20 Ekim 2017 Cuma

Sosyalistler Kıbrıs Olaylarını Nasıl Değerlendirdiler? 1967 KIBRIS OLAYLARI VE TÜRK SOLU DERGİSİ

Kıbrıs olayları gelişmekte devam ediyor ve gün geçtikçe, emperyalizmin oyunları daha bir açığa çıkıyor, hayasız ve kanlı yüzü emekçi halklar ve tüm ilerici ve demokratlar tarafından daha bir netlikle teşhir ediliyor. Emperyalizmin çöküşe giderken tezgâhladığı dolaplar üzerindeki sis ve duman perdesi kalkıyor ve halklar hakiki düşmanlarını daha bir yakından tanıyorlar, mücadele azimleri daha bir bileniyor.
Elbette ki, halklar emperyalizmin bu somut saldırıları karşısında, gerçek düşmanlarını tanıma yolunda bilinçlenirken en büyük yardımı, ortalığı kaplayan şovenizm sisini dağıtarak, olayların gerçek yüzünü gösteren işçi sınıfı sosyalistlerinden ve işçi sınıfı biliminden görüyorlar. Genel olarak emek sermaye çelişkisini yumuşatıp bir süre için gözlerden ve bilinçlerden uzaklaştıran şovenizm, emekçi halkın tarihte de görüldüğü gibi zaman zaman kendisinin de kapıldığı ama sonunda ceremesini en çok kendisinin çektiği baş düşmanlarından biridir. Şovenist tutum ve davranışların körüklendiği, şovenizmin insanları sardığı, değil ağzından halkların eşitliğini ve kardeşliğini düşürmeyen ilerici ve demokratların, “sosyalist” geçinenlerin bile kendilerini şovenizm sarhoşluğuna kaptırdıkları bir ortamda, işçi sınıfı sosyalistlerine önemli görevler düşüyor. Kitlelere, bilhassa, milli kurtuluş savaşları ve faşizme karşı savaşlar dışında hiçbir “milli” ve haklı savaş tanımayan işçi sınıfına şovenizmin aldatıcı yüzü ardına gizlenen emekçi düşmanlığını göstermek, geçmişte şovenizme kapılmanın işçi sınıfına ve halklara neye mal olduğunu anlatmak.

1967 Kıbrıs olayları sırasında o zamanki sosyalist çevrelerin tutumlarını inceleyince, şovenizm konusunda hiç de başarılı olmayan bir sınav verdiklerini görüyoruz. Ve bunu o dönemdeki bilinç seviyesinin genel olarak düşük olmasına veriyoruz. Ama şu soruyu sormaktan da kendimizi alamıyoruz. Belli başlı sosyalist çevrelerin liderleri durumundaki kimseler o zamana kadar toplumumuzun pek çok gerçeğine uygulayabildikleri teoriyi neden bunca yıllık bir mesele olan Kıbrıs pratiğine uygulayamadılar? Ya da, onlar da mı kendilerini, geçmişte “anlı ve şanlı II. Enternasyonal”in bile başını yiyen şovenizme kaptırdılar?

KİTLE’nin geçen sayısında TİP’in 1967 Kıbrıs olayları sırasında almış olduğu tavrı incelemiştik. Bu sayımızda da o zamanlar TÜRK SOLU Dergisi çevresinde toplanan sosyalistlerin tutumunu sizlere sunacağız.

İşçi sınıfı bilimi terkedilince
Aşağıdaki bölümler Türk Solu dergisinin 24 Kasım 1967 tarihli 2. Sayısının kapak yazısından alınmıştır.

TÜRK SOLU, SAYI:2
24 KASIM 1967

Kıbrıs davamız, Emperyalizme karşı savaşın bir parçasıdır
Birkaç gün önce, Kıbrıs Türk Cemaatinin başı Denktaş, görevi başına döndüğünde, Kıbrıs Rum yetkilileri tarafından, haysiyet kırıcı biçimde tutuklanmış ve Türkiye’ye gönderilmişti. Koca Türkiye devletinin arkasında –olması gereken bir cemaat reisine karşı bu davranış, Türk milletinin suratına indirilmiş bir tokattı. Ama Ankara’daki iktidar çevrelerini meselenin bu yanı pek ilgilendirmiyordu. AP adına konuşanlar, piyasayı ürküttü diye, R. Denktaş’ı eleştiriyorlardı. Bu son Yunan faşist saldırısı, özünde davaların en haklısı olan Kıbrıs davamızı savunma görevini oluruna bıraktığımızı bir kez daha göstermiştir.
Barışçı bir çözümden yana olduğumuzu bütün içtenliğimizle ifade etmekten geri kalmamakla birlikte, bu davada birinci görevimiz, Türk ordusunun hemen hemen tümünü NATO emrinde yani Amerikan generallerinin kumandasında tutan duruma son vermek; Grivası ve Atinadaki faşist cuntacı kafadarlarını hizada tutacak bir askeri gücü (bilinçlenmiş ve milli davayı tam olarak anlamış ve en iyi biçimde cihazlandırılmış bir mücahitler gücünü) gereken noktalara sevketmek ve o noktalarda tutmaktır. Biz bunu bugüne dek yapamadık, ama karşımızdakiler yaptılar ve iyi hazırlandılar. Böyle bir güç dengesi kurulmadıkça Yunanlıların saldırılarının arkası kesilmeyecektir. Şamar oğlanı durumumuz sürüp gidecektir. Koskoca Türk milleti bundan daha iyisine layıktır.
İçinde bulunduğumuz şartlarda, Türkiyenin gerçek milli çıkarları, Kıbrıs Türklerinin özgürlüğünü ve tam güvencesini sağlayacak olan, emperyalist güçlerden arınmış bağımsız ve halkçı bir Kıbrıs’ın gerçek olması uğruna mücadeleyi gerektirmektedir. Fakat Kıbrıs davamız, tam bağımsız ve gerçekten demokratik bir Kıbrısın kurulması davasıdır. Ancak böyle bir Kıbrıs’ta, Türkler, başı dik, özgür vatandaşlar olarak yaşayabilirler, ulusal yaşantıya kavuşabilirler.
Bu davayı ancak, başta Atinanın halk düşmanı faşist cuntasına ve onun Kıbrıstaki adamı Grivas gibilere, kesin olarak karşı durmakla savunabiliriz. Bu, Yunan halkına karşı değildir. Emperyalizmle çıkar birliği durumundaki Yunan sermaye çevreleri ve bu çevrelerin sembolü olan Yunan tahtı başka şeydir, Yunan halkı başka şey; bağrında tek bir milliyetçi subay barındırmamayı ilke edinen, savaşlarda hep yenilgiye uğrayan (denize dökülen), ama kendi halkına karşı aslan kesilen Yunan ordusu, bizim milli ordumuzla hiçbir benzerliği olmıyan Yunan ordusu başka şeydir, Yunan halkı başka şey.
Demirel hükümet, Kıbrıs meselesini bütün bu yönleri ile doğru olarak koyabilir mi? Bu sorunun karşılığı olumsuzdur. Kıbrıs davamızı sermaye çevrelerini ve taşra mütegallibesini temsil eden, Amerika’ya karşı yüzü yumuşak bir hükümet doğru olarak kavrayamaz ve Türkiyenin milli çıkarlarına uygun biçimde çözüme bağlıyamaz. Bu gerçeği bilelim. Ama böyle bir hükümet bile, milli güçlerin dayanışması ve bilinçli, aktif denetimi karşısında, 1919 ruhunun yeniden şahlanışı karşısında, pek aykırı bir yola da sapamaz.

Buram buram şovenizm kokan bu yazıda hemen dikkati çeken noktalar şunlar: meseleyi katiyen sınıf açısından, yani biricik doğru açıdan bakılmıyor. Kıbrısta iki cemaat var: Rumlar ve Türkler. Yüzyıllardır barış içinde birarada yaşamış olan bu insanlar son yıllarda niye birbirlerine girmişler, neden kanlı bıçaklı olmuşlar veya oldurulmuşlar; orası araştırılmıyor. Yahut meseleye “milli”ci açıdan yaklaşılırsa araştırmaya gerek kalmıyor. Tabii bu ilk yanlış adım, meselenin tahlil ve çözümüyle baştan aşağı yanlış olmasına sebep oluyor. Gerçi bir paragrafta, meselenin çözümü için, emperyalist üslerden arınmış, bağımsız ve halkçı bir Kıbrıs” önerisi getiriliyor ama, yazının tek bir yerinden bile bu doğru çözüme nasıl varılacağını çıkarmak mümkün değil.

-Bir ülkenin bağımsızlığından kasıt nedir? İşçi sınıfının bilimi bu soruya öz olarak şöyle cevap veriyor: O ülkede yaşıyan halkın kendi kaderini, özgürce, kendinin tayin etmesi. O halde, Kıbrıs davasının çözümü için, Nato’dan ayrılmış da olsa olur da bir askeri gücü bağımsız bir ülkeye sokarak “gereken noktalara sevkedip, o noktalarda tutarak” o ülkeye “bağımsız ve halkçı” bir yönetim getirebileceğimizi düşünebiliriz? Üstelik de bu askeri güç “bilinçlendirilmiş ve milli davayı tam olarak anlamış ve en iyi biçimde cihazlandırılmış bir mücahitler gücü” olacakmış. Bu mücahitleri kim bilinçlendirecek, nasıl bilinçlendirecek? TÜRK SOLU dergisi mi? Oysa herkesin gayet iyi bildiği gibi Ada’da bir Türk mücahit gücü vardır ve kim tarafından nasıl bilinçlendirildiği de malumdur. Zaten bu mücahit gücünün nasıl oluşturulacağı bir iki satır sonra zımnen açıklanıyor. “Biz bunu yapmadık, ama karşımızdakiler yaptılar” deniyor. Yani bu mücahit gücü, aynen EOKA gibi teşkil edilmeliymiş ve TÜRK SOLU dergisine göre “tam bağımsız ve gerçekten demokratik Kıbrıs” çözümü için “birinci görevimiz” bu olmalıymış! Bu önerinin eleştirilmesine gerek var mı, bilemiyoruz!

-Yazıyı baştan aşağı şovenizm toz dumanı kapladığı için bazı doğru cümleler bile hemen arkasından tekzip ediliyor.
Bir başka yerde aynı kapıya varan muğlak bir öneri var. “Davayı ancak, faşist cuntaya ve Grivas’a kesin olarak karşı durmakla savunabiliriz” deniyor. Bunun nasıl olacağı söylenmiyor. Ama baştan beri söylenenler gözden geçirilince TÜRK SOLU’nun bu “nasıl”a cevabı hemen netleşiyor. Türkiye’den şu veya bu biçimde Ada’ya silahlı bir müdahale yapılacak ve “güç dengesi” tesis edilecek. Yani gene aynı iflah olmaz hataya düşülüyor. Bağımsızlar bloğundan bağımsız bir ülkeye, bağımsızlık getirmek için Nato üyesi bire ülkenin askeri müdahalesi öneriliyor.

Evet “üslerden arınmış, bağımsız ve halkçı bir Kıbrıs” önerisi gayet yerinde. Ama böyle bir Kıbrıs’ta “Türklerin ulusal yaşantısı”ndan ne kastedildiği anlaşılmıyor. Bağımsız bir Kıbrıs'ın "ulus"u’ Kıbrıs halkı olmak gerekir. Bu “ulus”un insanlarının da “Kıbrıslı” olarak adlandırılmaları lazımdır. Peki, kendisi Türk milliyetçisi olarak şartlanmış, “milli”vi bir mücadeleden sonra varılan bağımsız halkçı Kıbrıs’ın vatandaşı kendini hangi “ulus”dan sayacaktır? Türkiyeli mi, Kıbrıslı mı? Diyoruz ya, bir kere sınıf anahtarı kaybedilmesin, ondan sonra varılacak sonuçların abesliği kaçınılmaz oluyor.

-Yunan ordusunun tanımlanması yapılırken, şovenizmin neredeyse ırkçılığa varan aşırılığına düşürülmekte, bir bağımsızlık mücadelesi sonunda kurulan, ikinci dünya savaşında faşizme karşı cansiperane savaşan Yunanistan’da milliyetçiliğin Yunan subayları arasında hiç bulunmadığı arzedilmekte, büyük çoğunluğu Yunan emekçilerinden oluşan Yunan ordusunun hep “denize dökülen” bir ordu olduğu ileri sürülerek, Yunan ordusu ile Yunan halkının başka şeyler olduğu söylense bile Yunanlıların üstü kapalı bir şekilde ödlek ve korkak oldukları telmih edilmektedir.

-Sonuçta, emperyalizmin yurdumuzdaki tahakkümünün somut temsilcisi olan Demirel iktidarının bile istemiyerek de olsa, Kıbrıs meselesinin çözümünde aykırı bir yola sapamıyacağı ileri sürülmektedir. Zerre kadar işçi sınıfının biliminden nasiplenmemiş, tarihte eşi benzeri görülmemiş bir öneriyi eleştirmek bile bir “mesele”. “Aykırı yola sapmadığı” için yine iktidarda olan, iç ve dış finans kapital ortaklığı tahakkümünün temsilcisi Demirel hükümetinin öncülüğünde, emperyalizme yani aynı tahakküm güçlerine karşı, 1919’da anayurda yapılan saldırıyı defetmek amacıyla başlatılan bir milli kurtuluş savaşının getirdiği haklılığın tek bir nebzesi bağımsız Kıbrıs devletine müdahale etmek için ortada yok iken, öncülüğünde, belemediniz içinde işçi sınıfının siyasal örgütü olmayan bir “milli güçler dayanışması” ile “Kıbrıs davamız” çözümlenecek!

Kaldı ki bugün şartlar daha “ehven” olduğu halde, yani Ada’nın bağımsızlığı Sampson çetesi tarafından fiilen ortadan kaldırılıp Kıbrıs emekçi hareketi katliama tabi tutulduğu için müdahaleye gerekçe olduğu, iktidarda, tekelciliğe karşı, burjuva reformist bir iktidar bulunduğu halde varılan sonuç ortadadır…

Bir kez şovenizme kapılmaya görsün  
Aşağıdaki pasajlar da yine Türk Solu dergisinin 1 Aralık 1967 tarihli 3. Sayısından alınmıştır.

TÜRK SOLU, SAYI:3,
1 ARALIK 1967

Tarihi fırsat
HAKARETLERİN EN AĞIRINA UĞRAYAN TÜRK ULUSU, KARŞISINDAKİ KARANLIK KUVVETİ YENECEK GÜÇTEDİR. HALK DÜŞMANLARINI YENMEK TARİHİ GÖREVİMİZDİR.

İleri İnsanlık Bizden Yanadır.
Türkiyenin Amerikan arabulucularıyle müzakerelerde kaybedecek zamanı yoktur. Harekete geçme saati gelmiş geçmiştir. Türk halkı, millet olarak vekar ve haysiyetimizle bağdaşmıyan ürkek davranışlara tahammülü olmadığını, şahlanışıyle, “Ordu Kıbrıs’a!” haykırışlarıyla, kesin olarak ifade etmiştir. Eylemin izlemediği “hazırız, kararlıyız!” cinsinden sözleri bırakıp harekete geçmek, dünyaya sözümüzün eri olduğumuzu ispat etmek, adaya, en az Yunan birliklerine eşit miktarda kuvvet çıkarmak göreviyle karşı karşıyayız.
Ulusal davasının çözüme bağlanmasında, bir ulusun böyle elverişli iç ve dış konjonktürde karşılaşması tarihte ender görülmüştür. Bu, Türk ulusu için tarihi bir fırsattır ve bu tarihi fırsattan yararlanmamak, eğer ihanet değilse, gafletlerin en büyüğüdür.

Dönüm Noktası
Amerikaya rağmen, Kıbrısta Yunan faşistlerine karşı çıkmamız, Amerikan vesayeti şartlarına boyun eğme durumuna düşürülmüş olan Türk ulusunun kaderinde bir dönüm noktası olacaktır. Tıpkı Atatürk zamanında olduğu gibi, Türkiye bir kez daha bütün ileri insanlığın saygısını kazanacak, emperyalizme karşı savaşan doğu ve güney uluslarının öncüsü durumuna yükselecektir. Mustafa Kemal Türkiyesi bir kez daha gerçek olacaktır. Bundan sonra her gerçek Türk yurtseverinin özlediği tam bağısız ve gerçekten demokratik Türkiyenin gerçekleşmesi, tarihi olayların akışının doğal bir sonucu olacaktır. Ve böylece emperyalizm, dünyanın bu bölgesinden tasını tarağını toplayıp çekilmek zorunda kalacaktır.

Mehmetçiğin Süngüsü
Bu tarihi anda ulusça kararlı davranışımı ve dış etkilere karşı durmasını bilerek sözümüzü yerine getirmemiz, faşist terör altında inleyen Yunan halkının kurtuluşunu da sağlayacaktır. İstiklal savaşımızın Yunan ordusunun Anadoluda bozguna uğratılmasının ve denize dökülmesinin somut sonucu sadece Kemalist Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşu olmadı, Türk zaferi, aynı zamanda Yunan tarihinde eşi görülmemiş bir demokratik hareketin Yunanistanda gelişmesi sonucunu da verdi. Yunan halkı için büyük kazançlar ifade eden bu gelişmeleri gerçekleştiren etkenler arasında en önemlisi, son tahlilde, Mehmetçiğin süngüsüydü.

Türk Ulusu Görevinin Bilincindedir
Doğu Akdenizde en karanlık kuvvetin, emperyalizmin kuklası Yunan tahtının ve Atinanın faşist cuntasının temsil ettikleri karanlık kuvvetle bir kez daha karşı karşıya gelmiş bulunuyoruz. Bu karanlık kuvveti yenecek ve ortadan kaldıracak güçteyiz. Bütün gücümüzü seferber etmek ve yenmek tarihi görevimizdir. Şehitlerine ağlıyan, hakaretlerin en ağırına uğramış 32 milyonluk Türk ulusu bu tarihi görevin bilincindedir. Tüm ileri insanlık bu görevimizi başarmamızı bizden beklemektedir. Tarihin bize yüklediği bu kutsal göreve layık olalım.

O zamanlar Türkiye sosyalist hareketi içinde TİP dışında ikinci bir mihrak olarak ortaya çıkan bir çevreyi şovenizmin böylesine etkisi altına alması gerçekten şaşırtıcı!
Evet, önümüzdeki mücadelenin emperyalizmine ve yerli ortaklarına karşı işçi sınıfının ve onun siyasi örgütünün öncülüğünde tüm bağımsızlık ve demokrasiden yana sınıf ve zümrelerin örgütleri olarak oluşturacakları demokratik güçbirliği cephesiyle sürdürülmesi anlaşılır bir şeydir. Ama bu öneriyle ortaya çıkanların, bu önerinin gereklerine, işçi sınıfının bilimi ile eğilmeleri gerekir. Yoksa, şovenizm, bağnaz milliyetçilik işportacılığı yapıp “milli”ci güçleri harekete geçirdikten sonra, hatta bunlara Demirel’ci gayri milli unsurları da katıp, “Milletçe birlik ve beraberlik” halinde bağımsız Kıbrıs devletine “Kıbrıs bağımsızlığını sağlamaya geldim” diye müdahale edip, “önce Grivas’a, sonra onun arkasındaki Yunan cuntasına ve en sonra da hepsinin arkasındaki ABD’ye karşı bağımsızlık savaşı vererek Türkiye’yi kurtaracağız” fantazisiyle değil.

Evet, en hafif tabiriyle bir fantazi. Ama maddi temeli yok mu? Elbette var: Sözde işçi sınıfı bilimize, özde işçi sınıfına inanmamak. Böyle olunca bir de görülür ki fantazi hiç te “fantazi” değildir. Gerçekleşebilir. Ama gerçekleşirken o fantaziyi kuranı da altında ezen, işçi sınıfının ve tüm emekçi halkın aleyhine sonuçlar bu şekilde mümkündür. Ve eminiz ki bir iki rötuş yapıldığı takdirde yukarıdaki yazıyı bugün bile en “solcu” profesöründen en sağcı siyasetçisine kadar tereddüt etmeden imza atacak pek çok insan vardır.

Yazıyı ayrıntılarıyla eleştirmeyi gereksiz görüyoruz. İlk yazıdaki eleştirmelerimiz teker teker ve fazlasıyla geçerli. Ayrıca işçi sınıfı bilimine az da olsa yabancı olmayan kimseler için bu yazının eleştirilmesine gerek olmadığı kanaatindeyiz. Ancak kısaca şu noktayı da işaret edelim.

Biz, Başbakan Ecevit’in ileri sürdüğü son “Kıbrıs müdahalesiyle Yunanistan’a da özgürlük ve demokrasi götürmüş olduğumuz” olgusunu tarihte ilk ve orijinal sanıyorduk! Meğer yanılmışız. Herşeye kaadir olan Mehmetçiğin süngüsü bundan 50 küsur yıl önce de Yunanistan’a “tarihinde eşi görülmemiş bir demokrasi” götürmüş! Ne diyelim? Darısı faşist yönetim altında inleyen diğer ülkelerin başına!...

Yazının son paragrafı, ajitasyon yapayım derken iyice şirazeden çıkmış! Kıbrıs’da verdiği “şehitlere ağlayan” 32 milyonluk Türk ulusu, “tarihi görevinin bilinciyle”, başında Amerikancı Demirel olmak üzere, “Türkiye’de solcular iktidara geldiğinde Anadolu’daki bütün erkeklerin Sibirya’ya sürülüp yerine Rusya’dan erkek getirileceğini” bir tamimle bütün askeri birliklere yayan bir general yönetimindeki silahlı kuvvetlerle, yine arkasında ABD emperyalizminin bulunduğu faşist cunta yönetimindeki Yunanistan’a savaş açıp, “tarihin kendisine yüklediği kutsal görevi yerine getirerek, yani Atina’daki faşist Yunan cuntasını ortadan kaldıracakmış”!
O zaman faşizme karşı, demokrasi ve özgürlükten yana bütün ülkelere sormak lazımdı: Ne duruyorsunuz, niye faşist Yunan cuntasını ortadan kaldırmak için göreve koşmuyorsunuz?

Sınıf görüşü gene yok       
Aşağıdaki pasajlarda Türk Solu dergisinin 8 Aralık 1967’de yayınlanan 4. Sayısının kapak yazısından alınmıştır.

TÜRK SOLU, SAYI:3
8 ARALIK 1967

Hiçbir milli dava NATO’dan çıkmadan çözümlenemez
Bir milli şahlanış! Türkiyeyi bir baştan bir başa saran ve Amerikan emperyalizmine karşı yüzü en yumuşak politikacıları bile Türklüklerini hatırlamaya ve kendilerine çekidüzen vermeye zorlayan bir milli heyecan havası!.. Hedefleri o anda varabilmek için gerekli noktalara yığınaklarını yapan, taarruz hazırladıklarını tamamlayan Türk ordusu! Sinirler gergin, bütün dünyanın gözü Türkiye üzerinde.
Her tehlikeye karşı hazır olmak ne demektir? Her şeyden önce Türk ulusunun kendi iç ve dış siyasetini, kendi milli savunmasını, kendi milli stratejisini kendisinin tayin etmesi demektir.
Düşmanın kim, dostunun kim olduğunu kendin tayin edebilmen demektir. Kim karşı, hangi düşmana karşı savaş açacağını, ne zaman ve nerede savaşacağını, ulus olarak, kendi tayin etmen demektir. Yani dostunu düşmanını kendin seçmek hakkına sahip bulunmak demektir. ,
Eski hesapları karıştırmayalım; ama artık iyice anlaşılmıştır ki, NATO denen askeri ittifak özünde, başta Birleşik Amerika, sömürücü batı ülkelerinin kendi emperyalist çıkarlarını savunma amacıyla kurulmuş bir ittifaktır. Türkiye gibi geri bir tarım ülkesinin, Türkiye gibi emperyalizmin sömürü alanı olan bir ülkenin böyle bir ittifak içinde yeri yoktur.
“Türk Solu” Kıbrıs bunalımının ilk gününden beri, emperyalizmin bu bölgedeki baş dayanağı Yunan yönetici çevrelerine ve özellikle Atina’nın faşist cuntasına karşı, taviz kabul etmeyen sert bir tutumu benimsememizi ve gerekirse(…eksik satır)

Bu yazının da mantık bakımından ötekilerden bir farkı yok. Sınıf gerçeği örtbas edilmiş. Sadece birlik ve beraberlik içinde bir “Türk ulusu” var. Burjuvazinin yüzyıllardır başarıyla kullandığı yutturmacasının sosyalist ağızlardan çıkması yadırgatıcı oluyor! İlk pasajlarda gene aynı hamaset edebiyatı! Türkiye baştan ayağa emperyalizme karşı mücadeleye hazırdı ama son anda Amerikancı Demirel işleri berbat etti! Yazıyı daha fazla eleştirmeye gerek yok. Ancak sürçü lisan kabilinden bir noktaya değinmek istiyoruz. NATO “emperyalist çıkarlarını” olsa bile, “savunma” amacıyla kurulmuş bir ittifak değildir. İkinci Dünya Savaşı sonunda oluşan sosyalist bloku kuşatmak için düpedüz saldırı amacıyla kurulmuştur.

Türk Solu dergisi çevresindeki sosyalistlerin Kıbrıs meselesini bu derece geri seviyede, bu derece “millici” açıdan koymalarını, ne ortamın ne de onların geri bilinç seviyeleri ile izah edemiyoruz. Çünkü ne sosyalist ortam bu derece hamaset edebiyatına kendini kaptıracak kadar geri bilinç seviyesindeydi, ne de kendileri Türkiye’nin diğer meselelerinde ortaya koydukları gibi işçi sınıfı biliminden bu kadar habersiz…
Mazeret olarak şu denecektir: “Türk Solu”, sosyalistlerin yönettiği, fakat Türkiye’nin demokrasi ve özgürlükten yana bütün güçlerine seslenilen bir cephe dergisi idi. Dolayısıyla Kıbrıs olayında “millici bir ajitasyon gerekiyordu.”

Demokratik bir cephe içinde sosyalistlerin, kendilerine özgü karakterlerini terketmeleri anlamına gelen bu gerekçe asla kabul edilemez. Demokrasi cephesine damgasını vuran işçi sınıfı sosyalizmidir, işçi sınıfının bilimidir. Bu yegâne kılavuz terkedildi mi, hem cephenin cepheliği kalmaz, hem de burjuvazinin kuyruğuna takılınmış olur. Bu gün o zamanlar Türk Solu çerçevesindeki pek çok sosyalistin bu değerlendirmemize hak vereceklerine inanıyoruz.

NOT: Aktardığımız yazılardaki dikkati çekilmesi gereken noktaların altını biz çizdik. KİTLE

(Kitle dergisi, 27 Ağustos 1974, Sayı:23)


SOSYALİSTLER KIBRIS SORUNUNU NASIL DEĞERLENDİRDİLER? (1967’DEN 1974’E)

                                             SUNUŞ
    Facebook’taki sayfama 29 Eylül 2017’de gönderdiğim bir iletide, Abdullah Korkmazhan arkadaşımızın bu yıl yayımlanan “Türkiye Solunun Kıbrıs Çıkmazı” başlıklı tez çalışmasında, “Türkiye solu” adına siyasi parti olarak TKP, TİP ve TSİP’in değerlendirildiğini, ancak Haziran 1974’de kurulmuş olan TSİP’in çeşitli yayın organlarında Kıbrıs olayları konusunda çıkan haber, makale ve araştırma yazılarının gözardı edildiğinden söz etmiştim.
    Benim yaptığım araştırmaya göre, sadece haftalık Kitle dergisinin 1974 ile 1978 yılları arasında çıkmış 248 sayısında, Kıbrıs konusunu işleyen 100’den fazla haber, makale ve araştırma yazısı yayımlanmıştır. TSİP’in Kıbrıs politikasını yakından izlemiş ve partinin yayın organlarında yazıları yayımlanmış bir kişi olarak, TSİP’in o günlerdeki görüşlerinin duyulmaması için sermaye basınının özel bir dikkat gösterdiğini de anımsamaktayım. Nitekim Kitle gazetesinin 13 Ağustos 1974 tarihli (Sayı:21) nüshasında yer alan “Sermaye basını gerçek yüzünü gösterdi” başlıklı bir makalede, konuyla ilgili olarak şöyle denmekteydi:
    "12 Mart sonrasında ilk kez kurulan ve emekçi halkımızın demokratik hareketinin bir ürünü olan Türkiye Sosyalist İşçi Partisi’ni yok saymakta en ilerici görünen gazeteler, sermaye çıkarlarına en bağımlı, en gerici organlarla aynı tutumu benimserlerken, Bağımsız Kıbrıs görüşünü ve bu görüşün başlıca savunucusu olan TSİP’ne yer vermemek için azami dikkati gösterdiler. Binlerce kişinin izlediği ve son yılların Kıbrıs sorunu konusundaki en önemli ve ciddi toplantısı olduğunda bütün dinleyenlerin birleştiği Bağımsız Kıbrıs toplantısını, ellerinde tüm veriler olduğu ve muhabir göndermiş bulundurdukları halde, hiçbir şekilde yansıtmadılar. Sözde liberal geçinen bir gazete, toplantının paralı ilanını önce Kabul ettiği halde, son dakikada kalıplarından çıkardı.”
    Gazetenin aynı sayısında yer alan “İşçi sınıfının görüşü: Bağımsız ve Demokratik Kıbrıs” başlıklı bir haberde ise, “Çeşitli demokratik örgütlerin destekledikleri ve katıldıkları Bağımsız Kıbrıs toplantısının 4 Ağustos 1974 Pazar günü saat 15’de İstanbul’da Tepebaşı Gazinosu Salonunda 3,500’den fazla dinleyicinin katılımı ile gerçekleştiği ve büyük bir dikkatle ve ilgiyle izlendiği” duyurulmaktaydı. Bu toplantıda Kıbrıslı öğrenci Yalçın Veysi, Basın-İş Sendikası Genel Başkanı Burhan Şahin, İYÖKD Başkanı Alişan Özdemir, TSİP adına Oya Baydar konuşmuşlardı.
    Bu çok önemli toplantıdan da hiç söz etmeyen Abdullah Korkmazhan, adı geçen çalışmasında TSİP yayınlarını yeterince inceleyip araştırmadığı için, TSİP’in Kıbrıs politikasına değindiği 3-5 sayfada yanlış ve eksik değerlendirmeler yapmak durumunda kalmıştır.
    Bu konuda Kıbrıslı okuyucuyu aydınlatmak amacıyla, Kitle dergisinde yer alan ve hepsi de dergi redaksiyonu tarafından hazırlandığı için “KİTLE” imzasını taşıyan “1967’den 1974’e sosyalistler Kıbrıs sorununu nasıl değerlendirdiler?” konulu üç araştırma yazısını, "Kıbrıs olayları ve TSİP” ile “Faşist darbeden bugüne Kıbrıs olayı ve doğru yorum” başlıklı yazıları tam metin olarak bu blogta, ardarda aktarmayı gerekli gördüm. Bunu, benim tarafımdan kaleme alınmış ve Kitle dergisinde yayımlanmış Kıbrıs konulu bazı makaleler izleyecektir.  

