13 Mayıs 2017 Cumartesi

KIBRISLI RUMLARIN ENOSİS SORUNU VE KIBRISLI TÜRKLERLE SİYASAL İŞBİRLİĞİ (1902-1941)


Kıbrıs’ta yaşayan iki ana etnik-ulusal toplum olan Kıbrıslı Rumlar ile Kıbrıslı Türklerin, Osmanlı yönetimi altında iken, ağır vergi yüküne ve baskılara karşı bazen birlikte ayaklandıkları bilinmektedir. 1878’de başlayan İngiliz yönetimi altında da, Türk üyeler Kavanin Meclisi’nde, Rum üyelerin enosis konusunu gündeme getirmedikleri zamanlarda, birlikte hareket ederek, ada halkının genel çıkarlarını savunurlar. Bunun örnekleri 1902 yılı içinde iki defa görülür. Nisan 1902’de, üç Türk üyeden ikisi (Hafız Ziyai ile Ahmet Derviş), Rum üyeler tarafından dile getirilen, Meclis yetkilerinin genişletilmesi ve egemen güç olan İngiltere’nin veto hakkının kaldırılması taleplerini destekler. Haziran 1902’de, Rum üye Yorgo Şagalli’nin enosis emelinden söz etmiş olmasına rağmen, yine Ziyai ve Derviş Efendiler, İngiltere tarafından Osmanlı hükümetine her yıl ödenen 92,800 sterlin tutarındaki “Haraç”ın (Tribute) Kıbrıs bütçesinden alınmamasını isteyen Rumlarla birlikte oy kullanırlar. İlginçtir, her iki olaydan sonra da, İngiliz yöneticiler, muhalifleri kışkırtır ve “Mebuslarımız adayı Yunanistan’a vermek için Rumlarla birlik yaptılar” söylentisi yayılır.  

Kavanin Meclisi’nin 7 Mayıs 1903 tarihli oturumunda Kıbrıslı Rum üyelerin yeniden enosis emelinden söz etmeleri üzerine, Derviş Efendi, 18 Haziran 1903 tarihli oturumda Meclis’e bir karar tasarısı sunarak, İngiltere’nin adadan ayrılması halinde adanın geri Türkiye’ye verilmesini talep eder. Kıbrıslı Türkler, bu politika değişikliğinden sonra, Kıbrıslı Rumlarla adanın ihtiyaçlarına yönelik işbirliği yapma politikasından uzaklaşır ve Kıbrıs’ın siyasal statüsünde değişiklik yapılması önerilerine hep karşı dururlar.[1] Bu dönemde iki toplum arasında enosis sorunu yüzünden meydana gelen çeşitli olaylar, resmi Kıbrıs Türk tarih yazıcıları tarafından ayrıntılı olarak ele alındığı için burada anlatılmayacaktır.[2]

Resmi tarih kitaplarında yer verilmeyen bir başka işbirliği, 13 Nisan 1924’de Lefkonuk’ta düzenlenen ilk tarım kongresindedir. Bu toplantıya Kıbrıslı Türk çiftçiler de katılacağı için enosis sorununun gündeme alınmamasının önceden kararlaştırılmış olması dikkate değer. Avukat Kiryakos Rossidis, adanın her yanından 250 Kıbrıslı Rum ve 65 Kıbrıslı Türk temsilciyi bir araya toplamayı başarır. Kongrenin sonuç bildirisinde, Aşar Vergisi’nin kaldırılması ve acilen bir Ziraat Bankası’nın kurulması istenir. Seçilen yürütme komitesinde 12 Kıbrıslı Rum ve 6 Kıbrıslı Türk vardır.[3] Bu Kıbrıslı Türkler şunlardır: Yenağralı Hoca Hakkı, Dedezade Asım, Galatya’dan Ali Fehmi, Baf’tan Teralı Faik, Bodamyalı A. Ratib Bey. Komitenin daha sonra kaleme aldığı tüzük, Türkçe olarak basılarak, adadaki bütün Türk köylerine dağıtılır. Yürütme Komitesi’nin Aralık 1924’de yapılan ikinci toplantısında bir Çiftçi Partisi’nin kurulması konusu tartışılır, ama İngiliz yönetiminin ilgisizliği ve kurucuların kişisel görüş ayrılıkları yüzünden bu parti kurulamaz.[4]

Kıbrıslı Türklerin toplum sorunlarını çözmeye yönelik olarak 7 Haziran 1924’de Mağusa’da oluşturdukları “Kıbrıs Türk Cemaat-ı İslâmiyesi” adlı bir örgüt ile 1 Mayıs 1931’de Lefkoşa’da toplanan “Kıbrıs Türk Milli Kongresi”, sonuç vermeyen iki siyasal girişim olarak burada kaydedilmelidir. 

1 Ocak 1925’de ilk sayısı yayımlanan komünist “Neos Antropos” gazetesi ile “Birlik” adlı Kıbrıs Türk gazetesi arasında bir iletişimin olduğunu biliyoruz. Bu yıllarda Kıbrıslı Türk işçiler, Leymosun’daki Amele Merkezi’nde Rumlarla birlikte örgütlenmiş olup, Merkez’in tüzüğü Türkçeye çevrilmiştir. 1927 yılında burada yapılan 1 Mayıs kutlamasında Ali Feruzi adlı bir Kıbrıslı Türk işçi de konuşma yapanlardandır.

Lefkoşa’daki Amele Kulübü tüzüğünün de 1931’de Türkçe olarak 500 adet basıldığını belirtelim. Bu kulübün 1920’den beri başkanı olan Yorgo Hacıpavlu, 1925’de “Laiki” adlı kendi gazetesini yayımlamaya başlar. Seçim programında hükümet ve Kıbrıslı Türklerle işbirliğini savunmakta; Haraç ve Aşar Vergisi’nin kaldırılması gibi yerel ihtiyaçların karşılanmasını, daha özgürlükçü bir anayasanın getirilmesini istemektedir.[5]

Kıbrıs 1925’de Taç Kolonisi ilan edilir. Meclis’teki Kıbrıslı Rum üye sayısı 9’dan 12’ye çıkarılırken, Kıbrıslı Türk üye sayısı 3 olarak kalır. Fakat atanan İngiliz üye sayısı 6’dan 9’a çıkarıldığından, denge korunmuş olur. Ekim 1925’de yapılan seçimlerde ılımlı Rum adaylar başarı kazanırken, 6 aşırı enosisçi adaydan ancak bir tanesi seçilir. Rum üyelerden üçü ise, ilk defa emekçilerden yana bir programla seçilir.

14 Ağustos 1926’da yapılan gizli bir toplantıda 20 Kıbrıslı Rum tarafından kurulan Kıbrıs Komünist Partisi (KKP)’nin kurucuları arasında herhangi bir Kıbrıslı Türk yoktur, ama partinin atletizm kulübünde 12 Kıbrıslı Türk üye vardır. Ayrıca İnşaat İşçileri Birliği’ndeki Kıbrıslı Türk üyeler de sınıf kardeşleriyle birlikte grevlere katılmaktadır ve Leymosun’dan Kemal Ahmet adlı bir Kıbrıslı Türkün KKP Merkez Komitesi’nin üyesi olduğu biliniyor.[6]

“Neos Anthropos”, 8 Ocak 1927 tarihli sayısında şunları yazar: “Milli restorasyon sadece yabancı boyunduruğundan kurtulduktan sonra sağlanabilir. Burjuva veya proletarya, Rum veya Türk olsun, ister Yunanistan’ı, ister özerkliği isteyen, bütün Britanya aleyhtarı unsurlar, yabancı yönetime karşı işbirliği yapmalıdır.”

KKP’nin 1. Kongresi, “Sosyalist Balkan Federasyonu” çerçevesinde “Bağımsız Kıbrıs” hedefini belirler. Bu görüşün, Yunanistan’la birleşmek isteyen Kıbrıslı Rum milliyetçiler tarafından rağbet görmemesi ve tartışmaların artması üzerine, KKP, 1927 yılında sırf bu konuyu görüşmek ve politik çizgisini değiştirmek üzere, ilk olağanüstü kongresini toplar. Ne var ki, enosis konusunda açık bir tavır belirlemez. Çünkü örnek aldığı SBKP, enosise karşıdır ve bunu açıkça kınamaktan kaçınmaktadır.

Kavanin Meclisi’ndeki Rum ve Türk üyeler, Haraçla ilgili maddenin bütçe tasarısından çıkarılmaması üzerine 1927’de hep birlikte red oyu kullanırlar. Bunun üzerine, adaya yeni atanmış olan Vali Ronald Storrs, bütçeyi bir Emirname ile yürürlüğe koymak zorunda kalır. İngiltere, kısa bir süre sonra, Haraç’ı kaldırır.

Meclis’te oluşan bu işbirliğinin devamı konusunda “Nea Laiki” gazetesinin 23 Eylül 1927 tarihli sayısında bir makale yayımlayan Hacıpavlu, “sadece Türklerle işbirliği yaparsak ileriye gidebiliriz” diye yazar. Yorgo Hacıpavlu, 3 ay sonra aynı gazetenin 23 Aralık 1927 tarihli sayısında, şu görüşleri dile getirir:

“Kavanin Meclisi’nde güçlü bir Rum-Türk işbirliği için gerekli ön koşullar yoktur. Ancak, Türk toplumunun dinsel vakıf mallarını yönetmekte olan Evkaf ile cami ve okulların bakımını sağlayan Hükümetin, bu toplum üzerindeki güçlü etkisini durdurması halinde, gerçekten halkçı olan Türk temsilcilerinin Meclis’e girebileceğine inanmaktayım. Evkaf’ın vesayetinden kurtulmak isteyen ilerici Türkler vardır, ama gerici unsurların muhalefeti ile onların çabaları akamete uğramaktadır. Bu nedenle ilerici Türklerin iktidara gelmesine yardımcı olmak bir görevdir. Çünkü sadece onlar, hükümetin gizli anahtarı olmayı reddedebilirler.”

Hacıpavlu bu makalesinde daha da ileri giderek, Türkçe el ilanları basılmasını ve Kavanin Meclisi’nde yapılan görüşmelerde Türk üyelerin ne kadar az rol oynadıklarının ve yerli çıkarların savunulmasında nasıl başarısız kaldıklarının Türk toplumuna teşhir edilmesini önermekteydi.[7] 

1928 yılında Kıbrıs’ta İngiliz sömürge yönetiminin 50. yıldönümü nedeniyle yayımlanan KKP Manifestosu’nda, adaya özerklik verilmesi talep edilir. Kıbrıslı Rumlardan oluşan bir heyet, 1929 yılı içinde Londra’ya giderek, İngiliz İşçi Partisi Hükümeti’nden, adanın Yunanistan’la birleşmesini talep eder. O sırada, Yunanistan ve Kıbrıs Komünist Partilerinin enosise açıkça karşı oldukları bilinmektedir.

KKP, Haziran 1930’da yapılan Kavanin Meclisi seçimlerine “özerklik” sloganı ile katılır ve oyların %15 kadarını toplar, ama milletvekili çıkaramaz. Bu seçimler sırasında, Kıbrıslı Rum aday Hacıpavlu’nun, Evkaf’ın Türk delegesi Münir Bey’in karşısındaki Kemalist aday olan Necati Bey’in seçim kampanyasını desteklediğini görmekteyiz. Necati Bey, Kıbrıs’taki Türkiye Konsolosu Asaf Bey tarafından da desteklenmektedir Nitekim Meclis üyeliğini büyük bir başarı ile kazanır.   

1895’de kabul edilmiş olan eğitim yasası ile Kıbrıs’ta daha çok Yunanistan ve Türkiye’deki eğitim müfredatı izlenmiş ve adaya özgü bir sistem kurulmamıştı. 1930’da Türkiye’deki eğitim sisteminde yapılan değişiklikler, aynen Kıbrıs Türk okullarına taşınır ve 23 Nisan ile 29 Ekim, milli günler olarak kutlanmaya başlanır. Gazeteler aracılığıyla tohumları ekilen Türk milliyetçiliği, toplum liderliğini Evkafçı-İngilizci ve Halkçı-Milliyetçi olarak ikiye böler. 

13 Haziran 1930 tarihli Neos Antropos’ta yer alan Ahmet Fethullah imzalı bir makalede, Kıbrıslı Rumlar ile Kıbrıslı Türklerin ortak bir örgüt kurması gerektiği belirtilir.[8] Nitekim bir yıl sonraki polis raporları, sadece Kıbrıslı Türklerden oluşan bir komünist yapıdan söz etmektedir. Bu örgütün ileri gelenleri olarak dellâl Salim Aziz Bulli ile bakkal Ahmet Hulûsi’nin[9] ve ayrıca avukat kâtibi Osman Vehbi[10] ile Terzi Naim Hoca’nın adlarını biliyoruz.

Kıbrıslı Rumlar ise, enosisçi-milliyetçiler ile komünistler olarak iki kampa ayrılmıştır.  25 Mart 1931’deki kutlamalar sırasında meydana gelen çatışmalardan sonra, Lefkoşa’da 5, Leymosun’da 25 komünist tutuklanır. Polis kayıtlarına göre, adadaki komünistlerin sayısı son 6 ayda 181’den 365’e yükselmiştir ve yaptıkları toplantılar çok kalabalık olmaktadır.  

Halkçı Necati, Kavanin Meclisi’nde Kıbrıs’ın Anadolu’nun bir parçası olduğundan söz ederken, yine bir Kıbrıslı Türk milletvekili olan İngiliz yanlısı Dr. Eyyub, Evkaf yanlısı “Hakikat” gazetesinde çıkan makalelerinde, her iki memleketin farklı yönetim ve sosyal yapılara sahip olmalarına rağmen, milliyetçilerin Türkiye’de yapılan her fiil ve hareketi taklit etmek istediklerinden şikâyet etmektedir.[11] Aynı Dr. Eyyub, Mayıs 1930’da Kavanin Meclisi’nde yeni Belediye Yasası’nın görüşülmesi sırasında, Belediye Başkan Yardımcılarının Türk üyeler arasından seçilmesini önererek, Rum milletvekillerinin tepkisine yol açar. Hacıpavlu, ona şu yanıtı verir: “Sayın üye, böylece, bir teneke dolusu zeytin yağını almak için, tek bir zeytin önermektedir.” Kakoyannis ise şöyle konuşur: “Dr. Eyyub’un önerisi kabul edilirse, azınlığa daha çok haklar verilmiş olacaktır. Çünkü Türkler, halen Belediye Başkanı makamına da seçilme hakkına sahiptirler.”[12]   

Halkçı Necati Bey, 28 Nisan 1931 günü Gümrük Vergisi ve Gelirleri Yasa Tasarısı’nın oylanması sırasında, diğer iki Kıbrıslı Türk üyenin katılmadığı bu oturumda, Kıbrıslı Rum üyelerle birlikte olumsuz oy kullanınca, Kıbrıslı Türk üyelerin 1878’den beri Sömürge Yönetimine sağladığı otomatik destek ortadan kalkar. Bu, 1927’deki Bütçe Tasarısı’nın Kavanin Meclisi’ndeki oylamasında görülen Türkler ile Rumların birlikte karşı oy kullanmaları olayından sonra yaşanan yeni bir işbirliği örneği idi. Bu duruma çok öfkelenen dönemin İngiliz valisi Ronald Storrs, Necati Bey’i, anılarında yazdığı şekilde, “Kavanin Meclisi’nin 13. Kıbrıslı Rum üyesi, o küçük Türk” diye nitelendirir.[13]

Lefkoşa’da dağıtılan 28 Temmuz 1931 tarihli ve Türkçe bir bildiride, Hacıpavlu ve Mihailidis, yalancı işçi dostları olarak ilan edilmekte ve “Filergadon” ve “Panergadigi” derneklerine kayıtlı olan işçilerin buralardan ayrılıp, kendi derneklerine üye olmaları istenmektedir. Çağrıda yer alan 17 imzadan 2’si, terzi Mehmet Hüseyin ile kumaş boyacısı Mehmet Emin İbrahim’e aittir. 13 Ağustos 1931 tarihli Söz gazetesinde çıkan “Sürüden ayrılanı kurt yer” başlıklı makale, Lefkoşa’da bazı Kıbrıslı Türklerin esnafı bolşevikliğe davet ettiğinden şikâyet edilmektedir.  

İngiliz Sömürge Yönetimi, Necati Bey’in Rumlarla birlikte oy kullanması sonucu Meclisten geçemeyen yasayı zorla uygulamak isteyince, Kıbrıslı Rumlar, Ekim 1931’deki enosis yanlısı milliyetçi eylemlerini başlatırlar ve Vali Storrs’un konağını yakarlar. KKP, bu dönemde Kilise'nin enosis propagandasına karşıdır ve parti kararına göre, taraftarlar toplantılara katılır, ama enosis yerine özerklik talebini dile getirir. İngiliz Sömürge Yönetimi, bu eylemleri fırsat bilerek, Kavanin Meclisi’ni kapatır ve anayasayı yürürlükten kaldırarak, bütün siyasi faaliyetleri yasaklar. Böylece, 1941’e kadar sürecek ve yeni dönemin valisinin adı ile anılacak olan Palmer-okrasi denen bir baskı dönemi başlamış olur. Bu dönemde de siyasi işbirliği olanakları bulunur. 

Kıbrıs Türk gazetesi “Ses”, 18 Haziran 1937 günü “Siyasi Cemiyet” başlığı altında, “Eleftheria” adlı Rumca gazeteden aktardığı bir haberde, Lefkoşa yanında diğer kasabalarda da şubeleri olacak olan ve Kıbrıslı Rumlar ile Kıbrıslı Türkler tarafından kurulmuş ortak siyasi bir cemiyetin, adaya özerklik verilmesini desteklemekte olduğunu duyurur. Tanınmış Lefkoşalı avukat Yannis Kleridis, bu siyasi cemiyetin önderi olup, sabık Kavanin Meclisi üyesi M. Hami, Larnaka Belediye azası ve avukat Bay Celal Şefik, Leymosun Belediye azası ve diş doktoru Bay Nazif (Denizer), kendi kasabalarında bu cemiyetin oluşumuna katılan Kıbrıs Türk ileri gelenleri arasındadır.

Necati Bey’in 5 ve 12 Haziran 1937 tarihli Söz gazetelerinde yayımlanan “Muhtar İdareye Meylimizin Hakiki Sebebleri Nelerdir?” başlıklı makale dizisinin, gazetenin direktörü M. Remzi Okan tarafından durdurulması ise ilginç bir gelişmedir. Tepki gösteren bir başka yayın organı da “Ses”tir. Bu gazetenin 25 Haziran 1937 tarihli nüshasında yer alan ve “Türk-İngiliz elbirliği yerine, Türk-Rum siyaset ve kültür birliği mi başlıyor?” başlıklı makalede, kapatılmış olan Kavanin Meclisi’nin eski üyelerinden olan M. Hami’nin adı geçen siyasi cemiyete katılımı eleştirilir.
Kemalist Türk milliyetçiliğini savunan Kıbrıs Türk gazetelerinden olan “Ses”te çıkan bu başyazı ile “Söz” gazetesinin tutumu, o günlerde egemen olan Kıbrıs Türk düşüncesi hakkında bize iyi bir fikir vermektedir.
1937 yılında Londra’daki Kıbrıslı komünistler tarafından “Kıbrıs için Özerklik Komitesi” kurulur. Aynı komite Kıbrıs’tan gelen ve 200 kişinin imzasını taşıyan ve temelli anayasa değişiklik önerilerini içeren bir memorandumu, 1939’da Sömürgeler Bakanlığı’na sunar, ama kabul görmez.
Bu gelişmelerden hemen sonra, Kıbrıslı Rumlar ile Kıbrıslı Türkler, İkinci Dünya Savaşı sırasında İngilizlerin safında çeşitli cephelerde savaşıp hizmet verirken, ülke içindeki zor ekonomik koşullara karşı, ortak sendikalarda örgütlenirler. Enosis sorunu yüzünden ortak sendikalardan ilk kopuş, 1942 yılının sonunda “Kıbrıs Türk Marangozlar Sendikası”nın kurulmasıyla olur. Daha sonraki büyük kopuş, 1945’de olur. Bu noktada, 1941’de kurulan Kıbrıs Emekçi Halkının İlerici Partisi (AKEL)’nin enosis politikasının, Kıbrıslı Türklerle siyasal işbirliği için en büyük engeli oluşturduğu da vurgulanmalıdır.

(Bu bildiri, Lefkoşa’daki Dayanışma Evi’nde 13 Mayıs 2017 günü “Sol ve Kıbrıs Sorunu” grubu tarafından düzenlenen “İkinci Yıllık Konferans 2017’de okundu.)   




[1] Bkz. An, Ahmet, Kıbrıs Türk Liderliğinin Oluşması (1900-1942), Lefkoşa 1997, s.14-15 
[2] 1895-1907 yılları arasındaki protesto mektupları için bkz. Osman Örek, History Speaks, Nicosia, March 1971, ayrıca Sabahattin İsmail, İngiliz Yönetiminde Türk-Rum İlişkileri ve İlk Türk-Rum Kavgaları, Lefkoşa 1997, 394s., Ahmet C. Gazioğlunun iki kitabı, Enosis Çemberinde Türkler (1878-1952), Lefkoşa 1996, 505s. ve Enosise Karşı Taksim ve Eşit Egemenlik (1951-1959), Lefkoşa 1998, 472s.
[3] Eleftheria, 16 Nisan 1924'den aktaran Y. Katsourides, Kıbrıs Komünist Partisi Tarihi, Lefkoşa 2014, agy, s.129
[4] An, Ahmet, İşçi Sınıfının Geçmişteki Güzel İşbirliği Günleri, Afrika gazetesi, 23-26 Kasım 2005
[5] Georghallides, G.S., Cyprus and the Governorship of Sir Ronald Storrs, Nicosia 1985den aktaran A.An, Kıbrıs Türk Liderliğinin Oluşması (1900-1942), Lefkoşa 1997, s. 88-89
[7] Georghallides, G.S., Cyprus and the Governorship of Sir Ronald Storrs, Nicosia 1985den aktaran A.An, Kıbrıs Türk Liderliğinin Oluşması (1900-1942), Lefkoşa 1997, s.98-99
[8] Neos Antropos, 13 Haziran 1930dan aktaran Katsourides, agy, s.185
[9] Nevzat, Altay, Nationalism amongst the Turks of Cyprus: The First Wave,
   University of Oulu, Finland, 2005, s.328-329
[10] Mapolar, H.A., Aslar: Bir Devre Adını Yazanlar, Lefkoşa 2016, s.85
[11] An, Ahmet, Kıbrıs Türk Liderliğinin Oluşumu (1900-1942), Lefkoşa 1997, s. 149 ve 165
[12] agy, s. 113
[13] Orientations, London 1943, p.502 

8 Nisan 2017 Cumartesi

KENDİ KADERİNİ TAYİN HAKKI VE AYRILMA


Lenin, S. G. Şaumiyan’a yazdığı bir mektupta şöyle der: “Biz, bütün parçaların özerkliğinden yanayız, ayrılma hakkından yanayız (ama ayrılmak isteyen herkesten yana değiliz!) Özerklik, demokratik bir devletin kurulmasında bizim olanımızdır. Ayrılma, asla bizim planladığımız bir şey değildir. Biz, ayrılma için ajitasyon yapmıyoruz. Biz genel olarak, ayrılmaya karşıyız. Ama biz, serbest ayrılmadan sonra, bazen daha yakın bağların kurulacağını söyleyerek, ulusların birarada yaşaması fikrini böylece lekeleyen gerici Büyük-Rus milliyetçiliğinden dolayı, ayrılma hakkını savunuyoruz!” (Bütün Eserleri, Cilt:19, s.495)

Lenin, bu sözleriyle Çarlık Rusyasındaki milliyetler arasındaki ilişkilerin aşırı gerici karakterini vurgularken, gerçekten aşırı zor şartların gereği olarak serbestçe ayrılmanın sorumluluğu doğunca da, “ulusların birarada yaşaması”na öncelik vermişti.
Lenin, halkların ilkesel olarak kendi kaderlerini tayin hakkını talep etmesini, ulusal bağımsızlık isteyen bütün hareketlerin şartsız olarak desteklenmesiyle eş tutmadığını ve kendi kaderini tayin hakkının şu veya bu şekilde uygulanmasındaki amacın, proletaryanın sınıf mücadelesindeki genel çıkarlarına bağımlı olması gerektiğini vurgulamıştı.

Kendi kaderini tayin hakkı çoğu kez, yani sömürgeci çevreler tarafından veya milliyetçi liderlerin kendi durumlarını güçlendirmeleri amacıyla ortaya atılır. (Tıpkı bizde olduğu gibi.) Ayrılma her zaman ve her türlü araçla bir veya diğer halkın gerçek çıkarlarıyla bağdaşmaz. Bir ülkeyi küçük ve ekonomik yönden zayıf devletçiklere bölmekle, onun sosyal ve ekonomik gelişmesine gerçek bir engel konmuş olur. (Hele bu Kıbrıs gibi küçücük bir ada olursa.) Küçük, ekonomik ve politik yönden zayıf devletlerin varlığı ise, ancak bunu kendi çıkarlarına uygun gören emperyalist ve yeni sömürgeci çevrelere hizmet eder.

Kendi kaderini tayin hakkı, ayrılma yönünde kullanılırken, ana ve tayin edici şart, her zaman o ülke üzerinde yaşayan milliyetlerin ortak sosyal kurtuluş mücadelesinin objektif durumudur. Ayrılma ve bağımsız devletlerin kurulması aşırı bir tedbir olup, sadece halklar arasında dostça ilişkilerin kurulmasının imkânsız ve aşırı derecede güç olduğu durumlarda başvurulmalıdır.

Ayrı devlet kurma hakkının, her hal ve şartta gerçekleştirilmesi gerektiği anlamına gelmediğine birçok kereler dikkat çeken Lenin, şöyle demektedir:

“Kendi kaderini tayin etme özgürlüğünün savunucuları, yani ayrılma özgürlüğünü destekleyenler, kendilerini haklı göstermek için ayrılıkçılığı kayırırlar. Tıpkı, eşlerin boşanma özgürlüğünü haklı çıkarmak için, aile bağlarının yıkılmasını isteyenlerin ahmaklık ve ikiyüzlülüğü gibi.”  (Lenin, Bütün Eserleri, Cilt:20, s.426


(Bu yazı, KKTC’nin ilanı öncesinde kamuoyunda yapılan yoğun tartışmalar sırasında, Yeni Düzen gazetesine 24 Mayıs 1983 tarihinde ve “Osman Ergün/Haspolat” imzasıyla gönderilmiş, ama yayımlanması uygun görülmeyerek gazetede basılmamıştır. Ne var ki, bu metin, Ekim 1983 tarihli CTP Bülteni’nde, aynı konuyu işleyen ve imzasız çıkmış bir başka yazının sonunda (intihal olarak) kaynağı belirtilmeden aynen yayımlanmıştır.

Bu teorik metin, Lefkoşa’nın Rum kesiminde, Kostis Ahniotis’in de aralarında bulunduğu bir grup sosyalist aydın tarafından yayımlanmakta olan “Endos Ton Tihon” (Surlar İçinde) adlı dergide, yine “Osman Ergün” takma adıyla Rumca çevirisiyle “Apohorismos ke synyparhi” (Ayrılıkçılık ve birarada var olma) başlığı altında, derginin Ağustos-Eylül 1988 tarihli 29. sayısında yayımlanmıştır.

Lefkoşa’nın Türk kesiminde yayımlanmakta olan "Özgürlük" dergisinin Ağustos-Eylül 1989 tarihli 29. sayısında da “Osman Ergün” imzasıyla ilk kez Türkçe olarak yayımlanabilmiştir.)     


30 Mart 2017 Perşembe

AYRILMA KARARINA BİR YAKLAŞIM


Kıbrıs’ta yaşayan iki ana etnik-ulusal toplum arasında var olan ve kökü İngiliz sömürge yönetimi dönemine dayanan milliyetler sorununun, Kıbrıslı Türk ilerici aydınlar arasında tartışılmaya başlanması, önceleri işçi sınıfı partisinin Kıbrıs Türk toplumuna ayrılma dahil, kendi kaderini tayin hakkını tanıması şeklinde başlamışsa da, daha sonra 1974 sonrasının bölünmüşlüğü kalıcılaştıracak çözüm şekillerini benimseme yönünde gelişmiştir.
Oysa Doç.Dr.Sevin Toluner, “Kıbrıs Uyuşmazlığı ve Milletlerarası Hukuk” adlı kitabında “Kıbrıs’ta bağımsız bir Türk devletinin kurulması” istemlerini 1970 tarihli “Birleşmiş Milletler Şartı uyarınca Devletlerarası Dostane İlişkiler ve İşbirliğiyle İlgili Milletlerarası Hukuk Prensiplerine Dair Bildiri” ve halkların kendi kaderini tayin etme hakkı açısından şöyle değerlendirmişti:
“Ancak, Türk toplumu, bu görüşü,  bağımsız bir devletin kurulabilmesi için  gerekli olan maddi unsurları, -bir ülke parçası üzerinde devamlı ve etkin bir kontrol icra eden hükümeti-, Türk silahlı harekatları sonucunda, yani bir dış yardımla gerçekleştirebilmiştir. Bu silahlı harekata ve bu silahlı harekatlar sonucunda gerçekleştirilmiş olan fiili duruma meşruiyet kazandıran esaslar ise, daha önce de belirttiğimiz gibi tek taraflı olarak hukuki status quo’nun değiştirilmesi hakkını sağlamaz. Bu fiili durumu, Kıbrıs devleti ülkesinde ayrı bir Bağımsız devletin kurulması yolunda bir aşama olarak değerlendirme, bu esasları çerçevesi dışına çıkmak anlamına geleceği kadar, Bildiri’nin sekizinci paragrafında yer alan devletlerin milli birliği ve ülke bütünlüğüne saygı gösterilmesi yükümüne aykırı olacağı için, “self determinasyon” hakkı ile ilgili esaslar çerçevesinde de haklı gösterilemez.” (agy, İstanbul Üniversitesi, Hukuk Fakültesi Yayını, 1977, s.423)

AYRI DEVLET İLANI
Hatırlanacağı gibi Kıbrıs Türk Federe Devleti Meclisi’nin 17 Haziran 1983 tarihinde kabul ettiği Kıbrıs Türklerinin “self determinasyon” hakkına ilişkin karar, 15 Kasım 1983 günü, bütün siyasi parti temsilcilerinin oybirliği ile “ayrılma” yönünde kullanılmış ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin denetimi altında bulunan bölgede “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti” ilan edilmişti. 1974 yılı sonrasında Kıbrıs Türklerinin toplanmış oldukları Kuzey Kıbrıs’ta ayrı bir devlet ilanına uzun yıllar karşı çıkmış olan örgütlü sol politik güçlerin ayrılma kararını “isteksiz” de olsa onaylamaları, en başta kendi parti üyeleri arasında olmak üzere, Rum toplumu içinde de hayret uyandırmıştı. Böylece aralarında etnik-ulusal bilincin uyanış ve gelişmesi açısından 100 yıldan fazla bir fark bulunan Kıbrıs Türk ve Rum burjuvazileri, adanın kuzey ve güneyinde iki ayrı devlet olarak karşı karşıya geliyordu. İngiliz ve Amerikan emperyalizminin çeyrek yüzyıldır, Kıbrıs adasını bölmeye yönelik planları defacto olarak gerçekleştikten sonra, sorun işi dejure olarak taraflara kabul ettirmeye kalmıştı.

AYRILIĞIN KÖKENİ
Tarafların 1960 yılında enosis ve taksim hedeflerinden sözde vazgeçmeleriyle oluşturulan Kıbrıs Cumhuriyeti, adadaki Türk ve Rum egemen çevreleri arasında özellikle 1878’den bu yana süregelen temsiliyet mücadelesi ile anayasal sorunlara kalıcı bir çözüm getirememiş ve bu yüzden yönetimdeki işbirliği ancak 3 yıl sürdürülebilmişti. Kıbrıs Türk ve Rum burjuvazilerinin emperyalist dış güçlerce körüklenen “anavatan”larla birleşme politikası ve yerli işbirlikçilerinin karşılıklı hazırlıkları, bu birlikte yönetme deneyimini başarısızlıkla sonuçlandırmıştı. Üç garantör ülke olan İngiltere, Yunanistan ve Türkiye’nin yetkililerince hazırlanan Kıbrıs Anayasasının birliği değil, ayrılığı körükleyen ikili yapısı da bunda etkili olmuştu.
Öte yandan Kıbrıs’ın işçi sınıfı partisinin sınırlı da olsa bağımsızlığını kazanmış olan Kıbrıs Cumhuriyeti’ni NATO üyesi olan Yunanistan’a bağlamayı hedefleyen siyasi programı, Kıbrıslı Türk ve Rum emekçilerinin sınıf temelinde örgütlenmesine zarar veriyordu. Sorun sadece emperyalizmin Kıbrıs’tan tamamiyle elini çekmesi sorunu değildi. Doğu Akdeniz’de stratejik bir konuma sahip olan Kıbrıs adası üzerinde iki ana etnik-ulusal toplum arasında var olan anlaşmazlığı çözümleyebilmek için öncelikle, emperyalizmin müdahalesi ile toplumlararası anlaşmazlığın kökenleri arasında bir ayrım yapmak gerekiyordu. Çünkü tarih, bir ülkede politik güçler kutuplaşmaya başlayıp, ekonomik ve politik bağımsızlık için verilen mücadele keskinleştiği zaman, ülkede işçi sınıfı ideolojisi ve proletarya enternasyonalizmi temelinde doğru bir milliyetler politikasının geliştirilmesinin, hem kaçınılmaz, hem de çok önemli bir sorun olduğunu öğretiyordu. Özellikle nüfusun birden fazla etnik unsurdan oluştuğu ülkelerde, devletin bağımsızlık ve egemenliğinin kazanılması, güvence altına alınması ve geliştirilmesi, içteki milliyetler sorununun çözümlenmesi ile yakından ilişkiliydi ve bu sorun, sadece ekonomik, sosyal , politik ve kültürel içerik temelinde çözümlenebilirdi. (Bak. Kubitschek, H-D/Tim, K.’in “Asya ve Afrika’da uluslaşma, çok uluslu devletler ve milliyetler politikası” adlı makaleleri, Kapitalist Olmayan Kalkınma Yolu adlı ortak kitaptan, Berlin 1972, s.363-376)

DOĞRU BİR MİLLİYETLER POLİTİKASININ YOKLUĞU
Bilindiği gibi bu ülkelerdeki milliyetler politikası, nüfusun etnik bileşimi, etnik süreçlerin karakteri, maddi olanaklar vb gibi objektif koşullar ile devlette iktidar sorununun çözümlenmesi, politik iktidarın karakter ve şekilleri, sosyal örgütlenmenin anayasal şeklinin nasıl olacağı sorunu, iç ve dış politika, egemen olan ideolojinin rolü vb. gibi subjektif etkenlere bağlıdır. (agy) Bütün bunlara bağlı olarak, her ülkenin işçi sınıfı partisinin milliyetler politikasında da şekil ve yöntemler açısından birçok farklılıklar ve hatta bazı hatalar görülebilmektedir.
Nitekim AKEL yöneticilerinden Yorgo Savvidis, 24 Aralık 1984 tarihli Kıbrıs Postası gazetesine verdiği bir demeçte “Enosis’i AKEL’in programına koymak gerçekten büyük bir hata idi” diyerek, geç de olsa bu hatalı politikayı kabul etmiştir.
Ülke içinde var olan milliyetler sorununun çözümlenmesinde, özellikle Asya ve Afrika’daki devrimci demokratlar, ulusal-devrimci hareketler ve bilimsel sosyalizm partilerinin ana görevi, Leninci milliyetler politikasının ana taleplerini ve Sovyetler Birliği ile diğer sosyalist devletlerin deneyimlerini yaratıcı bir şekilde, kopyacılığa kaçmadan kendi ülkelerindeki somut koşullara uygulamaktır.
Yukarıda sözkonusu edilen Asya ve Afrika’daki ülkelerin çoğunda, sömürge yönetimi döneminde uygulanan milliyetler politikası, sorunların çözümünü engellemiş ve devletleşme, Kıbrıs’ta olduğu gibi, uluslaşmanın konsolidasyonundan önce gerçekleşerek, bağımsız ulus temeline dayanmadan elde edilmiştir.
Bilindiği gibi, ulusların oluşması, kendine özgü yasallığı olan evrensel bir süreçtir ve bunun özgüllüğü, tarihsel, etnik, dilsel vb. başlangıç koşullarına, günün sosyo-ekonomik gelişme sorunlarına ve iç politika ile uluslararası plandaki güçler dengesine bağlıdır. Ulusların oluşması süreci genellikle birçok geçici zorlukları da beraberinde getirir ve emperyalizm, bu zorluklardan yararlanarak sorunları yokuşa sürmekten geri durmaz. Ama tarihsel deneyim yine göstermiştir ki, ulusal ve dilsel farklılıklar, burjuva sosyologları ve yazarlarının öne sürdükleri gibi tayin edici öneme sahip değillerdir. Esas olan, ulusal ve uluslararası sınıf mücadelesi ve özellikle emperyalizmin yeni sömürgeci faaliyetleridir. (agy)
Kıbrıs sorununun bugün içinde bulunduğu aşamaya bu çerçevede baktığımız zaman, özellikle 1974 sonrasının Kıbrıs Türk toplumunda etnik ve ulusal (toplumsal anlamda) bilincin gelişmesinde görülen bazı hareketlenmeleri, Kıbrıs Türk Ulusunun oluştuğu şeklinde değerlendirmenin aceleci ve yanlış bir tutum olduğu ortaya çıkar.

HALK TOPLULUĞU-ULUS FARKI
Herhangi bir halk topluluğunu veya milliyeti, ulus olmaktan ayıran fark, toplumdaki üretici güçlerin özellikle kapitalizm koşulları altında, henüz daha düşük bir gelişme düzeyinde olması ve iç-dış ilişkilerde iş bölümü derecesinin de az gelişmiş olması ile belirlenir. Çağdaş kapitalist halk topluluklarında dil ve toprak birliği, ekonomik, politik ve kültürel hayat birliği ve etnik bilincin var olması, kural olarak bir ulusal dönüşme için yetersiz kalmaktadır. Ayrıca çoğu kez, “kendi başına ulusal bir varlık olma” yeteneği hiç uyanmamıştır. Bunun kısmen uyanmaya başladığı yerlerde bile, ulusal bir gelişmenin oluşması için gerekli ön koşullar her zaman yoktur. Bir başka deyişle, ayrı bir ulus oluşturma faktörlerinden biri olan “kendi başına ulusal varlığını sürdürebilme” olanağı, pratik gereklilik açısından bulunmamaktadır. (Bak.Fedosseyev, P.N. ortak kitap: Leninizm ve Günümüzde Ulusal Sorun, Moskova, 1974, s.54-55)

KIBRIS SORUNUNUN ÖZGÜNLÜĞÜ
Kıbrıs Türk toplumunun, 1974 öncesinde ayrı bir toprak parçası üzerinde yaşamamakta oluşu ve ayrı bir ulus oluşturmamasına bakmaksızın, kendi kaderini tayin hakkına sahip olması, onun bu hakkı mutlaka ayrılma yönünde kullanmasını gerektirmez. Bu hakkın, Kıbrıs Rum toplumu tarafından tanınmış olması halinde bile, işçi sınıfı hareketinin Kıbrıs Türk toplumunun ayrılmasını mutlaka onaylamasını gerektirmez. Çünkü özgül bir durumda belli bir ulusun veya ulusal topluluğun (milliyetin) ayrılmasına ilişkin tavrın belirlenmesinde parti, söz konusu ulusal hareketin hedeflerini de hesaba katmak zorundadır. Çünkü bu hareket, emperyalizmi zayıflatıp, ondan kurtulmaktan çok, onu güçlendirme ve korumaya yönelik olabilir. Nitekim Lenin, “kendi başına devletlerin yaratılması, bazen emperyalizmin güçlendirilmesi anlamına gelir” diye yazmaktadır. (Bak. Bütün Eserleri, Cilt:11, s.351)
Kendi kaderini tayin hakkının şu veya bu şekilde uygulanmasındaki amacın proletaryanın sınıf mücadelesindeki genel çıkarlarına bağımlı olması gerektiği şeklindeki dialektik ve sınıfsal yaklaşım, milliyetlerin çıkarları ile tam bir uyum içindedir. Bazılarının öne sürdüklerinin aksine ulusal kurtuluş, ayrı ulusal devletin kurulması ile eşdeğer değildir. Ayrılma, her zaman ulusun veya ulusal topluluğun çıkarına uygun değildir, ne de her zaman ulusal veya toplumsal kurtuluş ile eşanlamlıdır. Hatta Lenin birçok kereler, bir ulusun politik olarak ayrılmasının, ayrılınan ülkenin sosyal yapı olarak sosyalist olması halinde (ki Kıbrıs somutunda Güney Kıbrıs, uluslararası sorunlarda bağlantısızlık politikasına bağlı ve sosyalist ülkelerin yanında yer almaktadır), ayrılan ülkenin emperyalist güçler tarafından esaretine yol açabileceği uyarısını yapmıştır. (KKTC’nin NATO üyesi TC’ye ekonomi dahil her yönden bağımlı olmasını hatırlayalım.” Zaten bir ulusun gerçek ekonomik ve kültürel ilerlemesi, ancak emperyalizmden ekonomik bağımsızlık temeli üzerinde olasıdır. (Bak. Zenushkina I., Sovyet Milliyetler Politikası ve Burjuva Tarihçileri, Moskova 1976, s.123)

SONUÇ
Tarihsel deneyim göstermiştir ki ayrılma, her zaman ve her türlü araçla, bir veya diğer halkın gerçek çıkarlarıyla bağdaşmaz. Bir ülkeyi küçük ve ekonomik yönden zayıf devletçiklere bölmekle, onun sosyal ve ekonomik gelişmesine engel konmuş olur. Hele bu Kıbrıs gibi küçücük bir ada olursa. Küçük, ekonomik ve politik yönden zayıf devletlerin varlığı ise, ancak bunu kendi çıkarlarına uygun gören emperyalist ve yeni sömürgeci çevrelere hizmet eder.

("Ertan Yüksel" imzasıyla, Ortam, 27 ve 29 Aralık 1984, Ayrıca kitap içinde Ahmet An, Küçük Adada Büyük Oyunlar, NK Yayınları, İstanbul, Mart 2004, s.14-18)     



12 Şubat 2017 Pazar

ABD PLANLARI, YENİ LİDERİMİZ VE SONRASI



ABD’nin talimatı ve İngiltere’nin gözetiminde hazırlanan Annan Planı, yarım yüzyıllık Kıbrıs sorununu güya çözmeyi amaçlamaktaydı, ama başarısızlıkla sonuçlandı. Özellikle Türk tarafı, “bir adım önde olma” taktiğini kullanarak, adamızın taksiminin yasallaşması için büyük bir hareketlilik yaşadı. Geriye dönüp baktığımız zaman, aşağıdaki alıntılarda da görüleceği gibi, halk muhalefetinin “yeni lider”lerle nasıl yönlendirildiği, hangi politikalar uğruna, var olan rejim karşıtı muhalefetin nasıl ehlileştirildiği ve halkın nasıl bir ihanete uğradığı daha iyi anlaşılmaktadır: 

ABD’NİN ÖNCÜLÜĞÜNDE
“ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell, Berlin’den Washington’a dönerken uçakta gazetecilerle gerçekleştirdiği sohbette, BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın planıyla şimdi Kıbrıs’ta tarihi bir fırsatın elde edildiğini söyledi. Powell şöyle konuştu: “Şimdi ile Nisan ayında yapılacak referandum arasında, Kıbrıslıların, bunun bir daha gelmeyecek bir fırsat olduğunu anlamaları için çok çalışmalıyız. Bir B planı yok. Olan bu. Her iki taraf da ne tür çekincelere sahip olursa olsun, daha iyi bir düzenlemenin ortaya çıkması muhtemel değil. Gerçek şu ki, bu düzenleme kabul edilmezse, uzun bir zaman için her şey duracak. Bu yüzden hepimiz çok çalışıyor olacağız.” (Kıbrıs, 5.4.2004)
                                                            ***
RUM MÜLKÜNÜ YAĞMA İÇİN YEŞİL IŞIK 
ABD Kıbrıs Özel Temsilcisi Thomas Weston’un, 24 Nisan’da yapılacak referandumlar öncesinde Radikal gazetesi ile yaptığı söyleşiden: “Rumlar bu anlaşmaya hayır derse, kuzeydeki mülkiyet haklarını uzun bir süre tamamen unutmaya hazır olmalılar. Türk tarafının suçu olmayan bir sonuçtan dolayı Türk tarafının cezalandırılmasına izin vermeyeceğiz.” (Kıbrıs, 11.4.2004)
                                                            ***
ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Richard Boucher’in, “referanduma ABD desteği” başlıklı açıklamasından: “Bizim görüşümüze göre, BM Genel Sekreterinin 31 Mart planından başka bir seçenek yoktur. Ya bu çözüm var veya çözüm yok...Çözüme ulaşma yönündeki bu fırsatın kaçırılmasının ciddi, tarihi ve geri dönülemez sonuçlarının, siyasi liderler ve Kıbrıs halkı tarafından tamamen hesaba katılacağını umuyoruz.” (Kıbrıs, 13.4.2004)

TALAT VE KKTC’YE DESTEK ABD’DEN
ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell, Başbakan Mehmet Ali Talat’ı telefonla arayarak, Kıbrıs konusundaki çalışmalarından ve çözüm için ortaya koyduğu yapıcı çabalardan dolayı teşekkür etti. (Afrika, 14.4.2004)
                                                            ***
ABD Dışişleri Bakanlığı Kıbrıs Özel Koordinatörü Thomas Weston, ABD’nin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanımasının uzun vadede ihtimal dahilinde olduğunu söyledi. Weston, asıl önceliklerinin, Kıbrıslı Türkleri kısa vadede ekonomik izolasyondan kurtarmak olduğunu vurguladı.” (Kıbrıs, 29.4.2004)
                                                            ***
“Referandum Sonrası Kıbrıs” konulu panelde konuşan Weston, “KKTC’nin tanınmasını bir seçenek olarak görüyor musunuz?” sorusunu yanıtlarken, “Bütün seçenekleri değerlendiriyoruz. Tanınmanın gerçekten yaşayabilir bir seçenek olmadığı yönündeki yasal desteklerin aşınmakta olduğunu görüyorum. Bu yasal temeller, BM Güvenlik Konseyi’nde aşınmaya uğradı, AB içinde aşınmaya uğradı. Şu sırada içinde bulduğumuz durumla mücadele etmeye çalışırken alınan kararlarla aşınıyor” dedi.
Dışişleri Bakanı Powell, bu hafta Reuters ajansına verdiği demeçte, KKTC’nin tanınması yönündeki bir soruya, “Henüz tanıma noktasına gelmedik” diyerek, tanımanın seçenek dışı olmadığı sinyalini vermişti. Daha sonra Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Richard Boucher’dan, Powell’in bu sözlerini açması istenmişti. Boucher, Türk tarafının tanınmasının seçenekler arasında olduğu görüşünü reddetmekten kaçınmıştı.” (Afrika, 1.5.2004)

ABD, YENİ LİDERİ İLAN EDİYOR
ABD yönetiminin üst düzeyde bir yetkilisi, KKTC’nin Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası, UEFA ve İslam Konferansı Örgütü’nün de dahil olduğu uluslararası örgütlerde temsil edilmesini Washington’un tamamıyla desteklediğini bildirdi.
Adının açıklanmasını istemeyen bir yetkili, A.A.’ya yaptığı açıklamada, “Washington’ın Kıbrıs Türk toplumu lideri olarak artık Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ı değil, Başbakan Mehmet Ali Talat’ı kabul ettiğini” de söyledi. Yetkili, ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’ın New York’ta BM’de önceki gün yapılan toplantıda bunun ilerisine de geçerek, Talat’a “Sayın Başbakan” diye hitap ettiğini kaydetti.” (Kıbrıs, 6.5. 2004)
“Weston, Rum kesiminde yayınlanan Filelefteros gazetesine verdiği demeçte, “Kıbrıslı Türkleri Mehmet Ali Talat temsil ediyor. Rauf Denktaş, Kıbrıs Türk toplumunun eski lideridir” dedi.” (Kıbrıs, 24.5.2004)
“ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Richard Boucher, Washington’ın Kıbrıslı Türklerin lideri olarak Başbakan Mehmet Ali Talat’ı tanıdığını bildirdi.” (Kıbrıs, 27.5.2004)
                                                            ***
“Washington’da Amerika’nın Sesi radyosunun düzenlediği bir basın toplantısında, Kıbrıs konusundaki son gelişmeleri değerlendiren Weston, “ABD’nin Kuzey Kıbrıs’ın sıkıntılarını giderme yönünde AB ile tutarlı adımlar atacağını, ancak “tek taraflı” eylemlerde de bulunacağını söyledi. ABD’nin bu yöndeki somut adımları ne zaman atmayı planladığı yönündeki bir soru üzerine Weston, “Burada haftalardan bahsediyoruz, aylardan değil. Siyasi amacımız, Kuzey Kıbrıs’ın izolasyonunu bitirmektir” dedi.
Weston, Amerikan uçaklarının doğrudan doğruya Kuzey Kıbrıs’a uçuşu konusunun Amerikalı yetkililer tarafından şu sırada üzerinde çalışılan konu olduğunu bildirdi. Bunun yanı sıra Weston, ABD’nin Kuzey Kıbrıs’a doğrudan mali yardım yapmasının söz konusu olabileceğine işaret etti... Thomas Weston, Kıbrıs’ta çözüm olacaksa bunun Annan Planı’ndan daha farklı olmayacağını, ancak görünür gelecekte bir çözüm ihtimalini görmediklerini belirtti.” (Kıbrıs, 7.5.2004)

KKTC’Yİ NEDEN DESTEKLİYORLAR?
ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Richard Boucher, düzenlediği basın toplantısında, “Kuzeyde ‘evet’, güneyde ‘hayır’ kararı çıkarsa ne yaparsınız” sorusuna yanıt olarak, “Referandum sonuçlarını kesinlikle göz önüne alacağız. Kıbrıslı Türkleri açıkta, soğukta bırakmayacağız” dedi. (Kıbrıs, 16.4.04)
                                                            ***
ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Adam Ereli: “ABD kökenli silahların Kuzey Kıbrıs’ta Türk Ordusu’nun komuta ve kontrolündeki varlığı, ABD yasaları açısından herhangi bir sorun oluşturmuyor.” (29.7.2004)
                                                            ***
“ABD Kıbrıs Özel temsilcisi Thomas Weston, KKTC’nin New York Temsilcisi Reşat Çağlar’ı ofisinde ziyaret etti. Toplantı ile ilgili olarak bilgi veren A.A.’nın haberine göre ABD, bir süre önce Kıbrıslı Türklere verdiği vizeyi 2 yıla çıkarması ve çok girişli olarak düzenlemesinin ardından, önceki gün de vatandaşlarının dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, “turist pasaportuyla KKTC’ye doğrudan gidebilecekleri” talimatını verdi.
Irak’taki 130 bin Amerikan askerinin yanı sıra bölgedeki resmi görevli Amerikalıların sayısı düşünüldüğünde, KKTC’ye gelmesi olası Amerikalı turistin sayısına dikkat çekiliyor. Bu potansiyelin değerlendirilmesi için turizm acente ve tur operatörlerinin hemen harekete geçmesinin gerekliliğine işaret ediliyor. “ (Kıbrıs, 10.6.2004)
                                                            ***
“Zaman gazetesinin sorularını cevaplandıran Weston, İslam Konferansı Örgütü’nün ‘Kıbrıs Türk cemaatini’ nasıl isimlendireceğine kendisinin karar vereceğini söyleyerek, Kıbrıs Türk Devleti tabirine de hiçbir itirazlarının olmadığını vurguladı.” (Zaman, 11.6.2004)
                                                           
KUTLAMA, YARDIM VE BİR İTİRAF
“ABD Dışişleri Bakanı Condoleza Rice, genel seçimlerdeki başarıdan dolayı CTP Genel Başbakan Mehmet Ali Talat’a gönderdiği sözlü kutlama mesajında “üzerinize almış olduğunuz liderlik sorumluluklarını kutluyoruz... İzolasyonların azaltılması yönünde Kuzey’de ileri adımlar atmaya devam edeceğiz” dedi. (Kıbrıs, 19.5.2005)
                                                            ***
“ABD Büyükelçisi Michael Klosson, ABD Büyükelçiliği’nin KKTC’deki ofisinde bir basın toplantısı düzenleyerek, 30.5 milyon dolarlık Ekonomik Büyüme İçin Kıbrıs Ortaklığı(CYPEG) programı hakkında bilgi verdi.” (Kıbrıs, 12.2.2005)
                                                            ***
“ABD Dışişleri Bakanlığı eski koordinatörü Thomas Weston,  NTV’ye konuştu: “En başa dönecek olursak, bence Kıbrıs’la ilgili en önemli değişim Türk tarafındaki Cumhurbaşkanlığı seçimiyle değil, onun bir buçuk yıl öncesinde yaşanmıştır...Ben de oradaydım. Adadayken yine büyük bir gösteri olmuştu. Ben elçiliğimize, bu gösteriyi Kıbrıslı Türklerin duruşunda önemli bir değişiklik olduğunun habercisi olarak ilettim. Büyük bir kalabalık toplanacağı haber veriliyordu. Siyasi hava Türklerin birleşme konusunda istekli olduğunu gösteriyordu. Büyükelçimize gidip bunu gözlemlemek istediğimi anlattım. Oraya gittiğimde atmosfer gerçekten de çok şaşırtıcıydı. AB yanlısı, çözüm yanlısı en kalabalık, en coşkulu gösteriydi. Türk bayrakları, KKTC bayrakları bir aradaydı. AB bayrakları da vardı ve hatta AKP bayraklarını görüyordum, hani şu sembolü ampul olan. Bu kuzey Lefkoşa’da gerçekleşen en büyük açık hava toplantısıydı... Konuşmacı da, galiba Talat’tı, şunları söylemeye başladı: “Biz burada çözümden yanayız, AB’ye girmek istiyoruz. İşte bizim gibi düşünenlerden, çözümden yana olanlardan biri daha yanımızda” dedi. Ve umulmadık biçimde bağırmaya başladı, “Sayın büyükelçi de burada, bizim yanımızda”. Çok büyük bir coşku oldu, herkes alkışladı, ama ben şaşkınlıktan ne yapacağımı bilemedim. Halbuki orada sadece gözlemci sıfatıyla bulunuyordum ve doğal olarak diplomat kimliğime kimseye ben şunu veya bunu destekliyorum demem mümkün değildi. Zaten meslek hayatım boyunca böyle bir şey yapmış değilim. Şimdi ise emekliye ayrılmış bir diplomat olarak konuşuyorum.” (Kıbrıs, 21.7.2005)
                                                            ***
“Eski Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’ın ABD’ye cumhurbaşkanı sıfatıyla değil, lider sıfatıyla davet edildiğini ifade ederek, ancak bunun da büyük bir adım olduğunu söyledi. (Kıbrıs, 16.10.2005)
                                                            ***
“İHA’nın haberine göre, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Avrupa ve Avrasya Bölgesinden Sorumlu Müsteşarı Matthew Bryza, ABD’nin direkt para yardımıyla Kuzey Kıbrıs’taki küçük çaplı sanayii kalkındırmayı amaçladığını ve Kuzey’den ABD’ye tarım ithalatı başlatmak istediklerini söyledi. Bryza, bu adımların ABD kanunları nedeniyle zaman alabileceğini belirtti.” (Kıbrıs, 5.11.2005)

GELECEKLE İLGİLİ ÖNGÖRÜLER
New York’ta bulunan KKTC Dışişleri Bakanı Turgay Avcı ile görüşen ABD Dışişleri Bakanlığı Müsteşar yardımcısı Matthew Bryza şöyle konuştu: “Siz yeter ki bir adım önde olma politikasını terk etmeyin. Bu politikayı devam ettirdiğiniz sürece, biz de izolasyonların kaldırılması yönündeki girişimlerimize devam edeceğiz... Biz, AB ülkelerini de izolasyonların kaldırılması yönünde teşvik ediyoruz.” (Cyprus Dialogue, 5.10.2007)
                                                            ***
“ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Morton Abramowitz ile Lehigh Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Profesörü Henry Barkey, (9 Ekim 2007 tarihli) Wall Street Journal gazetesinde yayınladıkları “Kıbrıs sabotajı” başlıklı makalede, Türkiye’nin bu aşamada limanlarını Kıbrıslı Rumlara açmama yaklaşımını sürdürmesini tavsiye ederken, Kıbrıs Rum toplumu lideri Tasos Papadopulos ve AB’nin gerçek müzakereler için hazır olmaması halinde, Erdoğan’ın önünde çeşitli seçeneklerin olduğu belirtildi. Bu seçenekler, “Kuzey Kıbrıs’ı güçlendirmek içim ciddi bir ekonomik kalkınma programı, KKTC’nin İslam dünyasınca tanınmasını sağlama çabası ve ‘nükleer seçenek’ olarak adlandırılan Kuzey Kıbrıs’ın gelecek statüsü konusunda bağımsızlık ve ilhak alternatiflerini de içeren bir referandum düzenlemek” olarak sıralandı.” (Kıbrıs, 10.10.2007)
                                                            ***
Gazeteci İbrahim Sarı’nın, gazeteci-yazar Hakan Yılmaz Çebi ile yaptığı bir söyleşiden:
- Siz bir ara MPL Televizyonu “Hazır Kıta” programınızda Şenol Sakınmaz’la Kıbrıs üzerine konuşurken, Sayın Sakınmaz, Kıbrıs’ta Artemis Otel adı altında sözde turistik bir otelmiş gibi ABD askerlerine Ortadoğu’da ve muhtemel Kafkaslar ve Balkanlarda çıkacak savaşlar sırasında bu askerlere aslında dinlenme rehabilitasyon merkezleri yapıldığına dikkat çekmişti” 
- Eyvallah Sayın Sarı, siz anladınız onu (Gülüşmeler). Latife oldu, ama konu pek ciddi. Tıpkı orada planladığımız gibi, bunlar bölgedeki kendi ajanlarına öncelikli olarak rehabilitasyon merkezleri kuruyorlar. Ayrıca bölge insanının tabiatı üzerinde oynamak için mutlaka o insanlara para kazandırıp, sonra harcatmak gerekir. Misyonsuz para kazanan insan, bu parayı zevkinde harcamak ister. Bu ülke kaynaklarını tekelinde tutan gayri milli unsurlar, öyle bir psikolojik deney fareleri gibi halkın üzerinde oynuyorlar ki; önce insanları aç bırakıyorlar, sonra doyuruyorlar, sonra da ‘bakın bu tokluğu yaşamak istiyorsanız, öpeceğiniz eli bileceksiniz’ deyip, önce insanların nefislerine kendilerini itaat ettiriyorlar. Bu amaçla da Trabzon’da Artemis Oteller kuruyorlar. Burası bir enerji merkezi, bu merkezi kontrole almak sadece iktisadi bir yapılanmayla olmaz. Bunun psikolojik, sosyolojik, kültürel, dini boyutları var. Bunları bir merkezden birbirini destekleyen bir plan dahilinde hareket ettirmezseniz, kalıcı olamazsınız. Bu da balonlarını patlatacak bir “hazır Kıta”nın daha erken davranmasına sebep olur!..” (İsrail’in Trabzon İlgisi, netpano.com, 22.1.2008)        

(Pozitif Detay, aylık magazin dergisi, Lefkoşa, Şubat 2008, Sayı:5)