12 Temmuz 2014 Cumartesi

1 MAYIS 1977 VE KIBRISLI TÜRK İŞÇİLERİN YÜKSELEN MÜCADELESİ


Emperyalizmin taksim planları uğruna 1974 yazında adamızın %40’lık bir bölümünün NATO’ya bağlı Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından işgali ve ardından yüz binlerce Kıbrıslının yerinden sökülerek göçmen durumuna getirilmesi, birçok sorunu da beraberinde getirmiştir. Ekonomik ve sosyal bunalım, başta işçilerimiz olmak üzere tüm emekçi halkımızın yaşam düzeyinde büyük bir düşmeye yol açmış, işsizlik, karaborsacılık, yağma, vurgun ve yolsuzluk, sıradan olaylar haline gelmiştir.

Geçen yıl yapılan sözde genel seçimlerden sonra, iktidardaki durumunu güçlendiren emperyalizmin işbirlikçisi Denktaş ve onun destekleyicisi olan egemen çevreler, her gün biraz daha çıkmaza giren taksim politikalarının yükünü geniş halk yığınlarının omuzlarına yükleme çabalarını giderek artırmaktadırlar.

Seçim kampanyası boyunca işçi ve köylüden yana olduğu yalanını öne sürerek, patron yanlısı Türk-Sen’in de desteğini sağlayan UBP iktidarı, seçimleri izleyen aylar içinde “toplumumuzda çalışan kitlenin %10’unu teşkil eden iki bini aşkın işçiyi hiçbir tazminat vermeden ve hiçbir rehabilite olanağı sağlamadan işten kovmuş, bir o kadarının da işten kovulması için fermanlar hazırlamıştır.” (Halkın Sesi, 3 Ekim 1976)

Resmi verilere göre, kayıtlı işsiz sayısının 3,500’e ulaştığı bir dönemde Denktaş-Konuk iktidarının işçi düşmanı bu tutumu, gerek işçiler, gerekse diğer çalışanlar tarafından tepki ile karşılanmıştır. Türk-Sen’e bağlı 4 sendika, işten çıkarmaların “usulsüz ve keyfi” olduğu gerekçesiyle Lefkoşa, Mağusa, Omorfo ve Girne’de üçer saatlik ihtar grevleri düzenlemiş, bu grevlere toplam 4,000 kadar işçi katılmıştır.

İşçi çıkarmalarının önlenmesi, toplu iş sözleşmelerinin sonuçlandırılması, işçi kadrolamasının yapılması ve perakende fiyat indeksinin yayınlanarak işçilere hayat pahalılığı tahsisatı ödenmesi isteğiyle başvurulan bu ihtar grevlerine karşı, iktidarın ilgisizliği devam etmiş ve 13 Ağustos 1976 tarihinde Türk-Sen’e bağlı işçiler yeniden ve bu defa 24 saatlik bir ihtar grevi ile sessiz bir yürüyüş düzenlemişlerdir.

Türk-Sen’den ayrı olarak 4 Ağustos’ta 500’ü aşkın üyesi ile bir günlük bir ihtar grevi yapan ilerici Yol-İş Sendikası, Türk-Sen’in kademeli ihtar grevlerini, işçi yanlısı Yol-İş’in “Karma İşçi Komitesi”nden çıkarılmasını sağlamak için hükümeti tehdit edici “göstermelik bir iş” olarak değerlendirmiştir.

Çeşitli sendika ve demokratik meslek kuruluşlarının desteklediği protesto grevleri konusunda muhalefetteki CTP milletvekillerinin Mecliste genel görüşme açılması önerisi, çoğunluktaki iktidar tarafından reddedilmiştir. En çok işçi çalıştıran Ulaştırma ve Bayındırlık Bakanı’nın o sırada ada dışında olması ve yeni hükümette Çalışma Bakanlığı’nın kaldırılmış olduğu göz önünde tutulacak olursa, iktidarın ilgisiz ve olumsuz tutumu daha iyi anlaşılabilir. Bu arada, seçim yatırımı olarak istihdam edilen birçok memurun da işlerine son verilmiştir.

3 Eylül 1976 günü Devrimci Genel-İş Sendikası, Yol-İş Sendikası, Kıbrıs Türk Amme Memurları Sendikası ve Tüm-Teknisyenler Sendikası (Tüm-Tek) tarafından Lefkoşa’da düzenlenen ve bini aşkın işçinin katıldığı büyük mitingte, işten çıkarmalar ve baskılar protesto edilmiştir. Söz alan konuşmacılardan biri, Türk-Sen’e bağlı olmayan ilerici sendikalara üye işçilerin, faşist yöntemlerle çalışan ve devletten maaş alan kişilerce sendikalarından istifaya zorlandığı, aksi takdirde işlerine son verileceği tehdidinde bulunulduğu açıklanmıştır.

Bu tür baskılar, sömürge dönemindeki tehdit ve terör ortamını hatırlatmaktadır. Bilindiği gibi İngiliz emperyalizminin ilk taksim planlarının “Türkler ile Rumlar bir arada yaşayamaz”, “Ya taksim, ya ölüm” sloganları altında Kıbrıs Türk liderliği tarafından ısrarla savunulduğu günlerde, Türk ve Rum işçilerin ortaklaşa hazırladıkları 1 Mayıs 1958 yılı törenlerinden sonra, emperyalizmin hizmetindeki faşist ve şovenist çevreler, ilerici Türk Eğitim ve Spor Kulübü’nü yakıp yıkmışlar, en yetenekli Türk işçi önderlerinden bir kısmını gaddarca öldürecek kadar ileriye gitmişlerdi. TMT yayınladığı bir bildiri ile, Türk-Rum tüm Kıbrıs işçi sınıfının sendikal örgütü olan PEO’ya bağlı 3,000 Türk işçisini örgütlerinden istifaya zorlamış, aksine davrananlar ölümle tehdit edilmişti. Böylelikle sömürgeciler ve onların yerli işbirlikçileri tarafından 1958 yılına kadar ortak sınıfsal örgütlerde örgütlenmiş olan Kıbrıslı Türk ve Rum işçilerin birliği ve sendikal hareket parçalanmış ve ardından çeşitli kışkırtma olayları yardımıyla toplumlararası anlaşmazlıkların tohumları edilmişti.

Geçtiğimiz yılın Kasım ayında yapılan PEO’nun 16. Kongresi Kıbrıslı Türk işçilere bir çağrıda bulunarak, Kıbrıs işçi sınıfının ortak amaçları etrafında yeniden elele vererek, savaşmalarını istemiştir.

1976 yılının son üç ayında Kıbrıslı Türk işçiler, çeşitli iş yerlerinde grevler düzenlemeye devam etmişler, bunlardan Kıbrıs Türk Petrolleri, Toprak Ürünleri Kurumu ve Meteoroloji  Dairesi’ndeki grevler, Denktaş’ın Bakanlar Kurulu kararı ile yasaklanmıştır. Bakanlar Kurulu, daha önce yine petrol işçilerinin ve hekimlerin grevlerini, toplum kayatı ve refahı tehlikeye girebilir gerekçesi ile yasaklamıştı.

Zarar Görmüş Güneyliler Cemiyeti’nin 28 Kasım 1976 günü Lefkoşa’da yaptığı toplantıya ise yerinden yurdundan sökülüp, kuzeye aktarılan binlerce göçmen katılarak, içine itildikleri çıkmazın sorumlusu olan Denktaş iktidarını protesto etmişlerdir. Toplantıda konuşan Kıbrıs Cumhuriyeti eski Jandarma Komutanı Ahmet Niyazi, yöneticilerin gelişigüzel icraatını eleştirerek, haksızlığa uğrayan yüzlerce Kıbrıslı Türkün her ay Avustralya ve Londra’ya göç etmekte olduğunu belirtmiştir. Ocak 1977 sonunda mecliste yapılan bir açıklamaya göre, işgal altındaki bölgeden yurt dışına göç etmek için yetkili mercilere başvuranların sayısı 3,000’i aşmaktadır.

1963 yılında taksimci Türk liderliği tarafından Cumhuriyet hükümetindeki görevlerinden ayrılmaya zorlanan memurlar da, 11 Ocak 1977 günü ilk defa olarak 4 saatlik bir uyarı grevi yapmışlardır. Kıbrıs Türk Amme Memurları Sendikası (KTAMS)’na bağlı 4,000’e yakın kamu görevlisinin katıldığı grev süresince taşıdıkları pankartlarda, yeni bir personel rejimi getirilmesini, Ekim 1974 ile Kasım 1976 arasında %78 artan hayat pahalılığına karşı ödenek verilmesini, tayin ve terfi işlemlerinin yasalara göre gerçekleştirilmesini istemişler, ayrıca yönetimin Meclis’e sevkettiği yeni vergi yasalarını protesto etmişlerdir. Memurların istekleri arasında ev kiralarının denetim altına alınması, yolluk ve sair ödeneklerin günün ekonomik koşullarına göre ayarlanması da bulunmaktaydı.

KTAMS, sorunlarına bir çözüm bulunması amacıyla yapılan görüşmelerin bir sonuca ulaşamaması üzerine, 8 Şubat 1977’da yeniden, bu defa 48 saatlik bir grev uygulamasına gitmiştir. Muhalefet partileri, çeşitli sendika ve meslek kuruluşlarının da desteklediği yığınsal grev, bütün iş yerlerinde hayatı felce uğratmıştır. Öte yandan Bakanlar Kurulu, liman, sağlık ve haberleşme servislerindeki grevleri bir kere daha yasaklamıştır. Muhalefetteki Toplumcu Kurtuluş Partisi (TKP), hükümeti istifaya çağıran bir bildiri yayınlamıştır. Hükümet, bu taleplere karşılık olarak, memurlardan, içinde bulunulan koşulların değerlendirilmesini istemiştir.

Dün, grev yapmak isteyen memurlara “Üzerinizden silindir gibi geçeriz” diyen yöneticiler, bugün yükselen halk muhalefetine karşı “Rumla mücadele halindeyiz, grevden vazgeçiniz” diyebilmektedir. Ayrı bir devlet kurma hesapları ile, 10 bakanlık, 40 milletvekilliği ihdas edilmiştir. Çoğu Türkiye’den ithal edilen müdürler, yönetim kurulu üyeleri ve danışmanlara binlerce lira para dağıtılmaktadır. Keyfi kadro ve baremler, adam kayırma, kişiye göre işler açılması sonucu, cari harcamaların %60’ı memur maaşlarına gitmektedir. İşgal bölgelerinde ekonomik hayatı yönlendiren ve KİT diye adlandırılan devlet kuruluşlarındaki vurgun ve yağmanın incelenmesi ayrı bir yazının konusudur.

Kıbrıslı Türk işçisinin ilerici sendikalarda örgütlenmeleri sonucu ekonomik ve demokratik haklarını arama sürecindeki bu olumlu gelişmeler, egemen çevrelerin rahatını kaçırmakta, taksim politikasını savunan sarı sendikacıları telaşa sürüklemektedir. Kendi yaptıkları yasaları bile uygulamayan işbirlikçi Kıbrıs Türk burjuvazisine karşı verilmekte olan ekonomik ve politik mücadelenin giderek daha da yükselmesi beklenmektedir.

Emperyalizm ve NATO’nun ayrı bir Kıbrıs Türk devleti kurarak, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırmayı amaçlayan planlarına karşı direnen ve taksimci Denktaş iktidarının politikasını onaylamayan Kıbrıs Türk halkı, yabancı ülkelerin, adanın iç işlerine karışmadığı, bağımsız, egemen, toprağı bütün, tarafsız ve üslerden arınmış bir Kıbrıs’ta Kıbrıslı Rum yurttaşları ile yeniden birlikte yaşamak istemektedir. Bu isteğin gerçekleşmesinde en büyük güvence, Kıbrıs Emekçi Halkının İlerici Partisi’nin barıştan ve toplumlararası dostluk ve işbirliğinden yana olan gerçekçi politikasıdır. İşçi sınıfının uluslararası savaş ve dayanışma günü olan 1 Mayıs’ta Kıbrıs Türk işçileri, Rum sınıf kardeşlerine en içten dostluk ve selamlarını iletirler.

Yaşasın 1 Mayıs, uluslararası işçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma günü!

Yaşasın Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rumların dostluk ve işbirliği!

Yaşasın Türk ve Rum Kıbrıslı halkın emperyalizm ve NATO’nun taksim planlarına karşı ortak mücadelesi!

Yaşasın bağımsız, egemen, toprağı bütün ve askersizleştirilmiş Kıbrıs!

 
(“Hasan Mehmet” takma adıyla hazırlanan bu yazı, 23 Nisan 1977 tarihinde PEO Genel Sekreteri Andreas Ziartides’e, Haravgi gazetesi Yazı İşleri Müdürü Kostas Partassidis’e İngilizce metin olarak gönderilmiştir. Yazının Rumca çevirisi, 1 Mayıs 1977 tarihli Haravgi gazetesinde “Hasan Mehmet” imzasıyla yayımlanmıştır.) 

 
 

11 Temmuz 2014 Cuma

1977 YILINDA KIBRIS’IN İŞGAL ALTINDAKİ BÖLGELERİNDE EKONOMİK YAPI


Emperyalizmin Kıbrıs’ı taksim etme planları uğruna adanın %40’ına yakın bir bölümünün NATO’ya bağlı Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından işgalinin üzerinden, üç yıla yakın bir zaman geçmiştir. İşgal bölgeleri dışında yaşayan Kıbrıslı Türklerin çeşitli vaadler, ya da baskı ve tehdit altında kuzeye aktarılması ile ayrı bir ekonomik ve politik birim olarak oluşturulan bu bölge, bugün pratik olarak Türkiye’nin 68. ili gibi kabul edilebilir.
Kıbrıslı Türkleri 1958 yılından bu yana faşist bir baskı ve terör altında yaşamaya zorlayan Rauf Denktaş’ın Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT), emperyalizmin taksim planları gereğince “Kıbrıs Türk Federe Devleti (KTFD)”nin ilanı ile devletleşerek, antidemokratik rejimini “yasal”laştırmıştır. 1963 yılındaki ayaklanmadan bu yana, Türkiye hükümetlerinin gönderdiği mali yardımlarla beslenen Kıbrıs Türk liderliği, 1974 savaşından sonra, tamamen Türk askeri kliği ile işbirlikçi Türk burjuvazisinin yönetimine girmiş bulunmaktadır. İşgal Kuvvetleri Komutanlığı, Kıbrıs Türk Silahlı Kuvvetleri Komutanlığı, TC Büyükelçiliği ve Denktaş’ın başkanlığındaki yönetim mekanizması, ekonomik ve politik hayatta sözü geçen kuruluşlardır. Yönetim organları geniş ölçüde büyük sermayenin etkisi altındadır. Kilit noktalara iktidara yakın sermayedarlar getirilmiştir.
İşgal bölgelerinde ekonomik hayat, tamamen dışa bağımlı bir karaktere sahip olup, üretimden ziyade tüketime yöneliktir. Güneydeki tarlasından, bahçesinden, işyerinden sökülüp kuzeye taşınan on binlerce Kıbrıs Türkü, tüketici bir durumda yaşamaya zorlanmaktadır. Örneğin KTFD’ne ulaştırılan dış kaynaklı gıda yardımlarından, ayda 38 bin kişi yararlanmaktadır. Bunlar arasında adadaki Kıbrıs Türk azınlığının sayısını artırma planlarına göre, Türkiye’den adaya gönderilen Anadolulu göçmenler büyük bir yer tutmaktadır. Açıklanan rakamlara göre, savaş sonrası 1975’de, kişi başına düşen ulusal gelir 520 KL iken, 1976’da 430 KL’na düşmüştür.

BÜTÇE:
Maliye Bakanlığı’nın bir raporunda belirtildiğine göre, 1974 yılı bütçesi Türkiye’den gönderilen mali yardımla denk kapatılmış, fakat 1975 yılı bütçesi 4.3 milyon KL açık vermiştir. Muhtelif fonlara ve bankalara borçlu durumda olan KTFD, 1976 yılı bütçesini de 4 milyon KL açıkla kapatmıştır. 37 milyon KL’nı aşan 1977 yılı bütçesinin ise 3.6 milyon KL açık vereceği hesaplanmaktadır. Emperyalizmin emrindeki kukla hükümeti ayakta tutmak amacıyla Türkiye’den gönderilen milyonlarca lira, kabarık memur kadrosunun maaşlarını ödemekten ve liderliğe yakın bir avuç kişiyi zengin etmekten başka bir işe yaramamaktadır. Denktaş iktidarı, bir yandan yerel bankalardan borçlanmakta, öte yandan da kamu kuruluşlarına kefil olarak onların borçlanmalarını sağlamaktadır. Sadece KTFD’nin yerel bankalara olan borcu 12 milyon KL civarındadır. Özel kişilerden kredi alacak kadar bozuk bir ekonomiye sahip olan KTFD, büyük bir israf içinde yüzmektedir. Örneğin Saray Otel’de bir gecede verilen kokteyl parti için 2.000 sterlin harcandığı göz önünde tutulacak olursa, durumun vehameti daha iyi anlaşılabilir.

DÖVİZ VE BANKALAR:
Birçok eşyanın ithalatı, belli bazı kuruluşların veya kişilerin tekelinde tutulmakta olup, bu “bedelsiz ithalat” yolu ile, ya da karaborsadan sağlanan dövizlerle gerçekleştirilmektedir. Bir yandan güneyden, döviz sıkıntısı çekilen işgal bölgelerine üsler üzerinden sterlin, dolar, Alman markı, liderliğe yakın para karaborsacıları tarafından bankalardaki Kıbrıs lirası karşılığında aktarılırken, öte yandan bankalar, döviz satışında resmi kur uygulamamaktadırlar. Kıbrıs lirasının alış değeri 36 TL olarak sabit tutulmuş, fakat 40-45 TL üzerinden satılmaktadır. Sterlin ise gerçek değeri 29 TL olmasına rağmen, 33 TL’na satılmaktadır. Kambiyo konusunda önemli yasal boşluklardan yararlanarak, özellikle savaş sonrasında %100 kârla KL ticareti yapmış olan Lefkoşa Türk Bankası (LTB), işgal bölgelerinde geçerli para birimi olarak TL’nin ilan edilmesi ile büyük bir kazanç sağlamıştır. 10 milyon KL’ndan fazla mevduata sahip olan LTB, 8 Haziran 1976’dan bu yana mevduat sahiplerine TL olarak ödeme yapmaktadır. Görüşmeci Onan’ın Yönetim Kurulu Başkanı olduğu LTB’nın yan kolu olan ve toplumun bütün zenginlerini sinesinde barındıran Saray Kredi Şirketi hissedarları arasında Denktaş ve eşi de bulunmaktadır.
1976 Kasım ayı itibarı ile bütün bankalardaki mevduat miktarı 46.4 milyon KL, plasman miktarı ise 20 milyon KL’na yaklaşmaktadır. Genel olarak bankalar, sermaye birikimi yapanlara kredi vermekte, fakat küçük üreticinin ve esnafın kredi talepleri karşılanmamaktadır. Para tüccarları ayrıca yerel bankalardan düşük faizle kredi alarak, bu parayı Avrupa bankalarına yüksek faiz karşılığında aktarmaktadırlar. Böylece hem faiz farkı kazanmakta, hem de borçlu görünerek, vergi ödememektedirler.
Bankalarda biriken paralara el atmış olan Denktaş hükümeti, 1976 yılının ilk 6 ayı içinde bütçesinde öngörülen yatırımların ancak %29’unu gerçekleştirmiş, daha sonra “fon yoktur” diyerek, çeşitli projelerden işçi çıkartılmasına gitmiştir. Bugün kayıtlı işsiz sayısı 4,000’e ulaşmış olup, çalışmak için yurt dışına göç etmek isteyenler ise 3,000 kişiden fazladır. Geniş halk yığınları işsizlik, pahalılık ve karaborsacılık altında inlerken, Bakanlar Kurulu Mağusa’da büyük bir kumarhane açılması ile ilgili bir projeyi onaylamıştır. Öte yandan vergi reformu yasası, iki yıldır Bakanlar Kurulu gündeminde beklemektedir!
KTFD’de bir şube açmış bulunan TC Ziraat Bankası, Merkez Bankası görevini yürütmektedir. Çıkarılan Bankalar Yasası ile, KTFD sınırları içinde çalışan bankalar arasında koordinasyonun sağlanması ve denetlenmesi, TC Ziraat Bankası’na verilmiştir. Fakat yabancı bankalar bu yasaya uymaktan kaçınmaktadırlar. Özellikle Merkez Bankası’na yatırmaları gerekli olan yasal karşılıklar, sermayelerinin döviz olarak Türk bölgesine getirilmesi, kambiyo işlemleri için özel izin almaları ve dövizlerinin KTFD Merkez Bankası’na yatırılması konusundaki yasa hükümlerini yerine getirmemişlerdir.
Bu arada Merkez Bankası görevini yüklenmiş olan TC Ziraat Bankası’nın, aynı zamanda ticari faaliyetlerle uğraşması, diğer bankalar tarafından hoş karşılanmamaktadır.

ÜRETİM VE TÜKETİM:
Savaş sonrası büyük bir ekonomik kaynak olarak gösterilen ve Kıbrıslı Rumlara ait çeşitli fabrika, işyeri ve oteller, “Kamu İktisadi Teşekkülü” (KİT) denilen ve Türkiye ile KTFD’nin ortak sermayeleri ile oluşturulan çeşitli kuruluşlar tarafından çalıştırılmaktadır. Bir çeşit devlet kapitalizmi olan bu uygulamadan, bu kuruluşların başına bol maaşla Türkiye’den atanan belli bir zümre yararlanmaktadır. Türkiye’nin tekelci kapitalistleri, temsilcilerini bu yolla adaya sokarak, KİT’lerde görevlendirmişlerdir. Bu yolla tesislerin çalıştırılması önlenirken, örneğin margarin üretimi yapılmamakta ve Türkiye’den ithal edilmektedir.  
KİT’ler, genel olarak bölge ekonomisine önemli bir katkıda bulunmamaktadırlar. Zaten  kuzeydeki ekonomi, daha çok tüketime dayandırılmış olup, yalnız tarım sektöründe canlılık göze çarpmaktadır. Kıbrıs Türk ticaret burjuvazisi, bu durumdan memnundur. Çünkü kendilerinin üretime geçmesi, birçok problemi de birlikte getirecektir. Halbuki bu yolla daha yüksek komisyon ve kâr sağlamaktadırlar.
Açıklanan resmi rakamlara göre, KTFD, 1976 yılı içinde %47’si Türkiye’den, geriye kalan kısmı da İngiltere, Batı Almanya, Fransa ve Hollanda gibi AET ülkelerinden olmak üzere, toplam 30 milyon KL’lık ithalat yapılmıştır. Türkiye’den ithal edilen ve çoğu gümrük vergisinden muaf olan mallar arasında gıda maddeleri, meyvalar, giyim eşyaları, petrol ürünleri, çimento ve gazeteler geniş bir yer tutmaktadır. AET ülkelerinden ise makina ve nakliye araçları, giyim, mutfak ve cam eşyalar ithal edilmektedir. Denktaş Yönetimi, halkın gerekli ihtiyaç maddelerinin üretimi ile ilgilenmek yerine, gittikçe artan ithal mallarının ve sadece birkaç zengin tüccara yüksek kârlar sağlayabilecek ticari işlerin formaliteleri peşinde koşmaktadır.  
7 milyon KL tutarındaki ihracatın %90’ı ise İngiltere, Türkiye, Hollanda ve İtalya’ya yapılmaktadır. Toplam ihracatın %75’ini teşkil eden narenciye, patates, öğütülmüş harup, tütün ve havuç bulunmaktadır. Ayrıca yün, deri, hellim ve kepek ihraç edilmektedir.

