26 Mart 2020 Perşembe

HAŞMET BEY’İN “LEFKOŞA NOTLARI”NDAN



21 Mart 1992’de ani gelen bir kalp krizi sonucu 60 yaşında iken, en verimli çağında yitirdiğimiz Haşmet arkadaşımız ile ilgili olarak, daha önce yazdığım “Haşmet Gürkan’ın Hümanist Kültür Mücadelesi” başlıklı yazıda (Kıbrıs Kültürü Üzerine Yazılar, Lefkoşa 1999, s.174-180) onun yaşamöyküsü ve yazılarından söz etmiştim.

Halk Sanatları Vakfı’nın bu toplantısında, onu anarken, son dönem yazılarına bir göz atmak, onun kültürümüze, düşün yaşamımıza yaptığı katkıları özetlemek için yeterli olacaktır sanırım.

Galeri Kültür Yayınları arasında çıkan “Toplu Eserleri” dizisindeki beş kitaba girmeyen ve yayımlanmayı bekleyen yazıları, sanırım yayımlananlardan daha fazladır. Haşmet Bey, bilindiği gibi tarih yazılarına başlarken, önce elindeki tarih kitapları ve eski gazetelerde okuduğu ilginç bölümleri Türkçeye kazandırmış ve aktardığı konularla ilgili olarak kendi duyduğu, bildiği bilgileri bu yazılarına eklemişti. Zamanla hem daha özgür yazma alışkanlığı edinmiş, hem de elindeki malzeme bittiği için daha çok kendi gözlemlerini ve düşüncelerini okuyucularına aktarmaya yönelmişti. İşte benim, ötekilerine kıyasla daha çok zevk alarak okuduğum yazıları bunlardır. Onun bilgi dağarcığının zenginliği, tarih, doğa ve çevre sevgisi, yazış üslubunun güzelliği bu yazılarda çok açık biçimde görülmektedir. Bu yazılarının da bir an önce derlenerek yayımlanması, genç nesillere bırakacağımız en değerli bir armağan ve düşün yaşamımıza büyük bir katkı olacaktır inancındayım.

8 Kasım 1991 ile 20 Mart 1992 tarihleri arasında Yeni Düzen gazetesinde her Cuma günü yayımlanan “Lefkoşa Notları” başlıklı ve “Haşmet M.Gürkan” imzalı yazılardan bir demeti okuyarak onu analım:

İşte onun “Hümanist kültür olmayınca” başlıklı yazısından bir bölüm:

“Ülkemizin tarihi dokusu için en büyük tehlike tarih bilgisiyle hümanist kültürden yoksun çevrelerden gelmektedir. Bunların elindeki mali olanak ve güç karşısında doğal çevre gibi tarihi çevre de, onları korumağa uğraşan aydınlar gerilemeğe, yenilmeye mahkumdur. Bu gün gerek Lefkoşa’da ve gerekse Mağusa’da bir miktar eski ev, tarihi yapı kalmışsa, bunlara karşı duyulan sevgiden, onları koruma duygusundan dolayı kalmış değildir. Ticari amaçlara uygun olmayan sapa yerlerde kalmış olmalarındadır, o evlere sair yapıların kurtuluşu kimi resmi makamlarla özel kuruluşların tarihi çevreye bakış açıları da pratik faydacılık açısındandır. Tarihi alanlar onların nazarında şu veya bu tesisi kurmak için parasızca veya ucuza elde edilebilen yerler, arsalardır. Nitekim bu yüzden Lefkoşa’da hısarların üstünde ve büyük ölçüde de altlarında halka açık bir karış yer kalmamış gibidir. Antik ya da eski yapıların çeşitli amaçlarla kullanılmasında da o binaların tarihine de, yapı karakterine de saygı duyulmuyor. Örneğin Mağusa’da 14. yüzyıldan kalma Nasturi Kilisesi son zamanlarda bir kültür merkezi oldu. Oldu ama bu arada biri apsesinin kubbesinin yanına, öteki de duvarı dibine olmak üzere lamarinadan iki su deposu konmasında ayrıca antik duvarlar üzerinden su boruları geçirilip girişte de duvara metal harflerle çakılmasında bir sakınca görülmedi...Biz Mağusa’nın sergilediği kültür birikiminin değerinin farkında değiliz. Bu kentin tarihi ve kültür açısından olduğu kadar o çok lafını ettiğimiz, uğruna el değmemiş kıyılarımızla doğal güzelliklerimizi fedadan çekinmediğimiz turizm açısından da önemini pek kavramışa benzemiyoruz. Nedeni de hümanist kültürden ve onun vereceği anlayış ve sevecenlikten yoksul yetiştirilip yetiştirilmekte oluşumuzdur. Bundan dolayı da Mağusa hendeğinde kuru otları temizleyecek diye yakıp sur duvarlarını karartmaktan çekinmediğimiz gibi, aklımıza geldikçe sur kompleksinin şurasına burasına dokunmadan, tarihi dokuyu tahripten geri kalmıyoruz. (8 Kasım 1991)

Haşmet Bey, “Bir olayın ardından” başlıklı makalesinde de, 1974’den bu yana değişen demografik yapımızın yarattığı olumsuzluklardan birine değinmekte ve şöyle yazmaktaydı:

“Geçen hafta Lefkoşa’da vatandaşın sağduyu ve vicdanının asla kabul etmeyeceği dehşet verici bir olay cereyan etti. Şehrimizin tanınmış, saygın simalarından Raşit Bedevi, dükkanında, parasını çalmaya girişen bir soyguncunun bıçaklaması sonucu ağır bir şekilde yaralandı ve birkaç gün sonra da, aldığı yaralara dayanamayarak öldü.
...İnsanlar işyerinde veya evinde olsun, hatta sokakta yürürken bir tecavüze uğramak korkusu içindedirler. Eskiden Kıbrıs doğumlu bile olsa Kıbrıs vatandaşı olmayanların adaya girişleri ve burada kalmaları çok sıkı kayıtlara bağlıydı. Şimdi böyle birşey olmadığı gibi giriş ve çıkışta TC ve KKTC yurttaşları için pasaport zorunluluğu da kaldırıldı.
... Üç-beş kuruşun hatırı için Lefkoşa’da nesiller boyu oturduğumuz evleri, konakları terkedip onları pansiyonculara, bekar işçilere kiraladık. Hepimiz tüccar kesilip kentin her tarafını dükkan doldurduk. Lefkoşa’nın yüzyılların ötesinden gelen kendine özgü rahat yaşam tarzını ellerimizle bozduk: Kentimizi gürültülü, patırdılı, korkulu, tütülü, telaşlı kalabalıkların dolup boşaldığı bir garip şark pazarına döndürdük. Bari eskiden olduğu gibi, içinde güvenle çalışılan, güvenle dolaşılan bir yer olmasını yeniden sağlasak.” (22 Kasım 1991)

Yıllardır binlerce insanımızın yok olmasına yol açan trafik kazaları ile ilgili olarak da “Gözlemler” başlığı altında şunları yazmaktaydı:

