12 Ocak 2019 Cumartesi

AN: “HİDROKARBONLAR NEDENİYLE KIBRIS'TA ÇÖZÜM OLABİLİR”


Girne Postası – Burcu Ece Yılmaz

Araştırmacı-Yazar Ahmet Cavit An, Kıbrıs sorununun hidrokarbonlar konusu nedeniyle çözülebileceğini düşündüğünü söyledi. An, “Çözüm, gerçek barıştan ve halkların dostluğundan yana olan insanların sahiplenmesiyle kalıcı olacaktır. Çıkarcılara ve dış güçlerle işbirliği yapanlara çözümü teslim etmemek gerekir” dedi. Arşivci özelliğiyle de tanınan An, “Türkiye, şu an geldiğimiz durumda, 1956’da Nihat Erim’in oluşturduğu politikanın, yani adanın taksimi noktasında durmaktadır. O zaman da üs istemişti, şimdi de istiyor. Guterres’e bunu Crans Montana’da söylediler, o da ‘yazılı verin’ deyince ipler koptu” ifadelerini kullandı.
Kıbrıs Postası TV’de Ulaş Barış’ın hazırlayıp sunduğu gündem programına Araştırmacı-Yazar Ahmet Cavit An konuk oldu.
Kıbrıs sorunuyla ilgili 1974 konumuyla şimdiki konumun aynı olduğunu söyleyen An, “O dönemlerde de anayasal uzmanlar ve profesörlerin katılımıyla görüşmeler son noktaya gelmişti ve iş imzaya kalmıştı. Rum tarafının talep ettiği noktaların hemen hemen hepsi kabul edilmişti. 1979’dan beri gelinen süreçte, federal bir anayasanın olması için bütün hususlar görüşülmüştür. Ancak hala daha güvenlik, garantiler, Türkiye’nin kuzeyde talep ettiği egemen bir askeri üs meselesi var. Adaya getirilmiş olan 200-300 binden fazla Türkiyeli nüfus ne olacak tartışması var” dedi. Hidrokarbonlar nedeniyle bir çözüm olabileceğini belirten An, “Bir çözüm olacaksa sanırım geriye kalan konuları da bir haftalık bir çalışmayla karara bağlayabilirler” dedi.

“TÜRKİYE KIBRIS KONUSUNDA 1956’DAKİ POLİTİKASINI SÜRDÜRMEYE DEVAM EDİYOR”
Türkiye’nin 1956’daki politikasını sürdürmeye devam ettiğini ileten An, “O dönemde Nihat Erim’in oluşturduğu politika adanın taksimi doğrultusundaydı ve esas istek İngiltere’den gelmişti. Bugünkü politikaya baktığımızda Türkiye’nin masada yapıcı olmadığını görürüz. Benim bilgime göre, Crans-Montana’da yapılan görüşmede ve Guterres ile yapılan tartışmada, Türkiye garantilerden vazgeçeceğini, onun karşılığında Kuzeyde egemen bir askeri üs istediğini söylemiştir. Guterres, Türkiye’den bu açıklamayı yazılı olarak istediğinde, Türkiye vermemiştir. Başka bir kaynaktan okuduğum bilgilere göre, Türkiye bu askeri üs vasıtasıyla İsrail-Mısır-Yunanistan üzerinden Avrupa’ya gidecek olan petrol hattını koruyacaktır” ifadelerini aktardı. An sözlerine şöyle devam etti:
“Geçici bir formülle, sırf hidrokarbonların yüzü suyu hürmetine sorun çözülebilir. Çözmeseler bile bu hat güneyden çalışabilir. İlle de Türkiye üzerinden gitmesi gerekmiyor. Türkiye’nin geleceği çok belirsiz. Önce bir görelim bakalım, parsellerden neler çıkacak? Ondan sonra en olacağına şirketler karar verecektir.”

“DÖNÜŞÜMLÜ BAŞKANLIK KONUSUNDA AB’DEKİ BÜROKRATLARIN ÇEKİNCELERİ VAR”
Anastasiadis hükümetinin Türkiye’nin ısrarcı olması nedeniyle, 1500-2000 civarı bir uluslararası askeri güce evet dediğini anlatan An, “Onun detayları konusunda anlaşmazlık çıktı. Askeri gücün içinde Türk ordusundan insanlar olacak mı, olmayacak mı? AB komutanlığına mı bağlanacak? Bu konularda belirsizlikler var. Eğer Türkiye bu konuda ikna edilirse, sanırım bir çözüme varılabilir. Burada AB’nin bastırıcı güç olması gerekiyor. İşgal altında ve özgürleşecek olan toprak, AB toprağıdır. Kuzeyde AB’ye üye olmayan bir ülkenin asker ve nüfus bulundurması, AB’nin hoşuna gitmeyecektir. Dönüşümlü başkanlık konusunda da AB’deki bürokratların çekinceleri vardır. Kıbrıslı bir Türk’ün başkan olması halinde AB’de kararların alınamayacağı şeklinde bir kaygı var. Kaygılarının nedeni de Kıbrıslı Türklerin devamlı Türkiye’nin idaresi altında hareket ettiği ve uygulamada da Türkiye’nin politikasını savunmasıdır” dedi.
Anastasiadis’in CTP çalışma grubu ile yaptığı görüşmede ‘Gazın Türkiye üzerinden gitmesine çok da soğuk bakmıyoruz’ şeklinde açıklamalarının basına yansıması üzerine An, “İlke olarak daha ucuz bir yol olduğu için tercih edilebilir. Gazın Güney’den Girit üzerinden gitmesi çok daha pahalıdır. Ama sıkıntı çıkarabilecek bazı siyasi konular var. Türkiye BM deniz hukukunda taraf olmadığı sürece, boru hattı konusu masaya gelemez” dedi.
“Bölgemizdeki dengelere baktığımız zaman, ABD’nin çok güçlü olduğunu görüyoruz” diyen An, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin son dönemde oluşturduğu ikili ittifaklara bakıldığında, ABD’nin yörüngesinde bir yönetime girdiğini söyledi. ABD’nin yaptığı son ziyaretten sonra Anastasiadis’in BM çerçevesinde adem-i merkeziyetçi federasyon konusunu öne çıkardığını dile getiren An, “Anastasiadis, Amerikan tipi bir barışı bölgemize getirme çabası içindedir” dedi.

“AMERİKAN TİPİ BİR ARA ANLAŞMA OLURSA MARAŞ AÇILABİLİR”
Derinya kapısının açılmasını değerlendiren An, “Hidrokarbonlar nedeniyle Amerikan tipi bir ara anlaşma olursa Maraş açılabilir. Bize ait olmayan Maraş toprağının geri Rumlara verilmesi ileri bir adım olur. Benim kapıların açılmasından bu yana hep talep ettiğim, iki taraftaki gerçek federalist ve demokratik güçlerin iş birliği yaparak Kıbrıs’ın geleceğine birlikte karar vermesidir. Ne yazık ki, bu siyasi çalışmalar ileri gitmedi” şeklinde konuştu.
Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs’ta askeri güç bulundurmayı ilelebet gördüğünü kaydeden An, “Rum tarafı, belli bir süre Türkiye’nin asker bulundurmasını kabul ederiz ondan sonra iki taraf arasında güven oluşunca askerin çekilmesini istiyoruz diyor. Eğer Türkiye bu konuda yapıcı davranmazsa, asker gidecek demediği sürece Kıbrıs Rum tarafı çözüme evet diyemez” dedi.

“SİYASİ EŞİTLİK, KIBRIS CUMHURİYETİ İLE KKTC’NİN EŞİTLİĞİ ANLAMINA GELMEZ”
Siyasi eşitlik kavramının iki toplumun siyasi eşit olması anlamına geldiğini bildiren An, “Toplum olarak biz eşitiz, KKTC değil. KKTC eşittir Kıbrıs Cumhuriyeti formülü öne atıldığı sürece, öylesi bir siyasi eşitlik kabul edilmeyecektir. Çünkü KKTC varlık itibariyle BM’nin ve dünya topluluğunun tanımadığı bir devlettir. Eğer kuzeyde federal bir eyalet kurulacaksa, bu federal eyalet, merkezde Kıbrıs Türklerinin de olacağı Federal bir Kıbrıs Cumhuriyeti’nin denetiminde oluşturulacak kuzey eyaleti ile mümkündür. Siyasi eşitlikten kasıt, iki toplumun eşit olmasıdır. Bu Kıbrıs Cumhuriyeti ile KKTC’nin eşitliği anlamına gelmez” sözlerini dile getirdi.
Güney ve Kuzey arasında siyasal birlik için ön çalışmaların yapılması gerektiğini işaret eden An, “Geçmişi birlikte analiz ederek, geleceğe yönelik bir perspektif oluşturulması lazım. Bu siyasi çalışma henüz yapılmış değil. Henüz ortak bir siyasal yapı yok. Eğer federal bir yapı olacaksa, bu, ancak federalist bir yapı üzerinde, bir parti üzerinde ilerleyecek. Siyasal bir iş birliği gerekmektedir” dedi.
Varılacak olan çözümün NATO tarafından garanti edilmesinin konuşulduğunu söyleyen An, “Dünyada terörizmi yaymış olan bir NATO’nun, çözümü garanti etmesine şahsen karşıyım. Bu ciğeri kedinin boğazına asmak gibi bir şey olur” ifadelerini kullandı.

“KIBRIS TÜRK FEDERE DEVLETİ’Nİ BİR GECEDE KKTC’YE ÇEVİRDİK”
Son günlerde KKTC’nin kuruluşunda yaşananların gündeme gelmesi ile ilgili de konuşan An, o gün devlete hayır diyenlerin ‘evet’ oyu kullanması yüzünden bu günlere gelindiğini anlattı.
An sözlerine şöyle devam etti:
“Biz gücümüzü askere dayandırarak bazı taleplerde bulunuyoruz. Normalde bir devlet kurulduğunda, kendi askeri gücüne dayanır. Biz bunu yabancı bir dış güce dayanarak kurduk. O nedenle BM’nin genel ilkesine de uymuyor. Türkiye’nin kuzeye yaptığı işgale dayandırarak, önce Kıbrıs Türk Federe Devleti’ni bir gecede operasyonla KKTC’ye çevirdik. Kuzeye olması gerektiğinden fazla ekstra nüfus getirdik. Rumlara ait olan toprakları verdik. Sonrada o toprakları satma yetkisi verdik. Önce bu adadan nüfus, sonra ordu gidecek. Ardından adada Kıbrıs Türkü’nün kaç kişi olduğunu göreceğiz. Ekonomik ve mali gücümüzü de göreceğiz. Ona göre bu yapıyı federal devlet içinde temsil ederek sürdüreceğiz.
Hidrokarbonlar nedeniyle belki çözüm olur, ama olabilecek her türlü çözüme ben evet derim. Annan Planı döneminde de evet demiştim. Çözüm gerçek barıştan, halkların dostluğundan yana olan insanların sahiplenmesiyle kalıcı olacaktır. Çıkarcılara ve dış güçlerle işbirliği yapanlara çözümü teslim etmemek gerekir.”

