16 Aralık 2021 Perşembe

NAZİF SÜLEYMAN EBEOĞLU (1921-2007) VE ESERLERİ

          Nazif Süleyman Ebeoğlu, 5 Şubat 1921’de Lefkoşa’da doğdu. Babası Ebeoğluları’ndan Türkiyeli tüccar Süleyman Ebeoğlu (1877-1963), annesi Alaybeyler’den Kıbrıslı Fazıla Hanım’dır. Kendinden büyük iki erkek kardeşi daha vardır: Avukat Hakkı Süleyman Sonder (1910-1996) ve öğretmen Reşat Süleyman Ebeoğlu (1913-1973).

İlköğrenimini Ayasofya ilkokulunda yaptıktan sonra, Rüştiye’ye devam etti ve 1938 yılında Lise’den mezun oldu. Aynı yıl Beyrut’a giderek, oradaki Amerikan Üniversitesi’nde Yüksek Ticaret tahsili yaptı. Buradan 1940 yılında mezun oldu ve aynı yılın sonuna doğru Lefkoşa’daki Lise’ye İngilizce öğretmeni tayin oldu ve uzun yıllar bu görevini sürdürdü.

Nazif Süleyman Ebeoğlu, Lise’nin Kaynak dergisinde yer alan bir makalesinde şöyle demekteydi:

“Esasta öğretmen olmak aklımdan geçmiş değildi. Hele Beyrut’ta ticaret tahsili yapmak hiç de düşündüğüm birşey değildi. Felsefe tahsili yapmış olmayı çok isterdim. Birçok hususi sebep buna mani oldu.

Şark müziğinin şiddetle aleyhindeyim. Gayet monoton, melankolik ve birçok hallerde adeta bir iniltiyi andıran bu müziğin Türk inkılabının ruhuna uygun olmadığı kanaatindeyim. Zaten müziği, şark ve garp musikisi diye ayırmanın tamamı ile hatalı olduğu kanaatindeyim. Müzik ya iyi veya fena olur. Bizim musikimizde de canlı, hareketli, insanı hayata bağlayan nağmeler eksik değildir. Bunlara bilhassa halk türküleri arasında rastlarım. Bu gibi parçaları alarak üzerinde işlemeli, onları harmonize etmeliyiz. Bir Türk sanatkârın batı tekniği ile yazdığı bir müzik parçası Türk müziği değil midir?

Musikimizde bir inkılâp yapmamız lazımdır. Eğer ananelerimize bağlı kalarak terakki yolunu tutmuş olsaydık, bugün hâlâ tekkeler açık kalacaktı. Endüstri, ticaret, hatta sanatta garp tekniğinden bihaber olacaktık. Edebiyatımızda batıya yöneldiğimizi unutmamalıyız. Musikimizde de bunu yapmalıyız. Batı tekniği ile çalışmalıyız. (Batı müziğinden, Şark müziğinden daha berbat olduğuna inandığım caz müziğini kastetmiyorum.) Takdir ettiğim musikişinaslardan Strauss, Şopen, Wagner, Paganini ve modernlerden Jeromekern başta gelmektedir.

Genç nesil kendi kendini bulmuş olmasına rağmen, edebiyatımızın istikbali bakımından doğru yoldadır. Daha bir müddet edebiyatımız istikrar bulmayacak gibi görünüyor. Buna da sebep, lisanımızın bir takım kararsızlıklar içerisinde bocalamasıdır. Lisansız edebiyat olmaz. Müfrit Öztürkçe’nin tutunmadığını görüyoruz. Bu tatbik kabiliyeti olmayan teşebbüs, yerini mütedil bir Türkçeleştirme cereyanına terketmiştir.

Çeyrek asra kadar Türk Edebiyatının beynelmilel bir hüviyet arzedeceğine inanıyorum.

Birkaçı müstesna, Kıbrıs’taki genç heveskârların çoğu, eskinin tesiri altındadır. Küçük yaştaki gençlerin gazel veya şarkı yazmalarındaki garabeti düşününüz. Genç şairlerimizin çoğunun Türkiye’deki edebi yenilik cereyanlarından haberi yok gibi görülüyor. Hemen hepsi de egoist benlikleri içerisine çekilmişlerdir. Fildişi kulelerinde oturuyorlar. Şahsi ıstıraplarını, inkısari hayallerini, bedbinliklerinin bir aksulameli olan ölüm arzularını, bedbaht aşklarını terennüm etmeye çalışıyorlar. Bu gibi şiirler, şiir olmaktan çıkalı hayli zaman olmuştur. Genç şairleriin geçmişin değil, yarının şairi olmalarını temenni ederiz.

Sınıf mecmularının birleşerek, bir tek isim altında neşredilmesi şayanı arzudur. Mamafih ayrı ayrı mecmualar neşredilmesi de fayda’dan ari  değildir. Bu rekabeti doğurur. Rekabetsiz de terakki olmaz.” (Sayı:14, Mayıs-Haziran 1950’dan aktaran, Ortam, 23 Ağustos 2002)

VAKİT GAZETESİ (28 Ekim 1938 – 9 Aralık 1940)

Çeşitli dergi ve gazetelerde yazı, öykü ve şiirlerini yayımlanan Nazif Süleyman Ebeoğlu, gazeteciliğe merakı yüzünden kardeşi avukat Hakkı Süleyman’ın çıkardığı Vakit gazetesinde, 17 yaşında iken ilk defa yazmaya başlar. İlk eseri, 16 Kasım 1938  (Sayı:8) tarihli gazetede tefrika edilmeye başlanan “Seni Seviyorum” adlı “yerli his, aşk ve ıstırap romanı”dır. 25 Haziran 1939 (Sayı:40) tarihli 28. tefrika ile sona erer.

21 Temmuz 1938’de (Sayı:51) yayımlanan “Lübnan Notları Münasebetiyle” başlıklı yazısından sonra, “Lübnan’dan bende kalanlar” adlı yazı dizisini 23-30 Temmuz 1938 tarihleri arasında yayımlar. “Yurdumda Bahar” (21 Nisan 1938) ve “Yurdumun Yazı” (11 Ağustos 1940) başlıklı şiirlerinde de ülkesine olan duygularını dile getirir.

23 Ağustos 1940 (Sayı:120) tarihli Vakit’te yer alan “Genç İstidatlar ve Bir Kritik” başlıklı makalesinde, bir gazetenin genç şairlerin gelişigüzel şiirlerine sayfalarını açmasını eleştirdiğini görürüz.

Vakit’teki diğer bazı yazıları şunlardır:  Kakopetriya, Amyantos (28 Ekim 1938), Amyanto, Platres (11 Kasım 1938), Benim adım Seren (Sayı:7, 9 Aralık 1938)

ŞİİR KİTABI

İstanbul’da çıkan “Yedigün” dergisinde de bazı şiirleri yayınlanan Nazif Süleyman Ebeoğlu’nun 1942 yılında “Beyrut Rıhtımlarında” adlı bir şiir kitabı yayımlanmıştı. (H.Cahit Kitabevi, Lefkoşa, 1942, küçük boy, 16 sayfa)

HALKIN SESİ

Nazif Süleyman’ı 1942 yılında yayımlanmaya başlayan Halkın Sesi gazetesinde de görürüz. Örneğin 21 Ağustos 1943 tarihli nüshada onun “Sanki Göklerden İnmiş” başlıklı bir şiiri var.

Nazif Süleyman Ebeoğlu, Halkın Sesi gazetesinin 8 Ocak 1946 tarihli nüshasında yer alan “Bir Sanatkâra Dair” başlıklı yazısında arkadaşı Şevki ile ilgili olarak şunları yazmaktadır:

         “Şimdi Akbaba’ya karikatürler çizen muhtelif mecmualara resimler yapan Şevki ile lisede bulunduğumuz sıralarda bir resim kolu vardı. O zaman Burhan Bey hocamızdı. Lisenin koğuş binasının altındaki bir oda, stüdyo şekline konarak idaresi Şevki’ye verilmişti.

O sıralarda ben de resim yapmak merakına kapılmıştım ve Burhan Bey’in nezareti altında ilk defa olarak yağlıboya denemelerimi yapmaya başladık. Bu sahada istidadım olmadığını anlamam için çok zaman geçmedi. (…)

Henüz çok genç olmasına rağmen üç beş yıl içinde Türkiye’nin en başta gelen karikatüristlerinden biri arasına girmiştir. Türkiye’de bu kadar genç yaşta bu kadar üstün bir karikatüristin şimdiye kadar gelmiş olduğunu hiç de zannetmiyorum. Şevki’nin daha ziyade geçimi kaygusu ile kendini karikatüre vermesini ben de hiç de iyi karşılamadım ve onun hesabına üzülüyorum. Onu yakından tanıyan ve seven en yakın arkadaşı olmaklığım dolayısile emniyetle söyleyebilirim ki Şevki herşeyden evvel büyük bir ressamdır. Ve onun geçim kaygusuyla sanatını karikatürde harcaması milletimiz için büyük bir kayıptır.    Bütün bunları niye mi yazıyorum aziz okurlarım. Memleketimizin neler yetiştirebileceğinin bir misalini size vermek için. Şevki ile bu memleket ne kadar gurur duysa azdır.” (Harid Fedai, bu makalenin Ocak dergisinin Haziran 1946 tarihli 7. sayısında da çıktığını belirtmektedir.)

         Hikmet Afif Mapolar, İstiklâl gazetesinin 2 Temmuz 1950 tarihli nüshasında çıkan bir makalesinde “Dr. Küçük’ün üç ahbap çavuşlar” dediği kendisi, Mim Varoğlu ve Nazif Süleyman’ın Halkın Sesi’nden kovulmadıklarını, kendi arzularıyla ayrıldıklarını anlatmaktadır.

