4 Şubat 2015 Çarşamba

KIBRIS’IN TAKSİMİ KASTEDİLEREK FEDERASYON TEZİNİN TÜRK GÖRÜŞÜ OLARAK ÖNE SÜRÜLÜŞÜ VE SOVYETLER BİRLİĞİ’NİN FEDERASYON ANLAYIŞI


“1959 yazında Kıbrıs’ta anayasayı hazırlarken ben bir konuşmamda “Bu Kıbrıs Devleti Zürih’te ve Londra’da düşünülen Kıbrıs Devleti, aslında bir federasyondur. Bu kendisine öz bir takım özellikleri olan bir federasyondur, ama federasyondur” demiştim. “Kıbrıs Suikasti” diye bir kitap yazan Tzelepy, benim bu sözümü eleştiriyor. “İşte Türkler taksim fikrinden vazgeçmemişlerdi. Anayasa hazırlık komisyonundaki Türk delegesinin bu sözleri, Türklerin taksim isteklerini gösteriyor. Çünkü federasyon taksim demektir.” Bu gün de aynı iddiayı tekrar ettiklerini duyuyoruz ve hiç şaşırmıyoruz.” (Nihat Erim, Bildiğim ve gördüğüm ölçüler içinde Kıbrıs, Ankara (1975), s.98)
***
“Bir değerlendirme yapmak gerekirse, Kıbrıs anayasası ve ona bağlı uluslararası antlaşmalar eğer iyi niyet olsaydı, bu Anayasa’yla ve bu antlaşmalarla, Kıbrıs’ta Türkler ve Rumlar arasında kendine özgü bir federasyon yaşayacaktı. Kıbrıs’ta daha 1959’da, 1960’da kendine özgü bir şekil içinde (sui generis) diyebileceğimiz bir biçimde, bir federasyon meydana getirilmiştir. Bu federasyonun herşeyi güzeldi, yalnız bir şey lâzımdı iyi işleyebilmesi için; tarafların iyi niyeti!” (Erim, agy, s.167)
***
“Aralık 1963 olayları için, Kıbrıs Anayasa Mahkemesi eski başkanı Profesör Forsthof: “Bugünkü buhran Başpiskoposun Türk aleyhtarı siyasetinin sonucudur” derken, Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel: “Kıbrıs’ın taksimi hayırlı ve faydalı olur” diyordu.” (Murat Sarıca/Erdoğan Teziç/Özer Eskiyurt, Kıbrıs Sorunu, İstanbul Üniversitesi Yayınlarından No.2071, İstanbul, 1975, s.55)
***
 “Denktaş ise (Bak. Cumhuriyet, 17 Ocak 1964), Kıbrıslı Türklerin kabul edebilecekleri asgari garantileri şöyle özetliyordu: “1. Türklerle Rumlar arasında maddi temasa (fiziki kontakt) son verilmeli, Türkler kendi bölgelerinde, Rumlar kendi bölgelerinde yaşamalıdır… 2. Türk alayı Kıbrıs’ta kalmak ve sayısı artırılmalıdır. Ancak bu garantiler sağlanamazsa çözüm taksim olmalıdır.” (Sarıca/Teziç/Eskiyurt, agy, s.58)
***
“Başbakan İsmet İnönü’nün Nisan 1964 ortalarında Time dergisinin Orta Doğu muhabirine verdiği emeç ilgi çekicidir… Kıbrıs’ta çözüm yolu için asgari şartın federasyon olduğunu söyleyen İnönü, muhabirin “Peki şimdi ne olacak? Bu istekleriniz kabul edilmezse Ada’daki Türkler ya katledilecek, ya Makarios’a boyun eğecekler, ya da Ada’dan kaçacaklar mı?” sorusuna: “Türkler belki Makarios tarafından katledilecekler, istiyoruz ki, bu, Amerikan tarihine yazılsın” diye cevaplandırmıştır.” (Bak. Cumhuriyet, 16 Nisan 1964-aktaran Sarıca/Teziç/Eskiyurt, agy, s.66-67)
***
“… Aynı tarihlerde Türkiye’nin Kıbrıs tezinin federasyon olduğu belirtilmekle birlikte, buna ters düşen yorumlara ve değerlendirmelere de rastlanıyordu. İnönü, arabulucu Sakari Taomija ile görüşürken, federasyon tezi üzerinde ısrar etmiş, Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin: “Bizim tezimiz federasyondur. İstediğimiz coğrafi ayrılık, mahalli muhtariyettir. Adada coğrafi esaslar üzeine kurulacak bölgelerde Türklerin ve Rumların ayrı ayrı yaşamalarının sağlanması ve böylece bu bölgelerde bir güvenlik tesisi ile birlikte, bu bölgelere bağımsızlık tanınmasının Türk hükümetinin tezinin ana hatları olarak arabulucuya ilettiğini” bildirmiştir.
Ne var ki, 18 Nisan 1964 günü Türkiye radyolarının günün yorumunda: “Türkiye adanın güvenliğini, Ada Türklerinin can ve mal emniyeti, nihayet barışın korunması için çareyi taksimde görmektedir. Taksim en kestirme yol haline gelmiştir. Bu olacaktır. Bunu, Yunanistan da bilmelidir…” deniyordu.” Bak. Cumhuriyet, 19 Nisan 1964-Sarıca/Teziç/Eskiyurt, agy, s.68)
***
“Sovyetler Birliği adına Khrushchev tarafından Makarios’a verilen özel bir mesajda, Kıbrıs’ın Yunanistan’a katılması demek olan ENOSİS hareketine Sovyetler Birliği’nin kesinlikle karşı olduğu bildirilmekte ve en iyi çözüm yolu olarak self-determinasyon gösterilmekte idi. Çözüm yollarından biri olarak ileri sürülen Taksim’e karşı olunan mesajda, Kıbrıs’a dışarıdan gelecek bir saldırıya karşı Sovyetler Birliği’nin garantisinin sürdürülmesi için Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tarafsızlık politikasından ayrılmaması gerektiği belirtilmekte idi. (Bak. Cumhuriyet, 13 Nisan 1964-aktaran Asistan Aysel İ. Aziz, 1964 yılında Kıbrıs Buhranı ve Sovyetler Birliği adlı makale, A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, Eylül 1969, s.183-184)
***
“…özellikle, Türkiye’nin isteği ile sorunun NATO’da görüşülmeye başlanması Sovyetler Birliği’nin tepkisi ile karşılaşmıştır… Bu konuda Sovyet basını şiddetli saldırılarda bulunan yayınlar yapmışlardır. Konu ile ilgili olarak Pravda gazetesinde çıkan bir yazıda şöyle deniliyordu:
“…Makarios normal hayatın ve düzenin sağlanması için çaba harcamakta, buna karşılık çabalar Emperyalist çevrelerin kışkırtmaları ile baltalanmaktadır.”
Ayrıca, basında çıkan yazılarda Kıbrıslı Türkler için “Tedhişçi” ve “asi” terimleri kullanılmaktaydı. (Bak. Cumhuriyet gazetesi, 17 Nisan 1964) Yine bu sıralarda, Nikita Khrushchev, İzvestia gazetesinin muhabirinin Kıbrıs’taki durum hakkında sorduğu soruyu şu şekilde cevaplıyordu:
“Kıbrıs Adasındaki silahlı çatışmalar, bütün Sovyet Halkının derin üzüntü ve acısını uyandıran kanlı olaylara ve can kaybına neden olmaktadır. Gene, Kıbrıs Cumhuriyetinin bağımsızlığının düşmanları, onun barış içinde yaşamasına engel olmaktadırlar. Biz, Sovyet Halkı, bağımsızlığı ve hükümranlığı için savaşan Kıbrıs Cumhuriyetine sempati duymaktayız. Kıbrıs’ın iç sorunlarının çözümlenmesi konusunda her ne şekilde olursa olsun, dış karışmaya Sovyet hükümeti kesin ve sürekli olarak karşı gelmektedir ve bu tutumuna devam edecektir. Sovyet halkı, Kıbrıs Adasında kan dökülmesine bir son verilmesini; Rum ve Türk toplumlarının tam bir ahenk içinde yaşamalarını arzulamaktadır. Sovyetlerin, Doğu Akdeniz, Yakın ve Orta Doğu siyasetleri, diğer bölgeler hakkındaki siyasetleri gibi sosyal sistemleri ne olursa olsun, barış içinde bir arada yaşama prensibine dayanmaktadır.
Kıbrıs Cumhuriyetinin bağımsızlığının düşmanları, Kıbrıs’ta iki toplum arasına bilerek ikilik tohumları ekmektedirler. Biz, daima bir ulusun diğer bir ulusa karşı tutulmasının aleyhindeyiz. Ulusal ve ırkî düşmanlıktan biz daima yabancı kalmışızdır. Bunlar, bizim fikirlerimizle, bizim komünist inançlarımızla çelişme halindedir. Eğer kimse engel olmazsa, kendi devletlerinin yönetimi hususunda Rum ve Türk toplumlarının bir anlaşmaya varmaya yetkili olmadıklarından kimsenin kuşkusu var mı? Mensup oldukları ulus veya toplum sözkonusu olmaksızın, her ülkede işçi, çiftçi ve aydınlar aynı yararlar ile yaşarlar. Sovyet hükümeti, Kıbrıs adasındaki şu andaki çatışmanın başladığı günden beri bu tutumunu kesin olarak benimsemektedir.
Uluslararası husumet kışkırtıldığında herhangi bir Kıbrıslı vatandaşın Türk ve Rum dahil, kanının akması kimin yararınadır? Bu, Kıbrıs için kendi özel ilanları olan üçüncü bir kuvvetin, emperyalist ve reaksiyonerlerin yararınadır. Bunlar, NATO askeri blokunun yararına adayı silahlı bir köprübaşı haline veya Akdeniz’in doğusunda demir atmış olan NATO’nun batırılmaz bir uçak gemisi haline getirmek istiyorlar.
Kıbrıs Cumhuriyetinin içten dostları, Rum ve Türk bütün Kıbrıslıların memleketlerinin ulusal bağımsızlığının savunulmasında birleşmelerini ve reaksiyonerlerle emperyalistlerin kendi yararları için ulusal husumetleri körüklemelerini etkili bir şekilde hayal kırıklığına uğratmaları hususunda birleşmelerini arzu ederler. Kıbrıs’ın dostları, Türk ve Rum toplumları temsilcilerinin devlet organlarında işbirliği yapmak için çözüm yolu bulacaklarını ve dış etkiler altında kalmaksızın, tek hükümran devletlerini kuvvetlendirmek için tüm çabalarını harcayacaklarına inanıyorlar.
Ülkemizin, ulusal sorunların çözümlenmesindeki büyük ve yararlı tecrübesi, uluslar ve halklar arasında meydana gelecek bütün uyuşmazlıkların halklar arasındaki dostluk ve kardeşlik esasına göre çözümlenebileceği hususunda bir güvendir. Bu tip amaçlar için, silah ve kuvvet kullanma uygun araç değildir. Uluslar arasındaki nazik ve girift sorunlar, silahların yardımı ile çözümlenemez. Kıbrıs’da kan akıtılması durdurulmalıdır. Gerek Türk ve gerekse Rumlara, ortak vatanları ve Kıbrıs’ın bağımsızlığı için çalışmalarına bir fırsat verilmelidir.” (The Current Digest of Soviet Press Vol.XVI, N. 18, sh.26’dan aktaran Aysel. İ. Aziz, agm, s.185-186) 
***
“1964 Mayıs başında, Millet Meclisinde yapılan görüşmelerde, Nihat Erim de görüşlerini açıklarken, mücahitlerin her fırsat ve imkânda teçhiz edilmelerini, bu noktada Devletler Hukuku sıkıntısı olmadığını, ne yapılırsa misilleme olacağını, Kıbrıs Türklerinin Kıbrıs dışına naklinin de düşünülemeyeceğini, bunun dünyaya duyurulmasını ve iki cemaat için ayrı self-determination yapılması gerektiğini belirtmiştir.” (Bak. Millet Meclisi Tutanak Dergisi, Cilt:30, 97. Birleşim, 5 Mayıs 1964, s.221-226’dan aktaran Sarıca/Teziç/Eskiyurt, agy, s.70)
***      
“Öte yandan, Türk dış politikasının çizdiği zikzakları ortaya koymak bakımından, İnönü’nün Londra ziyareti sırasında “Observer”e verdiği demece de değinmek gerekiyor. 29 Haziran 1964 tarihli Cumhuriyet gazetesine göre, İnönü bugünkü durumda tatbiki kabil olan yalnız iki hâl çaresi görmektedir:
       1.      Mevcut Londra ve Zürih Andlaşmalarının müessir şekilde tatbiki.
       2.      Taksim
… Türkiye’nin Kıbrıs politikası bakımından burada belirtilmeye çalışılan husus İnönü hükümetinin Federasyon ile Taksim arasında çizdiği zikzaktır. Cenevre görüşmeleri bu tutumu daha da açığa çıkaracaktır…”(Sarıca/Teziç/Eskiyurt, agy, s.77)
***
“(Cenevre görüşmelerinde) Acheson’un bu önerileri karşısında, 15 Temmuz (1964) günü benim ilk tepkim şu oldu:
       a)      Önerilen sistem kesin bir çözüm getirmemektedir.
       b)      Garantiler çok karışık olup uygulanışı güçlükler doğurabilecek niteliktedir.
       c)      Önerinin esası, Yunanlıların kabul etmesine bağlanmıştır.
       d)     Önerilen arazi parçası, Karpas yarımadası, azdır.
Karşı önerilerimizin ismi ne olursa olsun, Kıbrıs’ta Türkiye’ye arazi verilmesi ilkesinden hareket edilerek ve kriterlere dayanarak bir sınır çizerek, Türkleri bu bölgeye almak gerekir.
Kesin çözümü taksimde görüyoruz. İçten inancımız, ortaya bir takım yeni fiili unsurlar çıkmadıkça, Yunanlılara makul bir şeyin kabul ettirilemeyeceğidir. Bu yeni unsurlar Kıbrıs’a müdahale, Yunanistan dahili durumunda gelişmeler, Makarios’un uzaklaştırılması, Amerika’nın tutumunda değişiklik şeklinde olabilir…” (Nihat Erim, agy, s.359-360, Acheson Plânı ve Cenevre görüşmelerinin ayrıntıları için aynı yapıta başvurulabilir.)
***
“Johnson’un mektubundan, Türk hükümetinin Taksim ve Federasyon görüşünün dışına çıkan, Rum ve Yunanlıların tezine ödün veren ABD’nin Acheson Plânından sonra, Türk hükümetinin görüşünü yansıtan İnönü’nün, Millet Meclisindeki 3.9.1964 tarihli konuşmasında şu görüşlere yer verilmekteydi: “… Sovyet Rusya, hususiyle son zamanlarda yaptığı bütün teşebbüslerinde Kıbrıs’ta Rum cemaati ile beraber Türk cemaati haklarının mahfuz tutulması lüzumundan bahsetmektedir. Bunun gibi federatif bir devlet olan Sovyet Rusya’nın bizim federasyon şeklinde aradığımız bir hayal yoluna da müsait olması lâzımdır…” (Dışişleri Belleteni, Ekim 1964, Sayı:2, sf.58’den aktaran Sarıca/Teziç/Eskiyurt, agy, s.83-85, ayrıca Bak. Cumhuriyet, 4 Eylül 1964)
***
7 Eylül 1964 günü TBMM’de Kıbrıs için genel görüşme yapılırken getirilen eleştirilere, İnönü’nün isteği üzerine CHP grubu adına karşılık veren Nihat Erim:
“Görüşmelere devam ederek şöyle söyledim: “Amerika Birleşik Devletleri samimi olarak hâl şekli istiyor mu?” Cevap “istiyor”, o halde Ada’yı kesin olarak taksim edelim. Ada’daki Türkleri toplayıp bir tarafa alalım, Rumları oradan çıkaralım, biz Yunanistan’la 1923’te yaptık bu mübadeleleri, acıdır ama dâvâ hallolur biter. Bu dâvâ ortadan kalkar. Mr. Acheson şu cevabı verdi:
“Taksim güzel, hakikaten en güzel hâl şekli, hakikaten nazari olarak da en kesin hâl şekli, fakat ahali mübadelesi zordur, ahali mübadelesi birtakım misâller ve Filistin gözönünde olduğu üzere dünya üzerinde büyük gürültüler çıkarır. Bunun tesirlerini önleyebilir miyiz? Üzerinde durulacak bir nokta. Evet bunun üzerinde görüşmeler devam ederken ben dedim ki, eğer bu da olmazsa, çünkü Yunanistan’a kabul ettiremeyiz diyor, bu da olmazsa bir federatif sistem üzerinde duruyoruz. Türkler kendi kendilerini idare ederler, dışarıya karşı bir devlet gibi görünür”  dedim.
Mr. Acheson’un birinci teklifi birinci projesi işte benim üzerinde durduğum, öne sürdüğüm fikirlerden ilham almıştır.” (N. Erim, agy, s.422)
***
“İnönü (8 Eylül 1964 günü) hükümetin Kıbrıs’ın geleceği konusundaki görüşlerini de dile getirmiş, kaypaklıkla suçlanan politikasını şöyle savunmuştur: “Kıbrıs meselesine bir hâl çaresi bulmak için vuzuhsuz ve kararsız olduğumuz zannı, aşikâr surette yanlıştır. Muahede hükmü dahilinde bulunmak için resmî ağızdan taksim sözü ile değil, federasyon şekli ile münakaşaya başladık. Türk Cemaatinin emniyet içinde yaşaması şartlarını hallolunacak başlıca mesele saydık. Milletlerarası münakaşalarda bize Ada dışında, bedelden bahsolunduğu zaman, biz bir teklif varsa onu bilmemiz lâzım olduğunu ileri sürdük. Biz ENOSİS ihtimalinden bahsolunduğu vakit, onun ancak iki taraflı ENOSİS olabileceğini söyledik. Bir ihtilâfın halli için müzakereye giriştiğimiz zaman sabit noktalar üzerinde de ısrar etmek mümkün değildir.” (Dışişleri Belleteni, Ekim 1964, Sayı:2, sf. 63’den aktaran Sarıca/Teziç/Eskiyurt. Agy, s.86, ayrıca N.Erim, agy, s.427-428
***
“Ekim 1964 sonlarında, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda, Kıbrıs konusunda görüşmelere hazırlık olarak, dışişlerinin çalışmaları basına şu şekilde yansıyordu: “Yeni tezimiz bağımsızlık, federasyon sisteminde ısrar ediyoruz.”
Nitekim, Türkiye Kıbrıs’ın geleceği için bağımsızlık tezini Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda savunacaktır. Şöyle ki:
…2. Ada’daki halka self-determination tanınacaksa iki cemaate ayrı ayrı uygulanmalıdır. Bu takdirde sonuç taksim olacaktır. Türkiye ENOSİS’in karşısındadır. Yunanistan ise taksimden yana değildir.
… 6. Türk toplumunun teminatı ve Ada’nın bağımsızlığı ise ancak kurulacak bir federasyonla sağlanabilir. Federasyon, toplulukların coğrafi birlik ve idari muhtariyet şeklinde Ada’da yer almaları halinde devamlı teminat olabilecektir.” (Bak. Cumhuriyet, 25 Ekim 1964’den aktaran Sarıca/Teziç/Eskiyurt, agy, s.88-89)