KAMU İKTİSADİ TEŞEKKÜLLERİ (KİT’LER):
Türkiye’de sayıları 30’dan fazla olan ve sadece birkaçı kâr edebilen bu kuruluşlar, ad ve yapıları ile birlikte Türkiye’den kopya edilmiştir. Devlet sermayesini istismar eden özel şirketler veya kişilerin, büyük kârlar elde etmesini sağlamaktadırlar. Büyük kısmı, Türkiyeli müdürler tarafından yönetilmekte olan bu kuruluşların Kıbrıslı Türk ortakları da, yerel ticari yasalara bağlı değildir. Ürünlerinin yüksek maliyetleri, ham maddenin bilinçsizce kullanılması, düşük kapasite ile çalışma, yatırım ve pazarlama için herhangi bir planın olmaması, müdürlerine yüksek ve işçilerine düşük maaşlar verilmesi, işçi sendikalarının faaliyet gösterme hakkının kabul edilmemesi, KİT’lerin ana özellikleridir. Bu kuruluşlar, Meclis’teki bir tartışma sırasında, KTFD’nin yetkilerini kabul etmeme ve halkın parasını çar-çur etmekten başka bir görevi olmamakla suçlanmıştır. Harcamaları ve yaptıkları, denetlenmemektedir. KTFD bu denetimi yapmakta tereddüt göstermektedir. Çünkü KİT’lerin müdürleri “anavatan Türkiye”den gelmiştir.

1.ETİ (Endüstri, Ticaret ve İşletmecilik) Teşebbüsleri Limited Ltd Şirketi: 1971 yılında 200,000 KL sermaye ile kurulmuş olan bu şirket, Kıbrıs Türk toplumundaki tüketilen tüketim maddelerinin  %50’den fazlasını ithal etmektedir.  Kuruluş amacı, 8 Şubat 1975 tarihli Zaman gazetesinde şöyle belirtilmiştir:
“1958-60 devresinde Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu tarafından toplumun iktisadi kalkınmasını desteklemek amacı ile düşünülüp oluşturulan bir kuruluştur. O günlerde Türk çarşısı yoktu. Gâye halkı birleştirerek iş yapmaya alıştırmak ve Türkiye ile Kıbrıs arasındaki ticari ilişkileri geliştirmekti... Fikir oluşturulup tüccarlarımıza mal edilinceye kadar, Cumhuriyet kuruldu. Türk Cemaat Meclisi İnkişaf Sandığı meydana geldi ve ETİ’nin ana hissedarı oldu. Tüccarı, esnafı, şirketleşerek, ticarete teşvik amacı ile kurulan bu şirketin hisselerinden bir kısmını halka, tüccara mal etmek “milli bir dava” oldu.”
Bugün ETİ’nin sermayesinin %25’i özel kişilere, gerisi de Türk Cemaat Meclisi İnkişaf Sandığı’na aittir. ETİ, Denktaş’ın taksim politikasının ekonomik tabanını oluşturan “Türkten Türke Kampanyası”nın bir ürünüdür. 50 kadar özel hissedar  arasında “devlet başkanı” Denktaş ve bazı bakanların da bulunması, ETİ’nin politik hayattaki etkinliğini de ortaya koymaktadır. Toplumlararası görüşmelerdeki Türk temsilcisi Ümit S. Onan, ETİ’nin hukuk danışmanlığını yapmaktadır. Ayrıca Yönetim Kurulu Başkanı olduğu Lefkoşa Türk Bankası, Türkiye tekelci sermayesinin en büyük kuruluşu olan Türkiye İş Bankası ve Kıbrıs Evkaf İdaresi, şirketin diğer hissedarlarıdır.
1971-74 dönemi içinde toplam 1.5 milyon KL tutarında iş çevirmiş olan ETİ, istila sonrasında faaliyetlerini artırmıştır. Türkiye ve çeşitli AET ülkelerinden 500’ü aşkın çeşitli tarımsal ve sanayi ürünü ithal etmektedir. ETİ’nin tekelinde bulunan hizmetler ise, inşaat malzemesi ithali, ilaç ve tıbbi malzeme ithali, Türkiye’deki TEKEL’e ait içki ve sigaranın  Kıbrıs’ta pazarlanması ve Duty Free Shop (gümrüksüz mal satan dükkanlar) işletmeciliğidir. Haziran 1975’e kadar akaryakıtın ithal ve dağıtımını sağlamış ve yine aynı yıl KTFD adına 615,768 KL değerinde pirit madenini ihraç etmiştir. ETİ, çeşitli araba yedek parçalarının dağıtımı yanında, Türk ordusunun ekonomik kuruluşu olan OYAK tekelinin yapımı olan Renault arabalarının da genel acenteliğini yapmaktadır. Türkiye ve Avrupa’dan ithal edilmekte olan mallar, şirketin sahip olduğu üç adet TIR kamyonu ve “Sea Bird II” gemisi ile taşınmakta, bunun dışında yabancı şirketlerle de işbirliği yapılmaktadır. ETİ, kamyonları için yılda 8,500 TL ruhsat ödemesi gerektiği halde, bundan kurtulmak için kamyonlara İngiltere plakası takılmıştır.
On yıl süreyle gelir vergisinden muaf tutulmuş olan ETİ şirketi, %44 kâr ile çalışmakta olup, sadece 1975 yılı içinde 750,000 KL kâr sağlanmıştır. Kıbrıs Türk bölgelerindeki pahalılığın baş sorumlusu olan bu şirket, hiç bir denetim altında bulunmamakta olup, aksine devletten yardım görmektedir. 1976 yılı sonunda Ticaret ve Sanayi Bakanlığı’na başvuran ETİ, sermayesinin 200,000 KL’ndan 5 milyon KL’na çıkarılmasını istemiştir. ETİ, devlet güvencesi ile yerel bankalardan almış olduğu 1.3 milyon KL (49 milyon TL) yanında, “devlet”ten yeniden 1.8 KL (68 milyon TL) borç talep etmiştir. ETİ, borçları için yılda yaklaşık olarak 125.000 KL (4.5 milyon TL) faiz ödemektedir. Bu faizler, halka satılan malların üzerine bindirilmekte, bu yüzden de pahalılık durmadan artmaktadır.
Mali sorumluluk yönünden sermayesini kat kat aşmış olan ETİ, büyük bir israf, yolsuzluk ve iltimas içindedir. Şirketin Yönetim Kurulu Başkanı olan Özalp Sarıca’nın emrinde 11 tane Renault araba ile Girne-Kervansaray’da şirket tarafından döşenmiş bir misafirhane vardır. Genel Müdürün 12 yakın akrabası, şirkette bol maaşlı mevkiler işgal etmektedir. 85 KL aylıklı bir maliye memuru, iltimas sonucu ETİ’ye 200 KL aylıkla aktarılmıştır.
130 kişilik devamlı personeli ve narenciye paketleme tesislerinde çalışan 150 mevsimlik işçisi olan ETİ, toprak ağalarından kiraladığı 14 depo ve işyeri için yılda 50.000 KL ödemektedir. Türkiye’de görev yapan ETİ müdürlerine günde 20 KL , Avrupa’da görev yapanlara ise günde 30 KL otel parası ödenmektedir. 1975 yılında Türkiye temsilciliği için 7.300 KL, İngiltere temsilciliği için sadece 9 ayda 36.000 sterlin harcanmıştır.

2.Kıbrıs Türk Sanayi İşletmeleri Holding  Ltd Şirketi:
1975 yılı Şubat ayında, 100 milyon TL sermaye ile KTFD ve Türkiye’deki Kamu İktisadi Teşekkülleri (KİT)’nin ortaklığı ile kurulmuştur. Toplam 200 hissenin yarısı, Kıbrıs Türk Cemaat Meclisi Konsolide Fonu İnkişaf Sandığı’na aittir. KTFD 50 milyon TL’nin karşılığı olarak gerçek değeri  250-300 milyon TL  olan ham madde ve malzeme koymuştur. Geriye kalan hisselerin Türkiye’nin çeşitli KİT’leri arasındaki dağılımı ise şöyledir: Sümerbank 40 hisse, Makine ve Kimya Endüstrisi Kurumu 20 hisse, Petro-Kimya A.Ş., Zirai Donatım Kurumu, Süt Endüstrisi Kurumu, Et ve Balık Kurumu 10’ar hisse.
Kıbrıslı Rumlara ait olan ve savaş sonrasında terk edilen 60 fabrika ve işyerini bünyesinde toplayan Sanayi Holding, bunlardan 40’ını doğrudan doğruya çalıştırmaktadır. Bakanlar Kurulu kararı gereğince geriye kalan 20 tesisin kiralama yolu ile özel sektör tarafından işletilmesi öngörülmüştür. Halen şirketin elinde bulunan tesislerin maddi değeri  80 milyon TL olup, bu tesislerde, 950’si işçi olmak üzere 1,240 kişi çalışmaktadır. Makine, İmalat ve Elektrik, Tekstil-Giyim, Plastik, Gıda, Kozmetik ve Boya Sanayii diye anılan 6 imalat grubu vardır. 1975 yılındaki 20 milyon TL’lık satış hacmi, 1976’da 60 milyon TL’ye yükselmiştir. Bunun nedeni, elde bulunan ham madde stoğu ve üretilmiş malın satılmış olmasıdır. 1975 yılı için gösterilen 4,717,000 TL kârdan, 2 milyon TL vergi istendiği zaman, ham maddenin parasının Maliye Bakanlığı’na yatırılacağı gerekçesi ile vergi vermekten kaçınılmış, hatta şirketin zarar ettiği öne sürülmüştür.  Şirket, devletten kredi ve mali yardım almış olmasına rağmen, bazı özel ve tüzel kişilere, bankalara ve devlete borçlu durumdadır. Sanayi Holding’de çalışan işçiler, 1976 yılı başlarında, şirketin toplu sözleşmedeki bazı maddeleri uygulamaması nedeniyle, 1.5 milyon TL kayba uğradıklarını ileri sürerek, greve gitmişlerse de, grev KTFD Bakanlar Kurulu tarafından yasaklanmıştır.
Şirketin Yönetim Kurulu üyeleri ve müdürleri arasında bol maaşlı Türkiyeli emekli subaylar çoğunlukta bulunmaktadır. Genel Müdür Orhan Alıçlı, ABD’de askeri elektronik eğitimi görmüştür. Emekliye aytıldıktan sonra Türkiye’deki Koç Holding’de koordinatörlük görevinde bulunmuştur. Şirket Yönetim Kurulu Başkanı ise, yine Türkiyeli olup Maliye Bakanlığı eski uzmanı Orhan Kutlubay’dır. 

3.Kıbrıs Türk Petrolleri Ltd Şirketi:
Haziran 1975’de, bir yıldır Türkiye’den petrol ithalatını yürüten ETİ’nin %49 ve Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’nın %51 hissesi ile kurulmuştur. Kıbrıs’ta petrol araştırmaları yapacağı vaadiyle kuruluş gerekçesini cazip bir hale getiren bu şirket, petrol taşımacılığından öte bir iş yapmamakla birlikte, Türkiye’den gelen Genel Müdür (Süreyya Koç), Yönetim Kurulu üyeleri, müdürlükler ile birlikte 46 personeli vardır. Genel Müdür Süreyya Koç’un aylık maaşı 28,000 TL olup, devlete ait bir evde oturmasına rağmen, ev kirası tahsisatı almaktadır. Ayrıca, kendisine Bella Payıs’ta bir ev tahsis edilmiştir. Bir yılda 86,113 TL seyahat masrafı almıştır. Eleştiriler karşısında “petrolü keserim” tehdidinde bulunmakta olup, seçimler döneminde Türkiye adına çeşitli baskılarda bulunmuştur. Yönetim Kurulu Başkanı (Rasim Demir) ise her ay 5,500 TL almakta, ayrıca yılda toplam olarak 40,000 TL seyahat masrafı almıştır. Yönetim Kurulu üyelerinin saat başı ücretleri ise KTFD Başbakanı ve Meclis Başkanınkinden 10 kat fazladır (5,500 TL). 
Mağusa’daki akaryakıt ve LPG dolum tesislerine malzeme temini ve montaj işlerinde büyük vurgunlar vurulmuştur. Şirket adına iki büyük ev misafirhane olarak tahsis edilmiş olmasına rağmen, burada kalanlara kira ve yolluk ödenmektedir. KTFD, bu şirkete 300,000 TL değerinde tanker ve araçlar vermiştir. Yılda en az 16 milyon TL vergi sağlayabilecek olan bu kuruluş, hiçbir gümrük resmine tabi değildir.

4. Kıbrıs Meyva ve Sebze İşletmecilik Ltd. (CYPFRUVEX):
10 milyon TL sermaye ile KTFD tarafından kurulmuş ve işgal altındaki bölgelerde turunçgillerin ihracatı ve pazarlaması ile görevlendirilmiştir. Türkiye’deki Meysu firması ile 1975 yılında imzaladığı teknik anlaşmanın yürümemesi nedeni ile söz konusu firmaya 1.5 milyon TL olan borcunu ödemiştir. Daha sonra Meysan isimli meyva suyunun iç piyasada dağıtımını sağlamak için ETİ, Sanpa Ltd ve Ahmet Raşit Mustafa and Co. şirketine satış yetkisi vermiştir. Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Sami Topcan’dır.
İngiltere’deki dağıtım işlerini, bir Museviye ait olan Rudolfo Şirketi yapmaktadır. Cypfruvex, bu şirketin yarı hissesini almak için 3,000 sterlin yerine 10,000 sterlin ödemiştir. Hollanda’daki dağıtımı ise, Euroface şirketi yürütmektedir. Her iki dış şirketin hesapları hakkında Meclis Araştırma Komisyonu’na bilgi verilmemiştir.
Cypfruvex’in 31 Ağustos 1976 tarihine kadar bankalara ve çeşitli yerlere toplam 93,857,723 TL borçlu olduğu saptanmıştır. 1975 yılında 50 bin ton olan genel ihracat, 1976 yılında 30 bin tonu aşamamıştır. 1976 yılı içindeki toplam ihracatı, 1,250,000 sterlin değerinde idi. Tam pazarlama yapamadığından gerekli dövizi sağlayamamaktadır.

5. Kıbrıs Türk Turizm İşletmeleri Ltd.
İstila sonrası terk edilen Mağusa ve Girne’deki Kıbrıslı Rumlara ait otellerin işletilmesi amacıyla, yine Türkiye devlet sermayesi ve TCM İnkişaf Sandığı’nın ortaklığı sonucu kurulmuş bir şirkettir. Yatak kapasitesi 1,350’dir. Çeşitli otellerin müdürlüklerine bol maaşla Türkiyeliler getirilmiştir. Şirket yönetimi, yasalara aykırı olarak, personelinden stopaj sistemi ile kesmekte olduğu gelir vergisini ve İhtiyat Sandığı hisselerini “para yok” diyerek, ilgili kuruluşlara yatırmamıştır. Bir seyahat acentesine ayrıcalık tanınarak, sınırsız kredi açılmış, kapora yatırmadan otellerde kontenjan alabilmesi sağlanmıştır. Bu acente, şirkete bir yıldır 1 milyon TK borçlu durumdadır. Genel müdür, otellerin %84’ü Mağusa bölgesinde olmasına rağmen, Girne’de lüks özel bir evde kalmaktadır.

6. Kıbrıs Türk Hava Yolları Şirketi:
1975 yılı sonunda KTFD ve THY’nin 20’şer milyon TL sermaye koyması ile kurulan bu şirket, Ercan Havaalanına uçak indirme yetkisini tekelinde tutmaktadır. 1976 yılında 13 milyon TL net kâr sağladığı açıklanmıştır.
İstanbul Sheraton Oteli’nde tutulan bir büro, THY ile olan bağlantıyı sağlamaktadır. Kendi uçağı olmayıp, THY’na ait kiralanmış uçaklarla hava ulaşımını gerçekleştirmektedir. Yüksek bilet fiyatlarının turizmin gelişmesini engellediği, liderliğe yakın bazı kimselere parasız, bazılarına %60 indirimli seyahat olanağı sağladığı öne sürülmektedir.

7. Kıbrıs Türk Denizcilik Şirketi:
Bu şirket de, Hava Yolları Şirketi gibi, %50 hisseye sahip olan TC Denizcilik Bankası’nın Kıbrıs acenteliğini yapmaktadır. 30 milyon TL sermayesi olan şirketin Danimarka’dan satın aldığı Panama bayraklı “MS Barış” adında 844 tonluk bir gemisi vardır.

8. ve 9.Kıbrıs Türk Tütün Endüstrisi Ltd Şirketi ve Kıbrıs Türk İçki Fabrikası (TAŞEL):
Her ikisi de, %51 Türkiye Tekel İdaresi ve %49 TCM İnkişaf Sandığı sermayesi ile çalışmaktadır. Türkiye’den ithal edilen tütünle “Harman” ve “Barış” sigarası imal edilmekte, içki fabrikası ise ilkel metodlarla çalışmaktadır. Malları pek rağbet görmemektedir. Çünkü gerek sigara, gerekse içki ithali, büyük ölçüde kaçakçılık şeklinde olmaktadır. Askeri ve sivil yöneticilerden oluşan bir kaçakçılık şebekesi, güneyden veya Türkiye’den Amerikan sigarası getirip, dağıtımını sağlamaktadır. Mağusa’daki TAŞEL Fabrikasının müdürü Nazım Perk olup, burada 26 kişi çalışmaktadır.

ÖZEL SEKTÖR:
Yukarıda sermaye yapısı ve çalışmaları incelenmiş olan KİT’ler dışında kalan Kıbrıs Türk özel sektörü, ya ETİ’nin ithal etmekte olduğu malların dağıtımını yapmakta veya kendi direkt olarak Türkiye veya Avrupa’dan tüketim malları ithal etmektedir. KİT’lerin kuruluş döneminde bu kuruluşlara ortak olmaktan çekinen Kıbrıs Türk ticaret burjuvazisi, şimdi KİT’lerin özel sektöre devrini istemektedir. Kıbrıs Türk Ticaret Odası Başkanı Mehmet Can, Türkiye’nin en büyük tekelcilerinden Vehbi Koç’un 1976 yılı sonunda işgal bölgelerine yaptığı ziyaret nedeniyle verdiği bir demeçte şöyle konuşmuştur:
“Anavatanla bütünleşme alanında ilk adımı atan Koç Holding’in bu faaliyetini büyük bir memnunlukla karşılıyoruz. KTFD’deki KİT’lerin Barış Harekâtı sonrasındaki geçiş dönemindeki görevlerini tamamladıklarına ve görevi ciddi Holding ve halk şirketlerine devretmeleri zamanının geldiğine inanıyoruz.”
Uzun süreli ekonomik yatırım yapma yeteneğinden yoksun olan Kıbrıslı Türk kapitalistler, bugün büyük bir vurgun alanı olan KİT’lerin özel sektöre devri sayesinde, hem kendilerinin bu sömürüden bir pay kapmalarını, hem de acenteciliğini yapmakta oldukları Türkiye tekellerinin kuzeydeki ekonomiye tamamen sahip olmalarını istemektedir.
Öte yandan Türkiye tekelci sermayesi de, küçük bir pazar olma özelliği dışında, kuzeydeki atıl sanayi ve turizm potansiyelini kullanmak isteğindedir. Fakat bugüne kadar yapılan çeşitli teşebbüsler, henüz bir sonuç vermiş değildir. Koç Holding’den sonra, Egeli sanayicilerden oluşan bir grup işadamı da 1977 yılı Mayıs başlarında Kıbrıs’a gelerek, aynı konuda temaslarda bulunmuşlardır.
Bu arada uzun süredir Türkiye ve AET tekellerinin istemekte oldukları Mağusa’da serbest bir bölge kurulması projesi, Bakanlar Kurulu’nun 1977 Şubat ayı ortalarında aldığı bir kararla kabul edilmiştir. Bu projeye göre, Mağusa limanı çevresindeki 30 bin metre karelik bir alan üzerinde bir serbest değişim bölgesi kurulacak; burada, gümrüksüz olarak ithal edilen ham madde ile üretilecek veya montajı yapılacak sanayi ürünleri, çeşitli gümrük kolaylıklarından yararlanılarak, Orta Doğu ülkelerine ihraç edilecektir. Ayrıca bu bölgeden yapılacak ithalata indirim sağlanacak ve bazı malların değişimi sağlanacaktır.
Projenin ne ölçüde gerçekleşeceği henüz kesin olmamakla beraber, emperyalizmin taksim edilmiş Kıbrıs’ı askeri bir üs yanında, diğer amaçları için de kullanmak istediği anlaşılmaktadır. Kukla Denktaş yönetimi, bu hususta elinden geleni yapmakta, patronlarına olan sadakatini göstermekten geri durmamaktadır. Bazı Ortak Pazar çevrelerinin de bu konuda ona yardımcı olduğu görülmektedir.

SONUÇ
Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlık, egemenlik ve toprak bütünlüğünün çiğnenmesi ve yüz binlerce insanın yerinden, yurdundan edilmesi, can ve mal kaybı pahasına kurulan KTFD’nin bugün içinde bulunduğu ekonomik, politik ve sosyal bunalım, giderek derinleşmektedir. Şişirme memur kadroları ve cari giderler için harcanan para, 20 milyon KL (800 milyon TL)’nı aşmakta olup, sadece KİT personeline yılda ödenen ücretler toplamı 1.3 milyon KL (47 milyon TL)’na ulaşmaktadır. Sözün kısası büyük bir israf içinde olan KTFD, borç içinde yüzmektedir.
Kıbrıs’ın işgal altındaki bölgelerinde hayat, güneye oranla %116 daha pahalıdır. Öte yandan kişi başına düşen ulusal gelirde geçen yıla oranla %33’lük bir düşüş görülmüştür. Pahalılık, işsizlik, karaborsacılık, yolsuzluk ve hırsızlıklar gün geçtikçe artmaktadır. Denktaş ve TMT’ye destek olmak amacı ile Türkiye’den Kıbrıs’a gönderilen çeşitli faşist ve gerici unsurlara karşı halkın tepkisi giderek yoğunlaşmaktadır. Kıbrıs’ta toplumlararası dostluk ve işbirliğine karşı olan bu şovenist gruplar, gerek Türkiye’deki, gerekse Kıbrıs’taki sermaye çevrelerinin destek ve koruyuculuğu altında çalışmaktadırlar. Bir eski TMT komutanının yönetiminde ve faşistlerin elinde bulunan Gençlik, Kültür ve Spor Dairesi’ne bütçeden ayrılan para miktarı 200,000 KL’dır.
Bu faşist hareketin başkanının bir açıklamasına göre, özel yaz kamplarında 1975’de 200, 1976’da da 800 genç eğitim görmüştür. Türkiye’deki faşist Milliyetçi Hareket Partisi’nin fanatik üyeleri olan binlerce faşist, işgal bölgelerindeki çeşitli köy ve kasabalara yerleştirilmiştir. Öte yandan Türkiye’den gelen dinci ve gerici kişiler, Allaha inanmadıkları ve İslam dininin emrettiklerini uygulamadıkları şeklinde suçlamalara maruz kalan Kıbrıslı Türklere “din ve ahlak” öğretmek gerekçesiyle adaya gelmişlerdir. Okullara din dersleri konurken, faşistler de okullarda etkilerini artırmak istemektedirler.
Kıbrıs Türk toplumu, ayrı bir devlet ilanı ile Kıbrıs Cumhuriyeti’ni yıkmayı hedeflemiş olan NATO’nun emperyalist planlarına karşı mücadele ederken, Denktaş kliğinin taksimci politikalarına onay vermemektedir ve bağımsız, egemen, toprağı bütün, bağlantısız ve askeri üslerin olmadığı, içişlerine yabancı ülkelerin müdahale etmediği bir Kıbrıs’ta Kıbrıslı Rum yurttaşlarıyla yeniden birlikte yaşamak istemektedir. 
Kıbrıs Türk toplumunun kasıtlı olarak üretimden uzak tutulması ve tüketici bir hayata zorlanmasından amaç, onun üretim süreci içinde daha da bilinçlenmesini önlemektir.
1976 yılı içinde bazı üretim dalları ve hizmet sektöründe çalışan 8,000’i aşkın işçi ve memurun ilerici sendikaların öncülüğünde düzenledikleri 30 grev hareketi, yükselen ekonomik mücadelenin boyutlarını göstermektedir. Bu grevlerden 5 tanesi, sosyal hayatı ve halkın refahını tehlikeye sokacak gerekçesiyle, Denktaş Yönetimi tarafından yasaklanmıştır. 1977 yılı Eylül ayı sonunda anti-demokratik yönetime karşı yapılan grevlerin sayısı 20’ye ulaşmış olup, bunlardan iki tanesi de yasaklanmıştır.
Kıbrıs Türk halkı 1958 yılından bu yana kendi adına hareket eden liderliğin taksimci politikasının nelere mal olduğunu yaşamış ve görmüştür. Bölünmüş bir ekonomi, 40 bin askerlik işgal ordusu, faşist TMT ve emperyalizm yanlısı Denktaş yönetimine rağmen, en zor koşullar altında mücadele vermekte olan Kıbrıs Türk emekçileri, tam bağımsız, toprağı bütün, egemen ve askersizleştirilmiş bir Kıbrıs mücadelelerini sürdüreceklerdir.

(“Hasan Mehmet” takma adıyla 12 Haziran 1977 tarihinde İngilizce olarak kaleme alınan bu çalışma, 29-30 Ekim 1977 tarihlerinde Brüksel’de yapılan Kıbrıs ile Uluslararası Dayanışma Konferansı’na “Hasan Mehmet adındaki bir Kıbrıslı Türk gazetecinin Kıbrıs’ın işgal altındaki bölgelerindeki ekonomik yapı hakkındaki raporu” olarak gönderilmiştir. Ayrıca Prag’taki Uluslararası Gazeteciler Örgütü (IOJ)’ne de iletilmiştir. Yukarıdaki metin, yazar tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Bu rapor, İstanbul’daki haftalık siyaset dergisi Kitle’nin 15 Kasım 1977 tarihli (Sayı:185) nüshasında,  dergi redaksiyonu tarafından Türkçeleştirilmiş ve biraz kısaltılmış şekliyle yayımlanmıştır.)

4 Temmuz 2014 Cuma

KUTLU ADALI'NIN "YASEMİNLERİMİ GERİ VERİN" KİTABININ SUNUŞ YAZISI


Kutlu Adalı’nın öldürülmesinden önce kaleme aldığı son makalelerin derlendiği ve Haziran 1999’da yayımlanan “YASEMİNLERİMİ GERİ VERİN” başlıklı kitabı (Lefkoşa, 117s.) için kaleme aldığım

                                                                      SUNUŞ

             14 Mart 1996 akşamı saat 19 sıralarında 10-12 kadar maskeli silahlı kişinin St.Barnabas Manastırı’na bir baskın düzenleyerek, manastır bekçilerini dört saat süreyle bir odaya hapsettikleri ve St.Barnabas’ın mezarında kazı yapıp, "birşeyler"i alıp götürdükleri 16 Mart günü gazete manşeti idi.

            Reuter’in  tüm dünyaya yaydığı bu silahlı soygun haberi, resmi ağızlar tarafından da doğrulanmış, ama soruşturmanın selameti açısından konu yargıya sevkedilmeden, kamuoyuna daha ayrıntılı bilgi verilmek istenmemişti.

TKP Genel Başkanı Mustafa Akıncı, 18 Mart günü yaptığı bir açıklamada, silahlı baskınla ilgili olarak "fazla kurcalamayın, altından çapanoğlu çıkar" şeklinde söylentiler dolaştığını belirtmiş ve baskını yapanlarla "kurcalamayın" diyenlerin açıklanması için yetkilileri göreve çağırmıştı.

5 gün suskunluktan sonra Başbakanlıktan yapılan kısa bir açıklamada, "Olayın güvenlik güçlerimizin aldığı ciddi bir ihbar üzerine gerçekleştirilen bir operasyon olduğu" belirtilmişti. Konuyu Meclis’e getiren TKP milletvekili Mehmet Emin Karagil, yaptığı gündem dışı bir konuşmada, hükümet açıklamasının inandırıcı olmadığını, halka masal değil, gerçeklerin anlatılmasını istemişti. CTP Genel Sekreteri Ferdi Soyer ise, yaptığı yazılı bir açıklamada, St.Barnabas Operasyonu ile "toplumumuzun özgür demokratik iradesi olayına maalesef gölge düşürülmüştür" şeklinde konuşmuştu.

Yeni Düzen gazetesinin sütun yazarlarından Kutlu Adalı, "kurcaladığı" olayla ilgili olarak kaleme aldığı 23 ve 26 Mart 1996 tarihli yazılarından sonra, çeşitli tehditler aldığını, 2 Nisan günkü makalesinde açıklamıştı. Telefonla yapılan müteaddit tehditler, sonunda onun 6 Temmuz gecesi evinin önünde, yine silahlı bir baskınla öldürülmesiyle noktalandı ve "Çapanoğlu"nun  gerçekten var olduğu ortaya çıktı!

***

Soygun olayını düzenleyenlerin üzerine giden Adalı, bu konuyu kurcalamasının bedelini hayatı ile ödedi. Zaten O, bir süreden beri, yazdığı uyarıcı makalelerle, Kıbrıs Türk liderliğinin ayrılıkçı politikasını eleştiriyor ve bu uzlaşmazlığın sürdürülmesi halinde, uluslararası planda Türkiye'nin başının, Kıbrıs yüzünden ağrıyacağını vurgulamaktaydı. Adalı'nın bu yazılarından da tedirgin olan çevreler, onu ortadan kaldırmakla, hem kalemini susturmak, hem de deşifre edilmenin öcünü kendilerince almak istemişlerdi herhalde!

Cinayet olayını  ertesi sabah duyurabilen tek gazete, istihbarat çevrelerine yakınlığı ile bilinen Kıbrıs gazetesi olmuştu. Adalı'nın öldürüleceğini önceden biliyorlarmış gibi, seçip de hazır tuttukları (!) ve o günkü ölüm haberi ile birlikte verdikleri, onun 26 Aralık 1995 tarihli "Faşistlerin Yıldızı Dökülürken" adlı makalesinden aktarılan bir bölüm, geride kalanlara çok şeyler anlatmaktadır!

***

Her ne kadar gerek soygun, gerekse bunu izleyen cinayet olayına karışmış olan bazı kişiler, bugün konuyla ilgilenenler tarafından bilinmekteyse de, olay tipik bir "faili meçhul cinayet" olarak tarihin tozlu raflarına terkedildi ve azmettiricilerle failler cezasız kaldı. Ama Kutlu Adalı'nın yıllardır savunduğu barışçı fikirler, Kıbrıs Türk toplumu içinde yok edilemedi.

Ne tesadüftür ki, yıllarca önce, haftalık Cumhuriyet gazetesinin avukat yazarları, Ahmet Muzaffer Gürkan ile Ayhan Hikmet de, Kıbrıs sorununun barış ve dostluk yoluyla çözümlenmesine karşı çıkan aynı çevreleri deşifre ettikleri için 1962 yılında öldürülmüşlerdi. Ama Cumhuriyet'çilerin fikirleri de yok edilememiş ve aradan geçen bunca süreye karşın, toplumumuz içerisinde yeni yandaşlar bularak gelişip güçlenmiştir.

Bu demokrat iki avukatın kardeşleri olan Haşmet Muzaffer Gürkan ile Hizber Hikmetağalar'ı tanıyıp, dostluklarını paylaşmış bir kişi olarak, onların Kıbrıslılık bilincine sahip değerli kişiliklerinden çok yararlandım. 1986 yılında Kıbrıs Türk Bibliyografyası'nı hazırlarken, tanışıklığımızı ilerletip dostluğa dönüştürdüğümüz Kutlu Adalı ile de, ölümüne kadar bir fikir uyumu içinde olduk.

Eski ve yeni kuşak kültür adamlarımız arasındaki bağları güçlendirmek için, 1990 Mayıs'ında, değerli dostlar Kutlu ve İlkay Adalı, Haşmet M.Gürkan, Hizber Hikmetağalar, Harid Fedai vd ile birlikte oluşturduğumuz "Kıbrıs Türk Sanatçı ve Yazarlar Birliği"ndeki çalışmalarımızdan gocunanlar, bu örgütten bizi uzaklaştırmak için ellerinden geleni yaptılar. Kutlu Bey, bu konuyu yine köşesinde işlemeden edemedi. (Yeni Düzen, 20 Mayıs 1992)

1989 Eylül'ünde iki toplumlu olarak oluşturduğumuz "Bağımsız ve Federal Kıbrıs için Temas Grubu" adı altında yaptığımız etkinliklere de çok geçmeden Kıbrıs Türk liderliği yasaklar koydu. Ama biz, yine doğru bildiğimiz yolda, Kıbrıslılık bilincinin yayılması için, kültürel araştırmalarımızı ve siyasal yazılarımızı, toplumlararası anlayış havasının gelişmesi için etkinliklerimizi olanaklar ölçüsünde sürdürdük. Haşmet, Hizber ve Kutlu Bey'lerin kitaplaşmış yazıları ve diğer makaleleri, onların bu doğrultudaki çalışmalarının en güzel örnekleridir.                             
Ne yazık ki, bu üç arkadaşı da en verimli oldukları bir dönemde, dostluklarından daha da yararlanacağımız bir zamanda, ardısıra yitirdik. Haşmet Bey'i Mart 1992'de ani bir kalp durması sonucu, Hizber Bey'i de Mart 1993'de bir kan hastalığı yüzünden kaybettik. Kutlu Bey ise, Temmuz 1996'da, Gürkan-Hikmet cinayetlerinin bir benzeri sonucu aramızdan uzaklaştırıldı.       
Değerli fikir arkadaşım ve dostum Kutlu Adalı'nın, ölümünden önce kaleme alıp Yeni Düzen gazetesinde yayımladığı son siyasal makalelerinden bir demeti yeniden okurken, onun dürüst kişiliği ve aydın sorumluluğu önünde bir kez daha saygı ile eğiliyorum.
Ahmet An
 

KUTLU ADALI'YI ANARKEN...