ÇIĞ ANTOLOJİSİ

Nazif Süleyman Ebeoğlu, 1943 yılında Lefkoşa’da Ergenekon Kitap Kulübü Yayını olarak yayımlanan ve Kıbrıslı Türk edebiyatçıların şiir ve düzyazılarına yer veren “Çığ” adı verilen ortak yapıta da bir şiiriyle katılır. Türkiye’nin Lefkoşa Konsolosluğu’nda görevli Hikmet Taşkent’in edebiyata hevesli Kıbrıslı Türklerle birlikte hazırladığı bu kitapçık, onların seslerini Türkiye’deki edebiyat çevrelerine duyurmayı amaçlamaktaydı. 

BİRİNCİ CEPHE

24 Mart 1944 tarihli ve Mustafa Bitirim tarafından yayımlanan “1inci CEPHE” başlıklı 32 sayfalık bu eleştiri kitapçığının kapağında şunlar yazılı: “Eser tamamıyle gayri siyasi olup, tenkid mahiyetinde, fikridir.” 

“Lise Öğretmeni Nazif Süleyman” imzasını taşıyan “Şiir Bolluğu” başlıklı yazı (s.25-30), onun burada yer alan bir başka önemli çalışmasıdır.

“Son birkaç yıl zarfında memlekette bir sürü şairler türedi” diyerek başladığı makalesinde, şu görüşleri dile getirmektedir:

         “Hasılı memleketimizde bugün bir şiir anarşisi var, diyebiliriz. (…) Şiirin ne olduğunu bilmeden şiir karalayanlara karşı insafsız olmalıyız. Bilhassa gazetelerimi bu hususta bir metod dahilinde hareket etmelidir. Ya hiç şiir neşretmemeli veya edilenlerin hakikaten birer san’at eseri olmalarına dikkat edilmelidir. Her eline kalem alan şiir yazar, makale karalarsa, o zaman ne gazetenin, ne de gazetecinin kıymeti kalır.

         Halkımız anlayışlıdır. Bu alt alta dizilmiş satırlardan artık bıkıp usanmıştır. Şiire karşı bir nefret duyulmıya başlıyor. (…) Bunun önüne geçilmelidir. Bunun yegâne çaresi esaslı ve metodlu tenkidlerle şair olmıyanlara şair olmadıklarını anlatmaktır. O zaman onlar kendiliklerinden sahneden çekilecekler ve yerlerini hakiki kıymetlere bırakacaklardır.

         Çizmeden yukarı çıkmıyalım.”

 İNKILÂP GAZETESİ

         Nazif Süleyman Ebeoğlu, 19 Mayıs 1945 ile 21 Mart 1946 tarihleri arasında yayımlanan İnkılâp gazetesin de de köşe yazarlığı yapmıştır. İnkılâp’ın 25 Kasım 1945 tarihli (Sayı:25) nüshasında yer alan “Edebiyat ve Hayat” başlıklı köşesinde, edebiyat ve sanat konularında yazmaya başlayan Ebeoğlu,  bu yazıda o günlerin ünlü filmi “Gone with the Wind” (Rüzgar Gibi Geçti) filmine değinir. Yine aynı köşede, İstanbul’da yayımlanan Yedigün adlı edebiyat-sanat dergisine, Kıbrıslı Türk edebiyatına gösterdiği yakın ilgiden dolayı teşekkür eder.  

         İnkılâp’taki köşesinde bazen de “Fikir ve Hayat” başlığını kullanan Nazif Süleyman Ebeoğlu, gazetenin verdiği bilgiye göre, 10 yıldır edebi ürünler vermekte olup, o sıralarda Kıbrıs Türk Lisesi’nde Felsefe ve Tabi’iyet öğretmenliği yapmaktaydı ve İnkılap gazetesi, onun Lise’nin Edebiyat öğretmenliğine tayin edilmesini talep etmekteydi.

DÜNYA DERGİSİ

Haşmet M. Gürkan, Temmuz 1945 ile 1947 yılı başları arasında yayımlanan Dünya dergisini incelediği, “1940’larda bir dergi: Dünya” başlıklı ve Yeni Kıbrıs dergisinin Ocak 1985 tarihli sayısında yayımlamaya başladığı yazı dizisinde şunları yazmaktaydı:

“Kitapçı Kemal Rüstem’in çıkardığı ve 1 yıl kadar yayınlanan “Yeni Mecmua” dergisinin kapanması üzerine, bu defa 1945 ilkbaharında başka bir kitapçı, bu kez Hüseyin Cahit’e, kolları sıvayıp yeni bir edebiyat ve sanat dergisi çıkarma fikrini çocukluk ve mahalle arkadaşı öğretmen Nazif Süleyman Ebeoğlu vermiştir.

Şair ve öğretmen Nazif Süleyman, imzalı imzasız birçok yazılar yazıyordu Dünya’ya. Edebi yazılar, şiirler, öyküler, İngilizceden çeviriler vb. Bunların bazılarına Nazif Süleyman, bazılarına Nazif Süleyman Ebeoğlu, kimilerine de N.S.E. veya Satlıoğlu diye imzalar atıyordu. Aslında derginin yazı işlerini yöneten kendisiydi, ne var ki Lisede öğretmen olduğu için bu husus gizli tutuluyordu. Ebeoğlu’nun Dünya sütunlarında çıkan çevirileri arasında Somerset Maugham’dan yaptığı ve 9 sayı süren “Red” adlı uzun öykü, yine bir İngiliz romancısı olan Hugh Walpole’un “Deniz Kulesi” adlı yapıtından parçalar dikkati çeker.”

İnkılap gazetesinin 21 Aralık 1945 tarihli (Sayı:36) nüshasında, İstanbul’da çıkan “En Son Dakika” gazetesinden aktarıldığı duyurulan bir haberden anlaşıldığına göre, Nazif Süleyman’ın bu çevirisi, Türkiye’de de yayımlanmıştır. Haber şöyle:

“Arkadaşımız Nazif Süleyman Ebeoğlu’nun Hugh Walpole’den çevirdiği “Deniz Kulesi” isimli eseri İstanbul’da “Vakit” arkadaşımızda tefrika edilmeye başlandı.”

Ağustos 1945 tarihli Dünya’nın 2. sayısında yer alan Nazif Süleyman imzalı yazı “Çocuklarımıza Allah ve Hayat Hakkında Neler Söylemeliyiz?” başlığını taşıyor.

Dünya’nın Eylül 1945 tarihli 3. sayısında Nazif Süleyman Ebeoğlu’nun

“Lübnan Türküleri: Bir Rüya Akşamında” başlıklı şiiri ve “Satlıoğlu” imzasıyla çıkmış “Bir Lübnan Hikayesi”nin 2. bölümü var.

         Ekim 1945’de çıkan 4. sayıda ise “Dünyayı kadınlar idare etmiş olsaydı” başlıklı iki sayı sürecek makalesi yer alıyor.

Ebeoğlu’nun Dünya dergisinin Kasım 1945 tarihli 5. sayısında çıkan bir başka önemli makalesi, “Yarının Türk Şiirinin İki Büyük Müjdecisi: Nazım Hikmet Ran – Necip Fazıl Kısakürek” başlığını taşımaktadır. Nazif Süleyman Ebeoğlu, bu makalesinde Nazım Hikmet’in Taranta Babu’ya 5. Mektubu ile Necip Fazıl’ın “Bir Gemici Türküsü, Merdiven, Ölüler ve Zaman” şiirlerini konu etmekte ve şu görüşlere yer vermekteydi:

  “Allaha giden yollar bendedir” diyen Necip’le “Bende her mısra bir yanar dağ hatırlatır” diyen Nazım, son devir Türk şiirinin yetiştirdiği iki büyük kahramandır. Modern Türk şiirinin iki temel taşıdır ve onların zamanı fetheden iki dahi olduklarını söylersem, hiç de hata ettiğimi zannetmiyorum. Necip ve Nazım, ileri nesiller tarafından daha fazla anlaşılacak, yıllar boyunca bir çığ gibi büyüyeceklerdir.

Türk şiirinin bugünkü durumundan ve geleceğinden bütün dünyanın tanıyacağı Necip ve Nazım’ımız olduktan sonra. İki kutup, biri içe, biri dışa bakıyor. Bu içle dış birleştiği gün, hakiki ve beşeri Türk şiiri doğacaktır. Ve o günler çok uzak değildir.”

Aynı derginin 2. sayfasında Nazif Süleyman Ebeoğlu’nun  “Bu şiir Tohum’un ilk sayısı için hazırlanmıştır” notunu koyduğu ve “Transatlantik” şair Necip Fazıl Kısakürek’e” ithaf ettiği “Tohum” adlı şiiri yer almaktadır. Aynı sayıda ayrıca “Son neslin kuvvetli hikayecisi Zahir Güvemli’nin Nazif Süleyman’a gönderdiği bir hikaye”nin derginin gelecek sayılarında yayımlanacağı duyurulmaktadır.  

Nazif Süleyman Ebeoğlu, Ocak 1946’da çıkan Dünya dergisinin 6. sayısındaki “Ayın düşüncesi” köşesinde “Tanrıya Dönüş” başlığı altında konuyla ilgili görüşlerini dile getirmekteydi.  

         Dünya’nın Haziran 1946 tarihinde çıkan 8. sayısında Zahir Güvemli’nin “Kibar” adlı öyküsü yayımlanmakta ve şu bilgi verilmekteydi:

“Hususi surette gönderilen bu hikaye, arkadaşımız Nazif Süleyman Ebeoğlu tarafından İngilizce'ye çevrilmiştir ve hazırlamakta olduğu "Modern Turkish Short Stories” adlı eserde yer alacaktır.”

