28 Kasım 2013 Perşembe

TARİHİMİZİN BİLİNMEYENLERİ BİZİ DÜŞÜNDÜRMELİ


 "Geç öne doğru yol göster Necati, Bağrımız yanıktır, su ver Necati"

M.NECATİ ÖZKAN (1899-1970)

Yazan : Ergin M.Birinci

Derleyen: Ahmet Necati Özkan

Denetleyen: İsmail Bozkurt (2. ciltte yer alan bazı bilgi yanlışlarının -ör. s.191,259 ve 272- denetleyicinin gözünden kaçtığına inanıyoruz.)

Necati Özkan Vakfı Yayınları, Lefkoşa.

Cilt:1, Ekim 1997, 352s.

Cilt:2, Temmuz 1998, 364s.

 
Kıbrıs Türklerinin dinsel toplumdan ulusal topluma geçiş sürecinde önemli katkıları bulunan Mısırlızade Mehmet Necati Özkan, ölümünden 3 ay önce, Mayıs 1970'de büyük oğlu Ahmet Necati Özkan'a şu vasiyette bulunmuş:

"Elindeki belge, bilgi, ses bandı, gazete ciltleri ve dosyaları, bir de şifahen anlattıklarımı bir araya getirip, ölümümden sonra hayatımla ilgili bir eser hazırlamak gereğini duyarsan, bunun ölümümden 25 yıl sonra gerçekleşmesini isterim." (Cilt:1, s.3)

Bu sürenin Ağustos 1995'de dolmasından sonra, yapılan çalışmaların ilk ürünü olarak Ekim 1997'de 1. cilt ve Temmuz 1998'de de 2. cilt yayımlandı. 3. ve 4. ciltlerin de gelecek yıl içinde yayımlanması planlanmış.  Kitapların basımını gerçekleştiren Necati Özkan Vakfı Mütevelli Heyeti'nin 1. cilde yazdığı önsözde şöyle deniyor:

"Toplum olma durumundan Devlet kurma aşamasına" ne yalnız Küçük'lerle, ne de yalnız Denktaş'larla geldik. Onlara gelinceye kadar önlerinde öyleleri var ki, tarihimizi onlarsız yazmaya heves edersek, bu tarih yanlış ve eksik yazılacaktır." (Cilt:1, s.10)

 
 NECATİ BEY İNGİLİZ'İN 50 YILLIK DENGE POLİTİKASINI ALT-ÜST ETMİŞTİ                 

1997'de kitap halinde yayımlanmış olan "Kıbrıs Türk Liderliğinin Oluşması (1900-1942)" başlıklı çalışmamızı hazırlarken, bizim de dikkatimizi çeken bir konu şuydu: Adada İngiliz sömürge yönetiminin başlamasından sonra, yıllarca adayı yönetmiş olan Kıbrıs Türklerinin bazı toplumsal hakları elinden alınmış veya kısıtlanmıştı. Ama bu hakların geri alınması için uzun yıllar zorlu bir mücadele verilmiş ve bu kavgada adları bugün unutturulmuş olan birçok kişilik sahibi insanımızın katkısı olmuştu.

Kavanin Meclisi'nde çoğunlukta olan Kıbrıslı Rumların siyasal isteklerinin kabul edilmemesi,  Evkaf'ın yönetiminin geri Türk toplumuna verilmesi, Müftü'müzün Türk toplumunca seçilmesi, Lise'ye İngiliz yerine Türk müdür atanması, çağdışı kalmış Şeriye Mahkemeleri yerine, çağdaş Aile Mahkemelerinin kurulması gibi talepler, 1920'li ve  1930'lu yıllarda Halkçı diye adlandırılan Türk milliyetçisi muhalif güçleri, Evkafçı  diye bilinen İngiliz yönetimi yanlıları karşısında bir araya toparlayabilmiş ve Halkçı Cephe, 1926'da Lefkoşa Belediye seçimleriyle Necati Özkan'a siyasal mücadelesindeki ilk başarıyı sağlarken, 15 Ekim 1930'da yapılan Kavanin Meclisi seçimlerinde de Evkafçıların güçlü ismi M.Münir'in yenilmesini sağlamıştı.

Zamanın İngiliz valisi Ronald Storrs, bu yeni durumu, daha sonra kaleme aldığı anılarında şöyle dile getirecekti:

"(Necati) saman kafalı bir adam olmasına rağmen, Kavanin Meclisi'nde sonuç alıcı olan belirleyici oya sahipti. Bu ise iktidarın dengesini tamamiyle bozmuştu." (Orientations, London 1943, s.501) "Bütün Rum üyeler, vergi artışı getireceği gerekçesiyle Gümrük Yasa Tasarısı'nı reddetmişlerdi. Oylama yapıldığı zaman katı bir cephe oluşmuştu ve 1880'lerin liberalizminin Sömürgenin belirleyici oyunu onun eline teslim ettiği küçük Türk -"bu 13. Rum üye", ırkının geleneksel düşmanlarıyla birlikte oy kullandı ve tasarı düştü." (agy, s.502)

Ergin Birinci'nin de vurguladığı gibi ,

"Halkın desteğini arkasında hisseden Necati Özkan'ın Kavanin Meclisi'ndeki kavgası ve cesur tavırları, İngiliz Sömürge Yönetimi'ni büyük ölçüde tedirgin etmeye başlamıştı. O kadar ki, Meclis'te Özkan'ın oyu "Denge Sağlayan Oy" durumuna gelmişti. Genç milletvekili, oyu ile hangi tarafa yönelirse, karar o  tarafın lehine çıkıyordu. Oysa bundan önceki dönemlerde, "Denge unsuru oylar" Meclis'e atama ile gelen İngiliz temsilcilerin oylarına bağlıydı. Bu arada Kavanin Meclisi'ne seçilen Türk temsilcilerin de özellikle İngiliz yanlısı olmasına büyük özen gösterilirdi. Meclis'te oylar eşit olduğu zaman ise Vali "Ayırt edici oy" hakkını kullanırdı.

Necati Özkan'ın Kavanin Meclisi'ne girmesi ile bu dengeler altüst olmuş, Sömürge Yönetimi'nin planları suya düşmüştü. Örneğin  28 Nisan 1930 günü Kavanin Meclisi'nde 1931 yılı bütçesi görüşülürken gümrük vergilerinin artırılması için sunulan yasa tasarısına Necati Özkan Rum üyelerle birlikte oy verince, tasarı reddedilmiş oldu.

Kavanin Meclis üyesi Necati Özkan, İngiliz Maarif Müdürü ile muavininin görevlerine son verilmesi ve yerlerine Rum mektepleri için bir Rum Müdür, Türk mektepleri için ise bir Türk Müdür atanması için, Ruım Kavanin azalarından Teofani Efendi ile de ortaklaşa bir takrir (önerge) imza ederek hükümete sunmuştu." (Cilt1, s.173)

Öte yandan, bir süreden beri Kıbrıs'taki Yunanistan ve Türkiye Konsolosları aracılığı ile körüklenen Yunan ve Türk milliyetçiliği, Türk kesiminde bu sonuçlara ulaşmış ve 1 Mayıs 1931'de Necati Özkan, kendi evinde Kıbrıs Türk Milli Kongresi'ni toplarken (Cilt:1, s.192 ve sonrası), Rum kesiminde de fanatik enosisçi milliyetçiler, 21 Ekim 1931'de Vali konağını yakarak, ayaklanmışlardı. Bunun üzerine, 12 Kasım 1931'de Kavanin Meclisi kapatılmış ve var olan kısıtlı anayasal düzen, askıya alınmıştı. Böylece Kıbrıs'ta hareketlenen siyasal yaşam, 1941 yılına kadar  tatil edilmiş oluyordu.                                                                       

Bize göre, "1931 Rum ayaklanması veya isyanı sadece Enosisçi Rumların bir eylemi olmayıp, dış kaynaklıdır ve muhtemelen İngiliz yönetiminin teşvikiyle gerçekleştirilmiştir. Gerek adada o sıralarda artan komünist faaliyetleri, gerekse Kavanin Meclisi'ndeki oylamalarda 1925'den beri ve 1930'dan sonra Necati Bey'in politikasıyla dengenin İngilizler aleyhine bozulmaya başlaması, bir Rum-Türk ortak cephesinin oluşmasının yaratacağı tehlikeler, İngiliz Sömürge Yönetimini veya merkez yönetimi, milliyetçi görünüm altında bu ayaklanmayı tezgahlamaya yöneltmiştir." (A.An, agy, s.182)

1931 olaylarına ilişkin birçok belgenin İngiliz arşivlerinde, olay tarihinden 100 yıl sonra, yani Ocak 2032'de açılmak üzere kapalı tutulması, bu kuşkularımızı doğrular niteliktedir.

Ne yazık ki şimdiye kadar yayımlanmış olan Necati Özkan ciltlerinde, 15 Kasım 1930 seçimlerinin sonuçları, bu açıdan herhangi bir değerlendirmeye tabi tutulmamıştır. Necati Özkan'ın Kavanin Meclisi'nde yaptığı konuşmalardan örneklere ise yer verilmemiştir. Rum gazeteleri ile siyasilerinden bazılarının  Türk-Rum işbirliği konusunda yapıcı bir tutum içinde olması (Bak. A.An, agy, s.95,98,112, 132) ve Necati'nin Rum Kavanin azası Hacıpavlu ile ortak seçim toplantıları yapması (agy, s. 134) gibi konular da Kıbrıslıların sömürge yönetimine karşı birliğini sağlayabilecek olan önemli siyasal gelişmelerdendi. Konusunun Kıbrıs olacağı açıklanan 3. ciltte bu hususlara da değinilmesini bekliyeceğiz.

Söz gazetesinde (5 ve 9 Haziran 1937) yayımlanan Necati Özkan'ın "Muhtar İdareye Meylimizin Hakiki Sebepleri Nelerdir?" başlıklı iki makalesi (Cilt:2, s.103-107), Necati Özkan'ın rakiplerinden Dr.Fazıl Küçük'ün daha sonra istismar ettiği bir husus olmakla beraber, bugün bile ilgi ile okunabilmektedir.

Özkan'ın K.T.Kurumları Federasyonu'nun kurulmasına ve çalışmalarına karşı çıkma nedenlerini örnekleyen "Anavatan Hakikatı Bilmelidir" ve "Ortaokullarımız Bir Bütündür"  makaleleri  (agy, s.174 ve 178) günümüze kadar etkileri olan bazı politikaların ipuçlarını vermektedir.

Padişah'ın Kıbrıs'taki jurnalcıları (Cilt:1, s.40), Halkçı yazarların Dr.Eyyüb Necmeddin'le olan tartışmaları da, çok ilginç konuları oluşturmaktadır. (Cilt:1, s.123,165,201-205)

 
GEÇMİŞİMİZDEKİ TABULAR YIKILMALI

Necati Özkan kitaplarının yazarı Ergin Birinci, 1. cildin başlangıcında "Şimdiye kadar hep aynı filmi seyrettik" başlığı altında şöyle yazmaktadır:

"Elbette ki Türkiye'deki bazı siyasi partilerin, askeri kanattaki bazı çıkar çevrelerinin ve Türkiye'nin Kıbrıs'taki bazı temsilcilerinin; 1950'li yıllardan itibaren Kıbrıslı işbirlikçileri ile birlikte Kıbrıs Türk demokrasisine yaptıkları müdahaleler, yalnız Kıbrıs Türk toplumunun değil, Türkiye Cumhuriyeti'nin de hep zarar hanesine işlenmiştir. Ancak gerek Türkiye'de, gerekse Kıbrıs'ta "Çok sesliliğin" giderek önem kazanması karşısında, umarız bu tabular yıkılacak ve Kıbrıs Türk demokrasisi hakkı olan yere gelecektir." (s.12)

Necati Özkan'ın kişiliğinde temsil edilen Kıbrıs Türk halk muhalefetinin, başta Dr.Fazıl Küçük olmak üzere, onun ardılları tarafından nasıl dümura uğratıldığı, yılların toplumsal mücadelelerinin nasıl birkaç kişinin hanesine yazıldığı ve ulaşılan bu tek sesliliğin nelere mal olduğu, Türkiye'deki siyasetin KıbrısTürkleri tarafından burada da taklit edilmemesi için uzağı görebilen bazı siyasilerimiz tarafından yıllarca önce yapılan yerinde uyarıların nasıl da haklı çıktığı vb konular, tarihçilerimiz tarafından tekrar tekrar araştırılıp, yazılmalıdır.

1. ciltte Necati Özkan'ın tarih sevgisinden söz edilirken şöyle denmektedir:

"Necati Özkan tarih anlatmak kadar, tarih yazmayı da denemiş, ne yazık ki Kıbrıs'ı  köy köy dolaşarak hazırladığı notlar, evinin yakılması sonucu kül olup gitmiştir. Yaşamının son döneminde banda okuduğu notlarında, çocukluk ve öğrencilik dönemindeki Kıbrıs'taki durumdan uzun uzadıya söz etmektedir." (s.37)

Bu banddan aktarılan ve 2. ciltte yer alan "Kıbrıs'ta Türk Sanatları ve Sanatkarları" başlıklı bölüm (s.28-30) ile "1918 yılına kadar Lefkoşa'daki ilkokullar"dan söz eden bölüm (s.125-127) bize çok değerli bilgiler vermektedir. 4. ciltte, banda alınmış bu anıların bütününün yayımlanacağını umarız.

Necati Özkan'ın mücadelesini anlatan 4 ciltlik bu çalışmanın tamamlanmasıyla, geçmişimizi ve günümüzü değerlendirmek açısından çok yararlı bilgi ve belgelere kavuşmuş olacağız. Bu vesileyle, başta Ergin Birinci olmak üzere, emeği geçen herkesi kutlar, yeni çalışmalara ivme kazandırmasını dileriz.

(Kıbrıslı Türkün Sesi dergisi, Eylül 1998, Sayı:37)  

GEÇMİŞİMİZİN BİLİNMEYENLERİ AYDINLANDIKÇA...

Tarihimizin bilinmeyenlerini araştırıp ortaya çıkarmak amacıyla başlatılan yayın çalışmaları, Kıbrıs Türk toplumunun bugün içine sürüklendiği çıkmazı aydınlatmada çok yararlı olmaktadır. Ama karşı propaganda uzmanları da, kendi siyasal düşünce çizgilerinin savunmasına geçerek, çeşitli anı ve belgeleri yayımlamaya başlamışlardır. Bu çok da iyi olmaktadır.

Cumhurbaşkanlığı Sarayı çalışanlarından Aydın Akkurt, 1996 yılında yayımladığı "Bir İhanetin Belgeseli: Dr.İhsan Ali" başlıklı kitapçıktan (103s.) sonra, şimdi de "Yakın Mücadele Tarihimizin Bilinmeyen Yönleri ve "Yorgacis'in Casusları" adlı kitabı yayımladı. (Ekim 1998, 447s.) Kitabın, Rauf R.Denktaş'ın "Hatıralar"ını yayımlayan İstanbul'daki Boğaziçi Yayınları tarafından basılmış olması yanında, Akkurt'un kullandığı belgelerin büyük bir kısmının, Denktaş Bey'in kişisel arşivinden alınmış olması (Örneğin s.210-228, 254-260, 260-235, s.320-325 vd), Akkurt imzalı yayınlara onun da önemli katkılarda bulunduğunu göstermektedir.

Kitap bu bağlamda, Rauf Denktaş'ın 1964 yılından başlattığı "Hatıralar"ının, henüz yayımlanmamış olan 1960-1962 yıllarını kapsayan bir bölümü niteliğindedir. 1960 yılındaki siyasal gelişmeler, liderlik çevresindeki muhalefet, ayrılıklar ve seçim kavgaları, Kıbrıs Cumhuriyetinin kurulması ve onu destekleyen Cumhuriyet gazetesinin yayınları, bu gazetenin yazarlarına karşı olanların eylemlerinden örnekler, zamanın TC Büyükelçisi Emin Dirvana ile Kıbrıs Türk Cemaat Meclisi Başkanı Rauf Denktaş'ın ters düştüğü konular aktarılmakta ve Ahmet Gürkan ile Ayhan Hikmet'in "faili meçhul" cinayetlere kurban gitmeleri ardından oluşturulan "Tahkikat Komisyonu"nun çalışmalarına yer verilmektedir.

Bize göre bu kitap, "Yakın Mücadele Tarihimizin Bilinmeyen Yönleri" konusunda önemli bazı belgeleri gün ışığına çıkarmakla yararlı olmuş, fakat kitabın kapağına da alınmış olan "Yorgacis'in Casusları"nın,  "destabilizasyon" yaratmak isteyen Rum gizli örgütleri eliyle öldürtüldüğü iddialarında yeterince inandırıcı olamamıştır.

Kitapta, zamanın Rum İçişleri Bakanı Yorgacis'in Komisyon önünde verdiği ifadede Gürkan ile Ayhan'dan "ajanlarımdılar" diye bahsettiği yazılmasına karşın (s.374), bu konuda da yeterli ve inandırıcı kanıt verilememiştir. Bu iddianın doğru olduğu bir an kabul edilse bile, herhalde Mehmet Ali Pamir için de aynı iddialar öne sürülemez.

Yazar Akkurt casus aramaya pek meraklı ise, önce, Glafkos Kleridis'in anılarında sözünü ettiği ve topladığı bilgileri ülke dışında, döviz karşılığında Kıbrıs Cumhuriyeti'nin Enformasyon Servisi'ne aktaran "Bay Denktaş'a yakın bir kişi"nin kim olduğunu araştırmalıdır. (Cyprus: My Deposition, Nicosia 1989, Vol:1, s.221)

 

PAMİR'İN SÖYLEDİKLERİ

O yıllarda, Kıbrıs'taki TC Büyükelçiliğinde Türk hükümetinin Enformasyon Servisleri Müdürü ve aynı zamanda Türk Büyükelçiliğinin basın ateşesi olan Mehmet Ali Pamir, Bayraktar ve Ömeriye camilerinde patlatılan bombalarla Aykasyano Mektebinin yakılmaya teşebbüsü gibi "destabilizasyon olayları" ile ilgili olarak, kitapta bize şu bilgileri vermektedir:

"Aldığımız gizli raporlar, bu işi Türklerin yaptığını göstermektedir. Gaye, bu işi Rumların yaptığı zehabını verip, hadise çıkartmaktı. Bombaları koyanların, camideki elektrik teşkilatını bilmeleri icap eder...Yorgacis'e cevap verip, bu işi Türklerin yapmalarına imkan ve ihtimal olmadığını bildireceğiz. Suç, Türklerdedir. Fakat yoldaki, sokaktaki Türkler suçsuzdur. Onları teskin etmeliyiz...Bombaları Türklerin koyduğunu biliyoruz. Ve bunu yapanlar da fanatiklerdir."

Pamir, cemaatlararası çarpışma isteyen fanatiklerin başında gelen kişinin adını açıklamakta ve olayları bu kişinin yaptırdığından emin olduklarını belirterek, "Fakat, bunu inkar etmek mecburiyetindeyiz." demekteydi. (s.373)

Tahkikat Komisyonu'nun 24 Mayıs 1962 tarihli 15. oturumunda, tutanaklardan aktarılan ve Gürkan'ın eşi İsmet'in verdiği bilgilere göre, kocası, öldürülmeden önce, hayatının tehlikede olduğunu ve korktuğunu söylemekte, sık sık tehdit mektupları aldığını belirterek, kendisini kimin ölümle tehdit ettiğini açıklamaktaydı. (s.424)

 

EMİN DİRVANA'NIN TANIKLIĞI

"Kıbrıs'ta Fırtınalı Yıllar (1942-1962)" başlıklı kitabımızda konu ile ilgili olarak, bu dönemde, İngiliz-Amerikan taksim planları doğrultusunda yapılan kışkırtma eylemleri ve demokrat Kıbrıslı Türklerin bunlara karşı tepkileri konusunda ayrıntılı bilgilerin ve belgelerin yer aldığını anımsatmak istiyoruz. Bu kitabın ekinde verdiğimiz "Türkiye'nin Kıbrıs'taki ilk büyükelçisi Emin Dirvana, taksimcileri nasıl teşhir etmişti?" başlıklı bölümde yer alan Dirvana'nın yanıt mektuplarında ortaya serilen gerçekler de henüz çürütülememiştir.

Kaldı ki 1960-63 döneminde yapılan uyarılara kulak tıkandığını yazanlar, hala daha kendilerinin haklı olduğundan söz etmektedirler. Bu durumda, yazılan senaryoların yazarının kim olduğu ve kimler tarafından sahnelendiğine ilişkin kuşkular da giderek kesinlik kazanmaktadır.

 

"ÖNLEYİCİ TEDBİRLER" ALMAK!

Kitapta yer alan ve Rauf R.Denktaş tarafından  Ömer Sami Coşar'a yazılmış olan 18 Aralık 1961 tarihli mektubun bir yerinde şöyle denmektedir:

"Üç tane insan aramızda sınıf mücadelesi yaratmak peşinde. Durum çok vahimdir. Çünkü kimlerden geldiğini bildiğimiz bu darbeyi önleyici tedbirler alamıyoruz. Halkın ekseriyeti bizim kim ve ne olduğumuzu bilmekle beraber devamlı akıtılan zehir tesir sahasını genişletmektedir. Muhalefet adı altında Muzaffer Gürkan, Ayhan Hikmet ve Baf'lı İhsan Ali gibi insanların teşviki ile pupa yelken halkı zehirlemek kampanyasında, biz de içten beşbin parça...Doktor'u çekemeyenler, Burhanlar, v.s gruplaşmakta..." (s.326)

Dr.Fazıl Küçük, 1958'de taksim aleyhtarı demokrat Kıbrıslı Türklere karşı "alınan tedbirleri", "fevkalede ahval günlerinde bazı nahoş hadiselerin zuhur ettiği" (s.194) şeklinde nitelendirmekteyse de, fanatik olan kimileri, bu dönemde toplumlararası düşmanlık tohumlarını eken kanlı saldırıları, "1958'de bu, iki cemaatın çarpışmasını icap ettiren bir şekil almış" (s.216) diye savunabilmekte ve "bugünkü durumu temin etmek için çalışmış olanlar kötülenmiş, muhalefet süsü altında ve "Sefaretin tasvibi ile neşredilmiştir" rengine bürünerek, 1958 mücadelesini idame edenler ve ettirenler resmen kepaze edilmiştir" diye yazabilmektedir. (s.323) 

 

ÖZKER YAŞIN'IN ŞİİRSEL TANIKLIĞI

Ulusal konulu şiirleriyle tanınan Kıbrıslı Türk şair ve gazeteci Özker Yaşın da, Ekim 1998'de İstanbul'da bastırdığı "Yüreğimin Yarısı Sende" başlıklı "Son Şiirler" kitabının, "Kıbrıs'ta Geçen Yıllar" adını verdiği bölümünde, bu acılı döneme ilişkin görüşlerini, aradan 40 yıl geçtikten sonra, nihayet  şiirleştirmiş bulunuyor. Konumuzla ilgili şiirlerinden alıntılar vererek, bu kitabın da okunmasını salık veririz: 

"Birçok Türk emekçiyi/ Vurup öldürdüler boş yere...1958 yılında/ Bir felaket rüzgarı/ Estirildi adamızda./ Yüzyıllar boyunca/ Bu topraklarda dostça yaşayan/ Türkleri ve Rumları/ Düşman ettiler birbirlerine...(Komünist Avı, s.51) 

"Zavallı Yahya, gazeteye/ "Sendikadan istifa ettim" diye/ İlan verdiği günün gecesinde/ Öldürüldü bir otel odasında...Kimi bir süre saklanıp/ Bilinmeyen yerlerde/ Postu deldirmemeye çalıştı/ Tetikçilere.../ Ve sonunda/ Usanıp gizlenmekten/ Çoluk çocuklarıyla birlikte/ Kaçıp gittiler memleketten.../ Uzun sözün kısası/ Gazeteye ilan vermiyenler/ Kaçmayı beceremeyenler/ "Beni vatanımdan kimse ayıramaz" diyenler/ Haksız baskıya, kaba kuvvete direnenler,/ Kurşunlandı...(Kıbrıslı Vatan Hainleri, s.56-57)

"İşte bu Fazıl Önder'i/ O güleç yüzlü insanı,/ O kitap meraklısı adamı, Nazım'ı çok sevip okuduğundan/ Ve yıllarca kayıtlı olduğu sendikadan/ Bir sebep yokken istifa etmeyi/ Onursuz bir davranış saydığından,/ Kurşunladılar dükkanının önünde/ Teşkilatın tetikçileri/ Hiç acımadan!.." (Fazıl Önder'in Hikayesi, s.61)

"Pire Kemal Çetesi'nin silahı/ Kaba kuvvetti./ Pire Kemal Çetesi'nin görevi/ Rumdan mal alanı/ Dövmek ve süründürmekti...Ve yazık ki iş kapanmazdı/Yediğiniz onur kırıcı dayak ile./ Bir gün sonra adınız yayınlanırdı/ NACAK Gazetesi'nin ön sayfasındaki/ "Vatan hainleri" listesinde...(Pire Kemal Çetesi veya Türk'ten Türk'e Kampanyası, s.63-64)

Avukat Ayhan Hikmet/ Uyurken öldürüldü/ Karısının yanında./ Avukat Ahmet Gürkan/ Kurşunlandı evinin önüne park ettiği/ Arabasının koltuğunda./ Ahmet'in çocuğu yoktu./ Ayhan ise bir kız bir oğlan/ İki çocuk bıraktı ardında.../ Ve bu korkunç cinayetlerin/ Katillerinin kim olduğunu/ Şimdiye kadar nedense/ Öğrenemedi hiç kimse...(Ayhan Hikmet ile Ahmet Gürkan adında iki avukatın öldürülme hikayesi, s.71)

"Hatta bir ara Nacak yazarlarının/ "Avukatları Rumlar öldürdü" diye/ Bir kuyruklu yalan uydurup/ Vatandaşı kandırmaya çalıştıkları/ Gel gör ki bu kuyruklu yalana/ Kimsenin inanmadığı/ Biliniyor./ ...Yazık ki kapandıkları güne kadar/ 23 Nisan 1962 gecesi öldürülen/ O iki Türk avukatı/ Mezarlarında bile/ Rahat bırakmadı/ Nacak'ı çıkaranlar./ "Mezardan gelen sesler" diye/ İri puntolarla başlıklar atıp/ Ayhan ile Ahmet'in/ Rumlar adına çalışan/ "İki müthiş ajan"/ Olduğunu duyurdular. /Ve vatan hainlerinin peşlerini/ Ölmüş olsalar bile/ Yine de bırakmayacaklarını/ Açıkladılar...Demek ki Kutlu Adalı'nın adı da/ Yazılacaktı bundan sonra, / Kıbrıs'ta "düşüncelerinden dolayı" / Öldürülen gazeteciler arasına.../ .../ Bana kalırsa/ Kutlu'nun katili veya katilleri/ Asla bulunamazlar!../ Bu cinayeti kim mi işledi/ Elbette: ONLAR!../ Bu cennet gibi adayı, /Cehennem yapanlar! Dostluğu, kardeşliği, huzuru/ Dinamitleyip yıkanlar!/ Kıbrıs'a bir gün barış gelirse/ Çıkarları bozulacak olanlar!.." (Kutlu Adalı'nın Hikayesi, s.79)

(Kıbrıslı, Aralık 1998, Sayı:40 ve Kıbrıs’ta Sosyalist Gerçek, Aralık 1998, Sayı:35)

 

FADIL BEY'İN "HATIRALAR"I

             Doğu Akdeniz Üniversitesi Kıbrıs Araştırmaları Merkezi Yayınlarının 11. kitabı olarak basılan avukat ve kültür-siyaset adamı Fadıl Niyazi Korkut (1887-1975)'un "Hatıralar"ı, Harid Fedai ve Mustafa H.Altan tarafından yayıma hazırlanmış. 165 sayfalık kitap, 4 bölümden oluşmakta: 1. Aile çevresi, 2. Hatıralarım, 3. İngiliz idaresinde toplum davalarımız, 4. Kıbrıs tarihinden monografiler.

            1939 yılında kaleme alınmış olan "Aile çevresi" adlı bölüm dışında kalanların, 1963 yılı sonrasında kaleme alındığı belirtilmekte. Hatıralar bölümünün sonunda Harid Fedai tarafından hazırlanan ve gerek Osmanlıca kelimelerin anlamı, gerekse "Hatıralar"da değinilen konulara ilişkin 417 tane açıklama yer almış. Kitap, "Aile fotoğrafları" ve "Dizin" ile son buluyor.

            Ne yazık ki orijinal elyazmalarının bazı sayfaları eksik olduğu için, bunlar kitaba alınamamış ve bu eksik sayfalar belirtilmiş: "Köse Kadı-Evkaf Davası" başlığı altında s.17, 18, 19; "İmamın afaroz edilmesi" başlığı altında s. 29; "İngiliz idaresinde toplum davalarımız" başlığı altında  s.26; "Birinci Cihan Harbinin Kıbrıs'taki tepkileri" başlığı altında s.197-212. Kitabın 108. sayfasının baş kısmında da anlaşılan bir bölüm dizgiden kaçtığı için, eksik basılmış.

            Harid Fedai'nin kitaba yazdığı "Önsöz"de belirttiğine göre, bu kitaba alınan yazılardan "Aile çevresi" adlı ilk bölüm, Fadıl Bey'in kardeşi Ahmet Raik Çağlar'ın kızı Pervin Adataş'tan, "Hatıralarım" ve "İngiliz idaresinde toplum davalarımız" bölümleri de Fadıl Bey'in evlatlarından Argun Korkut'tan alınmış. O nedenle olsa gerek, kitap "Dolun Ali Riza, Argun F.Korkut ve Niyazi F.Korkut'a saygılar sevgilerle" diye bu evlatlarına ithaf edilmiş. Oysa ki Fadıl Bey'in bir evladı daha var ve onun adı da Aysel Ezel Nuri. Aysel Hanım'dan da bazı aile resimleri alınarak, onun adı da listeye eklenebilir ve dışta kalmaması sağlanabilirdi.

            Bilindiği gibi, 1887 yılında doğan Fadıl Niyazi Korkut, genç bir tapu memuru iken, ilk evliliğini eczacı Münir Bey'in kardeşi olan Aktar İzzet Ağa'nın kızı Nafia Hanım ile 1916'da yapmış (evlilik resmi için bkz. Ortam 28.8.1990) ve bu evlilikten Dolun Hanım dünyaya gelmişti. Nafia Hanım'dan ayrıldıktan sonra, Şayan Hanım'dan 1930 yılında Argun Bey'in dünyaya geldiği bilinmektedir. Yaşamının geriye kalan büyük bir bölümünü, Minareliköylü Emine Hanım ile yaptığı evlilikle geçiren Fadıl Bey'in bu ikinci evliliğinden de,  sonradan avukat ve yargıç olan Niyazi Korkut ile Türk Bankası emekli memurlarından ikinci kızı Aysel dünyaya geldi. Fadıl Bey uzun yıllar sürecek mutlu bir beraberliği Emine Hanım ile yakalayabilmişti. Ama nedense bu bilgilere, "Önsöz"de yer verilmemiş.

            Diğer bölümlerin nereden sağlandığı hakkında bilgi verilmiş olmasına karşın, "Kıbrıs tarihinden monografiler" adlı bölüm hakkında herhangi bir bilgi verilmemiş. Gerçi bu bölüm içinde yer alan bazı başlıkların işlendiği başka yazılar, Fadıl Bey tarafından daha önce de yazılarak yayımlanmış, ama bu metinlerin onlardan farklı olduğunu saptamış bulunuyoruz. Örneğin Avukat Fadıl Korkut, Kıbrıs Türk Müzesi Müdürü Cevdet Çağdaş tarafından 1965 yılında Lefkoşa'da yayımlanan "Kıbrısta Türk Devri Eserleri" başlıklı kitap için hazırladığı ve ilk kez burada  (s.17-20) yayımlanan, fakat bilahare 1967 yılında Kıbrıs Türk Müzesi Yayını olarak basılan "Taş Eserler Bölümündeki Kitabelerden Seçme Örnekler" başlıklı broşürde de aynen verilen "Kıbrıs'ta Türk Sanatı" başlıklı makalesinde (s.4-7), bize Kıbrıs'taki Osmanlı döneminde uygulanan sanat dalları ile ilgili ilginç bilgiler aktarmaktaydı. Fadıl Bey, 1945 yılında çıkardığı Yankı gazetesinde de "Geçmişten bir yaprak" başlığı altında "Kıbrıs'ta eski Türk sanatları", "Eski konaklarda yaşam", "Eski Ramazanlar" gibi makalelerini yayımlamıştı. 1949 yılında Hürsöz gazetesinde de "Kıbrıs'ın tarihi simalarından Müftü Hilmi" adlı bir monografisi yayımlanmıştı. Yaptığımız karşılaştırmada, aynı adlı/konulu bazı metinlerin içeriğinin farklı olduğunu belirledik.

            Öte yandan Mustafa H.Altan, 1986 yılında yayımladığı "Belgelerle Kıbrıs Türk Vakıflar Tarihi" adlı 2 ciltlik çalışmasında, Fadıl Niyazi Korkut'un "1928 Kıbrıs Evkafı Fermanı Kanunisi" ile ilgili görüşlerini (Cilt:2, s.730-732) ve "1931 Milli Kongresi'nin Evkaf'la ilgili kararı"nı aktarırken (s.733), Fadıl Bey'in kendi el yazısıyla kaleme aldığı bazı notlardan yararlandığını belirtmekteydi. Fotokopileri aynen aktarılan el yazması bu sayfaların (s.37,32,38,39,40,41,42) kaynağı, 734. sayfadaki 245 numaralı dipnotta  "Milli Arşiv, KATAK Belgeleri, Avukat Fadıl Korkut (Özel Notlar)" olarak verilmekteydi.   Gençlik, Spor ve Kültür İşleri Dairesi tarafından yayımlanan "Kaynak-Kültür ve Araştırma Dergisi"nin Mart 1977 tarihli 2. sayısında yer alan Mehmet Rifat imzalı ve "Kıbrıs'ta Siyasi Türk Partileri ve Kurumları" adlı makalede, "Bk. Kıbrıs Türk Milli Arşivi, A.2/24-41, Sh.3, Fadıl Korkut'un Hatıratı'ndan" diye kaydedilen kaynağa atıfta bulunularak, "1930 yılında üyelik seçimleri yapılacağı ilan edildiği zaman, gençlerin desteği önderliğinde Necati Mısırlızade, Milli Cephe Partisini kurmuştur" denmekte ve ondan sonra gelen 10, 11 ve 12 numaralı dipnotlarda bu "Hatırat"tan yararlanılarak, seçimle ilgili bazı bilgiler verilmekteydi. (s.44)

            Yukarıda sözü edilen "Milli Arşiv"deki "Hatırat"taki bu bilgiler, Harid Fedai'nin Fadıl Bey'in yakınlarından elde ederek Mustafa H.Altan ile birlikte yayıma hazırladığı "Hatırat"ında yer almamaktadır. Milli Arşiv'in de müdürü olan Haşim Altan acaba bu bilgileri neden kitaba almamıştır? Arşiv'de bir de KATAK Dosyası'nın varlığı bilindiğine göre, 1943 yılında kurulan KATAK'ın ilk yöneticileri arasında yer alan Fadıl Bey'in bu konuda "Hatırat"ında yazdığı bilgiler (bkz. agy, dipnot 13, s.46), neden kitaba alınmamış ve "Hatıralar", "1931 İsyanı'nın tepkileri" adlı bölümü ile bitirilmiştir? Bunlar aydınlatılması gereken konulardır.      

            23 Şubat 1981 tarihli Olay dergisinde yayımlanmış olan "Türk Toplumunun Bitmeyen Mücadelesi" başlıklı imzasız bir yazıda, Fadıl Bey'in yaşamöyküsü verilirken, onunla ilgili olarak, "Halen Milli Arşiv'de saklanan "Evkaf Mücadelemiz" ve "Müftülüğün Kıbrıs Türklerine Geçmesi" gibi siyasi eserleri hazırladı" denmekteydi. Bu eserler nerededir ve Milli Arşiv Müdürü, bunları da neden bu kitapla birlikte yayımlamamıştır?

            Bu arada Avukat Fadıl Korkut, "31 Mart 1947 tarihinde Kıbrıs'ta Mevcut Türk Kurumları Namına Ekselans Valiye Takdim Edilen Ariza" adı verilen broşürde yer alan ve kendisi tarafından kaleme alınmış olan "Hükümetten Talep Edilen Haklarımız" başlığı altındaki bölümleri, ayrı ayrı Hürsöz Basımevi'nde bastırıp yayımlamıştı. Örneğin, "Hükümetteki Haklarımızdan -1- Müftülük", "Haklarımızdan 2ncisi: Evkaf",  "Üçüncüsü Okullarımız" gibi. Bu önemli belgeler de kitaba alınabilirdi.

            Ama onun "Hatıralar"ı, yayımlanmış bu haliyle bile bizler için, eşsiz bir kaynak oluşturmaktadır. 1890'lı yıllardan başlayarak, 1930'ların başına kadar geçen dönem içerisinde Kıbrıslı Türklerin siyasal, sosyal ve  kültürel yaşamına ilişkin çok ilginç ve değerli gözlemler, bilgiler ve anılar burada okuyucuya sunulmaktadır. Gün ışığına çıkmasında yardımcı olan her iki araştırmacıyı da yürekten kutlarız. Kitabın ileriki baskılarında sözü edilen eksikliklerin giderilmesini diliyoruz.  