            6 Temmuz 1996 gecesi evinin önünde "faili meçhul" bir cinayete kurban giden yazar arkadaşımız Kutlu Adalı, öldürülmesinin 2. yıldönümünde çeşitli etkinliklerle anıldı. Ama onun düşünce ve eylem şekline ters düşen işler de yapıldı.

Bazıları onun adından yararlanarak, parsa ve rant toplamaya çalıştı. "İlkesiz davrandıkları için"  yaşarken artık gitmez olduğu Işık Kitabevi, Kutlu'nun öldüğü yıl alelacele, onun kitaplarını yeniden basma adına, "Çirkin Politikacı Pof"u ve geçen yıl da yarım cilt (!) halinde de "Dağarcık"ı basarken, yazarı olduğu "Yeni Düzen" gazetesi de, onun "ölümüne neden olan son yazıları" yerine, eski yazılarından oluşmuş "Aklın Silahı Barıştır" adlı bir kitabı yayımlamıştı.

Işık Kitabevi bu yıl da, Kitap Fuarı'nı 6 Temmuz'u da içine alacak şekilde ve aynı mekanda düzenleme yolunu seçti. Kutlu Adalı Vakfı Yayınlarının ilk kitabı olarak bastırılan, Kutlu ve İlkay Adalı'nın şiirlerini içeren "Gideyim Buralardan Diyorum"un tanıtım gecesinde, hem anma gecesi için gelenlerin Fuar'da alış-veriş etmesinden, hem de kitabın satışından yararlanılacaktı. Oysa Fuar'da, Kutlu Adalı'nın anısına adanmış olan "Kıbrıslılık Bilincinin Geliştirilmesi" kitabı da içinde olmak üzere, Adalı'nın fikir dostu olan belli yazarların kitaplarını bulmak olanaksızdı. Zaten bu kitaplar, Işık Kitabevi tarafından hazırlanan "KKTC'de bu haftanın en çok satılan kitaplar" listesinde de hiçbir zaman yer almamıştı. Çünkü bu listede Kıbrıs'ta yayımlanmış kitap olarak, daima Işık Kitabevi yayınları eksik olmazdı.

***

Bu yıl, Basın Emekçileri Sendikası (Basın-Sen) da, "1. Kutlu Adalı Basın Ödülleri Yarışması" düzenleme inceliğini gösterdi. İyi hoş da, ödül verilen eserlerin bazıları, hiç de Kutlu Adalı'nın fikriyatına denk düşmedi.

"Tekel'den Tekme" haberi ile "Eylemde" fotoğrafı, tam isabet kaydederken, "Toros Tatbikatı 97'den görüntüler", anti-militaristliği ile tanınmış olan Kutlu Adalı'yı mezarında rahatsız etmiş olmalı. Hele "Dr.Fazıl Küçük Belgeseli"nin, Kutlu'yu, 1960'lı yıllarda kıravatından tutup Halkın Sesi Matbaasından atan bir kişi ile ilgili olması, seçimi yapan juri üyeleri açısından tam bir  talihsizlik eseri olsa gerek! Genç gazetecilerimiz, lütfen bundan sonraki yıllarda daha dikkatli olsunlar...

***

Kutlu Adalı Vakfı'ndan bir rica: Kutlu Adalı'nın son 35 yıla ait özellikle siyasi anıları ve son dönem yazıları, titiz bir şekilde derlenip, varsa yayımlanmamış olanlarla birlikte peyderpey kitap halinde yayımlanmalı. Kendisi bu işi sağken yapmayı çok arzuluyordu. Ama maddi koşullar uygun değildi. Şimdi ailesi tarafından, onun adına bir Vakıf kurulduğuna göre, bize göre yapılması gereken ilk iş bu olmalı. Yoksa bu vakıf da, diğer vakıflarımız gibi geleceğe kalıcı eser bırakamayacak.

***

Kutlu Adalı "Kasım 1995" tarihli son şiirinde şöyle diyordu:

"Umutlar umutsuzluklarla yarışır gibi savaşır

nenemi, dedemi anımsarım

Babam annem yarım kalmış aşklarım

Yollarda hala oynayan çocukluğum

Savaş yılları acılar felaketler

Bitmek bilmeyen barış özlemi

Yüreğim dayansın istiyorum

Dayanamıyorum

 

Gideyim buralardan diyorum

Selamsız kalmaktan korkuyorum"


Kutlu arkadaş, sen sana layık olanı yaptın, buralardan gitmedin. Zorlu kavgamıza katkını koydun. "Bu düğümü çözmek var son, hele dur" diyordun. Yüreğin dayandı, ama düğüm henüz çözülemedi; çözülmesini istemeyenler seni susturdular. Ama fikirlerini susturamadılar:

"Çekiyor kollarıyla kaçamıyorum

Zeytin veren toprak oluyorum

Özyurdumun insanına ürün oluyorum"

***

"Maviler yeşiller arasında köpüklenen ey deniz

Senin her dalgandan çıkan köpükte

Bir haykırış bir çığlık duyuyorsan

Yurdumun özgürlük türküsüdür bilesin"

 
(Kıbrıslı Türkün Sesi dergisi, Sayı:36, Ağustos 1998)

 

