300 yıldan fazla Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetiminde kalan Kıbrıs adası, 1869’da Süveyş Kanalı’nın açılmasıyla Doğu Akdeniz’deki stratejik önemini artırdı. 1878’de İngiliz devlet adamı Benjamin Disraeli, Kraliçe Viktorya’ya bu ada için “Kıbrıs Batı Asya’nın anahtarıdır” tanımlamasını yapmıştı. Nitekim İngilizler önce 1878’de Kıbrıs adasının yönetimini ele geçirdiler, 1914’de de Britanya İmparatorluğuna ilhak ettiler. Ada 1960 yılına kadar İngiliz İmparatorluğu’na bağlı bir sömürge olarak yönetildi.
1 Nisan 1955’de adada yaşamakta olan iki ana
toplumdan biri olan Kıbrıslı Rumlar tarafından başlatılan Britanya karşıtı
tedhiş eylemleri, kendi kaderini tayin hakkının kullanılmasıyla, adanın
Yunanistan’a bağlanmasını (enosis) hedeflemekteydi.
NATO’nun önde gelen ülkelerinden İngiltere’nin
Başbakanı Macmillan ile ABD’nin Başkanı Eisenhover, Mart 1957’de Bermuda
adasında gerçekleştirdikleri buluşmada, Kıbrıs’taki sorunu da ele aldılar ve şu
karara vardılar: “Adadaki İngiliz askeri üsleri yeterlidir. Geriye kalan
toprakları ada halkı kendi aralarında taksim etsinler.”
Böl ve yönet politikasını uygulamakta usta olan
İngiltere’nin o zamanki Sömürgeler Bakanı Lennox-Boyd, 1957 yılı sonunda, azınlıktaki
toplumu oluşturan Kıbrıslı Türkleri harekete geçirerek, onların da ikili
self-determinasyon yoluyla adanın taksim edilmesini istemeleri için teşvik
etti.
Kıbrıs Rum yeraltı örgütü EOKA’nın karşısına, Kıbrıs
Türk yeraltı örgütü TMT’nin çıkarılması ve sömürge karşıtı mücadelenin,
toplumlararası uyuşmazlığa dönüşmesi, 1958 yılı içinde İngiliz emperyalistleri
ile yerli işbirlikçileri sayesinde gerçekleşti. Her iki yeraltı örgütünün de,
NATO’ya üye olan Yunanistan ve Türkiye’deki “Gladio” örgütlenmeleri ile
bağlantılı olduğu, yıllar sonra açıklanan belgelerle ortaya çıktı.
Yunanistan ve Kıbrıslı Rumların enosis, Türkiye ve
Kıbrıslı Türklerin de taksim politikaları Birleşmiş Milletler’de destek bulmayınca,
Haziran 1957’de NATO Genel Sekreteri Henry Spaak tarafından Kıbrıs adasına
bağımsızlık verilmesi fikri ortaya atıldı. Kasım 1958’de Kıbrıslı Rumların
lideri Başpiskopos Makarios, bu fikri kabul etti ve Şubat 1959’da Zürih ve
Londra’da imzalanan antlaşmalar sonucunda, “bağımsız” Kıbrıs Cumhuriyeti, 16
Ağustos 1960’da ilan edildi. Böylece toplumlararası hedef uyuşmazlığı bu
formülle geçici olarak “çözümlenmiş” ve bir Türk-Yunan savaşı tehlikesi
atlatılarak, NATO’nun bölgedeki stratejik çıkarları güvence altına alınmıştı.
1959'da Zürih ve Londra anlaşmalarının imzalanması
sırasında, Türkiye ve Yunanistan’ın Dışişleri Bakanları, Kıbrıs'taki Komünist
Partisi'nin yasaklanmasını öngören bir 'centilmenlik anlaşması' imzalamışlardı.
