10 Mart 2018 Cumartesi

KIBRIS SORUNUNUN ÖTEKİ YÜZÜ: AYRILIKÇILIK


        Geçen yılın Ekim ayında New York’ta yapılan ve Kıbrıs Türk tarafının ayrılıkçı görüşleri yüzünden tıkanan Kıbrıs Barış Görüşmeleri, BM Güvenlik Konseyi’nin 24 Kasım 1992 tarihinde aldığı 789 Numaralı karar ile yeni bir boyut kazanmıştır. Türkiye’de yüksek tirajlı Sabah, Hürriyet gibi günlük gazetelerin bazı yazarları, Kanal-6, interStar gibi bazı özel TV kanalları, başlattıkları yeni bir politika ile Kıbrıs sorununda Kıbrıs Türk liderliğinin hatalarını, yolsuzluklarını ve barış karşıtı tutumlarını Türkiye kamuoyunda tartışmaya açmışlardır.
            Biz de bu yazımızda, 1993 yılı ile birlikte 30. Yılına giren Kıbrıs sorununun başına dönerek, bir gerçeği belgeleriyle anlatmak istiyoruz. Kıbrıs Türk lideri Denktaş, yıllardır Kıbrıslı Türklerin Kıbrıs Cumhuriyeti’nden kendi istekleriyle ayrılmadığını ve Rumlar tarafından silah zoruyla atıldıklarını söylemektedir. 1963 yılı sonunda alevlenen sorunun, Ada’nın Yunanistan’a bağlanmasını (enosis) isteyen zamanın Kıbrıs Rum liderliği ile Türkiye ve Yunanistan arasında taksim edilmesini isteyen Kıbrıs Türk liderliği arasındaki anlaşmazlıktan kaynaklandığı bilinmekle beraber; Rauf Denktaş, suçu sadece karşı tarafa yüklemeye çalışırken, Türk tarafının taksimci ve ayrılıkçılık güden politikasının unutulduğunu sanmaktadır.
            Enosisçilerin, “Akritas Planı”nı diline pelesenk eden Denktaş, taksim­cilerin “Geçici Merhale Planı”nı unutturmaya çabalamaktadır. Ama insan aklı unutsa bile, arşivler unutmaz. Denktaş’ın son zamanlarda sık sık atıfta bulunduğu Kliridis’in “İfadem” adlı anılar kitabının ilk cildinde Türkçe tam metin olarak açıklanan Türk planı, en az Akritas Planı kadar ibret vericidir. 1963-64 olaylarını yakından yaşayan İngiliz Tümgenerali Mike Carver (sonradan Mareşal Lord Carver) bir yazısında şöyle demektedir: “(Kıbrıslı Türk liderler 1964’de) kendi nüfuslarını kuzeyde yoğunlaştırmak ve Kıbrıslı Türklerin çoğunluğu­nun ne isteyip ne istemediğine bakılmaksızın taksim’i gerçekleştirmek istediler... Kıbrıslı Türklerin kendi gerçek duygularının ne olduğu­nu belirlemek güçtü. Politika açıkça Ankara’dan dikte ettiriliyordu ve bundan herhangi bir sapma, Türk savaşçılarının örgütü TMT tara­fından uygun görüldüğü bir şekilde cezalandırmaya tabi tutulurdu.” (Cyprus in Transition, s. 30-31) Kliridis’in adı geçen kitabında ise şun­lar yazıyor: “Mareşal Lord Carver, her iki ta­rafın da silahlı gruplarının eyleme geçmeye hazır olduklarını ve Türklerin ilk harekete geçme kararı aldıklarını vurguladıktan sonra, Türk planı ile ilgili olarak şunları söylemekte­dir:
“Türklerin uyguladıkları bir plan vardı. Buna göre bütün hükümet dairelerini terkettiler, kendilerine ait paralel bir yönetim kurmaya çalıştılar ve kurdular. Aynı zamanda bazı karma ve uzakta kalmış köyleri terkederek, nüfuslarını daha az saldırıya maruz kalabile­cekleri bölgelere topladılar.” (G.Klerides, My Deposition, Vol.1, Nicosia 1989, s. 226)
4 Ocak günü güvenoyu alan zamanın TC hüküme­tinin Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı Kemal Satır şöyle demişti: “Kıbrıs, biri Türki­ye ile birleşecek olan iki parçaya bölünecektir. (aktaran Special Newsbulletin, 5 January 1964)
            O günleri bir de İngiliz yazar H.D.Purcell’den dinleyelim: “Dr. Küçük, 10 Ocak 1964’de “Le Monde” muhabiri ile yaptığı söy­leşide, Türkler açısından artık Makaryos hükümeti diye birşey bulunmadığını söyleyecekti. Ama Başkan Yardımcılığı’ndan istifa ettiğini söylememiş olduğundan, Makaryos, onun tavrındaki anormalliğe dikkat çekebilirdi. Var ol­mayan bir hükümetin Başkan Yardımcısı olması nasıl mümkün olurdu? Dr.Küçük aynı söyleşide, Birleşmiş Milletler’e güveni bulunmadığını söyleyecek kadar akılsızca davrandı ve böylece Makaryos’un bu örgütteki desteğini daha da güçlendirmişti.
5 Ocak’a gelindiğinde de, Dr. Küçük, (anayasaya aykırı olan) taksim’i desteklediğini ve Kıbrıslı Türk memurların Makaryos hükümetindeki işlerine dönmeyeceklerini açıkladı. Bu son karar da belki bir hataydı. Çünkü Türk kamu görevlilerinin o hükümet tarafından ödenmesi gerektiği iddiaları gibi önyargılıydı. Ama her halükarda Rumlar onlara işlerine başlamaları için izin vermedi.
10 Ocak’ta Küçük, 35. enlemin toplumlar arasında ideal bölücü hat olarak kabul edilmesini önerdi. Bu da, nüfusun beşte birden azı olan Türklerin, Lefkoşa da içinde, adanın yarısını ele geçirmeleri anlamına gelecekti! Bu, boş­lukta manevra yapmaktı. Kıbrıslı Rumlar, tak­simi önlemek için çok iyi bir durumdaydılar ve Türklerin blöfüne aldırmama durumunda, yi­ne yapmakta tereddüt etmeyeceklerdi. Türkler için daha akıllı bir yol, teknik olarak anayasa­ya her ayrıntısı ile tutunmak ve enklavları kendi kendini savunma için gerekli olarak göstermekti. O zaman, Makaryos, nitekim yap­tığı gibi, Küçük’ün resmi görevine dönmesinden önce (Kıbrıs Cumhuriyeti’ne karşı) tavrını belirlemesi gerektiğinde ısrar edemeyecekti. Haziran 1964’de Makaryos, Küçük’ü tanımama çabasına girişti, ama BM Barış Gücü buna karşı çıktı. Aksi takdirde Rumlar, Dr. İhsan Ali’yi Cumhurbaşkanı Yardımcılığı’na kendi adayları olarak koyabileceklerdi.” (H.D.Purcell, Cyprus, London 1969, s. 334-335)
Kıbrıs Türk liderliğinin “taksim davası”nı ilerletmek için uyguladığı planlı politika, BM Genel Sekreteri’nin o yıllardaki raporlarına da yansımıştır:
 “Kıbrıslı Türklerin, kendi bölgeleri dışına çıkmayışlarının, kendi siyasal amaçları gereği olduğuna inanılmaktadır. Yani, Kıbrıs’ta herhangi bir coğrafik ayrılık olmaksızın, iki ana toplumun adada barış içinde bir arada yaşaya­mayacakları iddiasını güçlendirmeye yöneliktir.” (BMGS Raporu S/5764, Paragraf 113, 15 Ha­ziran 1964)
“Kıbrıslı Türklerin kendi kendilerini ya­lıtlama politikası, toplumu normal olanın tersi bir yöne yöneltti. Toplum liderliği, Kıbrıslı Türk nüfusun Kıbrıslı Rum yurttaşları ile kişisel, ticari veya herhangi bir başka nedenle temasa geçmeleri, idari konularda Hükümet dairelerine başvurmaları veya eğer göçmenseler, kendi evlerinin bulunduğu köylere yeniden yerleşmeleri konularında onların cesaretini kırmaktadır.” (BMGS Raporu, 11 Mart 1965)
“Kıbrıs Türk liderliği, iki toplum men­suplarının birlikte yaşamasını ve çalışmasını gerektirebilecek veya Kıbrıslı Türkleri, Hükümet organlarının otoritesini onaylayacak durumlara koyabilecek herhangi bir önleme karşı, katı bir tutuma yapışıp kalmıştır. Kıbrıs Türk liderliği, toplumların fiziksel ve coğrafik ayrılığını siyasal bir hedef olarak kabul ettiğinden, aslında Kıbrıslı Türklerin alternatif bir politikanın yararlarını gösterme olarak yorumlanabilecek etkinlikleri teşvik etmesi beklenemez. Öyle görülüyor ki, sonuç da Kıbrıslı Türklerin amaçlı olarak kendi kendilerini tecrit etme politikası olarak ortaya çıkmaktadır.” (BMGS Raporu S/6426, Paragraf 106, 10 Haziran 1965)
Kıbrıs Cumhuriyeti devletinden kopan Türk liderliği, her nedense 19 ay sonra, 22 Temmuz 1965 günü Temsilciler Meclisi’ne dönmeye karar verir. BM Barış Gücü mensuplarının koruyuculuğunda o gün Meclis’e giden Türk üyeler, Meclis Başkanı G.Kliridis ile bir görüşme yaparlar. Gerisini BMGS’nin Raporundan izleyelim:
            “Kliridis, anayasada yapılan değişiklikler üzerinde anlaşma sağlanamazsa, Türk üyelerin Meclis’e katılmalarına izin verilmeyeceğini açıkça söyledi. Bay Kliridis ayrıca Cumhurbaşkanı ve Yardımcısı tarafından yasaların yayımlanmasına ilişkin anayasa hükümlerinin artık uygulanamaz olduğunu ifade etti. Kliridis devamla kendi görüşüne göre Kıbrıslı Türk üyelerin artık Meclis’te yasal bir durumlarının olmadığını belirtti. (S/6569, 29 Temmuz 1965)
            Ertesi günkü Rum basınında yer alan bir demecinde ise Meclis Başkanı Kliridis şöyle diyordu: “Ayrılmazdan önce Kıbrıslı Türk üyeler, ertesi gün Temsilciler Meclisi’ne katılmak üzere yine gelirlerse ne olur, diye sordular. Ben de kendilerine açıkça, gelirlerse toplantıya katılmalarına izin verilmeyeceği yanıtım verdim.” (Mahi, 23 Temmuz 1965)
            Bu arada Kıbrıs Yüksek Mahkemesi’nin Türk üyelerinin, devam eden bomba patlatmaları için Türkleri cezalandırmak amacıyla İçişleri Bakanı Yorgacis’in 3 günlük ablukaya başladığı, 2 Haziran 1966 gününe kadar görevleri başında kaldıklarını anımsatalım.
           “3 Haziran’da Kıbrıs Türk liderliği, bir gün önce Kıbrıs polisinin Lefkoşa’nın Türk kesimine giriş-çıkışları durdurması üzerine Kıbrıslı Türk hakimlerin işlerine gidemediklerini bildirdi. Mahkemeye gidebilmiş olan bir hakime de aşağılayıcı koşullar altında geri Türk kesimine dönmesi emredildi.” (BMGS Raporu S/7350, 10 Haziran 1966) Leymosun Mahkemesindeki üç Türk hakim ise Eylül 1966’da işlerinden geri çekildiler. Atılma olayları böyle gelişmişti
            Kıbrıs sorununun vardığı bugünkü son aşamada, Türkiye demokratik kamuoyu, gerçek bir federal çözümden kaçan Türk tarafının ayrılıkçı ve taksim yanlısı politikalarını, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin denetimi altında tutulan Kuzey Kıbrıs’taki ganimet, yağma, yolsuzluklar ve mafya rejiminin şovenizmi körükleyen kampanyalarıyla birlikte değerlendirmelidir.

  (Bu yazının ilk şekli, “Haftanın Götürdükleri” sütununda, -yazının başlığı “ORTAK CUMHURİYET’TEN KOPUŞ” sonradan konmuştur-,Yeni Çağ gazetesi, 14 Nisan 1991’de yayımlandı. Daha sonra, ilk iki paragrafı yukarıdaki şekliyle değiştirilerek, “Ahmet An” imzasıyla ve “Kıbrıs Sorununun Öteki Yüzü: Ayrılıkçılık” başlığı altında, Birlik, aylık siyasi dergi, Ocak-Şubat 1993, Sayı:21)



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder