6 Temmuz 2026 Pazartesi

KIBRIS VE NATO

300 yıldan fazla Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetiminde kalan Kıbrıs adası, 1869’da Süveyş Kanalı’nın açılmasıyla Doğu Akdeniz’deki stratejik önemini artırdı. 1878’de İngiliz devlet adamı Benjamin Disraeli, Kraliçe Viktorya’ya bu ada için “Kıbrıs Batı Asya’nın anahtarıdır” tanımlamasını yapmıştı. Nitekim İngilizler önce 1878’de Kıbrıs adasının yönetimini ele geçirdiler, 1914’de de Britanya İmparatorluğuna ilhak ettiler. Ada 1960 yılına kadar İngiliz İmparatorluğu’na bağlı bir sömürge olarak yönetildi.

1 Nisan 1955’de adada yaşamakta olan iki ana toplumdan biri olan Kıbrıslı Rumlar tarafından başlatılan Britanya karşıtı tedhiş eylemleri, kendi kaderini tayin hakkının kullanılmasıyla, adanın Yunanistan’a bağlanmasını (enosis) hedeflemekteydi.

NATO’nun önde gelen ülkelerinden İngiltere’nin Başbakanı Macmillan ile ABD’nin Başkanı Eisenhover, Mart 1957’de Bermuda adasında gerçekleştirdikleri buluşmada, Kıbrıs’taki sorunu da ele aldılar ve şu karara vardılar: “Adadaki İngiliz askeri üsleri yeterlidir. Geriye kalan toprakları ada halkı kendi aralarında taksim etsinler.”

Böl ve yönet politikasını uygulamakta usta olan İngiltere’nin o zamanki Sömürgeler Bakanı Lennox-Boyd, 1957 yılı sonunda, azınlıktaki toplumu oluşturan Kıbrıslı Türkleri harekete geçirerek, onların da ikili self-determinasyon yoluyla adanın taksim edilmesini istemeleri için teşvik etti.

Kıbrıs Rum yeraltı örgütü EOKA’nın karşısına, Kıbrıs Türk yeraltı örgütü TMT’nin çıkarılması ve sömürge karşıtı mücadelenin, toplumlararası uyuşmazlığa dönüşmesi, 1958 yılı içinde İngiliz emperyalistleri ile yerli işbirlikçileri sayesinde gerçekleşti. Her iki yeraltı örgütünün de, NATO’ya üye olan Yunanistan ve Türkiye’deki “Gladio” örgütlenmeleri ile bağlantılı olduğu, yıllar sonra açıklanan belgelerle ortaya çıktı.

Yunanistan ve Kıbrıslı Rumların enosis, Türkiye ve Kıbrıslı Türklerin de taksim politikaları Birleşmiş Milletler’de destek bulmayınca, Haziran 1957’de NATO Genel Sekreteri Henry Spaak tarafından Kıbrıs adasına bağımsızlık verilmesi fikri ortaya atıldı. Kasım 1958’de Kıbrıslı Rumların lideri Başpiskopos Makarios, bu fikri kabul etti ve Şubat 1959’da Zürih ve Londra’da imzalanan antlaşmalar sonucunda, “bağımsız” Kıbrıs Cumhuriyeti, 16 Ağustos 1960’da ilan edildi. Böylece toplumlararası hedef uyuşmazlığı bu formülle geçici olarak “çözümlenmiş” ve bir Türk-Yunan savaşı tehlikesi atlatılarak, NATO’nun bölgedeki stratejik çıkarları güvence altına alınmıştı.

1959'da Zürih ve Londra anlaşmalarının imzalanması sırasında, Türkiye ve Yunanistan’ın Dışişleri Bakanları, Kıbrıs'taki Komünist Partisi'nin yasaklanmasını öngören bir 'centilmenlik anlaşması' imzalamışlardı. Bu anlaşmanın ilk iki maddesine göre, 1- Türkiye ve Yunanistan, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin NATO'ya girişini destekleyecekti, 2- İki hükümet, Komünist Partisi ve faaliyetlerinin yasaklanması için Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı nezdinde girişimde bulunmak üzere anlaştılar.”

1960’da imzalanan Kıbrıs Cumhuriyeti Garanti ve İttifak Antlaşmaları gereğince, NATO’nun önde gelen ülkelerinden biri olan İngiltere, “‘bağımsız’’ Kıbrıs Cumhuriyeti toprakları üzerinde bir dizi imtiyaz yanında, iki egemen askeri üs elde etti. Diğer NATO üyesi ülkeler olan Yunanistan 950, Türkiye de 650 kişilik birer alayla Kıbrıs’ta asker bulundurma hakkına kavuştular.

Kıbrıs Türk liderliğinin İngiliz çıkarları doğrultusunda güttüğü politika, ada nüfusunun %18’ini oluşturan Kıbrıslı Türklere yönetimde %30, orduda da %40’a varan oranda pay sağlamıştı. Ama yeni Kıbrıs devleti Kıbrıs Komünist Partisi AKEL’i yasaklamayıp, bağlantısız bir dış politikaya yönelince, bölgedeki İngiliz-Amerikan çıkarlarını korumak isteyen emperyalizm ile yerli işbirlikçileri, Aralık 1963’de toplumlararası çatışmaları başlatarak, adaya NATO askeri gönderme planını uygulamaya koydular. Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios’un diretmesi üzerine, adaya NATO askeri yerine, Mart 1964’de BM Barış Gücü gönderildi.

