7 Kasım 2025 Cuma

ÖNGÖRÜLERİ HAKLI ÇIKAN TAKSİM ALEYHTARI BİR LİDER: DR. İHSAN ALİ

Yurdu Kıbrıs için yüreği sevgi dolu bir yaşam süren Dr. İhsan Ali, 1904 yılında Baf’ta doğdu ve 8 Kasım 1978’de yine Baf’ta öldüğünde 74 yaşındaydı. Cenevre Tıp Fakültesi’nden bir iç hastalıkları uzmanı olarak mezun olduktan sonra geri ülkesine döndü ve 1934’de Baf’ta muayenehanesini açtı. Dr. İhsan Ali, uzun yıllar bir hekim olarak, hem Kıbrıslı Türklere, hem de Kıbrıslı Rumlara hizmet verdi. Hekimlik çalışmaları yanında, İngiliz sömürge yönetimi altındaki Kıbrıs halkının yaşam koşullarının iyileştirilmesi mücadelesine büyük katkılarda bulundu. Gazetelerde, Kıbrıslı Türklerin siyasal, sosyal ve ekonomik sorunları ile ilgili birçok yazılar yazdı.

Önce 1935’de, ilerici Kemalist Ses gazetesinde, haftalık olarak tıbbi konular üzerine yazmaya başlayan Dr. İhsan Ali’nin, daha sonra Söz gazetesinde siyasal makaleleri çıkmaya başladı ve bir yıl sonra da bu gazetenin yazı işleri müdürü oldu. 1943 yılında kurulan KATAK’ın Baf kaza sekreterliğini de yapan Dr. İhsan Ali, KATAK çevresindeki Kıbrıs Türk liderliğinin hatalı politikalarını eleştirmekteydi. 1951-53 yıllarında, Dr. Küçük’e muhalif olan Necati Özkan’ın İstiklâl gazetesinde yazdı. Dr. İhsan Ali, Baf Maarif Encümeni üyeliği yanında, Baf Türk Birliği Kulübü’nde de sosyal yönden aktifti ve ayrıca Baf Belediye Meclisi üyeliği de yaptı.

Yaşamı boyunca Kıbrıslı Türkler ile Kıbrıslı Rumlar arasında işbirliği yapılması ve barış içinde birlikte var olma hareketine önderlik eden ender Kıbrıslı Türk politikacılardan olan Dr. İhsan Ali, milliyetçi ve liberal görüşlere sahip bir demokrat olup, zeki bir kişiydi ve gerek yerel, gerekse uluslararası politika ile her zaman yakından ilgileniyordu.

Dr. İhsan Ali, şoven Kıbrıs Türk liderliğinin fanatik tutumunu siyasal yaşamı boyunca korkusuzca eleştirmiş ve gerek Türk, gerekse Rum toplumları içinde yuvalanmış olan şovenlere karşı tepki göstermiştir. O, “Ben, her şeyden önce bir Kıbrıslı olarak düşünüyor ve hissediyorum; önce Kıbrıslı, sonra Türküm” demekteydi.

1955’den sonra adamızın taksim edilmesini öngören emperyalist planları hep kınamış ve özellikle Rauf Denktaş’ın Kıbrıs’taki iki toplumun birbirleriyle temas etmemesi ve adanın ikiye bölünmesi kampanyalarına karşı çıkmış ve bu yüzden liderlikçe “vatan haini” olarak damgalanmak istenmişti. Aradan geçen bu süre içinde, onun Kıbrıs sorunuyla ilgili değerlendirmelerinin ne kadar doğru ve uyarılarının ne kadar yerinde olduğu kanıtlanmıştır.

1960’da Kıbrıs Cumhuriyeti kurulduğu zaman, taksimci Kıbrıs Türk liderliğinin emri ile 1962’de öldürülen iki avukat, Ahmet Gürkan ve Ayhan Hikmet’in sahipliğindeki haftalık Cumhuriyet gazetesinde yazmaya başladı. Dr. İhsan Ali, “Hatıralarım” adlı kitabında şu değerlendirmeyi yapmaktadır:

“Zürih ve Londra Antlaşmalarıyla olağandışı bir devlet yaratıldı. Bu devlet çerçevesinde, dünyada benzeri bulunmayan bir anayasa ile iki toplumun uyumlu işbirliği çok zordu. Daha üç yıl geçer geçmez, 1963 olayları diye bilinen ilk kanlı olaylar yaşandı...(s.37)

Sömürge idaresi, ...adayı terk ederken, başka yerlerde de yaptığı gibi karışıklık tohumlarını bırakmak istedi ve bu tohumları Zürih-Londra Antlaşmalarıyla ekebileceğini düşündü...(s.37)

