4 Temmuz 2014 Cuma

KIBRISLI TÜRKLERDE KİMLİK ARAŞTIRMALARININ GEÇMİŞİ


"Kıbrıslı Türk veya Kıbrıs Türkü kimdir?" sorusuna yanıt ararken sanırım ilk başvurulacak yer, bizim kendi toplumumuzun nereden gelip nereye gitmekte olduğu hakkında bize bilgiler verecek olan kültür tarihimizle ilgili eserler olmalıdır. Ne yazık ki bu konuda yapılmış olan çalışmalar yok denecek kadar azdır.
            24 Ağustos 1935 tarihli Ses gazetesindeki bir makalesinde Ulviye Mithat Hanım, o yıllarda Kıbrıslı Türklerin kültürel sorunlarına şöyle parmak basmaktaydı:
            "İşittiğime göre Kıbrıs tarihinin Rum cemaatına ait olan kültür kısmı tamamıyle mazbutmuş. Rumlar, kültür tarihlerini muhtelif eserlerle tesbit etmişler ve gelecek nesillerin istifadesi için hazırlamışlar. Buna mukabil Türkler şimdiye kadar bu mevzuu düşünmemişler bile! Zaten Kıbrıs Türkleri Kıbrıs tarihinin her safhasını ihmal etmişler. Hani Kıbrıs'ın bir Edebiyat Tarihi? Hani bir İdare Tarihi! Umumi Tarihi bile bir mektep kitabından ibaret.
            Kültür Tarihimiz hakkında şimdiye kadar yazılan yegane yazı, geçen sene lise mecmuasında lisenin tarihine dair yazılan kısa bir makaledir. Kültürümüzün beşiği olan ilk okullarımızın terakki devirlerini gösteren bir makaleye çok ihtiyacımız var."
            Ulviye Hanım'ın sözünü ettiği makale, eşi olan lise tarih öğretmeni Mustafa Mithat Bey'in "Kıbrıs Erkek Lisesi Mecmuası, 1933-1934 Yıllığı'nda çıkan "Lisenin Tarihi" (s.107-127) başlıklı yazısıdır. "Muhtasar Kıbrıs Tarihi'ni yazmış olan Mustafa Mithat Bey (1926), coğrafya hocası İbrahim Hakkı Bey ile birlikte "Mekteblere Mahsus Küçük Kıbrıs Coğrafyası ve Küçük Kıbrıs Tarihi" adlı 73 sayfalık kitabı, 1930'da Lefkoşa'daki Birlik Matbaasında bastırıp yayımlamışlardır (Bak. Kıbrıs'ta Türkçe Basılmış Tarih Kitapları ve Sonuncusu: Kıbrıs'ta Türkler, Ahmet An, Yeni Düzen 23 Mayıs 1994 ve Alternatif Yazın, Sayı 7/1993)
Kıbrıs'tan Türkiye'ye göç etmiş olan ve Denizli Lisesi'nde tarih öğretmenliği yapan İsmet Konur, 1938 yılında İstanbul'daki Remzi Kitabevi yayını olarak "Kıbrıs Türkleri" adlı bir çalışmasını yayımlamış, ama ne yazık ki kitabın Kıbrıs'a girmesi yasaklanmıştı. 18 Ekim 1938 tarihli Söz gazetesinde konuyla ilgili olarak şu haber yer almaktaydı:
            "Cuma günü neşredilen resmi gazetede ilan edildiğine göre, Türkiye'de basılıp neşredilen "Kıbrıs Türkleri" adındaki kitabın adamıza idhali kati surette yasak edilmiştir. Polis idaresi bazı ticarethane ve müesseselerde araştırmalar yapmış fakat bu kitabı bulamamıştır. Kitabın müellifi Denizli Tarih öğretmeni İsmet Konur'dur".
            Öğretmen Hasan Behçet tarafından hazırlanan "Kıbrıs Türk Maarif Tarihi (1571-1968)" adlı çalışma ise ancak 1969'da yayımlanmıştır.
            Kıbrıslı Türklerin ada üzerinde yaşayan toplumlardan biri olarak kendi siyasal ve kültürel tarihi yeterince bilinmediği veya şimdiye kadar yapılmış olan kısıtlı çalışmalar okunmadığı için, bazıları bir kimlik arayışına çıkmakta veya bunalıma düşmektedirler. Yaygın olarak dağıtımı yapılan ve resmi veya ulusal ideolojiye uygun olarak yazılmış tarih kitaplarında ise, "Biz kimiz?" sorusunu yanıtlamaya elverişli bilgiler yer almamaktadır.
Özellikle 1974'den sonra, Kıbrıslı Türklerin adanın kuzeyindeki %37'lik toprak parçası üzerinde toplanmaları, ekonomik, askeri ve siyasal yönden bölgeyi kesin denetimi altında tutmakta olan Türkiye Cumhuriyeti'ne bağımlı bir yapı oluşturmuş ve geleneksel Kıbrıs Türk toplumunun düzen ve dengeleri değiştiğinden, kültürel yapı daha büyük ölçüde değişime uğramıştır. Konumuz açısından önem kazanan kültürel asimilasyona karşı, özgün Kıbrıslı kimliğimizin korunması sorunu,  Kıbrıslı Türk aydınları sürekli olarak düşündürmüş ve onları çeşitli eylemlere itmiştir. Türkiyeli ve Kıbrıslı kültürün çatışması sırasında kimlik bunalımları ve kimlik arama çabaları ortaya çıkmıştır.
Geleneksel ve küçük bir toplum yapısına sahip olan Kıbrıslı Türklerin bundan önce elbette bir kimlikleri vardı, ama bu boyutta kimlik sorunları da yoktu. Kıbrıs'ta 300 yıllı aşkın Osmanlı yönetiminden sonra 1878'de başlayan İngiliz yönetimi, ada üzerinde yaşamakta olan Rum-Ortodoks nüfus yanında Müslüman bir azınlığın hamisi durumundaydı. 1900'lerin başındaki Müslüman cemaattan, 1950'lerdeki Türk toplumuna geçiş sürecinde, Yunan ve Türk milliyetçiliklerinin dış etken olarak rolü ve Kıbrıs Türk liderliğinin oluşup pekişmesi, bir başka çalışmamızda incelenmiştir. (Yeni Çağ, 8 Mart 1993'de başlayan 85 yazılık dizi) "Kıbrıslılık bilincinin geliştirilmesi üzerine notlar" başlıklı 46 yazılık dizimizde ise (ilk 4 yazı 23 Ekim-4 Aralık 1987 Söz'de, diğerleri 4 Ocak-22 Kasım 1989 Demokrat'ta yayımlanmıştır) konunun siyasal kimlik açısından irdelenmesi yapılmıştır.
1974'den sonra Türkiye kültürünün yoğun etkisi altında kalan ve kendi kültürel kimliğini saptama, ona sahip çıkma ve onu geliştirme mücadelesine önem vermeye başlayan Kıbrıslı Türkler, önceleri bazı siyasi partilerin çatısı altında bu tartışmayı başlatmış; daha sonra da gerek kültür derneklerinin içinde, gerekse kişisel araştırmalar çerçevesinde Kıbrıs Türkünün kültürel kimliğini toplayıp korumak için çalışmalar yürütmüşlerdir.
Kıbrıs Türk kültürünün ulaştığı düzeyi saptamak amacıyla yapılan ilk kapsamlı toplantı, Kültür-sanat örgütlerinin ve sanatçıların katılımıyla 1 ile 4 Şubat 1983 tarihleri arasında Lefkoşa'da yapılmıştır. Zamanın kültür işlerinden sorumlu bakanı Ahmet Atamsoy'un da desteklediği bu "Kültür-Sanat Danışma Toplantısı"na 200'ü aşkın kişi katılmış ve 24 bildiri sunulmuştu. Dil ve Edebiyat, Tarih, Müzik, Eski Eserler, Basın-Yayın, Plastik Sanatlar, Kütüphane-Arşiv, Folklor-Etnografya, Tiyatro ve Yasa konularında 10 komisyon halinde sürdürülen çalışmalar, ne yazık ki daha sonra kitaplaşamamış ve tahmin edildiği gibi tozlu raflara kaldırılmıştı. Ancak konuya ilgi gösteren tek yayın organı olan Söz gazetesinde tartışmaların bir kısmı özetlenmişti.
Genel olarak Kıbrıs Kültürü, özel olarak da Kıbrıs Türk Kültürü'nün en yoğun biçimde tartışıldığı o günlerde, Söz gazetesinde 31 Ocak ile 12 Şubat 1983 tarihleri arasında üç çalışmam yayımlanmıştı. Bunların başlıkları şöyleydi: 1) Tarihsel-etnolojik açıdan Kıbrıs kültürünün kökenleri, 2) 1571 yılından sonra Kıbrıs'ın etnik ve kültürel yapısında görülen değişiklikler, 3) Kıbrıs'ta yaşayan iki ana etnik- ulusal toplum arasındaki kültürel ve folklorik etkileşimler. Kültürel kimliğimiz, sözü edilen bu üç çalışmada ana hatları ile ilk kez tarihsel perspektif içinde incelenmiş oluyordu.
Danışma toplantısının hemen ardından 25 Şubat 1983'te Halk Sanatları Derneği'nin Lefkoşa'da düzenlemiş olduğu 1.Halkbilim Sempozyumu da Kıbrıs Türkünün etnik-ulusal bilincinin belirginleşmesinde ilk bilimsel adımlardan birini oluşturuyordu. 1983-86 yılları arasında yapılmış olan Halkbilimi Sempozyumlarına sunulan bildirilerin Turizm ve Kültür Bakanlığı yayını olarak 1986 yılında basılabilmiş olması, konuyla ilgilenenler açısından bir kazanım olmuştu. Ne yazık ki aynı derneğin gerek 11-18 Ekim 1982'de Kumarcılar Hanı'ndaki "Arayış" Folklor Sergisi'nde, gerekse 8-12 Aralık 1987'de Atatürk Kültür Merkezi'ndeki Giysi ve Elişleri Sergisi'nde sergilenen malzeme, bir Folklor Müzesi'nin yokluğu nedeniyle elden çıkarılmıştır. Kitaplaşmış diğer folklor derlemeleri arasında Mahmut İslamoğlu, Oğuz Yorgancıoğlu, Erdoğan Saraçoğlu, Hasan Siber, Mustafa Gökçeoğlu ve diğerlerinin çalışmaları anılabilir.
Yazılı kültür ürünlerimize gelince, ilk akla gelen ve ilk el atılmış konu olarak gazetelerimiz var. Bu konudaki ilk çalışma Söz gazetesinde, Ağustos 1933'de yayımlanmış olan gazetenin başyazarı Mehmet Remzi Bey tarafından hazırlanmış "Kıbrıs'ta Gazetenin Tarihçesi" başlıklı yazı dizisidir. Matbaacı Mehmet Akif'in, "Yeni Fikirler" dergisinin çıkan iki sayısında (Mayıs 1946 ve Ocak 1947) yayımlamağa başladığı "Kıbrıs'ta Türk Matbaacılığı ve Gazeteciliği" konulu araştırması, sonradan "Kıbrıs" gazetesinde de yer almış (1949), ama ne yazık ki bitirilememiştir. 1969'da Hasan Şefik Altay tarafından yayımlanan "Kıbrıs Basın Kaynakları" (Birçok yanlış ve eksik bilgilerle doludur) ile Cemalettin Ünlü'nün 1981'de Ankara'da yayımlanan "Kıbrıs'ta Basın Olayı (1878-1981)" yeni çalışmalara ışık tutmuştur.
       Eski dergilerimizle ilgili ilk tanıtım yazısı, 24 Ağustos 1982 tarihinden başlayarak Yeni Düzen gazetesinde, "Tarihin tozlu sayfalarındaki kültür ve sanat dergilerimiz" başlığı altında, 20 gün süreyle Sevgül Uludağ tarafından kaleme alındı. Daha sonra Harid Fedai, Halkın Sesi gazetesinde 27 Mart-3 Nisan 1984 tarihlerinde çıkan "1940'lı yıllarda Kıbrıs'ta yayınlanan Türkçe dergiler" başlıklı çalışmasıyla, şimdiye kadar eksik kalmış yönleri de ekleyerek, bu konudaki bilgilerimizi zenginleştirmiştir. Benim "40 yıl önceki düşün yaşamımızdan örnekler" adlı çalışmam da önce Yeni Kıbrıs dergisinde (25 Temmuz-2 Ağustos 1990) yayımlandı. Bu arada Haşmet M. Gürkan, Söz gazetesinde eski bazı dergi ve gazetelerimizi tanıtmış, Sabahattin İsmail de Yeni Kıbrıs'ta çıkan gazete tanıtma yazılarını 1987'de "Kıbrıs Türk Basınında İz Bırakanlar" adıyla kitaplaştırmıştır.
Ne yazık ki gerek eski gazetelerimizin, gerekse eski dergilerimizin eksiksiz bir kolleksiyonu ne Milli Arşiv'de, ne de Milli Kütüphanede bulunmaktadır. Bu arada ilk defa 25 Aralık 1962'de Lefkoşa'daki Mevlevi Tekkesi'nde "Kıbrıs'taki ilk Türk gazeteleri" sergisinin açıldığını ve burada birçok eski gazetemizin sergilendiğini hatırlatalım. Zamanın Türk Cemaat Meclisi Sosyal İşleri ve Belediye Dairesi Başkanlığını yürüten Türkiyeli gazeteci Ömer Sami Coşar'ın daha sonra sergilenen malzemeyi kendi kolleksiyonuymuş gibi, yetkililerin onayıyla Türkiye'ye götürdüğü bilinmektedir. Coşar'ın Mart 1984'de ölmesi ardından sözü edilen tarihi kolleksiyonunun ne olduğu bilinmemektedir. Keşke aynı yetkililer ilgilenip gazeteleri geri ülkemize getirebilseler!
Kıbrıs'ta Türkçe olarak basılmış kitap ve kitapçıklarla ilgili olarak yayınlanmış ilk kapsamlı bibliyografya çalışması ise 1878-1987 arasında çıkarılmış 650 kitap ve 150 kitapçık, toplam 800 eser benim tarafımdan Yeni Kıbrıs dergisinde (Ocak-Ekim 1987 ve Şubat 1988) yayımlanmıştır. Daha sonra 1992 yılına kadar olan yayınlar, aynı dergide yıllık olarak liste halinde verilmiştir. Ekim 1984'de araştırmacı yazarlarımızdan Ahmet C.Gazioğlu'nun aylık olarak çıkarmaya başladığı bu dergide politik yazılar yanında, daha çok eski Kıbrıs üzerine yazılmış araştırma yazılarına ve Harid Fedai, Haşmet M.Gürkan, Sabahattin İsmail, Ali Nesim, Ahmet An gibi yazarların kültürel mirasımızı inceleyip tanıtan yazılarına yer verilmekteydi. Dergi daha sonra resmi propaganda ağırlıklı içeriğe önem vermiş ve 1993 yılı sonunda yayımını durdurmuştur.
Kıbrıs Türk kültürünün sözlü ve yazılı kaynaklarını derleme konusunda şimdiye kadar yapılmış çalışmalara değindikten sonra, kültürel kimlik tartışmalarına gelebiliriz. İzleyebildiğimiz kadarıyla, bu konuda kişisel düzeyde yapılan tartışmalar dışında, kamuoyu önünde yapılmış ilk toplantı, Güzelyurt Sanat Derneği (GÜSAD) tarafından 4 ile 9 Ağustos 1986 tarihleri arasında Lefkoşa'daki Atatürk Kültür Merkezi'nde düzenlenen "Kimlik arayışında kültürel ve sanatsal gelişmenin önemi" konulu sempozyumdur. 1983 Şubat'ında HAS-DER, Folklor Sergisi'ne "Arayış" adını vermiş ve sergilenen folklor ürünlerinde Kıbrıslı kimlik ortaya çıkmış olmasına rağmen, üç buçuk yıl sonra GÜSAD'ın kültür ve sanatsal gelişmede yeni bir kimlik arayışına çıkması yadırgatıcı olmuştu. Sempozyum düzenleyicilerinin bir diğer hatası da, bildiri sunacak 10 konuşmacıdan sadece bir tanesinin Kıbrıs'tan, diğerlerinin ise hep Türkiye'den seçilmiş olmasıydı. Daha ilk toplantıda "biz Kıbrıs Türk sanat ve kültürüne bir reçete vermek için gelmedik" deme ihtiyacını hisseden konuşmacılar, gerçekte bu görevi yerine getirmeye çalışmışlar ve yer yer katılanların ağır eleştirileriyle karşılaşmışlardı. Ne yazık ki bu sempozyumdaki tartışmalar sonucu ortaya çıkan görüşler toparlanıp, kitaplaşamamış, ancak birkaç bildiri o günlerde Ortam gazetesinde yayımlanabilmişti. O günlerde İstanbul'daki Cumhuriyet gazetesi de sempozyumla ilgili haberleri Türkiye kamuoyuna kısa bile olsa aktarmış, ama aynı hatalı başlığı kullanmıştı: "Kıbrıs'ta kültürel kimlik aranıyor". (4 Ağustos 1986) İki gün sonraki haber başlığında ise Prof. Emre Kongar'ın bir saptaması vardı: "Kıbrıs Türklerinin kültür kimliği farklı". 9 Ağustos 1986 günü ise artık gerçek durum Kıbrıslı bir konuşmacının ağzından duyuluyordu: "Kıbrıs müdahaleci kültürün etkisinde."
Kıbrıs'ta yaşamakta olan gerek Rum, gerekse Türk toplumlarının kültürel açıdan sırayla Yunanistan'dan ve Türkiye'den etkilenmekte oldukları bir gerçektir. Ama Kıbrıslı kimliğin belirgenleşip, siyasal birlikteliği şekillendirmesi, ancak bu iki dış kültürün asimile edici etkilerine karşı bilinçli bir karşı koyuş ve Kıbrıs'ın kendi yerel kültür özelliklerini yaygınlaştırıp geliştirmekle olasıdır. Kimlik sorununun ilk ve son çözümlemede bir kültür sorunu olduğunu unutmadan, kendi siyasal ve kültürel tarihimizi gizli-saklı, resmi-gayrıresmi tüm yönleriyle okuyup, araştırmalı ve iyice özümsemeliyiz. Aksi taktirde bilgisizlikten veya yalan-yanlış bilgilenmeden kaynaklanan bunalımlara düşmek ve kimlik arayışına çıkmak kaçınılmaz olur.
"Umut İnsanda" oyununun İstanbul'da sahnelenmesi sırasında Cumhuriyet gazetesinde çıkan bir söyleşide yine yanlış bir başlık kullanılmıştı: "Kıbrıs Türkü kültürel kimlik arayışı içinde". Söyleşiye katılan şair Fikret Demirağ bir yandan "Kıbrıs Türk toplumu açısından en belirgin izler Osmanlı kültürünün" saptamasını yaparken, öte yandan da Kıbrıs Türk şairlerinin geçmişten önemli bir kültür mirası almadığı söylenebilir" demekteydi. (Cumhuriyet, 23 Eylül 1986) Oysa ki bir edebiyat öğretmeni olan Demirağ'ın, şiir alanında en yüksek mertebe olan "Reis-üş Şuara" ünvanını almış olan zamanın müftüsü Hasan Hilmi Efendi, Kaytazzade Nazım, Kenzi vb şairlerimizi duyup okumamış olması affedilemez bir eksiklik olmalıydı. Çağdaş şairlerimiz ise, bir çırpıda göz ardı edilmekteydi. Aynı söyleşiye katılmış olan Yaşar Ersoy ise "dünyevi bir kimlik" arayışıyla kozmopolitizmi yeğliyordu.
Ulaştığı ve ulaşabileceği düzey ne olursa olsun Kıbrıslı kimliği bir türlü benimseyemeyip, uzak diyarlara kaçmış olan bir başka şairimiz olan Mehmet Yaşın da Londra'da yaptığı bir söyleşide "Akdeniz kültürü içinde ruhumu arıyorum" demekteydi. (Cumhuriyet, 18 Mayıs 1987) Arayış içinde olan ve bir grup arkadaşı ile birlikte kendilerine "74 Kuşağı Şairler" adını takan Hakkı Yücel de, Kıbrıs toprağından uzak kalmayı yeğlediğinden, şiir kitabının adını "Acı Sürgün" koyuvermişti. (1986) Aynı çevrenin girişimiyle İstanbul'da yayımlanan Varlık dergisi, Nisan ve Mayıs 1987 sayılarında "Bir Kimlik Arayışı: Kıbrıs Türk Edebiyatı" başlıklı bölümler yayımlamış ve bu çevrenin konuyla ilgili görüşlerini Türkiyeli okuyucuya aktarmaya çalışmıştı.
Hızını alamayan "74 Kuşağı Şairleri", 21 Haziran 1987'de Londra'daki Hackney Belediyesi'nin desteğiyle "Edebiyatta Kıbrıslı Türk Kimliği" konulu bir panel düzenlemiş ve panele sunulan bildirileri yine aynı başlık altında Varlık Yayınları arasında kitap olarak bastırmıştı. (1988) Paneli örgütleyen Mehmet Yaşın ve diğer katılımcıların, konuyla ilgili olarak Kıbrıs'ta yapılmış olan çalışma ve tartışmalardan habersiz davrandıkları ve kendilerini bu konuda öncü ilan ettikleri görülmüştür. Kaldı ki esas sorunun, panele önayak olanların kişisel kimlik bunalımı olduğu Mehmet Yaşın'ın açılış konuşmasında şöyle dile getirilmekteydi: "Konferansın adına "Kıbrıslı Türk Edebiyatçıların Kimlik Bunalımı" deseydik, daha yerinde olurdu belki. Sorun asıl bizim içimizde. Bir halkın kimliğini ortadan kaldırmak öyle kolay değil...Korkarım biz yazarlar kendi kimlik bunalımımızı dile getiriyoruz." (s.17) Bu kitapta sunulan bildirilerle ilgili eleştirilerimi, 19 Haziran 1988 tarihli Kıbrıs Postası gazetesinde yayımladığımdan burada ayrıntıya girilmeyecektir.
Kimlik araştırmalarıyla ilgili bir başka panel 24 Aralık 1990 tarihinde, Girne Anafartalar Lisesi tarafından düzenlenmiştir. "Kıbrıs'ta yaşayan Türklerin kimliklerinin önemi, coğrafi, tarihi, milli-dini ve politik açıdan gerekliliği" konulu panelde, daha çok resmi ideolojinin bilinen görüşleri tekrarlanmış ve lise öğrencilerine şovenizm aşılamaya çalışılmıştır. (Bildiri özetleri için Bak. Halkın Sesi, 26 Aralık 1990)
Resmi ideoloji paralelinde hazırlanmış bir başka çalışma ise, emekli felsefe-sosyoloji öğretmeni Ali Nesim tarafından hazırlanmış ve KKTC Milli Eğitim ve Kültür Bakanlığı Yayınlarının 17. kitabı olarak 1990 yılı sonunda basılmıştır. "Kıbrıslı Türklerin Kimliği" adı verilmiş olan kitapta yer alan "Sosyal ve kültürel yönleriyle Kıbrıs Türkleri", "Kıbrıs Türk edebiyatı ve kimlik olgusu", "Kıbrıs Türk halkında kültür değişimleri", "Biz nasıl bir halkız?" ve "Kıbrıslı Türklerin kimliği" başlıklı 5 bölümde subjektif ve şovenist görüşler aktarılmaktadır. Örnek olarak şu yargılara değinilebilir:
"Bizler "(yani bugünkü Kıbrıs Türkleri) Rumların iddia ettikleri gibi istilacıların kalıntıları değil, adanın gerçek sahipleriyiz...Kıbrıs Türkü, tarihiyle ve kültürüyle bu adanın en eski bir halkıdır ve ulusal bir halk olarak Rum halkından ayrıdır ve onların sahip olduğu tüm haklara sahiptir." (s.13)
Burada sözünü edeceğimiz ve konumuzla ilgili son kitap, Aralık 1993'de yayımlanan Dr.Nazım Beratlı'ya ait "Kıbrıslı Türklerin Tarihi-1.Kitap: "Kıbrıslı Türk Kimliğinin Türk Komponenti" başlıklı çalışmadır. Henüz yayımlanmamış olan 2. kitapta da "Kıbrıslı Türk kimliğin Kıbrıslı komponentinin işleneceği haber verilmektedir. (s.17) K.T. Sanatçı ve Yazarlar Birliği'nin kendi yönetim kurulunu yarışmanın seçici üyeleri ilan ederek Birliğin kurucu ilk başkanı değerli tarih araştırmacısı ve yazar Haşmet Muzaffer Gürkan'ın anısına düzenlediği ilk yarışmada 1.'lik ödülü verilen bu kitapla ilgili bir eleştiri yazım, "Ödülünü hak etmeyen bir kitap" başlığı altında Alternatif Yazın dergisinin 6. (Mart-Nisan 1993) sayısında yayımlanmıştır. Dr.Beratlı "Kıbrıslı Türklerin ata ve kılıca yatkın olduklarını, yani Türkmen özelliklerini yüzyılları aşarak gelip sürdürmekte olduklarını" kaydederek, "Kıbrıslı Türklerin kültürlerinin temelinde, Alevi-Bektaşi değerlerinin yattığını" belirtmekte, ama hiçbir inandırıcı belge veya kaynağa atıfta bulunamamaktadır. (s.246 ve 207)
Kimlik konusuyla ilgili olarak Refik Durbaş'ın İstanbul'da yayımlanan Görüş dergisinin Eylül 1989 tarihli sayısında kaleme aldığı ve Mustafa Gökçeoğlu'nun "Tezler ve Sözler" başlıklı folklorik derleme kitabını vesile edip dile getirdiği görüşleri eleştiren "Kıbrıslı'nın Kimliği" başlıklı karşı yazım, yine aynı derginin Ekim 1989 tarihli 35. sayısında yayımlanmıştı ve alt başlıkta şunlar yer almaktaydı: "Türkiye'den Kıbrıs'a gelip de buradaki sözümona demokrasiye hayran kalan sağlı-sollu Türkiyeli aydınların, en önce Kıbrıslının kimliğini ve ülkenin tarihini öğrenmeleri gerekiyor."
Nitekim son zamanlarda yine bu bilgisizlik veya görmezlikten gelmeye dayalı olarak, Kıbrıs'ta da konuyla ilgili yanlış görüşler ileri sürülebilmektedir. Örneğin Alternatif Yazın dergisinin 8. sayısında (Tem.-Ağustos 1994) Derviş Okan imzalı bir yazıda "tüm ilerici görüntüsüne rağmen aslında tutucu ve gerici olan Kıbrıslılık Kimliği" görüşüne yer verilmektedir. Bu görüşün yanlışlığına ilişkin gönderdiğimiz yazı, ne yazık ki dergi tarafından yayımlanması uygun bulunmamış, ama daha sonra 29 Ağustos 1994 tarihli Yeni Çağ gazetesinde yayımlanabilmiştir. Orada da belirtildiği gibi "esas sorun, öncelikle kendi tarih ve coğrafyamızdan kaynaklanan Kıbrıslı kimliğimize sahip çıkmak ve onu yitirmeden, dinamik bir yapı içinde evrenselleştirebilmektir. Sınıf mücadelesinin yükseldiği oranda, bu kimliğin sınıfsal karakteri de kendini gösterecektir."
Yoksa sosyalist kimlik diyerek, sol köktenci bir görüşle kültürün ulusal şekillenmesinin inkarı bizi hiçbir yere götüremez. Milliyetçilik ile şovenizmi reddederken, milli olmayı reddedemeyiz. Enternasyonalizme evet derken, nasyonal nihilizme düşmemek gerekmektedir. Şoven burjuva kültürüne karşı geliştireceğimiz, halkların kardeşliğine dayalı olan emekçi sınıfının kültürü olmalıdır. Sosyalist yurtseverliğe dayanan bu yeni kültürün içeriği sosyalist, şekli milli olacaktır. İşte tam da bu nedenle Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum kültürel kimliklerin, Türkiyeli ve Yunanistanlı kimliklerin asimile edici etkilerine karşı mücadelesi önem kazanmaktadır. Kıbrıslı kimlik, daha çok Türkiye ve Yunanistan'ın müdahaleci etkilerine karşı verilecek bağımsızlık kavgasından beslenecek ve oluşumunu daha da hızlandırıp geliştirecektir.

(Yeni Düzen gazetesi, Lefkoşa, 26 ve 27 Eylül 1994)


  

2 Mayıs 2014 Cuma

KIBRIS İŞÇİ SINIFININ GEÇMİŞTEKİ GÜZEL İŞBİRLİĞİ GÜNLERİ


             Kıbrıs Komünist Partisi, 14 Ağustos 1926’da resmen kurulduğu zaman, kurucuları arasında herhangi bir Kıbrıslı Türk yoktu. Partinin amaçlarından biri, “Rumlar ile Türklerden oluşan İngiliz aleyhtarı bir cephenin kurulması” olmasına rağmen, Kıbrıs Türk toplumu ile olan teması çok sınırlıydı. Parti önceleri adanın bağımsızlığını, daha sonra da özerkliğini desteklemişti. Kıbrıs Komünist Partisi ile adanın Yunanistan ile birleşmesini (enosis) savunan Kıbrıslı Rum milliyetçiler arasındaki fikir ayrılığı da, komünistlerin ana hedefi olan “anti-emperyalist birlik cephesi”nin kurulmasına engel oldu. Öte yandan Kemalizm, Türkiye’de ve Kıbrıslı Türkler arasında geçerli olan tek ideoloji idi. Türkçe dilinde yayımlanmış sosyalist eserler, Kıbrıs’ta yok gibiydi. 1923’de yasaklanmış olan Türkiye Komünist Partisi’nin etkisi ise, Türkiye’de bile yok denecek kadar azdı.     

            Eldeki bilgilere göre, bazı Kıbrıslı Türk işçiler, Nisan 1919’da kurulmuş olan İnşaat İşçilerinin Sendikası’nda Kıbrıslı Rumlarla birlikte örgütlenmişler ve 1924’de tek bir örgüt çatısı altında bütün işçileri örgütlemiş olan Leymosun İşçi Merkezi’nin faaliyetlerinde Kıbrıslı Türk işçiler de yer almıştı. Kıbrıslı Türklerin, Merkezin amaç ve hedeflerini öğrenebilmeleri için, Leymosun İşçi Merkezi’nin tüzüğü, Türkçeye de çevrilmişti. Kıbrıs Komünist Partisi’nin kurucularından olan Yannis Lefkis, anılarında, İşçi Merkezi’nin tüzüğünün iyi Rumca bilen Mustafa adlı bir Kıbrıslı Türk tarafından Türkçeye çevrildiğini ve bu kişinin sonradan Türkiye’ye göç ederek, Türkiye Dışişleri Bakanlığı’nda bir süre çalıştığını yazmaktadır. Merkezin açılış törenine hem Kıbrıslı Türkler, hem de Kıbrıslı Rumlar katılmış ve tüzük, oybirliği ile kabul edilmişti.

            Kıbrıs’taki ilk komünist yayınlardan biri olan “Neos Antropos” ile Birlik adlı Kıbrıs Türk gazetesinin iyi ilişkiler içinde olduğunu görülmektedir. Birlik gazetesi, 30 Ocak 1925 tarihli (Sayı:53) nüshasında, Leymosun’da yayımlanan Neos Antropos gazetesinin yazarları adına H.Solomonidis tarafından kaleme alınmış olan bir mektubu yayımlamıştı. Bay Solomonidis, “Neos Antropos” gazetesinin ilk sayısının çıkması nedeniyle, Birlik gazetesinin gönderdiği mektuba teşekkür etmekteydi. Bay Solomonidis, Birlik gazetesini büyük bir ilgi ile izlemekte olduklarını ve karar vermiş olmalarına rağmen, Leymosun’da Türkçe basabilen basımevi olmadığı için, gazetenin yarısını Türkçe olarak basmayı başaramadıklarından üzüntü duyduklarını belirtmekteydi. Birlik gazetesi de, bir sonraki nüshasında, Neos Antropos’un bir makalesini Türkçe olarak yayımlamıştı. Bu makalede, Kıbrıs halkının, Yunan idaresinde yaşamak uğruna, İngiliz idaresinden ayrılmak istemediği belirtilmekteydi.  

            Nisan 1924’de Lefkonuk’ta avukat Kiryakos Rossidis tarafından düzenlenen tarım işçilerinin ilk toplantısına, 250 Rum ve 65 Türk delege katılmış ve seçilen heyette iki Kıbrıslı Türk yer almıştı. İkinci toplantı, Temmuz 1925’de Lefkoşa’da yapılmış ve ortak bir “Rum-Türk Köylü Partisi”nin oluşturulması kararlaştırılmıştı. Ne var ki, kişisel görüş ayrılıkları yüzünden bu parti kurulamamıştı.  

            Türkçeye çevrilip, Lefkoşa’da 20 Ekim 1931 tarihinde basılmış olan bir başka kulüp tüzüğü daha bilinmektedir. Bu, 16 sayfa tutan “Lefkoşa Amele Kulübü”ne ait  “Nizamname-i Esasisi”dir. 500 adet basılarak, tanesi bir kuruşa satılmıştı.

            1920’lerin sonu ve 1930’ların başında, Kıbrıs’ta kuraklık ve yoksulluk hüküm sürerken, dünyada da ekonomik kriz vardı. Kıbrıs halkı, sosyalizm fikirlerine yönelmiş ve işçi sendikalarında örgütlenmeye başlamıştı. Öte yandan, İngiliz sömürge yönetimi, ceza yasasını değiştirip, solcu kitapları yasaklayarak, işçi sınıfı hareketinin gelişmesini engellemeye çabalamaktaydı. 

            Rumların Ekim 1931 ayaklanmasından sonra, İngiliz Sömürge Anayasası ve Kavanin Meclisi ortadan kaldırıldı. Bu olaylardan önce, 13 Ağustos 1931 tarihli Söz gazetesinde “Sürüden ayrılanı kurt kapar” başlığı altında çıkan ve o günlerde Kıbrıslı Türk solcuların siyasal faaliyetleri hakkında bize fikir veren bir makalede şunları okumaktayız:

            “Son birkaç haftadır Lefkoşada olduğu gibi diğer kaza merkezlerinde de komonistler beyannameler çıkarıyorlar ve asnafı Bolşevikliğe davet ediyorlar. Biz, Komonistlerin neşrettikleri beyannameleri tahlil ve terviç edecek değiliz; yalnız bunları imza edenler arasında bir kaç ta Türk ismi gördüğümüz için en ziyade bunlarla meşgul olacak ve buna dair fikir ve kanaatımızı izaha çalışacağız... Bolşeviklere yanaşan ve karışan Türklerin kimler olduklarını bilmiyoruz. Fakat kimler olursa olsun, bu hareketleri ile bizi gücendirdiler ve pek tehlükeli bir vaziyete soktular...Kendini bilmeyen cahil bir iki Türk, Komonistlerin propagandasına kapılmış ve bizden ayrılmışlarsa, bunda Cemaatımızın bir kusuru ve hatası yoktur. Hata varsa bizden ayrılan ve karanlık yollara sapanlardadır ki bunları da sürüden ayrıldıkları için hiç şüphe etmeyiz ki kurtlar yiyecektir.”

            Kıbrıs Komünist Partisi ve ona yakın sekiz kuruluş, Ağustos 1933’de, var olan yasalarda yapılan değişiklikler ardından yasadışı ilan edildiler. Komünist Parti’nin liderleri ada dışına gönderildiler. “Hronos” adlı Kıbrıs Rum gazetesi, 4 Ekim 1933 tarihli nüshasında, Gilan köyünden Hasan Hilmi adlı bir Kıbrıslı Türkün de, komünizm propagandası yapma suçundan tutuklananlar arasında olduğunu yazmıştı.

            İngiliz sömürge yönetimi, 1941’de siyasal parti çalışmalarına izin verince, AKEL, Kıbrıs Komünist Partisi’nin yasal organı olarak kuruldu. AKEL’in kurucuları arasında da yine herhangi bir Kıbrıslı Türk yoktu.

            AKEL, 1943’ün başında yapılan 2. Kongresinde, Yunanistan ile birleşme politikasını benimseyince, hem sendikal harekette, hem de siyasal çalışmalarda, Kıbrıslı Türkler ile Kıbrıslı Rumlar arasında bazı sorunlar çıkmaya başladı. Burada, ilk defa olarak, işçi sınıfının etnik temelde bölünmese tanık olduk.

              Kıbrıslı Türklerin oluşturduğu ilk sendika, Niyazi Dağlı’nın önderliğinde, 12 dülgerin ortak işçi sendikalarından ayrılarak, 27 Kasım 1942’de kurdukları  “Lefkoşa Türk Dülgerler Birliği”dir. Yeni kurulan Pan-Kıbrıs Çiftçiler Birliği (PEK)’nden Kıbrıslı Türk işçilerin 1943’de ayrılma nedeni de yine, enosis propagandası idi. PEK’in enosis eğilimleri, Kıbrıslı Türklerin bu örgütte daha fazla kalmalarına engel oldu. Kıbrıslı Türk köylüler, 1 Mayıs 1943’de kendilerine ait “Kıbrıs Türk Çiftçiler Birliği”ni kurdular.

            Kıbrıs işçi sınıfı hareketinin etnik temelde bölünmesi, 13 Ağustos 1944’de, yüzlerce Kıbrıslı Türk işçinin, yeni Kıbrıs Türk sendikalarını kurmak üzere, PEO binasını terk etmeleri ile daha da derinleşti. 1945 yılında, ayrı Kıbrıs Türk sendikalarında 843 Kıbrıslı Türk işçi, “Kıbrıs Türk İşçi Birlikleri” adı altında örgütlenmişti.

            Derviş Ali Kavazoğlu’nun takma adı olan D.A.Alkan imzasıyla, Halkın Sesi gazetesinin 13 Haziran 1944 (Sayı:429) tarihli nüshasında yer alan “Türk Amele Birliği Rumlardan niçin ayrılmıştır?” başlıklı yazısında, Lefkoşa Amele Birliği Kaza Heyeti Sekreteri Yagovides’in 28.5.1944 tarihli Aneksartitos gazetesindeki makalesine şöyle yanıt verilmekteydi:

            “(...) 25 Martta birlik binanızı kendi bayraklarınızla süslediniz ve bu günün önemini belirten bir çok nutuklar söylediğiniz halde, bizim hiç bir milli günümüzde birliğinize hiç bir Türk bayrağı çektirmediniz ve bu gibi günlerimizden hiçbirini tesid için tek bir kelime bile söylemediniz En fenası şu ki en büyük spor bayramımızda Ankaradan radyo dinlememize fırsat bile vermediniz. (...) Genel sekreteriniz Bay Zartides, Kıbrısın Yunanistana ilhak edilmesi için İngiltere Başvekaletine tantanalı bir telgraf çekmiştir! Birliğinizde yüzlerce Türk ve birçok Ermeniler aza bulundukları halde, bazı genel toplantılarınızda “kardeşler! Yunan olmamız dolayısile mücadeleye devam ederek teşkilatlanmalıyız ki harp sonunda milletimizi yükseltebilelim!” diye haykırıyordunuz. Mademki ırk ve din farkı gözetmiyorsunuz hükümetçe tanınmış olan kaza heyeti arasında neden bir tek Türk bulunmuyor? (...).” 

            Bir başka alıntı daha yapalım. 20 Haziran 1944 tarihli Halkın Sesi gazetesinde yer alan Kıbrıs Türk İşçi Birliklerinin Lefkoşa Sekreteri Mehmet Niyazi’nin “Lefkoşa Kaza Amele Birliği Sekreterine açık mektup”unda şöyle denmekteydi:

            “1 Mayıs 943 yortusunda yüzlerce Rumca yazılı tabellalardan Türkçe olarak kaç tane vardı? Hiç...hiç...Bizleri bir siyasi, milli maksatlarınızı yüzümüze aksettirmediniz mi? Kıbrısın Yunanistana ilhakı için Lortlar kamarasına telgraf çekmediniz mi? 943te yapılması kararlaştırılan umumi bir grev kararında Türkçe konuşulmadığından ani olarak hatanızı yüzünüze vurunca Rum amelesi dağındıktan sonra Türk işçisini yağmur içinde durdurtmak istemediniz mi? (...) Hiç olmazsa nüfus nisbetinde işçi çalıştırttınız mı? Türk işçisinin yevmiyesi Rum işçisi gibi müsavi veya ona yakın tutulması için araştırmalar oldu mu? Sözün kısası Türkün hakkı hiç gözetildi mi? Hayır!..Hayır!..Hayır!..”

            Kıbrıs Türk gazetesi Yankı, 26 Şubat 1945 tarihli (Sayı:9) nüshasında, “Rum fırkaları ve biz” başlıklı bir makalede, Leymosun Belediyesi’nin çıkardığı bir dergide “Türklerin durumu” başlığı altında çıkmış bir yazıya değinerek, şunları yazmaktaydı:

“Leymosun belediyesinin dergisi ise ilhaka taraftar olmadığımızı kabul etmekle beraber, ileride bu davaya katılmamızı sağlamak için gayret sarfedilmesini istiyor... Biz Türkler...Türk-Rum dostluğuna gerçekten inanmışızdır. Fakat esefle görüyoruz ki Rum dostlarımızın bize karşı gösterdikleri sevgi, siyaset nezaketinden öteye geçmemiştir. Çünkü hala belediyelerde ikinci reislik makamını bile bize vermemekte ısrar ettiklerini ve belediye işlerinde Türkçeyi ihmal ettiklerini görüyoruz.”

            Yankı gazetesinin 6 Mayıs 1945 tarihli nüshasında çıkan ve “Türk İşçi Birlikleri”nin İngiltere Müstemleke Müsteşarlığı’na gönderdiği bir mektupta da şu talepler yer almaktaydı:

            “Türk memur veya işçisinin Rum tesiri altında ezilmesine meydan verilmemelidir ki Türkler de ön bulabilsinler ve başarı gösterebilsinler... Lefkoşada her mahalleye konulan sokak levhalarına Türkçenin de yazılması... Her Türke resmi makamlardan gönderilecek her hangi bir evrak Türkçe olmalı. Rumca ve İngilizce olmamalıdır.... İşçi Bayramı olan 1 Mayısın ve Milli günlerin resmen tanınması ve tesit edilmesi... Kıbrıs Türklerinin Hükûmet tarafından İslâm ünvaniyle değil, Türk ünvaniyle tanınması ve mekteplerimizin de bu nam altında tavsif edilmesi...”

            Ekim 1947’de, “İşçinin Yolu Şaşmaz” adlı ilk solcu Kıbrıslı Türk yayın organı çıkarıldı. Bu aylık dergi, içeriğinin “çok ideolojik” olması gerekçesiyle  ikinci sayısından sonra yayınını durdurdu.

13 Ocak ile 17 Mayıs 1948 tarihleri arasında 125 gün süren Büyük Maden Grevi, Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum sendikacılar arasındaki işbirliğinin güzel bir örneğidir. Kıbrıs Türk liderliğine yakın olan Halkın Sesi ve Hürsöz gazeteleri, başlangıçta greve destek verdiler. Ama daha sonra desteklerini geri çektiler. İlk defa olarak günlük bir işçi gazetesinin çıkarılmasına ihtiyaç vardı. Bu ancak 19 Mayıs 1948’de, yani grevin sona ermesinden iki gün sonra mümkün oldu. Gazetenin adı “Emekçi” idi. Bu gazete günlük yayınını, 1949 yılında bir süre ara verdi, ama daha sonra haftalık olarak yeniden yayımlanmaya başlandı. Kıbrıs Türk lideri ve Halkın Sesi gazetesinin sahibi olan Dr.Küçük’ün açtığı bir zem ve kadih davası yüzünden, “Emekçi” gazetesi yayınını durdurmak zorunda kaldı. 

Ezekias Papayuannu, Ağustos 1949’da yapılan 6. Kongre’de AKEL’in yeni  Genel Sekreteri olarak seçildi. Sloganı “enosis ve yalnız enosis” idi ve Yunanistan Komünist Partisi’nin lideri olan Nikos Zahariadis’in desteğine sahipti. 

Yunanistan Komünist Partisi’nin yasadışı yayını olan Neos Kozmos, Kasım 1951 tarihli nüshasında, enosis sloganının, o zaman var olan  koşullarda, en güçlü bir anti-emperyalist hareketliliği sağladığını yazmıştı.

            Aralık 1951’de yapılan AKEL’in 7. Kongresinde kabul edilen bir kararda, “Hâlâ daha, şoven (Türkiye’ye bakan) Türk burjuvazisinin ve toprak ağalarının etkisinde bulunan Kıbrıs Türk azınlığı içindeki kişilere daha fazla dikkat verilmesi” çağrısında bulunuldu.

            AKEL’in milliyetçi politikası, Kıbrıs Türk toplumunu partiden gittikçe daha fazla yabancılaştırmaktaydı. Bir Kıbrıs Rum gazetesi olan Neos Antropos’da yayımlanan ilginç bir makale, birkaç gün sonra, Halkın Sesi gazetesinin 19 Mart 1952 tarihli nüshasında iktibas edilmişti. 

            G.Yuannidi, K.Koliyannis ve P.Rusu tarafından kaleme alınan makalenin başlığı şöyleydi: “Kıbrıs Halkının Kurtuluş Mücadelesi =Türk Azınlığı=”

            Yazının bazı bölümlerinde şöyle denmekteydi:

            “Türk azınlığı meselesi Antiemperyalist mücadele için esas meseledir. Ve AKEL bu gibi meselelere ciddiyet ve katiyetle karşı koymalıdır. (…) Mahut Yunanistan’a ilhak propagandası parolası ise, Türk işçisinin buna güç inanacağı aşikârdır.(…) Türkler Rumlara ve AKEL’cilere itimat etmiyorlar. Zira büyük Yunanistan şovenizmine emniyetleri yoktur. (…) Türklerin ve Rumların halk sendikaları, tek cemiyetleri ve diğer zirai teşkilatları olmalıdır. İşçi sınıfının bir tek partisi olmalı. Bu tek partinin (AKEL) Milli Türk Kolu olabilir.(…) Kıbrıs’taki Türk meselesi, bütün Milli mesele içerisinde, hususi Milli bir meseledir. Eğer AKEL’in Türk azınlığına karşı tam Milli bir siyaseti olmazsa, Yunan Milli Davasını, ilhak davasını da gerektiği gibi karşılayamayacaktır.(…)”  

            1948 yazından itibaren Kıbrıs Türk İşçi Birlikleri ile işbirliği yapmaya başlayan PEO, Kasım 1952’de, Kıbrıslı Türk üyeleri için merkezde bir büro açma kararı aldı. Mart 1954’de, “Emekçi” gazetesinin sahibi ve başyazarı (ve 1952’den beri PEO Merkez Komitesi’nin üyesi) olan Ahmet Sadi Erkurt, PEO’nun Kıbrıs Türk Bürosu’nun başına atandı.

            AKEL de, Ekim 1954’de, Karpaz’daki Galatya köyüne kadar geniş bir şekilde dağıtımı yapılmış olan, “Partinin Türk Kolu”nun ilk Türkçe bildirisini yayımladı. Bu tarihi ilk bildiride, tanınmış Türk şairi Nazım Hikmet tarafından Kıbrıslı Türklere gönderilmiş olan mesajdan aktarılmış şu istek de yer almaktaydı: “Kıbrıs’ta barış için, hürriyet için, Kıbrıs’ın sömürge olmaktan, emperyalizme askeri üs vazifesi görmekten kurulması için dövüşen Kıbrıslı Rum kardeşlerinizle el ele verin. Aynı safta yan yana dövüşün.”

            1954 yılının sonunda, 1,500 Kıbrıslı Türk işçinin PEO’da örgütlendiğini görüyoruz. Solcu sendika PEO, sık sık Türkçe bildiriler ve “İşçi Bülteni” adlı aylık bir yayın yayımlamaya başlamıştı. Hatta “İşçinin Sesi” adında haftalık bir sendika gazetesinin yayımlanması planlanmıştı, ama “İnkılapçı” adlı haftalık bir gazetenin 13 Eylül 1955’den itibaren yayımlanmaya başlaması ile bu plan gerçekleştirilmedi. 

            İşçilerin sesi haline gelen “İnkılapçı” gazetesi, sadece 14 hafta çıkabildi. O günlerde önemli olan bütün sosyal ve ekonomik konularda makale ve haberler yayımlamaktaydı. Ama İngiliz Sömürge Yönetimi’nin 14 Aralık 1955 tarihinde olağanüstü durum ilan etmesinden sonra, bu gazete, AKEL’in günlük gazetesi olan “Neos Demokratis” ile birlikte kapatıldı. Önce AKEL, daha sonra da köylülerin, gençliğin ve kadınların solcu örgütleri, yasadışı ilan edildi ve birçok solcu tutuklanarak hapse atıldı. “İnkılapçı”nın 12 Aralık 1955 tarihli son nüshasında çıkan “Tehdit” başlıklı makaleden de anlaşılacağı gibi, o zamanki Kıbrıs Türk liderliği ve onun yeraltı örgütü TMT, “İnkılapçı”nın yayıncılarına şu ifadeleri içeren tehdit mektupları göndermişlerdi: “İnkılapçı’nın yayınını durdurunuz. Yoksa kafanız kesilecektir!” 

            1 Mayıs 1958 günü, Kıbrıslı Rum ve Kıbrıslı Türk işçilerin birlikte yürüyüş yapıp, emperyalizm ve sömürgeciliğe karşı ortak mücadele verme kararlılığını dile getirmelerinden sonra, TMT (Türk Mukavemet Teşkilatı) bir bildiri yayımladı ve Kıbrıslı Rumların da örgütlü olduğu PEO sendikasından istifa etmelerini talep etti. Kıbrıslı Rumlarla işbirliği yapanların da cezalandırılacağı uyarısında bulundu. Bundan sonra, o günlerin günlük gazeteleri, “PEO’dan istifa” ilanlarıyla doldu ve ilk tedhiş eylemi, 22 Mayıs 1958’de PEO’nun Türk bölümünün başkanı olan Ahmet Sadi’nin öldürülmesi girişimiyle başladı. 24 Mayıs’ta, “İnkılapçı” gazetesinin yazı işleri müdürü olan Fazıl Önder öldürüldü. Diğer ilerici Kıbrıslı Türkler de, Lefkoşa ve Leymosun’da ya öldürüldü veya yaralandı.     

            Türkiye ve Kıbrıs Türk liderliği, hep birlikte, adanın taksiminin Kıbrıs sorununun tek çözüm yolu olduğunu öne süren politikalarını sürdürmekteydiler. Adanın taksim edilmesine karşı olan Kıbrıslı Rum ve Kıbrıslı Türk solcular da, seslerini yükseltmekte ve bu politikaya muhalefet etmekteydiler. Örneğin AKEL’in Kıbrıs Türk Kolu, o sıralar adayı ziyaret etmekte olan Prof. Nihat Erim’e verdikleri bir mektupta, ona şu görüşlerini iletmişlerdi:

“Ayrılmaz bir bütün olan Kıbrıs halkı, Türkler ve Rumlar, bu topraklarda yüzyıllarca birlikte yaşamışlar ve yaşamaktadırlar.(…) Adayı taksim etme fikri, Kıbrıs meselesinin nihai hâl şekli olmayacağı gibi, kabili tatbik de değildir. Çünkü Kıbrıs Türk ve Rum halkı ayrı ayrı iki mıntakada yaşamamaktadır. Böylece ortaya bir muhaceret işi çıkacaktır ki, o zaman Kıbrıs çıkmazı ikinci ve en büyük çıkmaza girecektir. Böyle hadiselerin hangi menfaatlere hizmet ettiğini tarih hepimize göstermiştir.”
          
                                                             ***

            Aradan geçen 50 yıla yakın süre içinde, AKEL’in Türk Kolu’nun öngörüsünün doğru olduğunun kanıtlandığına tanık olmaktayız. Kıbrıs de-fakto olarak taksim edilmiştir. Kıbrıs’taki bütün emekçi halkın partisi olması gereken AKEL, ne yazık ki 1974’den sonra, “Azınlıklar Dairesi” denen bürosunu kapatma kararını almıştır.

            Bugün güzel adamızın taksimini yaşadığımız bir zamanda, bütün Kıbrıslıların ortak anti-emperyalist cephesinin oluşturulmamasından doğan yaşamsal hatanın nedeni bu değil midir? Mücadelemiz ortak olduğuna göre, neden hâlâ daha Kıbrıslı Rum ve Kıbrıslı Türk emekçi kitlelerinin birleşik cephesini kuracak durumda değiliz?


Kaynaklar:

1.Ahmet An, KKP/AKEL’in 80. kuruluş yıldönümü üzerine düşünceler (8 yazı), Afrika gazetesi,  15-22 Mayıs 2005

2. Ahmet An, Kıbrıs Türk Solunun Geçmişi ve Bugününe Bir Bakış, Ex İbarhi (Rumca), No.47 (Kasım 2003) ile No.51 (Mart 2004) arasında çıkmış 5 yazı

3. Ahmet An, Kıbrıs’ta Türkçe Basılmış Kitaplar Listesi 1878-1997, Lefkoşa 1997

4. Birlik, 30 Ocak 1925, No.53 (aktaran Harid Fedai, Eski Basınımızdan, Kıbrıs gazetesi, 6 Mayıs 2002)

5. Birlik, 6 Şubat 1925, No.54 (aktaran Harid Fedai, Eski Basınımızdan, Kıbrıs gazetesi, 8 Temmuz 2002)

6. Kemal Cankat, Ekim Devriminin Kıbrıs İşçi Sınıfının siyasal örgütlenmesine etkisi, Söz gazetesi, 6-13 Kasım 1987

7. Köylü gazetesi, 8 Kasım 1954 ve Halkın Sesi gazetesi, 20 Ekim 1954 (No: 3528)

8. Michalis Michaelides, The Turkish Cypriot Working Class and the Cyprus Labour Movement, The Cyprus Review, Fall 1993, pp.33-57

9. Nihat Erim, Bildiğim, gördüğüm ölçüler içinde Kıbrıs, Ankara 1975, s.55-57

 
(Bu yazı, PEO ve DEV-İŞ tarafından 13 Ekim 2005 tarihinde Lefkoşa’da düzenlenen “1948 Maden Grevi” konulu toplantıda, İngilizce olarak sunulan bildirinin Türkçe çevirisidir. AKEL’in 24-27 Kasım 2005 tarihleri arasında Lefkoşa’da yapılacak olan 20. Kongresi öncesinde, Afrika gazetesinin 23-26 Kasım 2005 tarihli nüshalarında 4 ayrı yazı halinde tefrika edilmiştir.)

 

 

 

45 YIL ÖNCEKİ 1 MAYIS KUTLAMALARI VE SONRASI


          Yeraltı örgütü EOKA’nın Kıbrıslı Rum komünistlere karşı 1957 sonbaharında başlattığı tedhiş olayları, 1958’in Ocak ayında yoğunlaşan anti-komünist kampanya çerçevesinde doruk noktasına ulaşmış ve solcu sendikacılar ile demokrat yurtseverler, maskeli saldırılar, silahlı baskınlar, kahvehanelerden, evlerden insan kaçırma, dövme, öldürme eylemleri, “vatan hainlerinden korunun” ihtarları ile ya öldürülmüş, ya da sindirilmek istenmiş, Kıbrıs adası adeta bir cehenneme dönüştürülmüştü.

SON ORTAK KUTLAMA

Kıbrıs Türk yeraltı örgütü TMT’nin de, 1 Mayıs 1958 günü Rumlarla birlikte ortaklaşa yapılan kutlamadan sonra, aynı doğrultuda harekete geçerek, ilerici ve yurtsever Kıbrıslı Türklere karşı benzeri tedhiş ve öldürme eylemlerine girişti. Kıbrıs işçi sınıfının etnik köken ayrımı gözetmeden, sınıfsal kardeşlik temelinde ortaklaşa kutladığı bu son 1 Mayıs etkinliği, ne yazık ki Kıbrıs Türk toplumunun geçmişinde derin izler bırakan ve hâlâ daha nefretle anılan bir baskı döneminin başlamasına neden oldu.

            1 Mayıs 1958 İşçi Bayramı yürüyüşüne, binlerce Rum işçisi ile birlikte yüzlerce Türk işçisi katılmış ve Lefkoşa’nın ana caddelerinde Yunan ve Türk milli bayrakları taşınarak, işçi sınıfının ortak şiarları haykırıldı. Bu yürüyüş ve gösteride, gerek Kıbrıs Türk, gerekse Kıbrıs Rum halkının ortak düşmanı olan İngiliz emperyalizmi kınanarak, ona karşı ortak mücadele verilmesi gerektiği vurgulandı. Yapılan konuşmalarda Türk ve Rum işçileri, Kıbrıs işçi sınıfının hak ve çıkarları için, emperyalizm ve sömürgeciliğe karşı, omuz omuza mücadele etmekte azimli olduklarını açıkladılar. Konuşmacılar, İngiliz-Amerikan emperyalizminin adayı ve ada halkını bölme planlarına karşı çıkıp, işçi sınıfının Kıbrıs’ın iç ve dış düşmanlarına karşı güç ve iş birliği yapmasını savundular.

Bu ortak düşmana yönelik güçbirliği, İngiliz sömürge yöneticileri ile onların yerli işbirlikçilerini fazlasıyla tedirgin etti. Kıbrıs Türk lideri Dr.Fazıl Küçük, aynı gün bir konuşma yaparak, “komünistler”e şiddetle çattı ve  Rum aleyhtarı düşmanlık duygularını tahrik etti. Bu konuşmanın yapıldığı günün gecesi, yeraltı örgütüne üye bir grup, solcu Kıbrıslı Türklerin devam ettiği Lefkoşa Türk Eğitim-Spor Kulübü (T.E.K.)’nü basarak yağma etti, üyelerine de “Rumlara satılmış” damgasını vurdu. Sömürge yönetimi polisinin gözü önünde işlenen bu çapulculuğun tek bir suçlusu bile yakalanmadı, kimse de sorumlu tutulmadı. (Bkz. A.An, Kıbrıs’ta Fırtınalı Yıllar 1942-1962, Lefkoşa 1996, s.79)

 
T.E.K. KULÜBÜNÜN EŞYALARI YAKILDI

            4 Mayıs 1958 tarihli Bozkurt gazetesi, Rumca Haravgi gazetesinin 1 Mayıs gösterisi ve ardından gelişen olaylarla ilgili olarak şu haberi verdiğini aktarmaktaydı. Haravgi gazetesinin haberinde, TEK adlı Türk Eğitim-Spor Kulübünün eşyalarının yakılmasına temas edilerek, şöyle denmekteydi:

            “Solcu sendikalarının 1 Mayıs gösterileri esnasında bazı Türk fotoğrafçılarının durmadan resim aldıkları müşahade edilmiştir. Daha sonra Türk semtinde “TEK” kulübünün solcu gösterilerine bir heyet gönderdikleri söylentileri yayılmağa başlamıştı. Bu kulübün üyelerinin de Rum solcu sendikalarına satıldıkları iddia edilmiştir. Gece saat 9’da ise bu binaya hücum eden 30 kadar fanatik Türk, kulüb eşyalarını sokağa fırlatarak yakmışlardır. Aynı gün Atatürk Ortaokulunu ziyaret eden Türklerin lideri Dr.Küçük talebelere komünistler ile hiçbir temasta bulunmamalarını söylemiştir.”

 
PEO’DAN ZORLA İSTİFALAR

            Kıbrıs Türk yeraltı örgütü TMT, Mayıs’ın ilk haftası içinde yayımladığı bir bildiride, solcu işçi sendikası PEO’ya üye olan Türk işçilerden istifa etmelerini istedi ve bundan böyle Rumlarla işbirliği yapanların cezalandırılacağı uyarısında bulundu. Günlük Türkçe gazeteler, PEO’dan istifa ilanları ile dolup taşmaya başladı. Estirilen tedhiş ve korku havası, emekçi halk üzerinde etkisini göstermeye başladı.

            Bilâhare Kıbrıs Türk İşçi Birlikleri Federasyonu Genel Sekreteri Niyazi Dağlı, PEO ile işbirliği yaptığı gerekçesiyle görevinden alınacak ve yerine İngiliz sömürge yönetimindeki yardımcı polislik görevinden ayrılan Necati Taşkın getirilecekti.

            1958 yılında 8 Türk sendikasında 1137 işçi örgütlü iken, bu sayı 1959’da PEO’dan istifa edip, Türk sendikalarına geçmeler sonucu, 36 sendikada 4,829 örgütlü Kıbrıs Türk işçisi şeklinde değişecekti. Necati Taşkın’ın işbaşına getirildiği 5 Temmuz 1959 tarihi, daha sonra “ihya ediliş” olarak nitelendirilecek ve Kıbrıs Türk İşçi Birlikleri Federasyonu’nun 1963 yılında yapılan 5. Genel Kurulu’nda konuşan zamanın toplum liderlerinden Dr.Fazıl Küçük, bu girişimi, “içine muzır elemanların karıştığı örgütün, sonunda Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu yardımıyla temizlenmesi” olarak nitelendirecekti. (Bkz. A.An, agy, s.79-80)

 
“TA TAKSİM, YA ÖLÜM”

            TMT, o sıralarda yeniden belirlenecek olan İngiltere’nin Kıbrıs politikasını etkilemek amacıyla, 18 Mayıs 1958 günü yayımladığı bir bildiride, toptan eylem zamanının geldiğini duyurmaktaydı. Pile’de ele geçen bir TMT bildirisinde, “İngiltere, Kıbrıs’a muhtariyet verdiğini ilan ettiği gün, bu ada kan ve ateş içinde boğulacaktır” denmekte; Kıbrıs Türklerinin hazırlıklarını tamamlamaları ve gelecek 15 gün içinde eyleme geçecek şekilde hazırlıklı olmaları talimatı verilmekteydi.

            20 Mayıs 1958’de Lefkoşa’da dağıtılan TMT bildirisinde ise, halktan, silah azlığı yüzünden morallerini bozmamaları isteniyor, Anadolu’daki savaşın değnek ve nacaklarla mücadele edilerek kazanıldığı söyleniyordu. İngiliz yazar Nancy Crawshaw’a göre, “yerel liderler, halka, evlerinde bıçak, nacak, balyoz, sivri uçlu aletler, büyük taşlar, kaynar sular ve petrol biriktirmelerini tavsiye ederken, Türk evlerine helmetli Türk asker resmi altında, bölünmüş Kıbrıs adasını gösteren resimler asılmaktaydı. Türkiye’nin yardımlarına geleceğine inanan Kıbrıslı Türkler, Rumların dörde bir sayıca üstünlüğünden hiç de yılmıyorlardı. EOKA’nın fanatikliği, şimdi YA TAKSİM, YA ÖLÜM diyen TMT’ye geçmişti.” (Bkz. The Cyprus Revolt, London 1978, s.287)

 
SENDİKACI AHMET SADİ ERKURT’A SİLAHLI SALDIRI

            İlerici, demokratik düşünceli Kıbrıslı Türkleri sindirmeye yönelik ilk öldürme teşebbüsü, 22 Mayıs 1958’de PEO’nun Türk Şubesi Başkanı Ahmet Sadi Erkurt’a karşı yapıldı. Ahmet Sadi evinden çıktığı sırada, kapısı önünde “kimliği meçhul” üç kişi tarafından ateş yağmuruna tutuldu. Yanında bulunan eşi yardımına yetişip Ahmet Sadi’yi bedeniyle korumaya çalıştığı sırada, suikastçiler silahlarını himayesiz kadının üzerine boşalttılar ve her ikisini de kan revan içinde bırakarak kaçtılar. Ama bir tesadüf eseri, ağır yaralar almış olmalarına rağmen, her ikisi de ölümü atlatabildi.

            Ertesi gün yayımlanan 23 Mayıs 1958 tarihli Bozkurt gazetesi, “Solcu İşçi Birliklerinde çalışan Sadi Erkurt ile karısı vurularak yaralandı” başlıklı haberinde şunları kaydetmekteydi:

            “Dün sabah saat 8 raddelerinde Lefkoşa’ya bağlı Küçük Kaymaklı köyünde...Sadi Erkurt ile karısı (Leman-A.An), sabahleyin Lefkoşa’ya gelmek üzere evlerinden çıkmışlar ve kilise yolu üzerinde Lefkoşa’ya gelecek bir otobüs beklemeğe başlamışlardı. Bu sırada kilise tarafından iki meçhul şahsın gelmekte olduğunu gören Sadi Erkurt, hareketlerinden şüphelenmiş ve karısına “kaçalım, bizi vuracaklar” diye haykırınca, karı-koca kaçmağa başlamışlardır. Bu sırada arkadan gelen iki meçhul şahıs onlara ateş açmışsa da birini kıçından, diğerini de elinden yaralamış, fakat Sadi Erkurt’un karısı ani bir şok geçirmiştir. Hastaneye kaldırılan her iki yaralının da yaralarının ağır olmadığı bildiriliyor... Ahmet Sadi Erkurt ile karısına vurulması haberi Rum komünist çevrelerinde işitilir işitilmez, işçiler greve inmişler ve Solcu Sendikalar Birliğinde toplanmışlardır...Yalnız Lefkoşa’nın muhtelif yerlerinde çalışan yalnız solcu işçi birliklerine dahil olan işçilerin greve iştirak ettiği bildiriliyor.”

            Halkın Sesi gazetesi ise, 23 Mayıs 1958 tarihli nüshasında olayı, “Küçük Kaymaklıda vurma hadisesi” başlığı altında vermekte ve şöyle yazmaktaydı:

            “1 Mayıs günü Rumlarla beraber birkaç satılmışın yaptıkları yürüyüş ile ilgisi olduğu söylenilen Ahmet Sadi, azılı komünistlerden olup, Rum solcu sendikasının elebaşlarındandır. Resmi olarak verilen haberlerde olayın siyasi mahiyet taşıdığı ve tecavüz hareketinin Türkler tarafından yapıldığı iddia edilmektedir.”

 
HARAVGİ’NİN HABERİ

            Bozkurt gazetesinin 24 Mayıs 1958 tarihli nüshasında, Ahmet Sadi’ye yapılan silahlı saldırı Haravgi gazetesinden şöyle aktarılmaktaydı:

            “Dün bazı tecrübesiz caniler, caniyane bir teşebbüse girişmişlerdir. Eski Sendikalar AKEL Türk Ofisi reisi Ahmet Sadi’ye iki genç birkaç el silah atmışlardır. Bu arada Sadi’nin karısı, kendisini müdafaa etmeğe çalışırken ağır surette yaralanmıştır. Bu haber üzerine bütün Solcu Sendikalar üyeleri, işlerinden vazgeçerek AKEL binalarında bir toplantı yapmışlardır. Bu vurma hadisesinin sebebinin, Türklerin, Rumlarla işbirliği yapamıyacağını söyledikleri halde, solcu kutlama törenlerine bu şahsın katılmasıdır. Bu arada Hulûs Çağlar isimli bir solcu söz almış ve Türklere silahla cevap vermiyeceğini, sadece solcu sendikalarda üye bulunanların 2000-4000 arasında olduğunu söylemekle iktifa edeceğini söylemiş ve bütün komünistler tarafından alkışlanmıştır.”   

            Lefkoşa’da yapılan bu protesto toplantısında söz alan diğer emekçiler de yaptıkları konuşmalarda, Türk ve Rum işçilerin birlik ve beraberliğini, barış içinde birlikte yaşamalarını darbelemeye, parçalamaya yeltenen sömürgecilerin ve yerli işbirlikçilerinin içyüzünü ortaya koydular.

Bu kanlı olaydan sonra, hayatının hiçbir şekilde güvenlik içinde olmadığını gören Ahmet Sadi, ailesiyle birlikte adadan göç etmek zorunda kalarak, Londra’ya yerleşti.

           
SIRA KİMDE?

            Sendikacı Ahmet Sadi’yi öldürme girişiminden iki gün sonra, 24 Mayıs günü saat 10.45’de Lefkoşa’nın Türk kesiminin tam merkezinde silahlı tedhişçiler, herkesin gözü önünde bu defa da Fazıl Önder Saraç’a ateş ettiler.

            Bozkurt gazetesi, 25 Mayıs 1958 tarihli nüshasında olayı şöyle vermekteydi:

            “Solcu bir Türk vurularak öldürüldü. Diğer bir solcunun da Londra’ya kaçırıldığı bildiriliyor. Dün sabah saat 10.45 raddelerinde Lefkoşa’da Selimiye Camii civarında meçhul bir şahıs tarafından vurulmak suretiyle öldürülen 32 yaşındaki Fazıl Önder, şehrimizde solculuğu ile tanınmıştı.

            Bundan bir hafta evvel cemaat aleyhine olan hareketlerinden vazgeçmesi için kendisine ihtar yapılmış ve bir açıklamada bulunması istenmiştir. Fazıl Önder böyle bir açıklamada bulunmıyacağını ve idealinden fedakârlık yapmıyacağını söylemiştir.

            Hadise şöyle cereyan etmiştir: Fazıl Önder, dün sabah Küçük Kaymaklı’daki evinden kalkarak Lefkoşa’ya gelmiş ve dükkanında ortağı ile birlikte çalışmaya başlamıştı. Saat 10.45’de meçhul bir şahıs, makine başında çalışmakta olan Fazıl Önder’e üç el ateş açmış ve isabet kaydetmiştir. Fazıl Önder kurşunları yediği halde mukabele etmeğe davranmış ve bu sırada arkasına bir de kama işlenmiştir. Bu kama, Fazıl Önder’in ölümünden sonra hastahanede zorlukla çıkarılmıştır. Yaralandıktan sonra hastahaneye kaldırılan Fazıl Önder orada ölmüştür. Yayınlanan resmi bir tebliğde 38’lik bir tabanca kullanıldığı ve tahkikatın devam ettiği bildirilmektedir.

            Diğer taraftan Sadi Erkurt’un vurulduğu gün solcu işçilerle birlikte bir konuşma yapan Hulûsi Çağlar’ın Rumlar tarafından Londra’ya gönderildiği haber veriliyor.”

            25 Mayıs 1958 tarihli Halkın Sesi gazetesi de, olayı” Lefkoşa’da vurma hadisesi” başlığı altında vermekte ve 32 yaşındaki Fazıl Önder’in öldüğü olayı şöyle aktarmaktaydı:

            “Bazı meçhul şahıslar ellerinde 38’lik bir tabanca olduğu halde, dört el ateş açmışlar, fakat isabet kaydedememişlerdir. Tam bu sırada başka bir meçhul şahıs, onu bıçakla yaralamış ve ölümüne sebeb olmuştur. Hadise Müftü Asım Efendi ile Ayasofya sokakları kavuşağında olmuştur. Küçük Kaymaklılı olan Fazıl Önder, bir komünist uşağı olmakla tanınmıştı. Haber verildiğine göre, polis mesele etrafında soruşturmalar yapmaktadır.”

            Aynı tarihli Halkın Sesi gazetesinin 4. sayfasında şu kişilerin solcu sendikadan istifa ilanları yer almaktaydı: Ahmet Ali Gök, Kâmil Tuncel, Mehmet Ali Topal.

            Türk yeraltı örgütü, geride dul bir eş ve öksüz bir çocuk bırakan Fazıl Önder’in korkunç bir şekilde öldürülmesinden üç gün sonra bir bildiri yayımlayarak, cinayetin kendileri tarafından işlendiğini açıklamış ve Kıbrıs Rumları ile aynı örgütlerde yer alan bütün Türklerin de aynı şekilde temizleneceği tehdidinde bulunmuştu.

 
İSTİFALAR VE AÇIKLAMALAR

            25 Mayıs 1958 tarihli Bozkurt gazetesinde yer alan bir başka haberde, PEO üyesi İpsoslu Yorgos Yasunis adlı bir solcunun daha öldürüldüğü duyurulurken, 17 Mayıs 1958 tarihli nüshasında da şöyle denmekteydi: “Dün sağcılarla solcular arasında kanlı çarpışmalar oldu. Mağusa’da solcu bir Rum öldürüldü.”

            25 Mayıs 1958 tarihli Bozkurt’ta, Küçük Kaymaklılı Kamil Tuncel’in “Rum İşçi Birliği’nden istifa” ettiğine ilişkin bir açıklaması yer almaktaydı. Tuncel, 27 Mayıs 1958 tarihli Bozkurt’ta çıkan ikinci bir açıklamasında şöyle demekteydi:

            “Geçen günkü beyanatımı ne bir tehdit, ne de bir tazyik altında yapmış değilim... Rum semtine sığındığım şayiaları asılsızdır. İlk fırsatta Türk sendikalarına üye olacağım. Rum sendikaları siyasi maksatlarla istismar ediliyor. Geçmişte Rum sendikaların, Türk azalarının siyasi maksatlar için yapmış oldukları gösterileri protesto ederim. Siyasi bakımdan Türk cemaatının davası olan taksim fikrine sarsılmaz bağlılığımı beyan  eder ve bütün Türk cemaati ile bu dava uğrunda çalışacağıma söz veririm.”

            27 Mayıs 1958 tarihli Bozkurt’ta ayrıca, 33 kişi adına Leymosun Türk Mavnacılarının şu açıklaması yer almaktaydı:

            “Leymosun Türk Mavnacılar Birliğine aza olduk. Solcu Rum Sendikalarıyla hiçbir ilgimiz yok... Milli liderlerimizin izinde yürüyeceğimize şerefimiz üzerine söz veririz.”

 
“BİR VURMA HADİSESİ DAHA”

            28 Mayıs 1958 tarihli Bozkurt gazetesi şu haberi vermekteydi:

            “Dün akşam Abdurrahman Candaş ile Ayakebirli Hasan Yaman Ali yaralanmışlardır. Candaş kol ve bacağından, Hasan yalnız bacağından yaralandı. (A.Candaş’ı vuran kişi olan Hasan Yaman Ali, dövüşme esnasında kendi kendini vurmuştu.-A.An) Bir Türkün tutuklandığı haberi resmen doğrulanmadı.”

 
AÇIKLAMALAR BİRBİRİNİ İZLİYOR

            Bozkurt gazetesinin 29 Mayıs 1958 tarihli nüshasında şu açıklamalar yer almaktaydı:,

            İbrahim Hasan: “15 Ekim 1956’dan 30 Mart 1957’ye kadar Omoniya Kulübünde futbol oynadığımı ve bir seneden beri Omoniya’dan istifa ettiğimi, kayıdlı bulunduğum TEK Spor Kulübü ile hiçbir ilişkim olmadığını, bugünden itibaren Türk cemaatına ve sporuna yararlı olmak için elimden geldiği kadar çalışacağıma söz veririm.”

            Abdurrahman Cemal: “Bir buçuk seneden beri Rum İşçi Birliklerinden istifa ettim.”

            Halil Fikret Alasya: “Hiç bir zaman Rum İşçi Birliği ile alâkam olmadı, hatta  3 yıl önce kunduracılığım zamanında komünist olan o birliğin dükkanıma ve Türk muhitine yerleşmemesi için onlarla aylarca mücadele ettim... Benim parolam yalnız Türk büyüklerine itaat etmek ve onların emirlerini tatbik sahasına koymaktır.”

            Raşit Derviş: “TEK’in alelade azasıyım. PEO üyesi olmadım, son zamanlarda TEK’ten istifa edip Yeşilada Kulübüne aza oldum. Benim hiçbir zaman komünistlerle hiçbir surette alakan olmamıştır ve olmıyacaktır da.”

            Ahmet Salih: “Kayıtlı bulunduğum Rum sendikasından bugünden itibaren istifa ettim. Türk İşçi Birliği’ne kaydedildim.”

            Tabelacı Cahit Ahmet: “Daha evvelce yapmış olduğum açıklamaya ilaveten, Türk milletinin Milli hareketi ile el ele ve Taksim fikri üzerinde beraber olduğumu, cemaatime betekrar söz verir, aslında yabancı hiç bir teşekküle hiç bir zaman kayıtlı bulunmadığımı açıklarım.”

 
AHMET YAHYA’NIN AÇIKLAMASI, ÖLDÜRÜLDÜĞÜ GÜN ÇIKTI

            Bozkurt gazetesi, 30 Mayıs 1958 tarihli nüshasında “Bildirik” başlığı altında Ahmet Yahya’nın şu duyurusunu yayımlamaktaydı:

            “Ben aşağıda imza sahibi Defteralı’nın kalfası Ahmed, İşçi Birliklerine kayıd edilmediğim gibi, solcu temayüllü birisi de değilim. Ben daima halkımıza ve Liderlerimizin çizdiği yoldan yürüdüğümü ve yürüyeceğimi beyan ve ilan ederim.”

            Halkın Sesi’nin 30 Mayıs 1958 tarihli nüshasında ise Ahmet Yahya ile ilgili şu haber yer almaktaydı:

            “Akşamki hadise: Dün gece saat 3’de aldığımız gayri resmi malûmata göre, Ortaokulun karşısındaki Dedezade Hanında berber kalfası Ahmet Yahya meçhul şahıslar tarafından vurularak öldürülmüştür. Polis tahkikat yapmaktadır.”

            31 Mayıs 1958 tarihli Bozkurt’ta ise “Solcu bir Türk vurularak öldürüldü” başlıklı haberde şöyle denmekteydi:

            “Evvelki akşam sabaha karşı Lefkoşa’da Eski Saray Sokağındaki bir Han’da yatmakta olan Ahmet Yahya adındaki bir berber, meçhul şahıslar tarafından vurularak öldürülmüştür. Ahmet Yahya’nın bir solcu olduğu bildirilmektedir. Ahmet Yahya odasında ve kendi yatağında tabanca ile vurulmak suretiyle öldürülmüştür.”

            Berber Ahmet Yahya, 1 Mayıs akşamı yakılıp yıkılan TEK’in Yönetim Kurulu üyelerindendi ve o da “komünist eylemci” iddiasıyla aynı tedhiş örgütünün adamları tarafından öldürülmüştü.

 
HARAVGİ’NİN İLGİNÇ YORUMU

            30 Mayıs 1958 tarihli Bozkurt gazetesi, bir gün önceki Haravgi’nin şu yorumunu aktarmaktaydı:

            “Türkler bir taraftan, Rumlar ise başka yönden ellerine geçirdikleri tabancalarla milliyetçi olduklarını isbat etmeğe çalışmaktadırlar. Bu iki fanatik halk topluluklarının bir ve aynı idealleri mevcuttur. O da ellerinden geldiği kadar solcu öldürmektir. Bir taraf Mukadderatı Tayin Hakkını böyle yapmakla garanti edeceğini, diğer taraf da yani Türkler, solcu, daha doğrusu kendi görüşlerine göre komünistleri öldürmekle Taksimde muvaffak olacaklardır. Diğer taraftan İngiltere’nin yapacağı yeni açıklama ile vaziyetin ne olacağı henüz belli değildir.”

 
LİDERLİĞE SADAKAT AÇIKLAMALARI

            Bozkurt gazetesinin o tarihlerdeki çeşitli nüshalarında yayımlanan ayrı ayrı açıklamalarıyla, solcu olmadıklarını ve Kıbrıs Türk liderliğinin politikasıyla uyum içinde olduklarını duyuran kişiler şunlardı:

            30 Mayıs 1958: İrfan Cafer.

            31 Mayıs 1958: Arif İ.Bolkan (Açıklamaya gerek yok, 10 yıldır cemaata hizmet ediyorum), Bodamyalı Hilmi Mehmed Emin Karabardak, Derviş Osman, Baflı Aziz Zihni, Bodamyalı Ahmet Hüseyin, Hamit Mandrezli Mahmut Ahmet, Galatyalı yol memurları Mehmet İzzet ve Hasan Nafi, Bodamyalı Mehmet M.Ramadan, Muttayakalı Mustafa Ali, Yalyalı (şimdi Lefkoşalı) döşemeci Hasan Haşim.

            1 Haziran 1958: Ahmet Osman Sümer (Rum Kunduracılar Birliği ile 26.5.58’den beri ilgim yok), Muhammed Halil (1 Ocak 1958’de istifa ettim), Arif Emir Hüseyin (Küçük Kaymaklı), Hasan Tayıb (Alifodez), Şevket Cemal (Aretyu), Mustafa Hüseyin Kusedda (Mora), Ekrem Mehmet (Limasol), AliYusuf (Luricina), Salih İbrahim (Mağusa), Nafi Aziz (TEK’te birkaç defa oynadım ve derhal yanlışlığımı anlayıp, Çetinkaya’ya kaydoldum), Hasan Mustafa (Çoktan istifa ettim), Ali Ömer, (Ortaköy), Behlül Hüseyin (Argaca), Hasan Salih ve Ahmet Yusuf (gazete satıcıları), Mustafa Mulla Mehmet (Yeni Işık Bar sahibi-1944’den beri istifa ettim), Hüseyin Hasan, Mehmet Niyazi, Necati Hasan (Limasol), Salahi Mustafa (Girne), Ahmet Hüseyin, Leman Ahmet Sadi (Ben aşağıda imza sahibi Leman Ahmet Sadi, hiçbir birlik ve sendikada yazılı bulunmadığımı ve daima Türk tezini desteklediğimi ve Türklerle bir arada yaşamak azminde olduğumu umumun malumatı olmak üzere açıklarım.)

            2 Haziran 1958: Ayten İsmail (Küçük Kaymaklı), Vasfiye Ahmet (Küçük Kaymaklı), Münir Mustafa Yorgozlu, Turan Ahmet (Limasol), Misli Hüseyin (Minareliköy), Serpil Mehmet (Küçük Kaymaklı), İsmail Ali Gunni (Luricina),, Hasan Ali (Kunduracı), Mehmet Salih Bafidi.

            3 Haziran 1958: Ekmekçi Ethem Hüseyin, Yeniceköylü Nazil İbrahim ve Emine Salih, Hüseyin Şemi, Salih Hasan Hüseyin, Mehmet Hasan Artimili, Yakup Mustafa Vadilili, Mehmet Emir Ali (Luricinalı-şimdi Dizdarköy), Hasan Muharrem (Küçük Kaymaklı), Hüseyin Ahmet (Somoloflu), Lefkoşalı Cevdet Menteş Kunturacı, Kunduracılar Hasan Rasıh (Abohor), İrfan Mustafa (Balikitre) ve  Hamit Kemal (Lapta), kahveci Mustafa İsmail, Mustafa Şaban, Yenağralı Hasan Osman ve Ahmet Cemal Bekir, Vadilili Hüseyin Naci, Mustafa İbrahim Dima (Luricina), Osman M.Yusuf, Baf Hükümet Zahire Komisyonu Türk İşçileri, Alfa Kundura Fabrikası Türk İşçileri.

 
“BİR OKURUMUZA CEVAP”

            Bozkurt gazetesi, 3 Haziran 1958 tarihli nüshasında “Bir okurumuza cevap” başlıklı bir açıklama yayımlamaktaydı. Bozkurt, “Geçmişte Kıbrıs Türkleri arasında komünist sayısının 3-5’i geçmediğini iddia ediyordunuz. Son günlerde gazetelerde çıkan açıklamaların çokluğundan endişe duymaktayım” diyen okuyucusuna şu yanıtı vermekteydi:

            “Biz eski iddialarımızda israr ederiz. Kıbrıs Türkleri arasında komünist sayısı 3-5’i geçmediğini iddia ederiz. Bunu katiyetle söyleyebiliriz. Açıklamalarda bu şahısların hepsinin de komünist olduğu ifade etmez. Bunların çoğu...maişet temini için vaktile Rum İşçi Birliğine kaydolmuşlardı...Temiz Türk çocuklarına komünist lekesini vurmağa hakkımız yok. Okuyucumuza, yanlış düşüncesini tashih etmesini rica ederiz.”

 
BİR ÖLDÜRMEYE TEŞEBBÜS DAHA

            5 Haziran 1958 günü 6-7 kişilik bir grup, İnşaat İşçileri Sendikası Yönetim Kurulu üyelerinden Hasan Ali’ye saldırdılar. Canını kurtarmak için tarlalara kaçan Hasan Ali’nin peşini bırakmayan katiller, onu kurşun yağmuruna tutmuşlardı. Ancak kurşunlar isabet kaydetmemişti. Hasan Ali’yi döven tedhişçiler, onu işçi sendikasına bağlı kalmakla suçluyorlardı.

            15 Ekim 1965 tarihli Zafer Kıbrıs Türkünündür gazetesinin “1958’de solcu Türklerin temizlenmesi harekâtı” olarak nitelendirdiği bu terör dalgasının bir diğer kurbanı, Leymosunlu berber Ahmet İbrahim idi. Suikastçiler, 30 Haziran 1958’de “Türk ve Rum toplumları barış içinde bir arada yaşayabileceklerini” söylediği için 46 yaşındaki Ahmet İbrahim’i tabanca kurşunlarıyla katletmişlerdi.

 
SOLCU TÜRKLERİN ÖLDÜRÜLMESİ SÜRÜYOR

            Bozkurt gazetesi 1 Temmuz 1958 tarihli nüshasında bu haberi şöyle vermekteydi:

            “Leymosun’da dün sabah berber Ahmet İbrahim, EOKA’nın kurşununa kurban gitmiştir...Pavlo Melâ Caddesini takiben Trakya Sokağından geçerken, bisikletli bir Eokacı tarafından atılan 5 kurşunla yaralanmış ve hastahaneye kaldırıldığı sırada ölmüştür. Kasabaya hemen sokağa çıkma yasağı konmuştur. Yasak bu sabah 6’dan itibaren kaldırılacaktır.”

            Ahmet İbrahim’i vuran Eokacı değil, Türk yeraltı örgütüne mensup bir Kıbrıslı Türktü. Ama 3 Temmuz 1958 tarihli Bozkurt’ta bir açıklamanın yayımlanması ilginçtir. “Ben aşağıda imza sahibi Suna Ahmet, 1.7.58 tarihli Cyprus Mail’de çıkan, babamın Türkler tarafından öldürüldüğünü iddia eden Leymosun Rum Belediye Başkanı Partasides’in iddiası nedeniyle açıklama” diye başlayan yazıda, “Ben ve babam, hiçbir Türk Teşkilatından ihtar veya tehdit mektubu almadık. Aksine Rum semtindeki dükkanımızı terketmemiz istendi Rumlar tarafından. Dükkan arıyorduk. İsnatlar yalan, iftira ve düşmanlık kampanyasının açık bir ifadesidir” denmekteydi.

            Aynı tarihli Bozkurt’ta, Leymosun’da kanlı çarpışmalar olduğu, 20 Türk ailesinin Türk semtine geçtiği, 20 Haziran’da vurulan Nihat Mehmet’i hastaneye taşıyan İsmail Cambulat’ın yaralandığı duyurulmaktaydı.

            Bozkurt gazetesinin 4 Temmuz 1958 tarihli nüshasında bir başka solcu Türkün saldırıya uğrama haberi yer almaktaydı, ama saldırgan Türk değil de, Eoka’cı olarak gösterilmekteydi:

            “Dün Leymosun’da Arif Hulusi adında bir Türk, maskeli Eoka tethişçilerinin silahlı tecavüzüne uğramıştır. Ateş açmışlarsa da isabet kaydedilmiyerek kaçmışlardır.”

            Bir Rum kuruluşunda çalışan Arif Hulusi Barudi, önce tehdit mektuplarıyla yıldırılmak istenmiş, sonra da 3 Temmuz 1958’de Leymosun’da Birinci Belediye Pazarı içinde bulunduğu sırada, silahlı kişiler tarafından kurşun yağmuruna tutulmuştu. Ancak atılan kurşunlardan hiçbiri isabet etmediğinden, Arif H.Barudi ölümden kurtulmuştu.

            Bu cinayetler ve daha başka baskılar karşısında Kıbrıslı Türk emekçiler, Rumlarla birlikte örgütlü oldukları ortak sendikalardan, çiftçi birliklerinden ve benzeri kuruluşlardan ayrılıp, Rumlarla her türlü ilgiyi kesmek ve kendi kabuklarına çekilmek zorunda kalmışlardı. Bu insanlık dışı yöntemlerin sonuçlarından kendilerini kurtarabilmişler; susmayanlar, susturulamayanlar ise ya öldürülmüş, ya da yurdunu terkedip yabancı ülkelere sığınmak zorunda bırakılmışlardı. (Ayrıca bkz. Victims of fascist terrorism, Nicosia 1964, s.5-8 ve A.An, Kıbrıs’ta Fırtınalı Yıllar 1942-1962, Lefkoşa 1996, s.81-86))

 
(Afrika gazetesi, 1-2-3-4 Mayıs 2003)