23 Aralık 2014 Salı

İNGİLİZ SÖMÜRGE DÖNEMİNDE KIBRIS TÜRK BASININDA DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ (1878-1960)


 
              Her ne kadar günümüze kadar ulaşmış bir kopyası henüz elimizde yoksa da, yazılı kayıtlara göre, Kıbrıslı bir Türk tarafından adamızda yayımlanan ilk Türkçe gazete, ilk sayısı bundan 125 yıl önce, 11 Temmuz 1889’da çıkan Saded gazetesidir. Kasabalı Mehmet Emin Efendi adında ve mal müdürlüğünden emekli bir kişi tarafından çıkarılan bu haftalık gazete, ancak 16 sayı yayımlanabilmişti. İki yıl sonra, 25 Aralık 1891’de ilk sayısı çıkan Zaman gazetesi ise, 2 Eylül 1900 tarihine kadar yayımlandığı ve elimizde koleksiyonu bulunduğuna göre, bazıları da basın tarihimizin bu gazete ile başlatılmasından yanadırlar.  
            Her ne kadar Kıbrıs’ın yönetimi, 1878’de Osmanlı İmparatorluğu’ndan Britanya İmparatorluğu’na devredilmişse de, 1914’de adanın Britanya tarafından ilhak edilmesine kadar Kıbrıs, bir Osmanlı toprağı olarak kalmış ve adanın kadim halkı olan Hristiyan-Rum halk ile birlikte yaşamakta olan Müslüman-Türk halk da, Osmanlı uyrukluğunu 1923’e kadar sürdürmüştü. Kıbrıs’ta yayımlanan ilk Türkçe gazetelerden olan Zaman gazetesini, adanın geleceği hakkında endişelenen bir grup Kıbrıslı Türk ileri gelenin oluşturduğu Osmanlı Kıraathanesi adlı oluşum yayımlamıştı. Gazetenin imtiyaz sahipliğini Tüccarbaşı Hacı Derviş Efendi, başyazarlığını da, İstanbul’dan getirtilen Muzafferrüddin Galip adlı bir kişi üstlenmişti. Zaman’ın yayınlarıyla ilgili olarak gazeteci Mehmet Remzi (Okan), şu değerlendirmede bulunmaktaydı:

            “Zaman gazetesinin neşriyatına bakarak, diyebiliriz ki bunun başlıca gayesi, Sultan Hamid’e kulluk etmek ve o tarihte meşrutiyet ve hürriyet lehinde uyanan genç fikirleri boğmaktı!”  (Söz, 10 Ağustos 1933)

 
PADİŞAH’I ÖVÜNCE “RÜTBE” VERİLİR, YERİNCE ALINIR

Zaman gazetesi bir yıl kadar devam ettikten sonra, Osmanlı Kıraathanesi’nin idare heyeti üyeleri ile Derviş Efendi arasında anlaşmazlık çıkması üzerine, ikinci yılda gazeteyi doğrudan doğruya Hacı Derviş Efendi çıkarır. Zaman gazetesinin yayımcısı olan Tüccarbaşı Derviş Efendi, padişah yanlısı yayın yaptığı için, 10 Şubat 1895 tarihinde “mir-i miran”lık rütbesiyle ödüllendirilir ve Derviş Paşa diye anılmaya başlar.

Gazetenin yazarları birkaç yıl sonra, İstanbul hükümetini eleştirip, Jön Türk yanlısı bir yayın yapmaya başlayınca, Derviş Paşa’nın rütbe ve nişanları geri alınır. Bunun üzerine, Hacı Derviş Efendi, gazetede çıkan yazılara müdahale etmeye başlar. Ne var ki, bundan hoşlanmayan yazarların bir kısmı gazeteden ayrılır. Zaman gazetesinin yayını bir süre daha devam eder. 423. sayının çıktığı 2 Eylül 1900’de yayın yaşamından çekilir.

 
YENİ ZAMAN GAZETESİ

Osmanlı Kıraathanesi’nin Zaman gazetesi ile yollarını ayırmasından sonra, 22 Ağustos 1892’de ilk sayısı yayımlanan Yeni Zaman gazetesi de, “Millet-i İslâmiyenin maarifine ve ahlâkına hizmet etmek ve zamanın padişahına sadakat göstermek” ilkesi ile hareket eder.  

Yeni Zaman gazetesinin yazarları da,  Zaman’da olduğu gibi, yine Muzafferüddin Galib ve Mehmed Faik Bey’lerdi. Faik Bey, bir aralık yine Memduh Paşa’yı eleştirmiş ve günün birinde Kıbrıs’tan ayrılarak İstanbul’a gitmiş ve bir daha geri dönmemişti. Bir yıl dolmadan her iki yazarın da Kıbrıs’tan ayrılıp İstanbul’a yerleşmeleri yüzünden, Yeni Zaman gazetesi, çıkışından 6 ay sonra, 27 Şubat 1893 tarihli (Sayı:28) son nüshası ardından yayınını durdurmak zorunda kalır.

 
KIBRIS GAZETESİ

Kûfizade Mustafa Asaf Bey, Yeni Zaman’ın kapanması üzerine, kendi adına yeni bir gazete çıkarmak için sömürge hükümetinden izin alır ve 6 Mart 1893’de “Kıbrıs” adlı haftalık bir gazete yayımlamaya başlar. Kıbrıs gazetesi, her bakımdan Yeni Zaman’ın devamı sayılır ve ilk nüshası Sayı:29 diye numaralandırılır.

Kıbrıs gazetesi, önceleri Zaman gazetesi gibi zamanın padişahına sadakat gösteren bir yayın yapar, ama sonradan Jön Türk akımından etkilenerek, yazılarıyla halk üzerinde etkili olmaya başlar. Gazeteci Mehmet Remzi (Okan)’nin aşağıda belirttiği gibi, 1898 tarihine kadar bu yayınlar devam etmiş ve günün birinde ansızın gazete kapanmıştır:

“Kıbrıs gazetesinin kapanmasının hakiki sebeplerini, bütün araştırmalarımıza rağmen öğrenmek mümkün olamamıştır. Yalnız o vakitlerde bu cereyanlara karışmış olan bir zatın bize verdiği malûmata göre Kıbrıs gazetesi sahibi, Dahiliye nazırı Memduh Paşa ile muhabere ederek anlaşmış ve ondan aldığı emir ve işaret üzerine gazeteyi kapamıştır. Aynı zatın iddiasına inanmak lâzım gelirse, Asaf Bey ayda 500 kuruş tahsisat almak şartı ile Kıbrıs’ı kapatmağa muvafakat etmiş ve bu parayı meşrutiyetin ilanı (1908) tarihine kadar muntazaman almıştır.” (Söz, 10 Ağustos 1933)

 
KOKONOZ

Derviş Paşa’nın rütbesi alındıktan sonra, gazetenin yazarlarına müdahale etmesi üzerine gazeteden ayrılan yazarlardan olan Ahmet Tevfik Efendi,  27 Kasım 1896 tarihinde Kokonoz (=Yaşlı Adam) adındaki ilk Kıbrıs Türk mizah gazetesini yayımlamaya başlar.

Ama Kokonoz, 17 Eylül 1897 tarihli 22. sayı ile yayımına son verir. Çünkü Yıldız Saray-ı Hümayunu Baş Kitabet Dairesinden yazılan 10 Ağustos 1897 tarihli bir emir ve İçişleri, Gümrük, Zaptiye ile Posta ve Telgraf Bakanlıklarına iletilmiş olan bir ek yazıya göre, Kokonoz’un Osmanlı topraklarına girişi engellenmişti. (Yrd.DoçDr.Mehmet Demiryürek, Kıbrıs Türk Basını ve Türkiye Hükümetleri (Osmanlı Dönemi) (1878-1910), A.Ü.Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Dergisi, Mayıs-Kasım 2000, Sayı:25-26, s.128-129) 

 
AKBABA

            Kokonoz’un yayımını durdurmasından hemen sonra, yine Ahmet Tevfik Efendi tarafından, Kokonoz’un devamı olarak kabul edilen ve 1 Ekim 1897’de ilk sayısı çıkan Akbaba adında bir mizah gazetesi yayımlanır. Akbaba da bir süre sonra, Jön Türk akımına kapılır ve Tevfik Efendi bu gazetede Padişah’a karşı açık ve çok keskin hicviyelerle hücuma başlar.

Gazetenin 27 Mayıs 1898 tarihli (Sayı:17) nüshasında yer alan “Haksızlığın Neticesi” başlıklı bir yazıdan öğrendiğimize göre, “Tesalya’nın geri verilmemesini savunduğu için”, Akbaba’nın Osmanlı topraklarına girmesi Padişah tarafından ikinci kez yasaklanmıştı. Belki de Kokonoz’dan Akbaba’ya geçiş bu yasağı atlatmak içindi.

M.Remzi Bey’e göre, “Bunun içindir ki Akbaba’yı okuyanların adedi azalmış ve zavallı Tevfik Efendi çok müşkil bir vaziyete düşmüştü. Bu müzakaya kâfi değilmiş gibi Sultan Hamit, bunu idama mahkûm ettirmiş ve Türkiye’ye gitmesini bu kararla yasak etmiştir.” (Söz, 17 Ağustos 1933)

Akbaba, üç ay geçmeden, 19 Ağustos 1898 tarihli 23. sayısı ile yayın yaşamından çekilir.

 
FERYAD

            İmtiyaz sahibi Jön Türk yanlısı Hocazade Osman Enveri idi. Feryad gazetesi, 11 Aralık 1899 ile 31 Ocak 1900 tarihleri arasında, on beş günde bir ve sadece 4 sayı yayımlanabildi. M.Remzi, Ferhad gazetesi ile ilgili olarak şu değerlendirmeyi yapar:

            “Feryad hakiki bir Jön Türk gazetesi olarak çıkmış ise de, 4 nüsha çıktıktan sonra durmuş ve bir daha çıkmamıştır. Hususî olarak aldığımız malûmata göre “Feryad” gazetesi yine Osmanlı Hükûmeti’nin işareti üzerine tatil edilmiş ve sahibi ayda üç yüz kuruş bir tahsisata bağlanmıştı! İşte o tarihlerde Rumlar üst üste gazeteler tesis ederken, biz de bir kaç kuruş kapmak için matbaa kuruyor ve ilk fırsatta kapatıveriyorduk. İnsan bu hadiseleri tetkik ederken, o zamanın padişahına da, vezirine de lânet edeceği geliyor!” (Söz, 17 Ağustos 1933)

 
MİRAT-I ZAMAN

M.Remzi’nin verdiği bilgiye göre, ilk sayısı 3 Mart 1900 tarihlidir ve ilk dört sayı, gazetenin imtiyaz sahibi ve müdürü olan Ahmet Tevfik Efendi’nin kendisi tarafından taş baskı olarak basılmıştır. Sonra yayımına ara vermiş ve 27 Nisan 1901’den sonra her hafta düzenli olarak yayımlanmıştır. Mir’at-ı Zaman gazetesi, 25 Kasım 1901 ile 16 Haziran 1902 arasında yayımını yine durdurdu. Daha sonra yayımı aralıklarla devam etti.   

            Mirat-ı Zaman’ın yazarları Ahmet Tevfik Efendi ile Vizeli Rıza Bey idi. 19 Haziran 1901 tarihli bir belgeye göre, bu gazetede “bir takım neşriyat-ı muzirra ve hainhaneye cür’et eyledikleri” iddiasıyla, 14 Temmuz 1901 tarihinde, Osmanlı Ceza Kanunu’na göre gıyaplarında yargılanmışlar ve  “müebbeden kal’abend edilmelerine” ve “hukuk-ı medeniyyeden ıskat kılınmalarına ve zaten haczine karar verilmiş olan mallarının idare edilmesine” karar verilmişti. (M.Demiryürek, agy, s.130) Ama Mirat-ı Zaman bu karara rağmen, yayımını aralıklarla sürdü ve sonunda 18 Nisan 1910 tarihli 368. sayısı ile yayımını durdurdu. 

1906’da yayımlanan Sünuhat gazetesi ile karşılıklı tartışmalar yapan Jön Türk yanlısı Mirat-ı Zaman gazetesi, 1911’de çıkan, Kavanin Meclisi üyesi Bodamyalızade Mehmet Şevket Bey’in Vatan gazetesi ile yandaş, 1912’de çıkan, Evkaf yanlısı Seyf gazetesi ile de karşıt görüşlere sahipti.

Harid Fedai’ye göre, “II. Meşrutiyet’in ardından Ada’ya dolan Türkiye gazeteleri sebebiyle Mir’ât-ı Zamân’ın sürümü düşecek, Ahmed Tevfik Efendi de onu kapatarak şansını yeniden mizah gazetesi Kokonoz’da deneyecekti.” (H.Fedai-A.An, Örnekleriyle Kıbrıs Türk Basın Tarihi-1, Lefkoşa 2012, s.26)

Ahmet Tevfik Efendi,  2 Mayıs 1910 ile 28 Haziran 1910 tarihleri arasında Kokonoz adlı haftalık mizah gazetesini yeniden çıkarır, ama 9 sayıdan sonra yayımına son verir.