Anayasanın öngördüğü Türk devlet memuru ve polis oranı, nüfus oranından fazlaydı (%30). Diğer yandan Türk askerlerinin (Türk Alayı) oranı %40, Yunan askerlerinin ise (Yunan Alayı) %60’tı. Kıbrıslı Türk Cumhurbaşkanı Yardımcısına veto hakkı, ayrı mahkemeler, ayrı belediyeler ve her şeyin üzerinde Kıbrıs’ta Türk ve Yunan askeri bulundurulması hakkının tanınması, Türk tarafına çok cazip göründü ve büyük başarı olarak sayıldı. Ancak gerçekte başarılı olanlar sömürgecilerdi. Tüm çabaları, er ya da geç iki toplumu çatışmaya sokacak bir anayasanın kabul edilmesi için ne gerekiyorsa yapmaları üzerine odaklanmıştı. Kıbrıs’ta yaratacakları bir iç savaşla, Zürih anayasasıyla elde etmeyi başardıkları askeri üslerini güvenceye alacaklarını düşündüler.” (s.37)

Dr. İhsan Ali, taksimci Kıbrıs Türk liderliğine karşı verdiği onurlu mücadeleyi de şöyle savunmaktadır:

“Bu insanların, Kıbrıs Türk toplumunu nasıl korkuttuklarını anlamak kolaydır. Amaçlarının, durumun fiili bir bölünmeye varması için iki toplumu birbirinden uzaklaştırmak olduğuna şüphe yoktu... Okuyucularımın bu liderlikle işbirliğini niye reddettiğimi anlayacaklarını umarım... Kıbrıs Türk liderliğinin siyasetini izlemediğim için, kendi ihanetlerini örtmek amacıyla beni hainlikle suçladılar.

Bazı Elenler dahi, yaptığımı garip buldular. Çünkü, fanatik ve şoven yapıları, durumu bir Kıbrıslı olarak göğüslediğimi ve Kıbrıs halkının bir bütün olarak çıkarlarını gözettiğimi anlamalarına izin vermiyordu. Bu ruhu değerlendiremiyorlardı. Şimdi soruyorum: Kıbrıs halkı, bilincine, her şeyden önce Kıbrıslı olduğunu yerleştiremiyorsa, bu devlet var olmaya nasıl devam edecek?” (s.58)

Dr. İhsan Ali, Cumhurbaşkanı Makarios’un yakın bir dostuydu ve 1970’de onun siyasal danışmanı olarak atandı. Faşist darbe ve onu izleyen Türk işgali ardından, 1977’de temel çözüm ilkelerinin kabul edildiği toplantıya katılanlardan biri de o idi. 1978’de, ölümünden birkaç ay önce kaleme aldığı “Hatıralar”ında şunları yazmaktadır:

“Kıbrıs sorununun çözümünün temel ilkeleri Makarios tarafından Waldheim ve Clifford’a anlatıldı. Bu, toprak oranı, Rum ve Türk göçmenlerin geri dönmesi, serbest dolaşım, yerleşim ve mülkiyet hakkının tanınmasıydı. Bu ilkeler birkaç gün sonra Kıbrıs Türk liderliği ve Türkiye tarafından reddedildi.” (s.94)

“Sorunun çözülmesi için, Kıbrıs devletinin bağımsızlığı, bölünmezliği ve bağlantısızlığının güvenceye alınabilmesi için temel olan bazı ön şartlar vardır. Bunlar, dolaşım özgürlüğü, her vatandaşın mülkiyet hakkının tanınması ve tüm yabancı askerlerin Kıbrıs’tan uzaklaştırılmasıdır. Her iki taraftan kitlelerin tutkusu olan bu temel ön şartları Türkiye Hükümeti ile Kıbrıs Türk liderliği tanımıyor ve görüşmek istemiyor. Bu gerçek karşısında, görüşmelerin sürdürülmesi, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin dağılması sonucunu getirecek olan bölünme ve belki de çifte enosise yol açacak bugünkü durumun kalıcılaşması için Türklerin uyguladığı bir oyalama taktiğidir.” (s.100)

Dr. İhsan Ali’nin bu düşünceleri, Kıbrıslı yurttaşların hareket noktasını, ortak vatan olarak almaları fikrini çok açık bir şekilde göstermektedir.

Kardeşinin oğlu, emekli diplomat Özdemir Özgür’e yazdığı ve 2004’de Türkçe olarak “Dr. İhsan Ali’den Mektuplar” adı altında kitaplaşan mektuplarında da görüleceği gibi, Kıbrıs sorunu ile ilgili değerlendirme ve öngörülerinin haklı çıkması, Dr. İhsan Ali’nin konuya olan hakimiyetini göstermektedir. 13 Mayıs 1976 tarihli mektubunda, yakın dostu ve danışmanı olduğu Cumhurbaşkanı Makarios’a gönderdiği mektubu ile ilgili olarak şunları yazmaktaydı:

“Ben iki toplumun bir arada yaşayabilecekleri tezini savundum. ‘Eğer semeresiz kalmışsa, suç benim değil. Junta ile EOKA B’cilerindir’ dedim ve bu durumda benim durumumun pek nazikleştiğini, çünkü Türk olduğumdan Rum tarafınca yabancı sayıldığımı, namuslu ve ciddi politikam yüzünden Türk toplumundan da kendimi tecrit etmiş olduğumu (Türklerin, yine Rum tarafının ihaneti neticesi olarak, kuzeye nakledilmelerile) ve bu yüzden yıllar yılı politika yapmış bir vatandaş olarak kendimi ‘psychique’ bakımından iyi hissetmediğimi ve diğer yandan bütün Türklerin kuzeye nakledilmesi neticesi olarak hekimlik bakımından da kaybettiğimi,  adeta mütekait bir durumda bulunduğumu belirttim. Beni telefona alarak ‘görüştüğümüzde konuşuruz’ dedi.” (s.151)

Dr. İhsan Ali, 27 Nisan 1977’de ise şunları yazmaktaydı:

“Kıbrıs meselesinin halledileceği yok. Bana öyle geliyor ki Türkler ayrı hükümet ilan edecekler. Ve Amerika’ya kendi semtlerinde, üs yapmalarına müsaade edecekler. Rum tarafında zaten İngilizlerin üsleri vardır ki istedikleri zaman onlardan faydalanabilirler. Nasıl ki Arap-İsrail harplerinde kullanmışlardı. Yani harp uçakları buradan kalkar ve Arapları bombalarlardı. Böyle bir fırsat ellerinde bulunduğu halde, CIA’in Kıbrıs’ın başına bu kadar büyük felaketi getirmesi alçaklıktır.” (s.180)

Dr. İhsan Ali, sorunu yaratanların getirecekleri çözüm formüllerine de kuşku ile bakmaktaydı. İşte 1978 yılından bazı alıntılar:

“Ne yazık ki bu problemin anahtarı akılsız Amerikalıların elindedir. Ve onun için ‘logique’ bir çözüme kolay kolay varılamayacağından endişe ediyoruz.” (s.204)

“Rum tarafının başarılı sonuçlar elde edebileceğine ben ihtimal vermeyorum. Amerika hükümetinin hedefi ve politikası ne ise o olacaktır. Bu hayalperest mahluklar ümitlerini kendilerini mahveden Anavatanlarına (!) bağlamaktadırlar. Halbuki bilmiyorlar ki Yunanistan Amerika’nın ileri sürdüğü çifte enosisi kabul etmiştir ve fakat Türkiye reddettiği için gerçekleştirilmedi. Bunu ben öğreneli epeyi oldu.” (s.206)

“Bu problemin, yani Kıbrıs meselesinin da kolayca kapanacağı hususunda ümit verici hiç bir işaret yok. Orta Doğu meselesi şimdiki durumu ile devam ettiği müddetçe Kıbrıs meselesi de askıda kalacaktır görünüyor. Bunlar hep NATO oyunları.” (s.211)

Dr. İhsan Ali, Kıbrıslılık bilincinin gelişmesini de tek çıkış yolu olarak görmüş ve bu doğrultudaki eleştiri ve görüşlerini de dile getirmişti:

“Kıbrıs devleti olarak müstakil bir devletin kurulmasına Kıbrıs Rum ve Türklerinin taşıdıkları ruh ve kafa, müdhiş bir engel teşkil eder. Türk semtinde Türk bayrağı, Rum semtinde Yunan bayrağı sallanmaktadır. Kıbrıs bayrağı görünmüyor. 28 Mart Ohi’yi Rumlar kendi bayramları, 29 Ekim’i da Türkler kendi bayramları gibi kutlamaktadırlar. Doğrusu, bu gibi hareketler, insanda gelecek için tiksinti yaratır. Başka devletlerin bayram saydıkları günler kutlanır ve Kıbrıs’ın ‘sözde istiklâli’ günü kimseyi ilgilendirmez. Sonra da müstakil, hakimiyetine sahip bir devlet istediklerini ilan ederler utanmadan. Çok korkarım ki, bu durum çifte Enosis ile sonuçlanacaktır ve felaket asıl o zaman olacaktır.” (s.194)

Dr. İhsan Ali, sağ olsaydı, eminim, bugün Avrupa Birliği’ne katılmış olan adamızın güneyde AB’nin, kuzeyde de Türkiye eliyle ABD’nin denetimi altına girmesinden duyduğu tedirginliği yine aynı açıklıkla dile getirirdi. Dr. İhsan Ali, 5 Haziran 1972 tarihli mektubunda, Makarios’un ikinci defa olarak birisine kendisi hakkında “çok değil, bizim da 5-6 İhsan Ali’miz olsaydı” dediğini aktarırken (s.75), 1 Kasım 1977’de de şunu yazmıştı: “Makarios ortadan kalkınca, bu memleketin tadı kalmadı dersek mübalağa olmaz.” (s.196)

Ben de diyorum ki, Kıbrıs’ımızın şu an binlerce İhsan Ali’lere ihtiyacı vardır. Görevimiz, onun hatırasına bağlı kalarak, ülkemizin yeniden birleşmesini sağlayacak, yeni İhsan Ali’lerin yetişmesine katkıda bulunmaktır.    

(Kıbrıslılar Barış ve Dayanışma Hareketi tarafından 7 Kasım 2025 akşamı KTOEÖS salonunda düzenlenen anma etkinliğinde yaptığım konuşmanın metni) 

27 Ekim 2025 Pazartesi

RAUF'UN SON TÜREVİ CTP'Lİ ERHÜRMAN'IN ÇÖZÜM MODELİ HAKKINDA...

"KKTC”NİN YENİ BAŞKANI ERHÜRMAN’IN KONFEDERAL ÇÖZÜM MODELİNDE, KENDİSİNDEN ÖNCE 5 YIL BAŞKANLIK YAPAN TATAR’DAN PEK BİR FARKI YOK! O DA AYRILIKÇI “KKTC” İLE ADAMIZDAKİ TC İŞGALİNİN DEVAMINDAN YANA! O DA SEÇMENLERİN ÇOĞUNLUĞUNU OLUŞTURAN TC’Lİ YERLEŞİMCİLERİN OYU İLE SEÇİLDİ. DAYATMAK İSTEDİĞİ “ÇÖZÜM MODELİ” İLE HEM KUZEYDE EGEMEN, HEM DE GÜNEYDE TÜRKİYE İLE BİRLİKTE SÖZ SAHİBİ OLUP, “EŞİTLİK” ADI ALTINDA TOPRAK GİBİ EGEMENLİĞİ DE İKİYE BÖLMEK İSTİYOR! İŞTE FİKİRLERİ...

“Rauf Raif Denktaş’tan Mustafa Akıncı’ya kadar Türk tarafının masada her zaman federasyon görüştüğünü söyleyen Erhürman, “Ama mümkün olduğunca KONFEDERASYONA BENZEDİ. Gevşek federasyon da denilebilir.” (22 Ocak 2025, Hasan Erçakıca ile Kıbrıs Genç TV’de söyleşi)

1 Eylül 2025 gecesi Kumarcılar Hanı’nda gazetecilerin sorularını yanıtlayan Tufan Erhürman,  “dünyada bir sürü federasyon vardır, ama ADINA FEDERASYON DEĞİL SÜLEYMAN DA DENİLEBİLİR” dedi. (…) Bunca yıllık tecrübenin, merkezi yanı güçlü federasyonun gerçekçi olmadığını gösterdiğine işaret eden Erhürman, “Gevşek federasyon tanımı, masada hep görüşülen konfederasyona en yakın federasyon modelidir. (…) Erhürman: “GEVŞEK FEDERASYONU SAVUNUYORUM. BU MODELİ TÜRKİYE İLE KONUŞTUM, ANLATTIM." (Yenidüzen, 2 Eylül 2025) 

“Kendi çözüm modelinin İKİ EŞİT KURUCU DEVLETİN KENDİ YETKİLERİNİ EGEMEN BİÇİMDE KULLANDIĞI, iki bölgeli ve iki toplumlu, merkezdeki yetkilerin ise siyasi eşitlik temelinde paylaşıldığı bir mekanizma olduğunu belirten Erhürman, bunun adına federasyon mu, konfederasyon mu, başka bir şey mi dendiğinin önemli olmadığını, asıl önemli olanın içeriği olduğunu vurguladı. (…) Tatar’ın isimlere takıntılı olduğunu belirten Erhürman, “BELKİ DE İÇERİK KONUŞULSA AYNI ŞEYİ KONUŞTUĞUMUZU ANLAYACAĞIZ” dedi. Kendilerinin de İKİ EŞİT KURUCU DEVLETi savunduğunu söyleyen Erhürman, en temel farkın Tatar’ın modelinde Kıbrıslı Türklerin adanın tamamında sahip olabileceği tüm haklardan vazgeçmesi olduğunu vurguladı. (Gökhan Altıner ile söyleşiden, 11 Eylül 2025, kibrispostasi.com)