Kıbrıs adasının NATO’laştırılmasını sağlayacak olan ENOSİS ve TAKSİM tezleri, gerek Sosyalist Blok, gerekse Bağlantısız Ülkeler Topluluğu tarafından hiçbir zaman desteklenmemişti. Çünkü her iki durumda da Kıbrıs’ın bütün veya bölünmüş olarak NATO’nun eline geçmesiyle sonuçlanacağı bir gerçekti. Oysa Kıbrıs’ta bağımsızlığın kazanılmasından sonra gittikçe gelişen emekçi halk hareketi ve Makarios başkanlığındaki hükümetlerin tarafsız dış politikası, emperyalizmi rahatsız etmekteydi. Amerikan emperyalizmine bağlı NATO’nun savaş kışkırtıcıları, Kıbrıs’ı Doğu Akdeniz’deki kurtuluş hareketlerine karşı bir saldırı üssü olarak kullanmak istiyorlardı. Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios ise içte uyguladığı denge politikasına karşılık, dışta anti-emperyalist bir politika sürdürüyor ve ada üzerinde NATO üsleri kurulmasına kesin olarak karşı çıkıyordu.

Martin Packard, Malta’da NATO personeli olarak hizmet verirken, 1963’de, Kıbrıs’taki Birleşmiş Güçler kadrosuna Yunanca tercümanı olarak atanan bir İngiliz istihbarat yorumcusu idi. 2008 yılında, “Yanlış Anlayış: 1964 Tarihli Bir Kıbrıs Günlüğünden Parçalar” başlığı altında yayımladığı anılarında, NATO ülkelerine ait gizli servislerin, Kıbrıs’ta yaptığı işlerle ilgili olarak birçok değinmeye yer vermektedir. İngiliz ve Amerikan emperyalizminin rolü, yazarın günlük etkinlikleri ve temasları hakkında yazdığı raporlarda çok açık bir şekilde görülebilmektedir. ABD Dışişleri Bakanı George Ball, 1964’de adayı ziyaret ettiği zaman, Martin Packard, ona bu görev ziyareti esnasında eşlik etmekteydi. Packard şunları yazmaktadır: “Lefkoşa’ya döndüğümüz zaman Sayın Ball, başarılmış olan işler nedeniyle bana takdirlerini belirtti ve daha sonra sempatik bir biçimde şöyle dedi: “Ama hepsini yanlış anladın be oğlum. Hedefimizin taksim olduğunu herhangi biri sana henüz söylemedi mi?”

Aralık 1963 olaylarından sonra, “emperyalizmin batmayan uçak gemisi”, ya da “‘Doğu Akdeniz’in Kübası” olarak nitelendirilen Kıbrıs, bölgedeki petrol yataklarına yakınlığı ve stratejik önemi yüzünden çeşitli pazarlıklara neden olmuştu. Adanın büyük bir bölümünün Yunanistan’a verilmesi, Kıbrıslı Türklerin bir araya toplanacağı küçük bir bölgenin ayrılarak, Türkiye’ye askeri üs olarak verilmesi, Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios’un etkisizleştirilerek, Kıbrıslı Rum komünistlerin devre dışı bırakılmasını öngören, ama o günlerde uygulanamayan Acheson Planı bu amaçla hazırlanmıştı.

1968 yılında başlatılan toplumlararası barış görüşmelerinde ise taraflarca önemli ilerlemeler kaydedilmesine rağmen, 1974 yazına gelindiğinde, imzalar henüz atılamamıştı. 3-4 Haziran 1971’de Lizbon’da yapılan NATO Konseyi toplantısında, Atina ile Ankara’daki ABD destekli faşist yönetimler, NATO yanlısı bir çözüm için eylemlerini eşgüdüm içinde yürütme kararı almıştı.

Nitekim 1974 Temmuz’undaki Makarios karşıtı faşist darbe ve bunu izleyen Türkiye’nin adaya askeri müdahalesi, bu çerçevede gerçekleştirilmişti. Askeri güç kullanılarak ve uluslararası hukuk ilkeleri çiğnenerek, Kıbrıs’ın Türk ve Rum bölgelerine ayrılması operasyonları, sonunda Kıbrıs’ı bir NATO protektorası haline getirmeyi amaçlamaktaydı.

Brendan O'Malley ve Ian Craig, "The Cyprus Conspiracy: America, Espionage and the Turkish Invasion” adlı kitaplarında şöyle yazmaktadırlar:

"Kissinger, 1150 sayfa tutan ve “Years of Renewal” adını verdiği anılarında, 1974’deki Kıbrıs bunalımına 47 sayfa ayırmış olmasına karşın, Şubat 1964’de hazırlanmış olan ve adanın Türkler tarafından sınırlı olarak işgaline izin veren ABD planlarından ve George Ball ile Dean Acheson tarafından Yunanistan ve Türkiye’yi adayı bölmeye zorlayacak önerilerden hiç söz etmemektedir. Bu önerilerden biri de, Yunanlıların enosis’i ilan etmeleri ve Kıbrıs’ın bir parçasının askeri üs olarak Türklere önceden anlaşılmış bir pazarlık gereği verilmesini öngörmekteydi.” 