“Yollar toplumsal yaşamımızın bir yerde aynası olmuştur. İnsanımızın bencilliğini, sadece kendi çıkarını düşünüp başkalarının haklarını gözetmediğini gösteren bir ibret aynası... Bu toplumda bencillik, nemelazımcılık eskiden de vardı. Ama hiç olmazsa trafik alanında İngilizler bizleri biraz eğitmişlerdi. Trafik kurallarına uymak ve de İngilizlerin “Road courtesy” dedikleri “yol nezaketi” diye kimi kavramlar aşılanırdı sürücülere eskiden. Akıp geçen zaman içinde bu eğitim de etkisini yitirmiş. Yerine, paranın verdiği şımarıklığın, umursamazlığın, başkalarını küçümsemenin egemen olduğu bir kargaşa geçmiş. Kaç kişi yan yoldan anayola çıkış için çok beklediği belli bir araca yol verir? Kaç kişi anayoldan yan yola geçmeğe uğraşan bir araca geçiş olanağı sağlar? Şu veya bu şekilde zor durumda olduğunu belli eden öndeki bir araca karşı anlayış ve sabırla davranan pek var mıdır? Başkalarına nezaketten, anlayıştan vazgeçtik. Öteki araçların en basit yol hakkına bile saygı gösterilmiyor. Bir araç yolun kenarını alıp birisini indirmeye veya bindirmeye kalkışmasın, arkasındaki hemen boruyu basar... Kent içinde olsun, kent dışında olsun kazaların çoğu işte böyle davranışlardan olur. Bunu trafik kurallarını çiğneyenlerin bildiği ne var ki görgü, kültür eksikliğinin onları umursamazlığa sevkettiği bir gerçektir. “

Haşmet Bey’in darbımeseller ile bildiklerini, duyduklarını okuyucularına nasıl anlattığına ilişkin iki örnek vermek gerekirse, bunlardan ilki “Girne, içine girme...” başlıklı yazısıdır:

“Girne, içine girme/ Girersen eğlenme/ Eğlenirsen evlenme/ Evlenirsen döllenme.” Girne hakkında bu eski Türk darbımeselini şimdi Girne’ye doluşan kalabalık kuşkusuz bilmez. Ama eminim yukarı Girne’de oturan eski Girneliler bilir bu darbımeseli. Bu güzel kente neden yakıştırılmıştı bu olumsuz sözler ve nitelik, bu kesinlikle bilinmiyor. Girne için yazılmış, ya da büyük ölçüde ondan söz eden kimi İngilizce ve Rumca kitaplara da giren bu tekerlemenin bazı tarihi nedenleri olmalı. Söylendiğine göre, Osmanlı döneminde büyücek bir köy olan Girne’de, liman yöresindeki ailelerin ve halkın, Kale’de bulundurulan topçular veya kimi başıbozuklar tarafından sürekli rahatsız edilmesinden dolayı çıkarılmıştı bu darbımesel. İngiliz dönemiyle birlikte doğal güzelliği, yumuşak iklimi ve sakin yaşantısıyla ilkin İngilizlerin dikkatini çeken Girne’de anılan darbımesel, geçmişe ait bir anı gibi belleklerde kalmıştı. İngiliz etkisinin egemen olduğu, varolan birkaç oteliyle çay salonu ve sair müessesesinin İngilizce adlar taşıdığı, küçük bir İngiliz kolonisinin zamanına göre hayli görkemli yaşamıyla dikkati çeken Girne, 1960’dan sonra hızlı bir değişim içine girmişti. Özellikle 1968 ile 1974 yılları arasındaki dönemde kayalık kıyılarda, ya da zeytinlik ve harupların içinde, eski bahçelerin yerinde villalar, apartmanlar yükselmeğe başlamıştı. Bu at nalı şeklindeki küçücük limanı yeniden düzenlenerek bir yat limanı  haline getirilmişti. Gerçi bu düzenleme yapılırken liman içinde akıntı ortadan kalktığı için hareketsiz sularda bu kez kokuşma başgöstermişti, ama 1974’e kadar Girne yine de sessiz bir kıyı kenti görüntüsünü ve durumunu korumuştu. 1974’ü izliyen yıllar Girne’nin kalabalıklaştığı, her tarafında dükkanlar açıldığı, eski harup ambarlarının lüks mağazalara dönüştüğü, telaşlı ziyaretçilerin bir dükkandan ötekisine koşuştuğu bir ticaret merkezi olduğu görülür. Bu arada Girne gözde bir oturma yeri halini almış ve bunun sonucu olarak deniz kıyılarından dağ eteklerine dek her taraf apartmanla dolmuş, kent iş hanları, büyük mağazalarıyla işlek bir alış-veriş yeri oluvermişti. Sessiz, kendi halinde, apartman daireleriyle villalarla sahiplerinin ancak hafta sonu geldiği eski Girne gitmiş, yerine evleri, apartmanları, yolları tıklım tıklım dolu, gürültülü, patırtılı yeni bir kent gelmişti. Tabii gelişigüzel yerleşim ve inşaatın sonucu olarak kentin doğal ve tarihi dokunun, çevresinde de doğal dokunun tahribi büyük boyutlarda sürüp gitmektedir. Varılan bu korkunç nokta ilgililerin de dikkatini çekmiş olmalı ki şimdi kent içinde tarihi çevrenin bir bölümü için bir koruma planı uygulanması düşünüldüğü duyurulmaktadır. Kültürsüz, geleneksiz bir sermaye Kıbrıs’ın her tarafında doğayı da, tarihi de yıkıp dökerek beton kulelerini dikmektedir. Maddi ve siyasi gücü önünde hiç bir engel tanımıyan bu sermaye öyle koruma planı filan dinleyecek mi? Lefkoşa’da olsun, Mağusa’da ve Girne‘de olsun ne tarih, ne de doğa demeden istediği yere, istediği biçimde beton kuleler diken, eski ve karakteristik yapıları yıkıp yerlerine çevre ve geleneksel mimari stillerle bağdaşmayan sıradan binalar dikebilen bu müthiş gücün yıkıcı, bozucu pençesinden Girne’nin sınırlı bir iki mahallesini olsun kurtarabilmek mümkün olacak mı? Pek sanmıyoruz. Gene de, gelişmelerin bizi yanıltması ve Girne’de eskiden, güzelden bir iki bölgenin olsun betonlaşmadan kurtarılması dileğimizdir. Çünkü böyle giderse o eski Türk darbımeseli tekrardan anımsanacak.” (14 Şubat 1992)