             M. Remzi, onun için şu değerlendirmeyi yapmaktadır:

            “Meslek uğruna katlandığı müşkilat ve fikir mücadelesinde gösterdiği sebat ve mukavemet itibarile Ahmet Tevfik Ef. merhum Kıbrıs gazetecilerinin en değerlisi sayılabilir kanatindeyiz.” (agy)

 
SÜNUHAT

            1 Ekim 1906 ile 3 Kasım 1912 arasında 246 sayı yayımlanmıştır. Sünuhat (=Arapça: akla gelen konular)’ın imtiyaz sahibi Hacı Mehmet Arif Efendi’dir. Onun oğlu olan Prof. Ahmet Şükrü Esmer, “Kıbrıs’ta Basın Olayı (1878-1981)” adlı kitabı hazırlayan Cemalettin Ünlü ile yaptığı bir söyleşide, Sünuhat’ın siyasal tutumunu şöyle anlatır:

            “Gazetemizin Padişahçı olmasına gelince, o zamanlar Padişahçı olmak, İstanbullu olmak demekti. Padişaha bağlılık ise, Türkiye’ye bağlılık demekti. Nitekim gazetemizin politikası 1908 Meşrutiyetinden sonra değişmiş, İttihat ve Terakki’den yana yazılar yayınlamaya başlamıştır. Gazetemizin, İngilizlerin Evkaf politikasına karşı çıkması, Evkaf’ın başındaki Musa İrfan Bey’i karşısına alması ve bunları tutan Mir’at-ı Zaman gazetesi ile kavgaya girişmesi bundandır. (...) Kıbrıs basınında özgürlük vardı, diyebilirim. İngilizler basına hoşgörülü davranıyorlardı. Zaten, bu, onların basına karşı gösterdikleri geleneksel tutumlarıydı. Hiç karışmazlardı diyebilirim.” (Ankara 1981, s.39-40)

Matbaacı M. Akif’in anlatımından devam edersek:

(21 Aralık 1914’de Kıbrıs gazetesinin 1. Dünya Savaşı yüzünden kapanmasından sonra) “1919 senesine kadar Kıbrıs’ta Türk gazetesi intişar etmemişti. Çünkü Türkiye ile İngiltere harp halinde idi. Zaten Türk cemaatı gazeteye para vermeğe alışmış değillerdi. Çıkan gazeteler ise görünüşte cemaatın yararına, fakat hakikatta bir külah kapma veya bir şahsi garaza mebni veya başkasının hesabına cemaatı avlamaktan ibaretti. (Kıbrıs, 18 Nisan 1949)

 
1920’DE DOĞRU YOL’A KONAN SANSÜR

            Doğru Yol gazetesinin 14 Nisan 1920 tarihli (Sayı:29) nüshasında yer alan “Okurlarımızdan özür dileme” başlıklı bir yazıdan anlaşıldığına göre, o sıralarda çıkan gazetenin yazıları, İngiliz Sömürge Yönetimi tarafından sansür edildiğinden, sansürlü yerler beyaz olarak çıkmaktaydı. Sözü edilen yazıda şöyle denmekteydi:

            “Doğru Yol’un ilk yayımlanmasından bugüne kadar izlediği meslek, okurlarımızca bilinmektedir. Bunun için bu konuda fazla bir şey söylemekten sakınarak, takdirini yorumculara bırakırız. Bundan sonra büyük bir mecburiyet altında olarak gazetemiz, okuyucularının belki eskisi kadar hoşnutlu bakışını celp edemeyecektir. Bundan dolayı hakkımızda kötü görüşleri olmamasını rica ederiz.

            Zira gazetemiz bu haftadan itibaren Divan-ı Harp Başkanlığı’nca sansüre tabi tutulduğundan, zorunlu olarak önceki nüshalarımızda görülen serbest yazıların yerleri beyaz olarak görülecektir. Ümit ederiz ki okuyucularımız bu mecburiyet altındaki vaziyetimizi takdir ederek, şimdiye kadar hakkımızda bol bol bağışladıkları teveccüh ve muhabbetlerini esirgemezler.”

 
DÖVÜLEN İLK GAZETECİMİZ

1925 yılında, Doğru Yol gazetesinin başyazarı Avukat Ahmet Raşit Bey, Evkaf Dairesi Müdürü İrfan Bey’e muhalif bir kişi olup, gazetesinde ayrıca Dr.Eyyub Necmeddin’in muhalif yazılarını da yayımlamaktaydı.

Doğru Yol’da bir gün önce İrfan Bey hakkında çıkan bir yazıdan ötürü, İrfan Bey’in şoförü olan ve 17 Ahmet Barutcu diye anılan bir kişi,  Bay Kambilli’nin yazıhanesi önünden geçerken Ahmet Raşid’e hücum ederek, onu tokatlar ve yumruklayarak pantolonunun yırtılmasına sebep olur.

            Olayı 21 Nisan 1925 tarihli nüshasında aktaran Vatan gazetesi, Ahmet Efendi’nin elindeki kalın bir değnekle Raşit Efendi’ye birkaç darbe indirdiğini yazmakta ve İrfan Bey’i ilgilendiren bir konuda şoförünün araya girmesinin hiç de doğru olmadığını belirterek, İrfan Bey’in böyle davranışlara meydan verilmemesini rica etmekteydi.

            Matbaacı M.Akif’in verdiği bilgiye göre, İrfan Bey olayı öğrenince, 17 Ahmed’i çağırtarak onu iyice azarlar. 17 Ahmet bu olay yüzünden, Kaza Mahkemesi Başkanı Mr. Thomas’ın huzuruna çıkarılır ve 2 lira ceza ile pantolonun değerini ödemeğe mahkum edilir. Akif şöyle yazmaktadır:

“Şayanı hayret değil midir ki en kalabalıklı bir mahalde olan bu vak’ada hiç bir Türk eri şahit olmak istememiş ve iki aşüfte şahit olmuştu.” (Kıbrıs, 31 Ekim 1949)

 
SAİT MOLLA-SÖZ GAZETESİ DAVASI

            Söz gazetesi ile 150’liklerden Sait Molla arasındaki suçlama ve davayı, matbaacı M.Akif’in anlatımından özetleyeceğiz. M.Akif’in anlattığına göre, Müftü Ziyai Efendi bir tartışmadan sonra,  şapkanın bir küfür işareti olmadığına dair Bay Fehmi ve Bay A.Raşid’e teminat vermişti. Bu olaydan sonra ilk çıkan Söz ve Doğru Yol gazetelerinde, Müftü Efendi’nin beyanatı büyük takdirle karşılanmıştı. Bu teminat üzerine bunu fırsat bilen Bay Remzi Okan, o sırada Kıbrıs’ta bulunan 150’liklerden Sait Mulla’ya çok ağır sözlerle sövüp saymağa başlamıştı.

Mulla, haksız yere üzerine çullanan Söz sahibine karşı cevap vermek istemiş ise de efkâr-ı umumiyenin 150’liklere karşı olan fena nazarlarını göz önüne alan Birlik gazetesi, Mulla’nın yazısını neşirden çekinmişti. Mulla, bu maruz kaldığı itham karşısında ne yapacağını şaşırmış ve dostlarından rahmetli vilayet tercümanı Mr. Kaselyan tarafından Foni (dis Kipros) matbaasında eski Türkçe hurufat bulunduğu hatırlatılmıştı.

Mulla’nın Foni matbaasına baş vurduğu Söz sahibi tarafından haber alınınca, ilk çıkan Söz’de Mulla’nın kudurarak Foni matbaasına baş vurduğu en ağır bir tarzda ve en aşağı bir tipte olan bir kimseye bile yazılamıyacak şekilde açıklanıyordu. Mulla bu ikinci yazıyı da okuyunca büsbütün çileden çıkarak, Söz gazetesinin yazılarına bir cevap vermek için karar vermişti.

            Mulla, Foni matbaası sahibi Mr. Pavlidis’ten izin aldığı gibi cevabın basımı için Matbaacı Akif’e ricada bulunur. Bu ricaya, Akif’in bazı efendi tanıdıkları da karışınca cevabı dizip basmayı kabul eder. Ama Mulla’nın cevabı çok ağır bir şekilde idi. 

Cevabın dağıtıldığı bir ikindi günü Cengiz Matbaası mürettibi bulunan merhum Hasan Tahsin ufak bir yazı yazarak, Söz Matbaası mürettibi Mehmet Sait, Birlik Matbaası mürettibi Derviş Hilmi’ye imza ettirerek gece halka dağıttırırlar. Beyannamede şu kelimeler yazılı idi:

 “Memleketine dönmesine müsaade edilmeyen 150’liklerden Sait Mulla, değil bir gazeteciye hatta memleketimizin bir ferdine bile, aleyhine söylenmesine müsaade edemeyiz ve mürettip Akif’e hiç bir matbaada iş verilmesine da razı değiliz.”

            Sait Mulla’nın “Muhtasar Cevaplarım” başlıklı beyanatı, Matbaacı Akif tarafından basılıp dağıttırıldıktan sonra Söz gazetesi, Sait Mulla’ya bir çok ağır kelimeler kullandığı gibi “İstanbul’da yetim paralarını alarak Avrupada sefihane yedin” dedikten maada, “seni bu memlekette vatandaşlığa ve millettaşlığa (alacak) senin mürettibin Akif’ten başka birisi yoktur” demişti. 

            Akif şöyle yazıyor: “Bir buçuk sütun yer tutan bu yazıyı da okuyan ırkdaşlarım beni Hazreti İsa’yı haber veren Juda’dan daha aşağı görmekte ve beni her gördükleri yerlerde fena nazarla bakarlar ve hiç şüphe etmem ki lânet bile ederlerdi.”

            Sait Mulla, bu yazıya ikinci bir cevab vermemiş ve soranlara karşı “Allaha havale ettim” demekle iktifa eyliyordu. Meğer Sait Mulla kendisinin yayınladığı yazıya karşı Söz gazetesinin cevabını cevapsız bırakmasında gizli maksadı varmış.

            Altı ay geçmeden bir gün evvel Sait Mulla, mahkemeye vermişti. Söz gazetesi sahibi ise 6 ayı geçirmiş bulunduğundan mukabil dava getirmek hakkını elden kaçırmıştı. Bu davada Sait Mulla’nın vekili sabık Başsavcı Yardımcısı Mr. Kasbar Amrayan ve Remzi Okan’ın da Bay M. Fehmi ile Mr. Stavrinakis idi. Aleyhe getirilen dava da ceza davası idi.”  (Bkz. M.Akif, Kıbrıs, 19 Aralık 1949)

            “Söz gazetesi maddi sorunlar içinde kıvranırken Sait Mulla tarafından getirilen davadan dolayı mahkum olduğu 22 buçuk lira masraf için de, iddia sahibinin Avukatı Kasbar Amrayan tarafından Söz matbaası üzerine Rid konmuştu.

            Söz gazetesi 1925 yılında, Kilikya’dan gelen Ermeni muhacirlerine ve Adadaki Ermeni cemaatini rencide eden yazılar yayınlamıştı. Avukat Amrayan, bu yazılara bir cevap yazarak, nazının geçtiği Ziraat Müfettişi Bay Osman Nuri aracılığıyla, Birlik gazetesinde yayımlatmıştı. Akif’e göre yazıda, Söz’e cevaptan başka şu cümleler de bulunuyordu: “Doğru değil midir ki Kilitya’dan gelen Ermeniler, Türklerin harap evlerini çok fahiş fiatlarla kiralamakta ve Türkler, bunların yüzünden istifade de etmektedirler.”

Mr.Kasbar Amrayan’ın yazısının Birlik gazetesinde cevap olarak yayınlandığını gören Söz sahibi, tekrar cevap vermiş ve cevabının bir kaç yerinde Baron Kasbar Amrayan sözünü kullanmıştı. Baron, Ermenicede Efendi anlamına gelmekteyse de, Söz sahibi kendi aklınca alay yapmış oluyordu. Mr. Amrayan da, bu baron sözünden dolayı öfkelenmiş ve Mahkemenin kestiği 22 buçuk lirayı tamamen Söz sahibine ödettirmişti.” (Bkz. M.Akif, Kıbrıs, 23 Ocak 1950)

 
REMZİ BEY’E İKİ AY HAPİS CEZASI

Oktay Öksüzoğlu’nun, Vedia Okan’dan aktardığı bilgiye göre, Mehmet Remzi Okan’ın iki ay hapse atılmasına neden olan “İçimizde hain müfsitler var dikkat” başlıklı yazısı 3 Nisan 1926 tarihli Söz gazetesinde yayımlanmıştı. (Kıbrıs Türk Basınından Portreler:1, Mehmet Remzi Okan, Lefkoşa 1990, s.9)

            Söz gazetesi, 15 Haziran 1926 tarihli nüshasında, Mehmet Remzi Okan’ın iki ay hapse mahkum edilişini okurlarına “Davamız” başlığı altında şu şekilde duyurmuştu:

            “Sait Molla’nın gazetemiz sahibi aleyhine getirdiği dava, geçen Çarşamba günü intaç edilmiştir. Remzi Efendi iki ay hapis olacaktır. Dava istinaf edilmiştir.”

            Bu istinafın tek yararı, iki gün sonra yaşanmaya başlanan Kurban Bayramı’nı M.Remzi Okan’ın ailesinin yanında geçirmesiydi. Bayram sonrasında istinaf gerçekleşmiş, ama beklenen sonuç değişmemiş ve M. Remzi Okan hapse atılmıştı.