“Ben iki buçuk dakikada anlatıyorum: Adına ister federasyon, ister konfederasyon deyin, mesele kelimeler değil. Bizim modelimiz; iki toplumun, iki bölgenin, siyasi eşitliğe dayalı bir yapıdır. Kelimelerin üstünde dans etmeyi bırakıp halkın çıkarını konuşmamız gerekiyor.” (8 Ekim 2025 – haber ve ötesi, Muazzez Gazihan – haberkibris.com)

Erhürman, Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’ın “iki devletli çözüm” söylemini eleştirerek, “İki devlet derken ortak yetki alanlarından hidrokarbon, enerji, vatandaşlık, güvenlik var. Ersin Bey buralarda ne yapmayı düşünüyor?” diye sordu. (…) Türkiye’nin etkisiyle ilgili soruya ise Erhürman şu yanıtı verdi: “Neden olsun? Türkiye Cumhuriyeti garantörlükten vazgeçmek istiyor mu? Enerji ve hidrokarbon üzerinde Kıbrıs Türk halkının söz hakkından vazgeçmesini talep etmiş olabilir mi? Türkiye doğal olarak iki devleti savunuyor. BENİM MODELİMDE KIBRIS TÜRK DEVLETİ VE KIBRIS RUM DEVLETİ VAR. Bunun ötesinde bir ‘iki devlet’ varsa Ersin Bey bunu açıklasın.” (Hüseyin Ekmekçi ile söyleşiden, 17 Ekim 2025 – haberkibris.com)

(27 Ekim 2025 - Facebook'taki sayfamdan)

30 Ocak 2025 Perşembe

2003’DE GEÇİŞ KAPILARININ AÇILMASINA YOL AÇAN BAŞVURUMUN ÖYKÜSÜ

1974 olaylarından sonra iki toplumdan gelen sıradan Kıbrıslıların ilk buluşması, BM Barış Gücü’nün Nobel Barış Ödülü’nü alması dolayısıyla, Lefkoşa’daki Ledra Palas Otel’de 24 Ekim 1988 günü düzenlenen törende gerçekleşti. İkinci kitlesel buluşma ise, yine aynı otelin bahçesinde 16 Nisan 1989’da Uluslararası Öğrenci Birliği tarafından örgütlendi. Her iki toplantıya yaklaşık 100 kadar Kıbrıslı Türk izin alıp katıldı ve Kıbrıslı Rum yurttaşlarıyla görüş alış verişinde bulunma olanağını buldu.

10 Mayıs 1989’da ilk defa Prag’da buluşan Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum siyasal parti yetkilileri, 10 ve 17 Haziran 1989’da Ledra Palas Otel’de buluşarak, günümüze kadar gelen aylık toplantılarının temelini attılar.

TEMAS GRUBU’NUN KURULMASI

“Bağımsız ve Federal Kıbrıs için Temas Grubu” adı verilen ortak bir siyasal hareket ise, önce Mart 1989’da Batı Berlin’de, daha sonra da Lefkoşa’daki ara bölgede, 24 Eylül 1989’da Ledra Palas Otel’de toplandı. Bu örgütlenme, ilerici Kıbrıslı Rum ve Türklerin, Türk yeraltı örgütü TMT’nin 1958’deki tedhiş dalgasından sonra, ilk defa gerçekleşiyordu. Temel ilkelerimizi ve görüşlerimizi kamuoylarımıza duyurduk ve sonra da, “Kıbrıs’ta federalizm” konusu üzerine hazırlanmış olan her iki taraftan yazılı bildirileri tartışmak üzere buluştuk. “Bağımsız Kıbrıs” konusunu inceleyecek zamanımız olmadı ve Ledra Palas’ta ancak üç defa toplanabildik.

18 Aralık 1989’da 12 Kıbrıslı Türk ve 34 Kıbrıslı Rum hekimle birlikte Kıbrıslı Tıbbi Profesyonellerin İşbirliği Komitesi’ni oluşturduk. 15 Ocak 1990 günü 4 Kıbrıslı Rum hekim arkadaş, Lefkoşa Türk Devlet Hastanesini ziyaret etti. Ama Şubat 1990’da Leymosun’da yapılan Uluslararası Kanser Sempozyumuna Kıbrıslı Türk hekimlerin katılmasına izin verilmedi.