KIBRISLI TÜRKLERDE KİMLİK ARAŞTIRMALARININ GEÇMİŞİ


"Kıbrıslı Türk veya Kıbrıs Türkü kimdir?" sorusuna yanıt ararken sanırım ilk başvurulacak yer, bizim kendi toplumumuzun nereden gelip nereye gitmekte olduğu hakkında bize bilgiler verecek olan kültür tarihimizle ilgili eserler olmalıdır. Ne yazık ki bu konuda yapılmış olan çalışmalar yok denecek kadar azdır.
            24 Ağustos 1935 tarihli Ses gazetesindeki bir makalesinde Ulviye Mithat Hanım, o yıllarda Kıbrıslı Türklerin kültürel sorunlarına şöyle parmak basmaktaydı:
            "İşittiğime göre Kıbrıs tarihinin Rum cemaatına ait olan kültür kısmı tamamıyle mazbutmuş. Rumlar, kültür tarihlerini muhtelif eserlerle tesbit etmişler ve gelecek nesillerin istifadesi için hazırlamışlar. Buna mukabil Türkler şimdiye kadar bu mevzuu düşünmemişler bile! Zaten Kıbrıs Türkleri Kıbrıs tarihinin her safhasını ihmal etmişler. Hani Kıbrıs'ın bir Edebiyat Tarihi? Hani bir İdare Tarihi! Umumi Tarihi bile bir mektep kitabından ibaret.
            Kültür Tarihimiz hakkında şimdiye kadar yazılan yegane yazı, geçen sene lise mecmuasında lisenin tarihine dair yazılan kısa bir makaledir. Kültürümüzün beşiği olan ilk okullarımızın terakki devirlerini gösteren bir makaleye çok ihtiyacımız var."
            Ulviye Hanım'ın sözünü ettiği makale, eşi olan lise tarih öğretmeni Mustafa Mithat Bey'in "Kıbrıs Erkek Lisesi Mecmuası, 1933-1934 Yıllığı'nda çıkan "Lisenin Tarihi" (s.107-127) başlıklı yazısıdır. "Muhtasar Kıbrıs Tarihi'ni yazmış olan Mustafa Mithat Bey (1926), coğrafya hocası İbrahim Hakkı Bey ile birlikte "Mekteblere Mahsus Küçük Kıbrıs Coğrafyası ve Küçük Kıbrıs Tarihi" adlı 73 sayfalık kitabı, 1930'da Lefkoşa'daki Birlik Matbaasında bastırıp yayımlamışlardır (Bak. Kıbrıs'ta Türkçe Basılmış Tarih Kitapları ve Sonuncusu: Kıbrıs'ta Türkler, Ahmet An, Yeni Düzen 23 Mayıs 1994 ve Alternatif Yazın, Sayı 7/1993)
Kıbrıs'tan Türkiye'ye göç etmiş olan ve Denizli Lisesi'nde tarih öğretmenliği yapan İsmet Konur, 1938 yılında İstanbul'daki Remzi Kitabevi yayını olarak "Kıbrıs Türkleri" adlı bir çalışmasını yayımlamış, ama ne yazık ki kitabın Kıbrıs'a girmesi yasaklanmıştı. 18 Ekim 1938 tarihli Söz gazetesinde konuyla ilgili olarak şu haber yer almaktaydı:
            "Cuma günü neşredilen resmi gazetede ilan edildiğine göre, Türkiye'de basılıp neşredilen "Kıbrıs Türkleri" adındaki kitabın adamıza idhali kati surette yasak edilmiştir. Polis idaresi bazı ticarethane ve müesseselerde araştırmalar yapmış fakat bu kitabı bulamamıştır. Kitabın müellifi Denizli Tarih öğretmeni İsmet Konur'dur".
            Öğretmen Hasan Behçet tarafından hazırlanan "Kıbrıs Türk Maarif Tarihi (1571-1968)" adlı çalışma ise ancak 1969'da yayımlanmıştır.
            Kıbrıslı Türklerin ada üzerinde yaşayan toplumlardan biri olarak kendi siyasal ve kültürel tarihi yeterince bilinmediği veya şimdiye kadar yapılmış olan kısıtlı çalışmalar okunmadığı için, bazıları bir kimlik arayışına çıkmakta veya bunalıma düşmektedirler. Yaygın olarak dağıtımı yapılan ve resmi veya ulusal ideolojiye uygun olarak yazılmış tarih kitaplarında ise, "Biz kimiz?" sorusunu yanıtlamaya elverişli bilgiler yer almamaktadır.
Özellikle 1974'den sonra, Kıbrıslı Türklerin adanın kuzeyindeki %37'lik toprak parçası üzerinde toplanmaları, ekonomik, askeri ve siyasal yönden bölgeyi kesin denetimi altında tutmakta olan Türkiye Cumhuriyeti'ne bağımlı bir yapı oluşturmuş ve geleneksel Kıbrıs Türk toplumunun düzen ve dengeleri değiştiğinden, kültürel yapı daha büyük ölçüde değişime uğramıştır. Konumuz açısından önem kazanan kültürel asimilasyona karşı, özgün Kıbrıslı kimliğimizin korunması sorunu,  Kıbrıslı Türk aydınları sürekli olarak düşündürmüş ve onları çeşitli eylemlere itmiştir. Türkiyeli ve Kıbrıslı kültürün çatışması sırasında kimlik bunalımları ve kimlik arama çabaları ortaya çıkmıştır.
Geleneksel ve küçük bir toplum yapısına sahip olan Kıbrıslı Türklerin bundan önce elbette bir kimlikleri vardı, ama bu boyutta kimlik sorunları da yoktu. Kıbrıs'ta 300 yıllı aşkın Osmanlı yönetiminden sonra 1878'de başlayan İngiliz yönetimi, ada üzerinde yaşamakta olan Rum-Ortodoks nüfus yanında Müslüman bir azınlığın hamisi durumundaydı. 1900'lerin başındaki Müslüman cemaattan, 1950'lerdeki Türk toplumuna geçiş sürecinde, Yunan ve Türk milliyetçiliklerinin dış etken olarak rolü ve Kıbrıs Türk liderliğinin oluşup pekişmesi, bir başka çalışmamızda incelenmiştir. (Yeni Çağ, 8 Mart 1993'de başlayan 85 yazılık dizi) "Kıbrıslılık bilincinin geliştirilmesi üzerine notlar" başlıklı 46 yazılık dizimizde ise (ilk 4 yazı 23 Ekim-4 Aralık 1987 Söz'de, diğerleri 4 Ocak-22 Kasım 1989 Demokrat'ta yayımlanmıştır) konunun siyasal kimlik açısından irdelenmesi yapılmıştır.
1974'den sonra Türkiye kültürünün yoğun etkisi altında kalan ve kendi kültürel kimliğini saptama, ona sahip çıkma ve onu geliştirme mücadelesine önem vermeye başlayan Kıbrıslı Türkler, önceleri bazı siyasi partilerin çatısı altında bu tartışmayı başlatmış; daha sonra da gerek kültür derneklerinin içinde, gerekse kişisel araştırmalar çerçevesinde Kıbrıs Türkünün kültürel kimliğini toplayıp korumak için çalışmalar yürütmüşlerdir.
Kıbrıs Türk kültürünün ulaştığı düzeyi saptamak amacıyla yapılan ilk kapsamlı toplantı, Kültür-sanat örgütlerinin ve sanatçıların katılımıyla 1 ile 4 Şubat 1983 tarihleri arasında Lefkoşa'da yapılmıştır. Zamanın kültür işlerinden sorumlu bakanı Ahmet Atamsoy'un da desteklediği bu "Kültür-Sanat Danışma Toplantısı"na 200'ü aşkın kişi katılmış ve 24 bildiri sunulmuştu. Dil ve Edebiyat, Tarih, Müzik, Eski Eserler, Basın-Yayın, Plastik Sanatlar, Kütüphane-Arşiv, Folklor-Etnografya, Tiyatro ve Yasa konularında 10 komisyon halinde sürdürülen çalışmalar, ne yazık ki daha sonra kitaplaşamamış ve tahmin edildiği gibi tozlu raflara kaldırılmıştı. Ancak konuya ilgi gösteren tek yayın organı olan Söz gazetesinde tartışmaların bir kısmı özetlenmişti.
Genel olarak Kıbrıs Kültürü, özel olarak da Kıbrıs Türk Kültürü'nün en yoğun biçimde tartışıldığı o günlerde, Söz gazetesinde 31 Ocak ile 12 Şubat 1983 tarihleri arasında üç çalışmam yayımlanmıştı. Bunların başlıkları şöyleydi: 1) Tarihsel-etnolojik açıdan Kıbrıs kültürünün kökenleri, 2) 1571 yılından sonra Kıbrıs'ın etnik ve kültürel yapısında görülen değişiklikler, 3) Kıbrıs'ta yaşayan iki ana etnik- ulusal toplum arasındaki kültürel ve folklorik etkileşimler. Kültürel kimliğimiz, sözü edilen bu üç çalışmada ana hatları ile ilk kez tarihsel perspektif içinde incelenmiş oluyordu.
Danışma toplantısının hemen ardından 25 Şubat 1983'te Halk Sanatları Derneği'nin Lefkoşa'da düzenlemiş olduğu 1.Halkbilim Sempozyumu da Kıbrıs Türkünün etnik-ulusal bilincinin belirginleşmesinde ilk bilimsel adımlardan birini oluşturuyordu. 1983-86 yılları arasında yapılmış olan Halkbilimi Sempozyumlarına sunulan bildirilerin Turizm ve Kültür Bakanlığı yayını olarak 1986 yılında basılabilmiş olması, konuyla ilgilenenler açısından bir kazanım olmuştu. Ne yazık ki aynı derneğin gerek 11-18 Ekim 1982'de Kumarcılar Hanı'ndaki "Arayış" Folklor Sergisi'nde, gerekse 8-12 Aralık 1987'de Atatürk Kültür Merkezi'ndeki Giysi ve Elişleri Sergisi'nde sergilenen malzeme, bir Folklor Müzesi'nin yokluğu nedeniyle elden çıkarılmıştır. Kitaplaşmış diğer folklor derlemeleri arasında Mahmut İslamoğlu, Oğuz Yorgancıoğlu, Erdoğan Saraçoğlu, Hasan Siber, Mustafa Gökçeoğlu ve diğerlerinin çalışmaları anılabilir.
Yazılı kültür ürünlerimize gelince, ilk akla gelen ve ilk el atılmış konu olarak gazetelerimiz var. Bu konudaki ilk çalışma Söz gazetesinde, Ağustos 1933'de yayımlanmış olan gazetenin başyazarı Mehmet Remzi Bey tarafından hazırlanmış "Kıbrıs'ta Gazetenin Tarihçesi" başlıklı yazı dizisidir. Matbaacı Mehmet Akif'in, "Yeni Fikirler" dergisinin çıkan iki sayısında (Mayıs 1946 ve Ocak 1947) yayımlamağa başladığı "Kıbrıs'ta Türk Matbaacılığı ve Gazeteciliği" konulu araştırması, sonradan "Kıbrıs" gazetesinde de yer almış (1949), ama ne yazık ki bitirilememiştir. 1969'da Hasan Şefik Altay tarafından yayımlanan "Kıbrıs Basın Kaynakları" (Birçok yanlış ve eksik bilgilerle doludur) ile Cemalettin Ünlü'nün 1981'de Ankara'da yayımlanan "Kıbrıs'ta Basın Olayı (1878-1981)" yeni çalışmalara ışık tutmuştur.
Eski dergilerimizle ilgili ilk tanıtım yazısı, 24 Ağustos 1982 tarihinden başlayarak Yeni Düzen gazetesinde, "Tarihin tozlu sayfalarındaki kültür ve sanat dergilerimiz" başlığı altında, 20 gün süreyle Sevgül Uludağ tarafından kaleme alındı. Daha sonra Harid Fedai, Halkın Sesi gazetesinde 27 Mart-3 Nisan 1984 tarihlerinde çıkan "1940'lı yıllarda Kıbrıs'ta yayınlanan Türkçe dergiler" başlıklı çalışmasıyla, şimdiye kadar eksik kalmış yönleri de ekleyerek, bu konudaki bilgilerimizi zenginleştirmiştir. Benim "40 yıl önceki düşün yaşamımızdan örnekler" adlı çalışmam da önce Yeni Kıbrıs dergisinde (25 Temmuz-2 Ağustos 1990) yayımlandı. Bu arada Haşmet M. Gürkan, Söz gazetesinde eski bazı dergi ve gazetelerimizi tanıtmış, Sabahattin İsmail de Yeni Kıbrıs'ta çıkan gazete tanıtma yazılarını 1987'de "Kıbrıs Türk Basınında İz Bırakanlar" adıyla kitaplaştırmıştır.
Ne yazık ki gerek eski gazetelerimizin, gerekse eski dergilerimizin eksiksiz bir kolleksiyonu ne Milli Arşiv'de, ne de Milli Kütüphanede bulunmaktadır. Bu arada ilk defa 25 Aralık 1962'de Lefkoşa'daki Mevlevi Tekkesi'nde "Kıbrıs'taki ilk Türk gazeteleri" sergisinin açıldığını ve burada birçok eski gazetemizin sergilendiğini hatırlatalım. Zamanın Türk Cemaat Meclisi Sosyal İşleri ve Belediye Dairesi Başkanlığını yürüten Türkiyeli gazeteci Ömer Sami Coşar'ın daha sonra sergilenen malzemeyi kendi kolleksiyonuymuş gibi, yetkililerin onayıyla Türkiye'ye götürdüğü bilinmektedir. Coşar'ın Mart 1984'de ölmesi ardından sözü edilen tarihi kolleksiyonunun ne olduğu bilinmemektedir. Keşke aynı yetkililer ilgilenip gazeteleri geri ülkemize getirebilseler!
Kıbrıs'ta Türkçe olarak basılmış kitap ve kitapçıklarla ilgili olarak yayınlanmış ilk kapsamlı bibliyografya çalışması ise 1878-1987 arasında çıkarılmış 650 kitap ve 150 kitapçık, toplam 800 eser benim tarafımdan Yeni Kıbrıs dergisinde (Ocak-Ekim 1987 ve Şubat 1988) yayımlanmıştır. Daha sonra 1992 yılına kadar olan yayınlar, aynı dergide yıllık olarak liste halinde verilmiştir. Ekim 1984'de araştırmacı yazarlarımızdan Ahmet C.Gazioğlu'nun aylık olarak çıkarmaya başladığı bu dergide politik yazılar yanında, daha çok eski Kıbrıs üzerine yazılmış araştırma yazılarına ve Harid Fedai, Haşmet M.Gürkan, Sabahattin İsmail, Ali Nesim, Ahmet An gibi yazarların kültürel mirasımızı inceleyip tanıtan yazılarına yer verilmekteydi. Dergi daha sonra resmi propaganda ağırlıklı içeriğe önem vermiş ve 1993 yılı sonunda yayımını durdurmuştur.