 Ebeoğlu’nun “Azap” adlı şiiri de 7. sayfada yer almaktadır.  

SÖZ GAZETESİ

Kurun gazetesinin kapanmasından sonra Söz gazetesindeki “Günler Boyunca” başlıklı köşesinde görüş ve düşüncelerini dile getiren Nazif Süleyman Ebeoğlu, Söz’ün 14 Ağustos 1946 tarihli (Sayı:2923) son sayısındaki “Söz’ün son yazısı” başlıklı veda yazısını da kaleme almış ve “Neşriyatımıza aynı kadro ve daha zengin neşriyatla ve HÜRSÖZ ismi altında devam edeceğiz” diye yazmıştı.  

HÜRSÖZ GAZETESİ

       Nazif Süleyman Ebeoğlu, Hürsöz gazetesinin 21 Ağustos 1946 tarihli (Sayı:5) nüshasında “Günler Boyunca” başlıklı sütununda yazmaktadır.  24 Ağustos 1946 tarihli gazetede ise bir şiir çevirisi var: “Kızıl Sonata, Yazan: Thomas Burke, Çeviren: N. S. E.”

         Hürsöz, 6 Eylül 1946 tarihli (Sayı:20) nüshadan başlayarak, Ebeoğlu’nun hazırladığı “Edebiyat ve Fikir Sayfası”na yer verir.

19 Eylül 1946 tarihli Hürsöz’de, “Siyah Boğa, Yazan: Gibson Cowan, Çeviren: Satlıoğlu” başlığı altında bir roman tefrikası başlar.

Nazif Süleyman Ebeoğlu, 24 Eylül 1946 tarihli (Sayı:38) Hürsöz gazetesinde yer alan ve 4 gün süren “Us kardeşler” başlıklı bir yazısında, “6 yıldan beridir Vakit ailesindenim” diye yazmakta ve 1938’de üniversitede iken “Herkesin Kanım” adlı bir hikayesini Vakit gazetesine gönderdiğini belirterek, Vakit, Haber ve Son Dakika gazetelerini çıkaran Rasım, Hakkı Tarık ve Asım Us kardeşlerin Vakit gazetesinde yayımlanan şu eserlerinin adlarını vermekteydi: Bir yaz güneşi, Bir Lübnan hikayesi, Tercüme roman: Vatansızlar (E.M.Remarque).

Ebeoğlu, 26 Kasım 1946 (Sayı:99) tarihli Hürsöz’de yer alan “Şiirde Yurd Sevgisi” başlıklı yazısında, Osman Türkay’ı tebrik ederek, “Bizim adaptasyoncu heveskârların yıllardır başaramadığını Türkay birkaç mısraı ile yapmış” diye yazmıştı. Yazısında ayrıca Türkay’ın sözü edilen şiirinden bir bölüm aktarmaktaydı:

“Martılar gibi yüzmek ister suda emeller / Torostan Beşparmağa selam götüren yeller / Annemin hayat kokan ılık nefesi gibi”.

         Ebeoğlu, Hürsöz gazetesinin 18 Aralık 1946 tarihli (Sayı:122) nüshasında başladığı “Hürriyet Kasidesi” başlıklı makalesinde, altı gün süreyle Namık Kemal’in şiirini İngilizceye çeviren Necmi Sagıp Bodamyalızade’yi konu etmekteydi.  

Hürsöz, 25 Mayıs 1947 tarihli nüshasındaki “Edebiyat ve Fikir Sayfası”nda, A.Esad ve Urkiye Mine’den birer şiir ve Nazif Süleyman Ebeoğlu’nun  “Büyük Bir Rönesansın Eşiğinde” başlıklı yazısı yer almaktadır.

Hürsöz gazetesi, 25 Ekim 1947 tarihli nüshasında, Nazif Süleyman Ebeoğlu’nun “Türkiye’den Geliyorum” başlıklı yazı dizisini tefrika etmeye başlar.   

         Aynı tarihli gazetedeki “Edebiyat ve Fikir Sayfası”nda “Bir Sanatkâr Tanıtıyoruz: Karikatürist Şevki” başlığı altında şunlar yazılmaktaydı:

         “Karikatür ve Yeni Gün’de resimleri çıkıyor. (…) Şevki bu yurdun çocuğudur. (…) Burada kalsaydı adı duyulmayacaktı. Zira, Karikatür ve Resim sanatına kendini vermek isteyenler için bu memlekette fırsat ve imkan yoktur. Bir ressam veya karikatüristin eserlerini neşredecek mecmua ve neşir vasıtası olsa bile, bu dergiler klişe yaptırıp resim bastıracak kadar gelir temin edemiyor.”

         Ebeoğlu’nun hazırlamakta olduğu bu sayfada ayrıca “İsmet Vehit Güney’i tanıtmaktan bir zevk duymaktayız” denerek, Güney’in dünyadaki resim sanatı üzerine kaleme aldığı “Sanat ve Hayat: Resmin Doğusu ve Resim Sanatı-Umumi bir bakış” başlıklı bir makalesine ve Ebeoğlu’nu resmeden bir karikatürüne yer verilmekteydi.

YAYIMLANMAYAN KİTABI: “KAYBOLAN DÜNYA”

Nazif Süleyman Ebeoğlu, Ocak dergisinin Kasım-Aralık 1946 tarihli (Sayı:11-12) nüshasında yer alan “Kaybolan Dünya” başlıklı bir yazısında, yakında Ergenekon Kitap Kulübü yayını olarak çıkacağını duyurduğu kendi eserini tanıtmaktaydı. Bu kitabın yayımlandığına dair herhangi bir bilgiye ulaşamadık. Ama Ebeoğlu, “Olgunluk dönemimin eseri” diye nitelendirdiği bu romanını, bir süre sonra Hürsöz gazetesinde tefrika etmeye başlayacaktır. (“Kaybolan Dünya’ya Dair” (Nazif Süleyman Ebeoğlu), Hürsöz, 2 Şubat 1947. Yarın tefrikası başlıyor.)

Ocak dergisinin yine 11-12. sayısındaki “Ayın Düşüncesi: Kendimizi Batıya Tanıtmak meselesi” başlıklı yazı da Nazif Süleyman Ebeoğlu’nun imzasını taşımakta. Tanıtımın edebiyat ve sanat ile olacağını vurgulayan onun bu yazısı, daha sonra 17 Ocak 1950 tarihli İstiklâl gazetesinde de yayımlanacaktır. 

KURUN GAZETESİ

Nazif Süleyman, babası Süleyman Ebeoğlu’nun sahibi olduğu ve 7 Ocak 1948 ile 28 Haziran 1948 tarihleri arasında 134 sayı çıkardığı günlük Kurun gazetesinin Yazı İşleri Müdürlüğünü de yapmıştır, ama Lise’de öğretmenlik yaptığından gazetenin künyesinde adı yer almamıştır. Gazetenin “Başyazı”ları Nazif Süleyman Ebeoğlu tarafından yazılmaktaysa da, yine bu yüzden imzasız çıkmaktaydı.

Kardeşi Hakkı Süleyman Sonder, bize küçük kardeşi ile ilgili olarak şu bilgileri vermektedir:

“1950 yılında ((1948 olmalı – A.An) Kurun gazetesi çıkmaya başladı. Babam Süleyman Ebeoğlu,  sahibi görünüyordu, ama formalite icabı. O, bu işten anlamıyordu. Esas çıkaran kardeşim Nazif Ebeoğlu idi. Çok güzel bir İngilizcesi vardı. Rahmetlik Gökmen’le (Hikmet Afif Mapolar) birlikte çıkarıyorlardı. Ben hâkim olduğum için gazeteyle pek bir ilgim yoktu. Bir yıl kadar yayınlayıp vazgeçtiler. Büyük boy bir gazeteydi. Sonra İngiltere’ye gitti. Halen de oradadır.

Diğer kardeşim Reşat Süleyman Ebeoğlu (1913-1973) ise, uzun yıllar Öğretmen Koleji Müdürlüğü yapmıştı. Ben 1953’den sonra hâkimlikten ayrılınca, enosise karşı Halkın Sesi ve Hürsöz gazetelerinde çok yazılar yazdım, ama tekrar aktif gazeteciliğe dönmedim.” (23 Ekim 1989-Halkın Sesi- Sabahattin İsmail ile yaptığı söyleşiden)

Kurun’un 15 Mart 1948 tarihli (Sayı:56) nüshasında Nazif Süleyman Ebeoğlu’nun A.Meritt’den “Yan, Cadı Yan” adı ile çevirdiği bir romanın 12. bölümü tefrika edilmekteydi.

Nazif Süleyman Ebeoğlu, Kurun’un 19 Mayıs 1948 tarihli (Sayı:110) nüshasında yer alan ve imzasıyla çıkan “Türk Ordusu Geçerken” başlıklı makalesinde, 1947 yılının 30 Ağustos günü İstanbul’da Taksim’de seyrettiği Türk ordusunu ve izlenimlerini anlatmaktaydı.

Kurun’un 27 Haziran 1948 tarihli (Sayı:134) son nüshasında yer alan “Patavatsız” imzalı “Sabah Keyfi” sütununun altında, Nazif Süleyman Ebeoğlu’nun bir fotoğrafı var. Burada, Cyprus Mail gazetesinin yazarlarından ve Kurun’un yazı ailesinde bulunan Ebeoğlu’nun Temmuz ayında Türkiye’ye gideceği ve oradaki izlenimlerini her iki gazeteye de göndereceği duyurulmaktaydı.