1974 yazından beri Kıbrıs Cumhuriyeti topraklarının %37’lik bir kısmı Türkiye’nin askeri işgali altında tutulmakta, konuyla ilgili olarak BM Genel Kurulu ve Güvenlik Konseyi tarafından alınmış olan çeşitli kararlar uygulanmamaktadır.

Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlık, egemenlik ve toprak bütünlüğünün garantörü olan üç NATO ülkesinden biri olan Yunanistan, Kıbrıs’ın yasal hükümetine karşı faşist bir darbe düzenlerken, adanın içişlerine müdahale etmiştir. İkinci garantör ülke olan Türkiye, Kıbrıs’ın topraklarını işgal ederek, ikiye bölmüş ve kuzeyinde kendine bağımlı bir devletçik oluşturarak, buradaki demografik yapıyı Türkiye’den adaya taşıdığı nüfusla değiştirmiştir. Ada üzerinde 1960’dan beri iki egemen askeri üs bulunduran üçüncü garantör ülke ve eski sömürgecisi İngiltere ise tüm bu olanlara seyirci kalarak, sadece askeri üslerini düşünmüştür.

ABD, Kıbrıslı Türklerle Kıbrıslı Rumların birbirinden ayrılmış olmasından memnun görünmektedir. Kissinger'in, Türkiye’nin adaya yaptığı ilk askeri harekattan sonra, 13 Ağustos 1974’de söylediği şu sözler çok manidardır: “Türklerin Kıbrıs’ın üçte birine sahip olmaması için Amerikan açısından hiçbir gerekçe yoktur.” Bundan bir gün sonra, danışmanı Helmut Sonnenfeld'in ona şu mesajı ilettiği de kayda geçmiştir: "Türklerin hızla Mağusa'yı ele geçireceğini varsayarsak, Türklere özel olarak, bir tür federal düzenleme çerçevesinde adanın üçte birini kapsayan bir çözüm bulacağımıza dair güvence verin."

Böylece 14 Ağustos 1974'de başlayan 2. askeri harekat sonucu, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluş yıldönümü olan 16 Ağustos 1974'de, emperyalizmin 1956'da ortaya attığı adanın taksimi projesini yıllar sonra gerçekleştirmiş oluyordu. Yunanistan, bu tarihten 1980’e kadar bir protesto eylemi olarak NATO’nun askeri kanadından ayrılırken, ABD de, 1974 yılı sonundan Eylül 1978’e kadar Türkiye’ye silah ambargosu uygulamıştır.  

Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ikiye taksim edilmesinden bu güne kadar geçen 52 yıl içinde, işgalci ülke Türkiye’nin politikası, Eylül 1964’de zamanın Başbakanı İsmet İnönü’nün TBMM’de söylediği, “Biz, anlaşmalar dahilinde kalmak için görüşmelere taksim diye değil, federasyon ile başladık” şeklindeki kandırmacadan hiç şaşmamıştır.  O nedenle 1960’da kurulan ve ancak üç yıl süren adadaki ortak yönetime, yeni federal bir anayasa kazandırma çalışmaları, çeşitli aşamalardan geçtikten sonra, 2017’de Crans Montana’da taksim yanlısı Türkiye tarafından tıkanmıştır. Türkiye, 40 bin kişiden oluştuğu söylenen askeri birliklerini ne zaman geri çekeceğini açıklamamayı tercih etmiştir.

Öte yandan Kıbrıs Rum tarafı ise, Doğu Akdeniz’de kurulacak olan yeni bir askeri ittifak için gerekli deniz ve hava üssü kolaylıklarını, İsrail yanında diğer NATO ülkelerine de verme çalışmaları içine girmiş ve olası çözümden sonra NATO üyeliği için başvuracağı açıklamıştır. Bu durumda, kuzeydeki Türk askerlerinin NATO şemsiyesi altında kalabileceğine dair öneriler de bulunmaktadır. Kısacası, Kıbrıs adası, Doğu Akdeniz’de NATO’nun batmayan uçak gemisi rolünü oynamayı sürdürmektedir.

Kıbrıs, İkinci Dünya Savaşı sonrasında topraklarının bir kısmının egemen İngiliz üssü olarak kullanıldığı tek ülkedir. Yıllardır toplumlararası barış ve anlaşmanın sağlanmasına engel olanlar, İngiliz ve Amerikan emperyalistleri, onların saldırgan NATO örgütü ve yerli işbirlikçileridir. Toplumlararası barış ve birliğe ulaşıldıktan sonra sıranın, adanın üs ve askerlerden arındırılmasına geleceğini onlar çok iyi bilmektedir.

4 Temmuz 2026