Kıbrıs Türk kültürünün sözlü ve yazılı kaynaklarını derleme konusunda şimdiye kadar yapılmış çalışmalara değindikten sonra, kültürel kimlik tartışmalarına gelebiliriz. İzleyebildiğimiz kadarıyla, bu konuda kişisel düzeyde yapılan tartışmalar dışında, kamuoyu önünde yapılmış ilk toplantı, Güzelyurt Sanat Derneği (GÜSAD) tarafından 4 ile 9 Ağustos 1986 tarihleri arasında Lefkoşa'daki Atatürk Kültür Merkezi'nde düzenlenen "Kimlik arayışında kültürel ve sanatsal gelişmenin önemi" konulu sempozyumdur. 1983 Şubat'ında HAS-DER, Folklor Sergisi'ne "Arayış" adını vermiş ve sergilenen folklor ürünlerinde Kıbrıslı kimlik ortaya çıkmış olmasına rağmen, üç buçuk yıl sonra GÜSAD'ın kültür ve sanatsal gelişmede yeni bir kimlik arayışına çıkması yadırgatıcı olmuştu. Sempozyum düzenleyicilerinin bir diğer hatası da, bildiri sunacak 10 konuşmacıdan sadece bir tanesinin Kıbrıs'tan, diğerlerinin ise hep Türkiye'den seçilmiş olmasıydı. Daha ilk toplantıda "biz Kıbrıs Türk sanat ve kültürüne bir reçete vermek için gelmedik" deme ihtiyacını hisseden konuşmacılar, gerçekte bu görevi yerine getirmeye çalışmışlar ve yer yer katılanların ağır eleştirileriyle karşılaşmışlardı. Ne yazık ki bu sempozyumdaki tartışmalar sonucu ortaya çıkan görüşler toparlanıp, kitaplaşamamış, ancak birkaç bildiri o günlerde Ortam gazetesinde yayımlanabilmişti. O günlerde İstanbul'daki Cumhuriyet gazetesi de sempozyumla ilgili haberleri Türkiye kamuoyuna kısa bile olsa aktarmış, ama aynı hatalı başlığı kullanmıştı: "Kıbrıs'ta kültürel kimlik aranıyor". (4 Ağustos 1986) İki gün sonraki haber başlığında ise Prof. Emre Kongar'ın bir saptaması vardı: "Kıbrıs Türklerinin kültür kimliği farklı". 9 Ağustos 1986 günü ise artık gerçek durum Kıbrıslı bir konuşmacının ağzından duyuluyordu: "Kıbrıs müdahaleci kültürün etkisinde."
Kıbrıs'ta yaşamakta olan gerek Rum, gerekse Türk toplumlarının kültürel açıdan sırayla Yunanistan'dan ve Türkiye'den etkilenmekte oldukları bir gerçektir. Ama Kıbrıslı kimliğin belirgenleşip, siyasal birlikteliği şekillendirmesi, ancak bu iki dış kültürün asimile edici etkilerine karşı bilinçli bir karşı koyuş ve Kıbrıs'ın kendi yerel kültür özelliklerini yaygınlaştırıp geliştirmekle olasıdır. Kimlik sorununun ilk ve son çözümlemede bir kültür sorunu olduğunu unutmadan, kendi siyasal ve kültürel tarihimizi gizli-saklı, resmi-gayrıresmi tüm yönleriyle okuyup, araştırmalı ve iyice özümsemeliyiz. Aksi taktirde bilgisizlikten veya yalan-yanlış bilgilenmeden kaynaklanan bunalımlara düşmek ve kimlik arayışına çıkmak kaçınılmaz olur.
"Umut İnsanda" oyununun İstanbul'da sahnelenmesi sırasında Cumhuriyet gazetesinde çıkan bir söyleşide yine yanlış bir başlık kullanılmıştı: "Kıbrıs Türkü kültürel kimlik arayışı içinde". Söyleşiye katılan şair Fikret Demirağ bir yandan "Kıbrıs Türk toplumu açısından en belirgin izler Osmanlı kültürünün" saptamasını yaparken, öte yandan da Kıbrıs Türk şairlerinin geçmişten önemli bir kültür mirası almadığı söylenebilir" demekteydi. (Cumhuriyet, 23 Eylül 1986) Oysa ki bir edebiyat öğretmeni olan Demirağ'ın, şiir alanında en yüksek mertebe olan "Reis-üş Şuara" ünvanını almış olan zamanın müftüsü Hasan Hilmi Efendi, Kaytazzade Nazım, Kenzi vb şairlerimizi duyup okumamış olması affedilemez bir eksiklik olmalıydı. Çağdaş şairlerimiz ise, bir çırpıda göz ardı edilmekteydi. Aynı söyleşiye katılmış olan Yaşar Ersoy ise "dünyevi bir kimlik" arayışıyla kozmopolitizmi yeğliyordu.
Ulaştığı ve ulaşabileceği düzey ne olursa olsun Kıbrıslı kimliği bir türlü benimseyemeyip, uzak diyarlara kaçmış olan bir başka şairimiz olan Mehmet Yaşın da Londra'da yaptığı bir söyleşide "Akdeniz kültürü içinde ruhumu arıyorum" demekteydi. (Cumhuriyet, 18 Mayıs 1987) Arayış içinde olan ve bir grup arkadaşı ile birlikte kendilerine "74 Kuşağı Şairler" adını takan Hakkı Yücel de, Kıbrıs toprağından uzak kalmayı yeğlediğinden, şiir kitabının adını "Acı Sürgün" koyuvermişti. (1986) Aynı çevrenin girişimiyle İstanbul'da yayımlanan Varlık dergisi, Nisan ve Mayıs 1987 sayılarında "Bir Kimlik Arayışı: Kıbrıs Türk Edebiyatı" başlıklı bölümler yayımlamış ve bu çevrenin konuyla ilgili görüşlerini Türkiyeli okuyucuya aktarmaya çalışmıştı.
Hızını alamayan "74 Kuşağı Şairleri", 21 Haziran 1987'de Londra'daki Hackney Belediyesi'nin desteğiyle "Edebiyatta Kıbrıslı Türk Kimliği" konulu bir panel düzenlemiş ve panele sunulan bildirileri yine aynı başlık altında Varlık Yayınları arasında kitap olarak bastırmıştı. (1988) Paneli örgütleyen Mehmet Yaşın ve diğer katılımcıların, konuyla ilgili olarak Kıbrıs'ta yapılmış olan çalışma ve tartışmalardan habersiz davrandıkları ve kendilerini bu konuda öncü ilan ettikleri görülmüştür. Kaldı ki esas sorunun, panele önayak olanların kişisel kimlik bunalımı olduğu Mehmet Yaşın'ın açılış konuşmasında şöyle dile getirilmekteydi: "Konferansın adına "Kıbrıslı Türk Edebiyatçıların Kimlik Bunalımı" deseydik, daha yerinde olurdu belki. Sorun asıl bizim içimizde. Bir halkın kimliğini ortadan kaldırmak öyle kolay değil...Korkarım biz yazarlar kendi kimlik bunalımımızı dile getiriyoruz." (s.17) Bu kitapta sunulan bildirilerle ilgili eleştirilerimi, 19 Haziran 1988 tarihli Kıbrıs Postası gazetesinde yayımladığımdan burada ayrıntıya girilmeyecektir.
Kimlik araştırmalarıyla ilgili bir başka panel 24 Aralık 1990 tarihinde, Girne Anafartalar Lisesi tarafından düzenlenmiştir. "Kıbrıs'ta yaşayan Türklerin kimliklerinin önemi, coğrafi, tarihi, milli-dini ve politik açıdan gerekliliği" konulu panelde, daha çok resmi ideolojinin bilinen görüşleri tekrarlanmış ve lise öğrencilerine şovenizm aşılamaya çalışılmıştır. (Bildiri özetleri için Bak. Halkın Sesi, 26 Aralık 1990)
Resmi ideoloji paralelinde hazırlanmış bir başka çalışma ise, emekli felsefe-sosyoloji öğretmeni Ali Nesim tarafından hazırlanmış ve KKTC Milli Eğitim ve Kültür Bakanlığı Yayınlarının 17. kitabı olarak 1990 yılı sonunda basılmıştır. "Kıbrıslı Türklerin Kimliği" adı verilmiş olan kitapta yer alan "Sosyal ve kültürel yönleriyle Kıbrıs Türkleri", "Kıbrıs Türk edebiyatı ve kimlik olgusu", "Kıbrıs Türk halkında kültür değişimleri", "Biz nasıl bir halkız?" ve "Kıbrıslı Türklerin kimliği" başlıklı 5 bölümde subjektif ve şovenist görüşler aktarılmaktadır. Örnek olarak şu yargılara değinilebilir:
"Bizler "(yani bugünkü Kıbrıs Türkleri) Rumların iddia ettikleri gibi istilacıların kalıntıları değil, adanın gerçek sahipleriyiz...Kıbrıs Türkü, tarihiyle ve kültürüyle bu adanın en eski bir halkıdır ve ulusal bir halk olarak Rum halkından ayrıdır ve onların sahip olduğu tüm haklara sahiptir." (s.13)
Burada sözünü edeceğimiz ve konumuzla ilgili son kitap, Aralık 1993'de yayımlanan Dr.Nazım Beratlı'ya ait "Kıbrıslı Türklerin Tarihi-1.Kitap: "Kıbrıslı Türk Kimliğinin Türk Komponenti" başlıklı çalışmadır. Henüz yayımlanmamış olan 2. kitapta da "Kıbrıslı Türk kimliğin Kıbrıslı komponentinin işleneceği haber verilmektedir. (s.17) K.T. Sanatçı ve Yazarlar Birliği'nin kendi yönetim kurulunu yarışmanın seçici üyeleri ilan ederek Birliğin kurucu ilk başkanı değerli tarih araştırmacısı ve yazar Haşmet Muzaffer Gürkan'ın anısına düzenlediği ilk yarışmada 1.'lik ödülü verilen bu kitapla ilgili bir eleştiri yazım, "Ödülünü hak etmeyen bir kitap" başlığı altında Alternatif Yazın dergisinin 6. (Mart-Nisan 1993) sayısında yayımlanmıştır. Dr.Beratlı "Kıbrıslı Türklerin ata ve kılıca yatkın olduklarını, yani Türkmen özelliklerini yüzyılları aşarak gelip sürdürmekte olduklarını" kaydederek, "Kıbrıslı Türklerin kültürlerinin temelinde, Alevi-Bektaşi değerlerinin yattığını" belirtmekte, ama hiçbir inandırıcı belge veya kaynağa atıfta bulunamamaktadır. (s.246 ve 207)
Kimlik konusuyla ilgili olarak Refik Durbaş'ın İstanbul'da yayımlanan Görüş dergisinin Eylül 1989 tarihli sayısında kaleme aldığı ve Mustafa Gökçeoğlu'nun "Tezler ve Sözler" başlıklı folklorik derleme kitabını vesile edip dile getirdiği görüşleri eleştiren "Kıbrıslı'nın Kimliği" başlıklı karşı yazım, yine aynı derginin Ekim 1989 tarihli 35. sayısında yayımlanmıştı ve alt başlıkta şunlar yer almaktaydı: "Türkiye'den Kıbrıs'a gelip de buradaki sözümona demokrasiye hayran kalan sağlı-sollu Türkiyeli aydınların, en önce Kıbrıslının kimliğini ve ülkenin tarihini öğrenmeleri gerekiyor."
Nitekim son zamanlarda yine bu bilgisizlik veya görmezlikten gelmeye dayalı olarak, Kıbrıs'ta da konuyla ilgili yanlış görüşler ileri sürülebilmektedir. Örneğin Alternatif Yazın dergisinin 8. sayısında (Tem.-Ağustos 1994) Derviş Okan imzalı bir yazıda "tüm ilerici görüntüsüne rağmen aslında tutucu ve gerici olan Kıbrıslılık Kimliği" görüşüne yer verilmektedir. Bu görüşün yanlışlığına ilişkin gönderdiğimiz yazı, ne yazık ki dergi tarafından yayımlanması uygun bulunmamış, ama daha sonra 29 Ağustos 1994 tarihli Yeni Çağ gazetesinde yayımlanabilmiştir. Orada da belirtildiği gibi "esas sorun, öncelikle kendi tarih ve coğrafyamızdan kaynaklanan Kıbrıslı kimliğimize sahip çıkmak ve onu yitirmeden, dinamik bir yapı içinde evrenselleştirebilmektir. Sınıf mücadelesinin yükseldiği oranda, bu kimliğin sınıfsal karakteri de kendini gösterecektir."
Yoksa sosyalist kimlik diyerek, sol köktenci bir görüşle kültürün ulusal şekillenmesinin inkarı bizi hiçbir yere götüremez. Milliyetçilik ile şovenizmi reddederken, milli olmayı reddedemeyiz. Enternasyonalizme evet derken, nasyonal nihilizme düşmemek gerekmektedir. Şoven burjuva kültürüne karşı geliştireceğimiz, halkların kardeşliğine dayalı olan emekçi sınıfının kültürü olmalıdır. Sosyalist yurtseverliğe dayanan bu yeni kültürün içeriği sosyalist, şekli milli olacaktır. İşte tam da bu nedenle Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum kültürel kimliklerin, Türkiyeli ve Yunanistanlı kimliklerin asimile edici etkilerine karşı mücadelesi önem kazanmaktadır. Kıbrıslı kimlik, daha çok Türkiye ve Yunanistan'ın müdahaleci etkilerine karşı verilecek bağımsızlık kavgasından beslenecek ve oluşumunu daha da hızlandırıp geliştirecektir.

(Yeni Düzen gazetesi, Lefkoşa, 26 ve 27 Eylül 1994)