Öteki yazısı da bir deyimden hareketle unutulan tarihimize ışık tutmaktadır: 

“Geçenlerde bu sütunda çıkan, bazı eski yer adları ile ilgili bir yazımızda, eski bir haritaya dayanarak Lefkoşa’daki Eski Saray Sokağı adının nereden geldiğini bulmaya çalışmıştık. Yazımı okuyan Lefkoşalı bir hanım, beni görünce yazımı okuduğunu söyleyip yazdığımı doğrulamak için eski bir Lefkoşa darbımeseli okudu bana: “Sıngılıyı sıyırdı, Eski Saraya kandil astı!” deniyordu bu darbımeselde! Anlamı da “gitmediği, gezmediği yer kalmadı” demekmiş ve çok dolaşıp duran kişiler için kullanılırmış. Bu eski darbımeselin kendisi kadar içinde geçen “Eski Saray” deyimi de dikkatimi çekmişti. Bu sözü doğma büyüme Lefkoşalı olan yaşlıca bir tanıdığa tekrarladığımda o da hatırladı ve buradaki “Eski Saray”ın şimdi Belediyeler Birliği olan kadı Menteş Konağı, ya da orijinal tanımı ile Latin Başpiskobosları Sarayı olduğunu açıklamasına ekledi.” (21 Şubat 1992)

Onun “Doğaya sırt çevirince” başlıklı yazısında ise, eşsiz bir gözlem gücü, yurt sevgisi ve tarih bilinci yer almakta, edebi üslubunun doruğuna ulaştığını görmekteyiz:

“Bu sene kış soğuk, karlı ve de bol yağışlı geçiyor. Bereketli yağmurlar ve eriyen karlardan, yıllardır akmayan,, aksa da üç beş kez akan dereler haftalar var ki akıp duruyorlar. Barajlar, göletler dolup taşmış. Kim bilir, dağlarda, tepelerde, dağ eteklerinde vadilerde, derelerin içinde, Girne’nin kayalık kıyılarında, kumsallarında zamanlar vardır kurumuş olan pınarcıklar bu sene tekrar açılacaklar... Lefkoşa’da Kanlıdere, yatağına döktüğümüz, attığımız bunca zibilin, molozun arasında şarıl şarıl akıyor. Hem de gümüş rengi bir suyla. Belli ki Maşera tepelerinde eriyen karların suyudur akan. Geçen gün Kumsal’da durup derenin efkaliptolar arasında usul usul akışını seyrettim. Bizim insanlar olarak yarattığımız çirkinliklere aldırmadan akan o güzel sular, doğayı oralardan henüz kovamadığımızın işaretiydi. Bu arada, sulara bakarken bir an için, yaz kış demeden akan küçük bir çayı seyredermişim gibi geldi bana. Çevre yabani otlar ve sair bitkilerle yemyeşildi. Uzakta tarlalar da öyleydi. Gerçi soğuktan, kırağıdan otlar, bitkiler sinmiş, pek büyümemişler ama yarın havalar açsın, güneş yerleri ısıtmaya başlasın, göreceksiniz birden büyüyecekler. Yağışların güzelliğine bakıp bu yıl ekinler de iyi gidiyor demek, ne yazık ki mümkün değil. Çünkü bu işten anlayanların söylediğine göre, kimi yerlerde tarlalar iyi hazırlanmadığı, kimi yerlerdeyse toprağa atılan kalitesiz tohumlar çimlenmediğinden bu yıl ürün az olacak. Bu olumsuz etkenlere bir de eskiden mevcut ve Kıbrıs köylüsünün nesiller boyu kullandığı sulama arklarının tahribi sonucu bazı alanları dere sularının basıp göllenmesi ve bundan dolayı ekinlerin çürümesi olgusu da eklenebilirmiş. Bu durum büyük bir ihmal ve dikkatsizliğin sonucuymuş. Çünkü 1974’den önceki dönemlerden kalan ve derelerden tarlaları sulamaya yarayan arklar kimi yerde ihmalden bozulmuş. Arklar üzerindeki demir kapaklar kırılıp dökülmüş veya çalınmış. Bu nedenle artık derelerden tarla suvarma diye birşey kalmadığı gibi taşan sular çukurca yerleri basmağa, göllenen sular da ekinleri çürütmeğe başlamış. Eski sulama arklarının tahribinde başlıca neden, toprakların eski tapu haritaları kaale alınmadan yeniden ve gelişigüzel büyük bloklar halinde parsellenmesi ve bu parsellenmeye göre toprak sahibi olanların ark, ohto, bağlama vb demeden tarlaları sürmesiymiş. Bu yüzden eski parsellerin kenarından geçen arklar ortadan kalkmış oluyordu. Sonuç olarak bu kadar bol yağmur yağdığı, dereler gürül gürül aktığı, barajlar, göletler dolup taştığı halde, yukarda belirtilen nedenlerden bu yıl doğru dürüst ürün alınamayacakmış... Bu olup bitenlere hiç şaşamamak lazım. Herşey bizim toplum olarak tarımdan ve tarımsal üretimden koparak toprakla uğraşmayan, üretmeyen, hazır yiyici durumuna gelmemiz veya getirilmemizdendir. Nasıl artık zeytin ağaçlarına bakmıyor ve onları hiç acımadan kesip duruyor ve dışarıdan zeytin getiriyoruz, aynı şekilde toprağa da gereken özeni ve de sevgiyi göstermiyoruz. Gelişigüzel inşaatlar arsa açmalar, birinin yanında tekrardan yapılan asfalt yollar, şu veya bu nedenle toprakları körletme sonucu ekime elverişli alanların miktarı büyük oranda azalmıştır. Kimsenin buna aldırdığı yok. En bereketli yıllarda bile ürün çıkmaz oluyor. Ormanları keçilere ve yangınlara, zeytin ve harupları lahmacun fırınlarına feda ede ede adayı kelleştirme yoluna soktuğumuz yetmedi, toprağa sırt çevire çevire, ondan özen ve sevgiyi esirgeye esirgeye bereket içinde bereketsizliğe düşmeğe başladık.” (28 Şubat 1992)