***
“Dışişleri bakanı F. Cemal Erkin’in 30 Ekim ile 6 Kasım 1964 tarihleri arasında Moskova’ya yaptığı ziyaret, Türk-Sovyet ilişkileri yönünden olduğu kadar, Kıbrıs yönünden de önemlidir.
…Görüşmeler sırasında Erkin, Gromiko’ya şu soruyu sormuştur:
“Khrushchev bir demecinde Ada’daki iki toplumun ayrı ayrı dikkate alınacağından bahsetmişti. Bu, Ada’da federatif bir idarenin Sovyetler Birliği tarafından benimseneceği anlamını taşır mı?” (Bak. Milliyet, 1 Kasım 1964)
Gromiko bu soruya hemen cevap vermeyerek bir süre istemiştir…” (Aysel İ. Aziz, agm, s.204-205)
***
“Erkin-Gromiko görüşmeleri sonunda 5 Kasım 1964 tarihinde Ortak Bildiri yayınlanmıştır… Kıbrıs konusu bildiride şu şekilde yer almakta idi:
“Taraflar Kıbrıs sorununun, Kıbrıs’ın bağımsızlığına ve toprak bütünlüğüne saygı esasını ve her iki ulusal toplumun kanuni haklarına saygı ve Ada’da iki ulusal toplum varlığının tanıma esası üzerine, barış içinde yaşamalarını sağlayacak bir şekilde, barışçı yollarla çözümlenmesine taraftar olduklarını belirtmişlerdir.” (Bak. Keesing’s Contemporary Archieves 1964-65, sh. 20500)
…Bildiride federasyon tezine doğrudan doğruya atıf yoktur. Ancak iki ayrı toplum esası kabul edildiğine göre, federasyon tezinin de taraflararası kabul edileceği ileri sürülebilir. Kesin olarak açıklanan ise, Rusya’nın Kıbrıs’da “ayrı toplumlar” gerçeğini kabul etmiş olmalarıdır.” (Aysel İ. Aziz, agm, s.205-206)
***
“(16 Eylül 1964’de BM tarafından arabulucu görevine seçilen) Gallo Plaza’nın Atina’da verdiği demeçte, Kıbrıs’ta federatif sistemin uygulanabileceğine inanmadığı, bağımsızlıktan sonra Kıbrıs halkı ENOSİS isterse, buna karşılık bir şey yapamayacağını söylediği bildiriliyordu.” (Cumhuriyet, 22 Kasım 1964’den aktaran Sarıca/Teziç/Eskiyurt, agy, s.91)
***         
“(4-15 Ocak 1965 tarihinde Podgorny başkanlığından bir Sovyet heyeti Türkiye’yi ziyaret etmiştir.) Podgorny yaptığı konuşmalarla, Sovyetlerin eski görüşlerini doğrulamaktan ve bir kere daha tekrar etmekten ileri gidememiştir. Çünkü, yine Kıbrıs’ın bağımsızlığı ve iki toplumun varlığı prensibi kabul edilmiştir. Genel olarak, iki ay önce yayınlanan Erkin-Gromyko ortak bildirisinden tek farkı yoktur. Ancak, Londra ve Zürih anlaşmaları konusundaki sözleri, gerek Türk hükümeti ve gereke Türk kamuoyunda endişe ile karşılanmıştır. (Podgorny Londra ve Zürih Anlaşmaları konusunda sorulan bir soruya “…Bu anlaşmalar yapılırken Sovyetler Birliği’ne bilgi verilmemiştir, sorulmamıştır” şeklinde cevap vermişti. Bak. Cumhuriyet, 7 Ocak 1965) … Londra ve Zürich anlaşmalarının BM’de tescili sırasında ne Sovyetler ve ne de başka bir devlet karşıt olmadığına göre, Sovyetlerin bu tutumlarını hukuki yönden anlamlandırmak zordur. Sovyetleri bu anlaşmalara karşı bıu kadar sallantılı davranmaya yönelten husus şu olabilirdi: Londra ve Zürich anlaşmaları dokuz ayrı sözleşmeden meydana gelmiştir. Bunlardan birincisi iki küçük toprak parçasını İngiltere’ye üs olarak vermekte; ikincisi ise, Türkiye ve Yunanistan’a Kıbrıs’ta asker bulundurma hakkı, üçüncüsü ise, Garantör devletlere “karışma hakkını” tanımaktadır. Rusya’nın anlaşmalara başlangıcından beri karşı olduğu bilinmektedir. Ancak, bu iki anlaşmada aynı zamanda, “iki toplumun varlığı konusu” ve “iki ulusal toplumun kanuni haklarına saygı” esasları da egemendir. Sovyetler bu esası kabul ettiğine göre, bu anlaşmaların bir kısmını tanıyor, bir kısmını tanımıyor demektir. (Bak. Kayhan Sağlamer, “Londra ve Zürich Anlaşmaları”, Cumhuriyet gazetesi, 17 Ocak 1965’ten aktaran Aysel İ. Aziz, Sovyetlerin Kıbrıs Tutumları, 1965-1970” başlıklı makale, A.Ü. SBF Dergisi, Aralık 1969, s.204)
***
“… Podgorny’nin yaptığı konuşmalar Kıbrıs’ta tepki ile karşılanmış ve bu hususta bilgi isteyen Kıbrıs Komünist Partisi ile Sovyetlerin Kıbrıs Büyük Elçiliği arasında bir anlaşmaya varılamamıştır. (Bak. Cumhuriyet gazetesi, 10-14 Ocak 1965’den aktaran Aysel İ. Aziz, agm, 1969, s.205)
***
“21 Ocak 1965 tarihinde Sovyet Dışişleri Bakanı A. Gromyko İzvestia gazetesinin; Kıbrıs’taki şu andaki durum ve Kıbrıs sorununun çözümü için ileri sürülen çeşitli projeler hakkında ne düşünüyorsunuz?” şeklindeki sorusunu şöyle cevaplamıştır:
“Kıbrıs sorunu günün hararetli konularından biri olmaya devam etmektedir. Sovyetler Birliği, BM üyesi olan Kıbrıs Cumhuriyetinin bağımsızlığı, egemenliği ve toprak bütünlüğü prensiplerini azim ve ebatla savunmaktadır ve bu ülkenin içişlerine herhangi bir dış karışmada bulunulmasına aleyhtardır. Bazı NATO çevrelerinin Kıbrıs’ı kendi üsleri durumuna getirmek amacı ile Kıbrıslılara kabul ettirmeye çalıştıkları planlar kesin olarak red ve mahkum edilmelidir. Bu tutumumuz, Kıbrıs halkının kendi bağımsız devleti çerçevesinde, kendi işlerini bizzat düzenlemek konusunda, şartsız ve vazgeçilmez hakkı hususundaki görüşümüzü belirtmektedir. Sovyet hükümeti, Kıbrıs sorununun, Kıbrıs’taki Kıbrıslıların huzur içinde yaşamalarını sağlayan meşru haklarını gereği gibi dikkate almak sureti ile, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığına ve toprak bütünlüğüne saygı esasına dayanarak çözümlenmesi gerektiği kanısındadır.
Kıbrıs Cumhuriyeti’ne tam ve gerçek bağımsızlık ve güven sağlanmalıdır. Bu amaçla, bu ülkede bulunan bütün yabancı kıt’aların geri çekilmesi ve yabancı askeri üslerin arınması zorunludur. Bu koşullar var olmadığı takdirde, Kıbrıs’ın iç sistemi hakkında yapılacak her teklif, yabancı yararları garanti altına alacak uygun olamayan bir çözümü Kıbrıs’a kabul ettirmeğe yönelmiş olacaktır. Bundan ötürü, şimdi asıl sorun, Kıbrıs’ın bağımsızlığı ve toprak bütünlüğünü güven altına almaktır.
Ancak, o zaman Kıbrıs halkı, başkalarını ilgilendirmemesi gereken tüm sorunları dış karışma olmaksızın serbestçe çözümleyebileceklerdir.
Kıbrıs devletinin iç örgütüne gelince, bu Kıbrıslıların kendilerini, Kıbrıs halkını ilgilendiren bir durumdur. Kıbrıs halkı, Rum ve Türk ulusal toplumlarının özel durumlarının tek, egemen ve birleşik bir Kıbrıs devleti çerçevesinde dikkate alması ve bunların yararlarının gerçekleştirilmesini mümkün kılacak herhangi bir devlet şeklini bağımsız ve egemen olarak seçebilecektir. Federal bir şekli de seçilebilirler. Bu şekil dahi, elbette tek, merkezi bir hükümetin, tek bir savunma örgütünün ve keza merkezileştirilmiş bir yönetim ve yargı örgütlerinin varlığını öngörmektedir. Kıbrıslılar kendi tarihi geleneklerini ve memleketlerinin hususiyetlerini de göz önünde tutarak, diğer milletler tarafından bugüne kadar elde edilmiş tecrübelerden yararlanabilirler.   
Tekrar ediyorum: Kıbrıs Cumhuriyetinin devlet yapısı sorununa bir çözüm yolu bulunması Kıbrıs halkının bizzat halledeceği bir hükümranlık konusudur. Bu sorunun hallinde her türlü dış karışma girişimi de şiddetle kınanmalıdır.” (Dışişleri Belleteni (1965), Sayı:4, sh. 56-57’den aktaran Aysel İ. Aziz, agm, s.205-207)
***
Yunan Dışişleri Bakanı Kostopulos, 22 Ocak (965)’da verdiği bir demeçte şöyle diyordu:
“M. Gromyko’nun teklifleri, Kıbrıs meselesini kabule şayan bir şekilde halletmediği gibi bunlarda federal sistemin ne suretle ve hangi bölgelerde uygulanabileceğinin tasrihinden de hassaten kaçınılmaktadır. Zira Kıbrıs’ta Türk azınlığı bütün Ada’ya yayılmış olup, hiçbir bölgede çoğunluğu teşkil etmemektedir. Acaba M. Gromyko, suni bir çoğunluk sağlamak maksadiyle, mecburi göçü öngören ve kabulü mümkün olmayan Türk tezine mi taraftardır? Acaba, M. Gromyko, Türk terröristleri tarafından bu güne kadar göçe zorlanan Kıbrıslı Türklerin dahi, gittikleri bölgedeki Rum halka aksi istikamette mecburi göçe tabi tutulmadan, o bölgede çoğunluğu sağlamağa yetmediğini bilmekte midir? Nihayet, Sovyet Rusya’da bile, Stalin zamanında tehcir edilen Urallardaki Alman halkı eski iptidai yerlerine yerleştirilirken bugünkü devirde, Kıbrıs’ta bu derecede iptidai ve kabulü mümkün olmayan fikirlerin tatbiki doğru mudur?” (Belleten, op, cit, Sayı:4, sh.59’dan aktaran Aysel İ. Aziz, agm, 1969, s.209-210)
***
“Demeç, Kıbrıs Rum çevrelerinde de olumsu karşılanmış ve Makarios ilk anlarda demeç karşısında şaşkınlığa uğramıştır. Daha sonra ise, Sovyetlerin desteği olmadan da ENOSİS yapabileceğine kendini inandırmaya çalışmıştır..
Bu konu ile ilgili olarak verdiği bir demeçte: “Kıbrıs probleminin federal sisteme dayanan bir hal tarzına bağlanması teklifi üzerinde tartışma dahi yapılmadan reddedilecektir” demiştir. (Bak. Belleten, op.cit. Sayı:4, sh.36)
Ancak, Makarios’un bu kanısı uzun sürmemiş ve Lefkoşa’daki Sovyet Maslahatgüzarının şu uyarısı ile karşılaşmıştır:
“Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhak edilmesi, yani kuvvet yolu ile kabul ettirilmesi halinde Türkiye karışmaya karar verirse, Sovyetler Birliği Kıbrıs’a yardım için savaş tehlikesine atılmayacaktır. Sovyetler, ENOSİS bir hükümet darbesi ile kabul ettirilecek olursa, Kıbrıs’ın bölüneceği inancındadır.” (Cumhuriyet gazetesi, 28 Ocak 1965’den aktaran Aysel İ. Aziz, agm, 1969, s.210)
***
AKEL Genel Sekreteri Ezekias Papayuannu, 1965 yılı Mayıs’ında düzenlenen Avrupa Komünist ve İşçi Partileri Konferansında partisinin görüşlerini şöyle açıklamıştır:
“AKEL Taksim’i ve Taksim’e yol açacağı kesin olan federasyonu tamamiyle reddeder. Taksim ve federasyon fikri, İngiliz emperyalizminin bir buluşudur… Federal hükümet şekilleri bölgesel düzeyde “ulusal” siyasi bir otorite kurabilen ve o bölgeleri yoğun olarak yerleşmiş ulusal nüfuslara sahip ülkeler için düşünülebilir.” (Bak. AKEL Newsletter, Mayıs-Haziran 1965)
***
BM Arabulucusu Dr. Galo Plaza, 25 Mart 1965 tarihli raporunda şu görüşleri aktarmaktadır:
“Paragraf 97: Kıbrıs Türk toplumu, önceki görüşünü terk etmemekte ve özellikle iki toplumun federal bir hükümet sistemi altında coğrafi ayrılığına dayalı bir çözümde ısrar etmeyi sürdürmektedir.
Paragraf 109’dan: Türkiye hükümetinin, federal bir sistem altında olacak hükümet ve iki toplumun coğrafi ayrılığı önerisi, daha önce Türkiye ve Kıbrıs Türk liderliği tarafından verilen planın aynısıdır. (Bak. Paragraf 73-75’de ayrıntıları var.)
Paragraf 150’den: Bu öneriden (Paragraf 149’da sözü edilen ve federal bir sistemde, otonom Kıbrıs Türk ve Kıbrıs Rum devletlerinin oluşturulmasına ilişkin Kıbrıs Türklerinin düşüncesinden) ne kastedildiğinin açıklanması gerekir. Bu öneriye basitçe “federasyon” demek konuyu çok küçümsemek demektir. Burada söz konusu olan sadece hükümetin federal şekli değil, ama ayrıca iki toplumun coğrafi ayrılığını sağlamaktır. Federal rejimlerin kurulması için bölgesel temel gereklidir ve bu temel (Kıbrıs’ta) yoktur. Bu raporun daha önceki kısmında, ada çapında ve normal zamanda Kıbrıs Rum ile Kıbrıs Türk nüfusunun karışık olarak bulunduklarını izah etmiştim. Aralık 1963’ten beri olan olaylar bu özelliği değiştirmemiştir. Çarpışmalar sonucu birçok Kıbrıslı Türkün toplandığı enklavlar bile adanın çeşitli bölgelerinde dağılmıştır ve diğer binlerce Kıbrıslı Türk de karışık köylerde kalmışlardır. “ (Bak. UN Security Council Document s/6253, 26 March 1965, Report of the United Nations Mediator on Cyprus to the Secretary-General.)
***
“(Gromiko 17-21 Mayıs 1965 tarihleri arasında Türkiye’yi ziyaret etmiştir.) … 21 Mayıs 1965 tarihinde bir basın toplantısı düzenleyen Konuk Dışişleri Bakanı, toplantı sırasında kendisine yöneltilen sorulardan Kıbrıs sorunu hakkındaki görüşlerini şöyle özetlemiştir:
“Sovyetler Birliği, daima Kıbrıs’ın bağımsızlığı ve toprak bütünlüğüne taraftar olmuştur. Kıbrıs’ın askeri blokların bir üssü olarak kullanılmasına karşıdır. Ayrıca, Kıbrıs’ın içişlerine dışarıdan yapılacak her türlü karışmayı onaylamamaktadır. Her zaman söylediğimiz gibi, Kıbrıs sorununa barış içinde devamlı bir çözüm yolu bulunmalıdır. Bu çözüm Ada’da iki ulusal toplumun fiili varlığına ve bunların meşru haklarına saygı esasına dayanmalıdır. Özet olarak, Kıbrıs’ın bağımsız bir devlet olarak kalmasını istiyoruz.”
Gromyko, Kıbrıs’da federatif bir rejim kurulması ile ilgili bir soruya ise, 22 Ocak 1965 tarihli demecinde Sovyet görüşünün açıklanmış olduğunu ve bu görüşün devam ettiğini söylemiştir:
“… Gromyko, “Sovyetler Birliği’nin federasyon tezine rağmen ENOSİS emrivaki olursa, Sovyet tutumu ne olacaktır?” şeklindeki soruyu ise şöyle cevaplamıştır:
“Belirli bir durum, belirli bir değerlendirmeyi ve belirli tedbiri gerektirir. Bu konunun üzerinde daha fazla durmak istemiyorum.” (Belleten, op.cit. Sayı:8, sh.104’den aktaran Aysel İ. Aziz, agm, 1969, s.213-214))
***
“Ziyaretin bilançosunu yapan New York Times gazetesi ise, Türk liderlerinin bu gezintiden hayal kırıklığına uğradığını, çünkü Gromyko’nun “Adaya tam bağımsızlık verilmesi” konusundaki Sovyet görüşünü değiştirmeyi reddettiğini ileri sürmekte idi.” (Bak. New York Times, 21 Mayıs 1965’den aktaran Aysel İ. Aziz, agm, s.215)
***
Kıbrıs konusu BM Genel Kurulunda tartışılırken (11-18 Aralık 1965) Yunan Dışişleri Bakanı Çirimikos, Podgorny’nin Türkiye’de yapmış olduğu konuşmalara değinerek, Sovyetler Birliği’ni Türk tezini savunmakla suçlamış, bunun üzerine Gromyko şu cevabı vermiştir: “Biz sizi başlangıçta desteklerken, amacınızın ENOSİS olduğunu ve NATO’yu Doğu Akdeniz’e kadar uzatmak istediğinizi bilmiyorduk. Davanızın bir self-determinasyon davası olduğunu zannediyorduk.” (aktaran Aysel İ. Aziz, agm, 1969, s.242)
***
Sovyetler Birliği Başkanı Aleksi Kosigyn, 20-27 Aralık 1966 tarihleri arasında Türkiye’yi ziyaret etmiştir… “Gerek Kosigyn’in görüşmelerde yaptığı açıklamalar ve gerekse Ortak Bildiri’de Kıbrıs konusundaki açıklamalar, Sovyetler Birliği’nin eski görüşlerinin değişmediğini açıkça göstermiştir. Ancak Sovyetlerin bu konuda ileri bir adım atmadıkları, özellikle federasyon konusuna hiç değinmedikleri de gözden kaçmamıştır. Ayrıca, Sovyetler Kıbrıs’a bağımsız bir ülke gözü ile baktıklarından “… Tarafların, devletlerin içişlerine karışmalarının kabul edilmemesi…” şeklinde madde ile dolayısıyle Türkiye’nin Kıbrıs’a haklı karışmasına da karşı koymaktadır…” (Aysel İ. Aziz, agm, 1969, s.225)
***     
Türkiye Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın 12-21 Kasım 1969 tarihleri arasında Sovyetler Birliği’ne yaptığı resmi ziyaret, Türk-Sovyet tarihinde ilk kez olarak gerçekleşiyordu. Görüşmeler sonunda 21 Kasım 1969 tarihinde yayınlanan Ortak Bildiri’de Kıbrıs sorunu hakkında şöyle deniliyordu:
“… Taraflar, Türk ve Rum Cemaatleri Temsilcileri arasında halen yapılmakta olan görüşmelerin iki cemaatin meşru hak ve menfaatlerini hesaba katacak şekilde ve Kıbrıs Devletinin bağımsızlığı ve toprak bütünlüğü esasına istinaden barışçı bir nihai çözüme yol açacağı ümidini izhar etmişlerdir.” (Bak. Milliyet, 22 Kasım 1969)


(Önce İlke dergisinde (Sayı:82, Şubat 1985) imzasız olarak “Kıbrıs dosyası (Taksim-federasyon)” başlığı altında yayımlanmıştır. Daha sonra haftalık Söz dergisinde “Ertan Yüksel” imzasıyla 17 Ocak 1986 tarihli (Sayı:14) nüshadan başlayarak 6 yazı halinde yayımlanmıştır: Sayı:14, 15, 16, 17, 18, 19; 17 Ocak 1986, 24 Ocak 1986, 31 Ocak 1986, 7 Şubat 1986, 14 Şubat 1986, 21 Şubat 1986)

KIBRIS’IN TAKSİMİ FİKRİ NE KADAR ESKİ?


            “Söz” adlı haftalık haber dergisinin 20 Aralık 1985 tarihli 10. sayısında yer alan “Kıbrıs Sorununda Belgeler: Kıbrıs’ın Taksimine İlişkin İlk Öneriler” başlıklı yazılarımızın ilkinde, adanın taksim edilmesi fikrinin ilk defa olarak Ankara’da yayımlanmakta olan “Forum” adlı bir derginin 15 Temmuz 1955 tarihli nüshasında çıkan “Kıbrıs! Kıbrıs! Kıbrıs!” başlıklı ve imzasız bir yazıda dile getirildiğini aktarmış ve bu yazının Doç.Dr. Fahir Armaoğlu tarafından kaleme alındığının yine kendisi tarafından açıklandığını belirtmiştik.
            Kıbrıs’ın taksimi fikri daha sonra, 17 Temmuz 1956 tarihli Times gazetesinde yer alan İngiliz muhafazakâr milletvekili Walter Elliot’un bir mektubunda öne sürülmüş ve 19 Temmuz 1956 günü Avam kamarasında yaptığı bir konuşmada adanın taksiminin bir çözüm şekli olarak ciddi bir şekilde düşünülmesi gerektiği belirtilmişti
            Aradan geçen süre içinde yaptığımız arşiv çalışmalarında, daha eskiye giden bazı açıklamalara rastladık. Bunları aşağıda bulacaksınız:

KUDRET GAZETESİNDEN AKTARILAN MEKTUP
            İstiklâl gazetesinin 29 Kasım 1951 tarihli nüshasında, Türkiye’de 25 Kasım 1951 tarihli Kudret gazetesinde çıkan “Hikmet Bayur”un “Yine Kıbrıs işi-Bugün Yunanistan’ın dostluğuna ihtiyacı, bizim onun dostluğuna ihtiyacımızdan çok fazladır” başlıklı makalesine yer verilmekteydi.
            30 Kasım 1951 tarihli İstiklâl’de de, aynı Kudret gazetesinden şu alıntı yapılmaktaydı:
            “Kıbrıs Türktür ve Türk kalacaktır. Kıbrıs Türkleri adına konuşmaya en yetkili olan bir zattan aldığımız bir mektupta bulunan istekleri okuyucularımıza sunuyoruz.”
            Necati Özkan tarafından yazıldığını sandığımız bu mektupta dile getirilen istekler arasında, “Kıbrıs Türkleri, Kıbrıs’ın Hatay gibi, misak-ı milli sınırları dahiline alınmasını candan özlemektedir” ve “Kıbrıs Rumları ile Batı Trakya Türkleri mübadele edilerek, Kıbrıs Türkleri güçlendirilsin” gibi maddeler yer alırken, son paragraftaki 4. maddede şöyle denmekteydi:
            “Kıbrıs meselesinde hiç bir başarı elde edilmiyecek ve mazallah Yunanistan’a verilmesi cihetine gidilecek olursa, Kıbrıs, Hindistan ve Pakistan gibi İKİ BÖLGEYE AYRILARAK, KIBRIS RUM VE TÜRKLERİ ÖZEL BÖLGELERE YERLEŞTİRİLMELİ ve Türkle sakin olan kısmın Türkiyeye verilmesidir.”