                                                                 
                                                                ***

SOSYALİSTLER KIBRIS SORUNUNU NASIL DEĞERLENDİRDİLER? (1967’DEN 1974’E)

Kıbrıs olayları, ilk patlak verdiği anda koymuş olduğumuz teşhis ve tahminlere uygun olarak gelişiyor, Emperyalizmin Ada’yı NATO’laştırma planı, alternatiflerden birisi ve belki de emperyalistler için en uygun olan “taksim“ yönünde ilerliyor. Böylece emperyalizm bağımsız bir Kıbrıs yerine bağımsızlığı fiilen yok edilmiş, sırasında Ortadoğu’daki halk hareketlerine müdahale edilecek bir sıçrama tahtası kazanmış ve daha önemlisi bu imkânın kullanılmasını önleyecek başlıca etken olan Kıbrıs emekçi halk hareketi ezilmiş olacak.
Türkiye emekçi halkı da biliyor ki, ABD emperyalizminin desteğiyle uluslararası politikada boy göstermek, görünüşte bazı “milli duyguları okşayıcı“ sonuçlar getirse bile, emperyalizme bağımlılığı pekiştirdiği için, kendi çıkarları aleyhinedir. Bu oyuna alet olan ve dünya halkları karşısında ülkemizin haksız ve yapayalnız kalmasına sebep olacak bir politikayı uygulayanın, özgürlük ve demokrasiden yana olan bir Başbakan olması ise, yine emekçi halkımızı, gelecek günlerde gerçek demokrasi ve özgürlük savunucularını aramaya yöneltecektir. Evet bugün halkımız bu bilinç seviyesine süratle ulaşmaktadır. Süratle diyoruz çünkü bundan altı buçuk yıl önce 1967’de patlak vermiş olan bir başka Kıbrıs bunalımının o zamanki sosyalist çevreler tarafından nasıl değerlendirildiğinin basit bir araştırması, gerek sosyalistlerimizin, gerek emekçi halkımızın nereden nereye geldiğini açıkça gösterecektir.

MİLLİYETÇİLİK VE SOSYALİZM
 Aşağıdaki parça TİP Haberleri dergisinin 1 Aralık 1967 tarihli 2. Sayısından alınmıştır.
“KIBRISTAKİ ACI GERÇEKLER TİP’İN GÖRÜŞÜNÜ DOĞRULADI
Türkiye Cumhuriyeti Kıbrıs’taki birliği muhafazaya devam etmelidir. Zamanı gelince birliği değiştirmelidir ve şimdiden Kıbrıs Rum hükümeti muhatabı olmıyacağı için Yunanistanı muhatap sayarak Kıbrıs’taki soydaşlarımıza yapılacak silahlı saldırının cevapsız kalmıyacağını bunun bir savaş sebebi (casus belli) sayılacağını Yunanistan’a şimdiden açıkça ifade etmelidir. Şüphesiz Türkiye barışçı bir devlettir. Bundan böyle, Türkiye’nin değişmez ve Türkiye milli menfaatlerine yüzde yüz uygun bir tezle ortaya çıkması, aynı zamanda da bu tezin insanlık dünyası tarafından benimsenmesi, özellikle üçüncü dünya devletleri tarafından benimsenmesi şarttır. Aksi halde, milli menfaatlerimize uygun da olsa, dünyaya kabul ettirmiyecek olursak, o tez, hiçbir netice istihsaline yarıyamaz. İleri süreceğimiz tez, hem milli menfaatlerimize yüzde yüz hizmet eden bir mahiyet taşımalı, hem de bilhassa üçüncü dünya devletlerince sempati ile karşılanmalıdır.”
Yazının girişinde “Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı Aybar’ın iki yıl önce TBMM kürsüsünden yaptığı ve bugün Kıbrıs’ta ortaya çıkan şu gerçeklerin doğruladığı konuşmanın özetini tarihi bir belge olarak yayınlıyoruz” denilmektedir. Evet 1965 yılında yapılan bu “tarihi” konuşmada şu tarihi gerçekler ortaya atılmaktadır.
·        Bağımsız Kıbrıs Devleti muhatap sayılmamakta, onun yerine NATO üyesi Yunanistan muhatap addedilmektedir. Yani, bir ülkenin, hem de tarafsız blok içindeki bir ülkenin bağımsızlığı yok kabul edilmektedir.
·        Kıbrıs’taki, emperyalizmle emekçi halk arasında sürmekte olan mücadele farkedilmemekte, meseleye ırk ya da milliyet açısından yaklaşılarak “soydaşlarımız” ön plana çıkarılmaktadır. Sınıfsal tahlilden eser yoktur.
·       Demirel’i bir AP iktidarı tarafından yönetilen, yani sömürücü sınıfların egemen olduğu bir ülkenin politikasının “barışçı” olduğu ileri sürülmektedir.
·       Türkiye’nin milli menfaatlerine uygun bir tezin Üçüncü Dünya’ya, yani çoğunluğu bağımsızlık mücadelesi veren mazlum ülkelerin çıkarlarının ortak olduğu, bu ülkelerden birinin diğerleriyle çelişen isteklerde bulunuyorsa, bu isteklerin o ülkenin emekçilerinin değil, hakim sınıfların çıkarlarını aksettirdiği farkedilmemektedir.
Bir de şu yazıya bakalım. Yine aynı dergiden alınmış 967 Kıbrıs olaylarının hemen ertesinde Aybar’ın bir demecinden parçalar:

TÜRKİYE TÜRKLERİNDİR
Meseleyi gerekirse silahla ama kökünden çözmesi için hükümeti desteklemeye devam ediyoruz.
Kıbrıs davasının kökünden çözümü, hem Kıbrıslı soydaşlarımızın hak ve hürriyetlerinde kesin ve gerçek güvenliğe kavuşturulmalarını hem de Kıbrısın Amerikan emperyalizminin emrinde Türkiye’ye ve Ortadoğuya karşı bir sıçrama tahtası haline getirilmemesini gerektirir. Kıbrıs sadece Ada’daki soydaşlarımızın güvenliğinden ibaret bir mesele değildir; Türkiye’nin güvenliği ile ilgili bir meseledir. Birbirine bağlı bu iki sonucun her ikisi de elde edilmedikçe, meseleye kökünden çözülmüş gözüyle bakılamaz.
Görüşme olacaksa hükümet masaya bir kuvvet pozisyonunda oturmalıdır.
Kıbrıs ikinci milli kurtuluş mücadelemizin kanlı ucu ve ilk hedeftir. İkinci hedef Türkiye’deki Amerikan üsleri olmalıdır, Türkiye Türklerindir.

TİP HABERLERİ
Sayı:2/1, Aralık 1967

TİP adına verilen bu demeçten almış olduğumuz yukarıdaki bölümler de geçen iki yıl içinde TİP’in Kıbrıs meselesinde bir adım bile ilerlemediğini gösteriyor. Gerçi Kıbrıs meselesinin Türkiye’nin güvenliği ile de ilgili bir mesele olduğu doğru olarak ortaya konuyorsa da gene meseleye Türkiye emekçi halkının çıkarı açısından değil genel bir Türkiye açısından yani “millici” açıdan yaklaşılıyor. Ayrıca şu noktalar hemen dikkati çekiyor.
·        Meselenin kökünden ve silahla çözülmesi isteniyor. Ama yazının hiçbir yerinde bu “köklü çözüm”ün ne olduğu belirtilmiyor.
·        Meşru bir yönetime sahip tarafsızlar blokunun üyesi bağımsız bir ülkeye NATO üyesi bir ülkenin silahlı hedefi Kıbrıs oluyor. Yani Demirel iktidarı Ada’ya silahlı bir müdahalede bulunacak. “Soydaşlarımız”ı kurtaracak. Ada da şu veya bu şekilde bir Türk kesimi yönetimi ortaya çıkacak. Bu yönetim ve burada yaşıyan emekçi halk AP iktidarına bağlanacak ve bütün bunlar milli kurtuluş savaşımızın ilk hedefi olacak.
·        Bu ilk hedefe ulaştıktan sonra ikinci hedef Türkiye’deki Amerikan üsleri olarak gösteriliyor. Hem de 963’de ABD’nin Kıbrıs’a giden donanmayı nasıl yüzgeri edip devrin Başbakanı İsmet İnönü’yü nasıl “haşladığını” bile bile. Kaldı ki, anti-emperyalist mücadelenin önce yurt dışında başlatılıp, sonra yurt içine kaydırılması hangi mantığa sığar!
·        Bir de “Türkiye Türklerindir” ibaresiyle burjuva milliyetçiliğinden başka bir şey olmayan hamaset edebiyatı yapılmaktadır. İşçi sınıfının bilimi gayet açık bir şekilde göstermiştir ki çağımızda ülkelerin gerçek sahipleri o ülkenin halkı ve tüm ilerici ve yurtseverleridir. Türkiye İşçi Partisi’nin resmi yayın organı TİP Haberleri’nin gene ikinci sayısında Merkez Yürütme Kurulunun Kıbrıs meselesi ile ilgili iki bildirisi yayınlanmıştır. Bu bildirilerden bazı pasajlar aşağıya alınmıştır.

KIBRIS’LA İLGİLİ İKİ BİLDİRİ
Dört yıldan beri zaman zaman had safhalar göstererek devam eden Kıbrıs buhranı son vahşi saldırılardan sonra artık beklemeye tahammülü olmayan bir mesele haline gelmiştir. Kıbrıslı soydaşlarımızın katledilmelerine göz yumulamaz.
Kıbrıs buhranını bütün yönleri ile ele almak gerektiğine inanan Türkiye İşçi Partisi meselenin çözümünü sadece adadaki soydaşlarımızın dört yıldan beri uğradıkları vahşi tecavüzlerin durdurulması şeklinde mütalaa etmemektedir.
Bütün bunlardan dolayıdır ki Türkiye İşçi Partisi Kıbrıs buhranının patlak verdiği ilk günden beri meselenin çözümünü bir bütün olarak ele almıştır. Kıbrıslı soydaşlarımızın hak ve hürriyetlerinin teminat altına alınması ile Türkiye’nin emniyetinin sağlanması işlerini bir bütün olarak mütalaa eden partimiz gerçek çözümün Amerikan nüfuz ve tesiri dışında bulunduğuna inanmıştır. Bu inançla Türkiye İşçi Partisi 1964’den beri NATO içinde bir çözüm aranmasının boş bir gayret olduğunu tekrarlamaktadır. Kıbrıs buhranı ikinci milli kurtuluş mücadelemizin ilk safhasıdır. Kıbrıs buhranında taviz verilmesine kat’iyen göz yumulamaz.
Türkiye İşçi Partisi hükümetinin son gelişmelerden ve alınan tedbirlerden muhalefet partilerini haberdar etmesini hatta bu tedbirlerin muhalefetle istişare ederek alınmasını demokratik rejimin bir gereği saymaktadır.

Bildiri 2
1-Başbakan Demirel Kıbrıs meselesi hakkında bütün siyasal parti yöneticilerine bilgi verdiği halde genel başkanımızın hazır bulunmayışından ötürü Türkiye İşçi Partisi yöneticileriyle görüşmemiştir. Partimizin bu konudaki müracaatları da cevapsız kalmıştır.
Şüphesiz Türkiye İşçi Partisi de prensip olarak bütün milletlerarası meselelerin barışçı yoldan çözümlenmesinden yanadır, barışçı yol taviz ve teslimiyet yolu demek değildir.  
Kıbrıs için nihai çözüm: Yunan askerinin derhal geri çekilmesi ve Türk cemaatine saldırıların kesinlikle durdurulması sağlandıktan sonra, milletler arası garanti altında, bağımsız, üslerden, asker ve silahlardan arınmış, tarafsızlaştırılmış, federatif bir Kıbrıs tezi üzerinde Türkiye, Yunanistan, Türk ve Rum cemaatleri temsilcileriyle BM temsilcisinin katılacağı müzakereler yoluyla sağlanabilir.

TİP HABERLERİ Sayı:2
1 Aralık 1967
Meseleyi daha derli toplu yaklaşmaya çalışan bu bildiriler için yukarıdaki eleştirimizin önemli bir kısmı geçerlidir. Gene bu önemli meseleye sınıf açısından değil “soydaşlarımız” açısından değil, “millici” açıdan eğilinmiş, gene anti-emperyalist mücadelenin dünya çapındaki bütünsel ilişkileri gözden kaçırılmış, gene Kıbrıs emekçi halk hareketi “es” geçilmiştir.
En önemlisi, Ada üzerinde yüzyıllardır yan yana dostça yaşıyan Türk ve Rum insanların, nasıl emperyalizmin oyunlarıyle birbirlerine düşman edildiklerine, emperyalizmin “böl ve yönet” politikasının nasıl başarıyla uygulandığına hiç değinilmemiştir. Ayrıca AP iktidarının, Kıbrıs meselesinde TİP’in görüşlerini almamış olmasından yakınılmaktadır. Elbette ki egemen sömürücü güçler iktidarının, böyle bir mesele değil, hiç bir meselede emekçi muhalefetinin görüşünü sorması beklenemez. Bu maddenin tabiatı icabıdır. Emekçi muhalefeti ancak kendi aktif politik gücüyle ve ekonomik-politik örgütleriyle ülke politikasında ağırlığını duyurur ve görüşlerini söktüre söktüre dinletir. Yok, eğer TİP yöneticileri Kıbrıs meselesinde alınacak tedbirlerin emekçi muhalefetiyle istişare edilerek oluşturulabileceği fikrinde idiyseler, bu, kendilerinin meseleye işçi sınıfı bilimi açısından eğilmediklerinin kanıtıdır. Öte yandan, mevcut üniter Kıbrıs devletini savunmayarak alması gerekenden daha geri bir çözüm yolu önerilmektedir. Federatif devletin Türklerin ve Rumların arasına sokulan nifak ve ayrılıkların tescilli ve sürgit devamı için ilk adım olacağı, Kıbrıs halkının gerçek çıkarının, aynı fabrikada çalışan Türk ve Rum işçilerini, yanyana tarlaları ekip biçen Türk ve Rum köylülerini, aynı şehir kasaba ve köylerde oturan, komşu evlerde oturan Türk ve Rum emekçilerini, aynı örgütlerin çatısı altında örgütlenen Rum ve Türkleri gerektirdiği gözden kaçırılmaktadır.

NERDE BİLİMSELLİK
2. sayıdan 15 gün sonra yayınlanan TİP Haberler’in 3. sayısında TİP yöneticilerinin Kıbrıs meselesi ile ilgili konuşma ve demeçleri geniş yer kaplıyor. İşte Aybar’ın Ankara İl Kongresinde yaptığı konuşmadan bazı pasajlar:

TARİHİN ÇİZGİSİ ANTİ-EMPERYALİST SAVAŞ ÇİZGİSİDİR
Kıbrıs buhranı vahametini muhafaza ediyor. Kıbrıslı soydaşlarımız hala kritik durumda. Hiç kimse, soydaşlarımızın yarın gene vahşice cinayetlere kurban gitmeyeceğini temin edemez. Oysa Kıbrıs davasının kesin bir sonuca bağlanması için milletçe savaşı göze aldık. Bir millet, savaşı kolay göze almaz. Milletimizin Kıbrıs için savaşı seve seve göze alması, konunun hayati önemini sezmiş, adadaki soydaşlarımızın katlinden de öte bir tehlikenin bizi tehdit ettiğini, o yanılmaz sağ duyusu ile kavramış olmasındandır.
Kıbrıs, bütün Ortadoğuyu kontrol ve tehdit eden müstesna bir üs, kocaman bir uçak gemisidir.
Meclis Demirel hükümetine Kıbrıs için savaş yetkisi vereli 25 gün oluyor. Fakat hükümet, kendisne verilen bu yetkiyi kullanmakta hiç acele etmedi. Hatta diyeceğim ki, kullanmamakta özel bir itina gösterdi. Şüphesi savaşa karar vermek kolay bir iş değildir. Bir milletin kaderini elinde tutanlar hafiflikle savaşa karar veremezler; vermemelidirler. İyice düşünmeden, bütün imkânlar hesaplanmadan savaşa girilemez. Ama savaşın zorunlu olduğu, gerçek bir tehlikeyi defetmek için savaştan başka çare kalmadığı haller de vardır. Kurtuluş savaşları, meşru müdafaa savaşları gibi… 25 gün bekledikten sonra artık sormak gerekiyor: savaş yetkisi istiyen ve alan Demirel Hükümeti yukarıda özetlediğimiz tehlikeleri bertaraf etmiş midir? Kıbrıs’taki soydaşlarımızın güvenliği, özgürlüğü ve hakları konusunda sağlam teminat elde etmiş midir? Bilmek, öğrenmek istiyoruz.
Buhranın ta başından beri Makarios büyük bir maharetle hareket etti. Makarios’un bu üstünlüğü, iki bloktan hiç birine mensup olmamasından ileri geliyor. Ne NATO’ya, ne Sovyetler Birliği’ne bağlı olmamak, Makarios’a geniş bir hareket serbestliği sağlıyor. Bu durumdan, azami derecede yararlanmasını biliyor. Makarios’un hesapları, bu günkü imkânları sonuna kadar istismar ederek, Kıbrıs’ı ileride Yunanistan’a bağlamaktır. Hedefi budur. Ve ne Amerika’ya, ne de Sovyetlere bağlı olmayan bir devlet temsil etmek, Makarios’u hedefine her gün biraz daha yaklaştırmaktadır.   

TİP HABERLERİ  SAYI 3
Bir il kongresinde Kıbrıs meselesinin hem de partili delege ve üyelere böyle şoven milliyetçi bir açıdan konulması havsalanın alamayacağı bir husustur. İşçi sınıfı biliminden zerre kadar nasibi olmayan yukarıdaki pasajları eleştirmek bile aslında abes olmalıdır. Ancak şu noktalara kısaca dikkat çekelim:
-Kıbrıs’a Demirel iktidarı tarafından yapılacak bir askeri müdahale, kurtuluş savaşlarıyla, meşru müdafaa savaşlarıyla eşdeğer gösteriliyor.
-Yıllar boyu “Ne Amerika, Ne Rusya” diye paralanan TİP Genel Başkanı, Makarios’un bu tarz davranışını başarının sebebi olarak kabul ederken, bu tarzın sosyal kökenine inemediği için sanki Makarios böyle istediği için böyle oluyormuş gibi gösteriyor ve üstelik de onun bir Enosis taktiği olduğunu telmih ederek, kendiliğinden bağımsızlıkçı bir tavrı karşısına düşmüş oluyor.
Aşağıdaki pasajlar ise TİP Merkez Yönetim Kurulu üyesi Behice Boran’ın TBMM’de yaptığı konuşmadan alınmıştır.

UYDU POLİTİKASINDAN VAZGEÇMEK GEREK
Barışsever dünya kamuoyunun, üçüncü dünya devletlerinin kabul edebileceği ve aynı zamanda her bölgede barışı sağlayacak, hem Türkiye’nin emniyetini sağlayacak hem Türk cemaatinin emniyetini sağlayacak bir çıkarmaya uygun olan sarih bir tezi ortaya koymak ve bunu müdafaa etmek lazımdır.
“Enosis’in ölmüş olduğu iddiasını ciddiye almak zordur. Yunan askerlerinin geri çekilmesiyle, Enosis nasıl ölmüş oluyor bütün diğer şartlar devam ederken? Konuşmanın başında da ana hatlarıyla belirtmem istedim ki, Yunan askerlerinin çekilmesi, orada milli muhafız gücü bulundukça ve Kıbrıs’ın Rum halkı Türklerden dört kat kalabalık bulundukça, Enosis’i gerçekleştirmek onlar için her zaman mümkündür.
Bu konuşmada da genel olarak Kıbrıs’a müdahale edilmesi gerektiği, bu müdahale yapılmadığı için iktidarın pasif ve aciz kaldığı ileri sürülmektedir. Yazımızın başından beri süregelen eleştirilerimizi tekrarlamakta yarar görmüyoruz. Dozaj bakımından hafif de olsa meseleye sınıf açısından değil, milliyetçilik açısından yaklaşıldığı yukarıdaki pasajları okuyanların hemen dikkatini çekecekti.
Aşağıdaki pasajlar da yine Behice Boran’ın bir konuşmasından alınmış olup, bu konuşma da, ne yazık ki, Ankara il kongresinde partililere karşı yapılmıştır. Ne TİP liderlerin parti üyeleri karşısında daha bilimsel açıdan koyması beklenirken, Behice Boran’ın kendisi, sanırız mevcut ortamın getirdiği “coşkunluğa” kaptırarak bu denli “millici”leştiği düşünülebilir.

ANTİEMPERYALİST MÜCADELEDE ÖNCÜ İŞÇİ SINIFININ PARTİSİDİR
“Biliyorsunuz sosyalistler yurt müdafaası sorununu milli kurtuluş savaşları haklı ve meşru savaşlar sayarlar. Ve orada silaha sarılmayı, sadece bir doğru değil, bir ödev bilirler. Kıbrıs meselesi ise sadece Kıbrıs sınırları içinde kalan bir mesele değildir. Kıbrıs meselesinde üç ayrı unsur vardır: Birincisi oradaki Türk cemaatinin, cemaat olarak can ve mal emniyetinin sağlanması ve cemaat olarak hakları ve çıkarlarıdır.
Kıbrıs dolayısıyle bir savaş olursa, bu; Yunanistan’a, onun arkasındaki Amerika’ya ve NATO’ya karşı anti-Amerikan, anti-emperyalist savaş haline gelecek ve dalgalanmaları, ne olursa olsun Amerika’nın ve emperyalizmin Türkiyeden sökülüp atılmasıyla sona erecektir.”      

TİP HABERLERİ Sayı:3
16 Aralık 1967

Boran da aynı Aybar gibi üçüncü dünya blokuna dahil bağımsız Kıbrıs devletinin, NATO’ya bağlı Türkiye tarafından “Türk cemaatinin can ve mal emniyetini sağlamak için yapılacak bir müdahaleyi, “yurt müdafaası savaşları” içinde mütalâa etmektedir! Ve Behice Boran daha da ileri giderek Türkiye’nin emperyalizmden kurtulup, bağımsızlığa kavuşmasının yolunu (yahut yollarından birini) Kıbrıs’a bu müdahale ile başlayıp, giderek Yunanistan’a, Amerika’ya ve NATO’ya karşı dönüşecek bir savaş olduğunu söyleyebilmektedir. Bu önerinin işçi sınıfının bilimiyle ne derece ilgisi olduğunu tesbit etmeyi okuyucunun kendisine bırakıyoruz. 

SONUÇ
Bütün bunları, o zamanki bilinç seviyesini tesbit etmek için yeniden okurların dikkatine sunduk:
“Biz meselenin doğrusunu elbette biliyorduk. Ama o zamanki şartlarda, taktik olarak mesele böyle konabilirdi. Daha ilerisi hazmedilemezdi” denecekse, bu itirazı makbul addetmiyoruz. Çünkü o tarihlerde ve daha önceleri Türkiye’nin ve toplumumuzun pek çok meselesi bu meselede olduğundan çok daha doğru ve bilimsel olarak konabiliyordu ve bu koyuşu yapmak için gerekli kılavuz, yani işçi sınıfının bilimi, oldukça yaygın bir şekilde kullanılabiliyordu.
Kıbrıs meselesinin bu günkü konuluşuyla bundan altı küsur yıl önce konuluşu arasında dağlar kadar fark, işçi sınıfı sosyalizminin, o günden bu yana nasıl süratle geliştiğinin, işçi sınıfımız ve yandaşları bünyesinde nasıl yaygınlaştırıldığının somut belirtisidir.
Nitekim, gelecek hafta incelemesini yapacağımız Türk Solu dergisi etrafında toplanan sosyalistlerin Kıbrıs meselesini değerlendirmeleri, bu görüşümüzü bir kez daha haklı çıkartacaktır.

NOT: Aktardığımız konuşmalardaki ilgi çekici yanlara dikkat çekmek için bazı noktaların altını çizdik. (KİTLE)    

(Kitle dergisi, 13 Ağustos 1974, Sayı:21)

   





13 Mayıs 2017 Cumartesi

KIBRISLI RUMLARIN ENOSİS SORUNU VE KIBRISLI TÜRKLERLE SİYASAL İŞBİRLİĞİ (1902-1941)


Kıbrıs’ta yaşayan iki ana etnik-ulusal toplum olan Kıbrıslı Rumlar ile Kıbrıslı Türklerin, Osmanlı yönetimi altında iken, ağır vergi yüküne ve baskılara karşı bazen birlikte ayaklandıkları bilinmektedir. 1878’de başlayan İngiliz yönetimi altında da, Türk üyeler Kavanin Meclisi’nde, Rum üyelerin enosis konusunu gündeme getirmedikleri zamanlarda, birlikte hareket ederek, ada halkının genel çıkarlarını savunurlar. Bunun örnekleri 1902 yılı içinde iki defa görülür. Nisan 1902’de, üç Türk üyeden ikisi (Hafız Ziyai ile Ahmet Derviş), Rum üyeler tarafından dile getirilen, Meclis yetkilerinin genişletilmesi ve egemen güç olan İngiltere’nin veto hakkının kaldırılması taleplerini destekler. Haziran 1902’de, Rum üye Yorgo Şagalli’nin enosis emelinden söz etmiş olmasına rağmen, yine Ziyai ve Derviş Efendiler, İngiltere tarafından Osmanlı hükümetine her yıl ödenen 92,800 sterlin tutarındaki “Haraç”ın (Tribute) Kıbrıs bütçesinden alınmamasını isteyen Rumlarla birlikte oy kullanırlar. İlginçtir, her iki olaydan sonra da, İngiliz yöneticiler, muhalifleri kışkırtır ve “Mebuslarımız adayı Yunanistan’a vermek için Rumlarla birlik yaptılar” söylentisi yayılır.  

Kavanin Meclisi’nin 7 Mayıs 1903 tarihli oturumunda Kıbrıslı Rum üyelerin yeniden enosis emelinden söz etmeleri üzerine, Derviş Efendi, 18 Haziran 1903 tarihli oturumda Meclis’e bir karar tasarısı sunarak, İngiltere’nin adadan ayrılması halinde adanın geri Türkiye’ye verilmesini talep eder. Kıbrıslı Türkler, bu politika değişikliğinden sonra, Kıbrıslı Rumlarla adanın ihtiyaçlarına yönelik işbirliği yapma politikasından uzaklaşır ve Kıbrıs’ın siyasal statüsünde değişiklik yapılması önerilerine hep karşı dururlar.[1] Bu dönemde iki toplum arasında enosis sorunu yüzünden meydana gelen çeşitli olaylar, resmi Kıbrıs Türk tarih yazıcıları tarafından ayrıntılı olarak ele alındığı için burada anlatılmayacaktır.[2]

Resmi tarih kitaplarında yer verilmeyen bir başka işbirliği, 13 Nisan 1924’de Lefkonuk’ta düzenlenen ilk tarım kongresindedir. Bu toplantıya Kıbrıslı Türk çiftçiler de katılacağı için enosis sorununun gündeme alınmamasının önceden kararlaştırılmış olması dikkate değer. Avukat Kiryakos Rossidis, adanın her yanından 250 Kıbrıslı Rum ve 65 Kıbrıslı Türk temsilciyi bir araya toplamayı başarır. Kongrenin sonuç bildirisinde, Aşar Vergisi’nin kaldırılması ve acilen bir Ziraat Bankası’nın kurulması istenir. Seçilen yürütme komitesinde 12 Kıbrıslı Rum ve 6 Kıbrıslı Türk vardır.[3] Bu Kıbrıslı Türkler şunlardır: Yenağralı Hoca Hakkı, Dedezade Asım, Galatya’dan Ali Fehmi, Baf’tan Teralı Faik, Bodamyalı A. Ratib Bey. Komitenin daha sonra kaleme aldığı tüzük, Türkçe olarak basılarak, adadaki bütün Türk köylerine dağıtılır. Yürütme Komitesi’nin Aralık 1924’de yapılan ikinci toplantısında bir Çiftçi Partisi’nin kurulması konusu tartışılır, ama İngiliz yönetiminin ilgisizliği ve kurucuların kişisel görüş ayrılıkları yüzünden bu parti kurulamaz.[4]

Kıbrıslı Türklerin toplum sorunlarını çözmeye yönelik olarak 7 Haziran 1924’de Mağusa’da oluşturdukları “Kıbrıs Türk Cemaat-ı İslâmiyesi” adlı bir örgüt ile 1 Mayıs 1931’de Lefkoşa’da toplanan “Kıbrıs Türk Milli Kongresi”, sonuç vermeyen iki siyasal girişim olarak burada kaydedilmelidir. 

1 Ocak 1925’de ilk sayısı yayımlanan komünist “Neos Antropos” gazetesi ile “Birlik” adlı Kıbrıs Türk gazetesi arasında bir iletişimin olduğunu biliyoruz. Bu yıllarda Kıbrıslı Türk işçiler, Leymosun’daki Amele Merkezi’nde Rumlarla birlikte örgütlenmiş olup, Merkez’in tüzüğü Türkçeye çevrilmiştir. 1927 yılında burada yapılan 1 Mayıs kutlamasında Ali Feruzi adlı bir Kıbrıslı Türk işçi de konuşma yapanlardandır.

Lefkoşa’daki Amele Kulübü tüzüğünün de 1931’de Türkçe olarak 500 adet basıldığını belirtelim. Bu kulübün 1920’den beri başkanı olan Yorgo Hacıpavlu, 1925’de “Laiki” adlı kendi gazetesini yayımlamaya başlar. Seçim programında hükümet ve Kıbrıslı Türklerle işbirliğini savunmakta; Haraç ve Aşar Vergisi’nin kaldırılması gibi yerel ihtiyaçların karşılanmasını, daha özgürlükçü bir anayasanın getirilmesini istemektedir.[5]

Kıbrıs 1925’de Taç Kolonisi ilan edilir. Meclis’teki Kıbrıslı Rum üye sayısı 9’dan 12’ye çıkarılırken, Kıbrıslı Türk üye sayısı 3 olarak kalır. Fakat atanan İngiliz üye sayısı 6’dan 9’a çıkarıldığından, denge korunmuş olur. Ekim 1925’de yapılan seçimlerde ılımlı Rum adaylar başarı kazanırken, 6 aşırı enosisçi adaydan ancak bir tanesi seçilir. Rum üyelerden üçü ise, ilk defa emekçilerden yana bir programla seçilir.

14 Ağustos 1926’da yapılan gizli bir toplantıda 20 Kıbrıslı Rum tarafından kurulan Kıbrıs Komünist Partisi (KKP)’nin kurucuları arasında herhangi bir Kıbrıslı Türk yoktur, ama partinin atletizm kulübünde 12 Kıbrıslı Türk üye vardır. Ayrıca İnşaat İşçileri Birliği’ndeki Kıbrıslı Türk üyeler de sınıf kardeşleriyle birlikte grevlere katılmaktadır ve Leymosun’dan Kemal Ahmet adlı bir Kıbrıslı Türkün KKP Merkez Komitesi’nin üyesi olduğu biliniyor.[6]

“Neos Anthropos”, 8 Ocak 1927 tarihli sayısında şunları yazar: “Milli restorasyon sadece yabancı boyunduruğundan kurtulduktan sonra sağlanabilir. Burjuva veya proletarya, Rum veya Türk olsun, ister Yunanistan’ı, ister özerkliği isteyen, bütün Britanya aleyhtarı unsurlar, yabancı yönetime karşı işbirliği yapmalıdır.”

KKP’nin 1. Kongresi, “Sosyalist Balkan Federasyonu” çerçevesinde “Bağımsız Kıbrıs” hedefini belirler. Bu görüşün, Yunanistan’la birleşmek isteyen Kıbrıslı Rum milliyetçiler tarafından rağbet görmemesi ve tartışmaların artması üzerine, KKP, 1927 yılında sırf bu konuyu görüşmek ve politik çizgisini değiştirmek üzere, ilk olağanüstü kongresini toplar. Ne var ki, enosis konusunda açık bir tavır belirlemez. Çünkü örnek aldığı SBKP, enosise karşıdır ve bunu açıkça kınamaktan kaçınmaktadır.

Kavanin Meclisi’ndeki Rum ve Türk üyeler, Haraçla ilgili maddenin bütçe tasarısından çıkarılmaması üzerine 1927’de hep birlikte red oyu kullanırlar. Bunun üzerine, adaya yeni atanmış olan Vali Ronald Storrs, bütçeyi bir Emirname ile yürürlüğe koymak zorunda kalır. İngiltere, kısa bir süre sonra, Haraç’ı kaldırır.

Meclis’te oluşan bu işbirliğinin devamı konusunda “Nea Laiki” gazetesinin 23 Eylül 1927 tarihli sayısında bir makale yayımlayan Hacıpavlu, “sadece Türklerle işbirliği yaparsak ileriye gidebiliriz” diye yazar. Yorgo Hacıpavlu, 3 ay sonra aynı gazetenin 23 Aralık 1927 tarihli sayısında, şu görüşleri dile getirir:

“Kavanin Meclisi’nde güçlü bir Rum-Türk işbirliği için gerekli ön koşullar yoktur. Ancak, Türk toplumunun dinsel vakıf mallarını yönetmekte olan Evkaf ile cami ve okulların bakımını sağlayan Hükümetin, bu toplum üzerindeki güçlü etkisini durdurması halinde, gerçekten halkçı olan Türk temsilcilerinin Meclis’e girebileceğine inanmaktayım. Evkaf’ın vesayetinden kurtulmak isteyen ilerici Türkler vardır, ama gerici unsurların muhalefeti ile onların çabaları akamete uğramaktadır. Bu nedenle ilerici Türklerin iktidara gelmesine yardımcı olmak bir görevdir. Çünkü sadece onlar, hükümetin gizli anahtarı olmayı reddedebilirler.”

Hacıpavlu bu makalesinde daha da ileri giderek, Türkçe el ilanları basılmasını ve Kavanin Meclisi’nde yapılan görüşmelerde Türk üyelerin ne kadar az rol oynadıklarının ve yerli çıkarların savunulmasında nasıl başarısız kaldıklarının Türk toplumuna teşhir edilmesini önermekteydi.[7] 

1928 yılında Kıbrıs’ta İngiliz sömürge yönetiminin 50. yıldönümü nedeniyle yayımlanan KKP Manifestosu’nda, adaya özerklik verilmesi talep edilir. Kıbrıslı Rumlardan oluşan bir heyet, 1929 yılı içinde Londra’ya giderek, İngiliz İşçi Partisi Hükümeti’nden, adanın Yunanistan’la birleşmesini talep eder. O sırada, Yunanistan ve Kıbrıs Komünist Partilerinin enosise açıkça karşı oldukları bilinmektedir.

KKP, Haziran 1930’da yapılan Kavanin Meclisi seçimlerine “özerklik” sloganı ile katılır ve oyların %15 kadarını toplar, ama milletvekili çıkaramaz. Bu seçimler sırasında, Kıbrıslı Rum aday Hacıpavlu’nun, Evkaf’ın Türk delegesi Münir Bey’in karşısındaki Kemalist aday olan Necati Bey’in seçim kampanyasını desteklediğini görmekteyiz. Necati Bey, Kıbrıs’taki Türkiye Konsolosu Asaf Bey tarafından da desteklenmektedir Nitekim Meclis üyeliğini büyük bir başarı ile kazanır.   

1895’de kabul edilmiş olan eğitim yasası ile Kıbrıs’ta daha çok Yunanistan ve Türkiye’deki eğitim müfredatı izlenmiş ve adaya özgü bir sistem kurulmamıştı. 1930’da Türkiye’deki eğitim sisteminde yapılan değişiklikler, aynen Kıbrıs Türk okullarına taşınır ve 23 Nisan ile 29 Ekim, milli günler olarak kutlanmaya başlanır. Gazeteler aracılığıyla tohumları ekilen Türk milliyetçiliği, toplum liderliğini Evkafçı-İngilizci ve Halkçı-Milliyetçi olarak ikiye böler. 

13 Haziran 1930 tarihli Neos Antropos’ta yer alan Ahmet Fethullah imzalı bir makalede, Kıbrıslı Rumlar ile Kıbrıslı Türklerin ortak bir örgüt kurması gerektiği belirtilir.[8] Nitekim bir yıl sonraki polis raporları, sadece Kıbrıslı Türklerden oluşan bir komünist yapıdan söz etmektedir. Bu örgütün ileri gelenleri olarak dellâl Salim Aziz Bulli ile bakkal Ahmet Hulûsi’nin[9] ve ayrıca avukat kâtibi Osman Vehbi[10] ile Terzi Naim Hoca’nın adlarını biliyoruz.

Kıbrıslı Rumlar ise, enosisçi-milliyetçiler ile komünistler olarak iki kampa ayrılmıştır.  25 Mart 1931’deki kutlamalar sırasında meydana gelen çatışmalardan sonra, Lefkoşa’da 5, Leymosun’da 25 komünist tutuklanır. Polis kayıtlarına göre, adadaki komünistlerin sayısı son 6 ayda 181’den 365’e yükselmiştir ve yaptıkları toplantılar çok kalabalık olmaktadır.  

Halkçı Necati, Kavanin Meclisi’nde Kıbrıs’ın Anadolu’nun bir parçası olduğundan söz ederken, yine bir Kıbrıslı Türk milletvekili olan İngiliz yanlısı Dr. Eyyub, Evkaf yanlısı “Hakikat” gazetesinde çıkan makalelerinde, her iki memleketin farklı yönetim ve sosyal yapılara sahip olmalarına rağmen, milliyetçilerin Türkiye’de yapılan her fiil ve hareketi taklit etmek istediklerinden şikâyet etmektedir.[11] Aynı Dr. Eyyub, Mayıs 1930’da Kavanin Meclisi’nde yeni Belediye Yasası’nın görüşülmesi sırasında, Belediye Başkan Yardımcılarının Türk üyeler arasından seçilmesini önererek, Rum milletvekillerinin tepkisine yol açar. Hacıpavlu, ona şu yanıtı verir: “Sayın üye, böylece, bir teneke dolusu zeytin yağını almak için, tek bir zeytin önermektedir.” Kakoyannis ise şöyle konuşur: “Dr. Eyyub’un önerisi kabul edilirse, azınlığa daha çok haklar verilmiş olacaktır. Çünkü Türkler, halen Belediye Başkanı makamına da seçilme hakkına sahiptirler.”[12]   

Halkçı Necati Bey, 28 Nisan 1931 günü Gümrük Vergisi ve Gelirleri Yasa Tasarısı’nın oylanması sırasında, diğer iki Kıbrıslı Türk üyenin katılmadığı bu oturumda, Kıbrıslı Rum üyelerle birlikte olumsuz oy kullanınca, Kıbrıslı Türk üyelerin 1878’den beri Sömürge Yönetimine sağladığı otomatik destek ortadan kalkar. Bu, 1927’deki Bütçe Tasarısı’nın Kavanin Meclisi’ndeki oylamasında görülen Türkler ile Rumların birlikte karşı oy kullanmaları olayından sonra yaşanan yeni bir işbirliği örneği idi. Bu duruma çok öfkelenen dönemin İngiliz valisi Ronald Storrs, Necati Bey’i, anılarında yazdığı şekilde, “Kavanin Meclisi’nin 13. Kıbrıslı Rum üyesi, o küçük Türk” diye nitelendirir.[13]

Lefkoşa’da dağıtılan 28 Temmuz 1931 tarihli ve Türkçe bir bildiride, Hacıpavlu ve Mihailidis, yalancı işçi dostları olarak ilan edilmekte ve “Filergadon” ve “Panergadigi” derneklerine kayıtlı olan işçilerin buralardan ayrılıp, kendi derneklerine üye olmaları istenmektedir. Çağrıda yer alan 17 imzadan 2’si, terzi Mehmet Hüseyin ile kumaş boyacısı Mehmet Emin İbrahim’e aittir. 13 Ağustos 1931 tarihli Söz gazetesinde çıkan “Sürüden ayrılanı kurt yer” başlıklı makale, Lefkoşa’da bazı Kıbrıslı Türklerin esnafı bolşevikliğe davet ettiğinden şikâyet edilmektedir.  

İngiliz Sömürge Yönetimi, Necati Bey’in Rumlarla birlikte oy kullanması sonucu Meclisten geçemeyen yasayı zorla uygulamak isteyince, Kıbrıslı Rumlar, Ekim 1931’deki enosis yanlısı milliyetçi eylemlerini başlatırlar ve Vali Storrs’un konağını yakarlar. KKP, bu dönemde Kilise'nin enosis propagandasına karşıdır ve parti kararına göre, taraftarlar toplantılara katılır, ama enosis yerine özerklik talebini dile getirir. İngiliz Sömürge Yönetimi, bu eylemleri fırsat bilerek, Kavanin Meclisi’ni kapatır ve anayasayı yürürlükten kaldırarak, bütün siyasi faaliyetleri yasaklar. Böylece, 1941’e kadar sürecek ve yeni dönemin valisinin adı ile anılacak olan Palmer-okrasi denen bir baskı dönemi başlamış olur. Bu dönemde de siyasi işbirliği olanakları bulunur. 

Kıbrıs Türk gazetesi “Ses”, 18 Haziran 1937 günü “Siyasi Cemiyet” başlığı altında, “Eleftheria” adlı Rumca gazeteden aktardığı bir haberde, Lefkoşa yanında diğer kasabalarda da şubeleri olacak olan ve Kıbrıslı Rumlar ile Kıbrıslı Türkler tarafından kurulmuş ortak siyasi bir cemiyetin, adaya özerklik verilmesini desteklemekte olduğunu duyurur. Tanınmış Lefkoşalı avukat Yannis Kleridis, bu siyasi cemiyetin önderi olup, sabık Kavanin Meclisi üyesi M. Hami, Larnaka Belediye azası ve avukat Bay Celal Şefik, Leymosun Belediye azası ve diş doktoru Bay Nazif (Denizer), kendi kasabalarında bu cemiyetin oluşumuna katılan Kıbrıs Türk ileri gelenleri arasındadır.

Necati Bey’in 5 ve 12 Haziran 1937 tarihli Söz gazetelerinde yayımlanan “Muhtar İdareye Meylimizin Hakiki Sebebleri Nelerdir?” başlıklı makale dizisinin, gazetenin direktörü M. Remzi Okan tarafından durdurulması ise ilginç bir gelişmedir. Tepki gösteren bir başka yayın organı da “Ses”tir. Bu gazetenin 25 Haziran 1937 tarihli nüshasında yer alan ve “Türk-İngiliz elbirliği yerine, Türk-Rum siyaset ve kültür birliği mi başlıyor?” başlıklı makalede, kapatılmış olan Kavanin Meclisi’nin eski üyelerinden olan M. Hami’nin adı geçen siyasi cemiyete katılımı eleştirilir.
Kemalist Türk milliyetçiliğini savunan Kıbrıs Türk gazetelerinden olan “Ses”te çıkan bu başyazı ile “Söz” gazetesinin tutumu, o günlerde egemen olan Kıbrıs Türk düşüncesi hakkında bize iyi bir fikir vermektedir.
1937 yılında Londra’daki Kıbrıslı komünistler tarafından “Kıbrıs için Özerklik Komitesi” kurulur. Aynı komite Kıbrıs’tan gelen ve 200 kişinin imzasını taşıyan ve temelli anayasa değişiklik önerilerini içeren bir memorandumu, 1939’da Sömürgeler Bakanlığı’na sunar, ama kabul görmez.
Bu gelişmelerden hemen sonra, Kıbrıslı Rumlar ile Kıbrıslı Türkler, İkinci Dünya Savaşı sırasında İngilizlerin safında çeşitli cephelerde savaşıp hizmet verirken, ülke içindeki zor ekonomik koşullara karşı, ortak sendikalarda örgütlenirler. Enosis sorunu yüzünden ortak sendikalardan ilk kopuş, 1942 yılının sonunda “Kıbrıs Türk Marangozlar Sendikası”nın kurulmasıyla olur. Daha sonraki büyük kopuş, 1945’de olur. Bu noktada, 1941’de kurulan Kıbrıs Emekçi Halkının İlerici Partisi (AKEL)’nin enosis politikasının, Kıbrıslı Türklerle siyasal işbirliği için en büyük engeli oluşturduğu da vurgulanmalıdır.

(Bu bildiri, Lefkoşa’daki Dayanışma Evi’nde 13 Mayıs 2017 günü “Sol ve Kıbrıs Sorunu” grubu tarafından düzenlenen “İkinci Yıllık Konferans 2017’de okundu.)   




[1] Bkz. An, Ahmet, Kıbrıs Türk Liderliğinin Oluşması (1900-1942), Lefkoşa 1997, s.14-15 
[2] 1895-1907 yılları arasındaki protesto mektupları için bkz. Osman Örek, History Speaks, Nicosia, March 1971, ayrıca Sabahattin İsmail, İngiliz Yönetiminde Türk-Rum İlişkileri ve İlk Türk-Rum Kavgaları, Lefkoşa 1997, 394s., Ahmet C. Gazioğlunun iki kitabı, Enosis Çemberinde Türkler (1878-1952), Lefkoşa 1996, 505s. ve Enosise Karşı Taksim ve Eşit Egemenlik (1951-1959), Lefkoşa 1998, 472s.
[3] Eleftheria, 16 Nisan 1924'den aktaran Y. Katsourides, Kıbrıs Komünist Partisi Tarihi, Lefkoşa 2014, agy, s.129
[4] An, Ahmet, İşçi Sınıfının Geçmişteki Güzel İşbirliği Günleri, Afrika gazetesi, 23-26 Kasım 2005
[5] Georghallides, G.S., Cyprus and the Governorship of Sir Ronald Storrs, Nicosia 1985den aktaran A.An, Kıbrıs Türk Liderliğinin Oluşması (1900-1942), Lefkoşa 1997, s. 88-89
[7] Georghallides, G.S., Cyprus and the Governorship of Sir Ronald Storrs, Nicosia 1985den aktaran A.An, Kıbrıs Türk Liderliğinin Oluşması (1900-1942), Lefkoşa 1997, s.98-99
[8] Neos Antropos, 13 Haziran 1930dan aktaran Katsourides, agy, s.185
[9] Nevzat, Altay, Nationalism amongst the Turks of Cyprus: The First Wave,
   University of Oulu, Finland, 2005, s.328-329
[10] Mapolar, H.A., Aslar: Bir Devre Adını Yazanlar, Lefkoşa 2016, s.85
[11] An, Ahmet, Kıbrıs Türk Liderliğinin Oluşumu (1900-1942), Lefkoşa 1997, s. 149 ve 165
[12] agy, s. 113
[13] Orientations, London 1943, p.502