İSTİKLÂL GAZETESİ

Özker Yaşın’ın “Nevzat ve Ben” adlı kitabında (1. Cilt, İstanbul 1997) Nazif Süleyman Ebeoğlu ile ilgili olarak şunları yazmaktadır:

         “Nevzat (Karagil), 10 Eylül (1950) Pazar günü Lefkoşa Türk Lisesi İngilizce öğretmeni Nazif Süleyman Ebeoğlu ile buluştu. Ebeoğlu, Lisede İngilizce öğretmenliği yanında Necati Özkan’ın İstiklâl gazetesinde yazı yazıyor, Reuter haberlerini İngilizceden Türkçeye çeviriyordu. Aynı zamanda Kıbrıs’ta yayınlanan tek İngilizce günlük gazete olan Cyprus Mail’in “Turkish News” köşesini hazırlıyordu. Bu köşede Kıbrıs’taki Türk gazetelerinde yayınlanan önemli haberleri, İngiliz ve Rumların ilgisini çekecek makaleleri, özel halinde İngilizceye çevirip yayınlıyordu.

         Nazif Süleyman Ebeoğlu ilginç bir kişiliğe sahipti. Beyrut Amerikan Üniversitesinde okumuştu. İngilizcesi Türkçesi kadar güzel ve güçlüydü. İyi bir şairdir. Bir duygu adamıydı. Lisedeki öğrencilerine bir hoca gibi değil, arkadaş olarak davrandığından çok seviliyordu. Dr.Fazıl Küçük’e muhalifti. Bu yüzden kişiliğini pek beğenmediği halde ve biraz da ağabeyi Reşat Süleyman’ın baskısı ile, Necati Özkan’ın İstiklâl gazetesinde çalışmayı kabul etmişti. Reşat Süleyman, Necati Özkan’ın kızkardeşi ile evliydi. Nazif aynı zamanda İstiklâl gazetesinin Edebiyat sayfasını yönetiyor, gazetede İngilizceden çevirdiği roman tefrikalarını yayınlıyordu.

         Nevzat, Yeşilada dergisinin son sayısında Nazif S. Ebeoğlu’nun “Ah İstanbul” adlı şiirini yayınlamıştı. (…) Nazif Süleyman’ın bu şiiri yayınladığı günlerde henüz İstanbul’a gidip bu güzel şehri görmemişti. Şiir Yeşilada’da yayınlandıktan kısa bir süre sonra İstanbul’a gitti. Nevzat ile buluşup birlikte şehrin görülecek yerlerini gezdiler. Boğaziçi’ne, Büyükada’ya gittiler. Beyoğlu Çiçek Pasajında kafayı çektiler. Nazif Süleyman Ebeoğlu, Nevzat ile bir konuşma yaptı ve Türkiye izlenimlerini Cyprus Mail gazetesine yazdı.

“Cypriots in Turkey” başlıklı bu uzun yazıda Nevzat Karagil adı ile Kıbrıs Okullarından Yetişenler Cemiyeti’nin Türkiye’deki çalışmaları, ilk kez Kıbrıs’ta yaşayan Rumlara, İngilizlere ve diğer yabancılara duyurulmuş oldu.” (s.419-420)

İstiklâl gazetesinin 28 Ekim 1949 tarihli ilk sayısında yer alan Nazif Süleyman imzalı “Türkiye Notları”nda “Yolculuk, Lefkoşe, İstanbul” konu edilmeye başlanıyordu.

3 Aralık 1949 tarihli nüshada ise Nazif Süleyman’ın Türkiye’deki Zafer gazetesinde çıkan ve İsmet Vehit Güney’in sergisi hakkındaki “Kıbrıs’ta Sanat Hareketleri” başlıklı yazısı iktibas edilmekteydi.

         Nazif Süleyman Ebeoğlu’nun İstiklâl gazetesinde çıkan diğer yazılara örnek olarak şunlar verilebilir:

-19 Ekim 1950, Günün Yazısı: Egemen Ayrılırken (Nazif S. Ebeoğlu), Lisede 4 yıl çalışan ve Kıbrıslı olan Niyazi Egemen’in Türkiye’ye dönmesi konu ediliyor.

-28 Kasım 1950, Günler Boyunca: Garib Bir Mecmua (Satlıoğlu)- Eğitim Mecmuası eleştiriliyor: İçinde ilginç yazı yok, 5 sayfa Tüzük, Haberler ve Misafir öğretmenlerin konuşmaları yer alıyor.

-19 Ocak 1951, Günün Yazısı’nda N. S. Ebeoğlu, “Göçmenlere Yardım” konusunu işliyor. (30 Ocak 1951’deki yazısında da, Bulgaristanlı göçmenlere yapılan yardım kampanyasında hedefin “En az 2.000 sterlin” olması gerektiğini vurgulamaktaydı.)

-27 Ocak 1951, Günün Yazısı: Konferans ve Propaganda. Milli Türk Birliği Partisi’nin Konferansına 60’dan fazla kişinin gelmediğinden şikayet eder.

-11 Şubat 1951, Mustafa Özker Yaşın’ın “Ümit Dünyası” şiirini yayımlar. 9 Şubat 1951’de çıkan yazısında da “Sizinle tanışmak istiyoruz. Nazif Süleyman Ebeoğlu’nu görünüz” notu yer almaktaydı. Nitekim 21 Şubat 1951 tarihli İstiklâl’de Mustafa Özker Yaşın’ın ilk yazısı yer alır: “Görüp Düşündükçe: İnsanlık”.

-15 Mart 1951, Günün Yazısı: Şehirlere Akın (N.S.Ebeoğlu):

         “Yurdumuzda iktisadi bakımdan zayıf duruma düşmemizin en büyük amili de hiç şüphesiz bizde bir gelenek haline gelen memur olmak zihniyetidir. Pek iyi bir şekilde müstahsil bir eleman olarak çalışmak imkan ve fırsatlarına sahip olan birçok gençler, hatta ailelerinin de teşvikile, hükümet kapısında bir iş bulmağı bir ideal sayıyorlar. (…) Yurdumuzun ve Türklüğümüzüm istikbali ve emniyeti için gençliğin şehirlere akınını durdurulmalıdır. Bundan başka çaremiz yoktur.”

Nazif Süleyman Ebeoğlu’nun İstiklâl gazetesinde çıkan çeviri romanları şunlardır:

1.Hugh Walpole’un “Deniz Kulesi” adlı romanı. “Mütercimi: Nazif S.Ebeoğlu” imzasıyla, 23 Nisan 1950 tarihli İstiklâl gazetesinde tefrika edilmeye başlandı. Logo resmindeki imza, “Haşmet” idi.  14 Ekim 1950 tarihli İstiklal gazetesindeki 93. tefrika ile bitti ve sonunda şu not var: İstanbul 14 Mart 1948, Vakit gazetesinden)

2.Kaçırılış (Kidnapped) Yazan: R.L.Stevenson, Mütercimi: Nazif Süleyman Ebeoğlu. Bu çeviri roman tefrikası da İstiklâl’in 29 Ekim 1950 tarihli nüshasında başladı ve 8 Nisan 1951 tarihli nüshadaki 128. Tefrika ile bitti. Altında ise “İmza: Nazif Süleyman Ebeoğlu: Haziran 13/1944” yazıyor.)

NAZİF SÜLEYMAN EBEOĞLU’NUN ADADAN AYRILIŞI (1951)

Nazif Süleyman Ebeoğlu, uzun yıllar öğretmenlik ve yazarlık yaptığı ülkesinden 1951 yılında ayrılır ve Türkiye’ye yerleşir. Hikmet Afif Mapolar’ın çıkardığı Memleket gazetesinin 14 Mayıs 1951 tarihli nüshasında (Sayı:71), konuyla ilgili şu haber verilmekteydi: “Nazif Süleyman Ankara’daki vazifesine başladı.”

Halkın Sesi gazetesinin 3 Ağustos 1951 tarihli nüshasında yer alan “Yavuz Konnolu’dan Sayın Halkımıza Zaruri Bir açıklama” başlıklı yazıda ise, Nazif Süleyman’ın adadan ayrılma nedeni hakkında şunlar yazılmaktaydı:

“Türkiyede Marshall Yardım teşkilatında, hatırımda kaldığına göre, bana gösterdiği teklifnamede 7600 Türk Lirası senelikle çalışmağa davet edilmişti. İzin dilekçesini verirken istikbalinin bu suretle çok daha açık göründüğü için ayrılmak mecburiyetinde olduğunu da söylemişti.”

         Nazif Süleyman Ebeoğlu’nun öğretmenlik yaptığı Lefkoşa Türk Lisesi’nin Kıbrıs kökenli olan ve Türkiye’den getirtilen Müdürü Yavuz Konnolu,  aynı günkü Hürsöz gazetesinde de yer alan bu açıklamasında, İstiklâl gazetesinde konuyla ilgili olarak çıkan bir haberi hedef alarak, “Ben Kıbrıslıyım, her Kıbrıslı gibi bu memlekete hizmet etmek hakkına haizim” şeklinde kendini savunmaktaydı.

 TÜRKİYE’DEKİ GÖREV YERLERİ

         İstiklâl ve Hürsöz gazetelerinin 27 Haziran 1952 tarihli nüshalarında yer alan haberlerden de şunları öğreniyoruz:

“Bir yıldan beri Ankara’da Amerikan Yardım Heyeti Kara Grubu Karargâh Komutanlığında tercüman olarak çalışmakta olan vatandaşımız Bay Nazif S. Ebeoğlu, dün deniz yolu ile adamıza gelmiştir. 3 haftalık tatilini geçirdikten sonra geri dönecektir.”