(Kıbrıs Postası gazetesi, 20 Kasım 2018)

1 Kasım 2018 Perşembe

1958’DEKİ TMT TEDHİŞİNİN 60. YILDÖNÜMÜ



İngiliz Kraliyet Hava Gücü’nün Merkez Komutanlığı’nın Kıbrıs’a taşınması, adadaki sol güçlerin tepkisine yol açmıştı. İngiliz sömürge yönetimi, Amerika ile işbirliği halinde 1949’dan beri Kıbrıs üzerindeki askeri üs ve dinleme tesislerini, Ortadoğu’daki emperyalizmin çıkarlarını korumak için kullanıyordu. Kıbrıs Emekçi Halkının İlerici Partisi (AKEL), gerek sendikal harekette, gerekse kazalardaki belediye yönetimlerde örgütlü olup, İngiliz sömürge yönetimine karşı, milliyetçilerle birlikte adanın Yunanistan’a bağlanması için mücadele vermekteydi.

ANTİ-KOMÜNİZM ÖN PLANDA
Kıbrıs Ortodoks Kilisesi’nin öncülük ettiği ve milliyetçi Rumlardan oluşan “EOKA” adlı yeraltı örgütü, 1 Nisan 1955’de İngiliz sömürge yönetimine karşı tedhiş eylemlerini başlatır. EOKA, Kıbrıslı Rum solcuların bu harekete katılmaması için özel bir çaba gösterir. Zaten örgütün başında, Yunanistan’daki iç savaşta anti-komünist X örgütünün liderliğini yapmış, Kıbrıs kökenli Grivas vardı.          İngilizler, bu tedhiş olaylarını bastırmak üzere, Kıbrıslı Türklerden oluşan yardımcı polis ve komando birliklerini kullanırlar. Çok bilinen bu “böl ve yönet” politikası, emperyalizmin geçmişte de kullandığı ve ada üzerinde egemenliğini sürdürmesini sağlayan bir politikaydı.  
Britanya, Eylül 1955’de düzenlenen Üçlü Londra Konferansı’na, 1923’deki Lozan Antlaşması ile Kıbrıs ile olan ilişkisini kesmiş olan Türkiye’nin de katılmasını sağlar. İstanbul’da düzenlenen 6/7 Eylül 1955 olayları, bunda önemli bir rol oynar. Benzeri kışkırtma olayları, Kıbrıs’ta yaşayan Türk toplumun fanatik unsurları tarafından, Rum toplumuna karşı da düzenlenir. Aralık 1956’da Türkiye, İngiliz-Amerikan emperyalizminin ortaya attığı “adanın Kıbrıslı Türkler ile Kıbrıslı Rumlar arasında taksim edilmesi” politikasını benimser. İngiliz sömürge yönetiminin teşviki ile Kıbrıs Türk liderliği tarafından oluşturulan Volkan ve onun devamcısı olan Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT) ile Kıbrıs Rum liderliği tarafından oluşturulan EOKA yeraltı örgütleri, iki toplum arasında düşmanlık tohumlarının ekilmesinde önemli görev üstlenirler. Her iki toplum içinde, milliyetçi liderliklerin savunduğu “taksim” ve “enosis” politikalarına muhalif olan kesimler susturulmaya çalışılır.   
Türkiye, “Ada komünizmin sıçrama tahtası haline getirilemez” görüşünü savunan diğer NATO ülkeleri olan Yunanistan ve İngiltere ile birlikte, konuyu BM ve diğer platformlarda tartışır. ABD Başkanı Eisenhower, Mart 1957’de Bermuda adasında Britanya Başbakanı Macmillan ile buluştuğunda, ona söylediği çözüm formülü şöyledir:  “Askeri üsler bizim için yeterlidir. Onlar, geriye kalanları kendi aralarında bölüşebilirler.”

TÜRKLER TAKSİMDEN YANA
Ankara Üniversitesi’nde Devletlerarası Hukuk ve Anayasa Hukuku öğreten ve İsmet İnönü’nün Cumhuriyet Halk Partisi (CHP)’nin de üyesi bulunan Prof. Nihat Erim, 1956 yılında, TC Başbakanı Adnan Menderes tarafından görevlendirilir ve Kıbrıs hakkındaki politikayı oluşturmada hükümete yardımcı olması istenir. Menderes, Erim’e ayrıca, Başkan Eisenhower’in arkadaşı olan emekli bir Amerikan generalinin Ankara’ya gönderildiğini ve onun, adanın taksimini önerdiği ve bunun olumlu karşılandığı bilgisini de verir. Prof. Erim’in Türk hükümetine verdiği ilk rapor, 24 Kasım 1956 tarihlidir ve şunları yazmaktadır:
“Ortalama hâl şekli, Kıbrıs adasının taksimidir. Taksim fikri Türkiye, Yunanistan, İngiltere, Amerika hükümetleri arasında gizli, resmi veya yarı resmi bazı görüşmelerde ele alınmıştır... Taksim önerisinin kabul edilmesi ihtimali göz önünde tutularak, Türkiye bakımından Kıbrıs’ın ne biçimde bölünmesinin daha elverişli olacağı askerlik, ekonomi ve adadaki Türk nüfusunun menfaatleri göz önünde tutularak, şimdiden yetkili uzmanlara tespit ettirilmelidir.”

KIBRISLI TÜRK İLERİCİLER, TAKSİME KARŞI
Profesör Nihat Erim, “Bildiğim, gördüğüm ölçüler içinde Kıbrıs” başlıklı anılarında, Kıbrıs’ı ziyareti sırasında kendisine, 19 Ocak 1957 tarihini taşıyan ve Kıbrıs Terakkiperver Emekçi Halk Partisi-AKEL Türk Kolu” başlığını taşıyan bir mektup verildiğinden söz etmektedir. (Ankara 1975, s.55-57) Erim, “Bu mektup Türk toplumunun görüşü dışında bambaşka bir düşünceyi yansıtıyordu” diyerek, mektuptan şu görüşleri aktarmaktadır:
“Ayrılmaz bir bütün olan Kıbrıs halkı, Türkler ve Rumlar, bu topraklarda yüzyıllarca birlikte yaşamışlar ve yaşamaktadırlar. Tarlalarda toprağı beraberce sürmüşler, iş yerlerinde tezgâhlarda yan yana kardeşçe çalışmışlar, şehirlerde ve köylerde kucak kucağa, yan yana beraberce ikamet etmişler, iyi günlerde beraberce gülerek, kötü günlerde beraberce ıstırap çekmişler ve kader birliği yapmışlardır.”
AKEL Türk Kolu’na üye olan ilerici Kıbrıslı Türkler mektupta, adanın taksim edilmesi fikrine şu gerekçelerle karşı çıkmaktaydılar:
            “Son zamanlarda parlamentoda Britanya Dışişleri Bakanı tarafından ortaya atılan adayı taksim etme fikri, Kıbrıs meselesinin nihai hâl şekli olmayacağı gibi, kabili tatbik de değildir. Çünkü Kıbrıs Türk ve Rum halkı ayrı ayrı iki mıntakada yaşamamaktadır. Böylece ortaya bir muhaceret işi çıkacaktır ki, o zaman Kıbrıs çıkmazı ikinci ve en büyük çıkmaza girecektir. Böyle hadiselerin hangi menfaatlere hizmet ettiğini tarih hepimize göstermiştir.”
         1958 yılının ilk aylarından başlayarak EOKA’nın, AKEL’in Kıbrıslı Rum üyelerine karşı maskeli saldırılar, silahlı baskınlar, kahvehanelerden, evlerden insan kaçırma, dövme ve öldürme eylemleri yoğunlaşır.
TMT ise 4 Nisan 1958 tarihli bildirisinde, şu görüşleri dile getirir:
“Komünizm sadece ulusumuzun değil, insanlığın düşmanıdır. Kıbrıs Türkleri, Komünizmin başı görüldüğü yerde ezilmelidir, diyen Atatürk’ün ilkesini şiar edinmiştir. Kıbrıs Türk işçileri aşırı derecede milliyetçi ve vatanseverdir. Rum sendikasına üye herhangi bir Türk olduğunu düşünmüyoruz. Eğer ihmalkârlık sonucunda hala üye olanlar varsa, bir an önce istifa etmelidirler.”