YENİ SABAH’IN TAKSİM ÖNERİSİ
            9 Mayıs 1952 tarihli Hürsöz gazetesi, Rumca Ethnos gazetesinden şu haberi aktarmaktaydı: “Türkiye’de münteşir Yeni Sabah gazetesi Kıbrıs’ın biri Türk ve biri Yunan olmak üzere iki kısma ayrılmasını teklif etmektedir!”
            10 Mayıs 1952 tarihli İstiklâl gazetesi de, aynı haberi okuyucularına Rum basınından alıntılayarak aktarmaktaydı. Hürsöz gazetesi, 13 Mayıs 1952 günü, konuyla ilgili olarak okuyucularına şu değerlendirmeyi aktarmaktaydı:
            “Ta Nea, bir Türk gazetesinin Kıbrıs’ın iki kısma ayrılması ve biri Türk, diğeri Yunan idaresine verilerek arada bir korporasyon kurulması teklifine temas etmekte ve alaycı bir şekilde acaba Türk Kıbrıs’ın merkezinin Beyköyü, yoksa Gönyeli’nin mi olacağını sormaktadır.”

“İKİNCİ HATAY”
            Halkın Sesi gazetesi 16 Nisan 1953 tarihli nüshasında yer alan “Başyazı”sında Kıbrıs’ın İkinci Hatay olması konusunu işlerken, gazetenin manşeti ise şöyle idi: “Kıbrıs Türkiye’nin öz malıdır. İkinci Hatay, esaretten elbette kurtulacaktır.”
            1 Temmuz 1954 tarihli Halkın Sesi gazetesinde yer alan T.Serdengeçti imzalı makalenin başlığı da şöyleydi: “İkinci Girit değil, İkinci bir Hatay”.

YİNE HİKMET BAYUR
            TBMM’nin 25 Şubat 1956 tarihli oturumunda söz alan Manisa bağımsız milletvekili Hikmet Bayur, “Teklifim şudur: Hindistan’la Pakistan’ın birbirinden ayrıldığı gibi, Kıbrıs’ın Türk sahillerine olan kısmı bize, diğer kısımları da Yunanistan’a verilmelidir” (Cumhuriyet, 26 Şubat 1956) şeklinde konuşmuş, ama bu görüş, ne Türk parlamentosu çevrelerinde, ne de kamuoyunda herhangi bir sempati ile karşılaşmamıştı.

LEFKOŞA İKİYE BÖLÜNDÜ
            27 Nisan 1956 tarihli Halkın Sesi gazetesinde, manşetten verilen şu haber yer almaktaydı:
            “Lefkoşa’da sokağa çıkma yasağı dün öğleden sonra 5’den itibaren bu sabah 4’e kadar tatbik edildi. Şehir, kuzey ve güney olmak üzere ikiye ayrıldı.” Haberin devamında şöyle denmekteydi: “Yasağın kaldırıldığı 11 saat esnasında şehir, Batı ve Doğu Berlin gibi, Kuzey ve Güney Lefkoşa tarzında iki kısma ayrılmış, Baf kapısından Mağusa kapısına kadar devam eden sokak tamamen kapalı kalmıştır.”
            Halkın Sesi gazetesi, 28 Nisan 1956 tarihli nüshasında şu haberi vermekteydi:
            “Lefkoşa’nın Türk mahallelerinde evi, yazıhanesi veya mağazası bulunan Rumlar bu mahallelerden uzaklaşmak için Rum semtlerinde yer aramağa başlamışlardır.”

 “TAKSİM AMERİKA’DA TETKİK EDİLİYORMUŞ”
            Hürsöz gazetesi, 17 Ekim 1956 tarihli nüshasında, “Kıbrıs’ın bir Türk ve bir Rum bölgesine taksimi Amerika’da tetkik ediliyormuş” manşetini kullanarak, Atina gazetelerinin, Kuzey’in Türklere, Güney’in de Rumlara verileceğini, 60 bin Rumun ayrılarak kendi bölgelerine göç edeceğini yazdığını aktarmaktaydı. Haberi, New York Times gazetesinin muhabiri Londra’dan bildirmekte olup, bu projenin Londra’da tetkik edilmeğe başlandığı ve Vaşington’da da büyük alaka topladığı duyurulmaktaydı.
            “Siyasi İcmal” sütununda yazan “M.H.Zal” da, 21 Ekim 1956 tarihli Hürsöz’deki “Kıbrıs’ın taksimi mi?” başlıklı makalesinde şöyle demekteydi:
            “New York Times gazetesinin Londra muhabirinden alıp 3 Ekim tarihli sayısına koyduğu uzun bir telgrafta Kıbrıs’ın taksiminden bahis vardır. Muhabire göre bu fikir ilk defa olarak bir Yugoslav diplomatın kafasından çıkmış. Diplomat, Triyeste’nin A ve B bölgeleri hakkında İtalya ile Yugoslavya arasında uzun müddet devam eden, dünya sulhunu tehdit altında bırakan, nihayet bir uzlaşmaya bağlanan ihtilafı göz önünde tutmuş, aynı formülün Kıbrıs meselesine tatbikini İngiliz devlet adamlarına tavsiye etmiş. İngiliz kabinesi bunun hakkında topluca bir karara varamamış. Fakat ayrı ayrı Nazırlar bunu iyi bulmuşlar. Amerikalılara açmışlar, uzlaşma fikri orada da tasviple karşılanmış. Düşünülen şekil, 60 bin Türk ve 60 bin Rum arasında bir mübadele yapmak suretiyle Adanın batı kısmında bir Türk ekseriyeti yaratmak, burasını Türkiye’ye vermek, yapılacak anlaşma mucibince de İngiliz askeri üslerini Türk bölgesinde devam ettirmek...
            Kıbrıs’ın şu veya bu şekilde taksimi bir uzlaşma mevzuu olabilir mi? Bu karar mühim ve nazik bir milli meselede evet veya hayır diye bir vaziyet almak, bir gazetenin salâhiyetinin haricinde bir şeydir. Bir hükme varmak için salâhiyet ve ihtisas sahiplerine yalnız Kıbrıs işini değil, bütün Yakın Doğu meselelerini yeni baştan gözden geçirmeleri lâzım gelir...”
            Hürsöz’ün 3 Kasım 1956 tarihli nüshasında Ankara’dan bildiren Ertekin Barış da, bu plana değinerek, Lefkoşa’nın Batı kısmının Türkiye’ye, Doğu kısmının da Yunanlılara verileceğinden söz etmekte, taksim planının detaylarına kadar düşünülmüş, yeni bir Kore veya Triyeste misali paylaşma olduğunu duyurmaktaydı.

“TÜRKİYE KIBRIS’IN İKİ BÖLGEYE AYRILMASINI İSTİYOR”
            20 Aralık 1956 tarihli Hürsöz gazetesi, yeni Anayasa tasarısının Lord Radcliffe tarafından bir gün önce açıklandığını duyurmakta ve Lord Radcliffe’in bunu “diarhi” (iki hükümranlı devlet usulü) diye tanımladığını belirtmekteydi.   
            Türkiye Başbakanı Adnan Menderes de, 18 Ocak 1957’de Meclis’te yaptığı bir konuşmada Türk hükümetinin, Adanın ne şekilde taksim edilmesini düşündüğünü şöyle belirtmişti:
            “Biz Adada halk olarak yüzde 18’iz, onlar yüzde 82’dir. Adanın taksimi de bu nisbetler dahilinde olsun demiyoruz. Bu, ancak Yunanistan’ın tezi olmak lâzım gelir. Bize göre, taksimde Ada halkının mal ve mülkleri de esas olarak alınmalıdır. Adayı ikiye taksim ederiz. Yeter ki orada Türk vatanına nigehban (bakan) bir parça bulunsun ve üzerinde bayrağımız dalgalansın. Oradaki kuvvetleri, hudut ötesindeki hadiseleri kontrol edebilsin. Bütün Türklerin mutlaka bizim tarafımıza gelmesi lâzım gelir diyen bir kaide yoktur. Mübadeleyi ihtiyari de telakki edebiliriz.”

(Pozitif Detay, aylık magazin dergisi, Lefkoşa, Ekim 2007, Sayı:1)


KIBRIS’IN TAKSİMİNE İLİŞKİN İLK ÖNERİLER


 “…Kıbrıs meselesinde en enteresan hâl tarzını ilk defa olarak “taksim” formülünü ileri sürüyordu. İmzasız olarak yayınlanan bir makalede (Bak: “Kıbrıs! Kıbrıs! Kıbrıs!” Forum (Ankara), 15 Temmuz 1955, Sayı:32, s.6-8, Doç. Dr. Fahir Armaoğlu, Forum’daki bu makalenin kendisi tarafından yazıldığını dipnot olarak belirtmektedir.-E.Y.), makalenin yazarı, adanın bir bütün olarak Yunanistan’a veya Türkiye’ye verilmesinin imkânsızlığını belirttikten ve üçlü müşterek idare şeklinin de pratik bir hâl çaresi olamıyacağını söyledikten sonra, adanın İngiltere’nin elinde kalmasının Türkiye’nin güvenliği için iyi olacağını, lâkin bu durum devam ettikçe İngiltere’nin adda kalamayacağına işaret ediyor ve en iyi hâl çaresinin de, adanın Türkiye ile Yunanistan arasında “taksim” edilmesi olacağını bildiriyordu. Mamafih, makalede, taksim’den doğacak bazı güçlüklere de işaret ediliyor; fakat bu güçlüklerin en az mahzur vasfını taşıdıkları da belirtiliyordu…” (Doç. Dr. Fahir Armaoğlu, 1955 yılında Kıbrıs meselesinde Türk hükümeti ve Türk kamuoyu, Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, Temmuz 1959, No. 2-3, s.69)
***
“Cyprus:: Conflict and Conciliation 1954-1958” adlı kitabın (Ohio University Press, Colombus Ohio, 1967) yazarı Stephan G. Xydis, kitabının 618. Sayfasında şöyle yazmaktadır: “12 Eylül 1955 günü Atina’daki New York Times gazetesinin muhabiri Alexander C. Sedgwick ile yaptığım konuşmada aldığım notlara göre, hükümet çevreleri dışında taksim fikrinin dolaşması, 1956 yılından önceye rastlamaktadır.”
***
“Meclisin 25 Şubat (1956) oturumunda ise Manisa bağımsız milletvekili Hikmet Bayur “taksim” teklifini ileri sürmüş ve şöyle demiştir:
“Yunanlılar her fırsatta birşeyler isteyecekler ve bu suretle bir gün gelecek Kıbrıs Yunanistan’la birleşecektir. Bu bakımdan Türk hükümetinin başka bir yol tutturması gerekmektedir. Teklifim şudur: Hindistanla Pakistan’ın birbirinden ayrıldığı gibi, Kıbrıs’ın Türk sahillerine yakın olan kısmı bize, diğer kısımları da Yunanistan’a verilmelidir. (Bak. Cumhuriyet, 26 Şubat 1956)
Taksim ilk defa Forum dergisi tarafından 1955 Temmuzunda ortaya atıldığı zaman nasıl bir yankı uyandırmamışsa, bu sefer de bir milletvekili tarafından da desteklenen bu görüş ne Türk parlamentosu çevrelerinde, ne de kamuoyunda herhangi bir sempati ile karşılaşmamıştır. Hatta tenkit bile edilmiştir. Meselâ Ulus gazetesinde Ahmet Şükrü Esmer, Hikmet Bayur tarafından yapılan bu teklif üzerine şunları yazmıştır:
“Sayın Bayur’un teklifi yeni değildir.. Kendisinden önce bu teklif Forum dergisinde çıkan bir yazıda ileri sürülmüştü. Gerekçesi de, bizim Kıbrıs hakkındaki görüşümüzün kuvvetli olmadığı faraziyesine dayanmaktadır. Halbuki Türkiye’nin Kıbrıs karşısındaki vaziyeti, Yunanistan’ın aldığı vaziyetten daha kuvvetlidir… Kaldı ki, nüfusun tevzi şekli Kıbrıs’ın ikiye bölünmesine elverişli de değildir. Taksime gidilecek olursa, Türkler ve Rumlar Adada yeniden tevzie tabi tutulmalıdır ki, bu da otuz küsur sene evvel yapılan nüfus mübadelesine benzer bir muameleyi getirecektir. Yalnız, Yunanistan’ın görüşü hâkim olacaksa, Kıbrıs’ın bütününü kaybetmektense, bir parçasını kurtarmak da şüphesiz müraccahtır.” (A. Ş. Esmer, “Kıbrıs ve Türkiye”, Ulus, 2 Mart 1956) (Doç. Dr. Fahir H. Armaoğlu, Kıbrıs Meselesi 1954-1959, Türk hükümeti ve kamuoyunun davranışları – Karşılaştırmalı İnceleme, Ankara Üniversitesi, SBF Yayınları No. 156-138, Ankara 1963, s.213-214) 
***
“(İngiliz muhafazakâr milletvekili) Walter Elliot, Times gazetesinin 17 Temmuz 1956 tarihli nüshasında yayınlanan bir mektubunda taksim fikrini öne sürmüştü… (İki gün sonra) 19 Temmuz 1956’da Avam Kamarasında yaptığı bir konuşmada adanın taksiminin bir çözüm şekli olarak ciddi bir şekilde düşünülmesi gerektiğini söyledi. (556 H. C. Deb.- 5th Ser.-p.1422)” (aktaran Stephan G. Xydis, agy, s.617)
***
“Ortaya atmış olduğumuz taksim fikri, bugüne kadar ne hükümet, ne de muhalefet partilerince açıkça ve resmen benimsenmiş değildir… Taksim tezinin hele şu sıralarda tarafımızdan resmen ortaya atılması takdirinde, Yunan emellerinin başarıya doğru ilerlemesine set çekmenin mümkün olduğuna inanıyoruz.” (Forum, 1 Eylül 1956, “Kıbrıs işi son safhada mı?, Sayı: 59, s.6 –aktaran F. Armaoğlu, agy, s.258)
***
“… Ortada bir taksim fikri dolaşmaktaydı: Gerçekten, busırada Türkiye’nin Atina Büyükelçisi bulunan Settar İlksel, 7 Temmuz 1958’de Anadolu Ajansına yaptığı bir açıklamaya göre, Türkiye ile Yunanistan arasında bir taksim meselesi bahis konusu olmuştur. Bu kısa açıklamasında Settar İlksel şunları söylemiştir: “Taksim fikrini evvelâ Yunan Hariciye Vekili (Averof) ortaya atarak benimle vaki iki görüşmesinde ileri sürmüştür. Filhakika 7 Ekim 1956 tarihindeki birinci mülâkatımızda Averof, bu fikri ifade ve izah eylemiş ve bil’ahare aynı mevzua avdet etmiştir. (Bak. Zafer gazetesi, 8 Temmuz 1958, aktaran F. Armaoğlu, agy, s.268)
***
“Kıbrıs’’ın taksimi fikrinin kimin tarafından önce ortaya atıldığı meselesi hâlâ tartışılmaktadır. Bir yerde işaret ettiğim gibi, bunu Averof oradaki Büyükelçimiz Settar İlksel’e söylemişti. Bunu Settar İlksel’in kendisinden dinledim. Bizim Dışişleri Bakanlığındaki dosyaları incelediğim zaman da orada gördüm. Sonradan bu nokta Averof’a sorulmuş. Kıbrıs üzerinde bir kitap yazmış olan Robert Stephens kitabının 149. Sahifesinde bu iş hakkında Averof’un izahını şöyle anlatıyor:
“Settar İlksel’le konuştuğumuz zaman ben kendisine şunu söyledim, eğer siz Kıbrıs’ı yarı yarıya taksim etmek istiyorsanız bu tam bir delilik olur. Benim bunu kabul etmemin herkes bir delilik olduğunu düşünür.” Averof devamla: ben bunu söylerken, yani sizin aklınızdan Kıbrıs’ı yarı yarıya taksim etmek geçiyor. Bu bir delilik olur. Bizim bunu kabul etmemiz bir delilik olur. O anda düşünemedim ki, yani %50’ye razı değilim, daha azına razıyım anlamı bu cümleden çıkarılabilir, bunu düşünmedim. Bunu söylerken taksimin daha az oranlarla yapılmasına razı oluruz gibi bir şey zihnimden geçmedi… Self-determination’a gidildiği zaman ne yapacaktır. (Plebisit) yapılacak, yani halk oylamasına başvurulacak, halk oylamasında da demokratik usullere göre çoğunluk Rum’larda olduğu için, Rumlar ENOSİS isteyeceklerdi. Demek ki halk oylaması da işi ENOSİS’e götürecekti. Benim bu taksim konusuna Settar İlksel’le temasımın anlamı bundan ibarettir.” Biz Yunanlılar mümkün olan her biçimi görüşmeye amadeyiz” dedim. Örneğin şöyle sunardım, mümkün olan biçimlerden birincisi Yunanistan’la ENOSİS’tir. İkincisi Türkiye’yle ENOSİS’tir. Üçüncüsü Bağımsızlıktır. Dördüncüsü Taksim’dir. Kıbrıslılar, Kıbrıslı Rum’lar neyi kabul ederlere biz de onu kabul ederiz” dedim diyor Averof.
Anlaşılıyor ki, pekâlâ Averof’la Settar İlksel arasında böyle bir konuşma geçmiş ve pekâlâ Averof o zaman taksimi gözönünde tutmuş. Ancak sonradan Yunan kamuoyunda, Yunan muhalefetinde tepkiler başlayınca, Kıbrıs’ta Makarios; Grivas ve EOKA örgütü taksim fikrine büyük tepki gösterince, Averof, sonradan kendisine göre, bu şekilde bir izaha sapmış oluyor.” (Nihat Erim, Bildiğim ve gördüğüm ölçüler içinde Kıbrıs, Ankara (1975), s.31-33)
***
“14 Ekim (1956) günü çıkan Atina gazeteleri, Kıbrıs meselesi için yeni bir hâl çaresi bulunduğunu, New York Times gazetesinin Londra’dan verdiği bir haberi ele alarak, taksim fikrinin Amerika tarafından da ciddi müzakerelere konu olduğunu, buna göre Kıbrıs’ın Türkiye’ye bakan Kuzey kısımlarının Türklere, güney kısımlarının da Rumlara verileceğini yazmışlardı. (Bak. Hürriyet, 15 Ekim 1956, aktaran F. Armaoğlu, agy, s.268)
***
“Başbakan ile görüştüğümüz gün (16 Kasım 1956) iki önemli şey söylemişti:
1. Pakistan gibi Türkiye’ye dost devletler, bizi desteklemeye hazır olduklarını bildirmekte, fakat istediğimizi, tezimizi bir sağlam hukuk dayanağı üzerine oturtmamızı tavsiye etmekteymişler.
2. Bir emekli Amerikan generali Ankara’ya gönderilmiş. Taksimi adeta telkin etmiş, olumlu karşılanmış. Bu general Başkan Eisenhover’in arkadaşı imiş. (N. Erim, agy, s.18)
3. …Ortalama hâl şekli Kıbrıs adasının taksimidir.
Taksim fikri Türkiye, Yunanistan, İngiltere, Amerika hükümetleri arasında gizli, resmi veya yarı resmi bazı görüşmelerde ele alınmıştır. Belçika Dışişleri Bakanı M. Spaak bu yolda aracılık etmeyi önermiştir. Dosyalardan öğrendiğime göre, Yunanistan adanın kuzeyinde dar bir şeridi Türkiye’ye bırakmayı düşünürmüş. İngiltere Müsteşarı Sir Ian Kirk Patric kuzeyden güneye bir çizgi ile adayı yarı yarıya ve doğusu Yunanistan’a, batısı Türkiye’ye verilmek üzere paylaştırmak istermiş. Sayın Başbakan yarı yarıya taksimi istemek fikrinde olduğunu söyledi. Meseleyi Mr. Dulles’in temsilcisi olarak buraya gelen General Holmes’e de fevkalâde ihtiyatlı bir dille ve belki mümkün olur şeklinde açmış… Kıbrıs’ın, başlıca Türkiye ve Yunanistan arasında, belki İngiltere’ye de bir üs bölgesi vermek şeklinde taksimi, self-determination ilkesinin adil bir surette uygulanışı demektir… (N. Erim, agy, s.22)
…Kıbrıs’ın taksimi fikrini destekleyecek hukuki ve insani prensip self-determination’dur. Aynı projeyi güçlendiren siyasi icap, Türkiye’nin ve Bağdat Paktı ile NATO’nun güveni için, adanın askeri gücü yüksek ellerde bulundurulması ihtiyacıdır. Taksim önerisinin kabul edilmesi ihtimali göz önünde tutularak, Türkiye bakımından daha elverişli olacağı askerlik, ekonomi ve adadaki Türk nüfusun menfaatleri göz önünde tutularak, şimdiden yetkili uzmanlara tesbit ettirilmelidir. (N. Erim, agy, s.24)
***
“14 Aralık 1956’da yapılan NATO Bakanlar Konseyinde, üyelerin aralarında anlaşmazlıkları kendileri çözümleyemedikleri takdirde, başka bir milletlerarası mercie gitmeden önce, bunu NATO çerçevesi içinde çözümlemeleri kararı alındığı halde, Yunanistan, Birleşmiş Milletlere yapmış olduğu müracaatı geri alıp, bunu NATO’ya havale etmekten kaçınmıştır.” (Dışişleri Bakanı Vekili Ethem Menderes’in TBMM’nin 28 Aralık 1956 tarihindeki toplantısında yaptığı konuşmadan aktaran F. Armaoğlu, agy, s.285-286)
*** 
“Son olarak taksim fikri, 19 Aralık 1956 günü Avam Kamarasında İngiltere Sömürgeler bakanı Lennox-Boyd tarafından, İngilizlerin çifte self-determination hakkı görüşü maskesi altında (yani adada yaşayan hem Rumlara, hem de Türklere ayrı ayrı kendi kaderini tayin hakkı ilkesinin uygulanması), İngiltere hükümetinin, eğer uluslararası stratejik durum buna izin verirse ve muhtariyet (self-government) memnuniyet verici bir şekilde çalışacak olursa, düşünülebileceği muhtemel çözüm şekillerinden biri olarak ortaya konmuştu.” (Bak. 562, H. C. Deb. -5th Ser. p.1272) (S. G. Xydis, agy, s.89)
Söz konusu konuşmayı Türkçe kaynaklardan aktaralım: “… Milletlerarası ve stratejik durum müsaade edince, İngiliz hükümeti self-determination prensibinin tatbiki meselesini tekrar tetkike hazır olacaktır. Böyle bir hâl vukuunda İngiliz hükümeti bu hakkın, Kıbrıs’taki Türk ve Rum cemaatlerinin istikballerini tam bir serbestiyle kararlaştırılmasını temin edecek bir şekilde kullanmasına nezaret edecektir.
Daha açık bir şekilde ifade etmek lazım gelirse, İngiliz hükümeti, Kıbrıs’taki gibi gayet karışık bir ahali için self-determination hakkının tatbiki için muhtelif hâl çareleri arasına, Adanın taksimi hususunun da ithâl edilmesi gerektiğini kabul etmektedir.” (Ayın Tarihi, Aralık 1956, Sayı:277, s.325’ten aktaran F. Armaoğlu, agy, s.277)
Xydis şöyle devam ediyor: “Lennox-Boyd aynı gün, Radcliffe’in hazırladığı ve Kıbrıs’ta muhtariyeti öngören anayasa tasarısını da sunmuştu. Sömürgeler bakanı, daha önceden Yunan hükümetine Karamanlis aracılığı ile iki önerinin (yani çift self-determination ile Radcliffe plânının) birbiriyle bağlantılı, ama bir tek bütün olarak sunulduğunu bildirmişti. (Bak. Karamanlis’in 27 Şubat 1959 günü Yunanistan Parlamentosunda yaptığı konuşma tutanakları, s.368) Şu da eklenmelidir ki, Yunanistan hükümeti, 1957 yılı Şubat ayı başında, Londra’daki maslahatgüzarından şu bilgiyi almıştı: Londra’daki Türk elçisi Birgi, Yunan maslahatgüzarına, İngiltere hükümetinin kendisine veya Ankara’ya taksim konusunda hiçbirşey iletmemiş olmasına rağmen, 100 bin kadar Kıbrıslı Rum ve Türk’ün gönüllü olarak yer değiştirmesi ve adadaki iki bölgede İngiliz üslerinin korunması için planlar hazırladığını söylemiştir.
Lennox-Boyd’un 19 Aralık 1956’da Avam Kamarasındaki konuşmasını yapmasından bir ay önce, Türkiye hükümetinin Kıbrıs sorununun çözümü için adanın taksiminden yana olduğuna ilişkin bir başka olgu da şudur: ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisi EE. R. Williams, 9 Kasım 1956 günü, Yunan makamlarınca “bilinen söylenti” olarak kabul edilen ve adanın taksimine ilişkin İngiliz plânını tartışmış ve Türklerle diğer NATO’lu müttefiklerin bu plânı benimsediklerini belirtmiş, ama Hispaniola örneğinde olduğu gibi adanın Haiti ile Dominik Cumhuriyeti arasında taksim edilmesi ardından ilişkilerin gerginleştiğini göz önünde bulundurarak pek cesaretli olmadıklarını söylemişti.” (S. G. Xydis, agy, s.89)
Xydis, Radcliffe plânının Yunanistan tarafından reddedilme gerekçesini, Karamanlis’in Yunanistan Parlamentosunda 27 Şubat 1959 günü yaptığı konuşmadan şöyle aktarır: “Plan Türkler ve Rumlar için çift self-determination fikrine dayalı idi ve adanın taksimine yol açacaktı.” (Bak. Tutanaklar, s.368) (S. G. Xydis, agy, s.605’deki not)
“Self-determination ilkesi, Temmuz 1956’ya kadar Sir Antony Eden tarafından konuşmalarında açıkça kullanılmıştı, ama Aralık 1956’da temelli olarak karşı çıkıldığı zaman İngiltere hükümetinin, self-determination derken kastettiğinin adanın taksimi olduğu ortaya çıkmıştır.” (S. G. Xydis, agy, s.89)
“Türkiye bakımından Radcliffe tasarısının özelliği, Kıbrıslıların idaresine bırakılan alanlarla Türklere ayrılan bir çeşit muhtariyet tanınmış olmasıydı. Bu muhtariyet kurulacak idarenin her bölümünde gözönüne alınmıştır.” (ayrıntılı bilgi için Bak. Prof. Dr. A. Suat Bilge, Kıbrıs Uyuşmazlığı makalesi – Olaylarla Türk Dış Politikası (1919-1965), A. Ü. SBF Yayınları No.279, Ankara 1969, s.376 ve sonrası)
“… Türk hükümeti taksim tezini 20 Aralık 1956’da Başbakan Menderes’in Anadolu Ajansına verdiği bir demeçle resmen kabul etmiştir. Fakat bu, bir gün önce, İngiltere Sömürgeler Bakanı Lennox Boyd’un Avam Kamarasında verdiği demeçte, Kıbrıs meselesinin nihai hâl çaresi olarak taksimin de düşünüldüğünü belirtmesi üzerine olmuştur. Yoksa, Yunanistan’ın teklifi üzerine değil… (F. Armaoğlu, agy, s.268)
***
“Taksim tezi 18 Ocak 1957 günü, TBMM Bütçe Komisyonunda Dışişleri Bakanlığı bütçesi görüşülürken de bahis konusu edilmiştir. (Öğleden sonra devam eden tartışmalara) Başbakan Adnan Menderes de katılmış ve konuşmasında, Türk hükümetinin, adanın ne şekilde taksimini düşündüğünü şu sözlerle belirtmiştir:
“Biz Adada halk olarak yüzde 18’iz, onlar yüzde 82’dir.Adanın taksimi de bu nisbetler dahilinde olsun demiyoruz. Bu, ancak, Yunanistan’ın tezi olmak lâzım gelir. Bize göre, taksimde Ada halkının mal ve mülkleri de esas alınmalıdır. Adayı ikiye taksim ederiz. Yeter ki orada Türk vatanına nigehban bir parça bulunsun ve üzerinde bayrağımız dalgalansın. Oradaki Türk kuvvetleri, hudut ötesindeki hâdiseleri kontrol edebilsin. Bütün Türklerin mutlaka bizim tarafımıza gelmesi lâzım gelir diye bir kaide yoktur. Mübadeleyi ihtiyari de telâkki edebiliriz. (Bak. Ayın Tarihi, Ocak 1957, Sayı:278, s.133)
Başbakan Menderes’in bu sözleri de gösteriyor ki, taksimle güdülen ilk amaç, Türk askerinin Adaya ayak basmasıydı. Ayak basılan bu parçanın mümkün olduğu kadar geniş olması için de, nüfus esasını değil, toprak mülkiyeti esasını savunuyordu.” (F. Armaoğlu, agy, s.297-298)
***
“Burada bir başka noktaya değinmek gerekiyor. Birleşmiş Milletler Asamblesi’nde 1957’deki karar kabul edildikten sonra, Nassau’da Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Eisenhower ile İngiltere Başbakanı Macmillan arasında önemli bir buluşma oldu. Bu buluşmada iki devlet dünya meselelerine ortak bakışlar tespit ederken, Kıbrıs meselesine o ana kadar İngiltere’nin güttüğü politikayı Amerika’nın da beğendiği söylenmekte beraber, bundan böyle işe NATO içinde de önem verilmesini kabul ettiler. Görünüş odur ki, bu tarihten sonra gerek NATO, gerekse Amerika Birleşik Devletleri Kıbrıs davasıyla daha yakından ilgilendiler. Nassau toplantısı 20-24 Mart 1957 arasında olmuştu. Yine Nassau toplantısında, Kıbrıs meselesinin bundan sonra Türk ve Yunan hükümetleri arasında doğrudan bir anlaşma sağlayacak şekilde yürütülmesi de kararlaştırılmıştı.” ( N. Erim, agy, s.77)
***
“… Prof. Nihat Erim, 12 Ocak (1958)’de Ankara’da yaptığı basın toplantısında, yine taksim tezine dayanan başka bir formül ortaya atmıştır. Prof. Erim’in formülüne göre, Kıbrıs Türkleri Ada’da ayrı bir bağımsız devlet meydana getirmeliydiler. Bu kadar küçük bir devletin olup olmayacağı hususunda ileri sürülebilecek itirazlara karşılık da, Prof. Erim, İzlanda devletini göstermiş ve bu devletin nüfusunun Kıbrıs Türklerinden daha fazla olmadığını söylemiştir. (Bak. Hürriyet, 13 Ocak 1958) (F. Armaoğlu, agy, s.406)
***
“… İngiltere (Macmillan ortaklık) plânını nihayet 19 Haziran (1958)’da açıklamıştır. Haziran ayı başından itibaren plânın mahiyeti hakkında söylentiler çıkmağa başlamıştır. Bu ilk haberler, Türk hükümeti için de tatmin edici olmamış olmalı ki; taksim tezine milli bir mahiyet vermek üzere, bu tezi şimdi milli heyecanlara dayandırmak yoluna gitmiş ve 1955’den beri ilk defa olarak Kıbrıs mitinglerine izin vermiştir. Hükümetin bu yeni politikası, 1958 Haziran ve Temmuz aylarında bütün memleketi bir mitingler dalgasının kaplaması sonucunu vermiş ve “Ya taksim! Ya ölüm!” nidaları yurdu bir baştan bir başa kaplamıştır.” (F. Armaoğlu, agy, s. 429-430)
***
“… İngiltere hükümeti, 15 Ağustos’ta bir bildiri yayınlayarak, Yunan ve Türk hükümetleri ile yapılan görüşmeler sonunda, 12 Haziran plânında bazı değişiklikler yaparak, bu değişmiş 15 Ağustos plânını 1 Ekim 1958’den itibaren Kıbrıs’ta uygulamaya karar verdiğini açıklamıştır… Türk hükümeti bu yeni plânı kabul ettikten sonra, Burhan Işın’ı Türkiye’nin Kıbrıs’taki temsilcisi olarak tayin etmiş ve 6 Ekim’den itibaren de bazı şehirlerde ayrı ayrı Türk ve Rum belediyelerinin kurulması için gerekli çalışmalara başlanmıştır.
Yunanistan’ın yeni plân karşısındaki davranışı ise, plâna karşı Yunan hükümetinin İngiltere’ye verdiği ve 19 Ağustos’ta Atina’da açıklanan resmi cevapta belirtilmişti. Türkiye’nin de Kıbrıs’ın idaresinde söz sahibi olması, her iki cemaat için ayrı meclislerin kurulmasının kabulü, ayrı belediyeler kurulması ve nihayet Atina görüşmelerinde Yunanistan’ın ileri sürdüğü değişiklik tekliflerinin İngiltere tarafından gözönünde tutulmaması sebebiyle, Yunanistan bu plânı da reddetmişti. (F. Armaoğlu, agy, s. 480-481)
***
“Türk hükümeti, Birleşmiş Milletlerde savunacağı görüşün unsurlarını, daha müzakereler başlamadan, Dışişleri bakanının ağzından ıklamış bulunmaktaydı. Bu müzakerelerde Türkiye’yi temsil eden Fatin Rüştü Zorlu, 21 Kasım (1958)’da New York’da, North American Newspaper Alliance ajansına verdiği demeçte (Bak. Zafer, 22 Kasım 1958), Türkiye’nin bağımsızlığa karşıt olduğunu belirtmiş ve bu muhalefetini iki sebebe dayandırmıştır. 1) “Devamlı müdahalelere sahne olan bir bölgede bulunması ve barındırdığı yarım milyon nüfusun hasım iki cepheye bölünmüş olması hasebile, Ada, derhal bir entrika merkezi olacak ve esasen sulh ve istikrara kavuşamamış olan Orta Doğu’da durumu daha nazik bir safhaya sokacaktır.” 2) … bağımsızlık imkânsızdır. Çünkü bağımsız bir devletin ilk şartı, bir milletin var olmasıdır. Sadece kendilerini, Türk ve Yunan milletlerinin bir parçası sayan Türk ve Rum cemaatleri vardır.”
İngiltere’nin 15 Ağustos plânını Türkiye’nin kabulü için de Zorlu, “İngiliz plânı Kıbrıs Türkleri için ideal bir hâl çaresi olmamakla beraber, şimdilik bu plânı kabul etmiş bulunuyoruz. Zira, Türk ve Rum cemaatleri için ayrı meclisler derpiş eden bu plân…” diyerek, plânın âdeta bir taksim unsurunu ihtiva etmekte bulunmasına önem vermiştir. Zorlu, ideal nihai hâl çaresinin de taksim olduğunu bir kere daha belirtmiş, fakat, “iki bağımsız devletin hüküm sürdükleri adalar vardır, meselâ, Dominik Cumhuriyeti ile Haiti’nin durumu taksimin mes’ud bir netice verdiğini pekâlâ ispat etmektedir” demiştir ki, bunun anlamı, şimdi Türkiye’nin Kıbrıs’ta bağımsız tek bir devlet değil, fakat bağımsız iki devlete taraftar olmak suretiyle, bağımsızlıkla taksimi birleştirme yoluyla gittiği idi. Tabiatıyle bu, Türk hükümeti bakımından yeni bir durum teşkil etmekteydi. Zorlu, bu son yeni noktayı, 23 Kasım’da yine New York’ta United Press International’a verdiği demeçte de (Bak. Zafer, 24 Kasım 1958) tekrarlamış ve “Adanın içinde bulunduğu özel şartlar dahilinde Kıbrıs halkına bağımsızlık prensibi kabul edilirse, bunun Adada yaşayan her iki halka da tanınması lâzımdır” demiştir. Bu sözlerden çıkarılacak bir diğer sonuç da şu oluyor ki, Türk hükümeti, Yunanistan’ın şimdi ortaya atmaya hazırlandığı Bağımsız Kıbrıs fikrinin Birleşmiş Milletler’de tasvib ve destek görmesinden endişeye kapılmış ve böyle bir ihtimali Türkiye leyhine de çevirebilmek için zemini hazırlamak istemiştir.” (F. Armaoğlu, agy, s.496-497)
***
 “…16-18 Aralık (1958) tarihleri arasında yapılan NATO Bakanlar Konseyi toplantısı, anlaşmaya doğru giden ilk belirli adımların atılmasını sağlamıştır… Konsey toplantıları dışında, bir yandan Türk ve Yunan Dışişleri Bakanları arasında Kıbrıs konusunda görüşmeler yapılmıştır… Türk-Yunan-İngiliz görüşmelerinin Kıbrıs’ın bağımsızlığı etrafında cereyan etmiş olduğunu söyleyen Averof  “Aynı zamanda, Türkiye’nin müdafaa ettiği taksim fikri ile Yunanistan’ın savunduğu Enosis fikri terkedilmektedir” demiştir. (Cumhuriyet, 21 Aralık 1958) (F. Armaoğlu, agy, s.508-509)
***
“… Türk hükümetinin, taksim’den vazgeçip, şimdi Kıbrıs’ın bağımsızlığını kabul etmesi, (Zafer Gazetesi’nin 14 Şubat 1959 tarihli ve “Kıbrıs Davası” başlıklı başyazıda) şu sebeplerle açıklanmaktaydı:
“Daha ilk gün dedik ki, 120.000 Kıbrıslı Türkün âkıbeti, bizi alâkadar eder. Keza ilk gününden itibaren ileri sürdük ki, Kıbrıs, devletimizin emniyeti bakımından bizi kayıtsız bırakamaz. Yunanlıların “enosis” yani “ilhak” taleplerinin karşısına “taksim” tezimizi bu sebeple şart koştuk. Binaenaleyh, “taksim”, “enosis”e karşı bir sürgü idi. Kıbrıs’ın bir bütün olarak Yunanistan’a ilhakı tehlikesi kalkınca, “taksim”in de buna uyması ve bir karşı-koyma formülü olmaktan çıkarak, hem 120.000 Türkün kaderine ve hem de vatanımızın müdafaa stratejisine uygun bir şekle girmesi lâzımdı. Aksi takdirde mesele bizim yüzümüzden bir çıkmaza girmiş olurdu. Binaenaleyh toprak taksimi yerine, Adaya tesahüp ve onun idaresine tasarruf mevzularında taksime gidildi. Teritoryal taksimin yerini hukuk ve idarede taksim aldı ve gene 2’ye 1 nisbeti dahilinde olarak kaldı.” (aktaran F. Armaoğlu, agy, s.523)
***
“Nihayet son bir soru: Bağımsız Kıbrıs Devleti, varlığını uzun süre devam ettirebilecek midir? Buna inanmıyoruz. Çünkü bu varlığın temeli zayıftır. Birbirine karşı en derin kin ve nefret uçurumları içine düşen iki milli topluluk üzerine kurulmuştur. Üstelik, anlaşmaları, iki topluluğun birleştirilmesi değil, birbirinden ayrılması esasına dayandırılmıştır. Bunun böyle olması da zorunluydu. Bugün Kıbrıs’ın durumuna baktığımızda, barış içinde bir arada yaşamanın zoraki ve baskılı uygulanışını görmekteyiz. Bu da ne kadar sürer, bunu da gelecek gösterecektir.
İnancımız: Taksim zorunludur…” (F. Armaoğlu, agy’da son sözü, s.551, Ankara 1963)

(Önce İlke dergisinde (Sayı:82, Şubat 1985) imzasız olarak “Kıbrıs dosyası (Taksim-federasyon)” başlığı altında yayımlanmıştır. Daha sonra haftalık Söz dergisinde “Derleyen: Ertan Yüksel” imzasıyla 20 Aralık 1985 tarihli (Sayı:10) nüshadan başlayarak 4 yazı halinde yayımlanmıştır: Sayı:10,11, 12 ve 13; 20 Aralık 1985, 27 Aralık 1985, 3 Ocak 1986 ve 10 Ocak 1986)

16 AĞUSTOS’UN 25. YILDÖNÜMÜ


Adamızın İngiliz sömürge yönetiminden kurtuluşunun üzerinden tam 25 yıl geçti. Kıbrıs tarihinde yepyeni bir dönemin başladığı bu gün, ne yazık ki ne Kıbrıslı Türkler, ne de Kıbrıslı Rumlar tarafından anımsanmaktadır. Rumlar, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluş gününü 1 Ekim’e alarak, resmi törenleri bu tarihte yaparken, Türkler ise daha başka kutlama günlerini benimsemiş bulunmaktadırlar.
Biz bu derlemede, 1950’li yıllarda tarafların enosis ve taksim tezlerini en ateşli bir şekilde savundukları bir sırada gündeme getirilen ve sonunda taraflarca uzlaşma formülü olarak kabul edilen “bağımsızlık” fikrinin ilk kez nasıl ortaya çıktığını ve o dönemde bu konuda yapılan değerlendirmeleri sizlere aktarmayı uygun bulduk. Günümüze ışık tutacağına inanıyoruz.

KIBRIS SORUNU BİRLEŞMİŞ MİLLETLER’DE
“Yunanistan, Kıbrıs sorununu ilk kez 16 Ağustos 1954 tarihli mektubu ile “Halkların eşit hakları ve self-determinasyon prensibinin Birleşmiş Milletler’in himayesi altında Kıbrıs Halkına uygulanması” isteği biçiminde Birleşmiş Milletler’e sunmuştur.
24 Eylül 1954 günü BM’in 9. Genel Kurul toplantısında konuşan Hindistan temsilcisi V. K. Krishna Menon’a göre, tartışılması gereken sorun, bir ülke devri sorunu değil, Kıbrıs’ın BAĞIMSIZLIĞI ve bunun gerçekleştirilmesi olmalıydı.
Kıbrıs sorununun BM’de tartışıldığı bu ilk toplantıya ilişkin olarak belirtilmesi gereken bir başka önemli nokta da şudur: Yunanistan’ın Kıbrıs Rum toplumunun görüşünü benimseyerek, sorunu Kıbrıs adına BM’e getirmesi, Kıbrıs Türk toplumu tarafından BM’de protesto edilmiştir. Kıbrıs Müftülüğünün Genel Sekreterliğe yolladığı 30 Ekim 1954 tarihli mektupta, bir ülkenin statüsünün saptanmasında esas alınması gereken tek unsurun o ülke halkının çoğunluğunun iradesi olamayacağı; çoğunluk gibi azınlığın da kendi ülkesinde barış ve güvenlik içinde yaşamağa hakkı olduğu ve bunun bizzat demokrasi prensibinin bir gereği olduğu; sadece Rumca konuşan halk tarafından benimsenen enosis’in Adadaki azınlıkların haklarını doğrudan doğruya etkilemesi nedeniyle kabul edilemeyeceği belirtilmiştir. Böylece Kıbrıs Türk toplumu, 1882 tarihinden itibaren sürdürdüğü enosis karşısında olan tutumuyla tutarlı olarak, Kıbrıs için bu tür bir çözümü tanımayacağını dünya kamuoyuna da açıkça duyurmak olanağını kazanmıştır.” (Doç. Dr. Sevin Toluner, Kıbrıs Uyuşmazlığı ve Milletlerarası Hukuk, İstanbul 1977, s.55-57)

SELF-DETERMİNASYON HAKKI BAĞIMSIZ BİR DEVLETİN KURULMASI YOLUNDA KULLANILABİLİR
“BM’in 11. Genel Kurul Toplantısında 13 Şubat 1957 günü konuşan Hindistan Savunma Bakanı ve Hindistan Delegasyonu Başkanı V. K. Krishna Menon, Siyasi Komisyona sunduğu karar tasarısıyla ilgili olarak söz alırken, delegasyonun Kıbrıs sorununa yaklaşımında şu inançtan hareket edildiğini belirtti: “Sorun Kıbrıs ulusunun sorunudur. Sadece ada halkını ilgilendirmekte olup, bu halkın, adanın toprak bütünlüğünün korunduğu koşullar altında, bağımsızlığa kavuşma hakkıyla ilgilidir. Birçok Kıbrıslının Elence konuşması, onların Yunan olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde ABD’nin İngilizce konuşan yurttaşları da Britanyalı değildir. Kıbrıslı Rumların, bağımsızlığın tek çözüm şekli olduğunu anlayacaklarını ümit ederim. Hindistan Kıbrıs’ı, üzerinde yaşayan ve ulus olmaya, bağımsızlığa kavuşmaya hakkı olan halkların özyurdu olarak kabul etmektedir.” ( Stephen G.Xydis, Cyprus-Conflict and Conciliation, 1954-1958, Ohio 1967, s.595)
***
“11. Genel Kurul’un 18 Şubat 1957 tarihli oturumunda söz alan Yugoslavya temsilcisinin görüşüne göre, Ada üzerinde egemenlik sorununu düzenleyen bir andlaşmanın bulunması ve İngiltere ile Türkiye’nin ileri sürüdükleri stratejik nedenler, Ada halkına “self-determinasyon” hakkının tanınmasını önleyen unsurlar değildir. Sömürge idaresinin temelinde, çok kez, bir andlaşma vardır ve bu husus, Şart hükümlerinin uygulanmasını engellememelidir. Bir ülke halkının “self-determinasyon” hakkını kullanma biçimi, önemli değildir. Bu hak, bağımsız bir devletin kurulması yolunda kullanılacağı gibi, bir başka devlet ile birleşmek yolunda da kullanılabilir. Kıbrıs uyuşmazlığında çözümlenmesi gereken asıl sorun, azınlıkta bulunan Türk toplumunun çıkarlarının korunmasıdır ki, bu da, yeterli ve kesin olarak saptanmış garantiler verilmek suretiyle gerçekleştirilebilir.
“Self-determinasyon” hakkının bir başka devlet ile birleşmek yolunda da kullanılabileceği görüşü, bazı devletler tarafından, örneğin İngiliz Commonwealth’i üyelerinden Hindistan ve Seylan ile İzlanda tarafından şiddetle eleştirilmiştir. Bu devletlere göre, amaç, Kıbrıs’ın bağımsız bir devlet olmasıdır. Kıbrıs’ın Yunanistan ile birleşmesi veya Yunanistan ve Türkiye arasında taksimi, maça aykırı olur. Romanya ve Bolivya, ayrıca, halkın içiçe yaşamakta olması nedeniyle Adanın taksiminin pratik bir çözüm olmadığı görüşünü ileri sürmüşlerdir.” (S.Toluner, agy, s.58-59)
***
“Krishna Menon, Yunanistan Dışişleri bakanı Stefanopulos’la yaptığı bir özel görüşmede BM’in sömürgecilikten kurtulma için bir araç olduğunu, ama bir devletten ötekine toprak transferi için uygun olmadığına ilişkin görüşünü ifade ederek, bu nedenle sadece Kıbrıs’a bağımsızlık getirecek bir öneriyi destekleyeceklerini bildirmişti.” (S. G. Xydis, agy, s.595)

HİNDİSTAN’A GÖRE ENOSİS VE TAKSİM’İN ANLAMI
“Büyük Britanya, Türkiye ve Yunanistan ile onlara “sempati besleyen” ülkelerin Kıbrıslıların kendi kaderlerini tayin hakkına ilişkin görüşlerinden ayrı olarak, Kıbrıslıların bu hakkının içeriği hakkında üçüncü görüş, BM’in 11. Dönem toplantısında (1956/57) ortaya atıldı. Bu görüşe göre, Kıbrıslıların kaderlerini tayin hakkının içeriği, ancak bağımsızlık olabilirdi. Bu içeriğe ilişkin olasılıklar arasında “bağımsızlık” yorumu, ilk kez 10. Dönem toplantısında Hindistan tarafından ifade edilmişti. Gerçi o toplantıda Haiti ve Kolombiya temsilcileri, Kıbrıs sorununun bu yüzden kendi kaderini tayin hakkı sorunu olarak ele alınamayacağını, çünkü Kıbrıslıların bağımsızlık için mücadele etmediklerini söylemişlerdi, ama bu ifadeler ile Hindistan’ın 10. Ve 11. Dönem toplantılarında söyledikleri tamamen farklı karaktere sahipti.
Hindistan temsilcisi Menon’a göre, bağımsızlığın kazanılmasıyla Kıbrıs sömürge statüsünden çıkarken, “enosis veya “taksim” çözümlerinde “kimlik ve toprak bütünlüğü”ne dikkat dikkat edilmesi gerekiyordu: “Halk ancak bu koşullar sağlanırsa özgür ve bağımsız bir ulus olarak yaşayabilecektir. Enosis kimliğin kaybı, taksim ise toprak bütünlüğünün kaybı anlamına gelecektir.” (11. Dönem Toplantısı tutanaklarından aktaran Ingeborg Nikitopulos, Birleşmiş Milletler’de kendi kaderini tayin hakkı sorununun bazı yönleri – Kıbrıs ve Porto Riko üzerine örnek araştırması – Doktora Tezi, Heidelberg, 1970, s.262) 
***
“Onbirinci Genel Kurul Toplantısında, ilgili Birinci Komiteye beş karar tasarısı sunulmuştur… Kıbrıs Adasının, hangi biçimde olursa olsun bir başka devletle birleşmesini reddeden ve bağımsız bir devletin kurulmasında direnen Hindistan tarafından, ilgili bütün çıkarları bağdaştırabilecek gerçek bir çözüm olarak sunulan, 22 Şubat 1957 tarihli karar tasarısı, diğer tasarılar üzerinde oylama yapılmaksızın oylanmış ve 76 olumlu ve 2 çekimser oyla kabul edilmiştir… Bu karar tasarısı, BM Genel Kurulu’nun 26 Şubat 1957 tarihli oturumunda, 57 olumlu ve 1 çekimser oyla, aynen kabul edilmiş ve BM kararı niteliğini kazanmıştır.
BM’de Türkiye, bu kararı bu konuda yapılmış olan tartışmaları, Türkiye’nin Kıbrıs uyuşmazlığında taraf olma sıfatının tanınması, Kıbrıs Türk toplumunun eşit hak sahibi bir birim olarak tanınması ve teyidi, doğrudan veya dolaylı bir enosis tezinin reddi olarak yorumlanmıştır.” (S.Toluner, agy, s.60-61)) 
12 Aralık 1957 günü BM Siyasi Komitede konuşan K.Menon şöyle diyordu: “İzlanda’nın nüfusu 166 bin’di. Kıbrıs’ın nüfusu da yarım milyon. Eğer İzlanda BM’in bir üyesi olabilmişse ve etkin katkılarda bulunuyorsa, benzeri bir başka ülkenin de üye olmaması için hiçbir neden yoktur… Biz Kıbrıs halkının bağımsızlığını ve BM’e üye olacak egemen bir devlet olma hakkını gönülden savunuyoruz.” (aktaran Xydis, agy, s.469)

ZÜRİH’E DOĞRU
“Burada bir başka noktaya değinmek gerekiyor: “Birleşmiş Milletler Asemblesi’nde 1957’deki karar kabul edildikten sonra, Nassau’da Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Eisenhower ile İngiltere Başbakanı Macmillan arasında önemli bir buluşma oldu. Bu buluşmada iki devlet, dünya meselelerine ortak bakışlar tespit ederken, Kıbrıs meselesine de değindiler. Kıbrıs meselesinde o ana kadar İngiltere’nin güttüğü politikayı Amerika’nın da beğendiği söylenmekle beraber, bundan böyle ise NATO içinde de önem verilmesini kabul ettiler.  Görünüş odur ki, bu tarihten sonra gerek NATO, gerekse ABD Kıbrıs davasıyle daha yakından ilgilendiler. Nassau toplantısı 20-24 Mart 1958 arasında olmuştu. Yine Nassau toplantısında, Kıbrıs meselesinin bundan sonra Türk ve Yunan hükümetleri arasında doğrudan doğruya bir anlaşma sağlayacak şekilde yürütülmesi de kararlaştırılmıştı.” (Nihat Erim, Bildiğim ve Gördüğüm Ölçüler içinde Kıbrıs, Ankara (1975), s.77)
***
“İngiltere’nin yeni planı, Türkiye ve Yunanistan’a bildirildiği zaman” aynı şekilde planı NATO Konseyine de sunmuş ve Konseyde bu konuda müzakerelere başlanmıştı. Bu müzakerelerde özellikle Genel Sekreter Spaak’ın üzerinde durduğu nokta, Kıbrıs meselesinin NATO’nun aracılığı ve üçlü görüşmeler yoluyla çözümlenmesi idi…
Nihayet, İngiltere Başbakanı Macmillan yeni Kıbrıs planını 19 Haziran (1958) günü Avam Kamarasında açıklamıştır. İngiltere’nin “Ortaklık Planı” (Partnership) dediği yeni plan, şu veya bu şekilde taksimi benimsemiş değildi ve esas itibarile 7 yıllık bir muhtariyet prensibini kabul etmişti… 7 yıllık muhtariyet devresinden sonra Adanın nihai beynelmilel statüsü hakkında herhangi bir formül tespit etmeyen Başbakan Macmillan, “İngiltere Hükümeti, beynelmilel vecibelerini yerine getirmek için gerekli üslerle bazı vasıtalardan faydalanmak hakkını mahfuz tutmak şartile, devamlı bir tesviyeye yardım etmek için, Ada üzerinde hükümranlığını Yunan ve Türk müttefikler ise paylaşmaya hazır olacaktır diyordu.” (Dr.Fahir Armaoğlu, Kıbrıs Meselesi 1954-1959, Ankara 1963, s.460-461)
“İngiltere’nin 19 Haziran 1958 planı Yunanistan tarafından reddedilmiştir.  Yunanistan’ın bu reddinin dayandığı sebeplerin başında, Adanın statüsünün İngiltere ile Kıbrıs halkının temsilcileri arasında yapılan görüşmelerle tespit edilmemiş olması, Adanın idaresine Türkiye’nin de katılması, muhtariyet rejiminde çoğunluk prensibinin gözönüne alınmamış olması ve Adanın nihai statüsünün tayini konusunda da tek taraflı self-determination prensibinin kabul edilmemiş olmasıydı.” (agy, s.461-462)
“Türk hükümeti başlangıçta, ortaklık planını doğrudan doğruya reddettiği halde, şimdi bu yeni unsur karşısında (İngiltere Sömürgeler Bakanı Lennox-Boyd’un nihai çözüm yolu olarak Taksim’i de söz konusu etmesi yeniden teyid ediliyor –E.Y.) taksim prensibi ile beraber olmak şartile, ortaklık planını üçlü bir konferansta tartışmayı kabul ediyordu.” (agy, s.464)

