8 Nisan 2017 Cumartesi

KENDİ KADERİNİ TAYİN HAKKI VE AYRILMA


Lenin, S. G. Şaumiyan’a yazdığı bir mektupta şöyle der: “Biz, bütün parçaların özerkliğinden yanayız, ayrılma hakkından yanayız (ama ayrılmak isteyen herkesten yana değiliz!) Özerklik, demokratik bir devletin kurulmasında bizim olanımızdır. Ayrılma, asla bizim planladığımız bir şey değildir. Biz, ayrılma için ajitasyon yapmıyoruz. Biz genel olarak, ayrılmaya karşıyız. Ama biz, serbest ayrılmadan sonra, bazen daha yakın bağların kurulacağını söyleyerek, ulusların birarada yaşaması fikrini böylece lekeleyen gerici Büyük-Rus milliyetçiliğinden dolayı, ayrılma hakkını savunuyoruz!” (Bütün Eserleri, Cilt:19, s.495)

Lenin, bu sözleriyle Çarlık Rusyasındaki milliyetler arasındaki ilişkilerin aşırı gerici karakterini vurgularken, gerçekten aşırı zor şartların gereği olarak serbestçe ayrılmanın sorumluluğu doğunca da, “ulusların birarada yaşaması”na öncelik vermişti.
Lenin, halkların ilkesel olarak kendi kaderlerini tayin hakkını talep etmesini, ulusal bağımsızlık isteyen bütün hareketlerin şartsız olarak desteklenmesiyle eş tutmadığını ve kendi kaderini tayin hakkının şu veya bu şekilde uygulanmasındaki amacın, proletaryanın sınıf mücadelesindeki genel çıkarlarına bağımlı olması gerektiğini vurgulamıştı.

Kendi kaderini tayin hakkı çoğu kez, yani sömürgeci çevreler tarafından veya milliyetçi liderlerin kendi durumlarını güçlendirmeleri amacıyla ortaya atılır. (Tıpkı bizde olduğu gibi.) Ayrılma her zaman ve her türlü araçla bir veya diğer halkın gerçek çıkarlarıyla bağdaşmaz. Bir ülkeyi küçük ve ekonomik yönden zayıf devletçiklere bölmekle, onun sosyal ve ekonomik gelişmesine gerçek bir engel konmuş olur. (Hele bu Kıbrıs gibi küçücük bir ada olursa.) Küçük, ekonomik ve politik yönden zayıf devletlerin varlığı ise, ancak bunu kendi çıkarlarına uygun gören emperyalist ve yeni sömürgeci çevrelere hizmet eder.

Kendi kaderini tayin hakkı, ayrılma yönünde kullanılırken, ana ve tayin edici şart, her zaman o ülke üzerinde yaşayan milliyetlerin ortak sosyal kurtuluş mücadelesinin objektif durumudur. Ayrılma ve bağımsız devletlerin kurulması aşırı bir tedbir olup, sadece halklar arasında dostça ilişkilerin kurulmasının imkânsız ve aşırı derecede güç olduğu durumlarda başvurulmalıdır.

Ayrı devlet kurma hakkının, her hal ve şartta gerçekleştirilmesi gerektiği anlamına gelmediğine birçok kereler dikkat çeken Lenin, şöyle demektedir:

“Kendi kaderini tayin etme özgürlüğünün savunucuları, yani ayrılma özgürlüğünü destekleyenler, kendilerini haklı göstermek için ayrılıkçılığı kayırırlar. Tıpkı, eşlerin boşanma özgürlüğünü haklı çıkarmak için, aile bağlarının yıkılmasını isteyenlerin ahmaklık ve ikiyüzlülüğü gibi.”  (Lenin, Bütün Eserleri, Cilt:20, s.426


(Bu yazı, KKTC’nin ilanı öncesinde kamuoyunda yapılan yoğun tartışmalar sırasında, Yeni Düzen gazetesine 24 Mayıs 1983 tarihinde ve “Osman Ergün/Haspolat” imzasıyla gönderilmiş, ama yayımlanması uygun görülmeyerek gazetede basılmamıştır. Ne var ki, bu metin, Ekim 1983 tarihli CTP Bülteni’nde, aynı konuyu işleyen ve imzasız çıkmış bir başka yazının sonunda (intihal olarak) kaynağı belirtilmeden aynen yayımlanmıştır.

Bu teorik metin, Lefkoşa’nın Rum kesiminde, Kostis Ahniotis’in de aralarında bulunduğu bir grup sosyalist aydın tarafından yayımlanmakta olan “Endos Ton Tihon” (Surlar İçinde) adlı dergide, yine “Osman Ergün” takma adıyla Rumca çevirisiyle “Apohorismos ke synyparhi” (Ayrılıkçılık ve birarada var olma) başlığı altında, derginin Ağustos-Eylül 1988 tarihli 29. sayısında yayımlanmıştır.

Lefkoşa’nın Türk kesiminde yayımlanmakta olan "Özgürlük" dergisinin Ağustos-Eylül 1989 tarihli 29. sayısında da “Osman Ergün” imzasıyla ilk kez Türkçe olarak yayımlanabilmiştir.)     


30 Mart 2017 Perşembe

AYRILMA KARARINA BİR YAKLAŞIM


Kıbrıs’ta yaşayan iki ana etnik-ulusal toplum arasında var olan ve kökü İngiliz sömürge yönetimi dönemine dayanan milliyetler sorununun, Kıbrıslı Türk ilerici aydınlar arasında tartışılmaya başlanması, önceleri işçi sınıfı partisinin Kıbrıs Türk toplumuna ayrılma dahil, kendi kaderini tayin hakkını tanıması şeklinde başlamışsa da, daha sonra 1974 sonrasının bölünmüşlüğü kalıcılaştıracak çözüm şekillerini benimseme yönünde gelişmiştir.
Oysa Doç.Dr.Sevin Toluner, “Kıbrıs Uyuşmazlığı ve Milletlerarası Hukuk” adlı kitabında “Kıbrıs’ta bağımsız bir Türk devletinin kurulması” istemlerini 1970 tarihli “Birleşmiş Milletler Şartı uyarınca Devletlerarası Dostane İlişkiler ve İşbirliğiyle İlgili Milletlerarası Hukuk Prensiplerine Dair Bildiri” ve halkların kendi kaderini tayin etme hakkı açısından şöyle değerlendirmişti:
“Ancak, Türk toplumu, bu görüşü,  bağımsız bir devletin kurulabilmesi için  gerekli olan maddi unsurları, -bir ülke parçası üzerinde devamlı ve etkin bir kontrol icra eden hükümeti-, Türk silahlı harekatları sonucunda, yani bir dış yardımla gerçekleştirebilmiştir. Bu silahlı harekata ve bu silahlı harekatlar sonucunda gerçekleştirilmiş olan fiili duruma meşruiyet kazandıran esaslar ise, daha önce de belirttiğimiz gibi tek taraflı olarak hukuki status quo’nun değiştirilmesi hakkını sağlamaz. Bu fiili durumu, Kıbrıs devleti ülkesinde ayrı bir Bağımsız devletin kurulması yolunda bir aşama olarak değerlendirme, bu esasları çerçevesi dışına çıkmak anlamına geleceği kadar, Bildiri’nin sekizinci paragrafında yer alan devletlerin milli birliği ve ülke bütünlüğüne saygı gösterilmesi yükümüne aykırı olacağı için, “self determinasyon” hakkı ile ilgili esaslar çerçevesinde de haklı gösterilemez.” (agy, İstanbul Üniversitesi, Hukuk Fakültesi Yayını, 1977, s.423)

AYRI DEVLET İLANI
Hatırlanacağı gibi Kıbrıs Türk Federe Devleti Meclisi’nin 17 Haziran 1983 tarihinde kabul ettiği Kıbrıs Türklerinin “self determinasyon” hakkına ilişkin karar, 15 Kasım 1983 günü, bütün siyasi parti temsilcilerinin oybirliği ile “ayrılma” yönünde kullanılmış ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin denetimi altında bulunan bölgede “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti” ilan edilmişti. 1974 yılı sonrasında Kıbrıs Türklerinin toplanmış oldukları Kuzey Kıbrıs’ta ayrı bir devlet ilanına uzun yıllar karşı çıkmış olan örgütlü sol politik güçlerin ayrılma kararını “isteksiz” de olsa onaylamaları, en başta kendi parti üyeleri arasında olmak üzere, Rum toplumu içinde de hayret uyandırmıştı. Böylece aralarında etnik-ulusal bilincin uyanış ve gelişmesi açısından 100 yıldan fazla bir fark bulunan Kıbrıs Türk ve Rum burjuvazileri, adanın kuzey ve güneyinde iki ayrı devlet olarak karşı karşıya geliyordu. İngiliz ve Amerikan emperyalizminin çeyrek yüzyıldır, Kıbrıs adasını bölmeye yönelik planları defacto olarak gerçekleştikten sonra, sorun işi dejure olarak taraflara kabul ettirmeye kalmıştı.

AYRILIĞIN KÖKENİ
Tarafların 1960 yılında enosis ve taksim hedeflerinden sözde vazgeçmeleriyle oluşturulan Kıbrıs Cumhuriyeti, adadaki Türk ve Rum egemen çevreleri arasında özellikle 1878’den bu yana süregelen temsiliyet mücadelesi ile anayasal sorunlara kalıcı bir çözüm getirememiş ve bu yüzden yönetimdeki işbirliği ancak 3 yıl sürdürülebilmişti. Kıbrıs Türk ve Rum burjuvazilerinin emperyalist dış güçlerce körüklenen “anavatan”larla birleşme politikası ve yerli işbirlikçilerinin karşılıklı hazırlıkları, bu birlikte yönetme deneyimini başarısızlıkla sonuçlandırmıştı. Üç garantör ülke olan İngiltere, Yunanistan ve Türkiye’nin yetkililerince hazırlanan Kıbrıs Anayasasının birliği değil, ayrılığı körükleyen ikili yapısı da bunda etkili olmuştu.
Öte yandan Kıbrıs’ın işçi sınıfı partisinin sınırlı da olsa bağımsızlığını kazanmış olan Kıbrıs Cumhuriyeti’ni NATO üyesi olan Yunanistan’a bağlamayı hedefleyen siyasi programı, Kıbrıslı Türk ve Rum emekçilerinin sınıf temelinde örgütlenmesine zarar veriyordu. Sorun sadece emperyalizmin Kıbrıs’tan tamamiyle elini çekmesi sorunu değildi. Doğu Akdeniz’de stratejik bir konuma sahip olan Kıbrıs adası üzerinde iki ana etnik-ulusal toplum arasında var olan anlaşmazlığı çözümleyebilmek için öncelikle, emperyalizmin müdahalesi ile toplumlararası anlaşmazlığın kökenleri arasında bir ayrım yapmak gerekiyordu. Çünkü tarih, bir ülkede politik güçler kutuplaşmaya başlayıp, ekonomik ve politik bağımsızlık için verilen mücadele keskinleştiği zaman, ülkede işçi sınıfı ideolojisi ve proletarya enternasyonalizmi temelinde doğru bir milliyetler politikasının geliştirilmesinin, hem kaçınılmaz, hem de çok önemli bir sorun olduğunu öğretiyordu. Özellikle nüfusun birden fazla etnik unsurdan oluştuğu ülkelerde, devletin bağımsızlık ve egemenliğinin kazanılması, güvence altına alınması ve geliştirilmesi, içteki milliyetler sorununun çözümlenmesi ile yakından ilişkiliydi ve bu sorun, sadece ekonomik, sosyal , politik ve kültürel içerik temelinde çözümlenebilirdi. (Bak. Kubitschek, H-D/Tim, K.’in “Asya ve Afrika’da uluslaşma, çok uluslu devletler ve milliyetler politikası” adlı makaleleri, Kapitalist Olmayan Kalkınma Yolu adlı ortak kitaptan, Berlin 1972, s.363-376)

DOĞRU BİR MİLLİYETLER POLİTİKASININ YOKLUĞU
Bilindiği gibi bu ülkelerdeki milliyetler politikası, nüfusun etnik bileşimi, etnik süreçlerin karakteri, maddi olanaklar vb gibi objektif koşullar ile devlette iktidar sorununun çözümlenmesi, politik iktidarın karakter ve şekilleri, sosyal örgütlenmenin anayasal şeklinin nasıl olacağı sorunu, iç ve dış politika, egemen olan ideolojinin rolü vb. gibi subjektif etkenlere bağlıdır. (agy) Bütün bunlara bağlı olarak, her ülkenin işçi sınıfı partisinin milliyetler politikasında da şekil ve yöntemler açısından birçok farklılıklar ve hatta bazı hatalar görülebilmektedir.
Nitekim AKEL yöneticilerinden Yorgo Savvidis, 24 Aralık 1984 tarihli Kıbrıs Postası gazetesine verdiği bir demeçte “Enosis’i AKEL’in programına koymak gerçekten büyük bir hata idi” diyerek, geç de olsa bu hatalı politikayı kabul etmiştir.
Ülke içinde var olan milliyetler sorununun çözümlenmesinde, özellikle Asya ve Afrika’daki devrimci demokratlar, ulusal-devrimci hareketler ve bilimsel sosyalizm partilerinin ana görevi, Leninci milliyetler politikasının ana taleplerini ve Sovyetler Birliği ile diğer sosyalist devletlerin deneyimlerini yaratıcı bir şekilde, kopyacılığa kaçmadan kendi ülkelerindeki somut koşullara uygulamaktır.
Yukarıda sözkonusu edilen Asya ve Afrika’daki ülkelerin çoğunda, sömürge yönetimi döneminde uygulanan milliyetler politikası, sorunların çözümünü engellemiş ve devletleşme, Kıbrıs’ta olduğu gibi, uluslaşmanın konsolidasyonundan önce gerçekleşerek, bağımsız ulus temeline dayanmadan elde edilmiştir.
Bilindiği gibi, ulusların oluşması, kendine özgü yasallığı olan evrensel bir süreçtir ve bunun özgüllüğü, tarihsel, etnik, dilsel vb. başlangıç koşullarına, günün sosyo-ekonomik gelişme sorunlarına ve iç politika ile uluslararası plandaki güçler dengesine bağlıdır. Ulusların oluşması süreci genellikle birçok geçici zorlukları da beraberinde getirir ve emperyalizm, bu zorluklardan yararlanarak sorunları yokuşa sürmekten geri durmaz. Ama tarihsel deneyim yine göstermiştir ki, ulusal ve dilsel farklılıklar, burjuva sosyologları ve yazarlarının öne sürdükleri gibi tayin edici öneme sahip değillerdir. Esas olan, ulusal ve uluslararası sınıf mücadelesi ve özellikle emperyalizmin yeni sömürgeci faaliyetleridir. (agy)
Kıbrıs sorununun bugün içinde bulunduğu aşamaya bu çerçevede baktığımız zaman, özellikle 1974 sonrasının Kıbrıs Türk toplumunda etnik ve ulusal (toplumsal anlamda) bilincin gelişmesinde görülen bazı hareketlenmeleri, Kıbrıs Türk Ulusunun oluştuğu şeklinde değerlendirmenin aceleci ve yanlış bir tutum olduğu ortaya çıkar.

HALK TOPLULUĞU-ULUS FARKI
Herhangi bir halk topluluğunu veya milliyeti, ulus olmaktan ayıran fark, toplumdaki üretici güçlerin özellikle kapitalizm koşulları altında, henüz daha düşük bir gelişme düzeyinde olması ve iç-dış ilişkilerde iş bölümü derecesinin de az gelişmiş olması ile belirlenir. Çağdaş kapitalist halk topluluklarında dil ve toprak birliği, ekonomik, politik ve kültürel hayat birliği ve etnik bilincin var olması, kural olarak bir ulusal dönüşme için yetersiz kalmaktadır. Ayrıca çoğu kez, “kendi başına ulusal bir varlık olma” yeteneği hiç uyanmamıştır. Bunun kısmen uyanmaya başladığı yerlerde bile, ulusal bir gelişmenin oluşması için gerekli ön koşullar her zaman yoktur. Bir başka deyişle, ayrı bir ulus oluşturma faktörlerinden biri olan “kendi başına ulusal varlığını sürdürebilme” olanağı, pratik gereklilik açısından bulunmamaktadır. (Bak.Fedosseyev, P.N. ortak kitap: Leninizm ve Günümüzde Ulusal Sorun, Moskova, 1974, s.54-55)

KIBRIS SORUNUNUN ÖZGÜNLÜĞÜ
Kıbrıs Türk toplumunun, 1974 öncesinde ayrı bir toprak parçası üzerinde yaşamamakta oluşu ve ayrı bir ulus oluşturmamasına bakmaksızın, kendi kaderini tayin hakkına sahip olması, onun bu hakkı mutlaka ayrılma yönünde kullanmasını gerektirmez. Bu hakkın, Kıbrıs Rum toplumu tarafından tanınmış olması halinde bile, işçi sınıfı hareketinin Kıbrıs Türk toplumunun ayrılmasını mutlaka onaylamasını gerektirmez. Çünkü özgül bir durumda belli bir ulusun veya ulusal topluluğun (milliyetin) ayrılmasına ilişkin tavrın belirlenmesinde parti, söz konusu ulusal hareketin hedeflerini de hesaba katmak zorundadır. Çünkü bu hareket, emperyalizmi zayıflatıp, ondan kurtulmaktan çok, onu güçlendirme ve korumaya yönelik olabilir. Nitekim Lenin, “kendi başına devletlerin yaratılması, bazen emperyalizmin güçlendirilmesi anlamına gelir” diye yazmaktadır. (Bak. Bütün Eserleri, Cilt:11, s.351)
Kendi kaderini tayin hakkının şu veya bu şekilde uygulanmasındaki amacın proletaryanın sınıf mücadelesindeki genel çıkarlarına bağımlı olması gerektiği şeklindeki dialektik ve sınıfsal yaklaşım, milliyetlerin çıkarları ile tam bir uyum içindedir. Bazılarının öne sürdüklerinin aksine ulusal kurtuluş, ayrı ulusal devletin kurulması ile eşdeğer değildir. Ayrılma, her zaman ulusun veya ulusal topluluğun çıkarına uygun değildir, ne de her zaman ulusal veya toplumsal kurtuluş ile eşanlamlıdır. Hatta Lenin birçok kereler, bir ulusun politik olarak ayrılmasının, ayrılınan ülkenin sosyal yapı olarak sosyalist olması halinde (ki Kıbrıs somutunda Güney Kıbrıs, uluslararası sorunlarda bağlantısızlık politikasına bağlı ve sosyalist ülkelerin yanında yer almaktadır), ayrılan ülkenin emperyalist güçler tarafından esaretine yol açabileceği uyarısını yapmıştır. (KKTC’nin NATO üyesi TC’ye ekonomi dahil her yönden bağımlı olmasını hatırlayalım.” Zaten bir ulusun gerçek ekonomik ve kültürel ilerlemesi, ancak emperyalizmden ekonomik bağımsızlık temeli üzerinde olasıdır. (Bak. Zenushkina I., Sovyet Milliyetler Politikası ve Burjuva Tarihçileri, Moskova 1976, s.123)

SONUÇ
Tarihsel deneyim göstermiştir ki ayrılma, her zaman ve her türlü araçla, bir veya diğer halkın gerçek çıkarlarıyla bağdaşmaz. Bir ülkeyi küçük ve ekonomik yönden zayıf devletçiklere bölmekle, onun sosyal ve ekonomik gelişmesine engel konmuş olur. Hele bu Kıbrıs gibi küçücük bir ada olursa. Küçük, ekonomik ve politik yönden zayıf devletlerin varlığı ise, ancak bunu kendi çıkarlarına uygun gören emperyalist ve yeni sömürgeci çevrelere hizmet eder.

("Ertan Yüksel" imzasıyla, Ortam, 27 ve 29 Aralık 1984, Ayrıca kitap içinde Ahmet An, Küçük Adada Büyük Oyunlar, NK Yayınları, İstanbul, Mart 2004, s.14-18)     



12 Şubat 2017 Pazar

ABD PLANLARI, YENİ LİDERİMİZ VE SONRASI



ABD’nin talimatı ve İngiltere’nin gözetiminde hazırlanan Annan Planı, yarım yüzyıllık Kıbrıs sorununu güya çözmeyi amaçlamaktaydı, ama başarısızlıkla sonuçlandı. Özellikle Türk tarafı, “bir adım önde olma” taktiğini kullanarak, adamızın taksiminin yasallaşması için büyük bir hareketlilik yaşadı. Geriye dönüp baktığımız zaman, aşağıdaki alıntılarda da görüleceği gibi, halk muhalefetinin “yeni lider”lerle nasıl yönlendirildiği, hangi politikalar uğruna, var olan rejim karşıtı muhalefetin nasıl ehlileştirildiği ve halkın nasıl bir ihanete uğradığı daha iyi anlaşılmaktadır: 

ABD’NİN ÖNCÜLÜĞÜNDE
“ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell, Berlin’den Washington’a dönerken uçakta gazetecilerle gerçekleştirdiği sohbette, BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın planıyla şimdi Kıbrıs’ta tarihi bir fırsatın elde edildiğini söyledi. Powell şöyle konuştu: “Şimdi ile Nisan ayında yapılacak referandum arasında, Kıbrıslıların, bunun bir daha gelmeyecek bir fırsat olduğunu anlamaları için çok çalışmalıyız. Bir B planı yok. Olan bu. Her iki taraf da ne tür çekincelere sahip olursa olsun, daha iyi bir düzenlemenin ortaya çıkması muhtemel değil. Gerçek şu ki, bu düzenleme kabul edilmezse, uzun bir zaman için her şey duracak. Bu yüzden hepimiz çok çalışıyor olacağız.” (Kıbrıs, 5.4.2004)
                                                            ***
RUM MÜLKÜNÜ YAĞMA İÇİN YEŞİL IŞIK 
ABD Kıbrıs Özel Temsilcisi Thomas Weston’un, 24 Nisan’da yapılacak referandumlar öncesinde Radikal gazetesi ile yaptığı söyleşiden: “Rumlar bu anlaşmaya hayır derse, kuzeydeki mülkiyet haklarını uzun bir süre tamamen unutmaya hazır olmalılar. Türk tarafının suçu olmayan bir sonuçtan dolayı Türk tarafının cezalandırılmasına izin vermeyeceğiz.” (Kıbrıs, 11.4.2004)
                                                            ***
ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Richard Boucher’in, “referanduma ABD desteği” başlıklı açıklamasından: “Bizim görüşümüze göre, BM Genel Sekreterinin 31 Mart planından başka bir seçenek yoktur. Ya bu çözüm var veya çözüm yok...Çözüme ulaşma yönündeki bu fırsatın kaçırılmasının ciddi, tarihi ve geri dönülemez sonuçlarının, siyasi liderler ve Kıbrıs halkı tarafından tamamen hesaba katılacağını umuyoruz.” (Kıbrıs, 13.4.2004)

TALAT VE KKTC’YE DESTEK ABD’DEN
ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell, Başbakan Mehmet Ali Talat’ı telefonla arayarak, Kıbrıs konusundaki çalışmalarından ve çözüm için ortaya koyduğu yapıcı çabalardan dolayı teşekkür etti. (Afrika, 14.4.2004)
                                                            ***
ABD Dışişleri Bakanlığı Kıbrıs Özel Koordinatörü Thomas Weston, ABD’nin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanımasının uzun vadede ihtimal dahilinde olduğunu söyledi. Weston, asıl önceliklerinin, Kıbrıslı Türkleri kısa vadede ekonomik izolasyondan kurtarmak olduğunu vurguladı.” (Kıbrıs, 29.4.2004)
                                                            ***
“Referandum Sonrası Kıbrıs” konulu panelde konuşan Weston, “KKTC’nin tanınmasını bir seçenek olarak görüyor musunuz?” sorusunu yanıtlarken, “Bütün seçenekleri değerlendiriyoruz. Tanınmanın gerçekten yaşayabilir bir seçenek olmadığı yönündeki yasal desteklerin aşınmakta olduğunu görüyorum. Bu yasal temeller, BM Güvenlik Konseyi’nde aşınmaya uğradı, AB içinde aşınmaya uğradı. Şu sırada içinde bulduğumuz durumla mücadele etmeye çalışırken alınan kararlarla aşınıyor” dedi.
Dışişleri Bakanı Powell, bu hafta Reuters ajansına verdiği demeçte, KKTC’nin tanınması yönündeki bir soruya, “Henüz tanıma noktasına gelmedik” diyerek, tanımanın seçenek dışı olmadığı sinyalini vermişti. Daha sonra Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Richard Boucher’dan, Powell’in bu sözlerini açması istenmişti. Boucher, Türk tarafının tanınmasının seçenekler arasında olduğu görüşünü reddetmekten kaçınmıştı.” (Afrika, 1.5.2004)

ABD, YENİ LİDERİ İLAN EDİYOR
ABD yönetiminin üst düzeyde bir yetkilisi, KKTC’nin Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası, UEFA ve İslam Konferansı Örgütü’nün de dahil olduğu uluslararası örgütlerde temsil edilmesini Washington’un tamamıyla desteklediğini bildirdi.
Adının açıklanmasını istemeyen bir yetkili, A.A.’ya yaptığı açıklamada, “Washington’ın Kıbrıs Türk toplumu lideri olarak artık Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ı değil, Başbakan Mehmet Ali Talat’ı kabul ettiğini” de söyledi. Yetkili, ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’ın New York’ta BM’de önceki gün yapılan toplantıda bunun ilerisine de geçerek, Talat’a “Sayın Başbakan” diye hitap ettiğini kaydetti.” (Kıbrıs, 6.5. 2004)
“Weston, Rum kesiminde yayınlanan Filelefteros gazetesine verdiği demeçte, “Kıbrıslı Türkleri Mehmet Ali Talat temsil ediyor. Rauf Denktaş, Kıbrıs Türk toplumunun eski lideridir” dedi.” (Kıbrıs, 24.5.2004)
“ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Richard Boucher, Washington’ın Kıbrıslı Türklerin lideri olarak Başbakan Mehmet Ali Talat’ı tanıdığını bildirdi.” (Kıbrıs, 27.5.2004)
                                                            ***
“Washington’da Amerika’nın Sesi radyosunun düzenlediği bir basın toplantısında, Kıbrıs konusundaki son gelişmeleri değerlendiren Weston, “ABD’nin Kuzey Kıbrıs’ın sıkıntılarını giderme yönünde AB ile tutarlı adımlar atacağını, ancak “tek taraflı” eylemlerde de bulunacağını söyledi. ABD’nin bu yöndeki somut adımları ne zaman atmayı planladığı yönündeki bir soru üzerine Weston, “Burada haftalardan bahsediyoruz, aylardan değil. Siyasi amacımız, Kuzey Kıbrıs’ın izolasyonunu bitirmektir” dedi.
Weston, Amerikan uçaklarının doğrudan doğruya Kuzey Kıbrıs’a uçuşu konusunun Amerikalı yetkililer tarafından şu sırada üzerinde çalışılan konu olduğunu bildirdi. Bunun yanı sıra Weston, ABD’nin Kuzey Kıbrıs’a doğrudan mali yardım yapmasının söz konusu olabileceğine işaret etti... Thomas Weston, Kıbrıs’ta çözüm olacaksa bunun Annan Planı’ndan daha farklı olmayacağını, ancak görünür gelecekte bir çözüm ihtimalini görmediklerini belirtti.” (Kıbrıs, 7.5.2004)

KKTC’Yİ NEDEN DESTEKLİYORLAR?
ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Richard Boucher, düzenlediği basın toplantısında, “Kuzeyde ‘evet’, güneyde ‘hayır’ kararı çıkarsa ne yaparsınız” sorusuna yanıt olarak, “Referandum sonuçlarını kesinlikle göz önüne alacağız. Kıbrıslı Türkleri açıkta, soğukta bırakmayacağız” dedi. (Kıbrıs, 16.4.04)
                                                            ***
ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Adam Ereli: “ABD kökenli silahların Kuzey Kıbrıs’ta Türk Ordusu’nun komuta ve kontrolündeki varlığı, ABD yasaları açısından herhangi bir sorun oluşturmuyor.” (29.7.2004)
                                                            ***
“ABD Kıbrıs Özel temsilcisi Thomas Weston, KKTC’nin New York Temsilcisi Reşat Çağlar’ı ofisinde ziyaret etti. Toplantı ile ilgili olarak bilgi veren A.A.’nın haberine göre ABD, bir süre önce Kıbrıslı Türklere verdiği vizeyi 2 yıla çıkarması ve çok girişli olarak düzenlemesinin ardından, önceki gün de vatandaşlarının dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, “turist pasaportuyla KKTC’ye doğrudan gidebilecekleri” talimatını verdi.
Irak’taki 130 bin Amerikan askerinin yanı sıra bölgedeki resmi görevli Amerikalıların sayısı düşünüldüğünde, KKTC’ye gelmesi olası Amerikalı turistin sayısına dikkat çekiliyor. Bu potansiyelin değerlendirilmesi için turizm acente ve tur operatörlerinin hemen harekete geçmesinin gerekliliğine işaret ediliyor. “ (Kıbrıs, 10.6.2004)
                                                            ***
“Zaman gazetesinin sorularını cevaplandıran Weston, İslam Konferansı Örgütü’nün ‘Kıbrıs Türk cemaatini’ nasıl isimlendireceğine kendisinin karar vereceğini söyleyerek, Kıbrıs Türk Devleti tabirine de hiçbir itirazlarının olmadığını vurguladı.” (Zaman, 11.6.2004)
                                                           
KUTLAMA, YARDIM VE BİR İTİRAF
“ABD Dışişleri Bakanı Condoleza Rice, genel seçimlerdeki başarıdan dolayı CTP Genel Başbakan Mehmet Ali Talat’a gönderdiği sözlü kutlama mesajında “üzerinize almış olduğunuz liderlik sorumluluklarını kutluyoruz... İzolasyonların azaltılması yönünde Kuzey’de ileri adımlar atmaya devam edeceğiz” dedi. (Kıbrıs, 19.5.2005)
                                                            ***
“ABD Büyükelçisi Michael Klosson, ABD Büyükelçiliği’nin KKTC’deki ofisinde bir basın toplantısı düzenleyerek, 30.5 milyon dolarlık Ekonomik Büyüme İçin Kıbrıs Ortaklığı(CYPEG) programı hakkında bilgi verdi.” (Kıbrıs, 12.2.2005)
                                                            ***
“ABD Dışişleri Bakanlığı eski koordinatörü Thomas Weston,  NTV’ye konuştu: “En başa dönecek olursak, bence Kıbrıs’la ilgili en önemli değişim Türk tarafındaki Cumhurbaşkanlığı seçimiyle değil, onun bir buçuk yıl öncesinde yaşanmıştır...Ben de oradaydım. Adadayken yine büyük bir gösteri olmuştu. Ben elçiliğimize, bu gösteriyi Kıbrıslı Türklerin duruşunda önemli bir değişiklik olduğunun habercisi olarak ilettim. Büyük bir kalabalık toplanacağı haber veriliyordu. Siyasi hava Türklerin birleşme konusunda istekli olduğunu gösteriyordu. Büyükelçimize gidip bunu gözlemlemek istediğimi anlattım. Oraya gittiğimde atmosfer gerçekten de çok şaşırtıcıydı. AB yanlısı, çözüm yanlısı en kalabalık, en coşkulu gösteriydi. Türk bayrakları, KKTC bayrakları bir aradaydı. AB bayrakları da vardı ve hatta AKP bayraklarını görüyordum, hani şu sembolü ampul olan. Bu kuzey Lefkoşa’da gerçekleşen en büyük açık hava toplantısıydı... Konuşmacı da, galiba Talat’tı, şunları söylemeye başladı: “Biz burada çözümden yanayız, AB’ye girmek istiyoruz. İşte bizim gibi düşünenlerden, çözümden yana olanlardan biri daha yanımızda” dedi. Ve umulmadık biçimde bağırmaya başladı, “Sayın büyükelçi de burada, bizim yanımızda”. Çok büyük bir coşku oldu, herkes alkışladı, ama ben şaşkınlıktan ne yapacağımı bilemedim. Halbuki orada sadece gözlemci sıfatıyla bulunuyordum ve doğal olarak diplomat kimliğime kimseye ben şunu veya bunu destekliyorum demem mümkün değildi. Zaten meslek hayatım boyunca böyle bir şey yapmış değilim. Şimdi ise emekliye ayrılmış bir diplomat olarak konuşuyorum.” (Kıbrıs, 21.7.2005)
                                                            ***
“Eski Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’ın ABD’ye cumhurbaşkanı sıfatıyla değil, lider sıfatıyla davet edildiğini ifade ederek, ancak bunun da büyük bir adım olduğunu söyledi. (Kıbrıs, 16.10.2005)
                                                            ***
“İHA’nın haberine göre, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Avrupa ve Avrasya Bölgesinden Sorumlu Müsteşarı Matthew Bryza, ABD’nin direkt para yardımıyla Kuzey Kıbrıs’taki küçük çaplı sanayii kalkındırmayı amaçladığını ve Kuzey’den ABD’ye tarım ithalatı başlatmak istediklerini söyledi. Bryza, bu adımların ABD kanunları nedeniyle zaman alabileceğini belirtti.” (Kıbrıs, 5.11.2005)

GELECEKLE İLGİLİ ÖNGÖRÜLER
New York’ta bulunan KKTC Dışişleri Bakanı Turgay Avcı ile görüşen ABD Dışişleri Bakanlığı Müsteşar yardımcısı Matthew Bryza şöyle konuştu: “Siz yeter ki bir adım önde olma politikasını terk etmeyin. Bu politikayı devam ettirdiğiniz sürece, biz de izolasyonların kaldırılması yönündeki girişimlerimize devam edeceğiz... Biz, AB ülkelerini de izolasyonların kaldırılması yönünde teşvik ediyoruz.” (Cyprus Dialogue, 5.10.2007)
                                                            ***
“ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Morton Abramowitz ile Lehigh Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Profesörü Henry Barkey, (9 Ekim 2007 tarihli) Wall Street Journal gazetesinde yayınladıkları “Kıbrıs sabotajı” başlıklı makalede, Türkiye’nin bu aşamada limanlarını Kıbrıslı Rumlara açmama yaklaşımını sürdürmesini tavsiye ederken, Kıbrıs Rum toplumu lideri Tasos Papadopulos ve AB’nin gerçek müzakereler için hazır olmaması halinde, Erdoğan’ın önünde çeşitli seçeneklerin olduğu belirtildi. Bu seçenekler, “Kuzey Kıbrıs’ı güçlendirmek içim ciddi bir ekonomik kalkınma programı, KKTC’nin İslam dünyasınca tanınmasını sağlama çabası ve ‘nükleer seçenek’ olarak adlandırılan Kuzey Kıbrıs’ın gelecek statüsü konusunda bağımsızlık ve ilhak alternatiflerini de içeren bir referandum düzenlemek” olarak sıralandı.” (Kıbrıs, 10.10.2007)
                                                            ***
Gazeteci İbrahim Sarı’nın, gazeteci-yazar Hakan Yılmaz Çebi ile yaptığı bir söyleşiden:
- Siz bir ara MPL Televizyonu “Hazır Kıta” programınızda Şenol Sakınmaz’la Kıbrıs üzerine konuşurken, Sayın Sakınmaz, Kıbrıs’ta Artemis Otel adı altında sözde turistik bir otelmiş gibi ABD askerlerine Ortadoğu’da ve muhtemel Kafkaslar ve Balkanlarda çıkacak savaşlar sırasında bu askerlere aslında dinlenme rehabilitasyon merkezleri yapıldığına dikkat çekmişti” 
- Eyvallah Sayın Sarı, siz anladınız onu (Gülüşmeler). Latife oldu, ama konu pek ciddi. Tıpkı orada planladığımız gibi, bunlar bölgedeki kendi ajanlarına öncelikli olarak rehabilitasyon merkezleri kuruyorlar. Ayrıca bölge insanının tabiatı üzerinde oynamak için mutlaka o insanlara para kazandırıp, sonra harcatmak gerekir. Misyonsuz para kazanan insan, bu parayı zevkinde harcamak ister. Bu ülke kaynaklarını tekelinde tutan gayri milli unsurlar, öyle bir psikolojik deney fareleri gibi halkın üzerinde oynuyorlar ki; önce insanları aç bırakıyorlar, sonra doyuruyorlar, sonra da ‘bakın bu tokluğu yaşamak istiyorsanız, öpeceğiniz eli bileceksiniz’ deyip, önce insanların nefislerine kendilerini itaat ettiriyorlar. Bu amaçla da Trabzon’da Artemis Oteller kuruyorlar. Burası bir enerji merkezi, bu merkezi kontrole almak sadece iktisadi bir yapılanmayla olmaz. Bunun psikolojik, sosyolojik, kültürel, dini boyutları var. Bunları bir merkezden birbirini destekleyen bir plan dahilinde hareket ettirmezseniz, kalıcı olamazsınız. Bu da balonlarını patlatacak bir “hazır Kıta”nın daha erken davranmasına sebep olur!..” (İsrail’in Trabzon İlgisi, netpano.com, 22.1.2008)        

(Pozitif Detay, aylık magazin dergisi, Lefkoşa, Şubat 2008, Sayı:5)

YİNE Mİ TÜRKTEN TÜRKE?


Adamızın güneyinde şap hastalığı var bahanesiyle, ateşkes hattı üzerindeki geçiş kapılarında Kıbrıslı Türk yurttaşlarımıza her türlü eziyeti yapan ve Rum tarafından alınmış eşyaları müsadere edip, vergiye tabi tutan günümüz Kıbrıs Türk liderliğinin bu davranışı, bizi yıllar öncesine götürdü.
50 yıl kadar önce İngiliz-Amerikan emperyalizminin adamızı taksim etme politikasının ekonomik alt yapısını oluşturmak üzere denenen ve Kıbrıs Türk liderliğinin yer altı örgütü TMT eliyle yürütülen ayrı bir Türk çarşısı yaratma çalışmalarını arşivlerimizi tarayarak, sizler için anımsatmak istedik. İşte o günler ve bugünler için çıkarılacak dersler:

TÜRKTEN TÜRKE KAMPANYASI BAŞLIYOR
            Bozkurt gazetesinin 8 Eylül 1958 tarihli nüshasında belirtildiğine göre, Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu ile birlikte “Dün Tüccarlar Derneğinde yapılan mühim toplantı”da, Rauf Denktaş “Türk tüccarların ithal etmekte oldukları eşyaların daima ve her yerde tercih edilmesini tavsiye etmiş ve Türk tüccarlarının halkımız tarafından desteklenmesinin milli bir vazife olduğunu hazır bulunanlara bir defa daha hatırlatmıştır.”
            Halkın Sesi gazetesinin 9 Eylül 1958 tarihli nüshasında yer alan “Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu” imzalı ve “İktisadi Kalkınma Kampanyamız” başlıklı bir yazıda, “Türkten Türke Kampanyası” başlatılmaktaydı.
            Aynı tarihli Halkın Sesi gazetesinde Rauf Raif Denktaş tarafından verilen bilgiye göre, Ekim 1957’den bu yana federasyona yapılan bağışlar 18.000 lirayı aşmış olup, federasyonun yaptığı yardımlar ise 12.000 lira kadardı.
            Bozkurt, 15 Eylül 1958 tarihli nüshasında da Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu’nun 7 Eylül’de Larnaka’da yaptığı toplantıda aldığı kararları yayımlamaktaydı. 
            17 Eylül 1958 tarihli Bozkurt gazetesinin sağ alt köşesinde yer alan “Federasyon Ticaret Köşesi”nde şöyle denmekteydi:
            “Bizde var mı? Demeyiniz. Herşeyimizi getirebiliriz...Her yerde, her zaman Türk sermayesini, Türk işçisini, Türk malını tercih ediniz. Yarın bizimdir.”
            19 Eylül 1958 tarihli Bozkurt gazetesi ise, 7 Eylül 1958 günü Tüccarlar Derneğinde, Federasyon ile yapılan müşterek toplantıda alınan kararlar çerçevesinde oluşan Çarşı Murakabe Komisyonu’nun kararlarını duyurmaktaydı. İlk kararda şöyle denmekteydi:
            “Kıbrıs’ta Türkler tarafından imal, ithal ve istihsal edilen bütün maddeler, Türkler tarafından istihlâk edilecektir... Mal listeleri Çarşı Murakabe Komisyonu’na iletilsin.”
             
AYRI TÜRK TİCARET ODASI DA KURULDU
            Halkın Sesi gazetesi 17 Ekim 1958 tarihli nüshasında şöyle yazmaktaydı:
            “Dünkü Ethnos, “Küçük, şimdi de ticaretin taksim edilmesini istiyor” başlığı altında, Dr. Küçük’ün 13 Ekim 1958 tarihli Halkın Sesi’nde çıkan “İcbar edilmemeliyiz” başlıklı başmakalesinin bir hülasasını vermektedir.”
            Halkın Sesi gazetesinin 19 Ekim 1958 tarihli nüshasında şu manşet kullanılmaktaydı:
            “Ticari sahada da hürriyete kavuştuk. Türk Ticaret Odası dün kuruldu. Kıbrıs Rumunun bize vasıta olmasına ihtiyaç yok.”
            Bozkurt gazetesi ise 19 Ekim 1958 tarihli nüshasında, “Hür bir cemaat olarak yaşamak için bir adım daha attık. Kıbrıs Türk Ticaret Odası dün yapılan bir toplantıda fiilen kuruldu” haberini vermekteydi. Seçilen geçici komisyonda şu kişiler yer almaktaydı: Kemal Rüstem, Şükrü Veysi, Halit Dedezade, Hüseyin İrfan, Salim Aziz ve Mehmet Atai. Ticaret Odasının yıllık aidatı 6.000 lira olarak belirlenirken, ilk bağışlar olarak 239 lira toplanmıştı. Haberde belirtildiğine göre, ikinci toplantı 15 güne kadar yapılacaktı.
            Bozkurt gazetesi, 16 Kasım 1958 tarihli nüshasında “Evkaf Dairesi Salonunda yapılan dünkü toplantı” başlığı altında şu haberi vermekteydi:
            “Türk Ticaret Odasının anayasası müttefikan kabul edildi. Gizli oyla yapılan seçimlerde Oda’nın ilk İdare heyeti seçildi: Kemal Rüstem, Halit Dedezade, Ekrem Ferdi Sarper, Şükrü Veysi, Hüseyin İrfan, Ahmet Raşid ve Esat Ahmet. İbrahim Orhan ile Dündar Nişancı adlı iki bankacı ise seçimsiz olarak İdare Heyetine girmişlerdir.” 
            23 Kasım 1958 tarihli Bozkurt’ta ise, Kemal Rüstem’in Kıbrıs Türk Ticaret Odası Başkanlığına, Şükrü Veysi’nin de Asbaşkanlığa getirildiği duyurulacaktı.
           
TÜRKTEN TÜRKE KAMPANYASI
            Bozkurt gazetesi, 26 Şubat 1959 tarihli nüshasında “Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu Başkanlığından” başlığı altında Başkan Rauf Raif Denktaş’ın şu duyurusunu yayımlamaktaydı:
            “Bugün ve her gün TÜRK SİGARALARINI tercih etmek, TÜRK İŞÇİSİNİ korumak, TÜRK SERMAYESİNİ desteklemek, HER TÜRKÜN VAZİFESİDİR.
            Yeni hayat şartları altında bütünlüğümüzü muhafaza etmek; cemiyet olarak kuvvetlenip dirilmek; hür ve mesut yaşamak için TÜRKTEN TÜRKE kampanyamıza hız vermek mecburiyetindeyiz...”
            Halkın Sesi gazetesi 8 Mart 1959 tarihli nüshasında, Ethniki gazetesinden “Leymosun’da TMT faaliyette-Rumlarla alış-veriş yapan üç Türk bakkalının dükkanları TMT tarafından kapatılmıştır” haberini verirken, Eleftheria’dan da şu haberi aktarmaktaydı: “Volkan da silahlarını teslim etmedi haberi, Amerika’da ilgi uyandırdı”.. Netice itibarıyle niçin Türklerin de EOKA gibi silahlarını teslim etmelerinin istenmediği ortaya çıkmaktadır.”

HARAVGİ: “İŞBİRLİĞİ YAPALIM”         
            Halkın Sesi, yine 15 Mart 1959 tarihli nüshasında, Haravgi’den de “Bütün tarafların kalkınması için işbirliği yapalım” başlıklı şu makaleyi aktarmaktaydı:
            “Kendi cemaatlerini iktisaden kalkındırmak hususunda Türk liderlerinin ihtirası, Rum cemaatını endişelendiren bir mesele değildir. Bizim şüphemizi mucip olan nokta “ayrı bir iktisadi varlık” tabiri arkasında iktisadi taksim temayüllerinin gizli olmasıdır. Rauf Denktaş, geçen Haziran ayından beri Kıbrıs’ta ayrı bir iktisadi hayatın bulunduğunu söylüyor ve bundan cesaret alıyor. Fakat bir kan dökülmesi neticesinde meydana gelen bu ayrılığın ne gibi müsbet ve faydalı neticeleri görülmüştür? Türk cemaatı arasında “bir refah” görülüyorsa bu, Rumlara karşı girişilen yıkıcı boykottan ileri gelmemektedir. Bu refah, fevkalade durumun, Türk cemaatının birçok fertlerine temin ettiği menfaatlerden ileri gelmiştir. Rauf Denktaş’ın bahsettiği ayrı iktisadi hayat, iyi değil, kötü bir misaldir ve Türklerin kendilerine de zarar getirmiştir.”

TİCARETTE AYRILIK TESCİL EDİLİYOR
            Halkın Sesi gazetesi, 15 Mayıs 1959 tarihli nüshasında yer alan “Kıbrıs Türk cemaatı ticari hürriyetine kavuştu- Türk Ticaret Odası dün mahalli hükümet tarafından resmen tanındı” başlıklı haberinde, Kıbrıs hükümeti Başmüşaviri John Reddaway ile görüşen Başkan Kemal Rüstem’in bu açıklamayı yaptığını duyurmaktaydı.
            Aynı tarihli Halkın Sesi gazetesinde yer alan bir haberde şöyle denmekteydi:
            “Dünkü Eleftheria gazetesi, “Sakin bir seferberlik” başlıklı bir başmakalesinde Kıbrıs Türklerinin iktisadi sahada açtığı “Türkten Türke” kampanyasını tenkid etmekte ve bu “yersiz” kampanyaya son verilmesi lazım geldiğini yazmaktadır! Gazeteye göre, iktisadi taksim Kıbrıs devletinin ve bilhassa Türk azınlığının menfaatleri ile kabili telif değildir...”

“TİCARET TAKSİM EDİLEMEZ”
            20 Mayıs 1959 tarihli Halkın Sesi gazetesi bir gün önceki Eleftheria’da yer alan “Ticaret taksim edilemez” başlıklı makaleden şunları aktarmaktaydı:
            “Türk dükkanlarından alış-veriş etmeleri için Türk müstehlikleri üzerinde manevi baskı kullanılmaktadır. Konstantinople’da münteşir “Vatan” gazetesinin itiraf etmek cesaretini gösterdiği gibi Kıbrıs Türk liderlerinin teşvik ettiği iktisadi taksimden faydalananlar yalnız Türk tüccarlarıdır... Rum gazetelerinin Baf muhabirlerine atfen verdikleri kısa bir habere göre, Baf’ta bir Türk teşkilatı, Rumlarla alış-veriş yapanlara muhtelif para cezaları kesmiştir. Aynı haberlere göre, diğer bazı Türkler, ki bunlar arasında ileri gelen kimseler de vardır, cezaya çarpılan Türkleri, kendilerine kesilen para cezasını ödememeğe teşvik etmektedirler.”

DENKTAŞ’IN “TÜRKTEN TÜRKE” ÇAĞRISI
            20 Mayıs 1959 tarihli Halkın Sesi gazetesinde yer alan Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu başkanı Rauf Raif Denktaş imzalı bir ilanda şu çağrıda bulunulmaktaydı:
            “Sebze müstahsilleri! Bilhassa sebze yetiştiren Türk köylerinde daha fazla ve vakitli sebze yetiştirmeniz ve yetiştirdiğiniz sebzeyi Türk Belediye pazarlarına makul fiatlarla sevketmeniz, dolayısiyle Türk’ten Türk’e kampanyamızı desteklemeniz cemaatımızın iktisadi bütünlüğü için elzemdir.”
            Halkın Sesi gazetesi de, 3 Haziran 1959 tarihli nüshasında şöyle yazmaktaydı:
            “Alithia’ya ne oluyor? Federasyonun açmış olduğu “Türkten Türke” Kampanyası her nedense son zamanlarda Rumca gazeteler tarafından tenkid edilmekte ve birçok mesnetsiz iddialar ileri sürülmektedir.”

BELEDİYE ÇARŞINDA DA AYRILIK
            14 Haziran 1959 tarihli Halkın Sesi gazetesinde yer alan Ethniki’den alınmış bir haberde şöyle denmekteydi:
            “Türkler yeni bir darbe ile Lefkoşa’daki Merkezi Belediye Pazarını %100 bir Türk pazarı haline getirmişlerdir. Geçen Cumartesi günü (6 Haziran) Türkler, Belediye pazarında bir yıldan beri kapalı duran Rum dükkanlarının kilitlerini kırıp içeri girmişler, her dükkanın döşemesini temizlemişler ve sonra da kapılarına yeni kilitler takarak anahtarlarını da kendileri muhafaza etmişlerdir...”

ANKARA’DAN MALİ YARDIM
            Bozkurt gazetesi 14 Haziran 1959 tarihli nüshasında, Kıbrıs Türklerinin Ankara’dan 50 milyon liralık (=2 milyon İngiliz lirası) iktisadi yardım istediklerini ve bu yardımın kalkınma işlerine tahsis edileceğini haber vermekteydi. 

TÜRKTEN TÜRKE KAMPANYASI ONAYLANMIYOR
            Bozkurt gazetesi, 27 Temmuz 1959 tarihli nüshasında, Rumca gazetelerin Denktaş’ın Ankara ziyareti ile ilgili olarak bazı haberlere yer verdiğini duyurmaktaydı. Bu haberlere göre, Türk hükümeti, Kıbrıs Türklerinin takip ettiği Türkten Türke Kampanyasını tasvip etmiyormuş. Bunun için de Denktaş’ı Ankara’ya çağırmış. Kendine ihtarlar yapılmış ve Türkten Türke kampanyasına son verilmesi için karar alınmış... Bozkurt gazetesi ise, bu haberlerin yalan olduğunu, bunların Türkleri parçalamak için çıkarıldığını kaydetmekteydi.

RUM BASININDAN DENKTAŞ’A ELEŞTİRİ
            Halkın Sesi gazetesi, 22 Mayıs 1960 tarihli nüshasında, 19 Mayıs günü bir konuşma yapan Rauf Denktaş’ın söylediklerini yorumlayan Ethniki’den şu alıntıyı yapmaktaydı:
            “Denktaş, Zürih Anlaşmasından sonra Türklerin taksimden hiç bahsetmediklerini söylüyor. Türklerin taksimden bahsetmelerine ne lüzum vardır? Türkler istedikleri coğrafi taksimin çok daha iyisini elde etmişlerdir. Maarif işleri, mahkemeler, belediyeler, kooperatifler ayrılmış, her şey taksim edilmiştir. Türkler, taksimin alasını elde ettiklerine göre taksimden bahsetmelerine ne lüzum vardır?”
            Bozkurt gazetesi de 24 Mayıs 1960 tarihli nüshasında Kipros gazetesinin aynı konudaki şu eleştirisini aktarmaktaydı:
            “Gençlik Bayramı münasebetiyle bir konuşma yapan Denktaş, 120 bin Türkün 400 bin Ruma ders vermeğe daima hazır olduğunu söylemiştir. Bu kültüre sahip bir zatın ağzından böyle sözler duyacağımızı ümit etmiyorduk. Denktaş ise pehlivanlık satmak istemiş, halbuki pehlivanların davul ve zurna refakatinde Kumarcılar Hanında toplandıklarını da unutmuştur...”

FEDERASYON’UN TÜRKTEN TÜRKE KAMPANYASI
            Bozkurt gazetesi 3 Haziran 1960 tarihli nüshasında, Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu’na yapılan bağış listelerini yayımlamayı sürdürürken, Federasyon’un aşağıdaki çağrısına yer vermekteydi:
            “Türküm, Türklüğüm ile övünürüm.
            Türk işçisini korumak için Türk mamulâtını arar, bulurum.
            Türk çarşısını, Türk imalatçısını, Türk Tüccarını desteklemeği vazife bilirim.
            Türk çarşısında, Türklerin imal ettiği veya ithal edip sattığı neler vardır, sorar öğrenirim:
            Türk makarnasını, Türk sabununu, Türk bahçesinin sebze ve meyvesini, Türk ayakkabılarını, Türk ayakkabı boyalarını, Türk kutu yiyeceklerini Türk yağlarını, Türk sigara ve kibritlerini, Türk serinletici ve esrikletici içkilerini, Türk piskotlarını, Türk piliçlerini, Türk peynirlerini, Türk demircisini, Türk makinistini, Türk temsilcisini, Türk işçi ve ustasını, Türk mannavını, Türk dondurmalarını, Türk plajlarını, Türk eğlence yerlerini, ziyaret eder, korur ve desteklerim.”


(Pozitif Detay, aylık magazin dergisi, Lefkoşa, Ocak 2008, Sayı:4)

TAKSİM’İN EKONOMİ-POLİTİĞİ


            2006 yılında kitaplaşmış olan “Kıbrıs Türk Toplumunun Geri Kalmışlığı (1892-1962)” başlıklı çalışmamızda (Şadi Kültür ve Sanat Yayınları, 254 sayfa), Kıbrıs Türk basınını tarayarak, neden ekonomik ve sosyal açıdan geri kaldığımıza ilişkin bütün görüşleri kamuoyunun bilgisine getirmiştik. Örneğin adanın taksim edilmesi fikri karşısında Alithia gazetesinin Larnaka muhabiri şu görüşleri dile getirmekteydi:
            “Bir istatistikten öğrendiğimize göre, Kıbrıs Türkleri ada nüfusunun %18’ini teşkil etmekte ve arazinin %12’sine sahip bulunmaktadırlar. Türkler bütçenin %27’sini aldıkları halde, ödedikleri vergi nisbeti %4’tür... Kıbrıs’ın taksimi halinde Türkler, 30-40 sene zarfında yok olacaklardır.” (aktaran Halkın Sesi, 19 Şubat 1957)
            Halkın Sesi’nin 23 Kasım 1957 tarihli nüshasında yazan Dr. Fazıl Küçük, şu görüşleri aktarmaktaydı:
“İngiliz Vali: “Madem ki Türkler Kıbrıs bütçesine 1.5 milyon lira, Rumlar ise 12.5 milyon lira yardımda bulunuyorlar, nasıl oluyor da aradaki bu büyük farka rağmen Türkler eşit hak talep ediyor?” Dr. Küçük: “Bunun ehemmiyeti yok, çünkü Türkler fakirdir.”
            8 Şubat 1958 tarihli Bozkurt da, Eleftheria’nın “Taksim” başlıklı başmakalesinde şöyle dendiğini aktarmaktaydı:
            “Türkler 19 Aralık 1956 tarihine kadar taksim kelimesini bile akıllarına getirmemişlerdir.  Fakat o zaman bir Radcliffe projesi ortaya atıldı ve adaya yalnız bir
bütün olarak tatbikinin mümkün olacağı ileri sürülmüştü. Şimdi Türkler taksim istiyorlar. Bu azınlık, sabık Vali Harding’in adaya dönmesini arzu ediyor. Türkler adadaki nüfusun %18’ini, bütçeye yapılan yardımın %5’i, adadaki ekilebilen arazinin %13’ü ve adanın ticaretinin ancak %1’ini ellerinde tutmaktadırlar. O halde nasıl taksim istiyorlar, biz bile anlamıyoruz.”
                                                *                      *                      *
            Kıbrıs’ta “komünizm tehdidinin arttığı” iddiasıyla İngiltere’yi uyaran ABD, daha 1954 yazında New York Üniversitesi’nden Dr. Alexander Melamid’i Kıbrıs’a göndererek, bir alan araştırması yaptırmış ve bu da Temmuz 1956’da “Geographical Review” dergisinde “Kıbrıs’ta toplumların coğrafik dağılımı” başlığı altında yayımlanmıştı. Aynı uzman kişi, Mart 1960’da da “Taksim edilmiş Kıbrıs: Uygulamalı siyasal coğrafyada bir sınıf çalışması” adlı makalesini yayımlayacaktır. 
            Bu arada 1956 yılının Haziran ayı başında ABD Başkanı Eisenhover’in, Dışişleri Bakanı Dulles ile konuşurken, “Adanın taksim edilmesi ve Kıbrıs Türklerinin kuzeye kaydırılmasıyla uyuşmazlığın sona verilmesinin mümkün olabileceği”nden söz ettiğini de anımsatalım. (Claude Nicolet, United States towards Cyprus: 1954-1974, Mannheim und Möhnesee 2001, s.92)
            İngiliz-Amerikan emperyalizminin Doğu Akdeniz’deki bölücü planlarının dile getirilmesi görevini İngiltere Sömürgeler Bakanı Lennox-Boyd üstlenmiş ve Kıbrıs adasının taksim edilmesi fikri, 19 Aralık 1956’da Avam Kamarasında onun yaptığı bir konuşmada, İngilizlerin çift self-determinasyon hakkı görüşü maskesi altında (yani adada yaşayan hem Rumlara, hem de Türklere ayrı ayrı kendi kaderlerini tayin hakkı ilkesinin uygulanması), İngiltere hükümetinin, eğer uluslararası stratejik durum buna izin verirse ve muhtariyet (self-government) memnuniyet verici şekilde çalışacak olursa, düşünebileceği muhtemel çözüm şekillerinden biri olarak ortaya konmuştu. Emperyalizmin “böl-yönet” politikalarına alet olan Türkiye’nin, Kıbrıs’ın taksimini talep eden politikasını resmen açıkladığı tarih ise, 20 Aralık 1956’dır. Kıbrıs’taki İngiliz sömürge yönetimi ve Ankara ile işbirliği halinde olan Kıbrıs Türk liderliği de, çok geçmeden “Ya taksim, ya ölüm” sloganlarını duvarlara yazdırmaya başlayacaktı.
1 Nisan 1955’de EOKA tarafından başlatılan tedhiş hareketlerini bastırmak üzere kurulan yardımcı polis (auxiliary police) gücünde, 1958 yılında yer alan 70 Kıbrıslı Ruma karşılık, 1700 Kıbrıslı Türk ve komando birliğinde ise, sadece 542 Kıbrıslı Türk görev yapmaktaydı. EOKA’cılar İngiliz sömürgecilere karşı terör eylemleri yaparken, sömürge rejimini savunmak ve bu uğurda can vermek Kıbrıslı Türklere düşmüştü. Çünkü Kıbrıs Türk liderliği, işsiz olan gençliği bu yolla istihdam ettirirken, ada halkına da en büyük kötülüğü yapmış ve iki toplumu birbirine düşürerek, esaslı bir kışkırtmaya alet olmuştu.
            Hürsöz gazetesi, 9 Şubat 1957 tarihli nüshasında şu haberi aktarmaktaydı:
            “Londra’da solcu bir gazete olarak tanınmış olan New Statesman and Nation isimli bir İngiliz gazetesinde çıkan makalede, Adanın Türk ve Rum bölgesi olarak ikiye ayrılmasını önlemek için, Türklerin hukukunun garanti altına alınması gerektiğine işaret olunmakta ve bu garantiye Birleşmiş Milletler’in de katılması teklif olunmaktadır... Gazeteye göre, taksim nüfus nakli ve ekonomik yaralar açacak.”
            Bir yanda Volkan ve TMT’nin, öte yanda da EOKA’nın düzenlediği toplumlararası nefret operasyonları ise, ayrılığın kan ve gözyaşı ile yazılmasına hizmet edecekti. Yıllar sonra bu yeraltı örgütlerinin “derin devlet” ile bağlantıları açığa çıkacaktır. 
                                                ***
“KAYBETTİKLERİMİZİ BİR ÇIRPIDA KAZANMAK YOLUNDAYIZ”
            16 Ekim 1958 tarihli Rumca Ethnos gazetesi “Küçük, şimdi de ticaretin taksim edilmesini istiyor” başlığı altında Kıbrıslı Türk lider Dr. Fazıl Küçük’ün kendi gazetesi olan Halkın Sesi’nde yapmakta olduğu yayınları eleştirirken, Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu Başkanı Rauf Raif Denktaş da, Kurumun kuruluşunun yıldönümünde kaleme aldığı ve 3 Kasım 1958 tarihli Bozkurt ile 4 Kasım 1958 tarihli Halkın Sesi gazetelerinde çıkan “Onuncu Yılda Ticaret” başlıklı makalesinde şöyle demekteydi:
            “1789-1794 senelerinde ada ticaretini elinde tutmuş olan bir cemaatin oğullarıyız. Bu memlekete ilk sinemayı getirenler Türklerdir. Bugün başkalarının elinde olan acenteliklerin %70’i bizimdi. 1914’den buraya, kaybettiklerimizi bir çırpıda kazanmak yolundayız.”
            Halkın Sesi gazetesi 19 Ekim 1958 tarihli nüshasında manşetten şu haberi duyurmaktaydı:
            “Ticari sahada da hürriyete kavuştuk. Türk Ticaret Odası dün kuruldu. Kıbrıs Rumunun biz vasıta olmasına ihtiyaç yok.”           
            “Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu”nun imzasını taşıyan ve 9 Eylül 1958 tarihli Halkın Sesi gazetesinde yayımlanan “İktisadi Kalkınma Kampanyamız” başlıklı yazı ile “Türkten Türke Kampanyası” başlatılmıştı, ama Kıbrıs’ın birleşik ekonomisi, acaba bir çırpıda bölünebilir miydi?
            Halkın Sesi, 15 Mart 1959 tarihli nüshasında, Haravgi’de çıkmış “Bütün tarafların kalkınması için işbirliği yapalım” başlıklı şu makaleyi aktarmaktaydı:
            “Kendi cemaatlerini iktisaden kalkındırmak hususunda Türk liderlerinin ihtirası, Rum cemaatını endişelendiren bir mesele değildir. Bizim şüphemizi mucip olan nokta “ayrı bir iktisadi varlık” tabiri arkasında iktisadi taksim temayüllerinin gizli olmasıdır. Rauf Denktaş, geçen Haziran ayından beri Kıbrıs’ta ayrı bir iktisadi hayatın bulunduğunu söylüyor ve bundan cesaret alıyor. Fakat bir kan dökülmesi neticesinde meydana gelen bu ayrılığın ne gibi müsbet ve faydalı neticeleri görülmüştür? Türk cemaatı arasında “bir refah” görülüyorsa bu, Rumlara karşı girişilen yıkıcı boykottan ileri gelmemektedir. Bu refah, fevkalade durumun, Türk cemaatının birçok fertlerine temin ettiği menfaatlerden ileri gelmiştir. Rauf Denktaş’ın bahsettiği ayrı iktisadi hayat, iyi değil, kötü bir misaldir ve Türklerin kendilerine de zarar getirmiştir.”

CUMHURİYET KURULDUKTAN SONRA
            Kıbrıslı Türk diplomat Alaaddin Gülen’in yıllar sonra yazdığına göre, “Kıbrıs’ta %20 nisbetindeki Türk azınlığın, %80 nisbetindeki Rum çoğunluğuna eşit hale getirmek normal sayılacak bir olgu değildi” (Bellekte Kalanlar, Ankara 1998, s.244), ama TC Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu nasıl olduysa bunu kabul ettirmişti!.. 
            Halkın Sesi gazetesi 25 Aralık 1960 tarihli nüshasında şu haberi aktarmaktaydı:
            “Fileleftheros gazetesinin dün yayınladığı bir habere göre, Kıbrıs Türk tüccarları, hariçteki sanayi ve ticaret müesseselerine mektuplar göndererek, Kıbrıs ekonomisini taksim edilmiş gibi göstermeğe ve ayrı acentelik istemeğe devam etmektedirler... Kıbrıs Türklerinin adadaki sınai ve ticari faaliyetin ancak %8’ini temsil ettiği artık anlaşılmış bulunmaktadır...
           
ARALIK 1963 ÖNCESİ SON DURUM
            Kıbrıs Cumhuriyeti’nin İstatistik ve Araştırma Dairesi’nin verilerine göre, adada yaşamakta olan etnik toplumların Kıbrıs ekonomisine olan katkıları (% olarak) şu şekildeydi:

                                                Kıbrıslı Kıbrıslı Kıbrıslı  Yunan,
                                                Rum    Türk     Ermeni  İngiliz vd
Gelir vergisi (1958)                29.7     1.8       1.0         67.52
Toprak mülkiyeti (1960)         78.3     20.43     -             1.3
Tahıl üretimi (1963)                87.4     12.64     -              -
Şarap üretimi (1962)               87        13          -              -
Hayvancılık geliri (1963)        86        13          -              -
Üretimde çalışan kişiler(1962) 89.9     9.1       -             1.0
Madencilik (1962)                  24.1       1.2       -           74.7
İthalat (1963)                          78.7       3.2     5.3         12.8
İhracat (1963)                         57.5       0.3     6.4         35.8

(Kaynak: Paschalis M. Kitromilides, From Coexistence to Confrontation: The Dynamics of Ethnic Conflict in Cyprus, “Cyprus Reviewed, Edited by Michael A. Attalides” içinde, Nicosia, 1977, s.61)

BM GENEL SEKRETERİ’NİN RAPORU
            “Kıbrıslı Türklerin kendi kendilerini yalıtlama politikası, toplumu ters bir tarafa yönlendirmiştir. Toplum liderliği, Kıbrıslı Türk nüfusun Kıbrıslı Rum yurttaşlarıyla kişisel, ticari ve diğer temaslar kurmasını, yönetime ilişkin konular veya göçmen iseler, kendi köylerine geri dönüp yerleşmeleri gibi konularda cesaretsizlendirmektedir.” (11 Mart 1965 tarihli BM Genel Sekreteri’nin Raporu)


(Pozitif Detay, aylık magazin dergisi, Lefkoşa, Aralık 2007, Sayı:3)