 Ankara’da iken Ulus gazetesinde yazar ve yöneticilik yapan Nazif Süleyman Ebeoğlu, ayrıca Ankara’daki İngiliz Büyükelçiliğinde de tercüman olarak görev yapmıştır.

    Bozkurt gazetesinin 11 Ekim 1954 tarihli nüshasında şu haber yer almaktaydı:

“Uzun yıllar Lefkoşa Türk Lisesi’nde öğretmenlik yapmış bulunan Bay Nazif Süleyman Ebeoğlu, bir müddetten beri Türkiye’de bulunmakta ve İngiliz Büyükelçiliğinde vazife görmekteydi. NATO teşkilatının Napoli Merkezi’ne tayin edildi... Tebrik ederiz.”

    Bozkurt’un 11 Nisan 1959 tarihli nüshasında da şu haber var:

“Halen Ankara’daki İngiliz elçiliği basın ateşeliği memurlarından Bay Nazif Süleyman, Bayram tatili için Kıbrıs’a geldi. Ankara’da yayınlanmakta olan “Hakimiyet” gazetesi yazı ailesi arasındadır.”

  13 Nisan 1960 tarihli Halkın Sesi gazetesinde de 1. sayısı Mart ayında çıkan “Çevre” adlı edebiyat dergisinin 2. sayısının çıktığını haber veren imzasız yazıda, ayrıca şunlar belirtilmekteydi:

“Nazif Süleyman Ebeoğlu’nun “Kıbrıslı bir şair” yazısı, Kıbrısta yeni Türk edebiyatının tutulup sevilmesinde çok emeği geçmiş Nazif Hocanın fikirlerini aksettirmesi bakımından önemli.

1940-52 yılları arasında Kıbrıs’taki basın hayatının ve sanat çalışmalarının popüler siması Nazif S. Ebeoğlu ne yazık ki Kıbrıstaki genç nesil tarafından pek tanınıp bilinmiyor.

1952-1959 yılları arasında Ankarada, Amerikan Yardım heyetinde ve İngiliz Sefaretinin basın işlerinde çalışan Nazif Süleyman Ebeoğlu Türkiye gazetelerinde basın hayatını devam ettirmiştir. “Kıbrısta bir şair” başlıklı yazısı yayınlanalı iki yıl olduğu halde Kıbrıs’ta her hangi bir dergi ve gazeteye ilk defa iktibas edilmektedir.”

Bu yazının Özker Yaşın tarafından yazıldığı anlaşılmaktadır. Yaşın, “Nevzat ve Ben” adlı anı kitabında (İstanbul, 2003, Cilt:2, s.916) Nazif Süleyman Ebeoğlu’nun Ankara’da yayımlanmakta olan Hakimiyet gazetesinin 6 Ocak 1958 tarihli nüshasında “Kıbrıslı Bir Şair: Özker Yaşın” adlı yazıyı yayımladığını belirterek, yeniden aktarmaktadır.   

  Özker Yaşın, anılarını anlatırken bir başka yerde “1968 yılı Haziran, Temmuz ve Ağustos aylarını Kıbrıs’ta uzakta, Londra’da geçirdim” derken, “Londra’ya Nazif Süleyman Ebeoğlu ile birlikte gittik. Bir ay kadar Nazif’in emekli olduktan sonra İngiltere’ye yerleşmek düşüncesiyle satın aldığı evinde kaldım. (…) Ağustos ayı sonunda yine Nazif ile birlikte Kıbrıs’a döndük” diye yazmaktadır. (İstanbul, Cilt:3, 631)

EMEKLİLİĞİ

Nitekim Nazif Süleyman emekliliğe ayrılınca Londra’ya yerleşmiştir.

Londra’da 21 Haziran 1987 tarihinde yapılan “Edebiyatta Kıbrıslı Türk Kimliği” Paneline konuk olarak çağrılan Nazif Süleyman Ebeoğlu, orada yaptığı konuşmada şunları söylemişti:

“Davetiniz için teşekkür ederim. Yıllardan beri ilk defa böyle bir toplantıya katılıyorum. Söyleyecek pek bir şeyim yok. Edebiyattan uzak kaldım, eski dönemi biliyorum. Ama aradan o kadar çok zaman geçti ki, pek bir şey hatırlamıyorum.

 O zaman neden şiir yazıyordum? Neden edebiyat faaliyetleri yapıyordum? Bilemem. Bu sorulara cevap bulmak zor. İnsanın içinden geliyor, sebebini bilmeden yazmaya başlıyor. Aslında, kendimi başarısız hissediyorum. Kıbrıs’ta edebiyat faaliyetleri bizimle başladı deniyor; ama ben, 30 yıldır ne şiir yazdım, ne de Kıbrıs Türk Edebiyatını izledim. Şimdi söyleyecek neyim olabilir? Benim zamanımda Kıbrıslı kimliği diye bir şey yoktu. Lefkoşa Türk Lisesi’nde müdürlük yaparken, eğitimde ve kültürde olduğu gibi, edebiyatta da Türkiye’yi takip ediyorduk. Türkiye’nin kimliği bizim kimliğimizdi. Benim şiirlerim de İstanbul’da Yedigün dergisinde çıkıyordu. Edebiyata böyle başladık.

Dediğim gibi, şimdiki kimlik tartışmalarını bilemiyorum. Yıllardır Kıbrıs’tan uzağım. Benden sonrakilerin şiirlerini okuyup hayran kaldım. Ama onlar, hocalarıyım diye, çok büyük işler yaptığımı zannediyorlar. Yeni yetişenler daha iyi yazıyorlar. Onlar konuşsunlar, ben dinleyeyim.” (Edebiyatta Kıbrıslı Türk Kimliği, İstanbul 1988, s.16)

Bener Hakkı Hakeri, Nazif Süleyman Ebeoğlu’nun biyografisinde “Kıbrıs Karava Amerikan Radyo İstasyonu’nda memurluk” yaptığını ve “1963’te Radyo İstasyonu kaldırılıp, Beyrut’a nakledilince Beyrut’a, oradan da Londra’ya gittiğini” belirtmekte ve “Kaybolan Dünya” adlı romanının da İstiklâl gazetesinde tefrika edildiğini kaydetmektedir.  (Kıbrıs Türk Ansiklopedisi, Cilt:2, Lefkoşa 1992, s.273) Yukarıda da belirtildiği gibi, “Kaybolan Dünya” romanı Hürsöz gazetesinde tefrika edilmiştir, İstiklâl’de değil.

 Deniz Yılmaz ise, “Nazif Süleyman Ebeoğlu’nun Hürsöz gazetesindeki Edebiyat Yazıları” başlıklı lisans tezinde, Nazif Süleyman Ebeoğlu’nun, 1971 yılında çalışmaya başladığı İsrail’deki Amerikan Elçiliği’nden 1980 yılında emekliye ayrıldığını ve ondan sonra, Londra’ya yerleştiğini kaydetmektedir. (Yakın Doğu Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Lefkoşa, 2012, s.1)  Emekliliğinde de tercümanlık mesleğini bazen sürdüren Nazif Süleyman Ebeoğlu, Londra’da 2007 yılında vefat etmiş ve orada gömülmüştür.

(Kıbrıs Türk basını ve edebiyatında kalem oynatmış olan “Nazif Süleyman Ebeoğlu’nun Hayatı ve Eserleri”ni kayıt altına alan 12 sayfalık bu çalışma, Gürgenç Korkmazel adlı bir arkadaşımın, bu yazarımız hakkında hazırladığı bir kitapta yer almak üzere 2014 yılında onun isteği sonucu hazırlanmıştır. Bu kitabın basılıp, basılmadığı hakkında herhangi bir bilgi bana iletilmemiştir.)

 

1 Temmuz 2021 Perşembe

KIBRIS CUMHURİYETİ’NİN YENİ FEDERAL ANAYASASI GÖRÜŞÜLÜRKEN, TARAFLARIN ANLAŞTIĞI VE ANLAŞMADIĞI KONULAR

11 Şubat 2011 ortak açıklamasında uzlaşıldığı gibi, federasyonun iki oluşturucu devleti, meşruiyetlerini, önceden var olmalarından değil, Anayasa maddelerinden alacaklardır. 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti (KC)’nin Kuruluş Antlaşması yürürlükte kalacak ve KC’nin BM ve AB üyeliği devam edecek ve başka ülkelerle yaptığı anlaşmalar geçerli olacaktır. Federal devletin üç temel özelliği olarak üzerinde anlaşılan üç tek (three singles) şöyledir:  

1.Tek egemenlik

2.Tek uluslararası temsiliyet

3.Tek yurttaşlık

MERKEZDEKİ FEDERAL HÜKÜMETE VERİLECEK YETKİLER:

Alithia gazetesi, 14 Ekim 2018 tarihinde, “Anastasiadis’in iki devlet çözümü ile flörtü” şeklindeki manşet haberinde, onun bu konuyu TC Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile en az iki defa görüştüğünü, BM Genel Sekreteri Guterres’e de dolaylı yoldan “yeni fikirler şeklinde sunduğunu, bakanlarla, teknokratlarla toplantılarında, görüşmelerinde ve hatta Kıbrıs Türk (KT) tarafına da sunduğunu” yazdı.

