16 Ekim 2018 Salı

KIBRIS SOLU 1958'DEKİ İLK TERÖR DALGASININ ETKİSİNDEN KURTULAMADI



Kıbrıs’ta resmi tarihe alternatif araştırmalarıyla ve muhalif duruşuyla bilinen yazar Dr. Ahmet Cavit An’la kendi çalışmaları, Kıbrıs Solu ve Kıbrıs sorunu hakkında bir söyleşi gerçekleştirdik.
1970’li yıllardan beridir Kıbrıs’ın siyasal geçmişi ile ilgilenen An’ın yayınlanmış 25 kitabı ve çok sayıda araştırması bulunuyor. Ahmet Cavit An alternatif  tarihi yaratma çabalarının toplumsal bir karşılığı olup olmadığı sorusuna “hem evet, hem hayır” cevabını vererek “toplumun geniş kesimlerindeki bilgi eksikliğinin giderilmesi açısından, alınacak daha çok yolumuz var” değerlendirmesinde bulundu.

Röportaj: Nuri Sılay

KIBRIS SOLU 1958’DEKİ İLK TERÖR DALGASINDAN SONRA İKİ TOPLUMLU YAPISINI KAZANAMADI
Kıbrıs Sol’unu tarihsel olarak değerlendiren An, “ne yazık ki Kıbrıs solu, 1958’deki ilk terör dalgasından sonra iki toplumlu yapısını yeniden kazanamadı” diyerek “Enosis savunuculuğunun, Kıbrıs’taki milliyetler sorununda oynadığı milliyetçi ve bölücü rol, 1974’den sonra nihayet kavranmış olmasına karşın, bunun bedeli çok ağır, yani adamızın taksimi olmuştur” tesbitinde bulundu.

AKEL SINIRLI BİR İŞBİRLİĞİNİ TERCİH ETTİ
Ahmet Cavit An, Kıbrıs’ta örgütlenme özgürlüğü için Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na yaptığı şikayetten ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin verdiği karardan bahsederek “yaptığım başvurunun Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde 11 yıl sonra sonuçlanması üzerine, Nisan 2003’de kapılar açıldı ve sıradan yurttaşların teması başladı” vurgusunda bulundu.
AKEL’i ortak örgütlenme konusunda herhangi bir girişimde bulunmamakla eleştiren An, “AKEL, ortak örgütlenme konusunda herhangi bir girişimde bulunmadan, sadece ilerici bilinen Kıbrıs Türk partileri ve meslek örgütleriyle sınırlı bir işbirliği yapmakla yetindi” dedi.

YENİDEN BİRLEŞME İÇİN ORTAK SİYASİ MÜCADELE GEREKİR
Kıbrıs’ın yeniden birleşmesi için ortak mücadelenin önemine vurgu yapan Ahmet An, “demokratik ve federal bir anayasanın karşılıklı kabulü ve adamızın yeniden birleşmesi için ortak siyasi bir mücadele verilmesi gerekmektedir. Bunda Kıbrıs işçi sınıfının siyasal örgütü olan AKEL’in büyük sorumluluk ve görevleri vardır” tesbitinde bulundu.

TAKSİM GÖRÜŞÜ HİÇ DEĞİŞMEDİ
1983’de kurulan “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti” ile Kıbrıs Türk tarafının ayrılığı tercih ettiğini ortaya koyduğunu belirten An, Türkiye’nin Taksim görüşünü hiç değiştirmediğini vurgulayarak, zamanın TC Başbakanı İnönü’nün, Eylül 1964’de TBMM’de yaptığı konuşmayı hatırlatıyor: “Anlaşmalar dahilinde olalım diye, biz resmi ağızdan taksim sözü ile değil, federasyon şekli ile tartışmaya başladık”.

GÖRÜŞMELERİ TIKAYAN ANA NEDEN…
Kıbrıs sorunundaki görüşmeleri tıkayan ana nedenin garantiler konusu olduğunu vurgulayan Ahmet An “üç NATO ülkesinden Yunanistan ile Birleşik Krallık, yeni anlaşmanın garantörü olmaktan vazgeçerken, Türkiye bunun devamında ısrar etmektedir. Dahası, bundan vazgeçmesi karşılığında, Birleşik Krallık’ın 1960’da ada üzerinde korumayı başardığı iki egemen askeri üs gibi, kuzeydeki federal devlet topraklarında bir egemen askeri üs elde etmek istemektedir. Görüşmeleri tıkayan ana nedenin bu olduğu görülüyor” tesbitinde bulundu.

KIBRIS TÜRK LİDERLİĞİ DIŞ GÜÇLERE HİZMET ETTİ…TMT DEVLETLEŞTİ…
Ahmet Cavit An Kıbrıs’ın kuzeyindeki rejimi ise şu sözlerle tanımlıyor: “Kıbrıs Türk liderliği, İngiliz sömürge döneminde başlayan işbirlikçi politikasıyla, hep kendi halkının değil, dış güçlerin, emperyalizmin bölgemizdeki stratejik çıkarlarına hizmet etmiştir. 1974 olayları, Kıbrıslı Rumların enosis politikasının iflasını getirirken, Türkiye’nin adamızın kuzeyine yerleşmesine ve adamızın taksimini gerçekleştirmek için kurulmuş olan TMT’nin devletleşmesine yol açmıştır”.

ANKARA’DAKİ ÜST YÖNETİMİN ÇİZDİĞİ POLİTİKALARIN UYGULAYICILARI…
Ahmet Cavit An “bu çıkar düzenine sözümona muhalif görünen diğer siyasal partiler, Ankara’daki üst yönetimin çizdiği politikaların uygulayıcıları haline gelmişlerdir. 44 yılda kurulmuş olan 39 hükümetin yöneticileri, kendi taraftarlarını kayırıp, kollayarak, statükodan olabildiğince yararlanmayı tercih etmişlerdir” dedi.

İşte araştırmacı yazar Ahmet Cavit An’la gerçekleştirdiğimiz röportajın tamamı:

Öncelikle sizinle tanışma fırsatı bulmayanlar için soralım; Ahmet Cavit An kimdir? Bize kısaca kendinizden bahseder misiniz?
Şu an 68 yaşındayım. 1975’de İstanbul’daki Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nden mezun olduktan sonra, ihtisasımı Alman Demokratik Cumhuriyeti’nde yaptım. 1982’den itibaren, Lefkoşa’daki kendi muayenehanemde Çocuk Doktoru olarak 25 yıl çalıştıktan sonra, emekli oldum. Herhangi bir yerde çalışmıyorum.
1970’li yılların başından beri, Kıbrıs’ın siyasal geçmişi ile ilgilendim, araştırmalar yaptım. İstanbul’daki Yeni Ortam, Cumhuriyet gazetelerinde, Türkiye Sosyalist İşçi Partisi’ne yakın olan Kitle, İlke, Birlik gibi gazete ve dergilerde makalelerim yayımlandı. Adaya döndükten sonra da, çeşitli muhalif gazete ve dergilerde, siyasal, kültürel ve tıbbi konularda yazmayı sürdürdüm. Kıbrıs’ın Rum kesimindeki yayın organlarında da zaman zaman yazılarım yayımlandı, KRYK-TV2’deki söyleşi programlarına katıldım.
Kıbrıs’ın resmi tarihi dışında yaptığınız çalışma ve araştırmalarla alternatif tarihe yadsınamaz katkılarınız oldu. Bugüne kadar hangi konular üzerinde çalışmalar yaptınız? Kaç kitabınız var?
Genelde Kıbrıs’ın geçmiş tarihi, özelde Kıbrıs Türk toplumunun siyasal ve kültürel geçmişi, her zaman ilgi alanım oldu. Bugüne kadar yayımlanmış olan 25 kitabımın yayımlanma sırasına ve konularına bakarsanız, bunu görebilirsiniz. Kıbrıs’ta Osmanlı döneminde görülen isyan hareketleri, İngiliz dönemindeki anayasal sorunlar (1571-1878), Kıbrıs Türk liderliğinin oluşması ve dinsel toplumdan ulusal topluma geçiş süreci (1900-1942), Kıbrıs’ta Fırtınalı Yıllar (1942-1962), Kıbrıslılık Bilincinin Geliştirilmesi, Kıbrıs Kültürü Üzerine Yazılar gibi. Harid Fedai ile birlikte hazırladığımız “Örnekleriyle Kıbrıs Türk Basın Tarihi (1891-1963) çalışması süresince, okuduğum eski dergi ve gazetelerimizden yararlanarak hazırlamış olduğum şu kitaplar var: Kıbrıs’ın Yetiştirdiği Değerler, Cilt:1 (1782-1899), Cilt:2 (1900-1920), Kıbrıs Türk Toplumunun Geri Kalmışlığı (1896-1962), Kıbrıslı Türklerin Siyasal Tarihi (1930-1960), Kıbrıslı Türklerde Sınıf Sendikacılığından Etnik Sendikacılığa Geçiş ve İşçi Muhalefeti (1944-1960), Tıp Alanındaki İlk Kıbrıslı Türkler.
Kıbrıs sorunundaki emperyalist dış karışmalar ile yerli işbirlikçilerin yanlış politikalarını konu edinen çeşitli makalelerimden oluşan bazı kitaplarım da, İstanbul’daki bazı yayınevleri tarafından yayımlanmıştır. Yayınevi bulamama yüzünden, basıma hazır olan iki kitabımı bastıramadım -Kıbrıs Türk Matbaacılığının Geçmişi (1882-1974) ve Kıbrıs’ta Türkçe Basılmış Kitaplar Listesi (1878-1997)’nin güncelleştirilmiş 2. basımı. Bu yüzden elimdeki malzemeden yeni kitaplar hazırlamak için de isteğim kalmadı. Kitaplaşmamış makalelerimin hepsine, bloğumdan ulaşılabilir (www.can-kibrisim.blogspot.com)

Birçok araştırmaya ve çabaya imza atmış biri olarak var olan alternatif tarih yaratma çabalarına gereken değerin verildiğini düşünüyor musunuz? Tüm bu çabaların toplumsal bir karşılığı oluyor mu?
Hem evet, hem hayır. Toplumun geniş kesimlerindeki bilgi eksikliğinin giderilmesi açısından, alınacak daha çok yolumuz var. Ama öğrenmek ve araştırmak isteyenler için, gerekli olan temel bilgileri içeren kitapların var olduğuna inanmaktayım. Nitekim benim çalışmalarımdan yararlanarak tez ve kitap yazanları gördükçe seviniyorum. Ama ne yazık ki bunlardan bazıları, ilk defa benim kitaplarımda kayda geçirilmiş olan bazı kaynak bilgilerden yararlandıkları halde, benim bu araştırmalarıma atıfta bulunmamayı yeğliyorlar veya bundan çekiniyorlar. Bu da tabii ki, araştırmacı emeğine saygısızlık olduğu için beni üzmektedir.

Kıbrıs’ta Sol harekete eleştirel yaklaşımınız bilinmekte. Bize kısaca Kıbrıs Sol’unu tarihsel olarak değerlendirebilir misiniz?
Kıbrıs’taki sol hareketin geçmişine ve uyguladığı politikalara baştan beri hep ilgi duymuşumdur. Ama ne yazık ki, Rumca bilmediğim için ana kaynaklardan değil de, İngilizce ve Almanca dillerinde yapılmış olan çalışmalar üzerinden bilgi edinmeye çalıştım. “KKK/AKEL Belgelerinde Kendi Kaderini Tayin Hakkı ve Kıbrıs Türk Toplumuna İlişkin Kronolojik Değinmeler” başlıklı makalem (şu kitap içinde, Editör: Masis Kürkçügil, Kıbrıs: Dün ve Bugün, İstanbul 2003) böyle oluştu. Aynı kitapta “AKEL’deki Perestroyka Mücadelesi ve ADİSOK’un Hazin Sonu” çalışmam da yer almaktadır. Kıbrıs Türk basınını tararken de, kendi kaynaklarımızdan çok yararlandım. “TMT’nin Kurbanları” ve “İşçi Sınıfımızın İlk Öncüleri” gibi kitaplarım da, eski kuşak solcularımıza bir saygı ve vefa borcudur.
Ne yazık ki Kıbrıs solu, 1958’deki ilk terör dalgasından sonra iki toplumlu yapısını yeniden kazanamadı. Enosis savunuculuğunun, Kıbrıs’taki milliyetler sorununda oynadığı milliyetçi ve bölücü rol, 1974’den sonra nihayet kavranmış olmasına karşın, bunun bedeli çok ağır, yani adamızın taksimi olmuştur. AKEL’in, bu felaketten sonra, federal bir çözüm politikasını benimsemesi ardından, 14. AKEL Kongresi öncesinde, Şubat 1978’de, Kıbrıs Türk solu ile bir değerlendirme yapması için AKEL Merkez Komitesi’ne bir çağrıda bulundum. Ama herhangi bir yanıt alamadım. AKEL’in Kıbrıs Türk Kolu’nun yeniden açılması için ada dışında iken verdiğim mücadele de, bir karşılık görmemiştir.
Kıbrıslı Rum ve Kıbrıslı Türk ilericilerin 1958’den sonra ilk kez, 1989’da Lefkoşa’daki ara bölgedeki Lidra Palas Oteli’nde oluşturdukları “Bağımsız ve Federal Kıbrıs için Temas Grubu”nun düzenlediği siyasal, sosyal ve kültürel toplantılar, Kıbrıs Türk liderliğinin çeşitli engelleriyle karşılaştı. Bu nedenle, Temas Grubu’nun Kıbrıslı Türk Koordinatörü olarak, örgütlenme özgürlüğüm için Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na şikayette bulundum. Yaptığım başvurunun Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde 11 yıl sonra sonuçlanması üzerine, Nisan 2003’de kapılar açıldı ve sıradan yurttaşların teması başladı. Bu aşamadan sonra da, AKEL, ortak örgütlenme konusunda herhangi bir girişimde bulunmadan, sadece ilerici bilinen Kıbrıs Türk partileri ve meslek örgütleriyle sınırlı bir işbirliği yapmakla yetindi.
Annan Planı’nın oylanmasında çıkan sonuçlar, taksim çizgisinin iki tarafındaki solun, farklı tercihler içinde olduğunu ortaya koydu. Oysa demokratik ve federal bir anayasanın karşılıklı kabulü ve adamızın yeniden birleşmesi için ortak siyasi bir mücadele verilmesi gerekmektedir. Bunda Kıbrıs işçi sınıfının siyasal örgütü olan AKEL’in büyük sorumluluk ve görevleri vardır.
Emperyalizm ve NATO, adamızdaki ilerici güçlerin işbirliği yapmaması için 1950’li yıllardan beri çeşitli milliyetçi kışkırtmalarla toplumlarımızı birbirinden uzak tutmaya çalışmaktadır. Kıbrıs Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırarak, adadaki stratejik askeri üs ve tesislerini koruyacak “çözüm” formülleri üzerinde çalışmaktadır. Bunlara karşı koymak, ancak bilinçli ve örgütlü halk güçleri sayesinde mümkündür.

1968’de Beyrut’ta başlayan Kıbrıs sorunu müzakereleri 50. Yılında. Sorun halen çözülemedi. Sizce Kıbrıs sorununa gerçekten çözüm bulunmak isteniyor mu?
1968 yılında başlatılan toplumlararası görüşmeler, 1960’da kurulan bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti devletinin fonksiyonel federatif unsurlar içeren anayasasında bazı değişiklikler yapmaya ve üniter devleti sürdürmeye yönelikti. NATO’nun 3-4 Haziran 1971’de Lizbon’da yaptığı toplantıda görüşen Türkiye ve Yunanistan Dışişleri Bakanları Olcay ile Palamas, Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios’un devrilmesi ve adanın ikiye bölünmesinde anlaştılar. Öte yandan Türkiyeli ve Yunanlı anayasa uzmanlarının katılımıyla genişletilmiş olan toplumlararası görüşmelerde 1974 yazına gelindiğinde, anlaşmaya çok yaklaşılmış ve sadece bazı pürüzlerin giderilmesi kalmıştı.
Kıbrıs’taki faşist Yunan cuntasına bağlı güçlerin gerçekleştirdiği 15 Temmuz 1974’deki faşist darbe ve onu izleyen 20 Temmuz 1974’deki Türkiye’nin adadaki anayasal düzeni yeniden kurmayı amaçlayan askeri müdahalesi, Kıbrıs Cumhuriyeti topraklarının ikiye bölünmesi ile sonuçlandı. Kuzeyde yaşayan Kıbrıslı Rumlar, adanın güneyine kaçmak zorunda kalırken, güneydeki köy ve kasabalarda yaşayan Kıbrıslı Türkler de Leymosun’daki İngiliz askeri üsleri üzerinden kuzeye taşındılar. Kıbrıs Türk tarafı, kuzeyde TC askeri işgali altındaki bölgede, önce 1975’de “Kıbrıs Türk Federe Devleti”ni oluşturdu. 1977 ve 1979’da imzalanan Doruk Anlaşmaları, toplumlararası barış görüşmelerinin iki toplumlu ve iki bölgeli federal bir anayasanın hazırlanmasını öngörmekteydi. 1983’de kurulan “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti” ile Kıbrıs Türk tarafı, ayrılığı tercih ettiğini ortaya koydu.