Bu anlaşmanın ilk iki maddesine göre, 1- Türkiye ve Yunanistan, Kıbrıs
Cumhuriyeti'nin NATO'ya girişini destekleyecekti, 2- İki hükümet, Komünist
Partisi ve faaliyetlerinin yasaklanması için Kıbrıs Cumhuriyeti’nin
Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı nezdinde girişimde bulunmak üzere
anlaştılar.”
1960’da imzalanan Kıbrıs Cumhuriyeti Garanti ve
İttifak Antlaşmaları gereğince, NATO’nun önde gelen ülkelerinden biri olan
İngiltere, “‘bağımsız’’ Kıbrıs Cumhuriyeti toprakları üzerinde bir dizi imtiyaz
yanında, iki egemen askeri üs elde etti. Diğer NATO üyesi ülkeler olan
Yunanistan 950, Türkiye de 650 kişilik birer alayla Kıbrıs’ta asker bulundurma
hakkına kavuştular.
Kıbrıs Türk liderliğinin İngiliz çıkarları
doğrultusunda güttüğü politika, ada nüfusunun %18’ini oluşturan Kıbrıslı
Türklere yönetimde %30, orduda da %40’a varan oranda pay sağlamıştı. Ama yeni
Kıbrıs devleti Kıbrıs Komünist Partisi AKEL’i yasaklamayıp, bağlantısız bir dış
politikaya yönelince, bölgedeki İngiliz-Amerikan çıkarlarını korumak isteyen
emperyalizm ile yerli işbirlikçileri, Aralık 1963’de toplumlararası çatışmaları
başlatarak, adaya NATO askeri gönderme planını uygulamaya koydular. Kıbrıs
Cumhurbaşkanı Makarios’un diretmesi üzerine, adaya NATO askeri yerine, Mart
1964’de BM Barış Gücü gönderildi.
Kıbrıs adasının NATO’laştırılmasını sağlayacak olan
ENOSİS ve TAKSİM tezleri, gerek Sosyalist Blok, gerekse Bağlantısız Ülkeler
Topluluğu tarafından hiçbir zaman desteklenmemişti. Çünkü her iki durumda da
Kıbrıs’ın bütün veya bölünmüş olarak NATO’nun eline geçmesiyle sonuçlanacağı
bir gerçekti. Oysa Kıbrıs’ta bağımsızlığın kazanılmasından sonra gittikçe
gelişen emekçi halk hareketi ve Makarios başkanlığındaki hükümetlerin tarafsız
dış politikası, emperyalizmi rahatsız etmekteydi. Amerikan emperyalizmine bağlı
NATO’nun savaş kışkırtıcıları, Kıbrıs’ı Doğu Akdeniz’deki kurtuluş
hareketlerine karşı bir saldırı üssü olarak kullanmak istiyorlardı. Kıbrıs
Cumhurbaşkanı Makarios ise içte uyguladığı denge politikasına karşılık, dışta
anti-emperyalist bir politika sürdürüyor ve ada üzerinde NATO üsleri kurulmasına
kesin olarak karşı çıkıyordu.
Martin Packard, Malta’da NATO personeli olarak
hizmet verirken, 1963’de, Kıbrıs’taki Birleşmiş Güçler kadrosuna Yunanca
tercümanı olarak atanan bir İngiliz istihbarat yorumcusu idi. 2008 yılında,
“Yanlış Anlayış: 1964 Tarihli Bir Kıbrıs Günlüğünden Parçalar” başlığı altında
yayımladığı anılarında, NATO ülkelerine ait gizli servislerin, Kıbrıs’ta
yaptığı işlerle ilgili olarak birçok değinmeye yer vermektedir. İngiliz ve
Amerikan emperyalizminin rolü, yazarın günlük etkinlikleri ve temasları
hakkında yazdığı raporlarda çok açık bir şekilde görülebilmektedir. ABD
Dışişleri Bakanı George Ball, 1964’de adayı ziyaret ettiği zaman, Martin
Packard, ona bu görev ziyareti esnasında eşlik etmekteydi. Packard şunları
yazmaktadır: “Lefkoşa’ya döndüğümüz zaman Sayın Ball, başarılmış olan işler
nedeniyle bana takdirlerini belirtti ve daha sonra sempatik bir biçimde şöyle
dedi: “Ama hepsini yanlış anladın be oğlum. Hedefimizin taksim olduğunu
herhangi biri sana henüz söylemedi mi?”