Gazeteye göre, Anastasiadis’in daha desantralize –merkezden uzaklaşan- bir federasyonu görüşme niyetini açıklaması ardından, merkezi hükümete verilecek yetkiler olarak süreç içerisinde uzlaşılmış 27 yetki bulunmakta olup, bunlardan 20 tanesi “değişmez”, 7’si de “esnek” yetkiler olarak iki kategoride toplanmıştı:

FEDERAL MERKEZE AİT “DEĞİŞMEZ YETKİLER”:

1.      Uluslararası antlaşmalar da dahil dış ilişkiler

2.      AB ile ilişkiler ve Anayasa’da yer alan Avrupa konuları

3.      Savunma: Karada, denizde ve havada sınırların belirlenmesi ve sınır denetimi;

4.      Vatandaşlık, pasaport verme, sığınma verme, sınır dışı etme;

5.      Terörle, örgütlü insan ve uyuşturucu suçu;

6.      Federal ve Avrupa yetkililerinin atanması;

7.      Merkez Bankası, para politikasının belirlenmesi;

8.      Federal Devlet Ekonomisi, bütçe, dolaylı ve doğrudan vergiler;

9.       Uluslararası navigasyon, deniz suları, MEB;

10.   Denizcilik, bandıra;

11.   Doğal zenginliği (madenler, sular, enerji) değerlendirme maksatlı izin verme;

12.   Doğal kaynakları arama ve değerlendirmeyi düzenleme ve denetim;

13.   Federal Kamu Yönetimi, Federal Polis, bağımsız kurumlar ve bunların yetkilileri, seçim ilanı ve icrası;

14.   Ekonomik alanın düzenlenmesi ve denetimi;

15.   Rekabet;

16.   Havacılık: Denetim, düzenleme, uluslararası örgütlerde temsil;

17.   İletişim, Telekomünikasyon, Posta, Elektronik Posta vb.;

18.   Kritik altyapıların korunması;

19.   Havaalanları, limanlar, enerji santralleri;

20.   Standartların belirlenmesi.”

Devlet Başkanı ve Başkan Yardımcısının birlikte seçilmesi (single ticket) fikrinde daha önce yakınlaşma olmasına karşın, KT tarafı, yönetim başlığının müzakeresi sırasında, çapraz oyun (cross-voting) dönüşümlü başkanlık ile her iki toplumun tercih edeceği bakanların seçimi konularının bir paket olduğunu açıkça ortaya koyunca arada anlaşmazlık çıktı.

Daha sonra yapılan görüşmelerde Devlet Başkanı ve Başkan Yardımcısının seçilmesinde, çapraz oy ve ağırlıklı oy kullanılmasında anlaşmaya yaklaşıldı. Devlet Başkanı ve Yardımcısının veto konuları ise şöyle belirlendi: Dış ilişkiler, savunma ve güvenlik.

KT tarafı, dört bağımsız kuruluşun (Başsavcılık, Sayıştaylık, Merkez Bankası Başkanı ve Ombudsman) iki toplum arasında eşit, geriye kalan organlarda 2:1 oranında paylaşım istedi. Daha sonra bundan cayıp, yarı yargısal olanlarda da eşit paylaşım istedi. KT tarafı, bu organların her kararında, bir olumlu KT oy olmasını şart koşuyor.

Federal Ekonomi Bakanlığı, Tek Merkez Bankası ve tek para birimi (Euro) konusunda anlaşıldı. Bütçe İstikrar Paktı gereğince, bir federal devlet, ötekinin borçlarını ödemeyecek. İki geçici düzenlemeden de söz ediliyor, ama bunlar açıklanmadı.  

Federal Üst Meclis, 20 KR ve 20 KT üyeden oluşacak.

Federal Alt Meclisi ise federal devletlerin nüfusuna göre, 36 KR (%75) ve 12 KT (%25) üyeden oluşacak.

Federal Alt Meclis (Temsilciler Meclisi)‘te ayrı çoğunluk istenen konular: Seçim Yasası, Kamuyu ilgilendiren konular, vergi ve harçlar uygulamaları.

FEDERAL DEVLETLERE AİT “ESNEK YETKİLER”

14 Ekim 2018 tarihli Alithia gazetesinin “esnek” kategorisinde sıraladığı yetkiler ise şunlardı:

1.Af, federal olmayan suçlar için af çıkarma;

2.Fikrî mülkiyet (telif hakkı);

3.Meteoroloji;

4.Arkeolojik ve Kültürel mirasın korunması;

5.Eğitim standardı, mal hizmetleri, enfeksiyon, atıkların denetimi;

6.Kumar denetimi;

7.Ekonomik bütünleşme, işçi hakları, saat standardizasyonu, vb.

Buna göre, gündelik hayattaki faaliyetler, güvence altına alınmış olacaktı: Sosyal sigortalar sistemi, sağlık, eğitim ve yerel yönetimlerden, federal devletler sorumlu olacaktı.

Oluşturucu federal devletler, yabancı devletler ve uluslararası kuruluşlarla kendi yetki alanlarına giren konularda anlaşma yapma hakkına sahip olacaktır. Bu alanlar, (sanat, eğitim, spor da dahil olmak üzere) kültür, turizm, ekonomik yatırım, (mali destek dahil olmak üzere) ticari konuları kapsıyor.

KT tarafının verdiği bilgiye göre, kurucu devletler ancak ihtiyaç duydukları takdirde (!) Federal Dışişleri Bakanlığı’nın da devrede olmasını isteyebilecek. Kıbrıs Rum (KR) tarafına göre ise, Federal Dışişleri Bakanlığı, söz konusu anlaşmalarda, prosedürün bütününde eyaletle işbirliği yapacak şekilde müdahil olacağından, ayrıca onayı söz konusu olmayacak. 

Eğitim, oluşturucu devletlerin yetkisine bırakıldığına göre, federal devlet yurttaşlarının uzun yıllar süren milliyetçi ön yargılardan uzak, federalist ve birleştirici bir görüşle nasıl eğitileceği tartışma konusu olmalıdır. KT devletçiğinin 1974’den bu yana Türkiye’ye olan her alandaki bağımlılıkları bağlamında bu konu önem kazanmaktadır.     

Ocak 2017’de federal eyaletlere ait olacak yetkilerden (federal juristiction) 22 tanesi üzerinde anlaşıldığı, ama KR tarafının bunlara 6 tane daha eklemek istediği ve KT tarafının buna karşı olduğu basında yer almıştı. Bu haberlere göre, KT tarafı, iki ayrı hava trafik kontrol merkezi ve ayrı FIR hattı olmasında ısrar ediyor ve bunun federal organ ile koordine edilmesini istiyordu. Kıbrıs Rum tarafının, bunu tartışma konusu yapmadığı ve havaalanına yaklaşmada 20 km için iki kontrol kulesi olmasını önerdiği belirtiliyordu!

Yine KR basın haberlerine göre, şans oyunlarının federal yetkide olacağına dair anlaşmaya varıldı. Ancak varılan yakınlaşmaya göre, işletme kuralları, işgal bölgelerinde var olan kumarhane tesislerini kapsamayacak!

KT tarafı, çözümün ekonomik yönü konusunda inceleme yapmakta olan IMF ve Dünya Bankası gibi örgütlere istenen verileri sağlamadı. KT tarafı ayrıca, bankacılık sistemi ve mal varlığının denetlenmesini kabul etmiyor.

FEDERAL DEVLETLERİN YÖNETECEĞİ TOPRAK ORANI

KT tarafı, toprak düzenlenmesinde anlaşmıyor. KR tarafı önce, 167 bin olan yer değiştirmiş KR sayısından 100 bininin dönmesini istedi. Daha sonra geri dönecek KR sayısı, 75 bine düşürüldü. KT tarafı, bunun 55 bin kişi olmasını istedi ve hassas bölgelere geri dönüşü kabul etmediğini bildirdi.

KT tarafı, kuzeydeki oluşturucu federal devletin toprak oranının bugünkü %36’dan %29+’ya inebileceği geçmişte kabul etmişti. KR tarafı, toprak ile ilgili görüşmelerde KT tarafına %28.5 oranında toprak kalmasını öngören iki harita hazırlamış bulunuyor, ama konuyla görüşmeler henüz sonlanmamıştır.   

KR tarafı, Karpaz’da ve Maronit köyleri bölgesinde kantonların oluşturulmasının kabul edilmesi halinde, Omorfo bölgesinin de yönetimsel olarak merkezi hükümete ait olacak özel bölge olabileceğini önerdi.

KT tarafı ise, özel bölgelerin oluşturulmasını, toplu nüfus göçlerini ve sahil şeridinin azaltılmasını kabul etmemektedir. (İngiliz Egemen Üs Bölgeleri Merkez Komutanlığının resmi verilerine göre, bugün Kıbrıs adasının kıyı şeridinin 316.19 km’lik bölümü Güney Kıbrıs’ın, 420.55 km’lik bölümü de Kuzey Kıbrıs’ın denetimindedir.) Dahası KT tarafı, iki kurucu devlet arasındaki sınır çizgisinin düz olmasında ısrarlıdır. 

FEDERAL DEVLETLERİN NÜFUSU

Nüfus konusunda varılan anlaşmaya göre, 1960’daki oran esas alındı. Buna göre güneyde 802,000 Kıbrıslı Rum ve kuzeyde 220,000 Kıbrıslı Türk vatandaş olacaktır. Ancak Türk tarafı, yurt dışında yaşayan 30,000 Kıbrıslı Türkü de bu 220,000 rakamına eklemek istemektedir.

İşin ilginci, Cumhurbaşkanı Anastasiadis, Vatandaşlar İttifakı Başkanı Yorgos Lillikas’ın gönderdiği bir mektuba verdiği yanıtta, kabul edilen 220,000 Kıbrıslı Türk vatandaş sayısının nereden çıktığı sorusuna, Kıbrıs Cumhuriyeti İstatistik Dairesinde kayıtlı Kıbrıslı Rum sayısının, 100,000 TC kökenliye meşruiyet kazandırılması için kasten 667,000’den (2011 sayımı), 800 bine çıkarıldığını belirtmiştir!