            1950'li yılların ortalarına kadar kızı Dolun Hanım'ın eşi Fevzi Ali Riza'nın Hürsöz gazetesinde ara sıra olsa da makaleleri yayımlanan Avukat Fadıl Niyazi Korkut, 1955 olayları ardından basından da uzaklaştı. Fadıl Bey'i, 28 Ocak 1975 tarihinde 88 yaşında iken kaybettik. Babamın Mecidiye Sokağındaki işyeri nedeniyle bu "yaşayan tarih"le komşuluk etme, tanışma ve onun zengin kültüründen, henüz daha lise öğrencisi iken, bir gazetenin açtığı bilgi yarışması nedeniyle yararlanma olanağı bulduğum için de kendimi mutlu saymaktayım. Fadıl Bey'in "Hatıralar"ını okuyup, okutmayı, tarih bilincimizi geliştirmek isteyen herkes için bir yurtseverlik görevi olarak addetmekteyim. Kıbrıslı Türklerin 1900'lerin başındaki yaşamının ayrıntıları bilinmeden, günümüzdeki yaşamı anlaşılamayacaktır.    

(Kıbrıs gazetesi, 19 Temmuz 2000)

 

RAUF DENKTAŞ'IN HATIRALARINDAN ÖĞRENDİKLERİMİZ


Rauf Denktaş, 1988 ve 1989 yıllarında iki defa Çengel adlı siyasi dergide tefrika ettirip, bitiremediği ve sonunda 1993 yılında kitap olarak yayımlattığı “Karkot Deresi” adlı çocukluk anılarına yazdığı Ocak 1991 tarihli “Giriş” yazısında şöyle demekteydi:

                                                             NEDEN YAYIMLIYOR?

“Dostlar arasında konuşurken, Kıbrıs mücadelesi ile ilgili herhangi bir anımı anlattığımda bana sık sık “anılarını yaz, bunların gelecek nesiller tarafından da bilinmesi gerekir” diyenler çok olur. Ben de, benden evvelkiler anılarını yazmadılar, günlük tutmadılar diye çok üzülürüm...

Gençliğim, çocukluğum ve sonra’dan mücadele içinde yaptıklarım ve yapılanlar hakkında, yeri geldiğinde konuştum ve yazılar yazdım. Fakat “herşeyi yazmak” veya “hiç yazmamak”la karşı karşıya kaldığım anlar da çok oldu! İnsanın içinde bulunduğu koşullar, herşeyi olduğu gibi yazmasına engel olabiliyor.

Dünün mücadelesinde yaptıkları ve davranışları ile sizden sıfır alan bir arkadaşınız, bugünün mücadelesinde omuzladığı sorumluluğu en iyi şekilde yürütür olabilir! Dün’ü olduğu gibi yazarsanız bugün canla başla çalışan bir arkadaşınızı kırmış olabilirsiniz. Herşeyin bir zamanı vardır. Benim için o “zaman” gelmiştir artık. Bu nedenle hatıralarımı toparlamağa başladım. Metodum “herşeyi” yazmak olacak, fakat iş yayınlanmağa gelince bu yazdıklarımın bir kısmı arşiv’de kalacak, onları tarih ve tarihçiler değerlendirecek! (Hatıraların bize göre en önemli bölümü, bu arşivde saklananlar olmalıdır. Aslında bunların, kendisi de, muhatapları da yaşarken yayımlanması gerekmez mi? -H.K.)

...Şimdi, bu anıları (Nisan-Ekim 1988 arası Çengel dergisinde 4 yazı olarak yayımlanmıştı-H.K.) biraz daha genişleterek küçük bir kitap haline getiriyorum. Bunu 1948-58, 1958-68 yılları izleyecek. 1968-78 ve 1978-88! Evet, “vakit kalırsa”, “Allah nasib ederse” bu yılları kısa kısa da olsa bir yere yazmak çabası içindeyim. Dolaplar belgelerle dolmuş. Bir ömür yazarak, konuşarak, koşarak geçmiş. İleride bunları değerlendirecek olanlara, bu kısa anılar yardımcı olur diye düşünmekteyim. Ve “görevimdir” de diyorum.”

                                                 BAŞKA HATIRALARI DA VAR

Rauf Denktaş, yukarıda yazdığının aksine 1948-58 ve sonraki 8’li yıllar sırası yerine, 1964  yılından başlayan hatıralarını yayımlamayı tercih etti. Oysa  Çengel’in Ekim 1988 sayısında çıkan 4. yazıda “1948 ve sonrası” adlı bir bölüm vardı ve hatıralarını, 1954 yılına kadar getirmekteydi.

Bildiğimiz kadarıyla Rauf Denktaş’ın bir de 1 Temmuz 1960 tarihinden itibaren Nacak gazetesinde yayımladığı “1930-60 yıllarında Kıbrıs Türkleri” başlıklı ilk 30 yıllık hatıraları  vardır. Onlar da henüz kitaplaşmamıştır ve Rauf Denktaş’ın yayımlanmış hatıralarının önemli bir  bölümünü oluşturmaktadır. Gerçi bu zaman kesiti içinde anlattığı hatıraları arasında, Kıbrıs sorununda çok önemli bir yeri olan ve “Şahinler Yılı” olarak adlandırılan 1958 yılına ilişkin hatıralarda atlanan ve kendisinin çok büyük rol oynadığı olaylar vardır, ama belki o bölümler de arşiv için saklanmaktadır!   

                                      1964-1974 HATIRALARI 10 CİLTTE TOPLANACAKMIŞ

Rauf Denktaş’ın, 1996 yılı sonundan itibaren İstanbul’daki Boğaziçi Yayınları tarafından “Rauf Denktaş’ın Hatıraları 1964-1974 -Arşiv Belgeleri ve Notlarla O Günler” başlığı altında yayımlanmaya başlanan son hatıralarına gelince: Bunlardan  Cilt:1 -1964 (679s.), Kasım 1996’da, Cilt:2 -1965 (504s.), Ocak 1997’de, Cilt:3 -1966 (436s.), Mart 1997’de ve Cilt:4 -1967 (515s.), Nisan 1997’de basıldı. Basında çıkan duyurularda, “Rauf Denktaş’ın 1964’den 1974 yılına kadar günü gününe tutulmuş notlarını, vesikalar ve yazışmalarla da destekleyerek “günlük bir tarih” haline getirdiği” belirtilmekteydi. (Cumhuriyet, 29.11.1996)

Doğaldır ki ilk akla gelen, anıların neden 1964 yılından başlatıldığıdır. Yazar, 1. cilde yazdığı 16 Ağustos 1996 tarihli Önsöz’de bu konuya açıklık getirmemektedir.

Oysa, Eylül 1992’de Lefkoşa’da Yorum Yayınları tarafından yayımlanan “Kıbrıs Türk halkının özgürlük ve bağımsızlık mücadelesinden kesitler” başlıklı ve 4 cilt olacağı duyurulan dizinin ilk kitabı olarak yayımlanan “Arşiv belgeleri ve notlarla- İlk Altı Ay” adlı kitabında (106s.), belgeleri 29 Aralık 1963 tarihinden başlayarak aktarmıştı. Bu kitap Temmuz 1993’de ikinci baskıyı yaparken,  dizinin ikinci kitabı  1993’de “Arşiv belgeleri ve notlarla- O günler” başlığı altında ve yine Yorum Yayınları tarafından bastırılmıştı (52s.). Aynı yıl içinde aynı yayınevi,  Rauf Denktaş”ın “Karkot Deresi” adını verdiği çocukluk anılarını yayımlamıştı (80s.). Bu kitap 1996 yılında Doğan Harman’ın -1988’de Çengel dergisine yazdığı önsözle birlikte- yeniden yayımlanmış ve Kıbrıslı dergisinin eki olarak okuyuculara dağıtılmıştır.

                                                         İLK DÖRT CİLT

“Rauf Denktaş’ın Hatıraları”nın ilk dört cildinde, Yorum Yayınlarında yayımlanan iki kitapta olduğu ve yazarın da belirttiği gibi “günü gününe alınmış notlara ek olarak tarihi belgeler de yer almaktadır.” Ama buradaki yazım tekniği nedeniyle, eser, hatıradan çok, yazarın siyasal görüşlerinin propagandasının yapıldığı bir belgeler yığını olarak karşımıza çıkmaktadır. Gerçi bu belgeler arasında günümüz açısından pek değerli olanlar da verilmiş ve çok  yararlı olunmuştur, ama yazarın 1.Cilde yazdığı önsözde, “ada’dan gelen iyi-kötü haberlerin etkisinde yazdığım ve çoğu kez duygusallıktan kaçan notlarımı aynen bıraktım. Bazılarını, yeni kırgınlıklar yaratmasın diye, bu kitaba almamayı uygun buldum” demesi, “Hatıralar”ın içtenliğine gölge düşürmektedir. Kaldı ki birçok not ve düşüncenin, bu hatıralara yıllar sonra, gözden geçirme sırasında eklendiği de dikkatli bir okuyucu tarafından hemen  anlaşılabilmektedir. Not tutulmayan günlerde, gazete haberleri aktarılacağına, önemli yazışma ve raporlara daha çok yer  verilebilirdi.

                                           ESKİ VE YENİ HATIRALAR FARK EDİYOR

1982-84 yılları arasında Mağusa’da yayımlanan Belge dergisinde “Tarihten bir yaprak: Rauf Denktaş’ın Arşivinden” başlıklı köşelerde verilmiş olan “Hatıralar”dan bölümler ile Boğaziçi Yayınları’nda basılan kitapta yer alan aynı tarihli notlar arasında farklılıklar, metin değişiklikleri vardır. Örneğin 1. Cilt’teki sayfa 359 ile 362 arasındaki metin ile Belge’nin 1983 ‘de yayımlanan 28. sayısındaki metinler farklıdır. Aynı durum 362 ile 363. sayfalar arasında ve 366. sayfada yer alan 18 Haziran 1964 tarihli notlar için de geçerlidir ve 30 ve 31 sayılı Belge’lerdeki metinlerden farklıdır. Bu da yazarın, gerçek notları ile yayımlanan bölümlerinin birbirinden farklı olduğunu göstermektedir.

Belge dergisinin Mayıs-Haziran 1996 tarihli 6. sayısında “Tarihi bir belge” başlığı altında yayımlanan ve 5 Mayıs 1966 günü Rauf Denktaş’ın Osman Örek ile birlikte TC Dışişleri Bakanlığı’na yaptıkları ziyarette konuşulanlardan ( Dışişleri Bakanı: “Durumu izliyoruz. Fakat adam öldürdükleri bir zamanda yapılmayan müdahaleyi şimdi Templos etrafına tel örgü çektiler diye yapamayız. Kimse bize hak vermez.”) hiç söz edilmemektedir. Cilt:3, s.271’de o güne ilişkin sadece üç satırlık bir not var, bu önemli ziyarete hiç değinilmiyor. Bir başka soru ise, Rauf Denktaş’ın 1960’lı yıllarda Ankara’da bulunduğu sırada, yazar Kutlu Adalı kendi özel kalem müdürü iken onunla yaptığı yazışmaları, neden Belge dergisinde ayrı olarak yayımlattığıdır. Kutlu Adalı’nın “faili meçhul bir cinayet”e kurban gitmesinden sonra yayımlanan bir Belge dergisinde (Sayı:8, 1997), “Denktaş’ın 1967 yılında Adalı’ya gönderdiği mektuplardan bazıları yayımlanırken, “Belge dergisi, Kutlu Adalı’ya ait olan mektupları yayımlamayı ise bugünkü koşullar içerisinde uygun görmemiştir” diye not düşülmüş; ama bir sayı sonra dergiye “özel sayı” başlığı konarak (Sayı:9, 1997), Adalı’nın 1966 ve 1968 yılları arasında kaleme aldığı mektupların bir kısmı yayımlanabilmiştir. Bu kısıtlı yayınlar bile çok yararlı olmuştur, ama karşılıklı yazılmış bütün mektupların en erken bir zamanda bir arada yayımlanması, kapalı bir döneme ışık tutması açısından bir zorunluluk haline gelmiştir.       

                                     HATIRALARDA ÇOK YARARLI BİLGİLER VAR                                                

Bu teknik konular dışında, yayımlandığı kadarıyla “Hatıralar”ın içeriğine bakacak olursak, Kıbrıs sorununun geçirdiği aşamalar açısından, yazarın bize birçok bilgi ve belşgeyi aktardığını görmekteyiz. Gerçi yukarıda da belirtildiği gibi, bizce “çok önemli” sayılan bazı olay, görüşme ve yazışmalar, sadece arşiv için yazılmış ve kitaplara alınmamıştır, ama yine de “Hatıralar”ın genel havası bize yazarın ruh hali ve siyasal görüşleri hakkında yeterli bilgiler sağlamaktadır. Hele Rauf Denktaş’ın “Hatıralar”ı kapsamına girmeyen, ama her nedense yayımlanmasında bir yarar görülen, Dr.Küçük’ün TC yetkililerine çeşitli tarihlerde gönderdiği bazı önemli mektupların kitaba eklenmiş olması, fanatik ve ılımlı kanatların görüşlerinin öğrenilmesi açısından çok faydalı olmuştur. Dr.Küçük’ün görüşleri ve onunla Denktaş arasındaki ayrılıklar ile ilgili bölümler ise, üzerinde ayrıca durulması gereken bir konuyu oluşturmaktadır

“Rauf Denktaş’ın Hatıraları”nı Kıbrıs sorunu ile ilgilenen herkesin tekrar tekrar okuyup, dersler çıkarmasını ve “milli kahraman” Rauf Denktaş’ı çok daha yakından tanıma olanağını kaçırmamasını salık veririz. 1974’e kadar olan dönemi kapsayacak yeni ciltleri dört gözle bekleyeceğiz.

 

                                                                     ****

Aşağıda  “Hatıralar”ın ilk dört cildinden alıntıladığımız, ilginç açıklamaları bulacaksınız:

 

AYRILINAN  DEVLET TEŞKİLATIYLA TEMAS VE GERİ DÖNÜŞ

* İnönü’nün Dr.Küçük’e mesajından: “Adada emniyetin tesisi için gerekli tedbirler alınması ve bunlar alındıkça mümkün olan en kısa zamanda, Cumhurbaşkan Muavini ile Türk Bakanlardan başlamak üzere bütün Türklerin peyderpey devlet teşkilatındaki vazifeleri başına dönerek, Kıbrıs Rumlarının menfi faaliyetlerine karşı, devlet mekanizması dahilinde, anayasa ve kanun yollarıyla, sebatla ve metanetle mücadele etmeleri milli davamızın başarısına büyük ölçüde yardımcı olacaktır...Kıbrıslı kardeşlerimizin, Adada emniyet teessüs edince, normal işleri başına dönmeleri, Kıbrıs meselesinin nihai hal şekli hakkındaki malum tezimizin terki manasına katiyyen tazammum etmeyecektir...”

İnönü’nün mesajı liderlik arasında maneviyatın daha da bozulmasına neden olur. “Bu şartlarda mücadeleye devamın ne yararı vardır?” diyenler vardır. (Cilt:1, s.174-175)

* Hakim Zeka bey bir müddetten beri İstanbul’da. Murat Akıner’e “15’inde geri gidiyorum. Mahkeme Reisliğini kabul etmem için Ankara’dan talimat aldım” demiş. Makarios’un Anayasa’ya aykırı olarak ihdas ettiği mahkemelerde riyaseti Türk hakim yapacak! (Cilt:1, s.518)

* Haluk Bayülken’e yazılan rapordan: Hakimlerimiz “muvakkat bir süre için” vazifeleri başına gittiler. Böylelikle mahkemelerde çalışan Türk memur, mütercim. mukayyit ve mübaşirler de vazifelerine dönmek zorunda kaldı. Türk hakimler mahkeme huzuruna getirilen ve hükümete karşı ayaklanma ile veya buna mümasil suçlarla suçlandırılan Türklerin davalarını görüyorlar ve görecekler...Ve yine bu şekilde ve bu şartlar altında Türk memur ve polisleri vazifelerine döndükten sonra, Makarios idaresi, propagandaları icabı, “Rum cemaatinden ayrı bir idare -hatta coğrafi ayrılık esasına dayanan bir idare” davamızın ne olacağını düşünmeniz icap eder...Vazifeye gidemeyen diğer memurların durumu ne olacak? Bunların arasında şimdiden “hakimler vazifelerine gidiyor; bu, davaya zarar getirmiyor da, bizim gitmemiz mi davaya zarar getirecek?” diyenler vardır. Zamanla bunlar çoğalacaktır. Neticede, Makarios’un Türk mukavemetini kırmak için hazırladığı oyuna geliyoruz ve 9 aylık mukavemetin manası kalmıyor.  (Cilt:1, s.563 ve 564)

* O halde biz Makarios’u tanımayacak tedbirleri düşünmeli ve bunları en had safhasına çıkartmalıyız. Türkiye’nin de tasvibi ile müstakil Türk Cumhuriyetini kurmalıyız...Buna rağmen şu veya bu sebepten Türklerin Makarios hükümetini tanımaları ve bunların sayılarının gün geçtikçe artması beni ürkütüyor...Rum bölgesinde kalan Türklerle irtibat var mı bilmiyorum. Eğer yoksa, “milli vazifelerinin neler olduğu hakkında” Kıbrıs’ın Sesi radyosu vasıtasıyla direktifler verilebilir. Cemaat olarak parolamız “Makarios hükümetini red ve inkar” olmalı ve bunun için geniş ölçüde propagandaya girişmeliyiz. Makarios hükümeti meşru  hükümet değildir. Onu tanımamak, ona vergi vermemek, memurları ile işbirliği yapmamak her Türkün vazifesidir. Bu hükümetin organlarına, vasıtalarına, binalarına karşı da sabotaj hareketlerine girişmek bu vazifenin bir icabıdır. (Cilt:2, s.29)

* Kıbrıslı Türklerin, her kasabada Rum semtinde Anayasaya aykırı bir şekilde icrayı faaliyet eden mahkemelere başvurmalarını şimdiye kadar önleyebilmiş bulunmaktayız. Fakat son günlerde Türkiye İş Bankası Lefkoşa Şubesinin, bankaya borçlu bulunan ve kredi bakımından tehlikeli olan bazı Rumlar aleyhine dava açmak tasavvurunda olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz. (Cilt:2, s.172)

* Anayasaya aykırı olarak kurulan mahkemelerde Türkiye’nin isteği üzerine Türk hakimler vazife görmektedirler. Hakim Zeka bey de, en kıdemli hakim olarak, Baş hakim mevkiini işgal etmektedir. (Cilt:2, s.187)

* Kliridis’in şartlarını kabul ederek meclise gidildiği takdirde Rum hükümetinin meşru bir hükümet olduğu bizce de tanınmış olacaktır. (Cilt:2, s.267)

* Rumlarla teşriki mesaiyi hattı asgariye indirmeliyiz. Alış veriş dahil her türlü temas sıfır derecesine indirilmelidir. Bunu yapabilecek miyiz? Bilmiyorum. Stok yiyecek ve diğer zaruri eşya mevcut mu? Bilmiyorum. “Hükümet”e müracaat ederek pasaport alma, araba ruhsatı çıkartma gibi olaylar da durmalıdır...Ankara ile tam bir işbirliği halinde bu planı yürütmeniz icap edecek. Hakimlerin vazifelerinden çekilmesi bu planın bir safhasıdır. (Cilt:2, s.277-278)

* Aleyhimize kullanılan ve kullanılacak olan diğer konular şunlardır: Mağusa’da, Limasol’da Türklerle Rumlar bir arada çalışmaktadırlar. Hakimler ve bazı memurlar (gümrük memurları ve mahkeme memurlarından bazıları) Rumlarla işbirliği halindedirler. Bunlar Rumlarla teşriki mesai ediyorlar da diğerleri niye etmiyor? Rum bölgesi denilen yerlerde yaşayan on binlerce Türk Rum idaresinden memnundur vs. (Cilt:2, s.327)

* 4000 Türk memur ve 1000’e yakın Türk polis bütün geçmiş hizmet senelerini, tekaüdiyelerini umursamayarak “milli dava”nın yanıbaşında, vazife almışlar, papaza yüz çevirmişlerdir. (Cilt:3, s.66)

* Osman Örek’e mektup’tan: “Bu hafta içinde burada yeni bir haber çalkalandı. Haber şu: Güya Doktor ve sizler “göçmenlerin geri köylerine gitmeleri ve memurların vazifelerine dönmeleri” için bir karar almışsınız. Bu kararı elçilik kabul etmemiş. Böyle şey asla olmaz demiş.” (Cilt:4, s.150)

                                                      

TAKSİM TELAFFUZ EDİLMİYOR, AMA NİHAİ HEDEFTİR 

* Hedef enosis’tir. Önleyici ve bizi kurtaracak tedbir ayrılıktır. Coğrafi zemine dayalı bir ayrılık. Bunca kandan, bunca vahşetten sonra bizi yeniden Rumlarla bir arada yaşamağa zorlamasınlar. Tecrübe kanla sonuçlanmıştır. Ayrılık esas olarak alınmazsa ileride yeniden kan akacaktır ve Girit misali adayı boşaltmak zorunda kalacağız...Türkiye garantörlük haklarını kullanmalı, bu işi bir an evvel bitirmelidir. (Cilt:1, s.30)

* Kıbrıs’ta Rumlarla iç-içe yaşayamayız artık. Yan yana yaşayacağımız bir formül bulmalıyız. Başka çare yoktur” diyerek, korku içinde yaşayan, katliama uğramış köylerin tahliyesi gerektiğini savundum. Nüfus mübadelesi yapılmalı, terör durmalıdır, dedim. (Cilt:1, s.59)

* Palamas’a da seslenen (Feridun Cemal) Erkin “Türk devlet adamları tarafından taksim yönünde tek bir beyanat getiremezsiniz” dedi ve Kliridis’in Dr.Küçük’e atfen yaptığı suçlamayı da yalanladı. (Cilt:1, s.60)

* ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Geoge Ball; “İlgililerin kesin bir çözüm şekli bulmasına yardım edecek şartları yaratmaya çalıştıklarını”, İsmet İnönü ise “Ada’nın Rum kesiminin Yunanistan’ın ve Türk kesiminin Türkiye’nin bir eyaleti olması müsbet bir tasavvurdur” açıklamasını yapar. (Cilt:1, s.154)

*  Daimi Temsilcilikte TC Delegeleri ile tartışıyoruz...Coğrafi zemine dayanan bir anlaşma kaçınılmazdır. İki toplumun yeniden bir araya gelmesi imkansızdır.” (Cilt:1, s.116)   

* İsmet İnönü ise “Ada’nın Rum kesiminin Yunanistan’ın ve Türk kesiminin Türkiye’nin bir eyaleti olması müspet bir tasavvurdur” açıklamasını yapar. (Cilt:1, s.154)

* “Agreed settlement” ibaresi, Türklerin de facto taksim ve ayrılık tezinin tanınmayacağını ifade eder. (Cilt:1, s.164)

* Arabulucu (Tuomioja): Federal devlet için Türk hükümetinden aldığım bir rapor vardır. Mecburi nüfus mübadelesi derpiş edilmektedir. Bu elzem midir?

Denktaş: Türklerin kendilerini geçindirebilecek toprağa sahip olmaları lazımdır. Nüfus mübadelesi hem bu yüzden, hem de Türkleri yine Rum çoğunluğu arasında bırakmamak mülahazası ile şarttır. Bir kısım halk yer değiştirmelidir. (Cilt:1, s.270)

* Halk “İsmet paşa, çok yaşa - ya Taksim, ya ölüm” diye bağırıyor. İçimden “şu sloganı “ya Taksim, ya hepsi” şekline soksak iyi olacak” diyorum. (Cilt:1, s.384)

* Makarios’un meşru hükümet kisvesi altına girmesinin tek cevabı ayrı devletimizi ilan etmek. Bunu Kıbrıs dahilinde yapacak durum yoksa Türkiye’de veya Londra’da yapmayı düşünmeliyiz. (Cilt:1, s.402)

* Kendi başımıza Rumlarla başa çıkmak imkanı yok. Türkiye de müdahale yolu ile taksimi tahakkuk ettiremediğine göre biz ne yapabiliriz? Yapılacak iş, Acheson Planı’nı görmek ve kati kararı vermektir. Zürih ve Londra Anlaşmalarına Türk Hükümetinin şu sözlerine inanarak “evet” denmişti: “Kıbrıs Rumları bu anlaşmaları Enosis’e bir sıçrama tahtası olarak kullanmağa kalkarlarsa, biz de taksim için kullanırız ve bunu tahakkuk ettiririz.” (Cilt:1, s.476)

* Taksimden başka çare yok. Fakat paşa, haklı olarak, Taksimin tahakkuku yolundaki müşküllerden bahsediyor. O halde? Belki de bu işi bir Türk-Yunan harbi halledecek. Değer mi? Orasını devlet düşünecek. Türkiye’’nin şerefi ve prestiji ne emrederse o olacak! (Cilt:1, s.498)

* Plaza aynı zamanda, nüfus aktarılması ve sair teknik konularda da Türk Hükümet erkanı ile etraflı görüşmeler yaptığını bu görüşmelerin de kendisi için çok istifadeli olduğunu belirtti...Plaza coğrafi ayrılığın cebri nüfus mübadelesi ile yapılmasının Birleşmiş Milletlerce tasvip edilmeyeceğini, bizim federasyon teklifimizle mübadeleyi cebren mi yoksa gönül rızası ile mi yapmak niyetinde olduğumuzu sordu. (Cilt:1, s.557 ve 558)

* Başlangıçta Taksim, Federasyon diyorduk. Şimdi ağzımıza bir şey alamıyoruz; çünkü işlerin nereye gittiğini bilmiyoruz. Sadece sabır ve dayanma temennileri ile halk tatmin olmuyor. (Cilt:1, s.568)

* Plaza-Denktaş görüşmesinden: “Plaza: Ayrı coğrafi statünün müşkülleri vardır. Cemaatların cebren yer değiştirmesini Birleşmiş Milletler kabul etmez ve etmeyecektir. (Cilt:1, s.612)

Denktaş: Ayrı bir bölge istiyoruz. Bu verildiği takdirde bütün Türkler bu bölgeye gidecektir. Ayrı küçük kantonlar bizi tatmin etmez. Emniyet sağlamaz. (Cilt:1, s.615)

* Biz taksimin tahakkuku için yemin ettik, halbuki şimdi taksimden bahseden yok. Federasyon dendi, şimdi onun da adı anılmıyor. Gayesiz bir mücadele içindeyiz. (Cilt:2, s.245)

* Denktaş, Kıbrıs’ın taksimi ile (bölünmesi) ilgili bir soruya ise “Kıbrıslı Türkler bölünmüş bir Ada’da yaşamaya hazırdır” dedi. (Die Welt-Bonn) (Cilt:2, s.318)

* Gün gele “ayrı hükümet kurmak yoluna” gitmek zorunda kalacağımıza inanıyorum. Fakat bu Türkiye’nin de evvelden verilmiş rızası ve zamanında yardımımıza koşan askeri kuvvetinin yardımı ile gerçekleşebilecektir. (Cilt:2, s.335)

* 1959’da, taksimde ısrar ederek, cemaati ona göre sevk ve idare ettirselerdi, mücadeleyi durdurtmasalardı, taksim olmuştu kanaatındayım. (Cilt:2, s.438)

* Zürih anlaşmasının en tatlı tarafı “Türk askerinin adaya gireceği ve icabı halinde -Rumlar Enosis’e gittiği takdirde- bizim de taksimi tahakkuk ettireceğimiz” inancı idi. (Cilt:2, s.442)

* State Department’de BM işlerine bakan ve bir ara Kıbrıs’ta da hizmet etmiş olan Mr.George Moffit ile yemek yedik...En realist çare 1958’de adanın taksimiydi. Ada o zaman taksim olsaydı bugün bu dert yeniden çıkmazdı. Kıbrısın bağımsızlığı yanlış ve aldatıcı bir nosyondur. Bugün de en realist çare Türkiye ile Yunanistan’ın adayı taksim etmeleridir dedik. (Cilt:2, s.446)

* Rum tahakkümü altında bırakılmak istemiyoruz. Kurtarılmamızı istiyoruz. Ayrı coğrafi zemin şarttır. Müdahale yolu ile bu temin edilebilir.  (Cilt:2, s.469)

* Bayülken’e göre haklarımız korunacaktır. Rumların insafına teslim edilemeyiz. Eskiden buna Taksim, sonra da federasyon diyorduk. Şimdi isim vermiyoruz. dayanmalıyız. (Cilt:3, s.170)

* İki sene cemaat “Federasyon, ayrı coğrafi zemin” diye konuştu ve konuşturuldu. Şimdi tavizler ve kantonal bir sistem diye aldatıcı bir formüle gidiyoruz...Ben federasyon altında bir anlaşmayı kabul edemem...Bundan sonra harita üzerinde çalışılmağa başlandı. Muhtelif hatlar çizildi. 3-4 kanton meydana

geldi. Hayali hudutlar içinde 80.000’e yakın Türkün kalacağı tespit edildi. Geriye kalan 20-30 bin Türkü zamanla bu kantonlara çekmek, hatta mübadele yoluna gitmek gibi konuşmalar oldu. (Cilt:3, s.177)

* Türkiye’nin ve Türk cemaatinin Londra konferansında takip ettiği siyaset “ayrı coğrafi zemine dayanan federal bir Kıbrıs cumhuriyetinin teşkiline” tevcih edilmişti...Meydana gelecek olan hal çaresinin adını taksim olarak koymaktan kaçınmamızda bir faide ve mana yoktur... Kıbrıs’ı Yunanistan’a vereceğiz, veyahut da Kıbrıs’ı böleceğiz. Başka çare yoktur. Bundan başka çare arayanlar realitelerin dışında bir iyimserlikle kendi kendilerini aldatmak isteyenlerdir...Esasen, kısa yoldan halledilebilecek bir davayı uzatmakta da mana yoktur. (Cilt:3, s.361-363)

* Rumların apaçık enosis siyasetleri karşısında taksim tezini yeniden benimseyip bir siyaset olarak empoze ve takip etmekte hiçbir mahzur kalmamıştır. Self-determinasyon prensibinin Kıbrıs’a uygulanması neticesinde kendiliğinden meydana gelecek bir hal çaresini ağıza almamakla hata ediyoruz. (Cilt:3, s.368)

* Biz ne diyoruz? Ne istiyoruz? Sadece şikayet ediyoruz. Ne söylenmesi lazım? Enosisin cevabı her ne ise O’nu söylememiz lazım. Yani, Taksim! Bunu söylersek Enosis’i dengeleyeceğiz ve yeniden ortaklık konusu gündeme gelebilecek. Bunu Ankara’ya kabul ettirmek mümkün değildir. Kaypak zemindeyiz. Makarios, “Kıbrıs benim, Kıbrıs benimdir” diyor. Biz Kıbrıs Türktür diyemiyoruz. (Cilt:4, s.96)

* Londra Konferansında Türkiye ile müşterek tezimiz...yeni anlaşmaların ayrı coğrafi bir zemine dayanması gerektiği şeklinde toparlanabilir. Federasyon asgari şartımızdı. Tek kanton üzerinde duruyorduk...Bütün temaslarda bizim hedefimiz “Zürihten ayrı coğrafi zemine giden bir yol seçmek” olmuştu. Bunu yaptık diye bizi suçlayanlar olacaktır, fakat haksızdırlar. (Cilt:4, s.313, 317)

* Dört seneden beri takip edilen “sulh yolu ile hal çaresi aramak” çabalarına bir zaman tahdidi koymak gerekir. (Cilt:4, s.324)

* İnönü ayrı coğrafi zemine inanmış ve hedeflerinin adını Federasyon olarak koymuştu. Federasyonu, adadaki vahşeti gören müttefiklerinin tasvibi ve tazyiki ile diplomatik yoldan temin edebileceğine inanıyordu. (Cilt:4, s.381-382)

 

EMPERYALİST BATI, TAKSİM VE AYRILIĞI DESTEKLEMEKTEYDİ

* Sandys, Dr.Küçük’ün teklifleri kabul ettiğine memnun olduğunu, NATO kuvvetlerinin Kıbrıs’a gelmesinin bizim lehimize olacağına inandığını söyledi ve şakaya getirerek “sen de başlangıçta bu teklifleri kabul edemeyiz şeklinde beyanat vermemiş olsaydın daha iyi olurdu” dedi. Kendisine benim böyle bir beyanatta bulunmadığımı, ta bidayetten beri prensip olarak NATO kuvvetlerini kabul ettiğimizi, fakat bazı şartlar olduğunu açıklamış olduğumu bildirdim. (Cilt:1, s.89)

* “State Department ve İngiltere’deki temaslarımda dayanma gücümüzün sonuna vardığımızı anlattığımda “aman sakın mücadeleden vazgeçmeyin” demekte ve batı dünyası Kıbrıs’ın Rum hegemonyasına girmemesini Türklerin dayanma ve mücadelesinde görmektedir. Müdafaa ve mücadelemiz Türkün yeni bir kahramanlık örneği diye vasıflandırılmaktadır.” (Cilt:1, s.197)

* Nihat Erim: “Amerikalılar Türkiye’ye Kıbrıs’ta toprak verilmesi icap ettiği tezini kabul ettiler. Bize bu hususta yazılı beyanat verdiler. Herhalde neticeyi yakında göreceğiz. Biz gereken tedbirleri almağa devam etmeliyiz.” (Cilt:1, s.456)

* Acheson ikinci ABD önerisini sundu...Ada’da önce ENOSİS gerçekleşecek, sonra Türk hakları ABD’nin garantisi altına verilecek. Türkiye’ye kiralanacak bölgenin batı sınırını ise NATO Başkomutanı Orgeneral Lemnitzer çizecek.

Acheson ayrıca, “Türkiye’nin bunu reddedebileceğini fakat bu takdirde Kıbrıs’ın Komünist blokunda yer alacağını, Türkiye isterse çıkarma yapıp şansını deneyebileceğini” söylemiş,

Birinci Acheson Planında Türkiye’ye Karpaz’da “egemen üs” verilmesi önerilmişti. Türk heyeti (Nihat Erim- Gen.Turgut Sunalp) “Kıbrıs Türklerini sığacak kadar bir alan olursa düşünülebilir” demiş. Makarios ve Yıunanistan bu öneriyi derhal reddetmişti. (Cilt:1, s.474)

* Nihat Erim ve Turgut Sunalp ile özel bir görüşme yapan Acheson şu teklifi yapmış: “Fazla kan dökmeden size ayrılan bölgeyi gidip askeri kuvvetle işgal edebilir misiniz? Eğer bunu yapabilirseniz gidip alın. Amerikan 6. Filosu karşınıza çıkmaz.” (Cilt:1, s.478)

* Cenevre’de Acheson, Nihat Erim’le son bir kez daha görüşme yapar. Türkiye’nin şartı Ada’nın kendisine önerilen kesiminde tam egemenliktir. (Cilt:1, s.484)

* İngiliz Müsteşar Arthur Skeffington’un görüşleri: “Taksim bütün mahzurlarına rağman Hindistan, Filistin gibi bir çok yerlerde başarı ile tatbik edilmiştir. Kıbrıs’ta da bundan başka bir çare kalmadığı aşikardır, Makarios bütün dostlarını kaybetmiştir, İngiliz İşçi Partisi içinde bile kendisini tutan hemen hemen kalmamıştır. İngiliz Parlamentosu kendiliğinden taksim tezini ortaya atıp destekleyemez, Fakat Yunanistan’a yapılan tazyik neticesinde böyle bir hal çaresi bulunduğu takdirde İngiliz hükümeti buna karşı olmayacaktır ve parlamento da itiraz etmeyecektir. Kıbrıs’a İşçi, Liberal ve Muhafazakar mebuslardan 4-5 kişilik bir grubun kültürel bir teşekkül tarafından davet edilmesinde çok büyük faide olacaktır.” (Cilt:1, s.658)

* İngiliz Muhafazakar Partisi mensuplarından Sir Frederick Bennet’in önerisi: “Kıbrıs meselesinin leyhinize halli için yarım saatlik bir bombardımanın yirmi aylık diplomasiden daha fazla faidesi vardır. Mesele Amerika’yı ve İngiltere’yi, Türkiye’nin Kıbrıs Meselesinde harbi göze almış olduğuna inandırmak ve yaratılacak fiili durumlarda bu iki devleti sizi tamamen destekler hale getirmektir.

Davanın kazanılması için sadece haklı olmak kafi değildir. Sadece Hukuk Yollarını denemek de kafi değildir. Yapılacak bir hareket yüzünden size barbar diyebilirler, fena isimler söyleyebilirler, fakat fena isim ve itham hiç kimsenin beklemediğini kırmış değildir. Herkes Makarios’a küfrediyor, fakat Makarios davasını kazanıyor...Bütün mesele, adadaki Türk menfaatlerinin, İngiliz üslerinin mevcudiyetinden doğan İngiliz menfaatleri kadar hakiki menfaatler olduğunu herkese ispat etmek ve Türkiye Kıbrıs’ı oluruna bıraktı intibaını süretle silmektir...Sir Frederic ve Sir George ile ayrı ayrı yapılan bu konuşmalarda, Rus-Türk Münasebetleri ve Kıbrıs’taki Komünistlerin kuvvetlenmekte oldukları; Grivas-Makarios münasebetleri üzerinde de duruldu.” (Cilt:2, s.107-109)

* Eski Sivil Havacılık Nazırı Julian Amery ile görüştük...Amery, “Taksim yegane çaredir. Taksim beğenilen bir hal çaresi değildir, fakat Zürih Anlaşması bozulduktan sonra bundan başka çare yoktur” dedi. (Cilt:2, s.112)

* (Kıbrıs’ın Sesi Radyosundaki) Yorumların Ankara’dan gönderilmesinde ısrar edilmektedir. Buna sebep son zamanlarda Amerika aleyhine sert yorumların Ankara’ya danışılmadan Kıbrıs’ın Sesi Radyosundan yapılmış olmasıdır. Amerika aleyhine yapılmış olan yorumları dinledim. Serttirler. Bir veya iki tanesi hiçbir şekilde tasvip edilemez. Fakat, aradaki idarecilere genel prensipler ve bir ölçü tayin edildiği takdirde Ankara’nın itiraz edebileceği yorumlardan kaçınılabileceğine kaniyim. Orada çalışan arkadaşların hepsi de kendi sahalarında iyi yetişmiş elemanlardır. Milliyetperverliklerinden ve basiretlerinden şüphe edilemez. (Cilt:2, s.198-199)

 

TC’NİN SAVAŞMAMA YÖNÜNDEKİ POLİTİKASI VE TÜRK LİDERLİĞİ

* İnönü’den Dr.Küçük’e 19 Mart 1964 tarihli mesajdan: “Siz taarruza geçip hadiseler çıkmasına sebep olacak hiçbir harekette bulunmayacaksınız...Cemaatin ümidini muhafaza ediniz. (Cilt:1, s.209)

* Ankara’ya geldiğim günden beri Kıbrıs’a gönüllü kuvvetler gönderilmesi tezini savundum. “Türkiye icap ederse resmen müdahale eder, gönüllülerin ikmal meselesi başımıza dert olur, çete kuvvetleri ile Rum ordusuna baş koşulamaz” gibi mülahazalarla bu yola gidilmedi. Sadece gönüllü Kıbrıslıların gönderilmesi ile yetinildi. Fakat bunların miktarı ve askeri eğitim görmemiş olmaları istenilen neticeyi sağlayamadı. (Cilt:2, s.184)

* Çağlayangil, “açık konuşuyorum. Fakat siz beni tatmin etmediniz. Türkiye’nin bir Kıbrıs siyaseti vardır. Bunun dışında bir Kıbrıs siyaseti yoktur. Türkiye’ye rağmen siz, Dr. Şemsi Kazım ve Kenan bey bir siyaset tatbik edemezsiniz.” (Cilt:4, s.37)

* TC Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel: “Türkiye Kıbrıs için Yunanistan ile harbe girişmez. Bunu iyice aklınıza koyunuz ve adadaki dertlerinizi kendi aranızda hallediniz. Biz diplomatik sahada size yardımcı olacağız ve oluyoruz. Mali yardımlara da devam edeceğiz. Siz orada her sahada Rumlarla boy ölçüşecek duruma girmelisiniz. Başka çare yoktur. Türkiye’nin büyük dertleri vardır. Kıbrıs için Yunanistan’la harbe girişecek? Bu olmaz.” (Cilt:4, s.375)

 

KIBRIS İŞLERİNİ DENKTAŞ İLE BİRLİKTE YÜRÜTEN ASKERİ BİR MAKAM VARDI (Seferberlik Tetkik Kurulu veya yeni adıyla Özel Harp Dairesi):

* Sabahleyin Osman Örek’le birlikte Kıbrıs işlerini yürüten askeri şubeye gittik. Dün hazırladığım raporu onlara da verdim. (Cilt:2, s.140)

* (BM) Genel Sekreter’in raporunda TMT’den “aşırı bir örgüt” olarak bahsedilmekte ve “Örgüt’ün Türk Liderliği ile ilişkisi zayıftır, kendi liderlerinin emri ile toplum liderliğinden bağımsız bir şekilde hareket edebilir” denmektedir. (Cilt:1, s.347)

* Recai beyle görüştüm. Söyledikleri, Genel Kurmay da artık bu işin harpsiz halledilemeyeceğine; şeref ve namus konusu olan bir meselede harbi göze almak icap ettiğine ve hazırlıkların hemen hemen tamam olduğuna kanidir. (Cilt:2, s.338)

* Ankara’da bu işleri yürüten dairenin müdürü bir Albay da bana, Kıbrıs’tan alel acele alınan ve emekliye sevkedilen “komutan” için şunları söyledi...(Cilt:3, s.373)

* Rıza Vuruşkan’a mektuptan: “Dün mektubunuzu aldıktan sonra Kurulunuzun yeni başkanı General Akyol beni arattı. Saat beşten yediye kadar konuştuk. Bu, ilk temasımız...General da davanın Kıbrıs’ta halledileceğine inanmış; bütün kapılar kapandıktan sonra şimdi sızdırma yapalım diyorlar demekte. Bütün kapıların kapanmadığını, ikmalin mümkün olabileceğini söyledim ve Kıbrıs hakkında raporları bir de kendisinin gözden geçirmesinde faide olacağını söyledim. (Cilt:4, s.351,353)

 

 

KOMİTACI DENKTAŞ’IN KORKUNÇ HAYAL DÜNYASINDAN

* İnönü, ada’ya gizlice girişime karşı “Cemaat Meclisi’nin Başkanı ada’ya mevkii’ne layık şekilde girer...bunu sağlamaya çalışacağız” diyor. Değiştirme Birliğinin içinde sızma önerimi “tanınırsa, büyük olay olur” diyerek İnönü reddediyor, paraşütle atlama düşüncemi askeri kanat ciddiye almıyor. (Cilt:1, s.236)

* Çete savaşı İnönü’nün aklına yatmıyor. Türkiye’de serbest bir Kıbrıs Türk hükümeti kurulması gerekir...Teklifim: Türkiye’de bir “Kıbrıs’ı Kurtarma Cemiyeti” kurulmalı! Uçağı ve süretli deniz motorları ile Kıbrıs’taki mücahitleri destekler; seri çıkışlar yapar; Türklere karşı ağır silah kullanıldığı takdirde Rumları bombalar. Çeteci Makarios’a karşı çeteci usulleri ile sabotaj vs başlar. Başka çare yoktur. Beni dinleyen yok. (Cilt:1, s.397)

* Mart’ta çıkış yapılmalıydı. Olmadı. dayanacağız. Ben mademki Kıbrıs’a gidemiyorum, burada beni meşgul edecek bir iş verilse. (Cilt:1, s.399)

* Genel Kurmay Başkanlığı’na gönderilen mektuptan: “Kıbrıs’a gitmek ve sizin de tasvip edeceğiniz bir program dahilinde Makarios kuvvetlerine karşı çarpışmak istiyorum.” (Cilt:1, s.410)

* O halde, çaremiz, tedhişe tedhiş ile cevap vermek, pabucun pahalı olduğunu anlatmaktır. Bunu da başarabilmek için Mücahitlerin takviyesi, gizlice kuvvetlerin çıkarılması gerekir. Hükümet bunu kabul eder mi? Karar verecek bizler değiliz diyorlar. (Cilt:1, s.430)

* Köfünye-Limasol-Lefkoşa-Larnaka yolunu yeniden kapatamaz mıyız? Sabotaj hareketlerine niye başlamıyoruz? (Cilt:1, s.503)

* İhsan Ali’yi lanetleyen mesajlar, Kıbrıs’ın muhtelif yerlerinden New York temsilciliği vasıtasıyla U Thant’a ve üyelere gönderilemez mi? (Cilt:2, s.29)

* İlk günler talebeler Kıbrıs’a çıkarılacağına hükümet angaje olmadan gönüllü komando çıkarsaydı herhalde ne Anavatan bu kadar masrafa girecek ve ne de Kıbrıs Türkü bu kadar meşakkat çekip, şehit verecekti. Ada çok kolayca taksim olacaktı. Şimdi ise Anavatanın tam bir harbi göze alması durumu mevcuttur...Halen gizli çıkarma imkanları mevcuttur. Bunun muhakkak yapılması en müessir olacak çaredir. (Cilt:2, s.35)

* Gaye; fiili durumda elimize en geniş sahayı geçirmek ve müzakere masasında pazarlık edebilecek bir duruma girmektir...Hücumbotları şimdiden yok etmek için gerekli harekete geçilmelidir. (Cilt:2, s.38)

* Fiili müdahale yapılmaksızın Kıbrıs meselesini leyhimize halletmek imkanı yoktur. (Cilt:2, s.48)

* Fiili durumu leyhimize çevirecek ve Makarios’un karşısında bizi hatırı sayılır bir kuvvet haline getirecek tertiplere girişilmelidir. (Cilt:2, s.68) 

* Müzakerelerde elimizde koz bulundurarak pazarlığa girebilmemiz, şartlarımızı dikte edebilmemiz için Kıbrıs dahilinde Türklerin hakimiyetinde bulunan bölgeleri çoğaltmak ve taksim hattı üzerinde nüfuzumuzu hissettirmektir. İlişik planda halen Türklerin elinde olan bölgeler, bunların genişletilebileceği sahalar işaretlenmiştir. (Cilt:2, s.84)

* Bunun yanı sıra geniş ölçüde sabotaj hareketleri lazımdır. Benzin depoları denizden gelecek bir kuvvetle havaya uçurulabilir. Elektrik santralı bombalanabilir (bizim telsizler kendi güçleri ile çalışabilir inşallah) ve yine denizden şuraya buraya çıkılacak küçük kuvvetlerle yapılacak sabotaj hareketleri düşmanı şaşkına döndürebilir. (Cilt:2, s.94)

 * Esasen içimde eskiden beri varit şüpheler teyit edilmektedir. Benim oraya gelişimle işlerin kızışacağını ve Türkiye’nin müdahalesinin kaçınılmaz bir hal alacağını zannettikleri için beni göndermek istemiyorlar gibi geliyor bana. (Cilt:2, s.95)

* Beni Kıbrıs’a sokmayan Rum idarecileri benden korkuyorlar. (Cilt:2, s.135)

* M.Mutallip’in Denktaş’a mektubundan: “Çiftçiler Birliği ve Federasyon toplantılarında yaptığın konuşmalar, hatta 28 Kasım Mitinginde “gerekirse dağlara çekilip mücadele edeceğiz...” diyen sesin hala daha kulaklarımızdadır.” (Cilt:2, s.154)

* Adaya ticaret eşyası taşınıyor maskesi altında Kaleburnu civarından geçecek Türk gemilerinden, geceleyin, her defasında birkaç yüz gönüllü tam teçhizatı ile Kaleburnu civarına çıkarılabilir. Gemiden özel cankurtaranlarla denize inecek olan gönüllüler kolaylıkla karaya çıkabilir ve bunu kimsenin ruhu bile sezmez...Larnaka’daki Türk bölgesi deniz altından çıkarılacak gönüllülerle takviye edilebilir. Platanisso bölgesine ise birkaç defaya mahsus olmak üzere, eskiden Erenköy’e yapıldığı şekilde, kuvvet çıkarılabilir. Eğer bunlar yapılırken herhangi bir şekilde mesele meydana çıkarsa, Türkiye hükümet olarak bunları yapanları takbih de edebilir ve neticede bunlar gizli bir gönüllü teşkilatına atfolunur. (Cilt:2, s.184-185)

* Bence sabotaj hareketleri (nerden geldiği belli olmayacak şekilde) devam ettirilmeli ve Rumların işlerini karıştıracak ne lazımsa yapılmalıdır.( Cilt:2, s.241)

* Gönüllü ordusu tezi üzerinde durmanız icap eder. Burada şimdiki hava bunun leyhine esmeğe başlamıştır. Harpsiz, ölmeden ve öldürmeden vatan kazanılmaz. Türkiye, Kıbrıs’a bu şekilde yapılacak bir müdahale karşısında Rumların bizi kesecekleri endişesi içindedir. Bu ne kadar varit bir endişedir? Bilmiyoruz. Bana kalırsa ciddi bir Türk teşebbüsü karşısında Rumlar böyle bir halt karıştırmayacaklardır. Buna yeltenseler bile zannedildiği kadar geniş ölçüde olmayacaktır. Ben burada, bana fırsat verildiği takdirde, 5-10 bin kişiyi bir ay zarfında toplayabileceğimi söyledim. Ordudan verilecek gönüllü subayların altında bir ay veya altı haftalık bir kurstan sonra bu kuvvet Kıbrıs’a sızdırılabilir kanaatindeyim. Küçük bir kuvvetle adanın herhangi bir yerinden sızmağa hazır olduğumu da bildirdim. Bunu denemeden “Kıbrıs’a sızma olamaz, her taraf kontrol altındadır” demek hatadır. Bize birkaç hücumbot ve deniz kuvvetlerini tahrip edecek küçük bir komando birliği verilir. Amerikalıların Vietnam’da ve Dominik’te kullandıkları uyutucu gaz da kullanılarak büyük işler başarılabilir. (Cilt:2, s.243)

* Yunanistan’daki karışıklıklardan Türkiye faydalanmayacağını açıkladı. Fakat biz Kıbrıs’ta sabotaj hareketlerini artırmak ve bunların Rum’dan Rum’a yapıldığı hissini verecek şekilde ayarlamakla faydalanabiliriz. Bu, konu üzerinde ilgilinin hassasiyetle durduğuna ve elden gelenin yapıldığına emin olmakla beraber, yine de söylemekten kendimi alamadım. Bu günlerde yapılabilecek ustalıklı birkaç sabotaj hareketi ile Rumlar arasında bir iki vurma olayının tertiplenmesi geniş ölçüde işimize yarayabilir. (Cilt:2, s.256)