TMT, 1 MAYIS ORTAK EYLEMİNDEN SONRA SOLCU TÜRKLERE KARŞI EYLEME GEÇİYOR
            TMT’nin AKEL ve PEO üyesi Kıbrıslı Türklere karşı sindirme eylemleri ise, 1 Mayıs 1958 günü düzenlenen ortak kutlamalardan sonra başlar.  Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum işçilerin birlikte katıldıkları son ortak etkinlik olan 1958 yılının 1 Mayıs yürüyüşünde, İngiliz-Amerikan emperyalizminin adayı ve ada halkını bölme planlarına karşı çıkılır ve işçi sınıfının Kıbrıs’ın iç ve dış düşmanlarına karşı güç ve iş birliği savunulur.  Ama anti-komünist TMT örgütü, işbirlikçi Kıbrıs Türk liderliğinin ayrılıkçı ve taksim yanlısı politikasını desteklemeyen ilerici Kıbrıslı Türklere karşı ilk sindirme ve tedhiş eylemlerini başlatır.
1 Mayıs gecesi saat 9’da, Lefkoşa’nın Türk kesiminde bulunan ve ilerici Kıbrıslı Türklere ait Türk Eğitim ve Spor Kulübü (TEK) binası, 30 kadar fanatik Kıbrıslı Türkün saldırısına maruz kalır. Eşyaları sokağa atılarak yakılır. Zamanın Kıbrıs Türk lideri Dr. Küçük, ziyaret ettiği Atatürk ortaokulunda öğrencilere yaptığı konuşmada, onların komünistlerle hiçbir temasta bulunmamalarını ister.
11 Mayıs 1958 tarihli TMT bildirisinde şu hususlar vurgulanır:
“-TMT aleyhinde ihbarda bulunan ve konuşanlara karşı gerekli önlemler alınacaktır.
-Toplumumuz, Rumlarla ticari ilişki kurmaktan kaçınmalıdır. Rumlara ait eğlence yerlerine gitmek yasaklanmıştır. Aksi davrananlar, özel timler tarafından denetlenecektir.
-Türk işadamlarına ait dükkân, bina ve tabelalar, sadece Türkçe olarak yazılacaktır. Türk mahallelerindeki Rumca ve İngilizce olan sokak adları değiştirilmeye başlanmıştır.
-Türk toplumu, kazalarda ayrı belediyeler kurma kararından geri adım atmayacaktır.”
            TMT’nin ilerici Kıbrıslı Türklere karşı ilk öldürme girişimi de, 22 Mayıs 1958’de PEO’nun Türk Şubesi Başkanı olan Ahmet Sadi Erkurt’a karşı yapılır. Ahmet Sadi ve eşi, Lefkoşa’ya gelmek üzere Küçük Kaymaklı’daki evlerinden çıkıp, otobüs bekledikleri sırada, iki kişinin açtıkları ateşle yaralanırlar. Ahmet Sadi’nin önüne geçerek, eşini kurtarmaya çalışan Leman Hanım, ağır yaralanır ve şok geçirir.
Haberin duyulması üzerine, solcu bütün sendikaların üyeleri, işlerini bırakarak, PEO binasında toplanırlar. Vurma olayının nedeninin, Rumlarla işbirliği yapılmaması kararına rağmen, Ahmet Sadi’nin 1 Mayıs kutlama törenine katılması olduğu tahmin edilir.  Toplantıda söz alanlardan Hulus Çağlar adlı ilerici Kıbrıslı Türk, yaptığı konuşmada, bu olaya silahla yanıt verilmeyeceğini, ancak solcu sendikalara üye olan Kıbrıslı Türklerin sayısının 2000-4000 arasında olduğunu söylemekle yetineceğini belirtir.
Sendikacı Ahmet Sadi’yi öldürme girişiminden iki gün sonra, 24 Mayıs 1958 günü saat 10.45’de Lefkoşa’nın Türk kesiminin tam merkezinde, Selimiye Camii civarında,  silahlı tedhişçiler, saraç dükkânında makine başında çalışmakta olan Fazıl Önder’e üç el ateş ederler. Yaralı halde faillerin arkasından koşan Fazıl Önder’in arkasına, bu defa üçüncü bir şahıs tarafından bir kama saplanır. Müftü Asım Efendi ve Ayasofya Sokaklarının kesiştiği yerde, yere düşen Fazıl, hastaneye götürülürken yolda ölür. Kama, hastanede zorlukla çıkarılır.  
            Cinayet haberini veren 25 Mayıs 1958 tarihli Bozkurt gazetesi,  Fazıl Önder’in solculuğu ile tanınmış bir kişi olduğunu belirterek, şunları yazar:
“Bundan bir hafta evvel cemaat aleyhine olan hareketlerinden vazgeçmesi için kendisine ihtar yapılmış ve bir açıklamada bulunması istenmiştir. Fazıl Önder böyle bir açıklamada bulunmayacağını ve idealinden fedakârlık yapmayacağını söylemiştir.”
            Fazıl Önder, vahşi bir şekilde öldürüldüğü zaman, henüz 32 yaşında genç bir delikanlı olup, Lefkoşa Türk Eğitim Kulübü (TEK)’nün Sekreteri ve İnkılapçı gazetesinin sahibi ve yazı işleri müdürü idi. Bu ilerici Türkçe gazetenin, 12 Aralık 1955 günü son 14. sayısı yayımlanmış, ancak İngiliz sömürge yönetimi tarafından ilan edilen Olağanüstü Durum nedeniyle, bazı solcu Rumca gazetelerle birlikte kapatılmıştı.
            Türk yeraltı örgütü TMT, geride dul bir eş ve öksüz bir çocuk bırakan Fazıl Önder’in korkunç bir şekilde öldürülmesinden üç gün sonra bir bildiri yayımlayarak, cinayetin kendileri tarafından işlendiğini açıklar ve Kıbrıs Rumları ile aynı örgütlerde yer alan bütün Türklerin de aynı şekilde temizleneceği tehdidinde bulunur:
“Ulusal bütünlüğümüzü bozmaya veya zayıflatmaya çalışan kişilere (her kim olurlarsa olsunlar) tek cevabımız beyinlerine sıkılacak bir kurşun olacaktır. (TMT tarafından) vatan haini ve komünist maşası ilan edilen Sadi Erkut ve Fazıl Önder hak ettikleri cezayı almışlardır. Aynı şekilde, onların satılmış yoldaşları da derhal cezalandırılacaklardır. Adanın neresinde olursa olsun komünist propaganda yapan herkes aynı kadere mahkûmdur. Türk gazetelerinde durumlarını açık bir şekilde anlatan ve ruhlarını komünist propagandadan samimi şekilde arındıran kişilerin hayatları şimdilik bağışlanmıştır. Ancak bu kişiler çok yakından gölge gibi izlenmektedir. Hareketlerinde en ufak bir şüphe veya kötü niyet gözlemlenmesi durumunda bu kişilerin hayatlarına son vereceğiz.”
27 Mayıs 1958’de Abdurahman Candaş, kol ve bacağından vurulur. Bir başka cinayetin kurbanı,  Ahmet Yahya olur ve Lefkoşa’daki Dedezade Hanı’ndaki bekâr odasında uyurken öldürülür. Sabahleyin çıkan 30 Mayıs 1958 tarihli Bozkurt gazetesinde onun “Bildirik” başlığı altında şu duyurusu yayımlanır:
           “Ben aşağıda imza sahibi Defteralı’nın kalfası Ahmed, İşçi Birliklerine kayıd edilmediğim gibi, solcu temayüllü birisi de değilim. Ben daima halkımıza ve Liderlerimizin çizdiği yoldan yürüdüğümü ve yürüyeceğimi beyan ve ilan ederim.”
            Ahmet Yahya, 1 Mayıs akşamı yakılıp yıkılan TEK’in Yönetim Kurulu üyelerindendi ve o da “komünist eylemci” iddiasıyla aynı tedhiş örgütünün adamları tarafından öldürülmüştü.

HARAVGİ: “FANATİKLER, ELLERİNDEN GELDİĞİ KADAR SOLCU ÖLDÜRMEK İSTİYOR”
30 Mayıs 1958 tarihli Bozkurt gazetesi, bir gün önceki Haravgi’nin şu yorumunu aktarmaktaydı:
“Türkler bir taraftan, Rumlar ise başka yönden ellerine geçirdikleri tabancalarla milliyetçi olduklarını isbat etmeğe çalışmaktadırlar. Bu iki fanatik halk topluluklarının bir ve aynı idealleri mevcuttur. O da ellerinden geldiği kadar solcu öldürmektir. Bir taraf Mukadderatı Tayin Hakkını böyle yapmakla garanti edeceğini, diğer taraf da yani Türkler, solcu, daha doğrusu kendi görüşlerine göre komünistleri öldürmekle Taksimde muvaffak olacaklardır. Diğer taraftan İngiltere’nin yapacağı yeni açıklama ile vaziyetin ne olacağı henüz belli değildir.”
TMT, 31 Mayıs 1958’de, aşağıdaki bildiriyi yayınlar:
“Hainlere Son İhtar:
Hakiki Türk olmayan bir hain daha ekiplerimiz tarafından ortadan kaldırılmıştır. Gelecekte de bu gibi hainlerin ortadan kaldırılması devam edecektir. Ancak şu an için bu gibi kişilere son bir şans veriyoruz.
Son ihtar: Vurucu Ekiplerimize, 10 Haziran 1958 tarihine kadar eylemlerini askıya alma talimatını vermiş bulunuyoruz. Kesin bir şekilde hain olarak listelediğimiz herkes bu 10 günlük süre içerisinde, toplumu, fikirlerini değiştirdiklerini ve artık bizimle oldukları yönünde ikna etmek için gerekli adımları atmalıdır.  
Diğer taraftan, saygıdeğer halkımıza, özellikle kadınlarımıza, evlerinde veya iş yerlerinde silah sesi duyduklarında, silahın Rumlar tarafından ateşlendiğine emin olmadıkça sokaklara koşarak ekiplerimizin işlerine mani olmamalarını hatırlatmak isteriz.
Bağımsızlık mücadelesine mani olmaya çalışan herkes ortadan kaldırılacaktır.
Türk Mukavemet Teşkilatı”

“BİR OKURUMUZA CEVAP”
            Bozkurt gazetesi, 3 Haziran 1958 tarihli nüshasında “Bir okurumuza cevap” başlıklı bir açıklama yayımlanır. Gazete, “Geçmişte Kıbrıs Türkleri arasında komünist sayısının 3-5’i geçmediğini iddia ediyordunuz. Son günlerde gazetelerde çıkan açıklamaların çokluğundan endişe duymaktayım” diyen okuyucusuna şu yanıtı verir:
       “Biz eski iddialarımızda ısrar ederiz. Kıbrıs Türkleri arasında komünist sayısı 3-5’i geçmediğini iddia ederiz. Bunu katiyetle söyleyebiliriz. Açıklamalarda bu şahısların hepsinin de komünist olduğu ifade etmez. Bunların çoğu... maişet temini için vaktile Rum İşçi Birliğine kaydolmuşlardı... Temiz Türk çocuklarına komünist lekesini vurmağa hakkımız yok. Okuyucumuza, yanlış düşüncesini tashih etmesini rica ederiz.”

BİR ÖLDÜRMEYE TEŞEBBÜS DAHA
          6-7 kişilik bir grup, 5 Haziran 1958 günü, İnşaat İşçileri Sendikası Yönetim Kurulu üyelerinden Hasan Ali’ye saldırırlar. Hasan Ali’yi döven tedhişçiler, onu işçi sendikasına bağlı kalmakla suçlarlar. Canını kurtarmak için tarlalara kaçan Hasan Ali’nin peşini bırakmayan katiller, onu kurşun yağmuruna tutarlar, ancak kurşunlar isabet kaydetmez.
     15 Ekim 1965 tarihli “Zafer Kıbrıs Türkünündür” gazetesinin “1958’de solcu Türklerin temizlenmesi harekâtı” olarak nitelendirdiği bu terör dalgasının bir diğer kurbanı, Leymosunlu berber Ahmet İbrahim’dir. Suikastçiler, 30 Haziran 1958’de “Türk ve Rum toplumları barış içinde bir arada yaşayabileceklerini” söylediği için, 46 yaşındaki Ahmet İbrahim’i tabanca kurşunlarıyla katlederler.
         Bozkurt gazetesinin 4 Temmuz 1958 tarihli nüshası, bir başka solcu Türkün saldırıya uğradığını haber verir, ama saldırgan, Türk değil de, Eoka’cı olarak gösterilir. Bir Rum kuruluşunda çalışan Arif Hulusi Barudi, önce tehdit mektuplarıyla yıldırılmak istenir. Sonra da 3 Temmuz 1958’de Leymosun’da Birinci Belediye Pazarı içinde bulunduğu sırada, silahlı kişiler tarafından kurşun yağmuruna tutulur. Ancak atılan kurşunlardan hiçbiri isabet etmediğinden, Arif H. Barudi ölümden kurtulur.
       Bu cinayetler ve daha başka baskılar karşısında Kıbrıslı Türk emekçiler, Rumlarla birlikte örgütlü oldukları ortak sendikalardan, çiftçi birliklerinden ve benzeri kuruluşlardan ayrılıp, Rumlarla her türlü ilgiyi kesmek ve kendi kabuklarına çekilmek zorunda kalırlar ve kendilerini kurtarabilirler. Susmayanlar, susturulamayanlar ise, ya öldürülür, ya da yurdunu terk edip, yabancı ülkelere sığınmak zorunda bırakılırlar.

(Sol Dergi, Sol Hareket Yayın Organı, Lefkoşa, Temmuz 2018, Sayı:1)

16 Ekim 2018 Salı

KIBRIS SOLU 1958'DEKİ İLK TERÖR DALGASININ ETKİSİNDEN KURTULAMADI



Kıbrıs’ta resmi tarihe alternatif araştırmalarıyla ve muhalif duruşuyla bilinen yazar Dr. Ahmet Cavit An’la kendi çalışmaları, Kıbrıs Solu ve Kıbrıs sorunu hakkında bir söyleşi gerçekleştirdik.
1970’li yıllardan beridir Kıbrıs’ın siyasal geçmişi ile ilgilenen An’ın yayınlanmış 25 kitabı ve çok sayıda araştırması bulunuyor. Ahmet Cavit An alternatif  tarihi yaratma çabalarının toplumsal bir karşılığı olup olmadığı sorusuna “hem evet, hem hayır” cevabını vererek “toplumun geniş kesimlerindeki bilgi eksikliğinin giderilmesi açısından, alınacak daha çok yolumuz var” değerlendirmesinde bulundu.

Röportaj: Nuri Sılay

KIBRIS SOLU 1958’DEKİ İLK TERÖR DALGASINDAN SONRA İKİ TOPLUMLU YAPISINI KAZANAMADI
Kıbrıs Sol’unu tarihsel olarak değerlendiren An, “ne yazık ki Kıbrıs solu, 1958’deki ilk terör dalgasından sonra iki toplumlu yapısını yeniden kazanamadı” diyerek “Enosis savunuculuğunun, Kıbrıs’taki milliyetler sorununda oynadığı milliyetçi ve bölücü rol, 1974’den sonra nihayet kavranmış olmasına karşın, bunun bedeli çok ağır, yani adamızın taksimi olmuştur” tesbitinde bulundu.

AKEL SINIRLI BİR İŞBİRLİĞİNİ TERCİH ETTİ
Ahmet Cavit An, Kıbrıs’ta örgütlenme özgürlüğü için Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na yaptığı şikayetten ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin verdiği karardan bahsederek “yaptığım başvurunun Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde 11 yıl sonra sonuçlanması üzerine, Nisan 2003’de kapılar açıldı ve sıradan yurttaşların teması başladı” vurgusunda bulundu.
AKEL’i ortak örgütlenme konusunda herhangi bir girişimde bulunmamakla eleştiren An, “AKEL, ortak örgütlenme konusunda herhangi bir girişimde bulunmadan, sadece ilerici bilinen Kıbrıs Türk partileri ve meslek örgütleriyle sınırlı bir işbirliği yapmakla yetindi” dedi.

YENİDEN BİRLEŞME İÇİN ORTAK SİYASİ MÜCADELE GEREKİR
Kıbrıs’ın yeniden birleşmesi için ortak mücadelenin önemine vurgu yapan Ahmet An, “demokratik ve federal bir anayasanın karşılıklı kabulü ve adamızın yeniden birleşmesi için ortak siyasi bir mücadele verilmesi gerekmektedir. Bunda Kıbrıs işçi sınıfının siyasal örgütü olan AKEL’in büyük sorumluluk ve görevleri vardır” tesbitinde bulundu.

TAKSİM GÖRÜŞÜ HİÇ DEĞİŞMEDİ
1983’de kurulan “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti” ile Kıbrıs Türk tarafının ayrılığı tercih ettiğini ortaya koyduğunu belirten An, Türkiye’nin Taksim görüşünü hiç değiştirmediğini vurgulayarak, zamanın TC Başbakanı İnönü’nün, Eylül 1964’de TBMM’de yaptığı konuşmayı hatırlatıyor: “Anlaşmalar dahilinde olalım diye, biz resmi ağızdan taksim sözü ile değil, federasyon şekli ile tartışmaya başladık”.

GÖRÜŞMELERİ TIKAYAN ANA NEDEN…
Kıbrıs sorunundaki görüşmeleri tıkayan ana nedenin garantiler konusu olduğunu vurgulayan Ahmet An “üç NATO ülkesinden Yunanistan ile Birleşik Krallık, yeni anlaşmanın garantörü olmaktan vazgeçerken, Türkiye bunun devamında ısrar etmektedir. Dahası, bundan vazgeçmesi karşılığında, Birleşik Krallık’ın 1960’da ada üzerinde korumayı başardığı iki egemen askeri üs gibi, kuzeydeki federal devlet topraklarında bir egemen askeri üs elde etmek istemektedir. Görüşmeleri tıkayan ana nedenin bu olduğu görülüyor” tesbitinde bulundu.

KIBRIS TÜRK LİDERLİĞİ DIŞ GÜÇLERE HİZMET ETTİ…TMT DEVLETLEŞTİ…
Ahmet Cavit An Kıbrıs’ın kuzeyindeki rejimi ise şu sözlerle tanımlıyor: “Kıbrıs Türk liderliği, İngiliz sömürge döneminde başlayan işbirlikçi politikasıyla, hep kendi halkının değil, dış güçlerin, emperyalizmin bölgemizdeki stratejik çıkarlarına hizmet etmiştir. 1974 olayları, Kıbrıslı Rumların enosis politikasının iflasını getirirken, Türkiye’nin adamızın kuzeyine yerleşmesine ve adamızın taksimini gerçekleştirmek için kurulmuş olan TMT’nin devletleşmesine yol açmıştır”.

ANKARA’DAKİ ÜST YÖNETİMİN ÇİZDİĞİ POLİTİKALARIN UYGULAYICILARI…
Ahmet Cavit An “bu çıkar düzenine sözümona muhalif görünen diğer siyasal partiler, Ankara’daki üst yönetimin çizdiği politikaların uygulayıcıları haline gelmişlerdir. 44 yılda kurulmuş olan 39 hükümetin yöneticileri, kendi taraftarlarını kayırıp, kollayarak, statükodan olabildiğince yararlanmayı tercih etmişlerdir” dedi.

İşte araştırmacı yazar Ahmet Cavit An’la gerçekleştirdiğimiz röportajın tamamı:

Öncelikle sizinle tanışma fırsatı bulmayanlar için soralım; Ahmet Cavit An kimdir? Bize kısaca kendinizden bahseder misiniz?
Şu an 68 yaşındayım. 1975’de İstanbul’daki Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nden mezun olduktan sonra, ihtisasımı Alman Demokratik Cumhuriyeti’nde yaptım. 1982’den itibaren, Lefkoşa’daki kendi muayenehanemde Çocuk Doktoru olarak 25 yıl çalıştıktan sonra, emekli oldum. Herhangi bir yerde çalışmıyorum.
1970’li yılların başından beri, Kıbrıs’ın siyasal geçmişi ile ilgilendim, araştırmalar yaptım. İstanbul’daki Yeni Ortam, Cumhuriyet gazetelerinde, Türkiye Sosyalist İşçi Partisi’ne yakın olan Kitle, İlke, Birlik gibi gazete ve dergilerde makalelerim yayımlandı. Adaya döndükten sonra da, çeşitli muhalif gazete ve dergilerde, siyasal, kültürel ve tıbbi konularda yazmayı sürdürdüm. Kıbrıs’ın Rum kesimindeki yayın organlarında da zaman zaman yazılarım yayımlandı, KRYK-TV2’deki söyleşi programlarına katıldım.
Kıbrıs’ın resmi tarihi dışında yaptığınız çalışma ve araştırmalarla alternatif tarihe yadsınamaz katkılarınız oldu. Bugüne kadar hangi konular üzerinde çalışmalar yaptınız? Kaç kitabınız var?
Genelde Kıbrıs’ın geçmiş tarihi, özelde Kıbrıs Türk toplumunun siyasal ve kültürel geçmişi, her zaman ilgi alanım oldu. Bugüne kadar yayımlanmış olan 25 kitabımın yayımlanma sırasına ve konularına bakarsanız, bunu görebilirsiniz. Kıbrıs’ta Osmanlı döneminde görülen isyan hareketleri, İngiliz dönemindeki anayasal sorunlar (1571-1878), Kıbrıs Türk liderliğinin oluşması ve dinsel toplumdan ulusal topluma geçiş süreci (1900-1942), Kıbrıs’ta Fırtınalı Yıllar (1942-1962), Kıbrıslılık Bilincinin Geliştirilmesi, Kıbrıs Kültürü Üzerine Yazılar gibi. Harid Fedai ile birlikte hazırladığımız “Örnekleriyle Kıbrıs Türk Basın Tarihi (1891-1963) çalışması süresince, okuduğum eski dergi ve gazetelerimizden yararlanarak hazırlamış olduğum şu kitaplar var: Kıbrıs’ın Yetiştirdiği Değerler, Cilt:1 (1782-1899), Cilt:2 (1900-1920), Kıbrıs Türk Toplumunun Geri Kalmışlığı (1896-1962), Kıbrıslı Türklerin Siyasal Tarihi (1930-1960), Kıbrıslı Türklerde Sınıf Sendikacılığından Etnik Sendikacılığa Geçiş ve İşçi Muhalefeti (1944-1960), Tıp Alanındaki İlk Kıbrıslı Türkler.
Kıbrıs sorunundaki emperyalist dış karışmalar ile yerli işbirlikçilerin yanlış politikalarını konu edinen çeşitli makalelerimden oluşan bazı kitaplarım da, İstanbul’daki bazı yayınevleri tarafından yayımlanmıştır. Yayınevi bulamama yüzünden, basıma hazır olan iki kitabımı bastıramadım -Kıbrıs Türk Matbaacılığının Geçmişi (1882-1974) ve Kıbrıs’ta Türkçe Basılmış Kitaplar Listesi (1878-1997)’nin güncelleştirilmiş 2. basımı. Bu yüzden elimdeki malzemeden yeni kitaplar hazırlamak için de isteğim kalmadı. Kitaplaşmamış makalelerimin hepsine, bloğumdan ulaşılabilir (www.can-kibrisim.blogspot.com)

Birçok araştırmaya ve çabaya imza atmış biri olarak var olan alternatif tarih yaratma çabalarına gereken değerin verildiğini düşünüyor musunuz? Tüm bu çabaların toplumsal bir karşılığı oluyor mu?
Hem evet, hem hayır. Toplumun geniş kesimlerindeki bilgi eksikliğinin giderilmesi açısından, alınacak daha çok yolumuz var. Ama öğrenmek ve araştırmak isteyenler için, gerekli olan temel bilgileri içeren kitapların var olduğuna inanmaktayım. Nitekim benim çalışmalarımdan yararlanarak tez ve kitap yazanları gördükçe seviniyorum. Ama ne yazık ki bunlardan bazıları, ilk defa benim kitaplarımda kayda geçirilmiş olan bazı kaynak bilgilerden yararlandıkları halde, benim bu araştırmalarıma atıfta bulunmamayı yeğliyorlar veya bundan çekiniyorlar. Bu da tabii ki, araştırmacı emeğine saygısızlık olduğu için beni üzmektedir.

Kıbrıs’ta Sol harekete eleştirel yaklaşımınız bilinmekte. Bize kısaca Kıbrıs Sol’unu tarihsel olarak değerlendirebilir misiniz?
Kıbrıs’taki sol hareketin geçmişine ve uyguladığı politikalara baştan beri hep ilgi duymuşumdur. Ama ne yazık ki, Rumca bilmediğim için ana kaynaklardan değil de, İngilizce ve Almanca dillerinde yapılmış olan çalışmalar üzerinden bilgi edinmeye çalıştım. “KKK/AKEL Belgelerinde Kendi Kaderini Tayin Hakkı ve Kıbrıs Türk Toplumuna İlişkin Kronolojik Değinmeler” başlıklı makalem (şu kitap içinde, Editör: Masis Kürkçügil, Kıbrıs: Dün ve Bugün, İstanbul 2003) böyle oluştu. Aynı kitapta “AKEL’deki Perestroyka Mücadelesi ve ADİSOK’un Hazin Sonu” çalışmam da yer almaktadır. Kıbrıs Türk basınını tararken de, kendi kaynaklarımızdan çok yararlandım. “TMT’nin Kurbanları” ve “İşçi Sınıfımızın İlk Öncüleri” gibi kitaplarım da, eski kuşak solcularımıza bir saygı ve vefa borcudur.
Ne yazık ki Kıbrıs solu, 1958’deki ilk terör dalgasından sonra iki toplumlu yapısını yeniden kazanamadı. Enosis savunuculuğunun, Kıbrıs’taki milliyetler sorununda oynadığı milliyetçi ve bölücü rol, 1974’den sonra nihayet kavranmış olmasına karşın, bunun bedeli çok ağır, yani adamızın taksimi olmuştur. AKEL’in, bu felaketten sonra, federal bir çözüm politikasını benimsemesi ardından, 14. AKEL Kongresi öncesinde, Şubat 1978’de, Kıbrıs Türk solu ile bir değerlendirme yapması için AKEL Merkez Komitesi’ne bir çağrıda bulundum. Ama herhangi bir yanıt alamadım. AKEL’in Kıbrıs Türk Kolu’nun yeniden açılması için ada dışında iken verdiğim mücadele de, bir karşılık görmemiştir.
Kıbrıslı Rum ve Kıbrıslı Türk ilericilerin 1958’den sonra ilk kez, 1989’da Lefkoşa’daki ara bölgedeki Lidra Palas Oteli’nde oluşturdukları “Bağımsız ve Federal Kıbrıs için Temas Grubu”nun düzenlediği siyasal, sosyal ve kültürel toplantılar, Kıbrıs Türk liderliğinin çeşitli engelleriyle karşılaştı. Bu nedenle, Temas Grubu’nun Kıbrıslı Türk Koordinatörü olarak, örgütlenme özgürlüğüm için Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na şikayette bulundum. Yaptığım başvurunun Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde 11 yıl sonra sonuçlanması üzerine, Nisan 2003’de kapılar açıldı ve sıradan yurttaşların teması başladı. Bu aşamadan sonra da, AKEL, ortak örgütlenme konusunda herhangi bir girişimde bulunmadan, sadece ilerici bilinen Kıbrıs Türk partileri ve meslek örgütleriyle sınırlı bir işbirliği yapmakla yetindi.
Annan Planı’nın oylanmasında çıkan sonuçlar, taksim çizgisinin iki tarafındaki solun, farklı tercihler içinde olduğunu ortaya koydu. Oysa demokratik ve federal bir anayasanın karşılıklı kabulü ve adamızın yeniden birleşmesi için ortak siyasi bir mücadele verilmesi gerekmektedir. Bunda Kıbrıs işçi sınıfının siyasal örgütü olan AKEL’in büyük sorumluluk ve görevleri vardır.
Emperyalizm ve NATO, adamızdaki ilerici güçlerin işbirliği yapmaması için 1950’li yıllardan beri çeşitli milliyetçi kışkırtmalarla toplumlarımızı birbirinden uzak tutmaya çalışmaktadır. Kıbrıs Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırarak, adadaki stratejik askeri üs ve tesislerini koruyacak “çözüm” formülleri üzerinde çalışmaktadır. Bunlara karşı koymak, ancak bilinçli ve örgütlü halk güçleri sayesinde mümkündür.

1968’de Beyrut’ta başlayan Kıbrıs sorunu müzakereleri 50. Yılında. Sorun halen çözülemedi. Sizce Kıbrıs sorununa gerçekten çözüm bulunmak isteniyor mu?
1968 yılında başlatılan toplumlararası görüşmeler, 1960’da kurulan bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti devletinin fonksiyonel federatif unsurlar içeren anayasasında bazı değişiklikler yapmaya ve üniter devleti sürdürmeye yönelikti. NATO’nun 3-4 Haziran 1971’de Lizbon’da yaptığı toplantıda görüşen Türkiye ve Yunanistan Dışişleri Bakanları Olcay ile Palamas, Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios’un devrilmesi ve adanın ikiye bölünmesinde anlaştılar. Öte yandan Türkiyeli ve Yunanlı anayasa uzmanlarının katılımıyla genişletilmiş olan toplumlararası görüşmelerde 1974 yazına gelindiğinde, anlaşmaya çok yaklaşılmış ve sadece bazı pürüzlerin giderilmesi kalmıştı.
Kıbrıs’taki faşist Yunan cuntasına bağlı güçlerin gerçekleştirdiği 15 Temmuz 1974’deki faşist darbe ve onu izleyen 20 Temmuz 1974’deki Türkiye’nin adadaki anayasal düzeni yeniden kurmayı amaçlayan askeri müdahalesi, Kıbrıs Cumhuriyeti topraklarının ikiye bölünmesi ile sonuçlandı. Kuzeyde yaşayan Kıbrıslı Rumlar, adanın güneyine kaçmak zorunda kalırken, güneydeki köy ve kasabalarda yaşayan Kıbrıslı Türkler de Leymosun’daki İngiliz askeri üsleri üzerinden kuzeye taşındılar. Kıbrıs Türk tarafı, kuzeyde TC askeri işgali altındaki bölgede, önce 1975’de “Kıbrıs Türk Federe Devleti”ni oluşturdu. 1977 ve 1979’da imzalanan Doruk Anlaşmaları, toplumlararası barış görüşmelerinin iki toplumlu ve iki bölgeli federal bir anayasanın hazırlanmasını öngörmekteydi. 1983’de kurulan “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti” ile Kıbrıs Türk tarafı, ayrılığı tercih ettiğini ortaya koydu.

Bir önceki sorudan hareketle iki toplumlu, iki bölgeli federasyon fikrini masaya ilk getiren Türkiye, size göre gerçekten federasyon mu istiyor, yoksa bunu kendi amaçları için bir kalkan olarak mı kullanıyor?
Toplumlararası görüşmeler, ortak federal bir devlet kurulması temelinde ilerlerken, başlangıçta Kıbrıs Rum tarafının daha çok üniter bir yapıya yakın davrandığı, ama daha sonraları federal devlet yapısını benimsediği, yapılan önerilerde ortaya çıktı. Öte yandan Kıbrıs Türk tarafı ise, başlangıçtan beri TC’nin askeri gücüyle elde edilmiş olan iki devletli yapının, konfederal bir şemsiye altında korunmasından yana bir politikayı savundu. Çünkü zamanın TC Başbakanı İnönü’nün, Eylül 1964’de TBMM’de yaptığı konuşmada açıklamış olduğu, ülkesinin Kıbrıs politikası şöyle belirlenmişti: “Anlaşmalar dahilinde olalım diye, biz resmi ağızdan taksim sözü ile değil, federasyon şekli ile tartışmaya başladık.”
Türk tarafı bu görüşünü hiç değiştirmemiştir. Hep federasyon istiyoruz derken, aslında ayrılığı ve taksimi savunmuştur. Bu, görüşmelerin her aşamasında sunulan anayasal önerilerinde de kanıtlanmıştır.

Crans Montana’da yaşanan başarısızlık sonrası özellikle Kıbrıs’ın kuzeyinde bazı çevreler federasyon tezinin çöktüğünü iddia ediyor. Sizce çöken federasyon tezi mi, yoksa “bütünlüklü çözüm” için izlenen yöntem mi?
Crans Montana’ya gelinceye kadar yapılan görüşmelerde, her iki tarafın da federal bir anayasa üzerinde, tıpkı 1974’deki darbe-işgal öncesinde olduğu gibi, anlaşmaya çok yaklaştıkları bilinmektedir. Ancak bu anlaşmanın “güvenlik ve garantiler” başlığında görüş ayrılığı sürmektedir. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 1960’daki kuruluş anlaşmasının “garantör”ü olan üç NATO ülkesinden Yunanistan ile Birleşik Krallık, yeni anlaşmanın garantörü olmaktan vazgeçerken, Türkiye bunun devamında ısrar etmektedir. Dahası, bundan vazgeçmesi karşılığında, Birleşik Krallık’ın 1960’da ada üzerinde korumayı başardığı iki egemen askeri üs gibi, kuzeydeki federal devlet topraklarında bir egemen askeri üs elde etmek istemektedir. Görüşmeleri tıkayan ana nedenin bu olduğu, basın haberlerinden anlaşılmaktadır.

Her iki toplumda da federasyon talep eden güçlerin gerçek anlamda federal kültürü içselleştirdiklerini düşünüyor musunuz?
Ne yazık ki 1960’daki üniter yapıdan, şimdi anlaşma ile federal yapıya dönüşecek olan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yeni anayasası ile ortak federal devletin nasıl işleyeceği belli olup da, kayda geçirilemediği için, gerek üniter devlet yanlılarının, gerekse konfederal devletten yana olanların sesi daha çok duyulmaktadır.
1989’da iki toplumlu olarak kurduğumuz “Bağımsız ve Federal Kıbrıs için Temas Grubu”nun tam da amacı, kitle toplantılarıyla bu federal kültürü tanıtıp, benimsetmekti. Ama Kıbrıs Türk liderliğinin engellemeleri yüzünden çalışmalarımız akamete uğradı. Zaten siyasi partiler de karşılıklı temaslarına başlayınca, benim gibi herhangi bir siyasi partiye üye olmayan bağımsız kişiler ortada kaldılar. Grubun Rum kesimindeki üyeleri ise, daha çok AKEL ve EDEK’in muhalif unsurları ve bazı liberallerden oluşuyordu. ADİSOK’ta örgütlendiler ve seçimlerde partinin başarısızlığının faturası, sol kanata çıkarıldı ve dışlandılar.

Kıbrıs sorununda son dönemlerde tartışılan en önemli konu garantiler ve müdahale hakkı. Keza bu başlık Annan Planı’nın güneyde reddedilmesinin en önemli sebeplerinden biri oldu. Kıbrıs’ın kuzeyindeki Sol’un bu konuya yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kuzeyde sol diye bilinen siyasal partilerin hemen hepsi, garantiler ve müdahale hakkı konusunda “milli çizgi”yi izlemekte ve desteklemektedirler. Meclis dışında kalmış diğer sol siyasal parti ve grupların ise bu konuda güçlü bir ses verdiği söylenemez.

Bir yandan her iki taraf da “var olan statüko sürdürülemez” derken, diğer yandan müzakerelerde “her şeyde anlaşılana kadar hiçbir şeyde anlaşılmış sayılmaz” ilkesi benimsenmekte. Sizce bu ilke var olan statükonun sürdürülmesine yaramakta mıdır?
Kıbrıs Rum tarafı “var olan statüko sürdürülemez” derken, adanın bölünmüş kalmasına karşı çıkmakta ve Türkiye’nin ada üzerindeki vesayetinin devamına kapı açacak düzenlemelere yanaşmamaktadır. Türkiye’nin Cenevre Sözleşmesine aykırı olarak adamızın işgal altındaki bölgesine taşıdığı nüfus için çözüm sonrasında elde etmek istediği haklar konusu da tartışmalıdır. Öte yandan Kıbrıs Türk tarafının Güven Artırıcı Önlemler başlığı altında ileri sürdüğü bazı talepler, ayrılıkçı KKTC devletinin tanınması, KC tarafından reddedilmektedir.

Kıbrıs’ın kuzeyi büyük bir çöküş yaşamakta. Kıbrıs’ın kuzeyinde var olan rejimi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kıbrıs Türk liderliği, İngiliz sömürge döneminde başlayan işbirlikçi politikasıyla, hep kendi halkının değil, dış güçlerin, emperyalizmin bölgemizdeki stratejik çıkarlarına hizmet etmiştir. 1974 olayları, Kıbrıslı Rumların enosis politikasının iflasını getirirken, Türkiye’nin adamızın kuzeyine yerleşmesine ve adamızın taksimini gerçekleştirmek için kurulmuş olan TMT’nin devletleşmesine yol açmıştır. 1958’lerin Türkten Türke Kampanyası ve 1964-68 kapalı dönemine rağmen, taksim politikasının ekonomik alt yapısını ve sermaye birikimini sağlayamayan ayrılıkçı Kıbrıs Türk ticaret burjuvazisi, 1974’den sonra TC’nin işgal ordusu ve büyük sermayesinin yardımıyla kendi pazarını oluşturmuştur. Kuzeyde elde edilen ganimet mal ve mülkü satarak, taraftarlarına ve demografik yapıyı bozmak amacıyla Anadolu’dan getirilen nüfusa dağıtarak iktidar olan UBP ve kurulmuş olan bu çıkar düzenine sözümona muhalif görünen diğer siyasal partiler, Ankara’daki üst yönetimin çizdiği politikaların uygulayıcıları haline gelmişlerdir. 44 yılda kurulmuş olan 39 hükümetin yöneticileri, kendi taraftarlarını kayırıp, kollayarak, statükodan olabildiğince yararlanmayı tercih etmişlerdir. Üretimden koparılmış ve kendi kendini geliştiremeyen toplumumuz, ne yazık ki hızlı bir çürüme sürecinin sarmalında yok oluşa doğru hızla ilerlemektedir.

Kıbrıs Cumhuriyeti 1964’ten beridir “the doctrine of the law of necessity” ile yönetilmekte. Bu bir anlamda Kıbrıslı Türklerin toplumsal haklarının askıya alınması anlamına gelmekte. Sizce bu durum var olan statükoya hizmet etmekte midir?
Bence hayır. Aralık 1963’deki toplumlararası çatışmaların ardından Kıbrıslı Türk devlet ve kamu görevlilerinin Kıbrıs Cumhuriyeti’ndeki görevlerinden geri çekilmesi üzerine, devletin devamlılığını sağlamak amacıyla, 33/64 numaralı bu “Zorunluluk Yasası” kabul edilmiştir. Kıbrıslı Türk yargıçların kaza mahkemelerindeki yokluğu nedeniyle, devletin yargı sisteminde bazı değişiklikler yapılarak, Yüksek Anayasa Mahkemesi ile Üst Mahkeme, şimdiki Yüksek Mahkeme adı altında birleştirilmiştir. Kıbrıs Rum Cemaat Meclisi yerine, Eğitim Bakanlığı kurulmuş ve daha sonra bazı başka yasalarda da değişikliğe gidilmiştir. Ne var ki, Anayasanın temel maddelerine, örneğin devletin iki toplumlu karakterine dokunulmamıştır. Çünkü bu maddelerin değiştirilebilmesi için, üç garantör ülke de içinde, bütün tarafların onayı gerekmektedir.

Son olarak eleştirel yaklaşan bir birey olarak size Gazeddakıbrıs hakkındaki düşüncenizi sorabilir miyiz?
İnternet sayfanızı yayımlamaya başladığınız ilk günlerde, yakından izlemiş ve işbirliğine hazır olduğumu belirtmiştim. Pek faal olmadığınız bir ara dönemden sonra, şimdi yeniden hareketlenmiş olmanızı, çok seslilik ve farklı görüşler açısından bakıldığında, yararlı görmekteyim. Haberden çok, makale ve söyleşi ağırlıklı bir yapınız var sanıyorum. Çalışmalarınızda başarılar dilerim.

Çok teşekkür ederiz.

(AKTÜEL, GAZEDDA'NIN GÜNDEMİ, RÖPORTAJ  EYLÜL 25, 2018) http://gazeddakibris.com/ahmet-cavit-an-roportaj-kibris-solu/

2 Haziran 2018 Cumartesi

KIBRIS’TA ORTAK SINIFSAL MÜCADELEDE DİL SORUNU (1924-1954)

Kıbrıs'ın 1571’de Osmanlı İmparatorluğu’na katılması ardından, adaya çeşitli tarihlerde getirilip yerleştirilen Müslüman Türk nüfusun kesin sayısı hakkında herhangi bir kayıt bulunmamakla beraber, bunun 20-30 bin kadar olduğu tahmin edilmektedir. Kıbrıslı Müslüman Türkler, bu tarihten başlayarak, ada nüfusunun kalıcı etnik bir parçası haline gelmiş ve sayıları, toplam Kıbrıs nüfusunun üçte biri ile beşte biri arasında değişmiştir. Kıbrıs'ta bundan böyle, birbirinden tamamen farklı dil, din ve kültüre mensup iki ana etnik toplum yan yana yaşamaya başlamış ve birbirlerini karşılıklı olarak etkilemişlerdir.
Kıbrıslı Türklerle Rumların ortak yaşam ve karşılıklı etkileşimlerinde, ticaret ve iletişim dili olarak Rumca kullanılmıştır. Osmanlı döneminde resmi hükümet dili Türkçe idi. Saray yöneticileri, Hıristiyan reaya ile Türkçe bilen resmi bir Rum tercüman (dragoman) aracılığıyla temas kurabiliyordu. Bunun yanında Rum orta tabakalarının ileri gelenleri ile özellikle karma köylerdeki bazı Rumlar, Türkçe biliyorlardı. Ada nüfusunun çoğunluğunun Rumlardan oluşması, Rum kültür geleneğinin daha güçlü ve yaygın olması ve Türk nüfusunun büyükçe bir kısmının Rumca konuşabilmesi nedeniyle, Kıbrıs'taki ticaret dili de Rumca olmuştu.[1]
Adanın yönetimi, 1878’de İngilizlere devredildi. 1881’de yapılan nüfus sayımına göre, Kıbrıs’ta yaşamakta olan toplam 186,173 kişiden 137,631’i (%73.9) Rumca konuşan Ortodoks Hıristiyan, 45,458’i (%24.4) Türkçe konuşan Müslüman ve 3,084’ü (%1.7) de Latin, Maronit ve Ermenilerden oluşmaktaydı. [2]
1911’deki nüfus sayımında anadilinin Rumca olduğunu söyleyenlerin 1,191’i Müslümanken, Türkçenin anadili olduğunu söyleyenlerin 139’u Rum Hıristiyandı. [3] Ana dili olarak Rumca konuşan Türklere, daha çok Lefkoşa ve Baf kazalarında rastlanmaktaydı.
1921 yılı nüfus sayımına göre, Lefkoşa kazasında 1,019 ve Baf kazasında 350 Türk, 1931 yılı verilerine göre de Lefkoşa kazasında 1,004, Baf kazasında 521 Türk, ana dili olarak Rumca konuşmaktaydı. Bazı köylerdeki Türkler de, hem Türkçe, hem de Rumca bildikleri halde, Rumcayı daha çok benimsemekte ve kendi aralarında da bu dili kullanmaktaydı.[4] 1955'lere kadar Rumca konuşan Müslüman köyler, adanın her tarafına yayılmış ve Rumlarla aynı geleneksel yaşam biçimini sürdürüyordu.  

ÇALIŞAN SINIFLARIN ÖRGÜTLENMESİ VE TÜRKÇEYE ÇEVRİLEN İLK BELGELER
1919 yılında Leymosun’da kurulan İnşaat İşçileri Birliği, Kıbrıs işçi sınıfının ilk sendikasıdır ve sınıfın kendi kimliğini oluşturma yolunda atılan ilk adımdır. İnşaat işçilerinin mali durumlarını iyileştirmek için işverenlere karşı örgütlenmeleriyle başlayan örgütlü sınıf savaşı, tütün işçileri, liman işçileri, terziler, dülgerler ve ekmekçiler gibi diğer meslek dallarında da birçok işçi birliğinin oluşturulmasının yolunu açmıştı[5]
            Elimizdeki bilgilere göre, 1924’de tek bir örgüt çatısı altında bütün işçileri örgütlemiş olan Leymosun İşçi Merkezi’nin faaliyetlerinde, Kıbrıslı Türk işçiler de yer almıştı. Kıbrıs Komünist Partisi’nin kurucularından olan Yannis Lefkis, anılarında, İşçi Merkezi’nin tüzüğünün iyi Rumca bilen Mustafa adlı bir Kıbrıslı Türk tarafından Türkçe’ye çevrildiğini ve bu kişinin sonradan Türkiye’ye göç ederek, Türkiye Dışişleri Bakanlığı’nda bir süre çalıştığını yazmaktadır. Merkezin açılış törenine, hem Kıbrıslı Türkler, hem de Kıbrıslı Rumlar katılmış ve tüzük, oybirliği ile kabul edilmişti. [6]
Nisan 1924’de Kiryakos Rossidis’in girişimiyle toplanan ve hem Kıbrıslı Rum, hem de Kıbrıslı Türk köylülerin katıldığı Kıbrıs Rençberler Kongresi’nin Nizamnamesi de, Türkçe olarak Söz Matbaasında basılmıştı. 12 Kıbrıslı Rum ve 6 Kıbrıslı Türkten oluşan Yürütme Komitesi’nin kaleme aldığı tüzük, adadaki bütün Türk köylerine dağıtılmıştı. [7]

İKİ YAYININ İŞBİRLİĞİ
Kıbrıs’taki ilk komünist yayınlardan biri olan “Neos Antropos” [8] ile “Birlik” adlı Kıbrıs Türk gazetesi iyi ilişkiler içindeydi. Birlik gazetesi, 30 Ocak 1925 tarihli nüshasında, Leymosun’da yayımlanan Neos Antropos gazetesinin yazarları adına H. Solomonidis tarafından kaleme alınmış olan bir mektubu yayımlamıştı. Solomonidis, “Neos Antropos” gazetesinin ilk sayısının çıkması nedeniyle, Birlik gazetesinin gönderdiği mektuba teşekkür etmekte ve şunları yazmaktaydı:
“Önce, gazetemizin yarısını Türkçe yayımlamaya karar vermiş isek de burada bir Türk matbaası mevcut olmadığından bu işi başaramayıp pek çok üzüldük. Umarız ki bu yüce maksat için siz de bizimle işbirliği yaparak, halka gerçek yolu bulmada yardımcı olacaksınız. Gazetenizi büyük bir ilgi ile izlemekteyiz.”
Birlik gazetesi, bir sonraki nüshasında da, Neos Antropos’un bir makalesini Türkçe olarak yayımlamıştı. Bu makalede, Kıbrıs halkının, Yunan idaresinde yaşamak uğruna, İngiliz idaresinden ayrılmak istemediği belirtilmekteydi.
1929 ile 1934 yılları arasındaki ekonomik bunalım sonucu, binlerce topraksız köylü, köylerden kasabalara gelmiş ve işçi sınıfına katılmıştı. Sınıf bilincinin gelişmesinde çeşitli meslek kollarında çalışan işçilerin oluşturdukları sendikalar, bu dönemde önemli bir rol oynamıştı.
Kıbrıs Komünist Partisi’nin yayın organı olan Neos Antropos’un 13 Haziran 1930 tarihli nüshasında yer alan Ahmet Fethullah imzalı bir makalede, Kıbrıslı Rumlar ile Kıbrıslı Türklerin ortak bir örgüt kurması gerektiği üzerinde durulmaktaydı.[9] Nitekim bir yıl sonraki polis raporları, sadece Kıbrıslı Türklerden oluşan bir komünist yapıdan söz etmekteydi. [10]
            Kıbrıslı Türk işçilerin sınıf bilinci kazanıp, ilk defa örgütlenmeye başladıkları bu yıllarda, Lefkoşa’da dağıtılan 28 Temmuz 1931 tarihli Türkçe bir bildiride, “Filergadon” ve “Panergadigi” derneklerine kayıtlı olan işçilerin buralardan ayrılıp, kendi derneklerine üye olmaları istenmekteydi. Çağrıda yer alan 17 imzadan 2’si, terzi Mehmet Hüseyin ile kumaş boyacısı Mehmet Emin İbrahim’e aitti. Bundan 15 gün sonra, Söz gazetesinde çıkan “Sürüden ayrılanı kurt yer” başlıklı bir makalede ise, Lefkoşa’da bazı Kıbrıslı Türklerin esnafı bolşevikliğe davet ettiğinden şikâyet edilmekteydi. [11]
            Türkçe’ye çevrilip, Lefkoşa’da 20 Ekim 1931 tarihinde basılmış olan bir başka Türkçe metin, bir kulüp tüzüğüdür. 16 sayfalık “Lefkoşa Amele Kulübü”ne ait “Nizamname-i Esasisi”, 500 adet basılarak, tanesi bir kuruşa satılmıştı.