Kuzeyde TC işgali altındaki bölgede 2011’de yapılan son resmi nüfus sayımına göre, sürekli ikamet eden kişi sayısı 286,257 olarak açıklanmıştı. Bunlardan Kıbrıs doğumlu (KKTC ve Güney Kıbrıs) olanların sayısı 160,207 (% 56.0) olup, Türkiye doğumlular ise 104, 641 (% 36.6) kişi olarak belirlenmişti. Bilindiği gibi, Türkiye, 1974’den sonra, adanın demografik yapısını değiştirmek amacıyla işgal altındaki bölgeye nüfus taşımıştır ve bu, 1949 Cenevre Sözleşmesine aykırı bir durumdur. Annan Planı’nın oylanması sırasında kendilerine KKTC yurttaşlığı verilmiş olan bu yerleşimcilerin de oy kullanmış olması, onların adada yasal olarak bulundukları anlamına gelmemektedir.

Öte yandan Başkan Anastasiadis, Nüfus Dairesi’nin verilerine göre, Kıbrıslı olarak kaydedilen veya pasaport veya kimlik kartı alan Kıbrıslı Türk sayısının 117,544 olduğunu ve başvuru yapmayan en azından 12,500 Kıbrıslı Türkün kaydolmadığını hesaba katılması durumunda, Kıbrıslı Türklerin sayısının 130,000’e ulaştığı söylemiştir.

Karma evlilikler ve doğan çocukların oluşturduğu TC uyrukluların toplam sayısının 90,000’i geçmediğini söyleyen Anastasiadis, daha sonra yaptığı bir açıklamada, önceden verdiği 90,000 rakamının “ayaküstü söylenmiş hatalı bir rakam” olduğunu ve tepkilere yol açtığını kaydederek, adada kalacak olan TC kökenli vatandaş sayısının yaklaşık 40 bin olduğunu ve bu rakamın geçmişte kabul ettiklerinden çok daha az olduğunu söyledi.

Anastasiadis, buna ek olarak, İngiltere’de yaşayan 25 bin Kıbrıslı Türkün, Kıbrıs Cumhuriyeti’ne başvuruda bulunmadığından söz ederek, bu şekilde 220,000 rakamı içerisine dahil olan Kıbrıslı Türk sayısının 155,000’e çıktığını belirtti.  Karma evlilikler ve onların çocuklarını da bu kez 25,000 olarak tahmin ederek, toplam 180,000 Kıbrıslı Türk nüfus olduğunu hesapladı. Böylece meşruiyet kazanacak olan TC kökenli yerleşimcilerin sayısını da 40,000’e düşürmüş oldu. 

KT lider Akıncı ise, KKTC vatandaşlarının sayısını yukarıda belirtilen 286,257 olarak değil de, 220,000 kişi olarak alındığını belirtti ve tüm KKTC yurttaşlarının köken farkı olmaksızın gelecekte yeni federal devletin ve AB’nin vatandaşı olacağının karara bağlandığını açıkladı.

Vatandaş olmayanların çalışma izinlerinin yenilenerek işlerine devam edeceğini, ekonominin gerektirdiği işgücünün Kıbrıs’ta kalmaya devam edeceğinin altını çizen Akıncı, Kıbrıs Türk tarafının isteğinin ihtiyaç olan işgücünün adada kalması olduğunu ifade etti.

Türkiye’den gelen yerleşimcilerin oluşturduğu Yeni Doğuş Partisi ise Akıncı’ya şu soruyu yöneltti:

“Anastasiadis 90 bin kişinin kalacağını söyledi. TC kökenli ifadesi kimleri kapsıyor, nasıl tespit edildi, karışık evliliklerdeki eşler ve KKTC’de doğan çocukların durumu ne olacak?”

Kıbrıs Rum basın haberlerine göre, 90 ile 120 bin arasında TC uyruklunun adada kalmasından söz edilmektedir. Bu durumda Kıbrıslı Türklerin, kendi oluşturucu devleti içinde azınlığa düşme durumu söz konusu olacaktır. Gerçek nüfus dağılımının ortaya çıkması için, BM gözetiminde ve güvenilir bir kuruluş tarafından inceleme ve nüfus sayımı yapılması gerekmektedir.

Bu konu, AB açısından da önemlidir. Çünkü, kuzeydeki federal devletin nüfus bileşiminde Türkiye kökenlilerin baskın olması durumunda, Kıbrıs’ın dış politika konularında alacağı kararlarda, AB üyesi olmayan Türkiye’nin etkisi belirleyici olabilecek ve AB içinde anlaşmazlık yaratabilecektir. Daha şimdiden Brüksel’deki birçok bürokratın “Erdoğan Kıbrıs üzerinden AB’ye ayak mı basacak? Kıbrıs Erdoğan’ın Truva Atı mı olacak?” şeklinde sorular yönelttiğine dikkat çekilmektedir. Dahası, AB üyesi olmayan Türkiye, çözüm sonrasında AB ülkesi olan Kıbrıs’ta kendi yurttaşları için dört özgürlüğün geçerli olmasını talep etmiştir.   

Öte yandan KT tarafı, dört özgürlük (1. Yerleşim, 2. Dolaşım, 3. Mülk edinme, 4. Sermaye, emek ve hizmetlerin serbest dolaşımı) konusunda Cenevre’de tavan sınırı koymuştur.  KT tarafı, kuzeydeki federal devlette yaşayacak olan Kıbrıslı Rumların sayısına, dört özgürlük açısından bazı kısıtlamalar getirmekte ve böylece 1974 savaşı sonucu sağlanan etnik arındırma da kalıcılaştırılmış olmaktadır. KT tarafı, yasal ikamet hakkı (legal domicile) ile hiçbir siyasal ve başka bir hak doğurmayacak olan kalma hakkı (right of abode) arasında fark olduğunu açıklamıştır. Dahası, herhangi bir kişinin “iç vatandaşlık”a müracaat edebilmesi için, Kuzey’deki ana dili çok iyi biliyor ve kullanıyor olması istenecektir. Kalma hakkı dışında, örneğin oy kullanma gibi siyasal bir hakkı olmayacaktır. KT kurucu devletinin nüfusunun en çok %20’sine kadar “iç vatandaşlık”, yani yasal ikamet hakkı tanınacaktır. Bununla, Kıbrıslı Türk nüfusun kendi devletindeki çoğunluğunun, herhangi bir şekilde tehdit altında olmayacağı düşünülmektedir

KT tarafı, Birinci Hukuk meselesinin henüz kapanmadığı görüşündedir. Oysa müzakerelerdeki AB Komisyonu temsilcisi Peter van Nuffel, anlaşmanın Birincil Hukuk haline gelmesi için, AB üyesi ülkelerin ulusal parlamentolarında oylanması gerektiğini ve bunun da çok zor bir argüman olduğunu söylemiştir.

SON YAPILACAKLAR

Siyasi anlaşmaya varılması ardından, görüşülmesi ve çözümlenmesi gereken teknik konular var. Bunlardan bazıları şöyle verilmektedir: Birbirleriyle uyumlu olması gereken üç anayasanın, oluşturucu devletçiklerin ve federal devletin anayasalarının yazılması, uluslararası anlaşmaların listesi, federal yasalar ve hatta toprak konusundaki koordinatların ayrıntılı yazımı gibi konular. BM’nin anlaşma öncesinde gerçekleşmesi gereken ve yukarıda sayılanlar yanında, diğer bazı konuları (bayrak, marş, devlet memurları, mayınsızlaştırma vs içeren 103 maddelik bir liste sunduğu bildirilmiştir.

Tabii ki, Kıbrıs uyuşmazlığının iç yönleri bu şekilde çözümlendikten sonra, yeni kurulan düzenin gerekirse BM veya AB tarafından güvence altına alınması, uluslararası bir toplantıda ele alınacaktır.

AKEL DESANTRALİZE FEDERASYONA NASIL BAKIYOR?

19 Kasım 2020 tarihli Haravgi gazetesinde, Alphanews isimli kanalda bir söyleşisi yayımlanan AKEL Genel Sekreteri Andros Kiprianu‘nun, Başkan Nikos Anastasidis’e meydan okuyarak, talep ettiği desantralize federasyon için, oluşturucu devletçiklere vermek istediği yetkilerin hangileri olduğunu netleştirmesini istediği yazıldı. Kiprianu, bunu yapar ve konu tartışılırsa, AKEL’in, karşı çıktığı bu fikri kabul edebileceğini söyledi.

Habere göre, güçlü merkezî hükümet görüşüldüğü için Kıbrıs Rum yönetimi başkanlarından müteveffa Tasos Papadopulos’un 11, müteveffa Dimitris Hristofyas’ın 19-20 yetkinin merkezde toplanması konusunda anlaştığını, Nikos Anastasiadis’in de yetki sayısını 27’ye çıkardığını hatırlatan Kiprianu devamla şunları söyledi:

“Şimdi, merkezî hükümette olacak yetki sayısını 27’ye çıkaran aynı Anastasiadis, desantralize federasyona gidelim diyor.  Bu, merkezî hükümetin yetkilerini azaltmamız anlamına geliyor. Son 3-4 yıldır Anastasiadis’e şu basit soruyu soruyoruz: Merkezî hükümetin hangi yetkilerini oluşturucu varlıklara vermek istiyorsunuz? Söyleyin, tartışalım, anlaşabiliriz.  Bugüne kadar ne istediğini netleştirmedi. Biz bu yaklaşıma itiraz ediyoruz. Devleti tek egemenliği, ek uluslararası temsiliyeti ve elbette tek vatandaşlığı ile birleşik tutabilmemiz için uzlaşılmış yetkilerden sadece bir veya iki yetkinin oluşturucu varlıklara aktarılabileceği düşüncesindeyiz. Merkezîleştirilmesi konusunda uzlaşma sağlanmış yetkiler önemlidir çünkü bir-iki yetki hariç, bu başlıkta uzlaşı sağlanmıştır. Anlaşıp anlaşamayacağımızı görmek için Sayın Anastasiadis’i dinlemeye hazırız.”

