbrıs Türkleri, bu hü­kümetteki haklarını çalmış olan Makarios'u hükümet olarak tanımamıştır. Mesele 28 yıldır budur.” Kıbrıs, 27 Temmuz 1991)
Makarios, 1974 yılında kendisiyle bir söyleşi yapan İtalyan gazeteci Oriana Fallaci'ye şöyle demişti: "Onlara kötü davranan biz değiliz. Onları ayrı ayrı köylerde yaşama­ya zorlayan, şantaj yapan, bizimle ekonomik açıdan bile işbirliği yapmaktan alıkoyan, kalkınmalarına engel olan kendi liderleridir. Bizimle ticaret yapmalarına, turizmi geliştir­memize yardımcı olmalarına bile liderleri izin vermediler. Onlar bizim kurbanlarımız değil, liderlerinin kurbanlarıdır.”
Fallaci: Ama Kıbrıslı Türkleri anayasal haklarının pek çoğundan yoksun ettiniz sayın Makarios. Değil mi?
Ma­karios: Onları hiçbir şeyden yoksun etmedim. Sahip oldukları bu ayrıcalıklardan yakındım. Çünkü yalnızca devletin görevini yerine getir­mesini engelliyorlardı. Anayasa, Türklerin hükümette yüzde otuz oranında temsil edil­melerini öngörür. Ve çoğu kez de Kıbrıs Türkleri bu yüzde otuzu sağlayamazlar. Örne­ğin, pek çok nitelikleri olan bir Rum tara­fından doldurulabilecek bir kadronun yeterli olmayan bir Kıbrıslı Türke verilmesi zorunlu­luğu ortaya çıkmıştı. Yalnızca Türk olduğun­dan dolayı. Bir kez de vergileri veto ettiler. Onlara, yurttaşlarının vergi ödemediği bir devletin ayakta duramayacağını anlatmaya çalıştım ama, yine de karşı çıktılar. Ben de onları vergi ödemeye zorladım. Kötü davran­mak bu mudur? Başka bir kez de, bağlantısız ülkeler konferansına katılmak için Belgrad'a gitmek üzereyken, Bay Denktaş (Küçük ola­cak, A. An) veto hakkını kullanarak benim gitmemi engellemek istedi. Ben de, sen veto hakkını istediğin gibi kullan. Ben gene de gi­diyorum, dedim. Kötü bir şey mi yaptım? (O. Fallaci, Tarihle Söyleşiler, İstanbul 1987, (s. 413-414)

1968'DEN SONRA YİNE İŞBİRLİĞİ
Türk ve Rum liderlikleri olayları kendi açılarından yorumlayarak aktarırken, sıradan yurttaşın Kıbrıs Hükümeti ile olan ilişkileri sürüyordu. "Lefkoşa'nın Türk kesimi üzerine konan sınırlamaların hükümet tarafından kal­dırıldığı 8 Mart 1968'den sonra resmi ekono­mik yaptırımlar sona erdi. 1968'den sonra Kıbrıs hükümeti Kıbrıslı Türkleri, genişlemek­te olan Kıbrıs Rum ekonomisiyle bütünleştir­me isteğini yineledi. 1967-71 yıllarını kapsa­yan 2. Beş Yıllık Plan'ın uygulanması, işgücü azlığı nedeniyle gecikmişti. Kıbrıs Türk toplu­mundaki işsizlik sorunu da buna denk düştü. Kıbrıs Türk yönetimi, ucuz Kıbrıs Türk gücü­ne izin vermede isteksizdi. Ama artan sayıda Türk, Kıbrıslı Rumlarca işe alındı." (Richard A.Patrick, Political Geography and the Cyprus Conflict: 1963-1971, Ontario, 1976, s.166-167)
"Kıbrıs Çalışma Bakanlığı'nın istatistiki verilerine göre, Türk enklavları dışındaki Rum işletmeleri ve diğer kesimlerde (madenlerde ve İngiliz üslerinde A.An), Aralık (1970) so­nuna kadar 5 bin kadar Türk işçisi çalıştı­rılmaktaydı. Aynı verilere göre, Türk işçi potansiyelinin 33 bin kadar olduğu tahmin edilmektedir. Dahası, 3 bin kadarı Rum işletmelerinde çalıştırılan 4 bin kadar mevsimlik Türk işçisi vardır. Bunlara ek olarak, aynı verilere göre, 8 bin kadar olan Türk serbest meslek erbabından 5 binden fazlası Rumlarla işbirliği yapmaktadır. Böylece, 37 bin kadar olan (Türk) işçi potansiyelinden 8 bini, yani yüzde 20'den fazlası Türk enklavlarının dışın­daki Rum işletmelerinde ve diğer kesimlerde çalışmaktadır. Eğer Rumlarla işbirliği yap­makta olan Türk meslek erbabının sayısı da hesaba katılacak olursa, 45 bin Türk çalışa­nından 13 bini, yani yaklaşık yüzde 30'u Rumlarla işbirliği yapmaktadır. (19 Şubat 1971 tarihli "Kıbrıslı Türklere sağlanan kolay­lıklar" raporundan)
Ocak 1964 ile 31 Aralık 1970 tarihleri arasında Kıbrıs Cumhuriyeti'nin Kayıt Dai­resi, 12 yaşını dolduran veya ülke dışından gelen Kıbrıslı Türk gençlere 17 bin 874 adet  yeni kimlik kartı çıkarmıştı. Ayrıca eskimiş veya kaybolmuş olanlara da 20 bin 504 kimlik kartı verilmişti. Aynı dönem içerisinde Muhaceret Dairesi ise Kıbrıslı Türklere 19 bin 495 pasaport ve 55 seyahat belgesi vermişti.
Pasaportlara vize, değişiklik ve yenileme yapılması içinde 16 bin 325 işlem yapmıştı (agy). Acaba Denktaş da Kırmızı pasaportunu yenilemiş miydi?

(“Haftanın Götürdükleri” sütununda-yazının başlığı sonradan kondu-, Yeni Çağ gazetesi, 8 Eylül 1991)


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder