2 Haziran 2018 Cumartesi

KIBRIS’TA ORTAK SINIFSAL MÜCADELEDE DİL SORUNU (1924-1954)

Kıbrıs'ın 1571’de Osmanlı İmparatorluğu’na katılması ardından, adaya çeşitli tarihlerde getirilip yerleştirilen Müslüman Türk nüfusun kesin sayısı hakkında herhangi bir kayıt bulunmamakla beraber, bunun 20-30 bin kadar olduğu tahmin edilmektedir. Kıbrıslı Müslüman Türkler, bu tarihten başlayarak, ada nüfusunun kalıcı etnik bir parçası haline gelmiş ve sayıları, toplam Kıbrıs nüfusunun üçte biri ile beşte biri arasında değişmiştir. Kıbrıs'ta bundan böyle, birbirinden tamamen farklı dil, din ve kültüre mensup iki ana etnik toplum yan yana yaşamaya başlamış ve birbirlerini karşılıklı olarak etkilemişlerdir.
Kıbrıslı Türklerle Rumların ortak yaşam ve karşılıklı etkileşimlerinde, ticaret ve iletişim dili olarak Rumca kullanılmıştır. Osmanlı döneminde resmi hükümet dili Türkçe idi. Saray yöneticileri, Hıristiyan reaya ile Türkçe bilen resmi bir Rum tercüman (dragoman) aracılığıyla temas kurabiliyordu. Bunun yanında Rum orta tabakalarının ileri gelenleri ile özellikle karma köylerdeki bazı Rumlar, Türkçe biliyorlardı. Ada nüfusunun çoğunluğunun Rumlardan oluşması, Rum kültür geleneğinin daha güçlü ve yaygın olması ve Türk nüfusunun büyükçe bir kısmının Rumca konuşabilmesi nedeniyle, Kıbrıs'taki ticaret dili de Rumca olmuştu.[1]
Adanın yönetimi, 1878’de İngilizlere devredildi. 1881’de yapılan nüfus sayımına göre, Kıbrıs’ta yaşamakta olan toplam 186,173 kişiden 137,631’i (%73.9) Rumca konuşan Ortodoks Hıristiyan, 45,458’i (%24.4) Türkçe konuşan Müslüman ve 3,084’ü (%1.7) de Latin, Maronit ve Ermenilerden oluşmaktaydı. [2]
1911’deki nüfus sayımında anadilinin Rumca olduğunu söyleyenlerin 1,191’i Müslümanken, Türkçenin anadili olduğunu söyleyenlerin 139’u Rum Hıristiyandı. [3] Ana dili olarak Rumca konuşan Türklere, daha çok Lefkoşa ve Baf kazalarında rastlanmaktaydı.
1921 yılı nüfus sayımına göre, Lefkoşa kazasında 1,019 ve Baf kazasında 350 Türk, 1931 yılı verilerine göre de Lefkoşa kazasında 1,004, Baf kazasında 521 Türk, ana dili olarak Rumca konuşmaktaydı. Bazı köylerdeki Türkler de, hem Türkçe, hem de Rumca bildikleri halde, Rumcayı daha çok benimsemekte ve kendi aralarında da bu dili kullanmaktaydı.[4] 1955'lere kadar Rumca konuşan Müslüman köyler, adanın her tarafına yayılmış ve Rumlarla aynı geleneksel yaşam biçimini sürdürüyordu.  

ÇALIŞAN SINIFLARIN ÖRGÜTLENMESİ VE TÜRKÇEYE ÇEVRİLEN İLK BELGELER
1919 yılında Leymosun’da kurulan İnşaat İşçileri Birliği, Kıbrıs işçi sınıfının ilk sendikasıdır ve sınıfın kendi kimliğini oluşturma yolunda atılan ilk adımdır. İnşaat işçilerinin mali durumlarını iyileştirmek için işverenlere karşı örgütlenmeleriyle başlayan örgütlü sınıf savaşı, tütün işçileri, liman işçileri, terziler, dülgerler ve ekmekçiler gibi diğer meslek dallarında da birçok işçi birliğinin oluşturulmasının yolunu açmıştı[5]
            Elimizdeki bilgilere göre, 1924’de tek bir örgüt çatısı altında bütün işçileri örgütlemiş olan Leymosun İşçi Merkezi’nin faaliyetlerinde, Kıbrıslı Türk işçiler de yer almıştı. Kıbrıs Komünist Partisi’nin kurucularından olan Yannis Lefkis, anılarında, İşçi Merkezi’nin tüzüğünün iyi Rumca bilen Mustafa adlı bir Kıbrıslı Türk tarafından Türkçe’ye çevrildiğini ve bu kişinin sonradan Türkiye’ye göç ederek, Türkiye Dışişleri Bakanlığı’nda bir süre çalıştığını yazmaktadır. Merkezin açılış törenine, hem Kıbrıslı Türkler, hem de Kıbrıslı Rumlar katılmış ve tüzük, oybirliği ile kabul edilmişti. [6]
Nisan 1924’de Kiryakos Rossidis’in girişimiyle toplanan ve hem Kıbrıslı Rum, hem de Kıbrıslı Türk köylülerin katıldığı Kıbrıs Rençberler Kongresi’nin Nizamnamesi de, Türkçe olarak Söz Matbaasında basılmıştı. 12 Kıbrıslı Rum ve 6 Kıbrıslı Türkten oluşan Yürütme Komitesi’nin kaleme aldığı tüzük, adadaki bütün Türk köylerine dağıtılmıştı. [7]

İKİ YAYININ İŞBİRLİĞİ
Kıbrıs’taki ilk komünist yayınlardan biri olan “Neos Antropos” [8] ile “Birlik” adlı Kıbrıs Türk gazetesi iyi ilişkiler içindeydi. Birlik gazetesi, 30 Ocak 1925 tarihli nüshasında, Leymosun’da yayımlanan Neos Antropos gazetesinin yazarları adına H. Solomonidis tarafından kaleme alınmış olan bir mektubu yayımlamıştı. Solomonidis, “Neos Antropos” gazetesinin ilk sayısının çıkması nedeniyle, Birlik gazetesinin gönderdiği mektuba teşekkür etmekte ve şunları yazmaktaydı:
“Önce, gazetemizin yarısını Türkçe yayımlamaya karar vermiş isek de burada bir Türk matbaası mevcut olmadığından bu işi başaramayıp pek çok üzüldük. Umarız ki bu yüce maksat için siz de bizimle işbirliği yaparak, halka gerçek yolu bulmada yardımcı olacaksınız. Gazetenizi büyük bir ilgi ile izlemekteyiz.”
Birlik gazetesi, bir sonraki nüshasında da, Neos Antropos’un bir makalesini Türkçe olarak yayımlamıştı. Bu makalede, Kıbrıs halkının, Yunan idaresinde yaşamak uğruna, İngiliz idaresinden ayrılmak istemediği belirtilmekteydi.
1929 ile 1934 yılları arasındaki ekonomik bunalım sonucu, binlerce topraksız köylü, köylerden kasabalara gelmiş ve işçi sınıfına katılmıştı. Sınıf bilincinin gelişmesinde çeşitli meslek kollarında çalışan işçilerin oluşturdukları sendikalar, bu dönemde önemli bir rol oynamıştı.
Kıbrıs Komünist Partisi’nin yayın organı olan Neos Antropos’un 13 Haziran 1930 tarihli nüshasında yer alan Ahmet Fethullah imzalı bir makalede, Kıbrıslı Rumlar ile Kıbrıslı Türklerin ortak bir örgüt kurması gerektiği üzerinde durulmaktaydı.[9] Nitekim bir yıl sonraki polis raporları, sadece Kıbrıslı Türklerden oluşan bir komünist yapıdan söz etmekteydi. [10]
            Kıbrıslı Türk işçilerin sınıf bilinci kazanıp, ilk defa örgütlenmeye başladıkları bu yıllarda, Lefkoşa’da dağıtılan 28 Temmuz 1931 tarihli Türkçe bir bildiride, “Filergadon” ve “Panergadigi” derneklerine kayıtlı olan işçilerin buralardan ayrılıp, kendi derneklerine üye olmaları istenmekteydi. Çağrıda yer alan 17 imzadan 2’si, terzi Mehmet Hüseyin ile kumaş boyacısı Mehmet Emin İbrahim’e aitti. Bundan 15 gün sonra, Söz gazetesinde çıkan “Sürüden ayrılanı kurt yer” başlıklı bir makalede ise, Lefkoşa’da bazı Kıbrıslı Türklerin esnafı bolşevikliğe davet ettiğinden şikâyet edilmekteydi. [11]
            Türkçe’ye çevrilip, Lefkoşa’da 20 Ekim 1931 tarihinde basılmış olan bir başka Türkçe metin, bir kulüp tüzüğüdür. 16 sayfalık “Lefkoşa Amele Kulübü”ne ait “Nizamname-i Esasisi”, 500 adet basılarak, tanesi bir kuruşa satılmıştı.

DİL SORUNU YÜZÜNDEN KURULAN İLK AYRI TÜRK SENDİKASI
Kasım 1941’de oluşturulan Tüm-Kıbrıs Sendika Komitesi (PSE), 1945’e gelindiğinde 12,961 işçiyi bünyesinde toplamış ve mücadelesini 1946’da kurulan “Tüm-Kıbrıs İşçi Federasyonu” (PEO)’ya devretmişti. Kıbrıslı Türk işçiler, Rum sınıf kardeşleri ile birlikte PEO’ya bağlı çeşitli sendikalarda örgütlenmişti. Ne var ki, Kıbrıslı Rum sendika yöneticilerinin sendika toplantılarında sadece Rumca konuşmaları, Rumcayı bilmeyen Kıbrıslı Türk işçileri huzursuz etmekteydi. O dönemi yaşamış olan Kıbrıslı Türk sendikacılardan Mehmet Niyazi Dağlı, bize şu bilgileri vermektedir:
“İşçiler sendikalarını kurduktan sonra toplantılar başladı. İsteklerini hükümete ve askeri makamlara iletmeye başladılar. Fakat toplantılarda hep Rumca konuşulurdu ve Türkler anlamazlardı. Bana sorarlar,  kendilerine konuşanları anlatırdım. Ama bu, çok zaman alırdı. Bu nedenle sendika yöneticisine, toplantılarda Türkçe konuşmaların Rumca’ya çevrildiği gibi, Rumca konuşmaların da Türkçe’ye çevrilmesi gerektiğini, Türk işçilerin konuşulanları anlamadığını söyledim. Fakat bu konuda tedbir alınmadı ve toplantılar aynı sistemle devam etti. Bu nedenle ben de Türk işçiler için sendika kurmaya karar verdim. (…)
1942 yılında arkadaşlarla dülgerler olarak bir birlik kurmaya karar verdik. Avukat Fadıl Niyazi ile konuştuk ve bize yardımcı olmasını istedik. O zaman komiserlikler vardı ve bütün resmi yazışmalar buralara yapılırdı. Avukat Fadıl, Komiserliğe bir yazı yazarak, Türkler olarak ayrı bir sendika kurmak istediğimizi bildirdi. Komiserlik bize aynı işkolunda yalnızca bir sendika kurabileceğimizi, bunun yasalar ile sınırlandığını söyledi. O zaman biz de yasaların değiştirilmesi yönünde baskı yaptık. Sonunda farklı isim altında sendika kurma hakkı verildi. Yasalarda değişiklik yapıldı. Tabii yayınlanan bu yasalar İngilizce olduğu için biz Avukat Fadıl Bey’e 7 lira ödeyerek bu yasaları Türkçe’ye çevirttik. Hükümet dairelerinde Türk memur olmadığı için, yayınlanan yazılar Türkçe’ye resmi yollardan çevrilemiyordu. Avukat Fadıl Bey, Türk İşçi Birlikleri’nin yönetmelik ve tüzüklerini de yazdı. 12-14 kişi toplanarak “Lefkoşa Türk Dülger İşçiler Birliği”ni kurdu. Zamanla çalışarak üyelerimizi de çoğalttık.”[12]
Burada ilginç bir durum daha ortaya çıkmıştı. Niyazi Dağlı, arkadaşı Salih Türker ile birlikte, dülgerler dışındaki diğer zanaat sahipleri ile Amele Birliği kurmak üzere düzenledikleri bir toplantıda, katılan arkadaşlarının Türkçe bilmedikleri için kendisini anlamadıklarını ve bunun üzerine Rumca konuşarak düşüncelerini anlattığını belirtmektedir. Amele Birliği kurulduktan sonra, Türkçe bilmeyen bu işçilere ders vermek üzere, zamanın Maarif Müdürü’ne başvuruda bulunan sendikacılar, kendilerine bir okul ve öğretmen sağlanmasını rica ettiler. Böylece gönüllü öğretmenlerle Haydarpaşa Okulu’nda Kıbrıslı Türk üyelere 3-4 ay süreyle Türkçe dersler verildi.
            20 Haziran 1944 tarihli Halkın Sesi gazetesinde yer alan “LTKSAB Sekreteri Mehmet Niyazi” imzalı ve “Lefkoşa Kaza Amele Birliği Sekreteri’ne Açık Mektup”ta, 28 Mayıs’ta Aneksartidos gazetesinde yer alan bir açıklamaya yanıt verilmekteydi.  Mektubun içeriğinden anlaşıldığına göre, 15 Temmuz 1943 günü akşamı iki işçi birliğinden heyetler uzun bir toplantı yapmış ve Türk heyeti ayrılma gerekçelerini şöyle dile getirmişti:
“Bizleri ayıran lisan; Türk hakkının gaip olması ve bize verilmiyen kıymet ve ehemmiyettir. İşte tam o anda bize bu gün tebliğlerinizde neşredilen sözleriniz söylenmedi mi? O zamana kadar gerek umumi ve gerek hususi toplantılarda hiç bir Türke konuşma hakkı verilir miydi? Ve yahut binbir ısrarla söz alan Türkün sözleri dinlendi mi? Alaycı ve utandırıcı kahkaha ve alkışlarla susturulmaz mıydı? O zamana kadar konferanslar Türkçe olarak söylenir miydi? Birlik binanızda kendi milli bayrağınızı ve sair bayrakları dalgalandırdığınızda hiç bir Türk bayrağı çekildi mi?”
            Mektup, 22 Haziran 1944 tarihli Halkın Sesi’nde şöyle devam etmekteydi:
            “1 Mayıs 943 yortusunda yüzlerce Rumca yazılı tabellalardan Türkçe olarak kaç tane vardı? Hiç... hiç... Bizleri bir siyasi, milli maksatlarınızı yüzümüze aksettirmediniz mi? Kıbrısın Yunanistana ilhakı için Lortlar kamarasına telgraf çekmediniz mi? 943te yapılması kararlaştırılan umumi bir grev kararında Türkçe konuşulmadığından ani olarak hatanızı yüzünüze vurunca Rum amelesi dağındıktan sonra Türk işçisini yağmur içinde durdurtmak istemediniz mi? Grevlerden sonra işlere gönderilen işçilerden Rumlar tercih edilmez miydi? Günlerce birliğinize gidip gelen bir işsiz Türkü hangi işe gönderdiniz? Kıbrısın Yunanistana ilhakı için teşkilatlandığınızı propaganda sahasında yaydığınızda bize aksi mukabelede bulunmayor muydunuz?”
            13 Ağustos 1944’de enosis konusu yüzünden[13] PEO’dan ayrılan Kıbrıslı Türk işçilerin oluşturduğu Kıbrıs Türk İşçi Birlikleri’nin üye sayısı, 1945’de 843’e yükselmişti.
            3 Mayıs 1945 tarihli Halkın Sesi gazetesinde yayımlanan “Lefkoşa Türk İşçi Birliği’nin Dilekçesi”nde, hükûmet işlerinde Türk işçisinin kayırılmadığından şikâyet edilmekte ve 1 Mayıs İşçi Bayramı nedeniyle Sömürgeler Bakanlığı Müsteşarlığı’ndan talep edilenler arasında şunlar da vardı:
“Lefkoşada her mahalleye konulan sokak levhalarına Türkçenin de yazılması; her Türke resmi makamlardan gönderilecek her hangi bir evrak Türkçe olmalı, Rumca ve İngilizce olmamalıdır.”
Kemal Deniz de Ateş gazetesinin 15 Ekim. 1946 tarihli nüshasında yer alan “Belediyelerimiz Teşkilatını Nasıl Görmek İsteriz” başlıklı makalesinde, ortak yönetilen belediyelerin Türklere yönelik uygulamalarını eleştirmekte ve sokak tabelalarının mutlaka Türkçe yazılmasını ve Belediye Meclisi’ndeki tartışmaların Türkçe olmasını istemekteydi.

PEO VE AKEL’İN AYRI TÜRK BÜROLARI VE TÜRKÇE YAYINLARI
1948 Büyük Maden Grevi’nden sonra yeniden PEO’ya bağlı sendikalarla birleşen Kıbrıslı Türk işçiler için, Mart 1954’de ayrı bir Türk Bürosu kuruldu. 1952’den beri PEO Merkez Komitesi üyesi olan Ahmet Sadi Erkurt, bu büronun başkanlığına getirilirken, kazalarda da birer Türk temsilci görevlendirildi. 1954 yılı sonunda PEO’da örgütlenmiş Türk işçi sayısı 1,500’e ulaşmıştı ve onlar için bir “Türkçe Aylık İşçi Bülteni” yayımlanmaktaydı.
            Ahmet Sadi Erkurt anılarında o günleri şöyle anlatmaktadır:
“Türk İşçi Birlikleri, PEO ile birleştikten sonra, yeni bir durum meydana geldi. Türk işçileri aydınlatılmalı idi. PEO’nun işçiler için İşçi Gazetesi vardı. Ama bu gazete Rumca lisanında yayımlanıyordu. Türk işçilerinin pek azı Rumca okuyabiliyordu. Her ne kadar da Lefkoşa ve Mağusa Türk Dairesi mesulleri Rumca biliyorlardıysa da, Larnaka ve Leymosun mesulleri Rumca okuyamıyorlardı. Bilseler bile iyi aydınlatıcı iş olamazdı. Türk işçisinin elinde bir Türkçe evrak olmalı ve okumalı idi. Çünkü Türkçe gazeteler işçi problemlerine değinmezler, çoğu kere aleyhe yazarlardı. Bu yüzden dairemiz, aylık bir Türkçe bülten yayımlamaya karar aldı. 1954’de bültenimiz yayımlanmaya başladı. Bu bülteni ben hazırlıyor, daktilodan geçirdikten sonra, poligrafta tabediyordum.”[14]
            Kıbrıslı Türklerden oluşan “AKEL Türk Kolu” ise ilk Türkçe bildirisini Mart 1954’de dağıttı.[15] Ne var ki, TMT’nin 1958’deki cinayet ve sindirme eylemlerinden sonra, Kıbrıslı Türk işçiler, sınıf kardeşleriyle birlikte örgütlendikleri bu yapılardan kopmak zorunda kaldılar.       

(“Sol ve Kıbrıs Sorunu” grubu tarafından 2 Haziran 2018’de Lefkoşa’daki Dayanışma Evi’nde düzenlenen “Üçüncü Yıllık Konferans 2018”de okundu.)


[1] A.An, Kıbrıs Kültürü Üzerine Yazılar, Lefkoşa 1999, s. 19 ve 32
[2] Census of Cyprus. Report, 1881
[3] Lukach and Jardine, Kıbrıs’ın El Kitabı, Lefkoşa 2007, s.45
[4] İsmet Konur, Kıbrıs Türkleri, İstanbul 1938, s.30
[5] A. An, Kıbrıs’ta işçi sınıfının oluşumu ve ilk sendikal hareketler, 17-18 Ekim 2015, İstanbul bildirisi
[6] Aktaran Michalis Michaelides, The Turkish Cypriot Working Class and the Cyprus Labour Movement, The Cyprus Review, Fall 1993, s.33-57
[7] A.An, Kıbrıslı Rumların Enosis Sorunu ve Kıbrıslı Türklerle Siyasal İşbirliği (1902-1941), 13 Mayıs 2017, Sol ve Kıbrıs Sorunu, 2. Yıllık Konfererans’ta okunan bildiri
[8] Türkçesi: Genç Adam veya Yeni İnsan
[9] Aktaran Yannis Katsurides, Kıbrıs Komünist Partisi Tarihi, Lefkoşa 2014, s.185
[10] A.An, Kıbrıslı Rumların Enosis Sorunu ve Kıbrıslı Türklerle Siyasal İşbirliği (1902-1941), 13 Mayıs 2017, Sol ve Kıbrıs Sorunu, 2. Yıllık Konfererans’ta okunan bildiri
[11] Söz gazetesi, 13 Ağustos 1931
[12] Yenidüzen gazetesi, 9 Ocak 1990
[13] A.An, Kıbrıs İşçi Sınıfının Geçmişteki Güzel İşbirliği Günleri, INEK, PEO ve Dev-İş tarafından Lefkoşa’da 13 Ekim 2005’de düzenlenen seminerde okunan bildiri
[14] A.An, İşçi Sınıfımızın İlk Öncüleri, 1958’e kadar Emek hareketinde Kıbrıslı Türkler, Lefkoşa 2011, s.77-78
[15] A.An, Kıbrıslı Türklerde Sınıf Sendikacılığından Etnik Sendikacılığa Geçiş ve İşçi Muhalefeti (1944-1960), Lefkoşa 2005, s.202

11 Nisan 2018 Çarşamba

KAVAZOĞLU’NU KATLEDİLİŞİNİN 38. YILDÖNÜMÜNDE ANIYORUZ


AKEL Merkez Komitesi’nin Kıbrıslı Türk üyesi Derviş Ali Kavazoğlu ile sendikacı arkadaşı Kostas Mişaulis, 38 yıl önce 11 Nisan 1965 tarihinde, Luricina yakınlarında pusuya düşürülerek vahşice öldürülmüştü.

Adamızın emperyalistler ve onların yerli işbirlikçileri eliyle taksim planları gereğince bölünmesine karşı duran, Türk-Rum dostluğu ve işbirliği için gerek siyasal, gerekse sendikal alanda çalışmalarını yürüten Kavazoğlu, Aralık 1963 olaylarından sonra, sık sık yayımladığı bildiriler ve diğer yayın faaliyetleriyle, Kıbrıs Türk liderliğinin taksim politikasını eleştirmekteydi. Bu yüzden Dr.İhsan Ali ile birlikte faşist yeraltı örgütünün hedefi haline gelmişti. Bilindiği gibi Cumhuriyet gazetesinin yazarları Ahmet Gürkan ile Ayhan Hikmet de, 23 Nisan 1962’de aynı taksimci faşist çevreler tarafından katledilmiş ve Kıbrıs Türk toplumundaki barış ve dostluk yanlısı muhalif sesler, susturulmak istenmişti. 11 Nisan 1965 günü, emperyalizmin yerli işbirlikçileri tarafından pusuya düşürülen Kavazoğlu ile Mişaulis, otomatik silahlarla kısa mesafeden vurularak, öldürüldüler. Ama onların savunduğu taksim karşıtı görüşler, bugün geniş kitlelere mal olmuş bulunuyor. Kıbrıs Türk liderliğinin, toplumumuzu içine sürüklediği ayrılıkçı politikanın çıkmaz bir sokak olduğu artık bilinçlere kazınmış durumda.

Kıbrıslı Türk işçilerin unutulmaz lideri Derviş Ali Kavazoğlu’nu, ölümünden bir yıl önce kaleme aldığı bir bildirisi ile anıyoruz. Önce konuya açıklık getirmek amacıyla, Kavazoğlu’nun bildirisinde değindiği TİP Genel Başkanı Mehmet Ali Aybar’ın konuşmasını veriyoruz:

KIBRIS VE MİSAK-I MİLLİ POLİTİKASI

TİP Genel Başkanı Mehmet Ali Aybar, 10 Mayıs 1964 günü Bursa’da yapılan Parti Genel Yönetim Kurulu toplantısındaki açış konuşmasında Kıbrıs sorunu ile olarak şu değerlendirmede bulunmuştu:

“...Gerçekten de kanlı olaylar, Üçüncü İnönü Hükümetinin Mecliste zayıf bir çoğunlukla kurulduğu için harekete geçemeyeceği sanıldığı ve Cumhurbaşkanlığına yeni gelmiş Johnson’un Kıbrıs işinde sert tepkiler göstermesinin çok zayıf bir ihtimal olarak göründüğü günlerde başlamıştır. Beri yandan Kıbrıs’ta Türkler, nüfusun beşte birini teşkil etmektedirler. Zürih ve Londra sözleşmelerinden ve yeni Kıbrıs Anayasasından Türk azınlığı memnundur. Oysa Rumlar şikayetçidir. Makarios, kanlı olaylardan önce de Zürih ve Londra anlaşmalarından, Anayasadan şikayet etmiştir. Ve en önemlisi Kıbrıslı Türklerin kuşaktan kuşağa miras kalmış, yolunda dövüşülüp ölünmüş bir “Anavatana ilhak” ülküleri olmamıştır.

Oysa Rumların kuşaktan kuşağa gelişmiş bir “Enosis” davaları vardır. Bu ülkü yolunda teşkilatlar, silahlı birlikler kurmuşlar; yıllardır İngilizlere karşı dövüşmüşlerdir. Aşırı milliyetçi, Enosisçi, faşist bir tedhiş teşkilatı olan EOKA, bugün yine faaliyettedir. Ve Makarios Atina’da bu teşkilatın lideriyle görüşmüştür.

Bütün bu faktörler, objektif olarak değerlendirilince, Kıbrıs Türk cemaatinden bazı kimselerin şahsi çıkar ve ihtirasları peşinde koşmuş olabilecekleri hesaba katılsa bile, son kanlı olayların EOKA’cı Rumlar tarafından çıkartılmış olduğunu kabul etmek gerekir...”

Aybar devamla Kıbrıslı Türklerin statülerinin güvence altına alınması gerektiğini belirterek şöyle demişti:

“Fakat bütün bu işler ancak Kurtuluş Savaşı Türkiyesinin vazgeçilmez temeli olan “Misak-ı Milli” ışığı altında yürütülen, kişiliği olan bir politika ile başarılabilir. Biz Kurtuluş Savaşını kazanmış, eski bir mirası tasfiye etmiş bir devletiz. Anavatanın sınırlarını mütecanis bir ulus varlığı etrafında kesin olarak çizmiş bulunuyoruz. Bugünkü sınırlarımız dışında hiçbir toprak üzerinde iddiamız yoktur, olmamalıdır...

Kıbrıs’ta içine düştüğümüz çıkmaz, son tahlilde temellerini Atatürk’ün attığı Kurtuluş Savaşının Misak-ı Millici politikasından uzaklaşılmış olmasının sonucudur. Dünyada kuvvet dengelerinin, şartların, dolayısıyla hedeflerin artık bundan on beş yıl önceki biçimde olmadığı, devlet adamlarımızın mutlaka görüp anlamaları zamanı gelmiştir. Üsler verip, yardım almak şeklinde özetlenebilecek Kurtuluş Savaşı Türkiyesine hiç de yaraşmayan bir dış politika görüş ve anlayışına bizim devlet adamlarımız bağlı kalsalar bile, böyle bir pazarlığın yakında müttefiklerimiz için cazibesi kalmayacağı ciddiyetle düşünülmelidir.

Türkiye gerçekçi ve kişiliği olan bir dış politikaya dönmelidir. Güvenliğimiz de, hızlı kalkınmamız da buna bağlıdır. Bunun Batı dünyasına sırt çevirmek anlamına gelmeyeceğini, bilmem söylemeye lüzum var mı? Ama böyle bir dış politikanın her şeyden önce Türkiye’nin milli menfaatlerine göre ayarlanacağı muhakkaktır...” (Sosyal Adalet - 15 Mayıs 1964)

TÜRKİYE VE KIBRIS’TAKİ TEPKİLER

Mehmet Ali Aybar’ın Kıbrıs konusunda söyledikleri, Türkiye basınında tahrif edilmiş ve TİP’e karşı saldırılarda bulunulmuştu. Ankara’da yayımlanan ve TİP’e yakın, aylık siyasi fikir dergisi “Sosyal Adalet”in, 15 Haziran 1964 tarihli nüshasında belirtildiğine göre, “bu saldırılar, konuşmadan 4 gün sonra, gece saat 10.30‘da TİP’in Ankara’daki binasına fiili tecavüz şeklini alma istidadını göstermiş, fakat devletin emniyet kuvvetleri tarafından daha başlangıçta önlenmişti”.

Kıbrıs’ta da Kıbrıs Türk İşçi Birlikleri Federasyonu Başkanı Necati Taşkın, yayımladığı bir basın açıklamasında, TİP Genel Başkanı Mehmet Ali Aybar’ı, Kıbrıs sorunu ile ilgili olarak dile getirdiği görüşler nedeniyle eleştirmişti. Derviş Ali Kavazoğlu ise, Necati Taşkın’ın dile getirdiği görüşleri değerlendiren bir bildiri yayımlamıştı.

AKEL tarafından İngilizce olarak yayımlanan “AKEL Newsletter” adlı bültenin Mayıs 1964 tarihli 40. sayısında yer alan ve “Kıbrıslı Türk İşçilerin Gerçek Sesi” başlıklı bu bildirinin Türkçe çevirisi şöyledir:

“KIBRISLI TÜRK İŞÇİLERİN GERÇEK SESİ"

17 Mayıs 1964 tarihli Kıbrıs Türk gazeteleri, Türk şovenist liderliği tarafından Türk İşçi Birlikleri’nin başına getirilen Necati Taşkın’ın bir açıklamasını yayımladılar. Taşkın, ustalarına itaat ederek, Türkiye’deki İşçi Partisi’nin lideri Mehmet Ali Aybar’a hırçın bir saldırıda bulunmuştur.
Seçkin Kıbrıslı Türk sendikacı Derviş Kavazoğlu’nun, Taşkın’ın iftira dolu suçlamalarına yanıt olarak yayımladığı bildiriyi aşağıda yayımlıyoruz:

“Bay Kavazoğlu’nun yanıtı
Kıbrıs Türk İşçi Birlikleri Federasyonu’nun kendinden menkul Genel Sekreteri olan Kıbrıslı Türk Necati Taşkın, 17 Mayıs tarihli Kıbrıs Türk gazetelerinde, Türkiye’deki İşçi Partisi’nin sayın başkanı Mehmet Ali Aybar’a karşı hırçın saldırılarda bulunmaktadır.

... Bütün Kıbrıslı Türk işçiler çok iyi bilmektedir ki, 1958’e kadar Necati Taşkın, İngiliz sömürgecilere yardımcı polis olarak çavuş rütbesiyle hizmet etmekteydi. Daha sonra, Türk köylülere adeta kan kusturan Celal Hordan’ın faşist örgütünün “önde gelen”lerinden biri oldu. Ardından Denktaş geldi ve faşist yöntemi ile Kıbrıs Türk İşçi Birlikleri Federasyonu’nun liderliğini dağıtarak, Taşkın’ı Genel Sekreterlik mevkiine tayin etti.

Bu adamın Türk işçilerinin uzun ve şerefli mücadeleleriyle hiçbir bağlantısı bulunmamaktadır. Ne işçilerin sendika hareketi hakkında, ne de işçi hakları konusunda bir bilgisi vardır. Normal koşullar altında, Necati Taşkın, İşçi Birlikleri Federasyonu’nun Genel Sekreteri olma niteliklerine sahip değildir ve kadrosundan biri olması bile düşünülemez.

Kıbrıs Türk işçileri, Taşkın’ın Türk sendikalarının liderliğini yasadışı yollarla ele geçirdiği günden beri, sendikalar içinde ve Kıbrıslı işçilerle yabancı şirketler arasındaki ilişkilerde oynadığı rolü çok iyi bilmektedir. İşçi sendikaları faşist yöntemlerle yönetilmeseydi, Türk işçileri Taşkın’a, Federasyonlarının Genel Sekreteri olarak tahammül etmek bir yana, hatta onun İşçi Birliklerinin binalarına girmesine bile izin vermeyeceklerdi.

Şimdi Sayın Mehmet Ali Aybar’ın kim olduğuna bakalım: Sayın Aybar, Türkiye’nin yasaları ve anayasası temeline dayanan, öncü işçi sendikaları tarafından örgütlenmiş Türkiye İşçi Partisi’nin seçilmiş başkanıdır. Bilindiği gibi, Türkiye Anayasası, 27 Mayıs 1960 devriminden doğmuştur. Bu parti, sosyal adaletten yanadır ve Atatürk ilkelerine dayanmaktadır. Saflarında Türkiye’nin en önde gelen birçok ilerici unsurlarını ve aydınlarını barındırmaktadır.

Parti programını incelemiş ve faaliyetlerini basından izlemiş olanlar, memnuniyetle göreceklerdir ki, Mehmet Ali Aybar’ın başkanı olduğu Türkiye İşçi Partisi, Türkiye’de geniş halk kitlelerinin gerçek çıkarlarını dile getirmektedir. Ama şimdiki dönemin ruhunu anlayacak durumda olmayan Taşkın gibi bazı kötü şöhretli “lider”ler, Kıbrıs Türk toplumunu ekonomik, sosyal ve ulusal yıkımın kenarına itelemiş olanlar ve Türkiye’yi nükleer bir savaşın karmaşasına doğru yönlendirenler, böylesi bir partiye ve onun başkanına hakaret etme cesaretini bulmaktadır.

Sayın Aybar’ın, Partisinin Merkez Komitesinin 2. Genel Yönetim Kurulu toplantısında Kıbrıs ile ilgili olarak yaptığı konuşmayı inceleme olanağını bulmadık. Ama, Taşkın’ın söylediğinden hareketle bir yargıya varırsak, Sayın Aybar, Atatürk tarafından belirlenmiş olan misak-ı milli’den söz ederek, güya ciddi bir hata yapmıştır. Oysa bilindiği gibi Atatürk’ün misak-ı milli saptaması, onun Türkiye’nin dış politikasındaki en büyük başarılarından biridir.

Taşkın, Sayın Aybar’ın bu sözlerinin, Kıbrıslı Türk işçilerin öfkesine yol açtığını ileri sürmektedir. Ama Taşkın bilmelidir ki, Kıbrıslı Türk işçiler, Atatürk’ün ilkelerini herhangi bir çekince koymadan kabul etmektedir. Ve bu ilkeler, sadece Taşkın’ın kendisi gibi siyasi cücelerde öfkeye yol açar.

Yine Taşkın’a göre, İşçi Partisi’nin Başkanı, Kıbrıslı Türk liderlerin kendilerine ait bir fikirleri ve politikaları olmadığını ve birçok defalar İngilizlerin desteğini talep ettiklerini söylemiştir.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Sayın Aybar’ın böyle bir şey söyleyip söylemediğini bilmiyoruz. Ama söylemişse bile, Sayın Aybar, artık saklanamayan gerçek doğrulardan başka birşey söylememiştir.

Son on yıldaki Kıbrıslıların mücadele geçmişini genel hatlarıyla gözden geçirecek olursak, Kıbrıs Türk toplumunun sözüm ona “lider”lerinin İngiliz politikalarını adım adım izlediğini ve asla açık-seçik yurtsever bir politikalarının olmadığını görürüz. Zaman zaman, bu politikayı gömlek değiştirir gibi değiştirmektedirler. İngiliz politikasındaki ay-yıldıza sarılarak, bunu Türk politikası diye sunmaktadırlar. Bu söylediklerimizi, somut olaylarla kanıtlayacak durumdayız.

Necati Taşkın, kendi hatalarını görmezden gelerek, Sayın Aybar’ı sorumsuz, kalpsiz ve vicdansız olarak suçlamakta ve bu iftiracı sözleriyle Kıbrıslı Türk işçilerin görüşlerini ifade ettiğini öne sürmektedir.

Ben Kıbrıslı Türk bir yurttaşım ve 15 yıldır işçi sendikalarının sorunlarıyla meşgul olmakta ve Kıbrıslı Türk işçilerin gerçek çıkarlarıyla ilgilenmekteyim. Toplumumun siyasal ve sosyal sorunları için elimden gelenin en iyisini yapmaktan da geri durmadım. Bugün kendi yaşamım, son sekiz yıldan beridir, Taşkın’ın üyesi olduğu faşist örgütten gelen tehlike ile karşı karşıyadır. Faşistlerin sürekli zulmü altındayım. Ama, Taşkın’ın Sayın Aybar’a ve Atatürk ilkelerine karşı yönelttiği utanmazca iftiralara Türk işçilerinin katılmadığını hiçbir çekince koymadan ilan edecek ve bilecek durumdayım. Taşkın, bir de övünerek, “Sayın Aybar, Kıbrıs’a gelmeye cesaret ederse, saçının bir tek telini bile yitirmeyecektir” diyerek, onu Kıbrıs’a gelmeye davet etmektedir. Gördüğünüz gibi, Kıbrıs’ı ziyaret etmek isteyen Türkiyeli yurttaşlarımızın yaşamları, Taşkın’a ve benzerlerine bağlıdır! İstedikleri gibi, bir kişinin yaşamını sonlandırabilirler veya koruyabilirler...

Sayın Aybar, yine de biz sizi ve Atatürk ilkeleri ile 27 Mayıs Devriminin ilkelerine inanan onurlu gazetecileri Kıbrıs’a gelmeye davet ediyoruz. Sayın Çetin Altan, Yaşar Kemal, Metin Toker’i de Kıbrıs’a çağırıyoruz. Ama buraya geldiğiniz zaman, Kıbrıslı Türklerin gerçek düşüncelerini, kendinizin öğrenebilmesi için faşizmin zincirlerini kırmaya çalışınız. Buraya ortak bir tartışma için geliniz. Daha sonra Türk toplumunu yıkımdan kurtarmak için bir yol mutlaka bulabilir ve Türkiye’yi de nükleer cehennemin eşiğinden kurtarabiliriz. Bu şekilde, hepimiz de, ulusumuza, insanlığa ve dünya barışına iyi bir hizmet verip katkı koyabiliriz. Gelmenizi bekliyoruz!”

(Yeni Çağ gazetesi, 11 Nisan 2003, Sayı:632, daha sonra şu kitap içinde: A.An, TMT’nin Kurbanları, Lefkoşa 2008, s.84-89)

LEFKOŞA’NIN İLK DEFA 1956'DA İKİYE BÖLÜNMESİNE YOL AÇAN KIŞKIRTMA OLAYLARI


        Halkın Sesi ve Hürsöz gazeteleri, 15 Aralık 1955 tarihli nüshalarında, Kıbrıs Rum Komünist Partisi AKEL’in bir gün önce Ekselans Vali tarafından kanun dışı ilan edildiği haberini vermekteydiler. Buna göre AKEL’in gençlik örgütü AON, çiftçi örgütü EAK ve kadın örgütü PODY de yasaklanmaktaydı.
         16 Aralık 1955 tarihli Hürsöz ise, Neos Demokratis ve Aneksartitos gazeteleri ile birlikte haftalık Türkçe “İnkılâpçı” gazetesinin de bir yıl süre ile resmen kanun dışı ilan edildiğini haber vermekteydi. Aynı tarihli Hürsöz’de yazan Şafi Alper, “AKEL partisi söndü” başlığı altında, bu partiyi eleştirmekte ve “işçilerimizi istismar edip paralarını topluyordu” ifadesini kullanmaktaydı.     
         30 Aralık 1955 tarihli Halkın Sesi’nde ise şu haber yer almaktaydı:
         “Rum komünistleri dün yine grev ve nümayiş yaptılar... Bilindiği gibi 14 Aralıkta AKEL Partisi ile peyk teşekküllerinin kapatılması üzerine, 130 kadar komünist lideri tevkif edilerek Dikelya kampına sevkedilmişlerdir. Bunlar arasında iki Belediye Reisi, bazı Belediye azaları ve solcu sendika liderleri bulunmaktadır.”
         8 Ocak 1956 tarihli Hürsöz de “Rumca komünist gazetesi Embros dün kapatıldı. Zavalli Matbaasındaki odaları mühürlendi” haberini vermekteydi.

“İKTİSADİ BOYKOT”
         21 Ocak 1956 tarihli Hürsöz gazetesinde çıkan “Hürsöz” imzalı ve “İktisadi boykot” başlıklı makalede, bir haftadan beri, “Bazı maceraperest Rumların Türk esnafına karşı iktisadi boykot ablukasına giriştikleri esefle müşahade olunmaktadır” denmekteydi.

SCOTSMAN’IN HABERİ: ÜÇLÜ TAKSİM
         Halkın Sesi gazetesi ise, 28 Ocak 1956 tarihli nüshasında, Eleftheria’nın Scotsman’dan aktardığı bir haberi vermekteydi. Scotsman gazetesine göre, Kıbrıs meselesinin halli için bir plan hazırlanmış olup, bu plana göre, Kıbrıs adası üç bölgeye ayrılacaktı. İngiltere, Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumlara ait olacak bu bölgelerin oluşturulması için nüfus mübadelesi yapılacaktı. Böylece karşı tarafa geçmeler sonunda adada Türk ve Rum bölgeleri oluşacaktı.

“KOMÜNİSTLER HAKİM OLURSA...”
         Bozkurt gazetesi, 27 Şubat 1956 tarihli nüshasında, “Kıbrıs’ta idareye komünistler hakim olursa Türkiye, Kıbrıs’a asker çıkaracak” haberini vermekte ve Atina Radyosu’nun da aynı mealde bir haber yayınladığını duyurmaktaydı.

SERBEST BIRAKILAN SOLCULAR
         7 Nisan 1956 tarihli Halkın Sesi gazetesi, 14 Aralık 1955’de tevkif edilen 130 solcu arasında bulunan AKEL liderlerinden 9’unun (Gençlik ve çiftçi örgütünden) bir gün önce serbest bırakıldığını duyurmaktaydı.
         21 Nisan 1956 tarihli Halkın Sesi gazetesi de “AKEL Genel Sekreteri Papayuannu, tedavi için götürüldüğü hastaneden kaçtı” haberini vermekteydi.
 
ANTİ-KOMÜNİST TÜRK LİDERLİĞİ, SOLCU TÜRKLERİ HEDEF GÖSTERİYOR
         23 Nisan 1956 günü Lefkoşa’nın Türk semtinde iki Türk genci tedhişçiler tarafından öldürüldü. Bunlardan biri, Türk polis eri Nihat Vasıf’tı ve polis, onun öldüren iki kişinin bir Türk kızı tarafından yakalatıldığını duyurdu.
Öldürülen ikinci Türk, Ardath Sigara Fabrikası’nda gece bekçisi olarak çalışan Cüfer Ferhat’tı. Polis, evli, 2 çocuk sahibi ve karısı hamile olan Cüfer Ferhat’ın, yardımcı polis olan bir Türk tarafından öldürüldüğünü ve bu polisin tutuklandığını, hakkında dava okunacağını açıkladı. Yardımcı polis olan diğer üç Türk de fabrikada yağmacılık yapmakla itham edildi.
Ertesi gün, yani 24 Nisan’da, Türk gençleri, Lefkoşa’daki Ay Luka ve Ay Kasyano mahallelerindeki Rum evlerine ve Belediye Pazarı’ndaki Rum dükkanlarına hasar verdiler, yağmalar yapıp, yangınlar çıkardılar.  
Kıbrıs Türk liderliğine yakın basın organları, bu olayları sol eğilimli Kıbrıslı Türklerin yaptığını yazarak, onları hedef gösterdi.     
         Halkın Sesi gazetesi, 27 Nisan 1956 tarihli nüshasında, “Geçen akşam bazı TEK azaları tevkif edildi” başlıklı haberinde, solcu eğilimi ile bilinen “Türk Eğitim Kulübü” (TEK)’in yapılan araştırmalar sonucu bazı evraklarının müsadere edildiğini de duyurarak, şöyle yazmıştı:
         “Geçen gün sabahleyin Lefkoşa’nın bazı noktalarında çıkan bazı hadiselerde bu kulübün bazı azalarının rolü olduğundan şüphe edilmektedir... Liderlerinin bazıları kanundışı ilan edilmiş olan Rum Komünist Partisi AKEL’in paralı organları olduğundan şüphe ediliyor.”

LEFKOŞA BERLİN GİBİ İKİYE BÖLÜNDÜ
         27 Nisan 1956 tarihli Halkın Sesi gazetesinde, manşetten verilen şu haber yer almaktaydı:
         “Lefkoşa’da sokağa çıkma yasağı dün öğleden sonra 5’den itibaren bu sabah 4’e kadar tatbik edildi. Şehir, kuzey ve güney olmak üzere ikiye ayrıldı.”
         Haberin devamında şöyle denmekteydi:
         “Yasağın kaldırıldığı 11 saat esnasında şehir, Batı ve Doğu Berlin gibi, Kuzey ve Güney Lefkoşa tarzında iki kısma ayrılmış, Baf kapısından Mağusa kapısına kadar devam eden sokak tamamen kapalı kalmıştır.”

“TEVKİF EDİLEN SOL TEMAYÜLLÜ TÜRKLER”
         27 Nisan 1956 tarihli Hürsöz gazetesi, “Lefkoşa’daki son hadiseleri müteakip bazı sol temayüllü Türkler dünden itibaren sorguya çekilmek üzere tevkif edilmişler ve polis merkezine götürülmüşlerdir” haberini vermekte ve merkezi hapishaneye götürülenlerin şimdilik yalnız Lefkoşa’da 32 kişi olduklarını duyurmaktaydı. Gazete, devamla, “Tahmin olunduğuna göre, kazalarda da sol temayüllü Türkler de tevkif olunacaklardır” diye yazmaktaydı.

“TÜRKLER ARASINDA KAVGA”
         27 Nisan 1956 tarihli Halkın Sesi gazetesinde yer alan ve Fileleftheros gazetesine atıfta bulunulan bir haberde şöyle denmekteydi:
         “Fileleftheros, Lefkoşa’daki Türk nümayişlerinden bahsederken, Türklerin kendi aralarında kavgaya tutuştuklarını iddia etmektedir. Gazetenin yazdığına göre, kavga şöyle başlamış: “Bazı mutedil ve soğukkanlı Türkler, Atatürk Meydanında toplanan nümayişçileri dağıtmak maksadıyle kendilerine nasihat vermeğe başlamışlar ve bu arada Rumların Türklere gücenerek iktisadi harp ilan etmeleri tehlikesine işaret etmişlerdir. Fakat nümayişçiler yapılan bu nasihati dinleyerek dağılacakları yerde, kendilerine nasihat edenlere hücum etmişler! Böylece Atatürk Meydanında Türkler kendi aralarında bir yumruk kavgasına başlamışlar! Bunun neticesi olarak da Hükümet tekrar örfi idare ilan etmek mecburiyetinde kalmış!

BÖLÜNEN LEFKOŞA’DA YER DEĞİŞTİRMELER
         Halkın Sesi gazetesi, 28 Nisan 1956 tarihli nüshasında şu haberi vermekteydi:
         “Lefkoşa’nın Türk mahallelerinde evi, yazıhanesi veya mağazası bulunan Rumlar bu mahallelerden uzaklaşmak için Rum semtlerinde yer aramağa başlamışlardır.”

ETHNOS’UN MAKALESİ
         29 Nisan 1956 tarihli Halkın Sesi gazetesi şöyle yazmaktaydı:
         “Ethnos gazetesi, Lefkoşa’daki Türk nümayişlerine temasla, “Ateşe petrol dökmek istemiyoruz. Bilakis, maksadımız iki cemaat arasındaki iyi münasebetleri iade etmektir. Çünkü birçok Türklerin, bu barbarca hareketleri tasvip etmediklerini biliyoruz. Bunun en iyi delili Ay Luka mahallesinde yaşayan Türklerin nümayişçilerin önüne geçmeleri ve bunların yapmak istedikleri her çeşit yakışıksız hareketlere mani olmalarıdır.
         Neyse olan olmuştur; bu gibi hadiselerin bir daha tekerrür etmiyeceğini ümit ederiz. Şimdi şuna işaret etmek istiyoruz ki birçok fakir Rumların evleri ya yakılmış veya tahrip edilmiştir ve bu fakir aileler malik oldukları birkaç eşyayı da kaybettikten sonra orta yerde kalmışlar, kısaca mahvolmuşlardır. Bizim kanaatımıza göre, bu fakir ailelerin uğradığı zararları tazmin etmek hükümetin bir vazifesidir.”
         Aynı tarihli Halkın Sesi’ndeki “İç haberler” köşesinde de şöyle denmekteydi:
         “İdare sekreteri Mr.Sykes’a bir mektup gönderen Kıbrıs Ticaret Odası Sekreteri Tavernaris, 23 ve 24 Nisanda yapılan tahribat hakkında tahkikat açılmasını, bu gibi hallerin tekerrürünü önlemek için tedbirler alınmasını ve zarara uğrayanların tazmin edilmelerini talep etmiştir.”

LİDERLİĞE YAKIN BASIN, KIŞKIRTMALARINI SÜRÜYOR
29 Nisan 1956 tarihli Halkın Sesi ise ihbar nitelikli yayınlarına devam etmişti:
         “Kanun dışı bir teşkilat ile alakalı olduklarından şüphelenilen solcu temayüllü 23 Türk, tevkif kanunu tahtinde Pile yakınlarındaki siyasi mevkuflar kampına sevk edilmişlerdir.”
         Bozkurt gazetesinin 30 Nisan 1956 tarihli nüshasında ayrıca şu haber yer almaktaydı:
         “Solcu İşçi Birlikleri Vali Harding’e gönderdikleri bir telgrafta, bazı Türk sendikalistlerin tevkif edilmelerini protesto etti.”
         Halkın Sesi gazetesi, 1 Mayıs 1956 tarihli nüshasında “Aziz Kıbrıs Türkü” başlıklı şu duyuruyu yayımlamaktaydı:
         “Kıbrıs davası her gün leyhimize doğru yürümekte, gaye ve maksadımıza bizi kolay eriştirecek emareler ortaya çıkmaktadır. Yalnız aramıza sokulan südü ve kanı bozuk bazı komünist uşakları, her ne pahasına olursa olsun, bu sağlam davamızı çürütmek ve eritmek için büyük gayretler sarfettiklerini anlıyoruz. Bunlar cemaati yanlış yola sevketmek için canla başla çalışıyor. Dikkatli olalım. Kötü niyetlerinin kimlere hizmet etmek olduğunu takdir et ve dikkatli ol.”
         Ahmet C.Gazioğlu da, aynı tarihli gazetede çıkan “Daima uyanık, daima hazır ve tahrikçilerden daima uzak” başlıklı makalesinde şöyle demekteydi:
         “Ankara’nın sesine ayak uydurmıyanlar, liderlerimizin gösterdiği yoldan sapanlar bizden değildir.”

TUTUKLU SOLCU TÜRKLER
Tutuklanan ilerici Türkler arasında bulunan Ahmet Sümer ile Derviş Ali Kavazoğlu, Cüfer Ferhat’ı öldürmekle suçlanmaktaydı. Tutuklulara çeşitli baskılar yapılmakta, suçlamaları kabul etmeleri istenmekte ve yerleri sürekli değiştirilmekteydi.
Bu baskıları protesto etmek ve uğradıkları haksız suçlamaları kamuoyuna duyurmak isteyen tutuklu solcu Türkler, açlık grevi yaptılar. Sendikacı Derviş Ali Kavazoğlu, “Eli nasırlı işçiler, ev, bina, dükkan inşa eder, ama yakıp yıkmaz, yağma yapmaz, hele hiç insan öldürmez” diyerek tepkisini göstermekteydi.
         Merkezi Cezaevi’nde kalan grubun başını Tabelacı Cahit çekiyordu. Bayramda mahkumlara birkaç defa Cuma namazını ve Bayram namazını o kıldırmış, diğer mahkumların da sempatisini kazanmıştı. Merkezi Cezaevi’ndeki 20 ilerici Kıbrıslı Türk adına Derviş Ali Kavazoğlu tarafından hazırlanan bir mektup, cezaevindeki mahkumların yardımıyla bütün gazetelere gönderildi, ama mektubu sadece Cyprus Mail ve Haravgi gazeteleri basmıştı. 3 Mayıs 1956 tarihli Haravgi’de yayımlanan mektubun tam metni şöyleydi:
"Bize atıfta bulunduğu anlaşılan ve 28 Nisan 1956 tarihli Cyprus Mail gazetesinde yer alan Dr.Küçük’ün açıklamalarını okuduk. Haber şöyledir:
“Bir Türk polisin öldürülmesi ardından meydana gelen Salı ve Çarşamba günlerindeki olaylar, durumu istismar eden komünistlerin işidir. Komünist eğilimli ve şimdi kapanmış bulunan toplum kulübünden gelmektedirler ve önde gelenlerinden yirmisi tutuklanmış bulunuyor.”
Şimdi Lefkoşa Merkez Hapishanesinde olan biz yirmi Türk mahpus, Dr. Küçük’ün gerçeklere aykırı olan bu açıklamalarını güçlü bir şekilde kınıyoruz. Barış içinde yanyana var olup, dostça yaşamanın, Kıbrıs’taki iki toplumun yararına olduğuna inanıyor ve bunda ısrar ediyoruz. Hükümetin kovuşturmalara başlaması ve kendimizi savunma hakkını bize vermesini talep ediyoruz.
Bu araştırmalar sayesinde, davanın hayret verici bir şekilde bulunamaması mümkün olacak ve olayların gerçek sorumlusu ortaya konmuş olacaktır

20 Türk mahpus adına
Derviş Ali Kavazoğlu”

         Delil yetersizliğinden serbest bırakılan solcu Kıbrıslı Türkler, Lefkoşa’nın üç milden fazla uzağına seyahat edememe ve geceleri sokağa çıkma yasağına tabi tutuldular. Her gün sabah ve akşam, en yakın polis karakoluna bildirim yapmak zorunda bırakılmışlardı.

“BOYKOT TEKRAR BAŞLADI”
         Yavuz, 4 Mayıs 1956 tarihli Halkın Sesi gazetesindeki köşesinde çıkan “Boykot tekrar başladı” başlıklı makalesinde şöyle demekteydi:
         “Bundan birkaç ay evvel Rumlar tarafından Türk esnafı aleyhine açılan boykot, son günlerde gevşemeğe başlamış ve iki unsur arasında yapılan alış-veriş hareketleri normal bir hale gelmişti. Fakat Lefkoşada iki Türk gencinin gaddarca öldürülmesi üzerine yapılan nümayişlerden sonra, sönmüş olan boykotun tekrar alevlendiğini görüyoruz”
         12 Mayıs 1956 tarihli Hürsöz’de yer alan Kemal Artun imzalı makalede de Rumların Kıbrıs Türk cemaatına karşı sürdürdüğü iktisadi boykot eleştirilmekte ve “Birbirimizi himaye etmeliyiz” başlığı kullanılmaktaydı.

RUMLAR LEFKOŞA’NIN TAKSİMİNDEN ŞİKAYETÇİ
         Halkın Sesi gazetesinin 2 Haziran 1956 tarihli nüshasında şu haber yer almaktaydı:
         “Eleftheria’nın bir muhabiri, Lefkoşa’nın ikiye ayrılması ile ilgili olarak Ermu Caddesi, Belediye Pazarı ve Ay Kasyano mahallesindeki bazı Rumlarla konuşarak, şehrin ikiye ayrılması hakkında fikirlerini sormuştur. Ermu Caddesindeki bazı Rum mağaza sahipleri, bu önemli caddede ticaret hayatının kısa bir zamanda söneceğini iddia etmişlerdir. Bunlara göre, şehri ikiye ayıran hat, Arasta sokağından geçmeliydi. Belediye Pazarındaki Rum bakkallar, Türk tarafında kaldıklarından şikayet etmişler ve Rumların Belediye Pazarına gelemediklerini ve bu halin kendi işlerini sekteye uğratacağını söylemişlerdir. Ay Kasyano Rumları Türk tarafında kalmaktan duydukları teessür ve hayal sükûtunu izhar etmişlerdir. Gazetenin ilave ettiğine göre, Türk ve Rum mağaza sahiplerinden müteşekkil bir heyet Lefkoşa Komiserini ziyaret ederek, şehrin ikiye ayrılmasının tüccarlar için sebeb olacağı zararları izah edecekler ve tellerin kaldırılmasını isteyeceklerdir.”
         7 Haziran 1956 tarihli Halkın Sesi gazetesindeki bir haberde de benzer şikayetler yer almaktaydı:
         “Rumlar, Lefkoşa’nın ikiye ayrılması hakkında şikayetlerine devam etmektedir. En çok üzerinde durdukları nokta, birçok Rum dükkan ve evlerinin Türk tarafında kalmış olmasıdır. Rumların isteği, Lefkoşa’yı ikiye ayıran hattın daha kuzeyden geçmesidir. Mesela hat Müftü Ziyai Efendi sokağından başlıyarak, Büyük Hamam, Ayasofya, Zühtüzade, Ay Yakovu, Büyük Konstantina, Çimiski ve Ay Spiridon sokaklarından geçmelidir.”
         8 Haziran 1956 tarihli Halkın Sesi’nde ise şöyle bir haber vardı:
         “Kıbrıs Ticaret ve Endüstri Federasyonu, Lefkoşa’nın ayrılmasına muhalif olduğunu açıklamıştır. Fakat ilgili makamlar Lefkoşa’nın ikiye ayrılmasında israr ederlerse, Federasyonun fikrine göre, hattın yeri değiştirilmeli ve Lefkoşa Belediyesinin gösterdiği yerlerden geçmelidir.”
         7 Haziran 1958’de Lefkoşa’daki Türk Haberler Merkezi’nde TMT tarafından patlatılan bomba olayından sonra başlatılan yeni kışkırtma eylemlerinin ardından, adanın başkenti yeniden ikiye bölünecek ve aynı hat, Aralık 1963 olaylarından sonra “Yeşil Hat” olarak anılacak, 1974 olaylarından sonra da bütün adayı ikiye bölen taksim çizgisini oluşturacaktır.

(Ahmet An, Lefkoşa, 11 Nisan 2018)