Aralık 1963 olaylarından sonra, “emperyalizmin
batmayan uçak gemisi”, ya da “‘Doğu Akdeniz’in Kübası” olarak nitelendirilen
Kıbrıs, bölgedeki petrol yataklarına yakınlığı ve stratejik önemi yüzünden
çeşitli pazarlıklara neden olmuştu. Adanın büyük bir bölümünün Yunanistan’a
verilmesi, Kıbrıslı Türklerin bir araya toplanacağı küçük bir bölgenin
ayrılarak, Türkiye’ye askeri üs olarak verilmesi, Kıbrıs Cumhurbaşkanı
Makarios’un etkisizleştirilerek, Kıbrıslı Rum komünistlerin devre dışı
bırakılmasını öngören, ama o günlerde uygulanamayan Acheson Planı bu amaçla
hazırlanmıştı.
1968 yılında başlatılan toplumlararası barış
görüşmelerinde ise taraflarca önemli ilerlemeler kaydedilmesine rağmen, 1974
yazına gelindiğinde, imzalar henüz atılamamıştı. 3-4 Haziran 1971’de Lizbon’da
yapılan NATO Konseyi toplantısında, Atina ile Ankara’daki ABD destekli faşist
yönetimler, NATO yanlısı bir çözüm için eylemlerini eşgüdüm içinde yürütme kararı
almıştı.
Nitekim 1974 Temmuz’undaki Makarios karşıtı faşist
darbe ve bunu izleyen Türkiye’nin adaya askeri müdahalesi, bu çerçevede
gerçekleştirilmişti. Askeri güç kullanılarak ve uluslararası hukuk ilkeleri
çiğnenerek, Kıbrıs’ın Türk ve Rum bölgelerine ayrılması operasyonları, sonunda
Kıbrıs’ı bir NATO protektorası haline getirmeyi amaçlamaktaydı.
Brendan O'Malley ve Ian Craig, "The Cyprus
Conspiracy: America, Espionage and the Turkish Invasion” adlı kitaplarında
şöyle yazmaktadırlar:
"Kissinger, 1150 sayfa tutan ve “Years of
Renewal” adını verdiği anılarında, 1974’deki Kıbrıs bunalımına 47 sayfa ayırmış
olmasına karşın, Şubat 1964’de hazırlanmış olan ve adanın Türkler tarafından
sınırlı olarak işgaline izin veren ABD planlarından ve George Ball ile Dean
Acheson tarafından Yunanistan ve Türkiye’yi adayı bölmeye zorlayacak
önerilerden hiç söz etmemektedir. Bu önerilerden biri de, Yunanlıların enosis’i
ilan etmeleri ve Kıbrıs’ın bir parçasının askeri üs olarak Türklere önceden
anlaşılmış bir pazarlık gereği verilmesini öngörmekteydi.”
1974 yazından beri Kıbrıs Cumhuriyeti topraklarının
%37’lik bir kısmı Türkiye’nin askeri işgali altında tutulmakta, konuyla ilgili
olarak BM Genel Kurulu ve Güvenlik Konseyi tarafından alınmış olan çeşitli
kararlar uygulanmamaktadır.
Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlık, egemenlik ve
toprak bütünlüğünün garantörü olan üç NATO ülkesinden biri olan Yunanistan,
Kıbrıs’ın yasal hükümetine karşı faşist bir darbe düzenlerken, adanın
içişlerine müdahale etmiştir. İkinci garantör ülke olan Türkiye, Kıbrıs’ın
topraklarını işgal ederek, ikiye bölmüş ve kuzeyinde kendine bağımlı bir
devletçik oluşturarak, buradaki demografik yapıyı Türkiye’den adaya taşıdığı
nüfusla değiştirmiştir. Ada üzerinde 1960’dan beri iki egemen askeri üs
bulunduran üçüncü garantör ülke ve eski sömürgecisi İngiltere ise tüm bu
olanlara seyirci kalarak, sadece askeri üslerini düşünmüştür.