ETKİNLİKLER 

Bağımsız ve Federal Kıbrıs için Temas Grubu olarak, birçok siyasal, kültürel, tıbbi ve sosyal toplantı düzenledik. Örneğin Kıbrıslı Türk muhalif liderler Alpay Durduran, Mustafa Akıncı ve Özker Özgür, Lefkoşa’daki Mağusa Kapısı Kültür Merkezi’nde düzenlediğimiz üç ayrı etkinlikte, ilk defa Kıbrıslı Rum dinleyicilere hitap etme olanağını buldular. Ama bu ortak etkinliklerden en çok ses getireni, Aziz Nesin’in Kıbrıs Yazarlar Birliği’nin çağrısı ile 17-19 Aralık 1990 tarihlerinde Lefkoşa’yı ziyaret etmesi ve kuzeye geçerek Saray Otel’de iki defa halka açık toplantı düzenlemesiydi.

Kıbrıs Türk liderliği, gerçek federal sistemin ilkeleri hakkında kamuoyunu aydınlatma çalışmalarımıza karşıydı. Bir süre sonra geçiş izinlerimizi vermemeye başladılar.

ATAKOL’U ZİYARET

6 Mayıs 1991’de Temas Grubu Hareketimizden 4 kişilik bir heyet, resmi olarak geçiş izinlerini veren sorumlu dairenin bağlı olduğu Dışişleri Bakanı Kenan Atakol’u ziyaret etti. Bakan bize, Kıbrıslı Rum yurttaşlarımızla her buluştuğumuzda, Kıbrıs Rum basınının bizim, “işgal altındaki bölge”den geldiğimizi yazdığını ve bizim de “işgal” altında yaşamadığımıza dair bir şey söylemediğimizi ifade etti. Ben, Atakol’a Hareketin Kıbrıslı Türk koordinatörü olarak “işgal” değerlendirmesini, Kıbrıs’ta bir gerçek olarak kabul ettiğimi söyledim. Biz o gün Bakanlık’tan ayrıldıktan sonra, Kenan Atakol, bu olayı Rauf Denktaş’a rapor etti. Denktaş da “Türk Barış Kuvvetleri”nin komutanına bir mektup yazarak, bana ve o ziyarette bana eşlik eden diğer üç kişiye asla geçiş izni verilmemesini bildirdi.

İLK BAŞVURU

13 Mayıs 1991’de Bağımsız ve Federal Kıbrıs için Temas Grubu Hareketi’nin Kıbrıslı Türkler Komitesi, Strazburg’daki Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komisyonu’na, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin “Kıbrıs Türk makamları” aleyhine bir şikayette bulundu. Bu başvuru, Kıbrıs Türk liderliğini öfkelendirdi ve basında bize karşı tepki koydu. Komisyon, Kıbrıs hükümetinin “Sözleşme’nin 1. maddesine göre, Kıbrıs’ın kuzeyindeki Kıbrıs Türk makamlarının eylemlerinden sorumlu tutulamayacağı”na karar verdi ve başvurumuzu kabul edilemez bulduğunu açıkladı. (Başvuru No.18270/92, Ahmet Cavit An ve diğerleri, Kıbrıs’a karşı, 8 Aralık 1991)

RESMİ MAKAMLARLA YAZIŞMALAR

3 Şubat 1992 tarihli ve “KKTC Sağlık Bakanlığı”ndan aldığım bir yanıt mektubunda, “KKTC Bakanlar Kurulu tarafından alınmış ve benim Kıbrıslı Rumlarla temasımı yasaklayan bir karar”ın bulunduğu bana bildirildi.

7 Mayıs 1992’de, KKTC Başbakanı’na bir mektup yazarak, yukarıda sözü edilen mektuptaki Bakanlar Kurulu kararının içeriği hakkında bana bilgi verilmesini talep ettim. Ama hiçbir yanıt almadım.

29 Mayıs 1992’de Türkiye Dışişleri Bakanlığına bir protesto mektubu gönderdim, o da yanıtsız kaldı. 18 Mayıs 1994’de “KKTC Dışişleri ve Savunma Bakanlığı, Konsolosluk ve Azınlık İşleri Dairesi”nden aldığım bir mektupta, 19 Nisan 1994 tarihli izin talebinin bana verilmeme gerekçesi olarak, “Güney’de bulunduğum zaman “devlet aleyhinde propaganda yaptığım” için “güvenlik nedenleri ve kamu yararı” gerekçesiyle bana izin verilmediği bildirildi.

İKİNCİ BAŞVURU 

24 Eylül 1989 ile 8 Eylül 1992 tarihleri arasında, ben, hem kendi adıma, hem de Hareket’in Kıbrıslı Türk üyeleri adına, Dışişleri Bakanlığı’na 87 defa başvurarak, “Yeşil Hat”tı geçip Ledra Palas Otel’e veya Lefkoşa’nın Kıbrıs Rum kesimine geçmek için izin istedim. Sadece 15 defa olumlu yanıt alabildim.