Haberde devamla Rum Dışişleri Bakanı Nikos Hristodulidis’in bir gün önce RİK’e yaptığı açıklamada “federal devlet yapısını etkilemeden yetkilerin desantralizasyonu fikrinin Rum Yönetimi Başkanı Nikos Anastasiadis tarafından bir yıldır sunulmuş olduğunu ve Kıbrıs sorunundaki son gelişmeleri ve Berlin’deki Akıncı-Anastasiadis anlaşmasını gündeme getirenin de bu olduğunu söylediği kaydedilmekteydi.

Gazeteye göre, Crans Montana’da uzlaşılanların çözüm prosedürünün kazanımları olduğunu ve Rum tarafının, Kıbrıs sorununun uzlaşılmış çerçeve olan iki bölgeli iki toplumlu federasyon çerçevesinde çözülmesini hedeflediğini söyleyen Hristodulidis, yetkilerin desantralizasyon fikrinin bu çerçevenin dışına çıkmadığını söyledi. Nitekim Kıbrıs Türk tarafının görüşmecisi Mustafa Akıncı da bu konunun Crans Montana’da hemen hemen kapandığını açıklamıştı.

19 Kasım 2020 tarihli Haravgi’ye konuşan AKEL’in Kıbrıs sorunu bürosu başkanı Tumazos Çelebis ise, öncelikle yetkilerin Hristofyas – Talat döneminde kararlaştırıldığını ve bu konuda anlaşmaya varıldığını, şimdiki Cumhurbaşkanı Anastasiadis tarafından bunlara bazı eklemeler yapıldığını ve konunun hemen hemen kapandığını hatırlattı. Çelebis “Cumhurbaşkanı müzakerelerin Kran Montana’da kalındığı noktadan devam edeceğini açıkladığına göre yetkilere dokunulmayacak demektir” dedi. “Müzakerelerde sorun her zaman yetki çıkartmak değil, yetki eklemek olmuştur” diyen Çelebis “Cumhurbaşkanı hangi yetkilerden söz ettiğini netliğe kavuşturmalıdır, o zaman bu konuyu tartışabiliriz” şeklinde ekledi. Çelebis desantralize edilebilecek yetkilerin sınırsız olmadığını, zira o noktada konfederasyon ya da iki devletliliğe kayılabileceğini söyledi. Bu arada bir devlet kaynağının aynı tarihli Haravgi’ye, “Kıbrıs sorunu sadece desantralize federasyonla çözülebilir” dediği kaydedildi.

AKEL Genel Sekreteri Andros Kiprianu, 4 Mart 2021 günü DİSİ Genel Başkanı Averof Neofitu ile gerçekleştirdiği görüşmenin ardından bir gazetecinin desantralize federasyon hakkındaki sorusunu yanıtladı. Kiprianu, desantralizasyon fikrini prensip olarak reddetmediklerini, ancak üzerinde anlaşmaya varılmış olan merkezi hükümetin erk ve yetkilerinden hangilerinin oluşturucu devletlere devredileceğini bilmek istediklerini belirterek, bu konuya ilişkin sorularına bugüne kadar Anastasiadis’ten herhangi bir cevap almadıklarını kaydetti. Andros Kiprianu, AKEL’in iki devletli çözümü ya da konfederasyonu kabul etmediğini defalarca net bir şekilde ortaya koymuş olduğunu hatırlattı.

AKEL YETKİLİLERİNİN SON AÇIKLAMALARI

30 Mayıs 2021 tarihli Haravgi gazetesine göre AKEL Genel Sekreteri Andros Kiprianu ile Kıbrıs Masası Şefi Tumazos Çelebis, katıldıkları bir internet yayınında Anastasiadis’in uyarılara kulak asmayıp, kendi yolundan giderek, Kıbrıs sorununu iki devlet çözümü ile karşı karşıya gelinen zor bir duruma soktuğunu vurguladı.

Kiprianu “Öne çıkardığı tezlerle yakınlaşmaları, özellikle de Bakanlar Kurulu’nda bir olumlu Kıbrıs Türk oyu ile ilgili yakınlaşmayı zedeledi. Başkan, Kıbrıslı Türklerin sadece kendilerini ilgilendiren konularda söz hakları olmalı, doğal gaz konusunda söz hakları olmamalı sözü ile bütün olguları alt üst etti” vurgusunu yaptı.

“BİR OLUMLU OY VETO HAKKINI ETKİSİZ HALE GETİRİR”

Kiprianu ve Çelebis, Bakanlar Kurulu’nda bir olumlu Kıbrıs Türk oyunun, Zürih antlaşmasında yer alan Bakanlar Kurulu’nda, Meclis’te ve yönetimin diğer bir dizi başlığındaki veto’yu etkisiz hale getirdiği görüşünü ortaya koyarak “anlaşmazlıkların çözüm mekanizması yakınlaşması da var ki veto varken bu mekanizma olamaz” izahında bulundu.

Çelebis, “Federal Bakanlar Kurulu’nda bir olumlu Kıbrıs Türk oyu olmadan, Kıbrıslı Rumlar çoğunlukta olduğu için, kararlar toplumlardan sadece biri tarafından alınır. Bu şekilde devlet işleyemez” dedi.

Anastasiadis’in “Kıbrıslı Türklerin sadece kendilerini ilgilendiren konularda söz hakkı olmalı” yaklaşımını “Merkezî hükümetin meşgul olacağı bütün konular vatandaşların tümünü; yani Kıbrıslı Rumları ve Kıbrıslı Türkleri ilgilendirmeyecek mi?” sorusunu yönelterek eleştiren Çelebis şunları ekledi:

“Mesele, dönüşümlü başkanlıkla da ilgilidir: Öteki toplum tarafından da seçilmesi gereken dönüşümlü başkanlardan birinin atayacağı bakanın olumlu oya sahip olması gerekir. Bu sistem ile uzlaşmaz ve radikal bakanlar olmaz.”

AĞIRLIKLI OY YÜRÜRLÜKTE OLSAYDI…

Kiprianu ile Çelebis Annan planına giren, Talat-Hristofyas yakınlaşmasıyla iyileştirilen dönüşümlü başkanlık konusuna parça parça değil bütünlüklü bakılması gerektiğine dikkat çekti, Çelebis özetle şu izahta bulundu:

“Başkan ve Başkan yardımcısı ağırlıklı oy ile doğrudan halk tarafından seçilir, ayrı ayrı toplumlar tarafından değil. Ağırlıklı oy, Kıbrıslı Türklerin Rum Başkan’ın seçilmesinde ne kadar ağırlığı (yüzde 20) varsa, Kıbrıslı Türk Başkan yardımcısının seçiminde de Kıbrıslı Rumların o kadar ağırlığı olur. Bu önerinin önemi, seçim olabilmesi için iki tarafın siyasi güçleri arasında işbirliği olması gereğidir. Bu madde geçerli olsaydı, Ersin Tatar bugün Kıbrıslı Türklerin lideri olmayacak, (Kıbrıs sorunu çözülmüş olsaydı) federal hükümette yer almayacaktı, çünkü Kıbrıslı Türklerden aldığı yüzde 52 desteğin dışında –ağırlıklı oy geçerli olsaydı- Kıbrıslı Rum seçmenin yüzde 60’ından da oy alması gerekecekti ki bu mümkün değil. Çünkü hiçbir Kıbrıslı Rum radikal bir Kıbrıslı Türkü başkan yardımcılığına, hiçbir Kıbrıslı Türk de radikal bir Rum’u Başkanlığa seçmez.”

BİR ADAM BİR OY MANTIĞI

“Ağırlıklı oyun anayasaya aykırı olduğu ve bir adam bir oy kuralını etkisiz hale getirdiği” yaklaşımına karşılık Çelebis “bir vatandaş bir oy yaklaşımında ısrar etmek, Kıbrıslı Rumlar çoğunluk olacağı için, Kıbrıslı Türklerin her yerden dışlanacağı anlayışına dayanır. Bu da devlette ciddi bir işleyiş sorunu yaratır.”

3 TEMEL ÖZGÜRLÜK

Tumazos Çelebis üç temel özgürlük: çözümden sonra Kıbrıs’ın tamamında serbest yerleşim, serbest dolaşım ve mülk edinme özgürlüğü konusuna da değindi. Türk tarafının önceleri üç özgürlüğü reddettiğini, ancak daha sonra Hristofyas’ın Mehmet Ali Talat’ı ikna ettiğini belirterek şunları ekledi:

“Türk tarafı bu üç özgürlük uygulanırsa, zaman içerisinde Kıbrıslı Rumların Kıbrıs Türk idaresi altındaki bölgelerde çoğunluğa ulaşacak olmaları nedeniyle, iki bölgeliliğin yıkılacağından korkuyordu. Bu, Kıbrıs Türk idaresi altındaki Kıbrıslı Rumların sayısı mantıklı bir oranı aşarsa, aşan orandaki Rumların siyasi haklarını bölgesel değil, toplumsal zeminde kullanacakları anlaşması ile çözüldü.”

https://haber.sol.org.tr/haber/kibris-cumhuriyeti-yeni-anayasayi-gorusuyor-kim-neyi-savunuyor-306201  (2.6.2021)