             3 Temmuz 1926 tarihli Söz gazetesinde, M. Remzi Okan’ın hapisliğinden duyulan üzüntüyü paylaşanlara hitaben “Aleni Teşekkür” başlığı altında bir yazı yer almıştı.  (agy, s.14) Gerisini yine M.Akif’ten dinleyelim:

“Bay Remzi Okan, 2 ay mahkumiyeti esnasında Söz gazetesinin mesuliyetini ve devam ettirilmesi hususunda (Avukat) Mehmet Fehmi Bey’i vekil etmişti. Fehmi Bey, mahkumiyetin son erdiği 4 Eylül’e kadar gazeteyi devam ettirmiş ve almamak üzere gazetenin masraflarını ödemişti. Mezkur müddet zarfında baş makalesini de yazmış ve gazetenin prensibi hilafına Adadan muhaceretin da aleyhine kalem yürütmüştü.”

             
AVUKAT FEHMİ BEY, SÖZ’DE GÖÇ KARŞITI YAYIN YAPIYOR

Bilindiği gibi, o günlerde yayımlanmakta olan Söz ve Doğru Yol gazeteleri, Kıbrıslı Türklerin Lozan Andlaşmasına göre Türkiye’ye göç etme hakkını kullanmalarından yana yayın yaparken, Hacıbulgurzade Ahmet Hulusi’nin Birlik gazetesi de göçün aleyhinde idi.

Şimdi Akif’in anlatımından devam edelim:

“4 Eylül günü Bay M. Fehmi ve kardeşi A. Retmi daha bazı arkadaşları ile hapishane önüne giderek, Remzi Okan’ı almışlardı. Yolda gelirken faytonda eline verdikleri Söz gazetesinde muhaceret aleyhinde yazıyı görünce Remzi Okan, Fehmi Bey’e karşı köpürmüş ve matbaaya gelinceye kadar hiddetini teskin edememişti. Remzi Okan tarafından Fehmi Bey’e karşı yapılan hiddete Fehmi Bey yalnız şu kısa cümleler ile cevap vermişti:

            “Remzi Efendi, vicdanım bana böyle körü körüne muhaceretin aleyhine yazı yazarak Ada Türklerini ikaz etmemi emreder. Memnunsan ne alâ. Değilsen onu da sen bilirsin.”

4 Eylül’den sonra çıkan gazetede Remzi Okan şöyle bir makale yazmıştı: “4 Eylül’de hürriyetime kavuştum ve saire...”

Doğru Yol gazetesi de meslektaşını ayuka çıkarıyordu. Her iki gazetede eski minval üzerine muhacereti mütemadiyen körükliyorlardı.”

            (A.An: Burada bir parantez açarak bir bilgiyi ekleyelim. Bedia Okan, gazetelerde çıkmış olan Remzi Okan’ı eşi Ziynet ve kızları Beria, Bedia ve Vedia ile gösteren fotoğrafın, babası hapisten çıktıktan sonra çekildiğini ve annesinin elinde bir çiçek olduğunu belirtmiştir. (Havadis gazetesi ile yapılan söyleşi, 5 Mart 2012)       

 
SÖZ VE DOĞRU YOL, ECZACI MÜNİR BEY’İN YAZISINI BASMIYOR

Akif devam ediyor: “Diğer taraftan Birlik gazetesi ağır başlılıkla devam ediyordu. O sıralar Eczacı M. Münir tarafından muhaceret aleyhine Söz ve Doğru Yol gazetesine bir yazı gönderilmiş ise de her iki gazete de mezkur yazıyı koymamışlardı. Gönderilen yazının kopyası yazarında olduğu için aynı yazı Birlik gazetesine gönderilmiş ve o gazetede yayınlanmıştı.

            Yazının Birlik gazetesinde yayınlandığını gören muhalif yazarlar, ertesi haftaki gazetelerinde feveran etmiş bir volkan gibi hücuma başlamışlar ve yazarına da gazeteciye de dillerine geleni söylemişlerdi. Hatta Doğru Yol sahibi Ahmet Raşit gazeteciliğin vekaleti devriye forması doldurmağa benzemediğini güya Ahmet Hulusi efendiye hatırlatmak istemişti. Maksadı da kendi aklınca Ahmed Hulusi Efendinin bilgisiz olduğunu göstermekti. Ahmet Hulusi Efendi gazeteci olduğu gibi Avukat Mehmed Behaüttin’in da yazıhanesinin katibi idi. Ahmet Hulusi Efendi bu müşterek yazıya şu cevabı vermişti:

            “Ahmet Raşit Efendi. Ben o dediğin vekaleti devriye forması doldurmakla büyük bir aileyi namusumuzla idare ediyoruz. Halbuki maalesef senden o hak da refedilmiştir. Çünkü Avukatlıktan tart edilmiş olduğundan tabiatı ile üzerinden medeni haklar kaldırılmıştır.”

            Ertesi hafta Söz sahibi da Ahmet Hulusi Efendi için şu başlığı koymuştu: Hamiyetlu Ahmet Ağa. “Hamiyetlu ünvanı okuyup yazma bilmeyenlere verilen ünvandır.”   

 
TÜRKİYE’YE GÖÇ EDENLER GERİ DÖNÜYOR

            Ahmet Hulusi Efendi’nin Doğru Yol sahibine verdiği kısa cevap onu birkaç hafta sersemlenmişti. Takriben iki ay sonra bir açık mauna ile 35 kişi kadar bir muhacir kafilesinin Larnaka’ya uğradığını yazan Birlik gazetesine içlenen Söz sahibi, yine bir yazısında şöyle diyordu: “Hacı Bulgurzade ensesine uçuşan Pirelerle Kenelerden bizar olmuştur. Pire ve Kene demekten maksadı, Ahmet Hulusi Efendi’nin en samimi dostları olan iki şahsa tarizdi. Zaten evvelce dediğimiz gibi bu gazetelerin öteye beriye tarizleri kendileri için bir sermaye idi.

            Hatırımda kaldığına göre 1924 senesinde merhum Musa İrfan Efendi bir gün Cengiz Matbaası önüne gelerek bana şu sözleri söylemişti: “Be Akif; Dua ediniz bu ölmesin. Yoksa gazeteleriniz sermaye bulamıyacaktır.” Hakikaten çok doğru bir söz söylemişti.” (Kıbrıs, 9 Ocak 1950)

 
MASUM MİLLET GAZETESİNE UYGULANAN SANSÜR

İlk sayısı 11 Nisan 1931’de yayımlanan Masum Millet gazetesi, 14 Mart 1932 tarihinde yayımlanan (Sayı: 43) nüshası ardından, 5 ayı aşkın bir süre sansür nedeniyle çıkmaz. 18 Ağustos 1932 (Sayı:44) sadece Masum Milletin İlâvesi yayımlanır. Esas gazete, üç buçuk ay süreyle yine yayımlanmaz.

 Con Rifat bu kesintiyi bir münasebetle şöyle açıklayacaktır:

‘İdâre-yi Hükûmetle alâkası olmayan mesâil-i milliyemize âid yazılarımıza sansür müdâhale ettiğinden protesto mâhiyyetinde neşri Nisânın ilk haftasında ta’tîl ettik ve 3 Kânûn-ı Evvel (Aralık) 1932 târîhine kadar yeni Vâlî’nin gelmesine intizâr eyledik.’ (Hırsız Feneri Misâl Söz’cünün Terbiyesiz ve Muzır Yazılarından, Masûm Millet, 25 Teşrin-i Evvel (Ekim) 1933, Sayı:120)

3 Aralık 1932’de Masum Millet İlavesi olarak (Sayı:45) yeniden yayımlanır. (Gazetenin başlığı bu defa Arap harfleri ile değil, Latin harfleriyle dizilmiştir.) Kıbrıs’a yeni vali olarak Sir Reginald Edward Stubbs’un geleceğini İngiliz basınından öğrenen Con Rifat,  bu sayıyla ona “Hoşgeldiniz” diyerek, toplumun sorunlarını 11 madde olarak ona sunar.

            10 Aralık 1932 (Sayı:46) ile 11 Mart 1933 (Sayı:59) arasında çıkan nüshalarında “Kıbrıs Müstemlekesi Müsteşarlığı”na hitaben 13 tane açık mektup yayımlar.

            8 Nisan 1933 (Sayı:63) tarihli nüshadan başlayarak haftada iki gün çıkmaya başlayan

Masum Millet gazetesi, 23 Ağustos 1933 tarihi nüshasında /Sayı: 102) Söz gazetesinden şikayet etmekte ve “SÖZ’ün türedi sansür saltanatı” başlığı altında şunları yazmaktadır:

“Söz’cü Bey iyi bilmelidir ki Hükümet’in süngülü sansür idaresini kaldırmaya muvaffak olan Masum Millet Sahibi, bundan sonra öyle türedi sansür saltanatlarına maalesef boyun eğmeyecektir.”

Masum Millet’in son sayısı 29 Ağustos 1933 (Sayı:203) tarihlidir.

 
ADADA TEK SANSÜR EDİLEN GAZETE MİLLİYETÇİ SÖZ GAZETESİ

Söz gazetesi, 2. Dünya Savaşı başladığı zaman, İngiliz gizli raporlarında belirtildiğine göre, Türk milliyetçisi ve İngiliz Sömürge hükümeti karşıtı olarak tanımlanmaktadır. Vali Palmer’den Britanya Devlet Bakanı’na gönderilen 29 Ekim 1937 tarihli bir bilgiye göre, Söz’ün yayımlanması, 1937 yılı içinde bir ay süreyle (17 Ağustos 1937 ile 17 Eylül 1937 arasında) durdurulmuştu. Çünkü Söz’de çıkan bir makalede, adada bir hapis yaşamı sürdürüldüğü ve bu hapisten tek kaçış yolunun Türkiye olduğunu belirtilmekteydi ve 1938 Haziran’ından beri gazete sürekli sansür altına konmuştu. İngiliz yetkililer, adada, Söz dışında başka hiçbir gazetenin sürekli sansüre tabi olmadığını belirtmekteydiler. Remzi Bey, bu sansürün kaldırılması için yetkililere dilekçe vermişti.

 
HAMİDİYE GEMİSİNİN GELİŞİ NEDENİYLE UYGULANAN SANSÜR

7 Haziran 1938 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan “Kıbrıslı Türkler Zelzele Yardımı Yapıyor” başlıklı yazı, 14 Haziran tarihli Ses’te yayınlanmak istendiyse de, sansür edildi. Söz konusu yazıda “Kıbrıs Türkleriyle anavatan Türkleri arasındaki kardeşlik duygularının yüceliğinden” söz edilerek, Evkaf yönetiminin tutumu yerilmekteydi.” (aktaran Şükrü S. Gürel, Kıbrıs Tarihi (1878-1960) Kolonyalizm, Ulusçuluk ve Uluslararası Politika,  Cilt:1, Ankara 1984,s.189)

Hamidiye Okul Gemisinin Kıbrıs’a gelişi (20 Haziran 1938) münasebetiyle hem Söz, hem de aynı çizgide yayınlar yapan Ses gazetelerine sansür konulduğu resmi kayıtlardan bilinmektedir. Sansür, geminin Kıbrıs’a gelmesinden önce başlamıştı.

            Söz gazetesi bunu şöyle duyurur:

“SANSÖR- Muhterem Müstemleke Müsteşarının emri ile dünden itibaren son verilecek emre kadar gazetemiz sansör edilecek.” (4 Haziran 1938)

Ses gazetesinin 14 Haziran 1938 tarihli nüshasına da sansür uygulanmıştır. Fakat Ses gazetesinin sahip ve müdürü olan Hasan İzzet Asım Bey, 23 Haziran 1938’de ölür ve gazete yayımına son verir. Girne’deki Milli Arşiv’de bulunan koleksiyonda yer alan en son nüsha, 21 Ocak 1938 tarihli olduğuna göre,  Ses gazetesinin son sayısının tarihi 14 Haziran veya 21 Haziran 1938 olmalıdır.

21 Haziran 1938 tarihli Söz’ün manşeti “Hamidiye Adamızda” şeklindedir ve haber sansür edildiğinden, haberin altı boştur. İngiliz Sömürge Valisi Palmer’den MacDonald’a gönderilen 24 Haziran 1938 tarihli gizli bir raporda şöyle denmekteydi:

“Söz ve Ses adlı gazeteler öteden beri Türk ulusçuluğu propagandası yaparak, bir yandan Evkaf yönetimine saldırırken, bir yandan da “Anavatan” ve “Atatürk’ümüz” gibi kavramlara sıklıkla yer veriyorlar. Bu yüzden Hamidiye gemisi gelmeden bu gazeteler sansür edildi.

            Zamanın İngiliz Sömürge Valisi Palmer’den Türkiye’deki İngiliz Büyükelçisi Percy Loraine’e Lefkoşa’dan gönderilen 30 Haziran 1938 tarihli “gizli ve kişisel” mektupta şu bilgiler yer almaktaydı:

            “Hamidiye’nin gelişi (buradaki Türkler arasında) ulusçuluk duygularını kamçıladı. Üstelik (Türkiye’de yayınlanan) Cumhuriyet gazetesinin 24 Mayıs ve 7 Haziran sayılarında yer alan yazılar da endişe vericidir. Cumhuriyet, Kıbrıs’ta hatırı sayılır bir okuyucu kitlesi bulabilen bir yayın organıdır. Sonunda, Kıbrıs Yönetim Konseyi, bu gazetenin adaya girişini yasaklamamı salık veren bir karar almak zorunda kalmıştır. Bu yasaklama kararını alıp, Kıbrıs’a girişini engellemeye başlamadan önce, bu konuda sizin fikrinizi almak istedi. Herhalde TC, Kıbrıs ile ilişkilerinin bozulmasını istemez.” (Aktaran Şükrü S. Gürel, agy, s.190)

27 Ağustos 1938 tarihli Söz’de de şu haber var: “Söz’ün jubilesi yapılmayacaktır.”  Gazete, ayrıca “Acting Colonial Secretary Stanley” imzalı bir mektubu yayımlamaktadır. Sansür sürmektedir.

18 Ekim 1938 tarihli Söz gazetesinde şu haber yer alır:

“Cuma günü neşredilen resmi gazetede ilan edildiğine göre, Türkiye’de basılıp neşredilen “Kıbrıs Türkleri” adındaki kitabın adamıza ithali kati surette yasak edilmiştir. Polis idaresi bazı ticarethane ve müesseselerde araştırmalar yapmış, fakat kitabı bulamamıştır. Kitabın müellifi Denizli Tarih Öğretmeni İsmet Konur’dur.”

            Söz gazetesi sahibi ve başyazarı Mehmet Remzi Okan’dan Koloniler Bakanı’na gönderilen 12 Ocak 1939 tarihli mektupta şu şikayet yer almaktadır:

“Hiçbir gerekçe gösterilmeksizin Kıbrıs yönetimi gazetemi sansür etmekte ve Manchester Guardian, Daily Telegraph, Morning Post gazetelerinde Kıbrıs ile ilgili olarak çıkan yazıları bile gazetemde yayınlamama izin verilmemektedir. Umarım, İngiliz Uluslar Topluluğu içinde basın ve düşünce özgürlüğünün boş bir kavram olmadığına ilişkin inancımı haklı çıkartırsınız.” (CO 67/300/4, Governor’s Dispatch, 3 Feb 1939 (secret) Enclosure No.1) aktaran Ş.S.Gürel, agy, s.182)

            Battershill’den Acheson’a verilen şu bilgi de Lefkoşa’dan gönderilmiş olup, üzerinde 15 Eylül 1939 (Gizli) kaydı vardır:

“Söz, bugün Kıbrıs’ta sansür altında tutulan tek gazetedir. Remzi’ye iki ay daha yanıt vermemeniz yerinde olacaktır. Şimdilik sansürü kaldırmamız uygun olmaz. Üstelik yeni Türk konsolosunun baldızının da bu Söz baş ağrısının arkasında yer aldığını sanıyoruz. Bu konuda “bekle ve gör” politikasını uygulayalım.”

 
SANSÜR EDİLEN SES GAZETESİ, SAHİBİ ÖLÜNCE KENDİLİĞİNDEN KAPANIR

Lefkoşa’dan 20 Mart 1940 tarihinde Battershill’den Acheson’a verilen bilgi de şöyledir:

“Remzi Türkiye’ye gitti. Gazete kapandı. Dönerse (ki dönmesine izin vermeyi düşüneceğiz) sansürü kaldırabiliriz.”

 Vali, Britanya Sömürgeler Bakanlığı’ndaki Acheson’a gönderdiği bir mektupta şöyle demekteydi:

“Remzi Efendi, ayrılmadan önce, Kıbrıs’a geri dönmesi için Türkiye pasaportuna vize verilmesi amacıyla bir başvuruda bulunmamıştır ve bu Hükümete önceden bilgi vermeksizin adaya geri dönmemesi için gerekli adımlar atılmaktadır.” (Battershill to Acheson, 20th March 1940. CO 67/300/4,10) (Ş.S.Gürel, agy, s.182)

Endişelenmeye gerek kalmayacaktı. Çünkü Remzi Bey, 1941’de Türkiye’ye gitmesinden kısa süre sonra orada ölür.

 
ATATÜRK’ÜN CENAZESİ İLE İLGİLİ FİLME YASAK KONDU

            Kıbrıs Türk basını, Aralık 1938’de Atatürk’ün cenaze töreni ve yaşamından sahneler içeren filmin, Kıbrıs’a getirilerek, Lefkoşa’da Papadopulos sinemasında gösterileceğini duyurdu. Ama Vali Palmer, filmin gösterilmesini yasakladı. Cenaze ile ilgili bu film, ancak 1940’lı yılların ortasında gösterilebilecekti.

            3 Mayıs 1939’da Mr. Foot, İngiliz Parlamentosunda konuşurken, Sömürgeler Bakanı’nı şöyle eleştirir: “Adada faşist hareketler ve olayları gösteren filmlere izin verilirken, Atatürk filmi ve Yunan Kraliyet ailesinin düğün filmlerinin gösterilmesinin yasaklanması doğru değil.”

Sömürgeler Bakanı MacDonald ise verdiği yanıtta “Kıbrıs’ta sivil ve resmi makamlardan oluşan bir sansür komitesi” bulunduğunu ve kendisinin kontrolü olmadığını söyleyerek, filmin neden yasaklandığını bilmediğini belirtir. (A.C.Gazioğlu, Enosis Çemberinde Türkler, Lefkoşa 1996, s.312-313)

 
SÖZ GAZETESİ, NECATİ BEY’İN MUHTARİYET KONULU YAZILARINI YAYIMLAMIYOR

M.Necati Özkan, 5 Haziran 1937 tarihli Söz gazetesinde “Muhtar idareye meylimizin hakiki sebepleri nelerdir?” başlıklı bir yazı dizisi başlatır. İkinci yazının sonunda “arkası var” denilmiş olmasına karşın, Söz gazetesi 12 Haziran 1937 tarihli nüshasında şu açıklamayı yapar:

“Açık Muhavere Bay M.Necati Özkan’a: Sözde silsile halinde neşredilmek üzere gönderdiğiniz değerli betkelerin alt kısımlarını şimdiki halde neşredemiyeceğimizi beyan eder ve bu hususta bizi mazur görmenizi rica ederiz. Söz direktörü: M.R.Okan”

22 Temmuz 1937 tarihli Cumhuriyet gazetesinde de, Kıbrıs’tan yazılmış ve “Kıbrıs Türklerini heyecana düşüren bir hadise” başlıklı bir haberde, olay Türkiye kamuoyuna da duyurulur ve şöyle denir:

“Taarruza geçen ve muhtariyet-i idareye taraftar görünenleri adeta hiyaneti vataniye ile itham edenlerin naşiri efkârı Ses’tir. (...) Aksülâmellerin ikinci ve daha kuvvetli cephesi Türkiye’de hukuk tahsil etmiş (!), Rumca ve İngilizceye bihakkın vakıf, Avukat Cengizzade M.Rifat adında bir zatın neşrettiği manifestolarla tezahür etmiştir.”

Söz gazetesi, 4 Ağustos 1937 tarihli nüshasında yer alan “Cumhuriyet gazetesinin Kıbrıs aytarı okurlarını yanıltan haberler veriyor” başlıklı manşetinde bu haberlere değindikten sonra şunları yazmaktaydı:

“Biz Necati Özkan’ın yazılarını durdurttuk, çünkü kanaatimizce yazılan şeyler şimdilik kâfidir. Sırası ve günü geldiği zaman o yazının alt kısımlarını da neşretmekte, asla tereddüt göstermeyeceğiz. Şunu da ekleyelim ki, Necati Özkan’ın yazılarını neşrettiğimiz için hiçbir okurumuz tarafından şikâyet vuku bulmamış, aksine olarak o yazıları neşretmekte devam etmemizi isteyenler çok olmuştur.” (aktaran A.An, Kıbrıslı Türklerin Siyasal Tarihi (1930-1960), Lefkoşa 2006, s.91-95)

M.Necati Özkan, 19 Şubat 1939 tarihinde, Türkiye’deki Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreteri’ne bir mektup yazarak, Remzi Bey’in ailesinin İngilizlerin etkisi altına girdiğini ve bu nedenle artık yazdığı makalelerin yayımlanmadığından şikayet etmekte ve kendisinin bir gazete kurması için yardım isteyecekti.

Kıbrıs Türk basınının ileri gelenlerinden Avukat C.M.Rifat da, 1937 yılı içinde çıkardığı bir dizi “manifesto” (Bildiri) ile adaya idari muhtariyet verilmesine neden karşı olduğunu açıklar. Rifat Bey, o günlerde yayımlanmakta olan Kıbrıs Türk gazeteleri Söz ve Ses’in yayın politikalarını beğenmediğinden, el ilanı şeklinde bastırdığı bu bildirilerle ilgili olarak, 21 Kasım 1949 tarihli Kıbrıs gazetesinde şöyle yazar: “Türkçe’de başka naşir vasıtası olmadığından dört Manifesto çıkarmağa mecbur olmuştuk.” (A.An, agy, s.90)

           
HALKIN SESİ

Söz gazetesinin imtiyaz sahibi olan Mehmet Remzi Bey, 16 Kasım 1941’de rahatsızlığı için İstanbul’a gidip 22 Ocak 1942’de orada ölünce, Mehmet Remzi Bey’in kızlarından Vedia ile Bedia, yaşları tutmadığından Söz’ün yayınını 10 Şubat 1942 tarihli nüsha ile durdurmak zorunda kalırlar. Ama bir ay sonra, bu defa Sorumlu Müdür olarak Dr. Fazıl Küçük’ü koyup, 14 Mart 1942’de “Halkın Sesi” adında yeni bir gazete çıkarmaya başlarlar.

Vedia Okan’a göre, 9 ay sonra, Yavuz’un, okulların Lapta’ya taşınması kararını eleştiren bir makalesi yüzünden, Halkın Sesi 3 ay kapatma cezası alır ve 21 Ocak 1943’den başlayarak 21 Nisan 1943 tarihli nüshaya kadar yayımına ara vermek zorunda kalır.

Halkın Sesi, bu tarihte çıkan “Tekrar Başlarken” başlıklı ve Dr.M.Fadıl Küçük imzalı bir makalede, “Gazete Müsteşar Hz.nin emriyle 3 ay müddetle kapatılmış bulunuyordu” açıklamasını yapar. Gazete bundan sonra artık Pazar-Çarşamba-Cuma günleri çıkmaya başlar. Dr.Küçük, bu cezanın Söz’ün yeniden çıkmasına izin verecek olan İngilizler tarafından konduğunu öne sürmektedir.

Dr.Küçük ile görüş ayrılığına düşen Remzi Bey’in kızlarından Vedia Okan, 25 yaşını doldurduktan sonra, Söz gazetesinin imtiyazını yeniden alır ve kızkardeşi Bedia ile birlikte Söz’ü 5 Mart 1943 tarihinden başlayarak, ama bu defa günlük olarak çıkarmaya başlar.

 
İSTİKLÂL GAZETESİ’NİN SAHİP VE BAŞYAZARINA DAYAK

            1931 yılında kapatılan Kavanin Meclisi’nin Kıbrıslı Türk üyelerinden M.Necati Özkan, 28 Ekim 1949 tarihinde İstiklâl adlı günlük bir gazete çıkarmaya başlar. Gazete, 5 Şubat 1950 tarihli nüshasında yer alan “Başyazarımıza yapılan çirkin taarruz: Hadise halkımız arasında teessür ve nefret uyandırdı” başlıklı haberde şöyle demekteydi:

            “Başyazarımız Necati Özkana dün öğleden sonra İstiklâl idarehanesinden evine gitmek maksadiyle Mecidiye sokağında bulunan A.Mithat Akpınar’ın pastahanesi önünden geçerken, Ankara’daki Kültür Derneği Asbaşkanı Mehmet Ali Pamir’in kardeşi Enver Mustafa’nın çirkin bir tecavüz ve taarruzuna uğramıştır.

            Mütecavizin ani olarak büyük bir haşmile başyazarımıza indirdiği darbeler neticesi başyazarımız yere düşmüş ve mütearrız yerde de Necati Özkanı darbelemiye devam etmiştir. Darbeler o kadar şiddetli idi ki, Necati Özkan’ın gözlüğü ilk hamlede kırılmış ve bilhassa sağ gözü ciddi ve tehlikeli bir şekilde yaralanmıştır. Hadiseyi işiten ve o civarda bulunan polis detektiflerinden biri ile bisikletle gelmekte olan vatandaşımız demirci Abdurrahman ve diğer vatandaşlar hadise mahalline yetişmişler ve muhakkak bir facianın önüne geçmişlerdir.”

            Necati Bey, 4 Haziran 1950’de de “Kıbrıs Türk Birliği İstiklâl Partisi”ni kurar. Dr.Küçük’ün gazetesi Halkın Sesi ve onun siyasi görüşleriyle mücadelesini, kapandığı 1954 yılı başına kadar sürdürür. Ne var ki Necati Özkan, evi ile bir süre önce kapatmak zorunda kaldığı sigara fabrikasının 6 Aralık 1953 gecesi “meçhul kişilerce” yakılması ardından, gazetesini 13 Ocak 1954 tarihli son nüsha ile kapatır ve siyasetten geri çekilmek zorunda kalır.

 
İNKILÂPÇI’NIN KAPATILMASI

            İlk sayısı 13 Eylül 1955, Salı günü yayımlanan gazetenin sahibi, İnkılâpçı Basın Şirketi Ltd, Müdürü de Fazıl Önder idi. Basıldığı yer: İnkılâpçı Basımevi, Skufarides Sokağı No.10 olarak belirtilmekte ve ‘İnkılâpçı Yazı Kurulu tarafından çıkarılmaktadır’ ibaresine yer verilmekteydi.

Haftalık olarak çıkan İnkılâpçı gazetesinin ilk sayısında yer alan ve gazetenin çıkış amacını anlatan makalede şöyle denilmekteydi:

“Gazetemizin adı İnkılâpçı’dır. Biz de inkılâpçıyız, ilhamımızı 1918-1922’de içten zararlı kuvvetlere, dıştan saldırganlara, sömürgecilere karşı şahlanan Türkiye halkından ve bu harekete kılavuzluk ve öncülük eden ‘Atatürk’lerden almaktayız...

Sayın okuyucu. Elinde tuttuğun ‘İnkılâpçı’ gazetesi, bir buçuk yıl uğraşıldıktan sonra, büyük emek neticesi ve senin paranla; halkın parasıyla yayın alanına atılmıştır.”

Gazete, 21 Kasım 1955 tarihli 11. sayısından itibaren Pazartesi günleri çıkmaya başlar ve ‘Şimdi hedefimiz pek yakında haftada iki defa çıkmaktır. Halkımıza güveniyoruz’ duyurusunda bulunur. Ancak İnkılâpçı, 14. sayısından sonra yayımını durdurmak zorunda kalır.  

İnkılapçı 5 Aralık 1955 tarihli nüshasında (Sayı:13) yer alan “Bu ne iştir?” başlıklı ve  “İnkılâpçı” imzalı makalesinde şu soruları sormaktaydı: “Fevkalâde ahval niçin ilân ediliyor? Gizli görüşmelerin muvaffakiyetli olması için mi?”

12 Aralık 1955 tarihli son nüshasında da (Sayı:14) şu haber var: “İnsan Hakları Beyannamesinin 7. Yıldönümü münasebetiyle müstemleke idarecilerini, insan haklarına hürmet etmeye davet ederiz (İnkılâpçı). Bir de şu makale: Mr. Cox’un adamızı ziyareti münasebetiyle (Fazıl Önder).

Gazetenin bu son sayısında yer alan ‘Tehdit’ başlıklı yazıda ise şöyle denmekteydi:

            “Son günlerde oraya, buraya gelişigüzel tehdit mektupları gönderildiğini müşahade etmekteyiz. İki hafta evvel, tanınmış sporculardan Leymosunlu Bay Sevim’e böyle bir mektup gittiğini haber alarak yayınlamıştık.

            Aynı ayarda bir mektup, geçen gün yazıhanemize de gelmiştir. Muhtevası: ‘İnkılâpçı gazetesini durdurunuz’, ‘öldürüleceksiniz’, ‘kafanız ezilecektir’ vs.

            Maşallah! Tavuk kafası mı ezeceksiniz be birader. Bu hareketi yapanların saf ve masum olduklarını biliriz. Fakat yaptıranlar ve idare edenlerin nedir maksatları? Kime ve hangi emellere hizmet ediyorlar? Medeni ve akıllı adam işi mi bu? Bizim bildiğimiz gangster vari tedhiş ve tehditler, siyaset vasıtası olamaz; ölüm tehditleriyle fikirler susturulamaz. Bu gibi hareketler halkın nefretini kazanacak ve failleri er geç meydana çıkarak halkın gazabına oğrayacaktır. Tehdit mektupları! Gangster vari hareketler!.. Bu mu idi eksiğimiz.”

İnkılâpçı gazetesi, İngiliz sömürge yönetimi tarafından adada olağanüstü durum ilân edilmesi ile yayınına son vermek zorunda bırakılan gazeteler arasındaydı. Hürsöz gazetesi, 16 Aralık 1955 tarihli nüshasında şu bilgileri vermektedir:

“Haftalık Türkçe ‘İnkılâpçı’ gazetesi resmen kanun dışı ilan edilmiştir.” Bir yıl süreyle yayımı yasaklanan diğer gazeteler Rumca Neos Demokratis ve Aneksartitos idi. Hürsöz, 8 Ocak 1956 tarihinde de şu haberi verecektir: “Rumca komünist gazetesi Embros dün kapatıldı. Zavalli Matbaasındaki odaları mühürlendi.”

 
İÇE KAPANIK, BASKICI DÖNEM BAŞLIYOR

İnkılâpçı gazetenin sahip ve başyazarı olan 32 yaşındaki Fazıl Önder, 24 Mayıs 1958 tarihinde vahşi bir cinayete kurban gidecektir. Kıbrıs Türk liderliğine bağlı yeraltı örgütü Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT)’nın başlattığı bu ilk tedhiş dalgasında, sol eğilimli olarak bilinen başka Kıbrıslı Türkler de ya öldürülür veya yaralanır. TMT, bundan sonra, gerek Kıbrıs Türk basınını, gerekse liderlikten farklı düşünen demokrat kişileri tehditleri ile sindirecektir. Kıbrıs Türk toplumunda düşünce özgürlüğü, 1960 yılında İngiliz sömürge yönetiminin sona ermesinden sonra da, uzunca bir süre baskı altında tutulacaktır.

 

(Kıbrıs Türk Gazeteciler Birliği’nin yayın organı “Medya” dergisinin Temmuz 2014 tarihli   “11 Temmuz Basın Günü Özel Sayısı”nda yayımlanmıştır. Sayı:9, s.14-23)

21 Aralık 2014 Pazar

BÖLÜNMÜŞ KENTLER: LEFKOŞA DENEYİMİ

                                                 
 Lefkoşa kenti, Bronz Çağı’nın başladığı MÖ 2500 yılından bu yana iskan edilmiş olup, önceleri Lidra adıyla anılmış ve MÖ 280’de 1. Ptolome’nin oğlu Lefkotheon (Leucus) tarafından yeniden inşa edilmiş; 10. yüzyıldan başlayarak Lefkosia (Lefkoşa) adını almıştır. Kıbrıs’ın Bizans İmparatorluğu’na katıldığı 965 yılından beridir de Kıbrıs adasının başkentidir.

MAHALLELER YANYANAYDI
 
           Osmanlılar Kıbrıs adasını 1571’de fethedip, adaya Anadolu’dan müslüman nüfus yerleştirdikten sonra, adadaki yerel Hıristiyan nüfusa yeni bir etnik-dinsel unsur katılmış oldu. Gerek ada sathında, gerekse Lefkoşa’da iskan edilen müslümanlar, daha çok adayı yöneten Venediklilerin terkettikleri köy ve semtlerde iskan edilmişti. Osmanlı yönetiminde de başkent olarak kalan Lefkoşa, adayı fetheden 12 Osmanlı generalinin adını taşıyan 12 mahalleye ayrılmıştı. Örneğin Arab Ahmet Paşa, İbrahim Paşa, ya da Mahmut Paşa Mahalleleri gibi. Daha sonra Lefkoşa’daki mahalle sayısı 24’e çıktı. Bu mahalleler, zaman içinde, o bölgede yaşayan Müslüman veya Hıristiyan toplumların ibadet yerleri olan cami veya kiliselerin çevresinde oluşmuşlardı. Bu durumda bir cami veya mescidin yanında, bir kilise bulunabiliyordu. Örneğin Baf Sokağı’ndaki Dükkanlarönü Camiinin arkasında Ermeni ve Katolik Kiliseleri veya Ayluka Kilisesinin yanında Akkavuk Mescidi, ya da Faneromeni Kilisesi’nin yanında 1951’e kadar kullanımda olan Araplar Camisi yer almaktaydı.  Lefkoşa’nın bazı mahallelerinde, Müslüman Kıbrıslı Türkler çoğunluk nüfusu oluştururken, bazılarında da Hıristiyan Kıbrıslı Rumlar çoğunluktaydı. Arab Ahmet ve Karamanzade Mahallelerinde ise çoğunluk Kıbrıslı Ermenilerdeydi. Lefkoşalılar, o yıllarda daha çok surlar içinde ve hangi din veya etnik kökenden olursa olsun, içiçe veya yanyana yaşamaktaydılar.
1946 yılında İngiliz Sömürge Yönetimi tarafından yapılan nüfus sayımında, Lefkoşa’nın nüfusu 34,485 kişi olarak saptanmıştı. Nüfus dağılımı ilk defa müslüman ve müslüman olmayan şeklinde değil de, etnik kökenine göre Türk, Rum, Ermeni, Maronit veya Latin olarak belirlenmişti. Bir başka deyişle, Lefkoşa’da 1946’da 20,768 Kıbrıslı Rum, 10,330 Kıbrıslı Türk ve 3,387 de diğer etnik kökenliler olmak üzere, toplam 34,485 kişi yaşamaktaydı. Bunlardan 24,967’si surlar içi denen bölgede kalırken, 9,518 kişi de Köşklüçiftlik, Yeni Kapı ve Yeni Şehir Mahallelerinde yaşamaktaydı.

 
İLK BÖLÜNME 1956’DA

Kıbrıs Rumların oluşturduğu EOKA yeraltı örgütünün, İngiliz Sömürge Yönetimine karşı tedhiş hareketlerine başladığı 1 Nisan 1955 tarihinden sonra, Lefkoşa’da yaşayan insanların huzuru gittikçe bozulmaya başladı. EOKA’cıların Vasilya’daki Kıbrıslı Türk köylülere saldırması ve iki Rum EOKA’cıyı takip eden bir Kıbrıslı Türk polisin öldürülmesi ile adada toplumlararası gerginlik arttı ve çatışmalar başladı. Bunun üzerine İngiliz Sömürge Yönetimi, Lefkoşa’da 26 Nisan 1956 günü öğleden sonra saat 5’den, ertesi gün sabah 4’e kadar sokağa çıkma yasağı ilan ederek, şehri ilk defa kuzey ve güney olmak üzere dikenli tellerle ikiye ayırdı. Halkın Sesi gazetesi, 27 Nisan 1956 tarihli nüshasında şöyle demekteydi:   “Yasağın kaldırıldığı 11 saat esnasında şehir, Batı ve Doğu Berlin gibi, Kuzey ve Güney Lefkoşa tarzında iki kısma ayrılmış, Baf Kapısı’ndan Mağusa Kapısı’na kadar devam eden sokak tamamen kapanmıştır.”

Gazete, bir gün sonraki nüshasında da şu haberi veriyordu:  “Lefkoşa’nın Türk mahallelerinde evi, yazıhanesi veya mağazası bulunan Rumlar, bu mahallelerden uzaklaşmak için Rum semtlerinde yer aramağa başlamışlardır.”

Gazeteci Fevzi Ali Riza da, 3 Ekim 1956 tarihli Hürsöz gazetesinde çıkan makalesinde “Rum semtindeki sokağa çıkma yasağı Türkleri de etkiliyor” diyerek, şöyle devam etmekteydi:  “Mağusa Kapusundan Tahtakaleye kadar olan kısmında 1800 ve Ömerye, Aysava ve Ayyanni mahallesinde ise 800 kadar Türk vardır. Bu hesaba göre Tabakhane ve Nevbethane ile Karamanzade mahallelerinde oturan Türkler dahil değildir. Bunların da 400 kadar olduğu nazarı itibara alınacak olursa, bugün  3000 kadar ırkdaşımız, tedhiş ve tedhişçilerle birlikte olan Rumlarla birlikte aynı cezaya tabi tutuluyorlar demektir ki bu, adalet ve insaf kaidelerine asla uygun değildir.”

Hürsöz gazetesi, 17 Ekim 1956 tarihli nüshasında “Kıbrıs’ın bir Türk ve bir Rum bölgesine taksimi Amerika’da tetkik ediliyormuş” manşetini kullanarak, Atina gazetelerinin, Kuzey’in Türklere, Güney’in de Rumlara verileceğini, 60 bin Rumun ayrılarak kendi bölgelerine göç edeceğini yazdığını aktarmaktaydı. Haberi, New York Times gazetesinin muhabiri Londra’dan bildirmekte olup, bu projenin Londra’da tetkik edilmeğe başlandığı ve Vaşington’da da büyük alaka topladığı duyurulmaktaydı.

12 Kasım 1956’da İngiliz Sömürge Yönetimi yaptığı bir açıklamada, Türk ve Rum maarif işlerinin tamamen ayrıldığını  ve her iki cemaatın maarif işlerinin aynı cemaata mensup birisinin teftişine tabi olacağı ilan etmişti. Aralık ayı içinde önce Türk memurlar, ardından da Türk doktor ve diş hekimleri ayrı bir cemiyet kurduklarını açıkladılar. Ayın sonunda da Türkiye Başbakanı Adnan Menderes, “büyük bir fedakarlık olarak adanın taksimini kabule hazır olduğunu” açıkladı. 

Bozkurt gazetesi, 3 Haziran 1957 tarihli nüshasında, Kıbrıs Türktür Partisi’nin bir toplantısı ardından Lefkoşa ve diğer kazalardaki Türk Belediye azalarının toptan istifa ettiklerini duyurdu. Türk üyeler, 2 Mart 1958’de ayrı belediyeler kurmak için mücadele kararı aldılar ve 16 Haziran 1958’de Dr.Tahsin Salih Gözmen Lefkoşa Türk belediye başkanı olarak Kıbrıs Türk liderliği tarafından görevlendirildi. Ardından diğer kazalarda da ayrı Türk belediyeleri oluşturuldu.

7 Haziran 1958 akşamı Lefkoşa’daki Türk Konsolosluğu’na bağlı Haberler Merkezi’ne TMT üyeleri tarafından bir bomba kondu ve bu kışkırtma eyleminin ardından Lefkoşa’daki karma mahallelerde yaşayan Kıbrıslı Rumların ev ve dükkanları ateşe verildi. 12 Haziran’da İngiliz polisi tarafından düzenlenen Gönyeli’deki bir başka kışkırtma olayı sonunda 8 Kıbrıslı Rum, Türkler tarafından öldürüldü.   Haziran 1958’de, 600 Kıbrıslı Rum aile, Türklerle yanyana yaşadıkları mahalleleri terk etmek zorunda kaldı. Ayasofya Camii yanındaki Belediye Pazarı’ndaki Rum manav ve bakkalların dükkanları yağma edildi. 26 Haziran 1958’den itibaren pazar yeri, artık Türklerin denetimi altına girmiş ve İngiliz sömürge yönetimi bu eyleme göz yummuştu.

İki yıl önce, 1956’da çizilen Lefkoşa’nın taksim çizgisi, Baf, Ermu ve Mağusa Sokaklarından geçmekteydi. İngiliz Sömürge Yönetimi, 1958 yaz aylarındaki toplumlararası çatışmalar sırasında da aynı hat üzerinden Lefkoşa’yı kuzeyde Türk ve güneyde Rum olmak üzere iki bölgeye ayırdı. Mason-Nixon hattı diye anılan bu çizginin bir benzeri, tarihte ilk defa ABD’deki Maryland ve Pennsylvania eyaletleri arasındaki sınır anlaşmazlığı sırasında kullanılmıştı.

 
İKİNCİ BÖLÜNME 1963’DE

Ada 1960’da bağımsızlığına kavuştuğu zaman Lefkoşa’nın toplam nüfusu 45,629 kişi idi. Lefkoşa’da 21 Aralık 1963’da başlayan toplumlararası çatışmaların ardından da aynı taksim hattı, yeşil bir kalemle çizildiğinden, günümüze kadar gelen “Yeşil Hat” oluşmuş oluyordu. Başkent Lefkoşa’yı ikiye bölen ve 6.4 km uzunluğunda olan bu çizgi, 1974’deki savaştan sonra adanın bütününe yayılan 180 km’lik bir ateşkes hattına dönüştürüldü ve İngiliz-Amerikan emperyalizminin adamızı taksim planının somutlaşmasında da rol oynadı.

 
BAŞKENT YANINDA ADANIN DA TAKSİMİ 1974’DE  

Bilindiği gibi 1960’da kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti devletinin bağımsızlık, egemenlik ve toprak bütünlüğü, üç NATO ülkesi olan Birleşik Krallık, Yunanistan ve Türkiye tarafından garanti edilmişti. Ama Yunanistan, 15 Temmuz 1974’de Kıbrıs’ın yasal hükümetine karşı faşist bir darbe düzenleyince, bundan 5 gün sonra 20 Temmuz 1974’de Türkiye, Kıbrıs Türk toplumunu koruma gerekçesiyle adaya askeri bir müdahalede bulundu. Birleşik Krallık da, sadece adadaki egemen üs toprağını koruma altına alarak, olanlara seyirci kaldı ve dış bir askeri gücün adanın kuzey kısmında kalan %37’lik bir bölümünün işgal etmesine engel olmadı.

Türkiye’nin iki askeri harekâtı sonunda çizilen ateşkes veya taksim hattı, adayı Lefkoşa üzerindeki yeşil hattın doğu ve batıya doğru uzatılması sonucu, adamız kuzey ve güney Kıbrıs olmak üzere ikiye ayrıldı. 170 bin Kıbrıslı Rum taksim çizgisinin güneyine, 45 bin Kıbrıslı Türk de taksim çizgisinin kuzeyine göçmek zorunda bırakıldı. Türkiye, adanın kuzeyindeki 35 bin kişilik askeri bir gücün işgali altındaki bölgeye, Cenevre Sözleşmesine aykırı olarak Anadolu’dan nüfus aktardı ve 1983’de burada KKTC adında ayrı bir devlet ilan edildi. 40 yılı aşkın bir süredir Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuzey toprakları, bir sömürge haline getirilmiş olup, AİHM’nin tanımladığı şekilde Türkiye’nin bir alt yönetimi olarak yönetilmektedir.  

1974 SONRASINDAKİ İLK TEMASLAR

1974’den sonra kuzeyde toplanan Kıbrıslı Türkler ile güneyde yaşayan Kıbrıslı Rumlar arasındaki temaslar, BM Barış Gücü askerleri aracılığıyla sürdürülmüştür. Çeşitli vesilelerle ülke dışında örgüt temsilcilerinin buluşmaları olmuşsa da, Kıbrıslı Türklerin sendikal örgütü DEV-İŞ, ilk defa 18 Ekim 1978’de Dünya Sendikalar Federasyonu’nun Lefkoşa’nın Rum kesiminde yaptığı toplantıya katılmak üzere, PEO’nun davetlisi olarak Lefkoşa’nın Rum kesimine geçti. İki sendika, 10 ve 11 Temmuz 1979’da, yine Lefkoşa’daki ara bölgede, Ledra Palas Otel’de buluşarak, gerek Kıbrıs sorunu, gerekse bazı Kıbrıslı Türk işçilerin Kıbrıs Sosyal Sigortalar Dairesinden emekli aylıklarını almaları konusunu görüştü ve Aralık 1989’dan itibaren çeklerin verilmesine başlandı.

Lefkoşa’nın Türk ve Rum Belediye Başkanları, kentin kanalizasyon sisteminin yenilenmesi için ilk defa buluşup, 25 Eylül 1978’de bir anlaşma imzaladılar. Kıbrıslı Türk ve Rum gazeteciler ise, ilk defa 10 Temmuz 1979 günü Ledra Palas Otel’de buluştular. Lefkoşa’nın kanalizasyon sistemini birleştirme amacıyla her iki taraftan Mühendis ve Mimar Birliklerinin ilk defa toplanması da  17-22 Mayıs 1982’de gerçekleşti.

Daha sonra, Kıbrıslı Türk gazeteci ve politikacılar ile eşlerinden oluşan 30 kişilik bir heyetin 27 Aralık 1984 gecesi Lefkoşa’daki Hilton Otel’de yapılan Kıbrıs Gazeteciler Birliği’nin Noel Balosuna katılması kamuoyunda büyük yankı yapan olaylardandı. Rauf Denktaş’ın oğlu Raif Denktaş ile Dr.Küçük’ün oğlu Mehmet Küçük’ün de konuklar arasında olması bu temasa olan ilgiyi artırmıştı.

Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin Strazburg’da yapılan toplantılarında tanışan Rum ve Türk siyaset adamları da, ilk defa 1987’de DİSİ Milletvekili Yannis Matsis’in konuğu olarak Lefkoşa’nın Rum kesimine geçtiler ve CTP’den Naci Talat ve Ergün Vehbi ile TKP’den İsmail Bozkurt ve Alpay Durduran, bir gece Hilton Otel’de konakladılar.

SIRADAN İNSANLARIN İLK BULUŞMASI

1974 olaylarından sonra iki toplumdan gelen sıradan Kıbrıslıların ilk buluşması ise, BM Barış Gücü’nün Nobel Barış Ödülü’nü alması dolayısıyla, Lefkoşa’daki Ledra Palas Otel’de 24 Ekim 1988 günü düzenlenen törende gerçekleşti. İkinci kitlesel buluşma ise, yine aynı otelin bahçesinde 16 Nisan 1989’da Uluslararası Öğrenci Birliği tarafından örgütlendi. Her iki toplantıya yaklaşık 100 Kıbrıslı Türk izin alıp katıldı ve Kıbrıslı Rum yurttaşlarıyla görüş alış verişinde bulunma olanağını buldu.

10 Mayıs 1989’da ilk defa Prag’da buluşan Kıbrıslı Türk ve Rum siyasal parti yetkilileri, 10 ve 17 Haziran 1989’da Ledra Palas Otel’de buluşarak, günümüze kadar gelen aylık toplantılarının temelini attılar.

“Bağımsız ve Federal Kıbrıs için Temas Grubu” adı verilen bir ortak siyasal hareket ise, önce Mart 1989’da Batı Berlin’de, daha sonra da ara bölgede, 24 Eylül 1989’da Ledra Palas Otel’de toplandı. Bu örgütlenme, ilerici Kıbrıslı Rum ve Türklerin, Türk yeraltı örgütü TMT’nin 1958’deki ilk tedhiş dalgasından sonra ilk defa gerçekleşiyordu. Temel ilkelerimizi ve görüşlerimizi kamuoylarımıza duyurduk ve sonra da, “Kıbrıs’ta federalizm” konusu üzerine hazırlanmış olan her iki taraftan yazılı bildirileri tartışmak üzere buluştuk. “Bağımsız Kıbrıs” konusunu inceleyecek zamanımız olmadı ve Ledra Palas’ta ancak üç defa toplanabildik.

18 Aralık 1989’da Kıbrıslı Tıbbi Profesyonellerin İşbirliği Komitesi’ni 12 Kıbrıslı Türk ve 34 Kıbrıslı Rum hekimle birlikte oluşturduk. 15 Ocak 1990 günü 4 Kıbrıslı Rum hekim arkadaş, Lefkoşa Türk Devlet Hastanesini ziyaret etti. Ama Şubat 1990’da Leymosun’da yapılan Uluslararası Kanser Sempozyumuna Kıbrıslı Türk hekimlerin katılmasına izin verilmedi.  

Bağımsız ve Federal Kıbrıs için Temas Grubu olarak, birçok siyasal, kültürel, tıbbi ve sosyal toplantı düzenledik. Örneğin Kıbrıslı Türk muhalif liderler A.Durduran, M.Akıncı ve Ö.Özgür, Mağusa Kapısı Kültür Merkezi’nde düzenlediğimiz üç ayrı etkinlikte, ilk defa Kıbrıslı Rum dinleyicilere hitap etme olanağını buldular. Ama bu ortak etkinliklerden en çok ses getireni, Aziz Nesin’in Kıbrıs Yazarlar Birliği’nin çağrısı ile 17-19 Aralık 1990 tarihlerinde Lefkoşa’yı ziyaret etmesi ve kuzeye geçerek burada iki defa halka açık toplantı düzenlemesiydi.

 
TEMASLARA KONAN YASAK 

Kıbrıs Türk liderliği, gerçek federal sistemin ilkeleri hakkında kamuoyunu aydınlatma çalışmalarımıza karşıydı. Bir süre sonra geçiş izinlerimizi vermemeye başladılar. Bilindiği gibi Kıbrıs Türk liderliği, Kıbrıs Türk toplumuna taksim fikrinin aşılandığı 1958’den beri, Kıbrıs’ta yaşayan iki ana toplum olan Kıbrıslı Türkler ile Kıbrıslı Rumlar arasında dostluk fikrine karşı olagelmişlerdir.

6 Mayıs 1991’de Temas Grubu Hareketimizden 4 kişilik bir heyet, resmi olarak geçiş izinlerini veren sorumlu dairenin bağlı olduğu Dışişleri Bakanı Kenan Atakol’u ziyaret etti. Bakan bize, Kıbrıslı Rum   yurttaşlarımızla her buluştuğumuzda, Kıbrıs Rum basınının bizim, “işgal altındaki bölge”den geldiğimizi yazdığını ve bizim de “işgal” altında yaşamadığımıza dair birşey söylemediğimizi ifade etti. Ben, Atakol’a Hareketin Kıbrıslı Türk koordinatörü olarak “işgal” değerlendirmesini, Kıbrıs’ta bir gerçek olarak kabul ettiğimi söyledim. Biz Bakanlık’tan ayrıldıktan sonra, Kenan Atakol, bu olayı Rauf Denktaş’a rapor etti. Denktaş da “Türk Barış Kuvvetleri”nin komutanına bir mektup yazarak, bana ve o ziyarette bana eşlik eden diğer üç kişiye asla geçiş izni verilmemesini bildirdi.

 
AVRUPA İNSAN HAKLARI KOMİSYONU’NA YAPILAN İKİ BAŞVURU

13 Mayıs 1991’de Bağımsız ve Federal Kıbrıs için Temas Grubu Hareketi’nin Kıbrıslı Türkler Komitesi, Strazburg’daki Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komisyonu’na, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin “Kıbrıs Türk makamları” aleyhine bir şikayette bulundu. Bu başvuru, Kıbrıs Türk liderliğini öfkelendirdi ve basında bize karşı tepki koydu. Komisyon, Kıbrıs hükümetinin “Sözleşme’nin 1. maddesine göre, Kıbrıs’ın kuzeyindeki Kıbrıs Türk makamlarının eylemlerinden sorumlu tutulamayacağı”na karar verdi ve başvurumuzu kabul edilemez bulduğunu açıkladı. (Başvuru No.18270/92, Ahmet Cavit An ve diğerleri, Kıbrıs’a karşı, 8 Aralık 1991)

3 Şubat 1992 tarihli ve “KKTC Sağlık Bakanlığı”ndan aldığım bir mektupta, “KKTC Bakanlar Kurulu tarafından alınmış ve benim Kıbrıslı Rumlarla temasımı yasaklayan bir karar”ın bulunduğu bana bildirildi.

7 Mayıs 1992’de, KKTC Başbakanı’na bir mektup yazarak, yukarıda sözü edilen mektuptaki Bakanlar Kurulu kararının içeriği hakkında bana bilgi verilmesini talep ettim. Ama hiçbir yanıt almadım.

29 Mayıs 1992’de Türkiye Dışişleri Bakanlığına bir protesto mektubu gönderdim, o da yanıtsız kaldı. 18 Mayıs 1994’de “KKTC Dışişleri ve Savunma Bakanlığı, Konsolosluk ve Azınlık İşleri Dairesi”nden aldığım bir mektupta, 19 Nisan 1994 tarihli izin talebinin bana verilmeme gerekçesi olarak, “Güney’de bulunduğum zaman “devlet aleyhinde propaganda yaptığım” için “güvenlik nedenleri ve kamu yararı” gerekçesiyle bana izin verilmediği bildirildi.  

24 Eylül 1989 ile 8 Eylül 1992 tarihleri arasında, ben, hem kendi adıma, hem de Hareket’in Kıbrıslı Türk üyeleri adına, Dışişleri Bakanlığı’na 87 defa başvurarak, “Yeşil Hat”tı geçip Ledra Palas Otel’e veya Lefkoşa’nın Kıbrıs Rum kesimine geçmek için izin istedim. Sadece 15 defa olumlu yanıt alabildim.

Reddedilen başvurular arasında, 9 Mayıs 1992’de Lefkoşa Uluslararası Havaalanı’nda BM Barış Gücü tarafından düzenlenen “Bahar Şenliği” ve 29 Haziran 1992’de BM Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin örgütlediği iki toplumlu tıbbi seminere katılmam da vardı. Ayrıca, 17 ve 24 Mayıs 1992’de, aynı makamlar, Hareketimiz tarafından Lefkoşa’nın kuzeyinde düzenlenen bir toplantıya Kıbrıslı Rumların katılması için izin vermeyi reddetti. Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komisyonu’na bu durumları şikayet etmek için bir yol bulmaktan başka bir şansım kalmamıştı.      

BM Göçmenler Yüksek Komiserliği (UNHCR) tarafından düzenlenen iki toplumlu tıbbi seminerlere başvuran bütün hekimler gidebiliyorken, sadece bana izin verilmiyordu. Siyasal görüşlerim nedeniyle ayrımcılığa tabi tutuluyordum. Bu şekilde 5 tıbbi seminere katılmam engellendi.

İşte AİHK’una ikinci başvuruyu 8 Eylül 1992’de mesleki gelişmeme engel olunması nedeniyle yaptım. (Başvuru No.20652/92) O sıralar  Rum kesiminde özel izin almış 1500'den fazla Kıbrıslı Türk çalışmaktaydı. Ben de Lefkoşa'nın Rum kesimindeki bir özel hastanede iş bulmuştum ve zamanın ABD Büyükelçisi Robert Lamb'ın da aracı olmasına rağmen, askeri ve sivil makamlar bana  çalışma ve geçiş izni vermediler. Bana karşı uygulanan bu ayrımcılık, 1993 yılında yayımlanan ABD Dışişleri Bakanlığı'nın Kongre Dış İşleri Komitesi'ne sunduğu yıllık raporda da yer aldı.    

Öte yandan da 1993 yılından başlayarak, ABD Büyükelçiliğinin himayesinde düzenlenen Conflict Resolution gruplarının toplantılarına katılan yüzlerce Kıbrıslı Türke, sürekli geçiş izinleri sağlanmıştı. Ama onların temaslarına da Aralık 1997'den itibaren yasak kondu.

            23 Eylül 1989 ile 28 Ekim 2002 tarihleri arasında gerek Lefkoşa’daki ara bölgede, gerekse Lefkoşa’nın Rum kesiminde düzenlenmiş 58 siyasal, 47 kültürel, 25 tıbbi ve 17 sosyal toplantıya katılmak için yaptığım toplam 147 başvurudan ancak 25’ine olumlu yanıt verilirken, 122’sine olumsuz yanıt verildi.

 
AİHM KARARI VE GEÇİŞ KAPILARININ AÇILMASI      

AİHK’na yaptığım 2. başvuru ile ilgili karar, 20 Şubat 2003’de açıklandı. AİHM, Türkiye’yi işgal gücü olarak suçlu buldu ve bana 15,000 Avro manevi tazminat ve 4,715 Avro da yargı masrafı ödeme cezasına çarptırdı.     



Radikal gazetesi, Ledra Palas barikatının geçişlere açılmasından bir hafta sonra (30 Nisan 2003) şu haberi verdi:

“KKTC ve Rum Kesimi'ne göre, geçişin serbest bırakıldığı 23 Nisan'dan pazartesi akşamına dek, kuzeye geçen Rumların sayısı 80 bini, güneye geçen Türklerin sayısı 30 bini bulurken, Rumlar KKTC ekonomisine pazartesi akşamına dek 2.5 milyon dolar (4.2 trilyon TL) girdi sağladı.

            3 Nisan 2008’de Ledra Sokağı (Lokmacı) geçiş kapısının açılması ile 1974’den beri teması kesilmiş olan Lefkoşa’nın Rum ve Türk çarşıları da birbiriyle birleşmiş oldu.

 
2003-2013 ARASINDAKİ DÖNEMDE TEMASLARIN GETİRDİĞİ YARARLAR

Taksim Hattı üzerinde açılan toplam 7 geçiş kapısının kullanıldığı 10 yıl boyunca, yani 23 Nisan 2003 ile 23 Nisan 2013 tarihleri arasında Kıbrıslı Rumlar tarafından adanın kuzeyine yaklaşık 8 milyon geçiş gerçekleştirilirken, Kıbrıslı Türkler tarafından da adanın güneyine 14 milyon geçiş gerçekleştirildi.

Rakam fazla görünmesine karşın, düzenli olarak kuzeyi ziyaret edenlerin bütün Kıbrıslı Rum nüfus içindeki oranı %10-15 civarındadır. Yapılan bir araştırmaya göre, Kıbrıslı Türklerin %35’inin en az bir Kıbrıslı Rum arkadaşı varken, bu oran Kıbrıslı Türk arkadaşı olan Kıbrıslı Rumlar için sadece %15’dir. Herşeye rağmen, Kıbrıs Türk liderliğinin “Türklerle Rumlar birarada yaşayamaz” şeklindeki propagandasının geçerli olmadığı ortaya çıkmıştır. Kıbrıslı Rumların önemli bir kısmı, adanın kuzeyinde Türk askerinin işgali sürdükçe kuzeye geçmemekte kararlıyken, bir kısmı da geçiş kapılarında kimlik gösterme zorunluluğuna karşı çıkmaktadır. İki toplum arasında güvenin kurulması için, yapılacak daha çok iş vardır.  

            Kıbrıs Türk Ticaret Odası’nın 2004-2013 yılları arasında tuttuğu istatistiklere göre, Yeşil Hat Tüzüğü kapsamında Kuzey Kıbrıs’tan Güney Kıbrıs’a toplam 70 milyon 774 bin 356 Avro’luk satış yapıldı. En çok satılan mal türleri sebze, meyva ve çeşitli çekirdek türleri idi.

            1 Temmuz 2004 ile Aralık 2012 tarihleri arasında, Kıbrıslı Türkler güney Kıbrıs’ta kredi kartıyla yaklaşık 135 milyon Avro tutarında alış-veriş yaparken, Kıbrıslı Rumlar ise Kuzey Kıbrıs’ta yaklaşık 54 milyon Avro harcarken, Türkiye’de de 23 milyon Avro harcadılar.

            Taksim çizgisi üzerinden geçiş kapılarının açılmasından sonra, toplam 9 bin Kıbrıslı Türk, Kıbrıs Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığı’ndan sağlık kartı alarak, güneydeki devlet sağlık hizmetlerinden parasız yararlanmaya başladılar. Kıbrıslı Türk hastaların teşhis ve tedavisi için harcanan para, 2003 ile 2012 yılları arasında toplam 49 milyon Avro tutarken, parasız verilen ilaçların değeri 3 milyon Avro idi. Güney Kıbrıs’ta tedavi gören Kıbrıslı Türklerin  %75’i kronik hastalardı. Örneğin Lefkoşa’nın Rum kesimindeki Onkoloji Merkezinden 1988 ile 2012 yılları arasında 965 Kıbrıslı Türk kanser hastası parasız sağlık hizmeti aldı. Kıbrıs Nöroloji ve Genetik Enstitüsü’nde 2000-2011 yılları arasında toplam 9,927 defa Kıbrıslı Türk hastalar, ayaktan ve yatılı tedavi gördü ve bu hizmetler için toplam 1 milyon 10 bin 797 Avro harcandı.

2011 yılında Lefkoşa’da surlar içinde kuzeyde 51,836, güneyde de 55,014 kişi olmak üzere toplam 106,850 kişi yaşarken, Lefkoşa Büyükşehir Belediye sınırları içinde kuzeyde 61,378, güneyde de 239,277 kişi olmak üzere toplam 300,655 kişi yaşamaktaydı. Bu kentin insanlarının karşılıklı temasının önüne konan bütün siyasal ve askeri engellerin kalkması gerekmektedir.

Dünyadaki tek bölünmüş başkent olarak kalan Lefkoşa’nın yeniden birleşmesi ve adadaki askeri işgal durumunun sona erdirilerek, Kıbrıs sorununun adil ve kalıcı bir çözüme bir an önce ulaşmasını diliyorum.

 
(Bu metin, Kıbrıs Türk Tabipleri Odası’nın Lefkoşa’da 20 Aralık 2014’de düzenlediği “Sağlık Hizmetlerinin Sunumu ve Finansmanı, Bölünmüş Kentler ve Avrupa’da Sendikacılığın Durumu Sempozyumu’nda Dr. Ahmet Cavit An tarafından okunmuştur.)

23 Kasım 2014 Pazar

AHMET AN’LA ÖZEL RÖPORTAJ

(Yeni Düzen gazetesi, 6 Eylül 2014, Gaile Eki, Sayı:282)

(NOT: Metinden de anlaşılacağı gibi, 5. soruya verdiğim yanıtın CTP ile ilgili bölümü, yazı kurulu tarafından sansürlenerek verilmemiştir. Buraya o bölümü de -bold ve italik yazıyla- aktarıyorum.-A.An)

Bu hafta Gaile dergisi olarak ülkemizin son dönemde yetiştirdiği en üretken araştırmacı yazarlarından, Kıbrıs’ta İsyanlar ve Anayasal Temsiliyet Mücadelesi (1571-1948), Kıbrıs’ta Fırtınalı Yıllar (1942-1962), Kıbrıs Nereye Gidiyor? Kıbrıslı Türklerde Sınıf Sendikacılığından Etnik Sendikacılığa Geçiş ve İşçi Muhalefeti (1944-1960), TMT’nin Kurbanları gibi nice önemli eserler veren Ahmet An’la keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. İyi okumalar dileriz...

1. Yazılı tarih geleneğinin güçlü olmadığı bir ülkede, bu alanda çalışmaya nasıl başladınız? Araştırma programınız neyle başladı? Neye doğru evrildi? Çalışmaya başladığınız konuları neden çalışmak istediniz? Çalışma programınızı neye göre oluşturdunuz?

Yüksek öğrenim için 1969’da İstanbul’a gittiğim zaman, üniversitede o sıralar çok yoğun olarak gündemde olan sol dünya görüşü ve eylemleri ile tanıştım. 12 Mart 1971 askeri darbesinden sonra, izlediğim yayınlar üzerindeki baskılar ve yaşanan ortam, beni daha da kamçıladı. Türkiye solu ile basınının Kıbrıs sorununa bakışını öğrenmek üzere, kütüphanelerde eski gazete ve dergileri taradım, kitaplar okudum.

Edindiğim birikimlerden hareketle, ilk makalelerimi 1972 yılı sonunda Yeni Ortam gazetesinde yayımladım. Haziran 1974’de kurulan Türkiye Sosyalist İşçi Partisi (TSİP)’nin yayın organları olan Kitle gazetesi ve İlke dergilerinde Kıbrıs sorunu ile ilgili araştırma yazılarım çıktı.

Belli bir araştırma programı izlemedim. Yaşadığımız güncel olaylar içinde, bazı tarihsel konuların araştırılması ve Kıbrıs sorununun geçmişindeki bazı gerçekleri, Türkiye sol kamuoyuna aktarma isteğim, yazılarımın konularını oluşturdu. Kıbrıs’a döndükten sonra yayımlanan kitaplarımın hepsi de bir boşluğu doldurmak amacıyla kaleme alındı.

2. Türkiye aleyhine AİHM’de dava açan ilk Kıbrıslı Türksünüz. Kıbrıs’ta siyasi cinayetler gibi hassas konuları araştırarak nasıl bir varoluş deneyimlediniz? Türkiyeli otoriterlerle aranız nasıl oldu?

1975 yılında Tıp Fakültesi’nden mezun olduktan sonra, İsviçre’nin Basel kentinde ve Londra’da bir yıl süreyle kalıp, 1974’deki savaştan sonra AKEL’in federasyon tezini benimsemesi ve Kıbrıslı Türklerle ilgili geçmişteki politikaları konusunda araştırmalar ve Kıbrıs Türk Demokrasi Derneği’nde siyasal çalışmalar yaptım. 1958’deki TMT terörü nedeniyle Londra’ya göç etmek zorunda bırakılan Kıbrıslı Türk ileri arkadaşlardan, sözünü ettiğiniz siyasi cinayetlerle ilgili birinci elden bilgiler aldım. Alman Demokratik Cumhuriyeti’nde kaldığım beş yıl sonunda çocuk hastalıkları uzmanı oldum. 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra Avrupa’ya göç eden TSİP yetkilileri ile siyasal çalışmalarda bulundum ve bu süre içinde Dünya Barış Konseyi, Uluslararası Kıbrıs ile Dayanışma Komitesi gibi kuruluşlarla temaslar kurarak, ilerici Kıbrıslı Türklerin görüşlerini olabildiğince geniş kesimlere duyurmaya çalıştım. Eylül 1982’de Kıbrıs’a döndükten sonra da, Kıbrıs sorununu işleyen resmi tarih görüşü dışındaki yazılarımı buradaki çeşitli gazete ve dergilerde de sürdürdüm.

AİHM’nde kazandığım davayı (Djavit An vs Turkey, Application No.20652/92) anımsattığınız da iyi oldu. Çünkü geçiş kapılarının yaklaşık 30 yıldan sonra açılmasının, bu dava sayesinde olduğu, bu davada Türkiye’yi savunan kişi olan KKTC eski Başsavcısı Zaim Necatigil’in 2005’de Ankara’da yayımladığı “Kıbrıs Uyuşmazlığı ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kıskacında Türkiye: Avrupa İnsan Hakları Komisyonu ve Mehkemesi’nde Kıbrıs Rum Yönetimi ve Kıbrıslı Rumlar Tarafından Türkiye Aleyhine Getirilen Davalar” başlıklı kitapta vurgulanmaktadır (s.190). Türkiye’nin bana bakış açısını artık siz tahmin edebilirsiniz.

3. İhsan Ali, Derviş Kavazoğlu, Ahmet Berberoğlu, Faiz Kaymak, Nevzat Karagil, Hakim Zekâ Bey gibi Kıbrıs Türk tarihinin önemli tarihsel kişileri ile ilgili yazdınız. Bu kişiler arasında kendinize örnek aldığınız birisi var mı? Varsa neden?

“Kıbrıs Türk Basın Tarihi”ni yazmak üzere eski gazetelerimizi tararken, sizin saydıklarınız dışında daha birçok, önemli hizmetlerde bulunmuş Kıbrıslı Türkün varlığından haberdar oldum ve çoğu, matbaacı M.Akif tarafından kaleme alınmış olan bu yaşamöykülerini “Kıbrıs’ın Yetiştirdiği Değerler” başlığı altında iki ayrı kitapta topladım. “Kıbrıs Türklerinin Siyasal Tarihi (1930-1960)” adlı 700 sayfalık çalışmamda da, 1950’lerde oluşan ve adamızın taksim edilmesinden yana olan Dr.Küçük-Rauf Denktaş liderliğinden önce yapılmış siyasal kavgalara yer verdim. Özellikle liberal demokrat ve sosyalist görüşteki Kıbrıslı Türklerin, baskı ve sindirme politikalarına karşı verdikleri mücadeleler, genç kuşaklar tarafından bilinmemektedir. “Geçmişini bilmeyen, geleceğini de kuramaz” diye bir veciz söz vardır. O nedenle, toplumumuzda verilen demokrasi mücadelesinde örnek alınacak birçok kişilik vardır ve genç kuşaklar bunları mutlaka okuyup, öğrenmelidir, diyorum.

4. Kıbrıs tarihinde işlenen dört (Ayhan Hikmet, Ahmet Muzaffer Gürkan, Derviş Ali Kavazoğlu ve Kutlu Adalı) siyasi cinayetin failleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Adlarını saydığınız dört değerli aydınımız da, ne yazık ki toplumumuzda demokrasinin kökleşmesini istemeyen iç ve dış güçlerin maşaları tarafından öldürülmüşlerdir. Bu siyasi cinayetlerin failleri hakkında hiç de iyi şeyler düşünmediğim açıktır. “TMT’nin Kurbanları” adlı kitabımda topladığım yazılarla, bu değerli insanları anarak, onları genç kuşaklara tanıtmayı amaçlamıştım.

5. 1974’den sonra siyasi süreçte CTP ve TKP’yi ayıran nokta tam olarak neydi? Ekonomi politikaları ve siyasi rejim konusunda TKP ve CTP’nin temel tezleri neydi?

Ben makalelerimde, o yıllardaki CTP’yi sol sosyal demokrat, TKP’yi de sağ sosyal demokrat olarak nitelendirmiştim. CTP, dış politikada, AKEL’e yakın bir çizgi izlerken, TKP’deki sol kanat, başta SSCB olmak üzere sosyalist ülkeler topluluğunu “revizyonist” diye nitelendirmekteydi. 1975’deki askeri işgalin yardımıyla oluşturulan KTFD’nin, 1983’de KKTC’ye dönüşmesine her iki parti de onay vermiş ve Rauf Denktaş’ın Kurucu Meclis ve yeni devlet anayasası marifetiyle iktidarda kalmasına yol açmışlardır. İç politikada ise, her ikisi de, sürekli iktidar partisi olan UBP’ye muhalefet yaparak, iktidara geldiklerinde, kendilerinin devleti daha iyi yönetecekleri öne sürmekteydiler. Yani ekonomik politika olarak da devlet kapitalizmini savunmaktaydılar.

Ne var ki gerek TKP, gerekse CTP, iktidara geldikleri zaman, iç ve dış politikalarında herhangi bir köklü değişikliğe gitmemişler ve var olan ayrılıkçı yapıyı sürdürmüşlerdir.

Kıbrıslı dergisinin Nisan 1998 tarihli (Sayı:32) nüshasında yer alan “İkisi de sosyal demokrat, şimdi ne olacak?” başlıklı makalemde işaret ettiklerim, sorunuzun bir bölümüne yanıt verebilir:

“Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP)'nin Sosyalist Enternasyonal'e üye olmak için başvurması ardından, 18 Ocak 1998 günü yaptığı olaylı Olağanüstü Kurultayında, programında bir değişiklik yaparak "CTP sosyalist bir partidir" cümlesini yazması ile ülkemizde sosyal demokrasiyi benimseyen Kıbrıs Türk partilerinin sayısı ikiye çıkmış oldu.

Yıllardır Stalinci geleneğin gölgesinde, kendisini "emekçi halkın kitle partisi" diye tanıtan, daha sonra bu tanımlamayı programından silerek, bir süre "kırmızı" rengi terkedip, "yeşil"lenen CTP, yeni genel başkanının ağzından ideolojik yapı değişikliğini "CTP için her renk aynıdır" şeklinde değerlendirmişti. Bir TV söyleşisinde eski genel başkan Özker Özgür, "Marksist" olduğunu açıklayınca, yeni genel başkan Mehmet Ali Talat da "Marksist-Leninist" olduğunu açıklayıverdi. Demek ki hala daha sidik yarışındalar.(...)

Şimdi gelelim CTP'nin, Toplumcu Kurtuluş Partisi (TKP) ile olan siyasal farklılıklarına. Bu soruyu, TKP Genel Başkanı Mustafa Akıncı şöyle açıklıyor:

"Şimdi belki soru, "aranızda ne fark var" değil de "ne fark kaldı" şeklinde olabilir. Çünkü CTP ile TKP arasında öteden beri ciddi ideolojik bir fark var. Belki CTP kendi ideolojik iç sıkıntılarını ilk defa bu kadar dışarıya yansıtmaya başladı. Bu bilinen bir olgu idi, ama CTP siyasi yelpazedeki yerini sosyal demokrat bir çizgi olarak nitelendirmedi hiçbir zaman.Örneğin CTP tarihte son zamanlara gelene kadar Sosyalist Enternasyonal üyeliğini düşünmedi şimdiye kadar. Ben öyle bir mesaj almadım şimdiye kadar. Neden Sosyalist Enternasyonal'dan bahsediyorum, çünkü Sosyalist Enternasyonal sosyal demokrat partilerin bir arada bulunduğu bir platformdur. CTP parti programında belli olmasa bile Sovyetler Birliği ile daha sağlıklı bir diyaloğu olduydu. Batı dünyası kurumlarıyla karşılaştırıldığında, dolayısıyla arada çok büyük bir fark olduğu sadece bu ideolojik bağlamdan bile belli oluyor. Şimdi bu CTP içindeki son gelişmeler bu partiyi hangi noktaya götürür onu bilemem. O benim işim değil, kendi parti örgütlerinin yöneticilerinin üyelerinin kararlarıyla oluşacak bir olgudur. Ancak bizim temelde Kıbrıs sorununa ilişkin bir söylemimiz var ki o konuda da ayrı düşünüyoruz CTP ile...2. DP-CTP Hükümeti kurulurken bize resmen teklif geldi. Orda yaptığımız tartışmalarda bir kere daha net olarak ortaya çıktı ki bizim söylemimiz epey farklılaşıyor CTP ile."

Akıncı, 2 Şubat (1998) günü Kıbrıs gazetesinde çıkan söyleşisinde daha sonra, ayrıntıya girerek, KKTC'nin devlet olarak varlığını savunma, kendi para birimini basma, çözüm çerçevesi ortaya çıkmadan AB'ye üyelik görüşmelerine katılmama gibi konularda CTP'den nasıl ayrıldıklarını anlatmaktadır. Anlaşılan bir süre daha, CTP ve TKP ayrı kulvarlarda koşmayı sürdürecekler ve enerjilerini şoven ve tutucu sağ kanat leyhine harcayacaklardır. Böylece Kıbrıslı Türk sosyal demokratların birliği bir başka bahara ertelenmiş olacaktır.”

6. Kıbrıs siyasi tarihinde en fazla sahip çıkılması gereken geleneğin hangisi olduğunu düşünüyorsunuz?

Doğaldır ki Kıbrıs siyasi tarihindeki sol ve demokrat geleneğe sahip çıkılmalıdır. Toplumumuzda demokratik hakların kazanılması için, örgütlü halk güçleri yüz yıla yakın bir zamandır mücadele vermektedir. İngiliz sömürge döneminde, yöneticilerden mevki kaparak veya zamanın Kıbrıs Türk liderliğinin koruması altına girerek, eski görüşlerini terk edenler olduğu gibi, TMT’nin devletleşmesinden sonra da, Kıbrıs sorunundaki resmi Türk görüşünü benimseyerek, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin taksim yoluyla ortadan kaldırılmasına hizmet edenler de olmuştur. Sol gösterip, sağ vurma geleneği hep, topluma ihanet edenlerin gittiği yol olmuştur. Bunların korkmadan teşhir edilmesi, dürüst politikacıların öne geçmesi için kaçınılmaz bir görevdir.

7. Kıbrıs Türk Solunun bugün geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Hangi noktalarda eleştiriyorsunuz?

Kıbrıs Türk solunun bugün geldiği nokta (ki bu Kıbrıs Rum solu için de geçerlidir), büyük bir başarısızlık örneğidir. Muhalefette iken verilen sözlerin, iktidara gelince tutulmaması, sol politikanın inandırıcılığına indirilen büyük bir darbe olmuştur. Çalışan halkın değil de, sömürü ve talandan yana olanların çıkarlarını savunan bu partiler, uyguladıkları sermaye yanlısı neo-liberal politikalarla geniş kitlelerin politikadan kopmasına yol açmışlar, kendi parti yandaşlarına haksız kazançlar sağlayarak, kurulu düzenin devamına hizmet etmişlerdir.

8. Kıbrıs’taki yeni kuşağa ilişkin ne düşünüyorsunuz? İzinizden gitmek isteyebilecek genç araştırmacılara önerileriniz nelerdir?

Yeni kuşağın önemli bir bölümü, politikadan uzak durmaktadır. Hazır yemeye alıştırılmış
ve geleceğe ilişkin planları olmayan, günübirlik bir yaşam sürmektedir. Azınlıkta kalan bir bölüm ise, toplumumuzun içine düşürüldüğü çıkmazın nedenlerini sorgulamakta ve geleceğe ilişkin görüşler geliştirmektedir. İşte bu kesim, benim umudumdur. Onlara, daima sorgulayıcı olmalarını öneriyorum.
Unutturulan geçmişimizi tüm ayrıntıları ile öğrenmeye çalışmalarını, hatalardan dersler çıkarmalarını ve günümüzü iyi tahlil ederek, geleceğe ilişkin bir politika geliştirmelerini ve bu doğrultuda örgütlenmelerini öneriyorum. Gelecekte, ya sosyalist bir dünya düzeni kurulacak, ya da barbarlığa dönüş olacaktır. Onların tercihinin ezilen ve sömürülen halklardan yana olacağına inanmak isterim.