Reddedilen başvurular arasında, 9 Mayıs 1992’de Lefkoşa Uluslararası Havaalanı’nda BM Barış Gücü tarafından düzenlenen “Bahar Şenliği” ve 29 Haziran 1992’de BM Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin örgütlediği iki toplumlu tıbbi seminere katılmam da vardı. Ayrıca, 17 ve 24 Mayıs 1992’de, aynı makamlar, Hareketimiz tarafından Lefkoşa’nın kuzeyinde düzenlenen bir toplantıya Kıbrıslı Rumların katılması için izin vermeyi reddetti.

BM Göçmenler Yüksek Komiserliği (UNHCR) tarafından düzenlenen iki toplumlu tıbbi seminerlere başvuran bütün hekimler gidebiliyorken, sadece bana izin verilmiyordu. Siyasal görüşlerim nedeniyle ayrımcılığa tabi tutuluyordum. Bu şekilde 5 tıbbi seminere katılmam engellendi. Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komisyonu’na bu durumları şikayet etmek için bir yol bulmaktan başka bir şansım kalmamıştı.     

İşte AİHK’una ikinci başvuruyu 8 Eylül 1992’de mesleki gelişmeme engel olunması nedeniyle yaptım. (Başvuru No.20652/92) O sıralar Rum kesiminde, özel geçiş izni almış 1,500'den fazla Kıbrıslı Türk çalışmaktaydı. Ben de Lefkoşa'nın Rum kesimindeki bir özel hastanede iş bulmuştum ve zamanın ABD Büyükelçisi Robert Lamb'ın da aracı olmasına rağmen, askeri ve sivil makamlar bana çalışma ve geçiş izni vermediler. Bana karşı uygulanan bu ayrımcılık, 1993 yılında yayımlanan ABD Dışişleri Bakanlığı'nın Kongre Dış İşleri Komitesi'ne sunduğu yıllık raporda da yer aldı.   

Öte yandan da 1993 yılından başlayarak, ABD Büyükelçiliğinin himayesinde düzenlenen “Conflict Resolution” (Uyuşmazlıkların Çözümü) gruplarının toplantılarına katılan yüzlerce Kıbrıslı Türke, sürekli geçiş izinleri sağlanmaktaydı. Ama onların temaslarına da Aralık 1997'den itibaren yasak kondu.

Benim Komisyon’a başvurma nedenlerimden ilki, örgütlenme özgürlüğü üzerineydi. Seyahat özgürlüğü anlamında bir başvuruda bulunmadım. Zira bildiğim kadarıyla Türkiye, henüz seyahat özgürlüğü ile ilgili maddeyi imzalamış değildi.

İkinci başvurma nedenim, yerli hukuk yollarını sonuna kadar kullanmış olmamdı. Buradaki Dışişleri Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığı’ndan sonra, Başbakanlık’a da başvuruda bulundum. O sıralarda Özker Özgür Başbakan Yardımcısı’ydı ve ona yazdığım mektupta, Bakanlar Kurulu’nun aldığı kararla ilgili bana bilgi verilmesini talep ettiğimde de hiçbir yanıt almadım. Bilahare Türkiye Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin’e yazdığım mektuplar var. Bunlara da yanıt almadığım için yerli hukuk yollarının sonuna kadar kullanıldığı kararına varıldı ve doğrudan mahkemeye yapılan başvurum uygun görüldü. Zaten başvurunun önce haklı veya haksız olduğuna karar verilir, başvuru kabul edilir, ikinci aşamada başvurunun niteliği üzerinde görüşme yapılarak kişinin ne derecede zarar gördüğü konusunda veya özgürlüğünün ne derecede kısıtlandığı doğrultusunda karara varılır.

Kıbrıs Rum toplumundaki gelişmeleri kitle iletişim araçlarından her gün izlediğim için, Kıbrıs’taki İnsan Haklarının Korunması için Uluslararası Dernek adlı kuruluşa bir mektup yazarak, yardım istemeye karar verdim. Şikayetimi Strazburg’a iletmeme yardımcı oldular ve ikinci davamın avukatı olan İngiltere’deki Leicester Üniversitesi Uluslararası Hukuk Profesörü Malcolm Shaw’u buldular. 

Kıbrıslı Türk avukatlar, bu tür konulara ilgi göstermediklerinden ve Türkiye’ye karşı bir dava açmaya cesaret edebilen bir Kıbrıslı Türk avukat bulamadığımdan, bu yolu seçmiştim. İlk davadaki Kıbrıslı Türk avukatımız (Ergin Ulunay), kendisinin, üyesi olduğu Lefkoşa Baro Konseyi’nden gelen mesleki ve psikolojik baskı altında bulunduğunu bana söylemişti. Tek oy farkıyla (4’e karşı 3 oyla) Baro’nun Disiplin Kurulu tarafından cezalandırılmaktan kurtulmuştu.