* Limanlara uğrayacak vapurları korkutmak için bir iki limanda vapurlara sabotaj yapılamaz mı? Saldırıya geçerlerse Türkiye’nin müdahalesi şarttır. Bunu da Türkiye’den talep etmek ve garanti almak icap eder. Uluorta bir şekilde biz hükümet olduk diyerek harekete geçer ve sonradan gerilersek her şeyi kaybedebiliriz. Bunları düşünerek ben ikinci bir şık daha teklif ettim. Müstakil Türk hükümetinin Kıbrıs dışında Türkiye’de kurulması...Kıbrıs dahilindeki Türkler “biz hükümet olduk” demeden pasif mukavemet, sabotaj ve propaganda yolu ile müstakil hükümete yardımcı olurlar. (Cilt:2, s.279)

* Bugünkü konjektür içerisinde Türkiye’nin adaya müdahale ederek meseleyi en kati bir şekilde halledebilmesi çok güçtür. Böyle bir müdahaleyi ancak Kıbrıs’ta vuku bulacak yeni emrivakiler gerektirebilir. (Cilt:3, s.35)

* Rumlar kendi sahalarında Enosis’i tahakkuk için herhangi bir harekete tevessül ettikleri takdirde, “Türk kesimi Türkiye’nin olur” diye şart koşmalı ve bu durumu temin edecek hazırlıklar yapılmalıdır. (Cilt:3, s.46)

* Makarios’a harpta olduğunu anlatacak tedbirlere başvurmak gerekir. Dışta kurulacak küçük vurucu bir kuvvet (10-30 kişilik), iki süratli motor ve gereken destek ile büyük işler yapılabilir. (Cilt:3, s.85)

* Eski düşüncem yeniden canlanıverdi: Değiştirme Birliğinin arasına katılıp Kıbrıs’a çıkmak (Cilt:3, s.110)

* Gönüllü Ordusunun kurulması için hükümete yeniden bir muhtıra verdim. Böyle bir ordunun kurulması için bana müracaat edenlerin sayısı her geçen gün artmaktadır. (Cilt:3, s.112)

* Yunanlı gazteciye verilen mülakattan: “Fakat Enosis, Kıbrıslı Türkler ve Türkiye buna karşı çıktıkları sürece gerçekleşemez. Bunun yanıtı çifte enosis’tir. Bırakınız Yunanistan ve Türkiye Kıbrıs’ta sınır dostları olsunlar ve barış içerisinde yaşayalım. Buna niye karşı çıkıyorsunuz? Kıbrıs’tan ne istiyorsunuz ve neden Kıbrıslı Türkleri kolonize etmek istiyorsunuz?” (İngilizceden Türkçeye çevirisi bizim-H.K.)(Cilt:3, s.145)

* Federasyonu ancak Türkiye’nin adaya yapacağı bir çıkartma neticesinde temin edebiliriz. (Cilt:3, s.209)

* Tıpkı Zürih’te olduğu gibi Enosis’i önledik bundan sonrası artık kolay denilerek ikinci bir kazığa mı oturtulacağız? Bunu önlemek için yine hoşa gitmeyen faaliyetlere girişmiş bulunuyorum. “Ortada fol yok yumurta yokken sana yine ne oldu” gibilerinden bakışlar ve kibarca sorularla karşılaşıyorum. Benim bildiğim Zürih folluğunda doğacak yumurtalar hep sürpriz olur. Onun için ben bildiğimi okuyayım da ne derlerse desinler. (Cilt:3, s.211)

* Hatta “işgal olursa kaç bin Türkün öleceğini biliyor musun?” diye soranlar da vardır. Dava, Kıbrıs’ı kaybetmemek için kaç bin Türkün öleceği değil, efendi gibi yaşayabilmek için kaçımızın ölmeğe hazır olduğudur. Davayı kazanmak için ölmek de gerekecektir. (Cilt:3, s.213)

* Benim görüşüm şudur: İlişik mektupta teklif ettiğim tayinlere gidilir. Bunu, Türk hakimlerin geri çekilmeleri takip eder ve bu hakimler Türk bölgesinde mahkemeler kurarak Türk davalarını görmek yoluna giderler...Bütün ada sathında Türkler sivil itaatsızlığı en had safhaya çıkarmaya davet edilir. Makarios, şu veya bu şekilde Türkler aleyhine baskısını artırabilir. Bu da yeniden dünyaya kesif bir propaganda vesilesi olur. Baskı ve aleyhimize alacağı tedbirlere göre Türkiye de mukabil tedbirler almak yoluna gider. Mesela Lefkoşa’yı aç bırakacak şekilde bir ablukaya gidilirse, havadan yiyecek atmak yolu seçilir. Elektriği suyu keserse elektrik santralları berhava edilir, su depoları imha edilir. Hücuma geçerse, gereken yapılır. Ben bu konu üzerinde çalışacağım. Tabii sizden de aynı şek,ilde teklifler gelmezse yine ben, ortada, “deliye yakın bir müfrit” pozunda bırakılmış olacağım. Fakat zarar yok. Ben düşündüklerimi bildirmekle mükellefim. Bunu yapacağım. Kıbrıs meselesinin halli kesif bir krizin yaratılmasına ve bu krize karşı Türkiye’nin alacağı tedbirlere bağlıdır. (Cilt:3, s.246)

* Bize göre, Kıbrıs meselesi, 1959’daki tavizli anlaşmalardan yeni tavizler verilerek halledilemez, kaybedilir. (Cilt:3, s.357)

* Türkiye anlaşmalar altındaki bir hakkını kullanıyor diye üçüncü bir dünya harbinin patlak vereceği doğru bir düşünce değildir.

Güvenlik Konseyi Türkiye’yi geri çağırabilir. Aynı çağrı Yunanistan’a da yapılacaktır. Böyle bir emre derhal itaat gerekmediği İsrail-Mısır konusunda isbat edilmiştir. Kıbrıs’ta cemaatı kendi topraklarına yerleştirdikten sonra ve malzeme, silah bırakıldıktan sonra Türkiye geri çekilebilir. Kuvvet dengesi bu şekilde kurulduktan sonra adada ayrı coğrafi bir zemine dayanan bir hükümet kendiliğinden kurulur.

Türkiye’deki Kıbrıs asıllı kimseler de bu arada Kıbrıs’a sevkedilerek orada yerleştirilir. Kimlerin Kıbrıs asıllı olduğu buranın takdirine kalmış bir iştir...Bu amatör düşünceler kuvveden fiile konduğu takdirde “cemaatı kestireceğimi” söyleyenler olmuştur. Cemaat kuzu gibi beklese de eninde sonunda kesilecektir veyahut da adadan silinecektir. (Cilt:3, s.377,379)

* Niyetim, günü geldiğinde -şimdi değil- Kıbrıs’ın bağımsız bir devlet olarak yaşayamayacağını ekonomik açıdan ispat etmek ve suni bir bağımsızlık yerine çift Enosis tezi üzerinde zemin hazırlamaktır. (Cilt:3, s.389)

* Recai Paşa bana: “yahu Dışişleri bakanı da, genel Kurmay Başkanı da “şu Denktaş’ı Vietnam’a veya başka bir yere gönderemez misiniz?” diye soruyorlar” dedikten sonra “şaka ediyorum” dedi. Şaka etmediği ve hükümetin “şu Denktaş’tan nasıl kurtulabiliriz” diye düşündüğü besbelli...Görüşmeler hakkında, Kıbrıs’taki olaylar hakkında bana artık bilgi verilmiyor. (Cilt:3, s.418)

* 1967’de intiharı düşündüğüm çok oldu. Allah korkusu ve çocukların sesi, o anda gülüşleri veya ağlayışları, kavgaları veya hastalıkları beni daima bu düşünceden vazgeçirirdi. (Cilt:4, s.I) 

* Bu ara gazeteler Kıbrıs davasına şu veya bu şekilde el atmış durumda. Körüklemeye devam ediyoruz. (Cilt:4, s.29)

* Doktor, “Makarios’dan evvel idam edilmesi gereken birisi var ise o da Rauf’dur” diyormuş. (Cilt:4, s.102)

* Kıbrıs’a döndüğüm takdirde “İşleri karıştıracağımı, Türkiye’yi emrivakilerle karşı karşıya bırakacağımı” ileri süren ve buna inanan bir zihniyet benim adaya girmeme daima karşı koymuştur ve koymaktadır. (Cilt:4, s.156)

* Cevdet Sunay, Müderrisoğlu’na Denktaş’ın Kıbrıs’a gönderilmesi, Rumlar tarafından hoş karşılanmaz, onu müfrit diye biliyorlar demiş. İyi! (Cilt:4, s.283)

* İsraillilerin yaptığı gibi davayı milli bir zemine dayamak ve kendi hal çaremizi empoze edecek formüller arayarak, gerekeni yapmak zorundayız. (Cilt:4, s.385)

* Rum Başsavcısı Tornaritis serbest bırakılmam için uğraşıyormuş. “Bu Rauf’un deli olduğunu biliyordum, ama bu kadar zırdeli olduğunu bilmiyordum. İyi ki öldürmediler” demiş. (Cilt:4, s.402)

 

ILIMLI BAZI GÖRÜŞLER

* Zeka Bey, ...sonunu getiremeyeceğimiz zorlayıcı tedbirler yerine (eğer çıkış olmayacaksa veya netice uzayacaksa) daha ılımlı bir siyasetle Rumlara yaklaşarak baskıyı ve ezgiyi azaltma çareleri aramamız icap ettiğine işaret etti. (Cilt:1, s.430-431)

* Zeka Bey: “Biz “hakkımızı alacağız” iddiası ile hep dikine gidiyoruz; fakat bu hakkı alabilecek tedbirlere başvurmuyoruz.” (Cilt:1, s.435)

* Halit Ali Rıza ve Berberoğlu geldiler. Uzun boylu konuştuk. Söyledikleri: “Halk moral takviyesine muhtaç değildir. Duruma alışkanlık hasıl olmuştur. Kapılar açılsa Kıbrıs’ta kalacak münevver pek azdır. Elinde imkan olanlar Ada’yı terkedecekler. Netice’den herkes ümidini kesmiştir. Ümidini kesmeyen ve “ergeç kazanacağız” diyen ve Teşkilatın belkemiğini teşkil eden bir küçük zümre vardır.Bunların imanı ve inancı sayesinde mücahitler ayakta durabilmektedir. Bunlar da ümidi kaybederse cemaatin hali dumandır...” (Cilt:1, s.588)

* Plümer ve Ramadan Cemil’in müşterek görüşleri şu: “Cemaat birbirine düşmüştür. Lefkoşa’nın kapıları açılsa adayı terk edecek veya Rum tarafında geçecek çoğu vardır. Hak, adalet yok, zorbaların idaresi var. Doktor başlangıçta her şeyi askerlere teslim etti. Şimdi hiç bir yetkisi yoktur.” (Cilt:2, s.336)

* Makarios’un Ankara Sefiri Ahmet Zaim “Zürih anlaşmalarının sivri uçlarını bertaraf ederek Makarios’la uzlaşmak gerekir” düşüncesini yabancı diplomatlara iletmekten geri kalmıyor. Birilerinin Ahmet Zaim’i uyarması gerek. (Cilt:3, s.257)

* Sayın Dırvana’nın tutumu bambaşkaydı. Rumların hüsnüniyetine inanmıştı. Bize “Menderes’in macera politikasını takip etmeğe meyyal emrivakiciler” diye bakıyordu...Dırvana’ya göre Cumhuriyet’in düşmanı bizdik. Taksim yapmak için emrivakiler yapabilirdik, Türkiye’yi belaya sokabilirdik vs. (Cilt:3, s.371-372)

* Mücahitlerin “Muhtırası”na Zaim’in reaksiyonu: (Vedad’a)

Ne rezalet? Olur mu böyle şey! Kabul etmeliyiz ki Rumlar 4, biz 1’iz. (Cilt:3, s.414)

* Bu gün genel komite kadrosundan bir şey beklemek hayaldir. Orada çok kıymetli, eskiden beri bu dava için mücadele eden arkadaşlar olmakla beraber, taviz politikası zihniyetinin öncülüğünü yapan, ileride Rumlar ile bir arada yaşayacağız düşüncesiyle, davranışlarını ona göre ayarlayan arkadaşlar maalesef çoğunluktadır. (Cilt:4, s.16)

* Cemal Müftüzade: “Hazırlamış olduğum hatıratım neşredildiğinde (dava hayırlı bir neticeye vardığında neşri mümkün ve caiz olabilir) çok şeylere daha vakıf olacaksınız. Kendimden ziyade zavallı Cemaata acımaktayım. Cemaat ne dertte, baştakiler ne dertte! (Cilt:4, s.206)

 

(Hüseyin Karlıdağ takma adıyla çıktı, Kıbrıs’ta Sosyalist Gerçek, Aylık Dergi, Eylül 1997 (Sayı:20) ve Ekim 1997 (Sayı:21)