Bir önceki sorudan hareketle iki toplumlu, iki bölgeli federasyon fikrini masaya ilk getiren Türkiye, size göre gerçekten federasyon mu istiyor, yoksa bunu kendi amaçları için bir kalkan olarak mı kullanıyor?
Toplumlararası görüşmeler, ortak federal bir devlet kurulması temelinde ilerlerken, başlangıçta Kıbrıs Rum tarafının daha çok üniter bir yapıya yakın davrandığı, ama daha sonraları federal devlet yapısını benimsediği, yapılan önerilerde ortaya çıktı. Öte yandan Kıbrıs Türk tarafı ise, başlangıçtan beri TC’nin askeri gücüyle elde edilmiş olan iki devletli yapının, konfederal bir şemsiye altında korunmasından yana bir politikayı savundu. Çünkü zamanın TC Başbakanı İnönü’nün, Eylül 1964’de TBMM’de yaptığı konuşmada açıklamış olduğu, ülkesinin Kıbrıs politikası şöyle belirlenmişti: “Anlaşmalar dahilinde olalım diye, biz resmi ağızdan taksim sözü ile değil, federasyon şekli ile tartışmaya başladık.”
Türk tarafı bu görüşünü hiç değiştirmemiştir. Hep federasyon istiyoruz derken, aslında ayrılığı ve taksimi savunmuştur. Bu, görüşmelerin her aşamasında sunulan anayasal önerilerinde de kanıtlanmıştır.

Crans Montana’da yaşanan başarısızlık sonrası özellikle Kıbrıs’ın kuzeyinde bazı çevreler federasyon tezinin çöktüğünü iddia ediyor. Sizce çöken federasyon tezi mi, yoksa “bütünlüklü çözüm” için izlenen yöntem mi?
Crans Montana’ya gelinceye kadar yapılan görüşmelerde, her iki tarafın da federal bir anayasa üzerinde, tıpkı 1974’deki darbe-işgal öncesinde olduğu gibi, anlaşmaya çok yaklaştıkları bilinmektedir. Ancak bu anlaşmanın “güvenlik ve garantiler” başlığında görüş ayrılığı sürmektedir. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 1960’daki kuruluş anlaşmasının “garantör”ü olan üç NATO ülkesinden Yunanistan ile Birleşik Krallık, yeni anlaşmanın garantörü olmaktan vazgeçerken, Türkiye bunun devamında ısrar etmektedir. Dahası, bundan vazgeçmesi karşılığında, Birleşik Krallık’ın 1960’da ada üzerinde korumayı başardığı iki egemen askeri üs gibi, kuzeydeki federal devlet topraklarında bir egemen askeri üs elde etmek istemektedir. Görüşmeleri tıkayan ana nedenin bu olduğu, basın haberlerinden anlaşılmaktadır.

Her iki toplumda da federasyon talep eden güçlerin gerçek anlamda federal kültürü içselleştirdiklerini düşünüyor musunuz?
Ne yazık ki 1960’daki üniter yapıdan, şimdi anlaşma ile federal yapıya dönüşecek olan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yeni anayasası ile ortak federal devletin nasıl işleyeceği belli olup da, kayda geçirilemediği için, gerek üniter devlet yanlılarının, gerekse konfederal devletten yana olanların sesi daha çok duyulmaktadır.
1989’da iki toplumlu olarak kurduğumuz “Bağımsız ve Federal Kıbrıs için Temas Grubu”nun tam da amacı, kitle toplantılarıyla bu federal kültürü tanıtıp, benimsetmekti. Ama Kıbrıs Türk liderliğinin engellemeleri yüzünden çalışmalarımız akamete uğradı. Zaten siyasi partiler de karşılıklı temaslarına başlayınca, benim gibi herhangi bir siyasi partiye üye olmayan bağımsız kişiler ortada kaldılar. Grubun Rum kesimindeki üyeleri ise, daha çok AKEL ve EDEK’in muhalif unsurları ve bazı liberallerden oluşuyordu. ADİSOK’ta örgütlendiler ve seçimlerde partinin başarısızlığının faturası, sol kanata çıkarıldı ve dışlandılar.

Kıbrıs sorununda son dönemlerde tartışılan en önemli konu garantiler ve müdahale hakkı. Keza bu başlık Annan Planı’nın güneyde reddedilmesinin en önemli sebeplerinden biri oldu. Kıbrıs’ın kuzeyindeki Sol’un bu konuya yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kuzeyde sol diye bilinen siyasal partilerin hemen hepsi, garantiler ve müdahale hakkı konusunda “milli çizgi”yi izlemekte ve desteklemektedirler. Meclis dışında kalmış diğer sol siyasal parti ve grupların ise bu konuda güçlü bir ses verdiği söylenemez.

Bir yandan her iki taraf da “var olan statüko sürdürülemez” derken, diğer yandan müzakerelerde “her şeyde anlaşılana kadar hiçbir şeyde anlaşılmış sayılmaz” ilkesi benimsenmekte. Sizce bu ilke var olan statükonun sürdürülmesine yaramakta mıdır?
Kıbrıs Rum tarafı “var olan statüko sürdürülemez” derken, adanın bölünmüş kalmasına karşı çıkmakta ve Türkiye’nin ada üzerindeki vesayetinin devamına kapı açacak düzenlemelere yanaşmamaktadır. Türkiye’nin Cenevre Sözleşmesine aykırı olarak adamızın işgal altındaki bölgesine taşıdığı nüfus için çözüm sonrasında elde etmek istediği haklar konusu da tartışmalıdır. Öte yandan Kıbrıs Türk tarafının Güven Artırıcı Önlemler başlığı altında ileri sürdüğü bazı talepler, ayrılıkçı KKTC devletinin tanınması, KC tarafından reddedilmektedir.

Kıbrıs’ın kuzeyi büyük bir çöküş yaşamakta. Kıbrıs’ın kuzeyinde var olan rejimi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kıbrıs Türk liderliği, İngiliz sömürge döneminde başlayan işbirlikçi politikasıyla, hep kendi halkının değil, dış güçlerin, emperyalizmin bölgemizdeki stratejik çıkarlarına hizmet etmiştir. 1974 olayları, Kıbrıslı Rumların enosis politikasının iflasını getirirken, Türkiye’nin adamızın kuzeyine yerleşmesine ve adamızın taksimini gerçekleştirmek için kurulmuş olan TMT’nin devletleşmesine yol açmıştır. 1958’lerin Türkten Türke Kampanyası ve 1964-68 kapalı dönemine rağmen, taksim politikasının ekonomik alt yapısını ve sermaye birikimini sağlayamayan ayrılıkçı Kıbrıs Türk ticaret burjuvazisi, 1974’den sonra TC’nin işgal ordusu ve büyük sermayesinin yardımıyla kendi pazarını oluşturmuştur. Kuzeyde elde edilen ganimet mal ve mülkü satarak, taraftarlarına ve demografik yapıyı bozmak amacıyla Anadolu’dan getirilen nüfusa dağıtarak iktidar olan UBP ve kurulmuş olan bu çıkar düzenine sözümona muhalif görünen diğer siyasal partiler, Ankara’daki üst yönetimin çizdiği politikaların uygulayıcıları haline gelmişlerdir. 44 yılda kurulmuş olan 39 hükümetin yöneticileri, kendi taraftarlarını kayırıp, kollayarak, statükodan olabildiğince yararlanmayı tercih etmişlerdir. Üretimden koparılmış ve kendi kendini geliştiremeyen toplumumuz, ne yazık ki hızlı bir çürüme sürecinin sarmalında yok oluşa doğru hızla ilerlemektedir.

Kıbrıs Cumhuriyeti 1964’ten beridir “the doctrine of the law of necessity” ile yönetilmekte. Bu bir anlamda Kıbrıslı Türklerin toplumsal haklarının askıya alınması anlamına gelmekte. Sizce bu durum var olan statükoya hizmet etmekte midir?
Bence hayır. Aralık 1963’deki toplumlararası çatışmaların ardından Kıbrıslı Türk devlet ve kamu görevlilerinin Kıbrıs Cumhuriyeti’ndeki görevlerinden geri çekilmesi üzerine, devletin devamlılığını sağlamak amacıyla, 33/64 numaralı bu “Zorunluluk Yasası” kabul edilmiştir. Kıbrıslı Türk yargıçların kaza mahkemelerindeki yokluğu nedeniyle, devletin yargı sisteminde bazı değişiklikler yapılarak, Yüksek Anayasa Mahkemesi ile Üst Mahkeme, şimdiki Yüksek Mahkeme adı altında birleştirilmiştir. Kıbrıs Rum Cemaat Meclisi yerine, Eğitim Bakanlığı kurulmuş ve daha sonra bazı başka yasalarda da değişikliğe gidilmiştir. Ne var ki, Anayasanın temel maddelerine, örneğin devletin iki toplumlu karakterine dokunulmamıştır. Çünkü bu maddelerin değiştirilebilmesi için, üç garantör ülke de içinde, bütün tarafların onayı gerekmektedir.

Son olarak eleştirel yaklaşan bir birey olarak size Gazeddakıbrıs hakkındaki düşüncenizi sorabilir miyiz?
İnternet sayfanızı yayımlamaya başladığınız ilk günlerde, yakından izlemiş ve işbirliğine hazır olduğumu belirtmiştim. Pek faal olmadığınız bir ara dönemden sonra, şimdi yeniden hareketlenmiş olmanızı, çok seslilik ve farklı görüşler açısından bakıldığında, yararlı görmekteyim. Haberden çok, makale ve söyleşi ağırlıklı bir yapınız var sanıyorum. Çalışmalarınızda başarılar dilerim.

Çok teşekkür ederiz.

(AKTÜEL, GAZEDDA'NIN GÜNDEMİ, RÖPORTAJ  EYLÜL 25, 2018) http://gazeddakibris.com/ahmet-cavit-an-roportaj-kibris-solu/

2 Haziran 2018 Cumartesi

KIBRIS’TA ORTAK SINIFSAL MÜCADELEDE DİL SORUNU (1924-1954)

Kıbrıs'ın 1571’de Osmanlı İmparatorluğu’na katılması ardından, adaya çeşitli tarihlerde getirilip yerleştirilen Müslüman Türk nüfusun kesin sayısı hakkında herhangi bir kayıt bulunmamakla beraber, bunun 20-30 bin kadar olduğu tahmin edilmektedir. Kıbrıslı Müslüman Türkler, bu tarihten başlayarak, ada nüfusunun kalıcı etnik bir parçası haline gelmiş ve sayıları, toplam Kıbrıs nüfusunun üçte biri ile beşte biri arasında değişmiştir. Kıbrıs'ta bundan böyle, birbirinden tamamen farklı dil, din ve kültüre mensup iki ana etnik toplum yan yana yaşamaya başlamış ve birbirlerini karşılıklı olarak etkilemişlerdir.
Kıbrıslı Türklerle Rumların ortak yaşam ve karşılıklı etkileşimlerinde, ticaret ve iletişim dili olarak Rumca kullanılmıştır. Osmanlı döneminde resmi hükümet dili Türkçe idi. Saray yöneticileri, Hıristiyan reaya ile Türkçe bilen resmi bir Rum tercüman (dragoman) aracılığıyla temas kurabiliyordu. Bunun yanında Rum orta tabakalarının ileri gelenleri ile özellikle karma köylerdeki bazı Rumlar, Türkçe biliyorlardı. Ada nüfusunun çoğunluğunun Rumlardan oluşması, Rum kültür geleneğinin daha güçlü ve yaygın olması ve Türk nüfusunun büyükçe bir kısmının Rumca konuşabilmesi nedeniyle, Kıbrıs'taki ticaret dili de Rumca olmuştu.[1]
Adanın yönetimi, 1878’de İngilizlere devredildi. 1881’de yapılan nüfus sayımına göre, Kıbrıs’ta yaşamakta olan toplam 186,173 kişiden 137,631’i (%73.9) Rumca konuşan Ortodoks Hıristiyan, 45,458’i (%24.4) Türkçe konuşan Müslüman ve 3,084’ü (%1.7) de Latin, Maronit ve Ermenilerden oluşmaktaydı. [2]
1911’deki nüfus sayımında anadilinin Rumca olduğunu söyleyenlerin 1,191’i Müslümanken, Türkçenin anadili olduğunu söyleyenlerin 139’u Rum Hıristiyandı. [3] Ana dili olarak Rumca konuşan Türklere, daha çok Lefkoşa ve Baf kazalarında rastlanmaktaydı.
1921 yılı nüfus sayımına göre, Lefkoşa kazasında 1,019 ve Baf kazasında 350 Türk, 1931 yılı verilerine göre de Lefkoşa kazasında 1,004, Baf kazasında 521 Türk, ana dili olarak Rumca konuşmaktaydı. Bazı köylerdeki Türkler de, hem Türkçe, hem de Rumca bildikleri halde, Rumcayı daha çok benimsemekte ve kendi aralarında da bu dili kullanmaktaydı.[4] 1955'lere kadar Rumca konuşan Müslüman köyler, adanın her tarafına yayılmış ve Rumlarla aynı geleneksel yaşam biçimini sürdürüyordu.  

ÇALIŞAN SINIFLARIN ÖRGÜTLENMESİ VE TÜRKÇEYE ÇEVRİLEN İLK BELGELER
1919 yılında Leymosun’da kurulan İnşaat İşçileri Birliği, Kıbrıs işçi sınıfının ilk sendikasıdır ve sınıfın kendi kimliğini oluşturma yolunda atılan ilk adımdır. İnşaat işçilerinin mali durumlarını iyileştirmek için işverenlere karşı örgütlenmeleriyle başlayan örgütlü sınıf savaşı, tütün işçileri, liman işçileri, terziler, dülgerler ve ekmekçiler gibi diğer meslek dallarında da birçok işçi birliğinin oluşturulmasının yolunu açmıştı[5]
            Elimizdeki bilgilere göre, 1924’de tek bir örgüt çatısı altında bütün işçileri örgütlemiş olan Leymosun İşçi Merkezi’nin faaliyetlerinde, Kıbrıslı Türk işçiler de yer almıştı. Kıbrıs Komünist Partisi’nin kurucularından olan Yannis Lefkis, anılarında, İşçi Merkezi’nin tüzüğünün iyi Rumca bilen Mustafa adlı bir Kıbrıslı Türk tarafından Türkçe’ye çevrildiğini ve bu kişinin sonradan Türkiye’ye göç ederek, Türkiye Dışişleri Bakanlığı’nda bir süre çalıştığını yazmaktadır. Merkezin açılış törenine, hem Kıbrıslı Türkler, hem de Kıbrıslı Rumlar katılmış ve tüzük, oybirliği ile kabul edilmişti. [6]
Nisan 1924’de Kiryakos Rossidis’in girişimiyle toplanan ve hem Kıbrıslı Rum, hem de Kıbrıslı Türk köylülerin katıldığı Kıbrıs Rençberler Kongresi’nin Nizamnamesi de, Türkçe olarak Söz Matbaasında basılmıştı. 12 Kıbrıslı Rum ve 6 Kıbrıslı Türkten oluşan Yürütme Komitesi’nin kaleme aldığı tüzük, adadaki bütün Türk köylerine dağıtılmıştı. [7]

İKİ YAYININ İŞBİRLİĞİ
Kıbrıs’taki ilk komünist yayınlardan biri olan “Neos Antropos” [8] ile “Birlik” adlı Kıbrıs Türk gazetesi iyi ilişkiler içindeydi. Birlik gazetesi, 30 Ocak 1925 tarihli nüshasında, Leymosun’da yayımlanan Neos Antropos gazetesinin yazarları adına H. Solomonidis tarafından kaleme alınmış olan bir mektubu yayımlamıştı. Solomonidis, “Neos Antropos” gazetesinin ilk sayısının çıkması nedeniyle, Birlik gazetesinin gönderdiği mektuba teşekkür etmekte ve şunları yazmaktaydı:
“Önce, gazetemizin yarısını Türkçe yayımlamaya karar vermiş isek de burada bir Türk matbaası mevcut olmadığından bu işi başaramayıp pek çok üzüldük. Umarız ki bu yüce maksat için siz de bizimle işbirliği yaparak, halka gerçek yolu bulmada yardımcı olacaksınız. Gazetenizi büyük bir ilgi ile izlemekteyiz.”
Birlik gazetesi, bir sonraki nüshasında da, Neos Antropos’un bir makalesini Türkçe olarak yayımlamıştı. Bu makalede, Kıbrıs halkının, Yunan idaresinde yaşamak uğruna, İngiliz idaresinden ayrılmak istemediği belirtilmekteydi.
1929 ile 1934 yılları arasındaki ekonomik bunalım sonucu, binlerce topraksız köylü, köylerden kasabalara gelmiş ve işçi sınıfına katılmıştı. Sınıf bilincinin gelişmesinde çeşitli meslek kollarında çalışan işçilerin oluşturdukları sendikalar, bu dönemde önemli bir rol oynamıştı.
Kıbrıs Komünist Partisi’nin yayın organı olan Neos Antropos’un 13 Haziran 1930 tarihli nüshasında yer alan Ahmet Fethullah imzalı bir makalede, Kıbrıslı Rumlar ile Kıbrıslı Türklerin ortak bir örgüt kurması gerektiği üzerinde durulmaktaydı.[9] Nitekim bir yıl sonraki polis raporları, sadece Kıbrıslı Türklerden oluşan bir komünist yapıdan söz etmekteydi. [10]
            Kıbrıslı Türk işçilerin sınıf bilinci kazanıp, ilk defa örgütlenmeye başladıkları bu yıllarda, Lefkoşa’da dağıtılan 28 Temmuz 1931 tarihli Türkçe bir bildiride, “Filergadon” ve “Panergadigi” derneklerine kayıtlı olan işçilerin buralardan ayrılıp, kendi derneklerine üye olmaları istenmekteydi. Çağrıda yer alan 17 imzadan 2’si, terzi Mehmet Hüseyin ile kumaş boyacısı Mehmet Emin İbrahim’e aitti. Bundan 15 gün sonra, Söz gazetesinde çıkan “Sürüden ayrılanı kurt yer” başlıklı bir makalede ise, Lefkoşa’da bazı Kıbrıslı Türklerin esnafı bolşevikliğe davet ettiğinden şikâyet edilmekteydi. [11]
            Türkçe’ye çevrilip, Lefkoşa’da 20 Ekim 1931 tarihinde basılmış olan bir başka Türkçe metin, bir kulüp tüzüğüdür. 16 sayfalık “Lefkoşa Amele Kulübü”ne ait “Nizamname-i Esasisi”, 500 adet basılarak, tanesi bir kuruşa satılmıştı.

DİL SORUNU YÜZÜNDEN KURULAN İLK AYRI TÜRK SENDİKASI
Kasım 1941’de oluşturulan Tüm-Kıbrıs Sendika Komitesi (PSE), 1945’e gelindiğinde 12,961 işçiyi bünyesinde toplamış ve mücadelesini 1946’da kurulan “Tüm-Kıbrıs İşçi Federasyonu” (PEO)’ya devretmişti. Kıbrıslı Türk işçiler, Rum sınıf kardeşleri ile birlikte PEO’ya bağlı çeşitli sendikalarda örgütlenmişti. Ne var ki, Kıbrıslı Rum sendika yöneticilerinin sendika toplantılarında sadece Rumca konuşmaları, Rumcayı bilmeyen Kıbrıslı Türk işçileri huzursuz etmekteydi. O dönemi yaşamış olan Kıbrıslı Türk sendikacılardan Mehmet Niyazi Dağlı, bize şu bilgileri vermektedir:
“İşçiler sendikalarını kurduktan sonra toplantılar başladı. İsteklerini hükümete ve askeri makamlara iletmeye başladılar. Fakat toplantılarda hep Rumca konuşulurdu ve Türkler anlamazlardı. Bana sorarlar,  kendilerine konuşanları anlatırdım. Ama bu, çok zaman alırdı. Bu nedenle sendika yöneticisine, toplantılarda Türkçe konuşmaların Rumca’ya çevrildiği gibi, Rumca konuşmaların da Türkçe’ye çevrilmesi gerektiğini, Türk işçilerin konuşulanları anlamadığını söyledim. Fakat bu konuda tedbir alınmadı ve toplantılar aynı sistemle devam etti. Bu nedenle ben de Türk işçiler için sendika kurmaya karar verdim. (…)
1942 yılında arkadaşlarla dülgerler olarak bir birlik kurmaya karar verdik. Avukat Fadıl Niyazi ile konuştuk ve bize yardımcı olmasını istedik. O zaman komiserlikler vardı ve bütün resmi yazışmalar buralara yapılırdı. Avukat Fadıl, Komiserliğe bir yazı yazarak, Türkler olarak ayrı bir sendika kurmak istediğimizi bildirdi. Komiserlik bize aynı işkolunda yalnızca bir sendika kurabileceğimizi, bunun yasalar ile sınırlandığını söyledi. O zaman biz de yasaların değiştirilmesi yönünde baskı yaptık. Sonunda farklı isim altında sendika kurma hakkı verildi. Yasalarda değişiklik yapıldı. Tabii yayınlanan bu yasalar İngilizce olduğu için biz Avukat Fadıl Bey’e 7 lira ödeyerek bu yasaları Türkçe’ye çevirttik. Hükümet dairelerinde Türk memur olmadığı için, yayınlanan yazılar Türkçe’ye resmi yollardan çevrilemiyordu. Avukat Fadıl Bey, Türk İşçi Birlikleri’nin yönetmelik ve tüzüklerini de yazdı. 12-14 kişi toplanarak “Lefkoşa Türk Dülger İşçiler Birliği”ni kurdu. Zamanla çalışarak üyelerimizi de çoğalttık.”[12]
Burada ilginç bir durum daha ortaya çıkmıştı. Niyazi Dağlı, arkadaşı Salih Türker ile birlikte, dülgerler dışındaki diğer zanaat sahipleri ile Amele Birliği kurmak üzere düzenledikleri bir toplantıda, katılan arkadaşlarının Türkçe bilmedikleri için kendisini anlamadıklarını ve bunun üzerine Rumca konuşarak düşüncelerini anlattığını belirtmektedir. Amele Birliği kurulduktan sonra, Türkçe bilmeyen bu işçilere ders vermek üzere, zamanın Maarif Müdürü’ne başvuruda bulunan sendikacılar, kendilerine bir okul ve öğretmen sağlanmasını rica ettiler. Böylece gönüllü öğretmenlerle Haydarpaşa Okulu’nda Kıbrıslı Türk üyelere 3-4 ay süreyle Türkçe dersler verildi.
            20 Haziran 1944 tarihli Halkın Sesi gazetesinde yer alan “LTKSAB Sekreteri Mehmet Niyazi” imzalı ve “Lefkoşa Kaza Amele Birliği Sekreteri’ne Açık Mektup”ta, 28 Mayıs’ta Aneksartidos gazetesinde yer alan bir açıklamaya yanıt verilmekteydi.  Mektubun içeriğinden anlaşıldığına göre, 15 Temmuz 1943 günü akşamı iki işçi birliğinden heyetler uzun bir toplantı yapmış ve Türk heyeti ayrılma gerekçelerini şöyle dile getirmişti:
“Bizleri ayıran lisan; Türk hakkının gaip olması ve bize verilmiyen kıymet ve ehemmiyettir. İşte tam o anda bize bu gün tebliğlerinizde neşredilen sözleriniz söylenmedi mi? O zamana kadar gerek umumi ve gerek hususi toplantılarda hiç bir Türke konuşma hakkı verilir miydi? Ve yahut binbir ısrarla söz alan Türkün sözleri dinlendi mi? Alaycı ve utandırıcı kahkaha ve alkışlarla susturulmaz mıydı? O zamana kadar konferanslar Türkçe olarak söylenir miydi? Birlik binanızda kendi milli bayrağınızı ve sair bayrakları dalgalandırdığınızda hiç bir Türk bayrağı çekildi mi?”
            Mektup, 22 Haziran 1944 tarihli Halkın Sesi’nde şöyle devam etmekteydi:
            “1 Mayıs 943 yortusunda yüzlerce Rumca yazılı tabellalardan Türkçe olarak kaç tane vardı? Hiç... hiç... Bizleri bir siyasi, milli maksatlarınızı yüzümüze aksettirmediniz mi? Kıbrısın Yunanistana ilhakı için Lortlar kamarasına telgraf çekmediniz mi? 943te yapılması kararlaştırılan umumi bir grev kararında Türkçe konuşulmadığından ani olarak hatanızı yüzünüze vurunca Rum amelesi dağındıktan sonra Türk işçisini yağmur içinde durdurtmak istemediniz mi? Grevlerden sonra işlere gönderilen işçilerden Rumlar tercih edilmez miydi? Günlerce birliğinize gidip gelen bir işsiz Türkü hangi işe gönderdiniz? Kıbrısın Yunanistana ilhakı için teşkilatlandığınızı propaganda sahasında yaydığınızda bize aksi mukabelede bulunmayor muydunuz?”
            13 Ağustos 1944’de enosis konusu yüzünden[13] PEO’dan ayrılan Kıbrıslı Türk işçilerin oluşturduğu Kıbrıs Türk İşçi Birlikleri’nin üye sayısı, 1945’de 843’e yükselmişti.
            3 Mayıs 1945 tarihli Halkın Sesi gazetesinde yayımlanan “Lefkoşa Türk İşçi Birliği’nin Dilekçesi”nde, hükûmet işlerinde Türk işçisinin kayırılmadığından şikâyet edilmekte ve 1 Mayıs İşçi Bayramı nedeniyle Sömürgeler Bakanlığı Müsteşarlığı’ndan talep edilenler arasında şunlar da vardı:
“Lefkoşada her mahalleye konulan sokak levhalarına Türkçenin de yazılması; her Türke resmi makamlardan gönderilecek her hangi bir evrak Türkçe olmalı, Rumca ve İngilizce olmamalıdır.”
Kemal Deniz de Ateş gazetesinin 15 Ekim. 1946 tarihli nüshasında yer alan “Belediyelerimiz Teşkilatını Nasıl Görmek İsteriz” başlıklı makalesinde, ortak yönetilen belediyelerin Türklere yönelik uygulamalarını eleştirmekte ve sokak tabelalarının mutlaka Türkçe yazılmasını ve Belediye Meclisi’ndeki tartışmaların Türkçe olmasını istemekteydi.

PEO VE AKEL’İN AYRI TÜRK BÜROLARI VE TÜRKÇE YAYINLARI
1948 Büyük Maden Grevi’nden sonra yeniden PEO’ya bağlı sendikalarla birleşen Kıbrıslı Türk işçiler için, Mart 1954’de ayrı bir Türk Bürosu kuruldu. 1952’den beri PEO Merkez Komitesi üyesi olan Ahmet Sadi Erkurt, bu büronun başkanlığına getirilirken, kazalarda da birer Türk temsilci görevlendirildi. 1954 yılı sonunda PEO’da örgütlenmiş Türk işçi sayısı 1,500’e ulaşmıştı ve onlar için bir “Türkçe Aylık İşçi Bülteni” yayımlanmaktaydı.
            Ahmet Sadi Erkurt anılarında o günleri şöyle anlatmaktadır:
“Türk İşçi Birlikleri, PEO ile birleştikten sonra, yeni bir durum meydana geldi. Türk işçileri aydınlatılmalı idi. PEO’nun işçiler için İşçi Gazetesi vardı. Ama bu gazete Rumca lisanında yayımlanıyordu. Türk işçilerinin pek azı Rumca okuyabiliyordu. Her ne kadar da Lefkoşa ve Mağusa Türk Dairesi mesulleri Rumca biliyorlardıysa da, Larnaka ve Leymosun mesulleri Rumca okuyamıyorlardı. Bilseler bile iyi aydınlatıcı iş olamazdı. Türk işçisinin elinde bir Türkçe evrak olmalı ve okumalı idi. Çünkü Türkçe gazeteler işçi problemlerine değinmezler, çoğu kere aleyhe yazarlardı. Bu yüzden dairemiz, aylık bir Türkçe bülten yayımlamaya karar aldı. 1954’de bültenimiz yayımlanmaya başladı. Bu bülteni ben hazırlıyor, daktilodan geçirdikten sonra, poligrafta tabediyordum.”[14]
            Kıbrıslı Türklerden oluşan “AKEL Türk Kolu” ise ilk Türkçe bildirisini Mart 1954’de dağıttı.[15] Ne var ki, TMT’nin 1958’deki cinayet ve sindirme eylemlerinden sonra, Kıbrıslı Türk işçiler, sınıf kardeşleriyle birlikte örgütlendikleri bu yapılardan kopmak zorunda kaldılar.       

(“Sol ve Kıbrıs Sorunu” grubu tarafından 2 Haziran 2018’de Lefkoşa’daki Dayanışma Evi’nde düzenlenen “Üçüncü Yıllık Konferans 2018”de okundu.)


[1] A.An, Kıbrıs Kültürü Üzerine Yazılar, Lefkoşa 1999, s. 19 ve 32
[2] Census of Cyprus. Report, 1881
[3] Lukach and Jardine, Kıbrıs’ın El Kitabı, Lefkoşa 2007, s.45
[4] İsmet Konur, Kıbrıs Türkleri, İstanbul 1938, s.30
[5] A. An, Kıbrıs’ta işçi sınıfının oluşumu ve ilk sendikal hareketler, 17-18 Ekim 2015, İstanbul bildirisi
[6] Aktaran Michalis Michaelides, The Turkish Cypriot Working Class and the Cyprus Labour Movement, The Cyprus Review, Fall 1993, s.33-57
[7] A.An, Kıbrıslı Rumların Enosis Sorunu ve Kıbrıslı Türklerle Siyasal İşbirliği (1902-1941), 13 Mayıs 2017, Sol ve Kıbrıs Sorunu, 2. Yıllık Konfererans’ta okunan bildiri
[8] Türkçesi: Genç Adam veya Yeni İnsan
[9] Aktaran Yannis Katsurides, Kıbrıs Komünist Partisi Tarihi, Lefkoşa 2014, s.185
[10] A.An, Kıbrıslı Rumların Enosis Sorunu ve Kıbrıslı Türklerle Siyasal İşbirliği (1902-1941), 13 Mayıs 2017, Sol ve Kıbrıs Sorunu, 2. Yıllık Konfererans’ta okunan bildiri
[11] Söz gazetesi, 13 Ağustos 1931
[12] Yenidüzen gazetesi, 9 Ocak 1990
[13] A.An, Kıbrıs İşçi Sınıfının Geçmişteki Güzel İşbirliği Günleri, INEK, PEO ve Dev-İş tarafından Lefkoşa’da 13 Ekim 2005’de düzenlenen seminerde okunan bildiri
[14] A.An, İşçi Sınıfımızın İlk Öncüleri, 1958’e kadar Emek hareketinde Kıbrıslı Türkler, Lefkoşa 2011, s.77-78
[15] A.An, Kıbrıslı Türklerde Sınıf Sendikacılığından Etnik Sendikacılığa Geçiş ve İşçi Muhalefeti (1944-1960), Lefkoşa 2005, s.202

11 Nisan 2018 Çarşamba

KAVAZOĞLU’NU KATLEDİLİŞİNİN 38. YILDÖNÜMÜNDE ANIYORUZ


AKEL Merkez Komitesi’nin Kıbrıslı Türk üyesi Derviş Ali Kavazoğlu ile sendikacı arkadaşı Kostas Mişaulis, 38 yıl önce 11 Nisan 1965 tarihinde, Luricina yakınlarında pusuya düşürülerek vahşice öldürülmüştü.

Adamızın emperyalistler ve onların yerli işbirlikçileri eliyle taksim planları gereğince bölünmesine karşı duran, Türk-Rum dostluğu ve işbirliği için gerek siyasal, gerekse sendikal alanda çalışmalarını yürüten Kavazoğlu, Aralık 1963 olaylarından sonra, sık sık yayımladığı bildiriler ve diğer yayın faaliyetleriyle, Kıbrıs Türk liderliğinin taksim politikasını eleştirmekteydi. Bu yüzden Dr.İhsan Ali ile birlikte faşist yeraltı örgütünün hedefi haline gelmişti. Bilindiği gibi Cumhuriyet gazetesinin yazarları Ahmet Gürkan ile Ayhan Hikmet de, 23 Nisan 1962’de aynı taksimci faşist çevreler tarafından katledilmiş ve Kıbrıs Türk toplumundaki barış ve dostluk yanlısı muhalif sesler, susturulmak istenmişti. 11 Nisan 1965 günü, emperyalizmin yerli işbirlikçileri tarafından pusuya düşürülen Kavazoğlu ile Mişaulis, otomatik silahlarla kısa mesafeden vurularak, öldürüldüler. Ama onların savunduğu taksim karşıtı görüşler, bugün geniş kitlelere mal olmuş bulunuyor. Kıbrıs Türk liderliğinin, toplumumuzu içine sürüklediği ayrılıkçı politikanın çıkmaz bir sokak olduğu artık bilinçlere kazınmış durumda.

Kıbrıslı Türk işçilerin unutulmaz lideri Derviş Ali Kavazoğlu’nu, ölümünden bir yıl önce kaleme aldığı bir bildirisi ile anıyoruz. Önce konuya açıklık getirmek amacıyla, Kavazoğlu’nun bildirisinde değindiği TİP Genel Başkanı Mehmet Ali Aybar’ın konuşmasını veriyoruz:

KIBRIS VE MİSAK-I MİLLİ POLİTİKASI

TİP Genel Başkanı Mehmet Ali Aybar, 10 Mayıs 1964 günü Bursa’da yapılan Parti Genel Yönetim Kurulu toplantısındaki açış konuşmasında Kıbrıs sorunu ile olarak şu değerlendirmede bulunmuştu:

“...Gerçekten de kanlı olaylar, Üçüncü İnönü Hükümetinin Mecliste zayıf bir çoğunlukla kurulduğu için harekete geçemeyeceği sanıldığı ve Cumhurbaşkanlığına yeni gelmiş Johnson’un Kıbrıs işinde sert tepkiler göstermesinin çok zayıf bir ihtimal olarak göründüğü günlerde başlamıştır. Beri yandan Kıbrıs’ta Türkler, nüfusun beşte birini teşkil etmektedirler. Zürih ve Londra sözleşmelerinden ve yeni Kıbrıs Anayasasından Türk azınlığı memnundur. Oysa Rumlar şikayetçidir. Makarios, kanlı olaylardan önce de Zürih ve Londra anlaşmalarından, Anayasadan şikayet etmiştir. Ve en önemlisi Kıbrıslı Türklerin kuşaktan kuşağa miras kalmış, yolunda dövüşülüp ölünmüş bir “Anavatana ilhak” ülküleri olmamıştır.

Oysa Rumların kuşaktan kuşağa gelişmiş bir “Enosis” davaları vardır. Bu ülkü yolunda teşkilatlar, silahlı birlikler kurmuşlar; yıllardır İngilizlere karşı dövüşmüşlerdir. Aşırı milliyetçi, Enosisçi, faşist bir tedhiş teşkilatı olan EOKA, bugün yine faaliyettedir. Ve Makarios Atina’da bu teşkilatın lideriyle görüşmüştür.

Bütün bu faktörler, objektif olarak değerlendirilince, Kıbrıs Türk cemaatinden bazı kimselerin şahsi çıkar ve ihtirasları peşinde koşmuş olabilecekleri hesaba katılsa bile, son kanlı olayların EOKA’cı Rumlar tarafından çıkartılmış olduğunu kabul etmek gerekir...”

Aybar devamla Kıbrıslı Türklerin statülerinin güvence altına alınması gerektiğini belirterek şöyle demişti:

“Fakat bütün bu işler ancak Kurtuluş Savaşı Türkiyesinin vazgeçilmez temeli olan “Misak-ı Milli” ışığı altında yürütülen, kişiliği olan bir politika ile başarılabilir. Biz Kurtuluş Savaşını kazanmış, eski bir mirası tasfiye etmiş bir devletiz. Anavatanın sınırlarını mütecanis bir ulus varlığı etrafında kesin olarak çizmiş bulunuyoruz. Bugünkü sınırlarımız dışında hiçbir toprak üzerinde iddiamız yoktur, olmamalıdır...

Kıbrıs’ta içine düştüğümüz çıkmaz, son tahlilde temellerini Atatürk’ün attığı Kurtuluş Savaşının Misak-ı Millici politikasından uzaklaşılmış olmasının sonucudur. Dünyada kuvvet dengelerinin, şartların, dolayısıyla hedeflerin artık bundan on beş yıl önceki biçimde olmadığı, devlet adamlarımızın mutlaka görüp anlamaları zamanı gelmiştir. Üsler verip, yardım almak şeklinde özetlenebilecek Kurtuluş Savaşı Türkiyesine hiç de yaraşmayan bir dış politika görüş ve anlayışına bizim devlet adamlarımız bağlı kalsalar bile, böyle bir pazarlığın yakında müttefiklerimiz için cazibesi kalmayacağı ciddiyetle düşünülmelidir.

Türkiye gerçekçi ve kişiliği olan bir dış politikaya dönmelidir. Güvenliğimiz de, hızlı kalkınmamız da buna bağlıdır. Bunun Batı dünyasına sırt çevirmek anlamına gelmeyeceğini, bilmem söylemeye lüzum var mı? Ama böyle bir dış politikanın her şeyden önce Türkiye’nin milli menfaatlerine göre ayarlanacağı muhakkaktır...” (Sosyal Adalet - 15 Mayıs 1964)

TÜRKİYE VE KIBRIS’TAKİ TEPKİLER

Mehmet Ali Aybar’ın Kıbrıs konusunda söyledikleri, Türkiye basınında tahrif edilmiş ve TİP’e karşı saldırılarda bulunulmuştu. Ankara’da yayımlanan ve TİP’e yakın, aylık siyasi fikir dergisi “Sosyal Adalet”in, 15 Haziran 1964 tarihli nüshasında belirtildiğine göre, “bu saldırılar, konuşmadan 4 gün sonra, gece saat 10.30‘da TİP’in Ankara’daki binasına fiili tecavüz şeklini alma istidadını göstermiş, fakat devletin emniyet kuvvetleri tarafından daha başlangıçta önlenmişti”.

Kıbrıs’ta da Kıbrıs Türk İşçi Birlikleri Federasyonu Başkanı Necati Taşkın, yayımladığı bir basın açıklamasında, TİP Genel Başkanı Mehmet Ali Aybar’ı, Kıbrıs sorunu ile ilgili olarak dile getirdiği görüşler nedeniyle eleştirmişti. Derviş Ali Kavazoğlu ise, Necati Taşkın’ın dile getirdiği görüşleri değerlendiren bir bildiri yayımlamıştı.

AKEL tarafından İngilizce olarak yayımlanan “AKEL Newsletter” adlı bültenin Mayıs 1964 tarihli 40. sayısında yer alan ve “Kıbrıslı Türk İşçilerin Gerçek Sesi” başlıklı bu bildirinin Türkçe çevirisi şöyledir:

“KIBRISLI TÜRK İŞÇİLERİN GERÇEK SESİ"

17 Mayıs 1964 tarihli Kıbrıs Türk gazeteleri, Türk şovenist liderliği tarafından Türk İşçi Birlikleri’nin başına getirilen Necati Taşkın’ın bir açıklamasını yayımladılar. Taşkın, ustalarına itaat ederek, Türkiye’deki İşçi Partisi’nin lideri Mehmet Ali Aybar’a hırçın bir saldırıda bulunmuştur.
Seçkin Kıbrıslı Türk sendikacı Derviş Kavazoğlu’nun, Taşkın’ın iftira dolu suçlamalarına yanıt olarak yayımladığı bildiriyi aşağıda yayımlıyoruz:

“Bay Kavazoğlu’nun yanıtı
Kıbrıs Türk İşçi Birlikleri Federasyonu’nun kendinden menkul Genel Sekreteri olan Kıbrıslı Türk Necati Taşkın, 17 Mayıs tarihli Kıbrıs Türk gazetelerinde, Türkiye’deki İşçi Partisi’nin sayın başkanı Mehmet Ali Aybar’a karşı hırçın saldırılarda bulunmaktadır.

... Bütün Kıbrıslı Türk işçiler çok iyi bilmektedir ki, 1958’e kadar Necati Taşkın, İngiliz sömürgecilere yardımcı polis olarak çavuş rütbesiyle hizmet etmekteydi. Daha sonra, Türk köylülere adeta kan kusturan Celal Hordan’ın faşist örgütünün “önde gelen”lerinden biri oldu. Ardından Denktaş geldi ve faşist yöntemi ile Kıbrıs Türk İşçi Birlikleri Federasyonu’nun liderliğini dağıtarak, Taşkın’ı Genel Sekreterlik mevkiine tayin etti.

Bu adamın Türk işçilerinin uzun ve şerefli mücadeleleriyle hiçbir bağlantısı bulunmamaktadır. Ne işçilerin sendika hareketi hakkında, ne de işçi hakları konusunda bir bilgisi vardır. Normal koşullar altında, Necati Taşkın, İşçi Birlikleri Federasyonu’nun Genel Sekreteri olma niteliklerine sahip değildir ve kadrosundan biri olması bile düşünülemez.

Kıbrıs Türk işçileri, Taşkın’ın Türk sendikalarının liderliğini yasadışı yollarla ele geçirdiği günden beri, sendikalar içinde ve Kıbrıslı işçilerle yabancı şirketler arasındaki ilişkilerde oynadığı rolü çok iyi bilmektedir. İşçi sendikaları faşist yöntemlerle yönetilmeseydi, Türk işçileri Taşkın’a, Federasyonlarının Genel Sekreteri olarak tahammül etmek bir yana, hatta onun İşçi Birliklerinin binalarına girmesine bile izin vermeyeceklerdi.

Şimdi Sayın Mehmet Ali Aybar’ın kim olduğuna bakalım: Sayın Aybar, Türkiye’nin yasaları ve anayasası temeline dayanan, öncü işçi sendikaları tarafından örgütlenmiş Türkiye İşçi Partisi’nin seçilmiş başkanıdır. Bilindiği gibi, Türkiye Anayasası, 27 Mayıs 1960 devriminden doğmuştur. Bu parti, sosyal adaletten yanadır ve Atatürk ilkelerine dayanmaktadır. Saflarında Türkiye’nin en önde gelen birçok ilerici unsurlarını ve aydınlarını barındırmaktadır.

Parti programını incelemiş ve faaliyetlerini basından izlemiş olanlar, memnuniyetle göreceklerdir ki, Mehmet Ali Aybar’ın başkanı olduğu Türkiye İşçi Partisi, Türkiye’de geniş halk kitlelerinin gerçek çıkarlarını dile getirmektedir. Ama şimdiki dönemin ruhunu anlayacak durumda olmayan Taşkın gibi bazı kötü şöhretli “lider”ler, Kıbrıs Türk toplumunu ekonomik, sosyal ve ulusal yıkımın kenarına itelemiş olanlar ve Türkiye’yi nükleer bir savaşın karmaşasına doğru yönlendirenler, böylesi bir partiye ve onun başkanına hakaret etme cesaretini bulmaktadır.

Sayın Aybar’ın, Partisinin Merkez Komitesinin 2. Genel Yönetim Kurulu toplantısında Kıbrıs ile ilgili olarak yaptığı konuşmayı inceleme olanağını bulmadık. Ama, Taşkın’ın söylediğinden hareketle bir yargıya varırsak, Sayın Aybar, Atatürk tarafından belirlenmiş olan misak-ı milli’den söz ederek, güya ciddi bir hata yapmıştır. Oysa bilindiği gibi Atatürk’ün misak-ı milli saptaması, onun Türkiye’nin dış politikasındaki en büyük başarılarından biridir.

Taşkın, Sayın Aybar’ın bu sözlerinin, Kıbrıslı Türk işçilerin öfkesine yol açtığını ileri sürmektedir. Ama Taşkın bilmelidir ki, Kıbrıslı Türk işçiler, Atatürk’ün ilkelerini herhangi bir çekince koymadan kabul etmektedir. Ve bu ilkeler, sadece Taşkın’ın kendisi gibi siyasi cücelerde öfkeye yol açar.

Yine Taşkın’a göre, İşçi Partisi’nin Başkanı, Kıbrıslı Türk liderlerin kendilerine ait bir fikirleri ve politikaları olmadığını ve birçok defalar İngilizlerin desteğini talep ettiklerini söylemiştir.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Sayın Aybar’ın böyle bir şey söyleyip söylemediğini bilmiyoruz. Ama söylemişse bile, Sayın Aybar, artık saklanamayan gerçek doğrulardan başka birşey söylememiştir.

Son on yıldaki Kıbrıslıların mücadele geçmişini genel hatlarıyla gözden geçirecek olursak, Kıbrıs Türk toplumunun sözüm ona “lider”lerinin İngiliz politikalarını adım adım izlediğini ve asla açık-seçik yurtsever bir politikalarının olmadığını görürüz. Zaman zaman, bu politikayı gömlek değiştirir gibi değiştirmektedirler. İngiliz politikasındaki ay-yıldıza sarılarak, bunu Türk politikası diye sunmaktadırlar. Bu söylediklerimizi, somut olaylarla kanıtlayacak durumdayız.

Necati Taşkın, kendi hatalarını görmezden gelerek, Sayın Aybar’ı sorumsuz, kalpsiz ve vicdansız olarak suçlamakta ve bu iftiracı sözleriyle Kıbrıslı Türk işçilerin görüşlerini ifade ettiğini öne sürmektedir.

Ben Kıbrıslı Türk bir yurttaşım ve 15 yıldır işçi sendikalarının sorunlarıyla meşgul olmakta ve Kıbrıslı Türk işçilerin gerçek çıkarlarıyla ilgilenmekteyim. Toplumumun siyasal ve sosyal sorunları için elimden gelenin en iyisini yapmaktan da geri durmadım. Bugün kendi yaşamım, son sekiz yıldan beridir, Taşkın’ın üyesi olduğu faşist örgütten gelen tehlike ile karşı karşıyadır. Faşistlerin sürekli zulmü altındayım. Ama, Taşkın’ın Sayın Aybar’a ve Atatürk ilkelerine karşı yönelttiği utanmazca iftiralara Türk işçilerinin katılmadığını hiçbir çekince koymadan ilan edecek ve bilecek durumdayım. Taşkın, bir de övünerek, “Sayın Aybar, Kıbrıs’a gelmeye cesaret ederse, saçının bir tek telini bile yitirmeyecektir” diyerek, onu Kıbrıs’a gelmeye davet etmektedir. Gördüğünüz gibi, Kıbrıs’ı ziyaret etmek isteyen Türkiyeli yurttaşlarımızın yaşamları, Taşkın’a ve benzerlerine bağlıdır! İstedikleri gibi, bir kişinin yaşamını sonlandırabilirler veya koruyabilirler...

Sayın Aybar, yine de biz sizi ve Atatürk ilkeleri ile 27 Mayıs Devriminin ilkelerine inanan onurlu gazetecileri Kıbrıs’a gelmeye davet ediyoruz. Sayın Çetin Altan, Yaşar Kemal, Metin Toker’i de Kıbrıs’a çağırıyoruz. Ama buraya geldiğiniz zaman, Kıbrıslı Türklerin gerçek düşüncelerini, kendinizin öğrenebilmesi için faşizmin zincirlerini kırmaya çalışınız. Buraya ortak bir tartışma için geliniz. Daha sonra Türk toplumunu yıkımdan kurtarmak için bir yol mutlaka bulabilir ve Türkiye’yi de nükleer cehennemin eşiğinden kurtarabiliriz. Bu şekilde, hepimiz de, ulusumuza, insanlığa ve dünya barışına iyi bir hizmet verip katkı koyabiliriz. Gelmenizi bekliyoruz!”

(Yeni Çağ gazetesi, 11 Nisan 2003, Sayı:632, daha sonra şu kitap içinde: A.An, TMT’nin Kurbanları, Lefkoşa 2008, s.84-89)