Komisyon’a başvurduğumun açıklanması akabinde yazılı bir tehdit mektubu aldım. Bütün temaslarımın kamuoyuna açık olmasına inandığım için basına hep bilgi verirdim. Bildirileri, haberleri, tartışmaları, gerek Yenidüzen gazetesinde, gerekse diğer yayın organlarında o dönemde hep yayınlatmıştık. İşyerimin kapısı altından atılan tehdit mektubunu da kamuoyuna duyurmuştum. İmzasız bir mektuptu; akan suları geri döndüremeyeceğimi söyleyen, bu konularda daha fazla ısrarlı olmamam konusunda tehditkâr bir mektuptu, onu da kamuoyuna duyurmuştum. Onun dışında belki bir-iki defa da telefonda sövme almıştım.

İngiltere’deki avukatım vasıtasıyla işlemleri izleyebildim. Tabii başvuru yapıldıktan sonra bir süre beklemeye alındı. O dönemde komisyon vardı, Mahkeme henüz kurulmamıştı. Önce Titina Loizidu davasının sonucu beklendi. Loizidu davasında Kuzey Kıbrıs’taki yönetimin Türkiye’nin bir alt yapı yönetimi olduğu kararına varıldıktan sonra, bizim başvurumuzun daha güçlü bir şekilde kabul edileceğine inancımız arttı.

DAVANIN SONUCU

Yaptığım 2. başvuru ile ilgili karar, 20 Şubat 2003’de açıklandı. AİHM, Türkiye’yi işgal gücü olarak suçlu buldu ve bana 15,000 Avro manevi tazminat ve 4,715 Avro da yargı masrafı olmak üzere toplam 19 bin 715 Avro ödeme cezasına çarptırdı.    

Mahkemede Türkiye adına savunma yapan KKTC eski başsavcılarından Zaim Necatigil, 2005 yılında Ankara’da yayımladığı “Kıbrıs uyuşmazlığı ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kıskacında Türkiye: Avrupa İnsan Hakları Komisyonu ve Mahkemesi'nde Kıbrıs Rum yönetimi ve Kıbrıslı Rumlar tarafından Türkiye aleyhine getirilen davalar” başlıklı kitabında şöyle yazmaktadır:

“Yeşil Hat”taki kapıların 23 Nisan 2003 tarihinde açılmasına Djavit An başvurusunda AİHM’nin 20 Şubat 2003 tarihinde vermiş olduğu hükmün büyük etkisi olmuştur. Kapıların bu hükümden sonra açılmasını bir rastlantı olarak görmek mümkün değildir.”(s.189)   

Radikal gazetesi, Ledra Palas barikatının geçişlere açılmasından bir hafta sonra, 30 Nisan 2003’de şu haberi verdi:

“KKTC ve Rum Kesimi'ne göre, geçişin serbest bırakıldığı 23 Nisan'dan pazartesi akşamına dek, kuzeye geçen Rumların sayısı 80 bini, güneye geçen Türklerin sayısı 30 bini bulurken, Rumlar KKTC ekonomisine pazartesi akşamına dek 2.5 milyon dolar (4.2 trilyon TL) girdi sağladı.”

3 Nisan 2008’de Lefkoşa’daki Ledra Sokağı (Lokmacı) geçiş kapısının açılması ile 1974’den beri teması kesilmiş olan Lefkoşa’nın Rum ve Türk çarşıları da birbiriyle birleşmiş oldu.       

TAK ajansının 28 Nisan 2023 tarihli bir haberinde ise, kapılarının geçişlere açıldığı 23 Nisan 2003’ten bu yana geçen 20 yıllık süre içinde, kara sınır kapılarından 141 milyon kadar giriş-çıkış işlemi yapıldığı açıklandı. Başta ticaret, eğitim, sağlık ve turizm olmak üzere sosyal ve ekonomik yaşamın birçok alanında gelişen toplumlararası karşılıklı ilişkiler sayesinde Kıbrıslılar arasında barış ve anlayış ortamına katkılar sağlanmış oldu. Ortak siyasal örgütlenmenin hala daha gerçekleştirilememiş olması ise beni en çok üzen konudur.

Dikkatiniz için teşekkür ederim.        

(30 Ocak 2025 akşamı KTOEÖS Lokalinde Kıbrıs Türk İnsan Hakları Vakfı tarafından düzenlenen “Temel Haklar ile İlgili Stratejik Davalar ve Dünyayı Değiştiren Davalar” konulu etkinlikte okuduğum metin.)