TEDHİŞTEN BAĞIMSIZLIĞA
“Türk hükümeti (15 Ağustos’ta bazı değişikliklere tabi tutulan Macmillan Planını) kabul ettikten sonra, Burhan Işın’ı Türkiye’nin Kıbrıs’taki temsilcisi olarak tayin etmiş ve 6 Ekim (1958)’den itibaren bazı şehirlerde ayrı ayrı Türk ve Rum belediyelerinin kurulması için gereken çalışmalara başlanmıştır…
Türkiye’nin de Kıbrıs’ın idaresinde söz sahibi olması, her iki cemaat için ayrı meclislerin kurulmasının kabulü, ayrı belediyeler kurulması ve nihayet Atina görüşmelerinde Yunanistan’ın ileri sürdüğü değişiklik tekliflerinin İngiltere tarafından gözönünde tutulmaması sebebile, Yunanistan bu planı da reddetmişti.” (agy, s.481)
“Sürgünden (Atina’ya) dönen Kıbrıs Rum lideri Makarios ise 22 Eylül 1958 tarihinde İngiliz İşçi Partisi milletvekili Barbara Castle ile yaptığı bir görüşmede, Kıbrıs’ın ne Yunanistan’a ve be de Türkiye’ye bağlanmaksızın bağımsız bir devlet olması ve bu bağımsızlık statüsünün, Birleşmiş Milletler tarafından uygun bulunmadıkça Yunanistan ile birleşme veya Yunanistan ile Türkiye arasında taksim edilme veya diğer herhangi bir başka biçimde değiştirilmemesi ve Birleşmiş Milletlerin garantisi altına konmasını öngören yepyeni bir çözüm ileri sürmektedir. Makarios’a göre, bağımsızlığa götürecek 7 yıl süreli bir kendi kendini idare (self-government) rejimi, bu konuda verilecek son ödündür. Kıbrıs’ta bağımsız bir devletin kurulması tezi, Birleşmiş Milletler’deki çeşitli akımları iyi değerlendiren Yunanistan tarafından da uygun karşılanmıştır.” (aktaran S.Toluner, agy, s.64)

DR. KÜÇÜK BAĞIMSIZLIĞA KARŞI
“Türkiye bakımından, Makarios’un bağımsızlık fikrine karşı ilk tepki Dr. Fazıl Küçük’ten gelmiştir. 23 Eylül’de Lefkoşa’da gazetecilere verdiği demeçte Küçük, Kıbrıs’ta tek bir milletin değil, iki ayrı milletin bulunduğunu, Makarios’un Türk cemaatine vermek istediği garantilere güvenilemeyeceğini, çünkü bizzat Makarios’un iki cemaat arasındaki kin ve nefreti yıllardan beri kışkırtmış olduğunu ve nihayet bağımsız bir Kıbrıs’ın Yunanistan’la birleşmek demek olacağını söylemiştir.” (Cumhuriyet, 24 Eylül 1958)

TÜRKİYE KIBRIS’TA BAĞIMSIZ İKİ DEVLETTEN YANA
Türk hükümeti, BM’de savunacağı görüşün unsurlarını, daha müzakereler başlamadan Dışişleri bakanının ağzından açıklamış bulunmaktaydı. Bu müzakerelerde Türkiye’yi temsil eden Fatin Rüştü Zorlu, 21 Kasım’da New York’ta, North American Newspaper Alliance ajansına verdiği demeçte, Türkiye’nin bağımsızlığa karşıt olduğunu belirtmiş ve bu muhalefetini iki sebebe dayandırmıştır: 1) Devamlı mücadelelere sahne olan bir bölgede bulunması ve barındırdığı yarım milyon nüfusun hasım iki cepheye bölünmüş olması hasebile Ada, derhal bir entrika merkezi olacak ve esasen sulh ve istikrara kavuşamamış olan Orta Doğu’da durumu daha nazik bir safhaya sokacaktır.” 2) “Bağımsızlık imkansızdır. Çünkü bağımsız bir devletin ilk şartı bir milletin var olmasıdır. Kıbrıs milleti ise yoktur. Sadece kendilerini Türk ve Yunan milletlerinin bir parçası sayan Türk ve Rum cemaatleri vardır.”
            İngiltere’nin 15 Ağustos planını Türkiye’nin kabulü için de Zorlu, “İngiliz planı Kıbrıs Türkleri için ideal bir hal çaresi olmamakla beraber, şimdilik bu planı kabul etmiş bulunuyoruz. Zira, Türk ve Rum cemaatleri için ayrı meclisler derpiş eden bu plan…” diyerek, planın adeta bir taksim unsuru ihtiva etmekte bulunmasına önem vermiştir. Zorlu, ideal nihai hal çaresinin de taksim olduğunu bir kere daha belirtmiş, fakat, “iki bağımsız devletin hüküm sürdükleri adalar vardır. Mesela Dominik Cumhuriyeti ile Haiti’nin durumu taksimin mesud bir netice verdiğini pekala ispat etmektedir” demiştir ki, bunun anlamı, şimdi Türkiye’nin Kıbrıs’ta bağımsız tek bir devlet değil, fakat bağımsız iki devlete taraftar olmak suretile, bağımsızlıkla taksimi birleştirme yoluna gittiği idi. Tabiatile bu, Türk hükümeti bakımından yeni bir durum teşkil etmekteydi. Zorlu, bu son yeni noktayı 23 Kasım’da yine New York’ta United Press International’a verdiği demeçte de (Demecin metni: Zafer, 24 Kasım 1958) tekrarlamış ve “Adanın içinde bulunduğu özel şartlar dahilinde Kıbrıs halkına bağımsızlık prensibi kabul edilirse, bunun Adada yaşayan her iki halka da tanınması lazımdır” demiştir. Bu sözlerden çıkarılacak bir diğer sonuç da şu oluyor ki, Türk hükümeti, Yunanistan’ın şimdi ortaya atmaya hazırlandığı Bağımsız Kıbrıs fikrinin Birleşmiş Milletler’de tasvib ve destek görmesinden endişeye kapılmış ve böyle bir ihtimali Türkiye lehine de çevirebilmek için zemini hazırlamak istemiştir.” (F.Armaoğlu, agy, s.496-497)

KIBRIS’IN BAĞIMSIZ BİR DEVLET OLMASINI NATO ONAYLIYOR
“14 Ağustos 1957 tarihli Observer gazetesi, yeni NATO Genel Sekreteri Spaak’ın Haziran ayında bir nota hazırlayarak, uluslararası garantiler altında Kıbrıs’a bağımsızlık verilmesini önerdiğini yazmıştı. ABD Dışişleri Bakanlığı’nın bu öneriyi benimsediği, ama BM’in garantör rolünü üstleneceğine inanmadığı söylenmişti. 6 Temmuz (1957) tarihli basın haberlerine göre plan, Commonwealth içinde bir dominyonun oluşturulmasını, adanın bir kısmının veya bütününün NATO’nun denetimine verilmesini, ABD ile İngiltere arasında, Kıbrıs’ta askeri bir üs konusunda görüşmelere başlanmasını öngörüyordu.” (Grivas’ın Anılarından, s.190, aktaran, Xydis, agy, s.627)
                                                                       ***
“16-18 Aralık (1958) tarihleri arasında yapılan NATO Bakanlar Konseyi toplantısı, anlaşmaya doğru giden ilk belirli adımların atılmasını sağlamıştır… Konsey toplantıları dışında, bir yandan Türk ve Yunan Dışişleri Bakanı arasında, bir yandan da Türk ve Yunan Dışişleri Bakanları ile İngiltere Dışişleri Bakanı arasında görüşmeler yapılmıştır… Türk-Yunan-İngiliz görüşmelerinin Kıbrıs’ın bağımsızlığı etrafında cereyan etmiş olduğunu söyleyen Averof, “aynı zamanda, Türkiye’nin müdafaa ettiği taksim fikri ile Yunanistan’ın savunduğu enosis fikri terkedilmektedir” demiştir. (Cumhuriyet, 21 Aralık 1958)” (Armaoğlu, agy, s.508-509)

ZÜRİH VE LONDRA ANDLAŞMALARI
“1958 yılında Yunanistan ve Kıbrıs Rum toplumunun Kıbrıs’ta bağımsız bir devlet kurulması teine yönelmeleri, Onüçüncü Genel Kurul Toplantısında milletlerarası toplum üyelerinin daha çok taksim tezi karşısındaki tutumlarını belirlemelerine yol açmıştır. Bu tez, iki ayrı nedenle, Genel Kurul’da destek bulamamıştır. Adanın iki NATO üyesi devlet arasında taksimi, Doğu Akdeniz’e hakim bir coğrafi konumda bulunan Kıbrıs’ın NATO’nun etki alanına girmesi sonucunu doğuracağından, Doğu Blokuna bağlı devletlerin siyasi ve askeri çıkarlarına tamamen ter düşen bir çözümdür ve bu nedenle, bu devletler tarafından İngiliz siyasetinin “böl ve fethet” prensibinin kınanması için seçilen bir gerekçe olmuştur. Öte yandan sömürge düzeninin bağımsız devletler kurulması yoluyla tasfiyesi siyasetini benimseyen bazı devletler, Adanın tarihi, coğrafi ve iktisadi bakımdan bir bütün olduğu görüşünü, bu siyasetlerinin bir aracı olarak kullanmışlar ve taksim teine karşı çıkmışlardır. Dil, din ve etnik ayrılıkların, milli birliğin sağlanmasına bir engel teşkil edemeyeceğini savunan bu devletlerin, bu yargılarında ne türlü yanılmış olduklarını zaman doğrulayacaktır.
Bununla beraber, Adadaki bağımsız bir devletin kurulması ile doğacak yeni sorunlar, bu devletlerin pek çoğunun dikkatinden kaçmış değildir. Kıbrıs için getirilecek çözümde Kıbrıs halkının çıkarlarının ihmal edilemeyeceğini belirten Polonya, Adada yaşayan milli grupların çıkarlarının iyice incelenmesi gereğine değinmeden geçmemiş; etnik yapısı parçalanmış olan Yugoslavya, Adadaki Türk toplumuna yeterli bir azınlık statüsünün tanınmasını önerirken, bu statünün bağımsızlık statüsü gibi bir andlaşmada tanımlanması gereği üzerinde durmuştur. Adada yaşayan Türk toplumunu bir azınlık olarak değerlendiren devletlere göre, bu toplumun haklarının korunması için sağlam garantiler”, “makul garantiler”, “milletlerarası garantiler” verilmelidir.” (S.Toluner, agy, s.65-66)
***
“5 Şubat 1959’da, Türkiye ve Yunanistan arasında Başbakan ve Dışişleri Bakanları seviyesinde Zürih’te başlayan görüşmeler 11 Şubat 1959 tarihinde Zürih Anlaşması’nın iki devlet Başbakanları tarafından paraf edilmesi ile sonuçlanmıştır. Zürih Anlaşması, Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasasının temel yapısı ile ilgili Andlaşma, Kıbrıs Cumhuriyeti, Yunanistan ve Türkiye arasındaki İttifak Andlaşması, Kıbrıs Cumhuriyeti ve Yunanistan, Birleşik Krallık ve Türkiye arasındaki Garanti Andlaşması’ndan meydana gelir. İngiltere Zürih Anlaşmasına taraf değildir. Bu nedenle, Türkiye ve Yunanistan arasında varılan Zürih Anlaşması esaslarını İngiltere ile tartışmak üzere, Londra’da, İngiltere, Türkiye ve Yunanistan arasında, Kıbrıs Türk ve Rum toplumları temsilcilerinin de katıldığı bir konferansın toplanması gerekli olmuştur. Londra Konferansı, Londra Anlaşması ile sonuçlanmıştır. (19 Şubat 1959)” (S.Toluner, agy, s.71-72)

KIBRIS ADASI BAĞIMSIZLIĞINA KAVUŞUYOR, AMA…
“Kıbrıs adası üzerindeki İngiltere egemenliğinin devri ve Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’nın yürürlüğe girme tarihi, Kıbrıs Devleti’nin milletlerarası statüsünü düzenleyen andlaşmaların yürürlüğe girme tarihi, bu andlaşmalardan birisi olan İttifak Andlaşması uyarınca Türk ve Yunan askeri birliklerinin Adaya çıkma tarihinin, aynı tarih olmasını sağlamak bakımından gereklidir. Nitekim, bütün işlemler açısından bu tarih, 16 Ağustos 1960 olmuştur.
Zürih ve Londra’da Kıbrıs’ın en geç 19 Şubat 1960 tarihine kadar bağımsızlığına kavuşması kararlaştırıldığı halde, Adada alıkonulacak olan egemen üs bölgelerinin yüzölçümü konusunda İngiltere ile Kıbrıs temsilcileri arasında anlaşmaya varılamaması nedeniyle Kıbrıs’ın bağımsızlık kazanması 15-16 Ağustos gece yarısına ertelenmiştir.
Egemen Üs Bölgelerinin yüzölçümü sorunu taraflar arasında uzun tartışmalara yol açmış olan bir sorundur. Başlangıçta, İngiltere bu bölgelerin 120 mil kare olmasını istemiş, buna karşın, Makarios 36 mil kare olmasını önermiştir. Görüşmelerin çıkmaza girmesi üzerine Küçük’ün önerdiği 100 mil kare esası üzerinden anlaşmaya varılarak, bu bölgelerin Adanın 3576 mil karelik yüzölçümü içinde 99 mil kare olması kararlaştırılmıştır. Egemen Üs Bölgeleri yanında, bu Andlaşma ile İngiltere’ye, Adanın diğer belirtilmiş olan bölgelerinde geçici veya devamlı olarak 31 savunma bölgesi ve 10 eğitim bölgesini kullanmak hakkı tanınmıştır.” (S.Toluner, agy, s.73-74)

(“Derleyen: Ertan Yüksel” imzasıyla Ortam gazetesinde 15, 16, 17 ve 19 Ağustos 1985 tarihlerinde dört yazı halinde yayımlanmıştır.)