ABD, Kıbrıslı Türklerle Kıbrıslı Rumların
birbirinden ayrılmış olmasından memnun görünmektedir. Kissinger'in, Türkiye’nin
adaya yaptığı ilk askeri harekattan sonra, 13 Ağustos 1974’de söylediği şu
sözler çok manidardır: “Türklerin Kıbrıs’ın üçte birine sahip olmaması için
Amerikan açısından hiçbir gerekçe yoktur.” Bundan bir gün sonra, danışmanı Helmut
Sonnenfeld'in ona şu mesajı ilettiği de kayda geçmiştir: "Türklerin hızla
Mağusa'yı ele geçireceğini varsayarsak, Türklere özel olarak, bir tür federal
düzenleme çerçevesinde adanın üçte birini kapsayan bir çözüm bulacağımıza dair
güvence verin."
Böylece 14 Ağustos 1974'de başlayan 2. askeri
harekat sonucu, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluş yıldönümü olan 16 Ağustos
1974'de, emperyalizmin 1956'da ortaya attığı adanın taksimi projesini yıllar
sonra gerçekleştirmiş oluyordu. Yunanistan, bu tarihten 1980’e kadar bir
protesto eylemi olarak NATO’nun askeri kanadından ayrılırken, ABD de, 1974 yılı
sonundan Eylül 1978’e kadar Türkiye’ye silah ambargosu uygulamıştır.
Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ikiye taksim edilmesinden bu
güne kadar geçen 52 yıl içinde, işgalci ülke Türkiye’nin politikası, Eylül
1964’de zamanın Başbakanı İsmet İnönü’nün TBMM’de söylediği, “Biz, anlaşmalar
dahilinde kalmak için görüşmelere taksim diye değil, federasyon ile başladık”
şeklindeki kandırmacadan hiç şaşmamıştır. O nedenle 1960’da kurulan ve ancak üç yıl
süren adadaki ortak yönetime, yeni federal bir anayasa kazandırma çalışmaları, çeşitli
aşamalardan geçtikten sonra, 2017’de Crans Montana’da taksim yanlısı Türkiye
tarafından tıkanmıştır. Türkiye, 40 bin kişiden oluştuğu söylenen askeri
birliklerini ne zaman geri çekeceğini açıklamamayı tercih etmiştir.
Öte yandan Kıbrıs Rum tarafı ise, Doğu Akdeniz’de
kurulacak olan yeni bir askeri ittifak için gerekli deniz ve hava üssü
kolaylıklarını, İsrail yanında diğer NATO ülkelerine de verme çalışmaları içine
girmiş ve olası çözümden sonra NATO üyeliği için başvuracağı açıklamıştır. Bu
durumda, kuzeydeki Türk askerlerinin NATO şemsiyesi altında kalabileceğine dair
öneriler de bulunmaktadır. Kısacası, Kıbrıs adası, Doğu Akdeniz’de NATO’nun
batmayan uçak gemisi rolünü oynamayı sürdürmektedir.
Kıbrıs, İkinci Dünya Savaşı sonrasında topraklarının
bir kısmının egemen İngiliz üssü olarak kullanıldığı tek ülkedir. Yıllardır
toplumlararası barış ve anlaşmanın sağlanmasına engel olanlar, İngiliz ve
Amerikan emperyalistleri, onların saldırgan NATO örgütü ve yerli
işbirlikçileridir. Toplumlararası barış ve birliğe ulaşıldıktan sonra sıranın,
adanın üs ve askerlerden arındırılmasına geleceğini onlar çok iyi bilmektedir.
4 Temmuz 2026