DİL SORUNU YÜZÜNDEN KURULAN İLK AYRI TÜRK SENDİKASI
Kasım 1941’de oluşturulan Tüm-Kıbrıs Sendika Komitesi (PSE), 1945’e gelindiğinde 12,961 işçiyi bünyesinde toplamış ve mücadelesini 1946’da kurulan “Tüm-Kıbrıs İşçi Federasyonu” (PEO)’ya devretmişti. Kıbrıslı Türk işçiler, Rum sınıf kardeşleri ile birlikte PEO’ya bağlı çeşitli sendikalarda örgütlenmişti. Ne var ki, Kıbrıslı Rum sendika yöneticilerinin sendika toplantılarında sadece Rumca konuşmaları, Rumcayı bilmeyen Kıbrıslı Türk işçileri huzursuz etmekteydi. O dönemi yaşamış olan Kıbrıslı Türk sendikacılardan Mehmet Niyazi Dağlı, bize şu bilgileri vermektedir:
“İşçiler sendikalarını kurduktan sonra toplantılar başladı. İsteklerini hükümete ve askeri makamlara iletmeye başladılar. Fakat toplantılarda hep Rumca konuşulurdu ve Türkler anlamazlardı. Bana sorarlar,  kendilerine konuşanları anlatırdım. Ama bu, çok zaman alırdı. Bu nedenle sendika yöneticisine, toplantılarda Türkçe konuşmaların Rumca’ya çevrildiği gibi, Rumca konuşmaların da Türkçe’ye çevrilmesi gerektiğini, Türk işçilerin konuşulanları anlamadığını söyledim. Fakat bu konuda tedbir alınmadı ve toplantılar aynı sistemle devam etti. Bu nedenle ben de Türk işçiler için sendika kurmaya karar verdim. (…)
1942 yılında arkadaşlarla dülgerler olarak bir birlik kurmaya karar verdik. Avukat Fadıl Niyazi ile konuştuk ve bize yardımcı olmasını istedik. O zaman komiserlikler vardı ve bütün resmi yazışmalar buralara yapılırdı. Avukat Fadıl, Komiserliğe bir yazı yazarak, Türkler olarak ayrı bir sendika kurmak istediğimizi bildirdi. Komiserlik bize aynı işkolunda yalnızca bir sendika kurabileceğimizi, bunun yasalar ile sınırlandığını söyledi. O zaman biz de yasaların değiştirilmesi yönünde baskı yaptık. Sonunda farklı isim altında sendika kurma hakkı verildi. Yasalarda değişiklik yapıldı. Tabii yayınlanan bu yasalar İngilizce olduğu için biz Avukat Fadıl Bey’e 7 lira ödeyerek bu yasaları Türkçe’ye çevirttik. Hükümet dairelerinde Türk memur olmadığı için, yayınlanan yazılar Türkçe’ye resmi yollardan çevrilemiyordu. Avukat Fadıl Bey, Türk İşçi Birlikleri’nin yönetmelik ve tüzüklerini de yazdı. 12-14 kişi toplanarak “Lefkoşa Türk Dülger İşçiler Birliği”ni kurdu. Zamanla çalışarak üyelerimizi de çoğalttık.”[12]
Burada ilginç bir durum daha ortaya çıkmıştı. Niyazi Dağlı, arkadaşı Salih Türker ile birlikte, dülgerler dışındaki diğer zanaat sahipleri ile Amele Birliği kurmak üzere düzenledikleri bir toplantıda, katılan arkadaşlarının Türkçe bilmedikleri için kendisini anlamadıklarını ve bunun üzerine Rumca konuşarak düşüncelerini anlattığını belirtmektedir. Amele Birliği kurulduktan sonra, Türkçe bilmeyen bu işçilere ders vermek üzere, zamanın Maarif Müdürü’ne başvuruda bulunan sendikacılar, kendilerine bir okul ve öğretmen sağlanmasını rica ettiler. Böylece gönüllü öğretmenlerle Haydarpaşa Okulu’nda Kıbrıslı Türk üyelere 3-4 ay süreyle Türkçe dersler verildi.
            20 Haziran 1944 tarihli Halkın Sesi gazetesinde yer alan “LTKSAB Sekreteri Mehmet Niyazi” imzalı ve “Lefkoşa Kaza Amele Birliği Sekreteri’ne Açık Mektup”ta, 28 Mayıs’ta Aneksartidos gazetesinde yer alan bir açıklamaya yanıt verilmekteydi.  Mektubun içeriğinden anlaşıldığına göre, 15 Temmuz 1943 günü akşamı iki işçi birliğinden heyetler uzun bir toplantı yapmış ve Türk heyeti ayrılma gerekçelerini şöyle dile getirmişti:
“Bizleri ayıran lisan; Türk hakkının gaip olması ve bize verilmiyen kıymet ve ehemmiyettir. İşte tam o anda bize bu gün tebliğlerinizde neşredilen sözleriniz söylenmedi mi? O zamana kadar gerek umumi ve gerek hususi toplantılarda hiç bir Türke konuşma hakkı verilir miydi? Ve yahut binbir ısrarla söz alan Türkün sözleri dinlendi mi? Alaycı ve utandırıcı kahkaha ve alkışlarla susturulmaz mıydı? O zamana kadar konferanslar Türkçe olarak söylenir miydi? Birlik binanızda kendi milli bayrağınızı ve sair bayrakları dalgalandırdığınızda hiç bir Türk bayrağı çekildi mi?”
            Mektup, 22 Haziran 1944 tarihli Halkın Sesi’nde şöyle devam etmekteydi:
            “1 Mayıs 943 yortusunda yüzlerce Rumca yazılı tabellalardan Türkçe olarak kaç tane vardı? Hiç... hiç... Bizleri bir siyasi, milli maksatlarınızı yüzümüze aksettirmediniz mi? Kıbrısın Yunanistana ilhakı için Lortlar kamarasına telgraf çekmediniz mi? 943te yapılması kararlaştırılan umumi bir grev kararında Türkçe konuşulmadığından ani olarak hatanızı yüzünüze vurunca Rum amelesi dağındıktan sonra Türk işçisini yağmur içinde durdurtmak istemediniz mi? Grevlerden sonra işlere gönderilen işçilerden Rumlar tercih edilmez miydi? Günlerce birliğinize gidip gelen bir işsiz Türkü hangi işe gönderdiniz? Kıbrısın Yunanistana ilhakı için teşkilatlandığınızı propaganda sahasında yaydığınızda bize aksi mukabelede bulunmayor muydunuz?”
            13 Ağustos 1944’de enosis konusu yüzünden[13] PEO’dan ayrılan Kıbrıslı Türk işçilerin oluşturduğu Kıbrıs Türk İşçi Birlikleri’nin üye sayısı, 1945’de 843’e yükselmişti.
            3 Mayıs 1945 tarihli Halkın Sesi gazetesinde yayımlanan “Lefkoşa Türk İşçi Birliği’nin Dilekçesi”nde, hükûmet işlerinde Türk işçisinin kayırılmadığından şikâyet edilmekte ve 1 Mayıs İşçi Bayramı nedeniyle Sömürgeler Bakanlığı Müsteşarlığı’ndan talep edilenler arasında şunlar da vardı:
“Lefkoşada her mahalleye konulan sokak levhalarına Türkçenin de yazılması; her Türke resmi makamlardan gönderilecek her hangi bir evrak Türkçe olmalı, Rumca ve İngilizce olmamalıdır.”
Kemal Deniz de Ateş gazetesinin 15 Ekim. 1946 tarihli nüshasında yer alan “Belediyelerimiz Teşkilatını Nasıl Görmek İsteriz” başlıklı makalesinde, ortak yönetilen belediyelerin Türklere yönelik uygulamalarını eleştirmekte ve sokak tabelalarının mutlaka Türkçe yazılmasını ve Belediye Meclisi’ndeki tartışmaların Türkçe olmasını istemekteydi.

PEO VE AKEL’İN AYRI TÜRK BÜROLARI VE TÜRKÇE YAYINLARI
1948 Büyük Maden Grevi’nden sonra yeniden PEO’ya bağlı sendikalarla birleşen Kıbrıslı Türk işçiler için, Mart 1954’de ayrı bir Türk Bürosu kuruldu. 1952’den beri PEO Merkez Komitesi üyesi olan Ahmet Sadi Erkurt, bu büronun başkanlığına getirilirken, kazalarda da birer Türk temsilci görevlendirildi. 1954 yılı sonunda PEO’da örgütlenmiş Türk işçi sayısı 1,500’e ulaşmıştı ve onlar için bir “Türkçe Aylık İşçi Bülteni” yayımlanmaktaydı.
            Ahmet Sadi Erkurt anılarında o günleri şöyle anlatmaktadır:
“Türk İşçi Birlikleri, PEO ile birleştikten sonra, yeni bir durum meydana geldi. Türk işçileri aydınlatılmalı idi. PEO’nun işçiler için İşçi Gazetesi vardı. Ama bu gazete Rumca lisanında yayımlanıyordu. Türk işçilerinin pek azı Rumca okuyabiliyordu. Her ne kadar da Lefkoşa ve Mağusa Türk Dairesi mesulleri Rumca biliyorlardıysa da, Larnaka ve Leymosun mesulleri Rumca okuyamıyorlardı. Bilseler bile iyi aydınlatıcı iş olamazdı. Türk işçisinin elinde bir Türkçe evrak olmalı ve okumalı idi. Çünkü Türkçe gazeteler işçi problemlerine değinmezler, çoğu kere aleyhe yazarlardı. Bu yüzden dairemiz, aylık bir Türkçe bülten yayımlamaya karar aldı. 1954’de bültenimiz yayımlanmaya başladı. Bu bülteni ben hazırlıyor, daktilodan geçirdikten sonra, poligrafta tabediyordum.”[14]
            Kıbrıslı Türklerden oluşan “AKEL Türk Kolu” ise ilk Türkçe bildirisini Mart 1954’de dağıttı.[15] Ne var ki, TMT’nin 1958’deki cinayet ve sindirme eylemlerinden sonra, Kıbrıslı Türk işçiler, sınıf kardeşleriyle birlikte örgütlendikleri bu yapılardan kopmak zorunda kaldılar.       

(“Sol ve Kıbrıs Sorunu” grubu tarafından 2 Haziran 2018’de Lefkoşa’daki Dayanışma Evi’nde düzenlenen “Üçüncü Yıllık Konferans 2018”de okundu.)


[1] A.An, Kıbrıs Kültürü Üzerine Yazılar, Lefkoşa 1999, s. 19 ve 32
[2] Census of Cyprus. Report, 1881
[3] Lukach and Jardine, Kıbrıs’ın El Kitabı, Lefkoşa 2007, s.45
[4] İsmet Konur, Kıbrıs Türkleri, İstanbul 1938, s.30
[5] A. An, Kıbrıs’ta işçi sınıfının oluşumu ve ilk sendikal hareketler, 17-18 Ekim 2015, İstanbul bildirisi
[6] Aktaran Michalis Michaelides, The Turkish Cypriot Working Class and the Cyprus Labour Movement, The Cyprus Review, Fall 1993, s.33-57
[7] A.An, Kıbrıslı Rumların Enosis Sorunu ve Kıbrıslı Türklerle Siyasal İşbirliği (1902-1941), 13 Mayıs 2017, Sol ve Kıbrıs Sorunu, 2. Yıllık Konfererans’ta okunan bildiri
[8] Türkçesi: Genç Adam veya Yeni İnsan
[9] Aktaran Yannis Katsurides, Kıbrıs Komünist Partisi Tarihi, Lefkoşa 2014, s.185
[10] A.An, Kıbrıslı Rumların Enosis Sorunu ve Kıbrıslı Türklerle Siyasal İşbirliği (1902-1941), 13 Mayıs 2017, Sol ve Kıbrıs Sorunu, 2. Yıllık Konfererans’ta okunan bildiri
[11] Söz gazetesi, 13 Ağustos 1931
[12] Yenidüzen gazetesi, 9 Ocak 1990
[13] A.An, Kıbrıs İşçi Sınıfının Geçmişteki Güzel İşbirliği Günleri, INEK, PEO ve Dev-İş tarafından Lefkoşa’da 13 Ekim 2005’de düzenlenen seminerde okunan bildiri
[14] A.An, İşçi Sınıfımızın İlk Öncüleri, 1958’e kadar Emek hareketinde Kıbrıslı Türkler, Lefkoşa 2011, s.77-78
[15] A.An, Kıbrıslı Türklerde Sınıf Sendikacılığından Etnik Sendikacılığa Geçiş ve İşçi Muhalefeti (1944-1960), Lefkoşa 2005, s.202