Ve en son yazısının girişinde yer alan “Yazın habercileri” başlıklı bölüm ile son verirken, onun tüm kimliğini şu satırlarda yakalamak mümkün:

“Geçen gün avluya çıktığım bir sırada farkettim: Kırlangıçlar gelmiş. Önce ötüşlerini duydum, kulaklarıma inanamayarak seslerin geldiği tarafa baktım. İki kırlangıç tepemde uçuşup duruyorlar. Hava bulutlu ve soğuktu. Kırlangıçları hep masmavi göklerde uçar görmeğe alıştığımdan bir an için yadırgadım bu görüntüyü. Sonra içimi bir sevinç doldurdu. Kırlangıçlar yazın habercisiydiler. Böylece Aralık başından beri yaşadığımız karakışın da sonu gelmişti. Soğuk, yağmur, kar, don, kırağı bize aylarca göz açtırmamıştı. Çokluk yumuşak geçen Şubat’ta da aynı hal sürüp gitmişti. Baharı da, yazı da neredeyse unutmuştuk. Ama gene de doğanın kuralları yürürlükteydi. O soğuk havalar yerini güneşli ve sıcak günlere bırakacaklardı. Kırlangıçlar bu güzel sürecin habercisiydi. Baharı yazı bir de 1964’de unutmuştum. Aralık 1963 olayları bir kabus gibi üzerimize çökmüştü. İnsanlar acılı, insanlar şaşkın, insanlar suskundu. Etrafta korku ve tedirginlik kol geziyordu. Herkes ne olacağız kaygısı içindeydi. Ama yine de umutlu olanlar vardı: Bir futbol maçının sonucunu bekler gibi kulaklar radyolarda, gözler gazetelerde, kan dökülmesinin durmasını, bir yerlerden bir çözüm empoze edilmesini bekleyip duruyorlardı. İşte bu günlerin hay huyu içinde aylar ayları izliyordu ki bir gün eski bir evin önünden geçerken hoşuma giden birşeyle karşılaştım: Kerpiç avlu duvarının ardından yükselen bir erik ağacı vardı ve çiçekler içindeydi. Çevredeki insanların tedirginliğine, umutsuzluğuna, günlerini aylarını unutmalarına bakmayarak zamanı geldiği için tepeden tırnağa çiçeklere bürünmüş, bizlere savaştan, kavgadan, korkudan başka şeyler olduğunu, adına bahar denen güzelliklerle dolu bir dönemin geldiğini gösteriyordu. O erik ağacı içimdeki sıkıntıları biraz olsun azaltmış, umutsuzluğu kırmıştı. Daha iyi günler görebilirdik, ülkeye hatta barış gelebilirdi. Aslında ülkede daha uzun süre o günlerin sıkıcı, dayanması zor havası sürüp gidecekti, ama o kasvetli günlerde bir kerpiç duvarın arkasından yükselen o çiçekleri görmek şahsen bana moral vermişti.
Yıllarca o erik ağacının baharda çiçeklerle donanmasını izledim. Çiçeklerinin meyveye dönüşünü, kuru dallarının kırmızıya çalan yapraklarla doluşunu gözlemledim. Sonra bir gün o güzelim ağacı kestiler. Bulunduğu yere dükkanlar yaptılar. Ama oralardan geçerken hep o erik ağacını hatırladım. Bana, yaşamın tatsız bir hale getirildiği, insanlara ayları, günleri şaşırttıkları bir dönemde o ağaç kimseden korkmadan, çekinmeden bahar diye bir kavram olduğunu hatırlattığı, içimi yaşam sevinci ile doldurduğu için onu hep sevgi gözüyle arayıp durdum.” (20 Mart 1992)   


(25 Eylül 2005 akşamı Halk Sanatları Vakfı tarafından Lefkoşa’da düzenlenen “Kültür ve Folklora Hizmet Edenler” etkinliğinde yaptığım konuşmanın metnidir.)


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder