20 Ekim 2017 Cuma

Sosyalistler Kıbrıs Olaylarını Nasıl Değerlendirdiler? KIBRIS OLAYLARI VE TÜRKİYE SOSYALİST İŞÇİ PARTİSİ

Geçen sayımızda Kıbrıs meselesinin geçmişte nasıl değerlendirildiğini göstermek maksadıyla incelemeler yapmış ve başlıca iki sosyalist çevrenin, TİP’in ve Türk Solu dergisi etrafındaki sosyalistlerin 1967 Kıbrıs buhranı sırasındaki değerlendirmelerini eleştirmiştik. Ayrıca Aydınlık Sosyalist dergide yayınlanan ve Kıbrıs meselesini işçi sınıfı bilimi açısından doğru şekilde değerlendiren iki yazıyı, hem okuyucuya faydalı olmak, hem de yazıları yok farzedip haksızlık etmemek amacıyla bu sayfada yer vermiştik. Ancak bu yazıların takdim edildiği başlık, teknik bir yanılma yüzünden “Aydınlık Sosyalist Dergi ve Kıbrıs Sorunu” olarak çıkmıştır. Her ne kadar bu yazılar adı geçen dergide basılmışsa da Türk Solu dergisine yakınlığıyla bilinen bu derginin Kıbrıs meselesindeki tutumunun bu yazılar paralelinde olmadığı kolayca tahmin edilebilir. Nitekim aynı derginin 18. sayısının 470-473. sahifelerinde yayınlanan bir yazı, meseleye işçi sınıfının bilimi doğrultusunda yaklaşmayan Türk Solu tahlillerine bir hayli yakın muhtevadadır.
Öte yandan 1967 Kıbrıs buhranı sırasında yayınlanmakta olan bazı sol yayın organlarında, yine bazı sosyalistlerle Kıbrıs değerlendirmeleri mevcut. Kıbrıs meselesini, çoğunlukla sınıf meselesi olarak değil de, “Milli mesele” olarak ele alan ve bir çevreyi veya bir akımı temsil etmeyen bu yazarları ve yazılarını eleştirmeyi gerekli bulmadık.
Ayrıca 1964-65 yıllarında çıkan aylık Sosyal Adalet Dergisinde de Kıbrıs meselesi pek çok kereler haber ve yorum biçiminde ele alınmış. Bazı sayılarında yazı kurulu başkanlığını o zamanki TİP yöneticilerinden Sadun Aren’in yaptığı bu dergide Kıbrıs meselesine sınıfsal bir analizle yaklaşılmamış olmasına rağmen, Türkiye’nin bağımsızlığı açısından Kıbrıs meselesi, genellikle doğru değerlendirilmiş ve Amerikan emperyalizmine bağımlılığı gözler önüne sermesi bakımından Türkiyenin bağımsızlığı doğrultusunda propaganda ve ajitasyon yönünde kullanılmıştır.
Son Kıbrıs olaylarının günümüzde sosyalistler tarafından değerlendirildiğine gelince; Türkiye Sosyalist İşçi Partisi basın bültenleri ve bildirilerle ayrıca açık oturumlarda Kıbrıs politikasını halkımıza iletmeye çalışmıştır. Kitle dergisi de hem Parti’nin basın bültenlerini yayınlamış, hem de devamlı yorum getirmiştir. Ayrıca İlke Dergisi’nde de Kıbrıs meselesi, işçi sınıfı bilimi açısından ele alınmıştır. Bu arada bazı gençlik örgütleri, meslek örgütleri, sendikalar, eskiden sosyalist parti yöneticiliği yapmış bazı “devrimci” sendikacılar da görüşlerini açıkladılar. Bir kısmının meseleye doğru tahlil ve çözüm yolu getirdiği bu kuruluş ve çevreler sosyalist olmayıp, demokratik oldukları için bu görüşlerin eleştirisini buraya almıyoruz.
Bilebildiğimiz kadarıyla son Kıbrıs meselesinde TSİP, KİTLE ve İLKE dergileri dışında işçi sınıfı sosyalistlerinin herhangi bir yorumları olmadı. Ancak birçok “solcu” ve “sosyalist” Kıbrıs meselesi hakkında “görüş” belirttiler ki, şovenizm hummasıyla aceleye getirilmiş bu görüşlerin işçi sınıfı sosyalizmi ile hiçbir ilişkisi yok.
Bir de 1 Eylül 1974 tarihli Yeni Ortam gazetesinde kapatılan TİP’in son yöneticilerinden Sadun Aren’in görüşleri çıktı. Bu görüşlerin bazı bölümlerini aşağıya alıyoruz:
“Sadun Aren bir başka soruya karşılık olarak da şunları söylemiştir:
Zaten bu meseleyi, Ada üzerinde Türkiye’nin emellerini göz önünde tutarak değerlendirmek gerekir. Benim bildiğim kadarıyla Türkiye’nin Kıbrıs üzerinde herhangi bir toprak talebi yoktur. Bundan ötürü bir Anayasa ve hukuk düzeni kurulduktan sonra Türk Ordusunun Ada’dan çekileceğinden şüphe etmem. Kıbrıs savaşının Türk ekonomisine yüklediği yük konusundaki soruyu da cevaplayan Aren şöyle konuşmuştur:
Bunu fazla mübalağa etmemek gerekir. Türkiye’nin ekonomik gücü, bu yükü, şimdiki seviyesinde rahatlıkla kaldıracak düzeydedir.”
Kıbrıs meselesinin, İşçi Sınıfının bilimi açısından doğru bir şekilde konulduğu bir ortamda, şovenizm toz duman ardına gizlenerek yapılan bu kadar sorumsuzca, bu kadar işçi sınıfının ve tüm emekçilerin çıkarlarını hesaba katmayan, bu kadar bilim dışı “yorum”u neye yormak lazım bilemiyoruz!
İşçi sınıfı biliminin nasibi olmayan, ekonomik yükü emekçilerin yükleneceğini görmezlikten gelen bu görüşlerin, eleştiriye bile ihtiyacı olmadığı kanaatindeyiz.
Aşağıda sadece TSİP basın bülteni ve mektuplarından alınmış bir seri bölümleri veriyoruz. Kitle ve İlke’de çıkan yazı ve yorumların okuyucu tarafından temini mümkün olduğundan çok yönlü ve detaylı bir yorum getirmek gibi somut faydasına rağmen yerimizin kıtlığı ve Parti’nin açıklamalarının yeterli aydınlanmayı getireceğine olan kanaatimiz nedeniyle bu kadarını yeterli gördük.

Kıbrıs’a darbenin yapıldığı gün 
“…Bu darbe hareketi hiç kuşkusuz Amerikan emperyalizminin açık güdümündeki Yunan Cuntası tarafından hazırlanmıştır. Yıkılmak istene bağımsız ve anti-emperyalist Kıbrıs Devletidir. Türkiye bu olaya, Kıbrıs Rum kesiminin bir iç sorunu gözüyle bakamaz. Özellikle Cumhurbaşkanı yardımcısı ve Kıbrıs Türk Cemaati Başkanı Rauf Denktaş’ın darbe hareketini böyle nitelemeye kalkışması, Denktaş ve kliğinin ABD eğitimli ve ulusal bağımsızlık ilkeleriyle taban tabana çelişik politikasının yeni bir belgesi ve kanıtıdır. Türk Hükümetinin olaya aktif bir tavırla eğilmesi ve önümüzdeki günlerde başlayabilecek faşist terörü ve katliamı önlemek üzere gerekli tedbirleri cesaretle alması gerekir.” (TSİP Bülteni, Sayı:12, 15.7.1974)

Darbeden bir gün sonra
… Kıbrıs’ta tezgâhlanan darbe, Amerikan emperyalizminin ve uşağı Yunan Cuntasının ne denli bağımsızlık ve demokrasi düşmanı olduğunu Dünya halklarına bir kez daha apaçık gösterdi.
Kıbrıs’ı bir NATO ülkesi haline getirmek isteyen emperyalizmin bu konudaki nihai planı “ikili Enosis” olduğu açıkça biliniyordu. Bu pek bilinen planın uygulanabilmesi için her şeyden önce emperyalizme karşı bağımsızlık ve demokrasiden yana Kıbrıs Rum halkının karşıya alınması, onların direnmesini önleyecek komplolar tertip edilmesi gerekiyordu. Bu iş için en uygun maşa kuşkusuz Yunan Cuntası idi.
Şu ana kadarki gelişmeler, Kıbrıs Rum halkının bağımsızlık ve demokrasiye sahip çıkarak, direnmede kararlı bir mücadele vereceğini göstermektedir.
Emperyalizm, ya adadaki iki cemaat arasında çıkacak bir çatışmayı, ya da Yunanistan veya Türkiye’den birinin adaya askeri müdahalesini vesile ederek her iki ülkenin de aralarında kendilerine düşen kesimi işgal etmelerini sağlamak ve böylece “ikili enosis”i bir oldu bitti haline getirmek istemektedir.
Faşist Yunan cuntası bugün adada fiili bir durum yaratmıştır. Bu fiili durum, Kıbrıs halkının özgürlüğünü ve Kıbrıs’ın bağımsızlığını yok edici yönde geliştiği takdirde, Türkiye meseleye mutlaka aktif olarak eğilmeli, ancak bu konuda alacağı tedbirler mutlaka Kıbrıs’ın bağımsızlığını sağlayacak yönde olmalıdır.” (TSİP Bülteni, Sayı:16.7.1974)

Başbakan’a mektup
“… Kaçmaz TSİP adına Başbakan Bülent Ecevit’e yolladığı mektupta, Kıbrıs’ın bir ABD veya NATO üssü haline getirilmesinin “Kıbrıs halkının, halkımızın, Arap halklarının ve hatta Yunan halkının sömürü ve tahakkümden uzak, özgür ve bağımsız uluslar olarak yaşama istek ve mücadeleleriyle kesin olarak çelişeceğini” belirtti.
TSİP Genel Başkanının Başbakan Bülent Ecevit’e yolladığı mektup şöyle sona ermektedir: “Faşist Yunan Cuntası bugün Ada’da fiili bir durum yaratmış bulunmaktadır. Bu fiili durum Kıbrıs halkının özgürlüğünü ve Kıbrıs’ın bağımsızlığını yok edici bir yönde geliştiği takdirde, Türkiye soruna mutlaka aktif olarak eğilmeli, ancak bu konuda alacağı tedbirler mutlaka Kıbrıs’ın bağımsızlığını sağlayacak yönde olmalıdır. Emperyalizmin “taksim” oyununa gelmekten, hangi koşullar altında olursa olsun kaçınılmalıdır.” (TSİP Bülteni, Sayı:14, 18.7.1974)

Türkiye’nin, Ada’ya müdahalesinden sonra
“… Türkiye Sosyalist İşçi Partisi emperyalist etkilerden, NATO üslerinden arınmış, bağımsız ve demokratik bir Kıbrıs devletini Kıbrıs sorununun, Akdeniz’de barışın, halkımızın çıkarlarına da uygun tek çözümü olarak görmüştür.
Bugün, başta Ecevit hükümeti olmak üzere, özgürlük ve demokrasiden yana tüm güçlere, her zamankinden daha önemli görevler düşmektedir. Bu görevlerin başında dünya barışı ve Türkiye halkının çıkarları doğrultusunda, müdahalenin açıklanan amaçlarını sonuna kadar izlemek ve savunmak gelmektedir. Emperyalizmin çeşitli plan ve oyunları karşısında her an uyanık bulunmak, emperyalizmin, Ada’nın bir NATO üssü olarak kalması için her türlü imkânı kullanacağını bilmek zorundayız. Ayrıca emekçi halkların birbirlerine kırdırılmasından başka bir sonuç vermeyecek şoven tutumlara karşı olduğumuzu bildirirken, eğer Ada’da bağımsızlık, özgürlük ve demokrasinin yeniden kurulması içtenlikle isteniyorsa bu konuda çok dikkatli ve titiz olunması gereğine de dikkati çekeriz.
Partimiz, Kıbrıs’ın bağımsızlığı, özgürlüğü ve demokrasi yani Kıbrıs halkının kendi kaderini tayin hakkı olarak anladığı amaçların sonuna kadar sürdürülmesi, emperyalizmin her türlü oyun ve planına ve şovenizme karşı uyanık bulunulması gerektiğini bir kere daha tekrarlarken, yurdumuzun ve dünyanın tüm yurtsever, ilerici ve barışsever güçlerinin, üslerden arınmış bağımsız Kıbrıs’ın kurdurulması içim sürdürecekleri çabaları destekleyecektir.” (TSİP Bülteni, Sayı:16, 21.7.1974)

Emperyalizmin oyunlarına karşı uyarı
“… Ecevit Hükümeti, Kıbrıs’ın bağımsızlığı ve toprak bütünlüğü adına ve Kıbrıs’da demokrasi, özgürlük ve kardeşlik sloganlarıyla Kıbrıs’a müdahale yetkisini kullandı. Ne var ki, özellikle ABD’nin araya girmesiyle sağlanan ateşkesle birlikte, ilk gün ileri sürülen “Kıbrıs’ın bağımsızlığı, Kıbrıs halkının özgürlüğü ve Kıbrıs’ın toprak bütünlüğünden söz edilmez oldu.
Bugünden sonra diplomatik yollar denenecektir, masaya oturulacaktır. Ama bütün bu temas ve tartışmaların birinci maddesi olarak Kıbrıs’ın bağımsızlığı şart koşulmadıkça, varılacak her türlü çözüm emperyalist kuvvetlerin işine yarayacaktır.
Emperyalizmin çıkarına olan bir çözümün ise halkımıza ve dünya halklarına yararlı olmasına imkân yoktur.” (TSİP Bülteni, Sayı:17, 23.7.1974)

Başbakan’a ikinci mektup
“… 20 Temmuz müdahalesi sırasında, emperyalizmin oyununa gelmemek için son derece dikkatli davranmak gerektiğini ve müdahalenin amaçları olarak belirtilen “Kıbrıs’ın bağımsızlığı, toprak bütünlüğü ve demokratik anayasal düzenin iadesi” esasının mutlaka korunması gerektiğini belirttik. Bu amaçtan sapan bir müdahale, emperyalizmin taksim oyununa gelmek olacaktır. Bugün, bu kuşkularımızın doğru çıkma yolunda olduğunu üzülerek görüyoruz.
Bağımsızlık amacıyla başladığı ileri sürülen müdahalenin bir amacı kısa zamanda unutuldu, hatta bağımsızlığın ve toprak bütünlüğünün başlıca savunucusu olduğunuz halde, olaylar aksi yönde gelişti ve hâlâ da gelişmekte.
Şovenizmin sıçradığı yeri saran bir alev olduğunu ve bir kere yerleşti mi, yıllar yılı kökleşeceğini ve barış için, halkların kardeşliği için ve Türkiye halkının uzun vadeli çıkarları için nasıl bir engel olduğunu çok iyi bildiğinizi tahmin ediyoruz. Bugün Türkiye’de şovenizm, artık en umulmadık yerleri bile sarmıştır. Artık ok yaydan çıkmış ve kamuoyu Kıbrıs konusunda hiçbir şeyle yetinmez duruma gelmiştir. Bu ortamın yaratılmasında, emperyalist güçlerin ve yerli ortaklarının büyük payı olmuştur.
Cenevre konferansı ve sonrası, Yunanistan’ın saldırganlık sürdürmediğini, şu ana kadar Türkiye’nin müdahalesine tepki göstermediğini ortaya koymuştur. Buna rağmen, Kıbrıs’ta sürdürülen harekât bir güç gösterisi görünümünü kazanmış ve artık Ada’nın bağımsızlığı, bütünlüğü kavramları büsbütün unutulmuştur. Bu arada Akdeniz dengesi ve dünya barışı büyük yaralar almakta; Türkiye halkını Yunanistan halkına düşman etmekte çıkarları bulunanların, savaştan kâr umanların, Kıbrıs’ı bir emperyalist üs haline getirmek isteyenlerin istekleri gerçekleşmektedir.
Artık Ada’nın bağımsızlığı ve toprak bütünlüğü amacından uzaklaşan girişimlerin, günlük heyecanlara ve şovenizme kapılarak desteklediği, şoven duyguların, kinlerin en üst seviyeye vardığı şu günlerde bir başka gelişme daha olmuştur. Yunanistan’ın ABD’ye olan küskünlüğünü göstermek amacıyla NATO’nun askeri bünyesinden çekildiğini bildirmesi ve şu sıralarda komşu ülkede oluşan ciddi anti-Amerikan hava da ABD’yi Türkiye’ye destek olmaya itmektedir. ABD gayet iyi bilmektedir ki, Kıbrıs’ın Türkiye’nin istediği veya razı olabileceği şartlarda taksim edilmesini desteklerse ve bu taksim orta sol bir iktidar vasıtasıyla gerçekleştirilirse, Türkiye’de geniş kitleler arasında kısa vadeli de olsa Amerikan düşmanlığının gelişmesi önlenecek, hatta ABD dostluğundan bahsedilebilinecektir. Bütün bunların üstüne, “solcu” başbakan elde edilen sonucu “Amerikan dostluğu”na bağlıyor ve bunu kendi ağzıyla bütün Türkiye halkına duyuruyorsa, ABD için artık “Türkiye’ye ölüm yoktur”. Bu şartlarda, ABD emperyalizminin Türkiye’ye ve Türkiye’nin kontrolündeki Kıbrıs kesimine daha güçlü bir şekilde yerleşmek için bütün imkânları kullanacağından şüphe edilmemelidir. Ve pek bilinen bir gerçek, emperyalizme elini kaptıranın kolunu kurtaramadığıdır.
Artık Ada’nın bağımsızlığını ortadan kaldırmaya yönelmiş olan emperyalist güçlerin ve yerli ortaklarının gösterdikleri doğrultuda gelişen Kıbrıs politikası, yanlış bir yola girmiştir. Her geçen gün Türkiye ABD emperyalizmine biraz daha itilmeye başlanmıştır.  
Kıbrıs konusundaki görüşlerinizi bildirirken, son Kıbrıs politikası sebebiyle ülkemizin bütün dünya halkları karşısında haksız ve yalnız bir durumda bırakıldığına dikkatinizi çeker, dünya halklarının kardeşliğini savunan bağımsızlıkçı ve özgürlükçü bir politikaya dönülmesi için zatıalinizi uyarmayı tarihi bir görev biliriz.” (15 Ağustos 1974)
“… Başbakan Ecevit’in dün verdiği beyanat ise Kıbrıs meselesinin siyasi iktidar açısından nasıl çözümlendiğinin noktalanması olmaktadır. Başbakan’ın, halkımızın en büyük düşmanı ABD emperyalizmi yönetimindeki Nato’dan Yunanistan’ın ayrılmasıyla boşalacak yeri Türkiye’nin doldurabileceğini söylemesi, bütün emekçi halkımız, tüm ilerici yurtseverlerimiz tarafından büyük bir üzüntü ve tepki ile karşılanacak niteliktedir. Halkımız, kendisinin ve tüm dünya (… eksik satır) Kıbrıs”ı gerçekleştirmek yerine, bağımsızlığı yok edilmiş bir Kıbrıs, Nato’ya ve ABD emperyalizmine daha bağımlı hale getirilmiş bir Türkiye’nin yaratılmasında emperyalistlerin oyunlarına angaje olan yerli sosyal demokrasinin bu sınır tanımayan tutarsızlığını büyük bir kırgınlık ve ibretle izlemektedir.” (TSİP Bülteni, Sayı:24, 24 Ağustos 1974)
“Partimizin tüm üslerden arınmış, bağımsız ve demokratik Kıbrıs tezi, Ortadoğu ve Kıbrıs’ta emekçi halkların çıkarlarını temsil eden tek doğru politikadır.
Bugün yaratılmış olan fiili durumda Kıbrıs’ın bağımsızlığından söz etmek mümkün değildir.
Kıbrıs’taki Türk emekçilerine uygulanan baskı ve terörün Kıbrıs’taki Rum faşistleri tarafından uygulandığı açıktır. Türkeş komandolarının cinayetlerinden, kontr-gerilla işkencelerine kadar ülkemizde de faşistler aynı uygulamaları yapmışlardır. Ayrıca Kıbrıs’lı Türk faşistleri de Kıbrıs’lı Türk devrimciler üzerinde aynı terörü sürdürmektedir. Gene Kıbrıs’lı Rum faşistleri Rum emekçileri ve devrimcileri üzerinde aynı cinayetleri ve baskıları uygulamaktadırlar.
“… Daha önceki olaylarda da belirttiğimiz gibi, Kıbrıs’daki Türk asıllı emekçiler üzerine öteden beri uygulanmakta olan jenosid hareketi emperyalizmin uşağı çeşitli Rum faşistleri tarafından sürdürülmektedir. Kıbrıs’taki EOKA’cı faşistler masum Türk emekçilerini kitle halinde katlederek süfli ideolojilerine ve onun arkasındaki uluslararası sermayeye uşaklıklarını ispat etmektedirler. Son olarak açığa çıkan jenosid olaylarını, emekçi halklar adına, sosyalizm ve demokrasi adına şiddetle telin ederiz.
Rum faşistleri Yunan subayları ile birlikte bir buçuk ay önce binlerce Rum sosyalist ve yurtseverleri katlettiklerini ve gene Kıbrıs’lı Türk faşistlerin, Kıbrıs’lı Türk devrimcileri öldürdüğünü düşünürsek, faşizmin kara yüzünüm dünyanın her yanında aynı olduğunu görürüz.
Partimiz, Kıbrıs’taki faşizmin bu yeni cinayetini şiddetle telin eder, halkların bağımsızlığı ve kardeşliği, emekçilerin birliği adına, tüm dünya devrimci, emekçi güçlerinin kinini paylaşır.” (TSİP Bülteni, Sayı:25, 2 Eylül 1974)

Emperyalizm ergeç çöküp gidecek
Orta Doğu’yu terketmek istemeyen emperyalizm Amerika aracılığıyla Kıbrıs’da faşist Sampson çetesini bir CİA darbesiyle işbaşına getirmiş ve emekçi halkın öncü militanlarının bir kısmını katletmiştir.
Türkiye Sosyalist İşçi Partisi, Kıbrıs’ın kendi toprak bütünlüğü içinde bağımsız ve demokratik, özgür bir ülke olarak kalması, adadaki tüm emekçi halkın haklarının korunması ve geliştirilmesi ve kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmeleri için sonuna kadar mücadele etmeği görev bilir.
Emperyalizm er geç ve mutlaka göçüp gidecek, yeryüzünde barışın ve özgürlüğün, kardeşliğin zafer bayrağı mutlaka ama mutlaka daha da yükselerek dalgalanacaktır. Gerçek ve kalıcı barışı kuracak güç ise hiç şüphesiz özgür, demokrat ve yiğit emekçi kitleler olacaktır.” (TSİP’nin 4 Ağustos 1974, “Emekçi Halkımıza” bildirisinden)

Yukarıya almış olduğumuz bölümler TSİP’nin Kıbrıs görüşü açık bir şekilde gözler önüne seriyor. Ayrıca bir bültenin kapsam ve sınırları içine sığması mümkün olmayan, işçi sınıfı bilimi doğrultusunda tahlili ve yorumları gerek Kitle, gerekse İlke’de bulmak mümkün. Şovenizmin böylesine yoğun bir şekilde ortalığı kapladığı bir ortamda, işçi sınıfı ve emekçi halkın çıkarlarından ve işçi sınıfı biliminden en ufak bir taviz verilmediği apaçık ortada.
Şovenizmin, bu kadar güçlü olmasa da bir hayli etkin olduğu 1967 buhranında ise, o zamanki sosyalist çevreleri günün şartlarından nasıl etkilendiklerini, nasıl sınıf gerçeğini bir kenara bırakıp “millici” kesildiklerini, basıl anti-emperyalist mücadeleyi Kıbrıs’tan başlatmayı düşlediklerini önceki sayılarımızda örnekleriyle gördük. Bu tutumda dozaj bakımından çizmeyi bir hayli aşmış olan Türk Solu dergisinin “zinde güçlere” seslenmek ve onları “ajite” etmek gibi çok özel ve çok “devrimci” bir niyeti olduğunu görmemek imkânsız. Ancak bir daha belirtelim ki, her iki çevre de, sınıf tahlilini esas almasa bile, Kıbrıs’daki şu veya bu çözümün, gerek emekçi halkımız, gerekse Kıbrıs ve tüm dünya halkları açısından nasıl bir sonuç vereceğini göz önünde tutmasa bile, serin kanlı olduklarında “Bağımsız, tüm yabancı üslerden arınmış ve demokratik bir Kıbrıs” şiarını doğru olarak benimsemiş ve daima savunmuştur.   

(Kitle dergisi, 17 Eylül 1974, Sayı:26)


Sosyalistler Kıbrıs Olaylarını Nasıl Değerlendirdiler? “AYDINLIK SOSYALİST DERGİ” VE KIBRIS SORUNU

Bundan önceki sayılarımızda, Türkiye İşçi Partisi yöneticilerinin ve Türk Solu dergisi etrafında toplanan sosyalistlerin 1967 Kıbrıs buhranı sırasında Kıbrıs meselesine ne gibi yaklaşımları ve getirdikleri çözüm yollarını ihtiva eden pasajları aktarmış ve gereken eleştirilerimizi yapmıştık.

Her iki çevrenin de meseleye bir hayli “şöven”ce yaklaşılmasının sebebini bu yaklaşımların “olay”ın sıcak olduğu günlerde yapılmış olmasına yoranlar olabilir. Bu mazeret ne olursa olsun, İşçi sınıfı pusulasının bu denli gözden ve elden kaçırılmasını engellememeliydi.

Bu sayıda almış olduğumuz pasajlar ise Aydınlık, Sosyalist Dergide yayınlanan iki inceleme yazısından. Bunlar olayların sıcak havası içinde değil de 1969 ve 1970 yıllarında yayınlandığı için, “biz de serinkanlılıkla oturup inceleme yapsaydık öyle olurdu” diyenler olabilir. Biz aynı kanaatte değiliz. Aşağıdaki pasajları okuyan dikkatsiz bir göz bile, meseleye nasıl sınıf açısından, nasıl

Yegâne şaşmaz pusula olan işçi sınıfı bilimi açısından yaklaşıldığını hemen görecektir.

Aydınlık Sosyalist Dergi, Sayı:10, Ağustos 1969 – Fuat Fegan
Kıbrıs Meselesi

… Gerçek “MİLLİ KURTULUŞ SAVAŞLARI” daima ülkedeki bütün anti-emperyalist güçlerden meydana gelen bir cephe savaşı halinde yürütülür. Her gün bunun sayısız örneklerine şahit olmaktayız.

Fakat EOKA hareketinde böyle bir cephenin kurulması için herhangi bir çaba görülmez. Hatta denebilir ki, kurulmaması için bilhassa dikkat gösterilmiştir. Hareket, kilise denetiminde, ada Rumları arasındaki en gerici unsurlara dayandırılmış, diğer güçler tamamen dışarda bırakılmıştır. Zaten yıllardan beri kimsenin emeli olan “ENOSİS”i Adadaki diğer etnik guruplarca, özellikle Türkler tarafından benimsenemezdi.

1955’de hareketi yürüten gerici Kilise çevresindeki gerici unsurlara dayandırılması, Türkler için kabulü imkânsız Enosisçi bir hedef güdülmesi ve diğer yandan da hareketin başına Grivas gibi müseccel bir emperyalizm ajanının getirilmesi, daha sonraki gelişmeler için esas zemini teşkil etmiştir. Belki de EOKA hareketi, gerçek bir milli kurtuluş savaşının doğmasını engellemek ve Ada’yı bugünlere hazırlamak için şuurlu olarak yaratılmış bir sözde milli kurtuluş hareketidir. İlk ortaya çıkışında, Ada halkının çok ufak bir kesimi tarafından benimsenmiş olması da bunu göstermektedir.

… Silahlı mücadeleyi yürütenler gizli çalışıyorlardı; onları ele geçirmek mümkün değildi. Fakat sivil halk herhangi bir amaçla herhangi bir yerde (meselâ kilisede) toplanır toplanmaz, bu birlikler onların üzerine sürüldü. Çeşitli olaylar meydana geldi. Çoğu zaman suçsuz Rum halkı, emperyalizm emrindeki bu Türk gençlerine kırdırıldı.

Tamamen İngilizlerin hizmetine girmiş bir kısmı üniformalı veya sivil Türk polislerinin, aynen Rum veya İngiliz asıllı emperyalist uşaklarına yapıldığı gibi, zaman zaman EOKA tarafından öldürülmeleri de, diğer taraftan, düşmanca duyguların körüklenmesine yol açtı.

… Çeşitli yollarla yapılan kışkırtmalar ve olaylar, iki cemaat arasında gittikçe artan bir soğukluk ve şüphe yaratmıştı. Fakat EOKA, ikinci bir cephede daha savaşmak istemediği için, Türklerle çatışmaktan kaçınıyordu.

Bu arada Türk kesiminde iki gelişme göze çarpıyordu:
1-Bir takım denemelerden sonra, gizli bir yeraltı teşkilatı kurulmuş ve teşkilat köylere kadar genişletilmişti. Mümkün olduğu kadar da silahlanıyordu.
2- Diğer taraftan da, kesif bir propaganda ile, şöven duygular halka aşılanıyordu. En çok tekrarlanan söz: “Türklerle Rumların bir arada yaşayamayacağı” idi.

1 Mayıs 1958 günü, bu gelişmelerin doğrultusuna ters düşen bir hareket oldu. Sol eğilimli Türklerle Rumlar, birlikte bir yürüyüş yaptılar. Yürüyüşle Türk ve Rum bayrakları bir arada yer alıyordu. Ve emperyalizm aleyhtarı sloganlarla “Türklerle Rumların yüzyıllardan beri olduğu gibi bir arada yaşayabilecekleri” sloganı yürüyüşe hâkimdi.

Hemen ertesi gün, Türk kesiminde bu yürüyüşe katılan Türkler aleyhinde kesif bir kampanya başlatıldı. Gazeteler ateş püskürüyordu. Liderler onların ne satılmışlıklarını bırakıyorlardı, ne de vatan hainliklerini!

Aradan birkaç hafta geçmeden, bu sol eğilimli Türklerin önde gelenleri birer birer öldürülmeye başlandı (22 Mayıs 1958). Kimisi sokak ortasında vurularak, bıçaklanarak öldürülüyordu. Kimisi gece yatağında uyurken… Ve bütün bu cinayetlerin failleri yakalanamıyordu!

Bu önde gelen sol eğilimli Türklerden hayatlarını kurtarabilenler ise, yurt dışına kaçmaktan başka çare bulamamışlardı.

Böylece, Türk kesiminde yeni yeni filizlenmeye başlayan sol hareketin başı ortadan kaldırılmıştı. Geriye başsız gövde kalıyordu. Onun da çaresi bulundu: Türkçe gazeteler, artık solcu Rum teşkilatlarıyla ilgilerinin kalmadığını bildirenlerin resimli ilanlarıyla dolup taştı. Aksi takdirde ölümlerden ölüm beğenmek gerektiği en yetkili ağızlarınca açıkça ifade ediliyordu.

Bundan sonra Türk kesiminde ortam hazırdı: Cemaat istenilen yere götürülebilirdi. İçerden gelebilecek “çatlak sesler” susturulmuştu.
Bu arada içerdeki muhalefeti susturduktan sonra meydana gelen Türk-Rum çatışmaları, Türk liderliğine ve onların emrindeki silahlı çetelere büyük bir güç verdi. 1958 yazından sonra Kıbrıs Türk cemaati artık bu güçler elinde hemen hemen hiç rahat nefes alamaz bir hâle gelmişti.

Kıbrıs Türk cemaati ideolojik ve kültürel bakımdan Türkiye’deki gelişmelere yakından bağlıdır. Buradaki devrimci güçlerin Kıbrıs meselesini doğru olarak değerlendirmeleri, Türk cemaatinin uyanmasından çok önemli bir etken olacaktır.

Adanın geleceğinde (geçmişinde de olduğu gibi) Türklerin daima nazım bir rolleri vardır. Türkler ağırlıklarını anti-emperyalist, demokratik, devrimci cepheye koydukları gün emperyalizmin ayakları altındaki toprak kaymağa başlayacak, Ada’nın gerçek kurtuluşunu hiçbir güç önleyemeyecektir.
Son yıllarda emperyalizm, pek az yerde Kıbrıs’da olduğu kadar başarılı olmuştur. “Böl ve hükmet” siyaseti, yeşil Ada’da emperyalizmin çıkarlarının gerektirdiği biçimde geniş ölçüde uygulanabilmiştir. Türkiye halkı için olsun, Kıbrıs Türkleri için olsun tek doğru yol, emperyalizmin oyununa gelmemek, “Böl ve hükmet” politikasını başarısızlığa uğratmak ve Kıbrıs’ta yüzyıllardan beri birlikte yaşamış olan iki halk arasında, emperyalizmin ve her iki taraftaki işbirlikçilerin yıkmış olduğu köprüleri onarma yolu bulmaktır.

Bugünkü şartlarda Kıbrıs meselesi için tek olumlu çözüm, Türk ve Rum etnik guruplarının eşit haklara sahip olarak özgürce yaşayacağı, emperyalizmin hegemonyasından kurtulmuş ve özellikle üslerden arınmış TAM BAĞIMSIZ DEMOKRATİK KIBRIS FEDERASYONUnu gerçekleştirmektir. Emperyalizmin Kıbrıs topraklarından sökülüp atılması, Türkiye halkının milli kurtuluş mücadelesi ve faşist Yunan cuntasına karşı yürütülen demokratik mücadele açısından da son derece önemlidir.

Aydınlık Sosyalist Dergi, Sayı:21
Temmuz 1970
F.Adalı

Kıbrıs’ta Seçimler (İşçi sınıfı engeli, Türk-Rum çatışması)  

Kıbrıs Türk ve Rum halkı yüzyıllardan beri bir arada yaşamıştı. Ekonomik, sosyal ve hatta kültürel hayatları adeta içiçe girmiş durumdaydı. Yüzyılların eseri gelenek ve alışkanlıkları değiştirmek kolay değildi.

Onun için önce ideolojik mücadeleye girişildi. Türklerle Rumlar birarada yaşayamaz dendi. Yüzyıllarca bu ve benzeri temalar işlendi. En küçük olaylar bu yönde istismar edilerek iki cemaatın arası açılmaya çalışıldı.

Ancak işçi sınıfı bu oyunu bozuyordu. Türk-Rum demeden kendi sendikalarında ve hatta siyasi partide örgütleniyorlardı. Günlük hayatları yanında, yürüttükleri eylemlerle de ayrılıkçı politikaya karşı çıkıyorlardı.

İşçi sınıfı içindeki kıpırdanışlar sindirildikten sonra işler kolaylaşmıştı. İngiliz ajanlarının akıl hocalığında ve fiili tertipleriyle yürütülen çeşitli provokasyonlarla, 1958 Haziran-Temmuz aylarında özlenen çatışma gerçekleştirildi.

‘Türkten Türke’ kampanyası ile Türk cemaati üzerindeki iktisadi hakimiyetlerini gerçekleştiren sermaye çevreleri daha önce zorbalıkla darmadağın ettikleri Türk işçisini yine zorla bir çatı altında toplayıp örgütün başına da polis ajanları yerleştirdiler. Sonra bunları Avrupa ve Amerika’da CIA himayesinde bol bol eğitime tâbi tuttular.

Bunun gibi çiftçiler, gençlik vb toplum zümre ve tabakaları da böyle zoraki kuruluşların çatısı altında toplanıp, hepsi Denktaşın başında bulunduğu Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonuna bağlandı.

Yıllarca süren acılar yanında halkın sefaletine de sebep olan hâkim sınıf ve zümrelerin kendi hayat seviyeleri hakkında ise, gözle görülen yaşantıları dışında, hiçbir bilgimiz yok. Çünkü bunlar ne gelirlerini beyan ederler, ne de onların iktidarı olan Kıbrıs Türk yönetimi 15 yıldan beri bütçesindeki kamuoyuna açıklamıştır.

Halktan bu kadar kopuk ve onun karşısında bir yönetimin silahlı baskı güçleri yanında, dayanağını teşkil eden diğer bir zümre de sayıları 4,000’i bulan memur kadrosudur (H. Sesi, 27.4.1970). Ancak bunları beslemek, Kıbrısın kendi kaynaklarıyla mümkün olmayacağına göre, Türkiyeden her yıl 200 milyonluk bir nakdî yardım yapılmak zorunda kalmaktadır.

İşte 15 yıllık burjuva diktatörlüğünde ada Türklerinin vardığı nokta budur.

Son derece öğretici ve açıklayıcı bulduğumuz yukarıdaki pasajlarda eleştirilecek bir husus bulamıyoruz. Ancak şu noktaya kısaca değinmeyi yararlı görüyoruz.

Çözüm olarak federatif Kıbrıs önerilmektedir. Biz daha önce de belirttiğimiz gibi, federasyonun Ada’nın bağımsızlığının sağlanmasında ve demokrat ve özgür bir Ada halkının kendi kaderini kendisi tayin etmesinde, olumsuz etki yapacağı kanaatindeyiz. Gerçi federasyon Ada’daki yönetimin şekli ile ilgilidir ve meselenin özü demek olan bağımsızlıktan yana olan güçlerin ve bunların başında gelen Ada emekçi halkının gelişip örgütlenmesinin önündeki engellerin kaldırılması kadar önemli olmıyabilir. Ama öz ile şekil arasında diyalektik bağı, karşılıklı etki-tepki ilişkisini de gözden kaçırmamak gerekir.

Bir kere federasyon, emperyalizmin iki cemaat arasında sokmuş olduğu ayrılık tohumlarının, kin ve düşmanlığın bir süre daha sürmesini temin edecektir. Emperyalizmin bugün fiilen meydana gelmesini sağlamış olduğu bölünme “oldu-bitti”sinin bir anlamda kabulü anlamına gelecektir.

İkincisi, Ada’nın bütün geçmişimde yan yana ve içiçe yaşayan iki toplumun birbirinden ayrılması bu geçmişe nazaran daha geri bir çözüm yolu olacaktır.

Üçüncüsü ki kanaatimizce meselenin çözümü bakımından asıl ağırlık taşıyandır, federatif bir yönetim altında iki toplum farklı hız ve doğrultularda gelişeceği için, her iki kesimde de Adanın bağımsızlığından yana güçlerin aynı bilinç ve örgütlenme seviyelerinde yetişmeleri engellenecek, bilhassa Türk kesimindeki faşizan baskı ve terör Ada halkının Ada’nın bağımsızlığına tek bir vücut halinde sahip çıkmalarına engel olacaktır.

Gözden kaçırılmaması gereken bir dördüncü husus da, federasyon halinde, iki toplum arasında hemen ortadan kalkması beklenmemesi gereken husumetin, emperyalizmin, fırsatını buldukça Ada’da “hır” çıkartması için gerekli ortam ve şartlarını bir süre daha devam demektir.

Ama yukarıda da değindiğimiz gibi, mesele bağımsızlıktan yana güçlerin önündeki engellerin temizlenmesidir. Bu engeller temizlenirse, biz inanıyoruz ki, iki toplum da yanyana, içiçe, barış içinde kardeşçe birarada yaşıyacaklar. Çünkü emekçi insanlar birbirlerinin düşmanı olmazlar.

(Kitle dergisi, 3 Eylül 1974, Sayı:24)


Sosyalistler Kıbrıs Olaylarını Nasıl Değerlendirdiler? 1967 KIBRIS OLAYLARI VE TÜRK SOLU DERGİSİ

Kıbrıs olayları gelişmekte devam ediyor ve gün geçtikçe, emperyalizmin oyunları daha bir açığa çıkıyor, hayasız ve kanlı yüzü emekçi halklar ve tüm ilerici ve demokratlar tarafından daha bir netlikle teşhir ediliyor. Emperyalizmin çöküşe giderken tezgâhladığı dolaplar üzerindeki sis ve duman perdesi kalkıyor ve halklar hakiki düşmanlarını daha bir yakından tanıyorlar, mücadele azimleri daha bir bileniyor.
Elbette ki, halklar emperyalizmin bu somut saldırıları karşısında, gerçek düşmanlarını tanıma yolunda bilinçlenirken en büyük yardımı, ortalığı kaplayan şovenizm sisini dağıtarak, olayların gerçek yüzünü gösteren işçi sınıfı sosyalistlerinden ve işçi sınıfı biliminden görüyorlar. Genel olarak emek sermaye çelişkisini yumuşatıp bir süre için gözlerden ve bilinçlerden uzaklaştıran şovenizm, emekçi halkın tarihte de görüldüğü gibi zaman zaman kendisinin de kapıldığı ama sonunda ceremesini en çok kendisinin çektiği baş düşmanlarından biridir. Şovenist tutum ve davranışların körüklendiği, şovenizmin insanları sardığı, değil ağzından halkların eşitliğini ve kardeşliğini düşürmeyen ilerici ve demokratların, “sosyalist” geçinenlerin bile kendilerini şovenizm sarhoşluğuna kaptırdıkları bir ortamda, işçi sınıfı sosyalistlerine önemli görevler düşüyor. Kitlelere, bilhassa, milli kurtuluş savaşları ve faşizme karşı savaşlar dışında hiçbir “milli” ve haklı savaş tanımayan işçi sınıfına şovenizmin aldatıcı yüzü ardına gizlenen emekçi düşmanlığını göstermek, geçmişte şovenizme kapılmanın işçi sınıfına ve halklara neye mal olduğunu anlatmak.

1967 Kıbrıs olayları sırasında o zamanki sosyalist çevrelerin tutumlarını inceleyince, şovenizm konusunda hiç de başarılı olmayan bir sınav verdiklerini görüyoruz. Ve bunu o dönemdeki bilinç seviyesinin genel olarak düşük olmasına veriyoruz. Ama şu soruyu sormaktan da kendimizi alamıyoruz. Belli başlı sosyalist çevrelerin liderleri durumundaki kimseler o zamana kadar toplumumuzun pek çok gerçeğine uygulayabildikleri teoriyi neden bunca yıllık bir mesele olan Kıbrıs pratiğine uygulayamadılar? Ya da, onlar da mı kendilerini, geçmişte “anlı ve şanlı II. Enternasyonal”in bile başını yiyen şovenizme kaptırdılar?

KİTLE’nin geçen sayısında TİP’in 1967 Kıbrıs olayları sırasında almış olduğu tavrı incelemiştik. Bu sayımızda da o zamanlar TÜRK SOLU Dergisi çevresinde toplanan sosyalistlerin tutumunu sizlere sunacağız.

İşçi sınıfı bilimi terkedilince
Aşağıdaki bölümler Türk Solu dergisinin 24 Kasım 1967 tarihli 2. Sayısının kapak yazısından alınmıştır.

TÜRK SOLU, SAYI:2
24 KASIM 1967

Kıbrıs davamız, Emperyalizme karşı savaşın bir parçasıdır
Birkaç gün önce, Kıbrıs Türk Cemaatinin başı Denktaş, görevi başına döndüğünde, Kıbrıs Rum yetkilileri tarafından, haysiyet kırıcı biçimde tutuklanmış ve Türkiye’ye gönderilmişti. Koca Türkiye devletinin arkasında –olması gereken bir cemaat reisine karşı bu davranış, Türk milletinin suratına indirilmiş bir tokattı. Ama Ankara’daki iktidar çevrelerini meselenin bu yanı pek ilgilendirmiyordu. AP adına konuşanlar, piyasayı ürküttü diye, R. Denktaş’ı eleştiriyorlardı. Bu son Yunan faşist saldırısı, özünde davaların en haklısı olan Kıbrıs davamızı savunma görevini oluruna bıraktığımızı bir kez daha göstermiştir.
Barışçı bir çözümden yana olduğumuzu bütün içtenliğimizle ifade etmekten geri kalmamakla birlikte, bu davada birinci görevimiz, Türk ordusunun hemen hemen tümünü NATO emrinde yani Amerikan generallerinin kumandasında tutan duruma son vermek; Grivası ve Atinadaki faşist cuntacı kafadarlarını hizada tutacak bir askeri gücü (bilinçlenmiş ve milli davayı tam olarak anlamış ve en iyi biçimde cihazlandırılmış bir mücahitler gücünü) gereken noktalara sevketmek ve o noktalarda tutmaktır. Biz bunu bugüne dek yapamadık, ama karşımızdakiler yaptılar ve iyi hazırlandılar. Böyle bir güç dengesi kurulmadıkça Yunanlıların saldırılarının arkası kesilmeyecektir. Şamar oğlanı durumumuz sürüp gidecektir. Koskoca Türk milleti bundan daha iyisine layıktır.
İçinde bulunduğumuz şartlarda, Türkiyenin gerçek milli çıkarları, Kıbrıs Türklerinin özgürlüğünü ve tam güvencesini sağlayacak olan, emperyalist güçlerden arınmış bağımsız ve halkçı bir Kıbrıs’ın gerçek olması uğruna mücadeleyi gerektirmektedir. Fakat Kıbrıs davamız, tam bağımsız ve gerçekten demokratik bir Kıbrısın kurulması davasıdır. Ancak böyle bir Kıbrıs’ta, Türkler, başı dik, özgür vatandaşlar olarak yaşayabilirler, ulusal yaşantıya kavuşabilirler.
Bu davayı ancak, başta Atinanın halk düşmanı faşist cuntasına ve onun Kıbrıstaki adamı Grivas gibilere, kesin olarak karşı durmakla savunabiliriz. Bu, Yunan halkına karşı değildir. Emperyalizmle çıkar birliği durumundaki Yunan sermaye çevreleri ve bu çevrelerin sembolü olan Yunan tahtı başka şeydir, Yunan halkı başka şey; bağrında tek bir milliyetçi subay barındırmamayı ilke edinen, savaşlarda hep yenilgiye uğrayan (denize dökülen), ama kendi halkına karşı aslan kesilen Yunan ordusu, bizim milli ordumuzla hiçbir benzerliği olmıyan Yunan ordusu başka şeydir, Yunan halkı başka şey.
Demirel hükümet, Kıbrıs meselesini bütün bu yönleri ile doğru olarak koyabilir mi? Bu sorunun karşılığı olumsuzdur. Kıbrıs davamızı sermaye çevrelerini ve taşra mütegallibesini temsil eden, Amerika’ya karşı yüzü yumuşak bir hükümet doğru olarak kavrayamaz ve Türkiyenin milli çıkarlarına uygun biçimde çözüme bağlıyamaz. Bu gerçeği bilelim. Ama böyle bir hükümet bile, milli güçlerin dayanışması ve bilinçli, aktif denetimi karşısında, 1919 ruhunun yeniden şahlanışı karşısında, pek aykırı bir yola da sapamaz.

Buram buram şovenizm kokan bu yazıda hemen dikkati çeken noktalar şunlar: meseleyi katiyen sınıf açısından, yani biricik doğru açıdan bakılmıyor. Kıbrısta iki cemaat var: Rumlar ve Türkler. Yüzyıllardır barış içinde birarada yaşamış olan bu insanlar son yıllarda niye birbirlerine girmişler, neden kanlı bıçaklı olmuşlar veya oldurulmuşlar; orası araştırılmıyor. Yahut meseleye “milli”ci açıdan yaklaşılırsa araştırmaya gerek kalmıyor. Tabii bu ilk yanlış adım, meselenin tahlil ve çözümüyle baştan aşağı yanlış olmasına sebep oluyor. Gerçi bir paragrafta, meselenin çözümü için, emperyalist üslerden arınmış, bağımsız ve halkçı bir Kıbrıs” önerisi getiriliyor ama, yazının tek bir yerinden bile bu doğru çözüme nasıl varılacağını çıkarmak mümkün değil.

-Bir ülkenin bağımsızlığından kasıt nedir? İşçi sınıfının bilimi bu soruya öz olarak şöyle cevap veriyor: O ülkede yaşıyan halkın kendi kaderini, özgürce, kendinin tayin etmesi. O halde, Kıbrıs davasının çözümü için, Nato’dan ayrılmış da olsa olur da bir askeri gücü bağımsız bir ülkeye sokarak “gereken noktalara sevkedip, o noktalarda tutarak” o ülkeye “bağımsız ve halkçı” bir yönetim getirebileceğimizi düşünebiliriz? Üstelik de bu askeri güç “bilinçlendirilmiş ve milli davayı tam olarak anlamış ve en iyi biçimde cihazlandırılmış bir mücahitler gücü” olacakmış. Bu mücahitleri kim bilinçlendirecek, nasıl bilinçlendirecek? TÜRK SOLU dergisi mi? Oysa herkesin gayet iyi bildiği gibi Ada’da bir Türk mücahit gücü vardır ve kim tarafından nasıl bilinçlendirildiği de malumdur. Zaten bu mücahit gücünün nasıl oluşturulacağı bir iki satır sonra zımnen açıklanıyor. “Biz bunu yapmadık, ama karşımızdakiler yaptılar” deniyor. Yani bu mücahit gücü, aynen EOKA gibi teşkil edilmeliymiş ve TÜRK SOLU dergisine göre “tam bağımsız ve gerçekten demokratik Kıbrıs” çözümü için “birinci görevimiz” bu olmalıymış! Bu önerinin eleştirilmesine gerek var mı, bilemiyoruz!

-Yazıyı baştan aşağı şovenizm toz dumanı kapladığı için bazı doğru cümleler bile hemen arkasından tekzip ediliyor.
Bir başka yerde aynı kapıya varan muğlak bir öneri var. “Davayı ancak, faşist cuntaya ve Grivas’a kesin olarak karşı durmakla savunabiliriz” deniyor. Bunun nasıl olacağı söylenmiyor. Ama baştan beri söylenenler gözden geçirilince TÜRK SOLU’nun bu “nasıl”a cevabı hemen netleşiyor. Türkiye’den şu veya bu biçimde Ada’ya silahlı bir müdahale yapılacak ve “güç dengesi” tesis edilecek. Yani gene aynı iflah olmaz hataya düşülüyor. Bağımsızlar bloğundan bağımsız bir ülkeye, bağımsızlık getirmek için Nato üyesi bire ülkenin askeri müdahalesi öneriliyor.

Evet “üslerden arınmış, bağımsız ve halkçı bir Kıbrıs” önerisi gayet yerinde. Ama böyle bir Kıbrıs’ta “Türklerin ulusal yaşantısı”ndan ne kastedildiği anlaşılmıyor. Bağımsız bir Kıbrıs'ın "ulus"u’ Kıbrıs halkı olmak gerekir. Bu “ulus”un insanlarının da “Kıbrıslı” olarak adlandırılmaları lazımdır. Peki, kendisi Türk milliyetçisi olarak şartlanmış, “milli”vi bir mücadeleden sonra varılan bağımsız halkçı Kıbrıs’ın vatandaşı kendini hangi “ulus”dan sayacaktır? Türkiyeli mi, Kıbrıslı mı? Diyoruz ya, bir kere sınıf anahtarı kaybedilmesin, ondan sonra varılacak sonuçların abesliği kaçınılmaz oluyor.

-Yunan ordusunun tanımlanması yapılırken, şovenizmin neredeyse ırkçılığa varan aşırılığına düşürülmekte, bir bağımsızlık mücadelesi sonunda kurulan, ikinci dünya savaşında faşizme karşı cansiperane savaşan Yunanistan’da milliyetçiliğin Yunan subayları arasında hiç bulunmadığı arzedilmekte, büyük çoğunluğu Yunan emekçilerinden oluşan Yunan ordusunun hep “denize dökülen” bir ordu olduğu ileri sürülerek, Yunan ordusu ile Yunan halkının başka şeyler olduğu söylense bile Yunanlıların üstü kapalı bir şekilde ödlek ve korkak oldukları telmih edilmektedir.

-Sonuçta, emperyalizmin yurdumuzdaki tahakkümünün somut temsilcisi olan Demirel iktidarının bile istemiyerek de olsa, Kıbrıs meselesinin çözümünde aykırı bir yola sapamıyacağı ileri sürülmektedir. Zerre kadar işçi sınıfının biliminden nasiplenmemiş, tarihte eşi benzeri görülmemiş bir öneriyi eleştirmek bile bir “mesele”. “Aykırı yola sapmadığı” için yine iktidarda olan, iç ve dış finans kapital ortaklığı tahakkümünün temsilcisi Demirel hükümetinin öncülüğünde, emperyalizme yani aynı tahakküm güçlerine karşı, 1919’da anayurda yapılan saldırıyı defetmek amacıyla başlatılan bir milli kurtuluş savaşının getirdiği haklılığın tek bir nebzesi bağımsız Kıbrıs devletine müdahale etmek için ortada yok iken, öncülüğünde, belemediniz içinde işçi sınıfının siyasal örgütü olmayan bir “milli güçler dayanışması” ile “Kıbrıs davamız” çözümlenecek!

Kaldı ki bugün şartlar daha “ehven” olduğu halde, yani Ada’nın bağımsızlığı Sampson çetesi tarafından fiilen ortadan kaldırılıp Kıbrıs emekçi hareketi katliama tabi tutulduğu için müdahaleye gerekçe olduğu, iktidarda, tekelciliğe karşı, burjuva reformist bir iktidar bulunduğu halde varılan sonuç ortadadır…

Bir kez şovenizme kapılmaya görsün  
Aşağıdaki pasajlar da yine Türk Solu dergisinin 1 Aralık 1967 tarihli 3. Sayısından alınmıştır.

TÜRK SOLU, SAYI:3,
1 ARALIK 1967

Tarihi fırsat
HAKARETLERİN EN AĞIRINA UĞRAYAN TÜRK ULUSU, KARŞISINDAKİ KARANLIK KUVVETİ YENECEK GÜÇTEDİR. HALK DÜŞMANLARINI YENMEK TARİHİ GÖREVİMİZDİR.

İleri İnsanlık Bizden Yanadır.
Türkiyenin Amerikan arabulucularıyle müzakerelerde kaybedecek zamanı yoktur. Harekete geçme saati gelmiş geçmiştir. Türk halkı, millet olarak vekar ve haysiyetimizle bağdaşmıyan ürkek davranışlara tahammülü olmadığını, şahlanışıyle, “Ordu Kıbrıs’a!” haykırışlarıyla, kesin olarak ifade etmiştir. Eylemin izlemediği “hazırız, kararlıyız!” cinsinden sözleri bırakıp harekete geçmek, dünyaya sözümüzün eri olduğumuzu ispat etmek, adaya, en az Yunan birliklerine eşit miktarda kuvvet çıkarmak göreviyle karşı karşıyayız.
Ulusal davasının çözüme bağlanmasında, bir ulusun böyle elverişli iç ve dış konjonktürde karşılaşması tarihte ender görülmüştür. Bu, Türk ulusu için tarihi bir fırsattır ve bu tarihi fırsattan yararlanmamak, eğer ihanet değilse, gafletlerin en büyüğüdür.

Dönüm Noktası
Amerikaya rağmen, Kıbrısta Yunan faşistlerine karşı çıkmamız, Amerikan vesayeti şartlarına boyun eğme durumuna düşürülmüş olan Türk ulusunun kaderinde bir dönüm noktası olacaktır. Tıpkı Atatürk zamanında olduğu gibi, Türkiye bir kez daha bütün ileri insanlığın saygısını kazanacak, emperyalizme karşı savaşan doğu ve güney uluslarının öncüsü durumuna yükselecektir. Mustafa Kemal Türkiyesi bir kez daha gerçek olacaktır. Bundan sonra her gerçek Türk yurtseverinin özlediği tam bağısız ve gerçekten demokratik Türkiyenin gerçekleşmesi, tarihi olayların akışının doğal bir sonucu olacaktır. Ve böylece emperyalizm, dünyanın bu bölgesinden tasını tarağını toplayıp çekilmek zorunda kalacaktır.

Mehmetçiğin Süngüsü
Bu tarihi anda ulusça kararlı davranışımı ve dış etkilere karşı durmasını bilerek sözümüzü yerine getirmemiz, faşist terör altında inleyen Yunan halkının kurtuluşunu da sağlayacaktır. İstiklal savaşımızın Yunan ordusunun Anadoluda bozguna uğratılmasının ve denize dökülmesinin somut sonucu sadece Kemalist Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşu olmadı, Türk zaferi, aynı zamanda Yunan tarihinde eşi görülmemiş bir demokratik hareketin Yunanistanda gelişmesi sonucunu da verdi. Yunan halkı için büyük kazançlar ifade eden bu gelişmeleri gerçekleştiren etkenler arasında en önemlisi, son tahlilde, Mehmetçiğin süngüsüydü.

Türk Ulusu Görevinin Bilincindedir
Doğu Akdenizde en karanlık kuvvetin, emperyalizmin kuklası Yunan tahtının ve Atinanın faşist cuntasının temsil ettikleri karanlık kuvvetle bir kez daha karşı karşıya gelmiş bulunuyoruz. Bu karanlık kuvveti yenecek ve ortadan kaldıracak güçteyiz. Bütün gücümüzü seferber etmek ve yenmek tarihi görevimizdir. Şehitlerine ağlıyan, hakaretlerin en ağırına uğramış 32 milyonluk Türk ulusu bu tarihi görevin bilincindedir. Tüm ileri insanlık bu görevimizi başarmamızı bizden beklemektedir. Tarihin bize yüklediği bu kutsal göreve layık olalım.

O zamanlar Türkiye sosyalist hareketi içinde TİP dışında ikinci bir mihrak olarak ortaya çıkan bir çevreyi şovenizmin böylesine etkisi altına alması gerçekten şaşırtıcı!
Evet, önümüzdeki mücadelenin emperyalizmine ve yerli ortaklarına karşı işçi sınıfının ve onun siyasi örgütünün öncülüğünde tüm bağımsızlık ve demokrasiden yana sınıf ve zümrelerin örgütleri olarak oluşturacakları demokratik güçbirliği cephesiyle sürdürülmesi anlaşılır bir şeydir. Ama bu öneriyle ortaya çıkanların, bu önerinin gereklerine, işçi sınıfının bilimi ile eğilmeleri gerekir. Yoksa, şovenizm, bağnaz milliyetçilik işportacılığı yapıp “milli”ci güçleri harekete geçirdikten sonra, hatta bunlara Demirel’ci gayri milli unsurları da katıp, “Milletçe birlik ve beraberlik” halinde bağımsız Kıbrıs devletine “Kıbrıs bağımsızlığını sağlamaya geldim” diye müdahale edip, “önce Grivas’a, sonra onun arkasındaki Yunan cuntasına ve en sonra da hepsinin arkasındaki ABD’ye karşı bağımsızlık savaşı vererek Türkiye’yi kurtaracağız” fantazisiyle değil.

Evet, en hafif tabiriyle bir fantazi. Ama maddi temeli yok mu? Elbette var: Sözde işçi sınıfı bilimize, özde işçi sınıfına inanmamak. Böyle olunca bir de görülür ki fantazi hiç te “fantazi” değildir. Gerçekleşebilir. Ama gerçekleşirken o fantaziyi kuranı da altında ezen, işçi sınıfının ve tüm emekçi halkın aleyhine sonuçlar bu şekilde mümkündür. Ve eminiz ki bir iki rötuş yapıldığı takdirde yukarıdaki yazıyı bugün bile en “solcu” profesöründen en sağcı siyasetçisine kadar tereddüt etmeden imza atacak pek çok insan vardır.

Yazıyı ayrıntılarıyla eleştirmeyi gereksiz görüyoruz. İlk yazıdaki eleştirmelerimiz teker teker ve fazlasıyla geçerli. Ayrıca işçi sınıfı bilimine az da olsa yabancı olmayan kimseler için bu yazının eleştirilmesine gerek olmadığı kanaatindeyiz. Ancak kısaca şu noktayı da işaret edelim.

Biz, Başbakan Ecevit’in ileri sürdüğü son “Kıbrıs müdahalesiyle Yunanistan’a da özgürlük ve demokrasi götürmüş olduğumuz” olgusunu tarihte ilk ve orijinal sanıyorduk! Meğer yanılmışız. Herşeye kaadir olan Mehmetçiğin süngüsü bundan 50 küsur yıl önce de Yunanistan’a “tarihinde eşi görülmemiş bir demokrasi” götürmüş! Ne diyelim? Darısı faşist yönetim altında inleyen diğer ülkelerin başına!...

Yazının son paragrafı, ajitasyon yapayım derken iyice şirazeden çıkmış! Kıbrıs’da verdiği “şehitlere ağlayan” 32 milyonluk Türk ulusu, “tarihi görevinin bilinciyle”, başında Amerikancı Demirel olmak üzere, “Türkiye’de solcular iktidara geldiğinde Anadolu’daki bütün erkeklerin Sibirya’ya sürülüp yerine Rusya’dan erkek getirileceğini” bir tamimle bütün askeri birliklere yayan bir general yönetimindeki silahlı kuvvetlerle, yine arkasında ABD emperyalizminin bulunduğu faşist cunta yönetimindeki Yunanistan’a savaş açıp, “tarihin kendisine yüklediği kutsal görevi yerine getirerek, yani Atina’daki faşist Yunan cuntasını ortadan kaldıracakmış”!
O zaman faşizme karşı, demokrasi ve özgürlükten yana bütün ülkelere sormak lazımdı: Ne duruyorsunuz, niye faşist Yunan cuntasını ortadan kaldırmak için göreve koşmuyorsunuz?

Sınıf görüşü gene yok       
Aşağıdaki pasajlarda Türk Solu dergisinin 8 Aralık 1967’de yayınlanan 4. Sayısının kapak yazısından alınmıştır.

TÜRK SOLU, SAYI:3
8 ARALIK 1967

Hiçbir milli dava NATO’dan çıkmadan çözümlenemez
Bir milli şahlanış! Türkiyeyi bir baştan bir başa saran ve Amerikan emperyalizmine karşı yüzü en yumuşak politikacıları bile Türklüklerini hatırlamaya ve kendilerine çekidüzen vermeye zorlayan bir milli heyecan havası!.. Hedefleri o anda varabilmek için gerekli noktalara yığınaklarını yapan, taarruz hazırladıklarını tamamlayan Türk ordusu! Sinirler gergin, bütün dünyanın gözü Türkiye üzerinde.
Her tehlikeye karşı hazır olmak ne demektir? Her şeyden önce Türk ulusunun kendi iç ve dış siyasetini, kendi milli savunmasını, kendi milli stratejisini kendisinin tayin etmesi demektir.
Düşmanın kim, dostunun kim olduğunu kendin tayin edebilmen demektir. Kim karşı, hangi düşmana karşı savaş açacağını, ne zaman ve nerede savaşacağını, ulus olarak, kendi tayin etmen demektir. Yani dostunu düşmanını kendin seçmek hakkına sahip bulunmak demektir. ,
Eski hesapları karıştırmayalım; ama artık iyice anlaşılmıştır ki, NATO denen askeri ittifak özünde, başta Birleşik Amerika, sömürücü batı ülkelerinin kendi emperyalist çıkarlarını savunma amacıyla kurulmuş bir ittifaktır. Türkiye gibi geri bir tarım ülkesinin, Türkiye gibi emperyalizmin sömürü alanı olan bir ülkenin böyle bir ittifak içinde yeri yoktur.
“Türk Solu” Kıbrıs bunalımının ilk gününden beri, emperyalizmin bu bölgedeki baş dayanağı Yunan yönetici çevrelerine ve özellikle Atina’nın faşist cuntasına karşı, taviz kabul etmeyen sert bir tutumu benimsememizi ve gerekirse(…eksik satır)

Bu yazının da mantık bakımından ötekilerden bir farkı yok. Sınıf gerçeği örtbas edilmiş. Sadece birlik ve beraberlik içinde bir “Türk ulusu” var. Burjuvazinin yüzyıllardır başarıyla kullandığı yutturmacasının sosyalist ağızlardan çıkması yadırgatıcı oluyor! İlk pasajlarda gene aynı hamaset edebiyatı! Türkiye baştan ayağa emperyalizme karşı mücadeleye hazırdı ama son anda Amerikancı Demirel işleri berbat etti! Yazıyı daha fazla eleştirmeye gerek yok. Ancak sürçü lisan kabilinden bir noktaya değinmek istiyoruz. NATO “emperyalist çıkarlarını” olsa bile, “savunma” amacıyla kurulmuş bir ittifak değildir. İkinci Dünya Savaşı sonunda oluşan sosyalist bloku kuşatmak için düpedüz saldırı amacıyla kurulmuştur.

Türk Solu dergisi çevresindeki sosyalistlerin Kıbrıs meselesini bu derece geri seviyede, bu derece “millici” açıdan koymalarını, ne ortamın ne de onların geri bilinç seviyeleri ile izah edemiyoruz. Çünkü ne sosyalist ortam bu derece hamaset edebiyatına kendini kaptıracak kadar geri bilinç seviyesindeydi, ne de kendileri Türkiye’nin diğer meselelerinde ortaya koydukları gibi işçi sınıfı biliminden bu kadar habersiz…
Mazeret olarak şu denecektir: “Türk Solu”, sosyalistlerin yönettiği, fakat Türkiye’nin demokrasi ve özgürlükten yana bütün güçlerine seslenilen bir cephe dergisi idi. Dolayısıyla Kıbrıs olayında “millici bir ajitasyon gerekiyordu.”

Demokratik bir cephe içinde sosyalistlerin, kendilerine özgü karakterlerini terketmeleri anlamına gelen bu gerekçe asla kabul edilemez. Demokrasi cephesine damgasını vuran işçi sınıfı sosyalizmidir, işçi sınıfının bilimidir. Bu yegâne kılavuz terkedildi mi, hem cephenin cepheliği kalmaz, hem de burjuvazinin kuyruğuna takılınmış olur. Bu gün o zamanlar Türk Solu çerçevesindeki pek çok sosyalistin bu değerlendirmemize hak vereceklerine inanıyoruz.

NOT: Aktardığımız yazılardaki dikkati çekilmesi gereken noktaların altını biz çizdik. KİTLE

(Kitle dergisi, 27 Ağustos 1974, Sayı:23)


SOSYALİSTLER KIBRIS SORUNUNU NASIL DEĞERLENDİRDİLER? (1967’DEN 1974’E)

                                             SUNUŞ
    Facebook’taki sayfama 29 Eylül 2017’de gönderdiğim bir iletide, Abdullah Korkmazhan arkadaşımızın bu yıl yayımlanan “Türkiye Solunun Kıbrıs Çıkmazı” başlıklı tez çalışmasında, “Türkiye solu” adına siyasi parti olarak TKP, TİP ve TSİP’in değerlendirildiğini, ancak Haziran 1974’de kurulmuş olan TSİP’in çeşitli yayın organlarında Kıbrıs olayları konusunda çıkan haber, makale ve araştırma yazılarının gözardı edildiğinden söz etmiştim.
    Benim yaptığım araştırmaya göre, sadece haftalık Kitle dergisinin 1974 ile 1978 yılları arasında çıkmış 248 sayısında, Kıbrıs konusunu işleyen 100’den fazla haber, makale ve araştırma yazısı yayımlanmıştır. TSİP’in Kıbrıs politikasını yakından izlemiş ve partinin yayın organlarında yazıları yayımlanmış bir kişi olarak, TSİP’in o günlerdeki görüşlerinin duyulmaması için sermaye basınının özel bir dikkat gösterdiğini de anımsamaktayım. Nitekim Kitle gazetesinin 13 Ağustos 1974 tarihli (Sayı:21) nüshasında yer alan “Sermaye basını gerçek yüzünü gösterdi” başlıklı bir makalede, konuyla ilgili olarak şöyle denmekteydi:
    "12 Mart sonrasında ilk kez kurulan ve emekçi halkımızın demokratik hareketinin bir ürünü olan Türkiye Sosyalist İşçi Partisi’ni yok saymakta en ilerici görünen gazeteler, sermaye çıkarlarına en bağımlı, en gerici organlarla aynı tutumu benimserlerken, Bağımsız Kıbrıs görüşünü ve bu görüşün başlıca savunucusu olan TSİP’ne yer vermemek için azami dikkati gösterdiler. Binlerce kişinin izlediği ve son yılların Kıbrıs sorunu konusundaki en önemli ve ciddi toplantısı olduğunda bütün dinleyenlerin birleştiği Bağımsız Kıbrıs toplantısını, ellerinde tüm veriler olduğu ve muhabir göndermiş bulundurdukları halde, hiçbir şekilde yansıtmadılar. Sözde liberal geçinen bir gazete, toplantının paralı ilanını önce Kabul ettiği halde, son dakikada kalıplarından çıkardı.”
    Gazetenin aynı sayısında yer alan “İşçi sınıfının görüşü: Bağımsız ve Demokratik Kıbrıs” başlıklı bir haberde ise, “Çeşitli demokratik örgütlerin destekledikleri ve katıldıkları Bağımsız Kıbrıs toplantısının 4 Ağustos 1974 Pazar günü saat 15’de İstanbul’da Tepebaşı Gazinosu Salonunda 3,500’den fazla dinleyicinin katılımı ile gerçekleştiği ve büyük bir dikkatle ve ilgiyle izlendiği” duyurulmaktaydı. Bu toplantıda Kıbrıslı öğrenci Yalçın Veysi, Basın-İş Sendikası Genel Başkanı Burhan Şahin, İYÖKD Başkanı Alişan Özdemir, TSİP adına Oya Baydar konuşmuşlardı.
    Bu çok önemli toplantıdan da hiç söz etmeyen Abdullah Korkmazhan, adı geçen çalışmasında TSİP yayınlarını yeterince inceleyip araştırmadığı için, TSİP’in Kıbrıs politikasına değindiği 3-5 sayfada yanlış ve eksik değerlendirmeler yapmak durumunda kalmıştır.
    Bu konuda Kıbrıslı okuyucuyu aydınlatmak amacıyla, Kitle dergisinde yer alan ve hepsi de dergi redaksiyonu tarafından hazırlandığı için “KİTLE” imzasını taşıyan “1967’den 1974’e sosyalistler Kıbrıs sorununu nasıl değerlendirdiler?” konulu üç araştırma yazısını, "Kıbrıs olayları ve TSİP” ile “Faşist darbeden bugüne Kıbrıs olayı ve doğru yorum” başlıklı yazıları tam metin olarak bu blogta, ardarda aktarmayı gerekli gördüm. Bunu, benim tarafımdan kaleme alınmış ve Kitle dergisinde yayımlanmış Kıbrıs konulu bazı makaleler izleyecektir.  

                                                                 
                                                                ***

SOSYALİSTLER KIBRIS SORUNUNU NASIL DEĞERLENDİRDİLER? (1967’DEN 1974’E)

Kıbrıs olayları, ilk patlak verdiği anda koymuş olduğumuz teşhis ve tahminlere uygun olarak gelişiyor, Emperyalizmin Ada’yı NATO’laştırma planı, alternatiflerden birisi ve belki de emperyalistler için en uygun olan “taksim“ yönünde ilerliyor. Böylece emperyalizm bağımsız bir Kıbrıs yerine bağımsızlığı fiilen yok edilmiş, sırasında Ortadoğu’daki halk hareketlerine müdahale edilecek bir sıçrama tahtası kazanmış ve daha önemlisi bu imkânın kullanılmasını önleyecek başlıca etken olan Kıbrıs emekçi halk hareketi ezilmiş olacak.
Türkiye emekçi halkı da biliyor ki, ABD emperyalizminin desteğiyle uluslararası politikada boy göstermek, görünüşte bazı “milli duyguları okşayıcı“ sonuçlar getirse bile, emperyalizme bağımlılığı pekiştirdiği için, kendi çıkarları aleyhinedir. Bu oyuna alet olan ve dünya halkları karşısında ülkemizin haksız ve yapayalnız kalmasına sebep olacak bir politikayı uygulayanın, özgürlük ve demokrasiden yana olan bir Başbakan olması ise, yine emekçi halkımızı, gelecek günlerde gerçek demokrasi ve özgürlük savunucularını aramaya yöneltecektir. Evet bugün halkımız bu bilinç seviyesine süratle ulaşmaktadır. Süratle diyoruz çünkü bundan altı buçuk yıl önce 1967’de patlak vermiş olan bir başka Kıbrıs bunalımının o zamanki sosyalist çevreler tarafından nasıl değerlendirildiğinin basit bir araştırması, gerek sosyalistlerimizin, gerek emekçi halkımızın nereden nereye geldiğini açıkça gösterecektir.

MİLLİYETÇİLİK VE SOSYALİZM
 Aşağıdaki parça TİP Haberleri dergisinin 1 Aralık 1967 tarihli 2. Sayısından alınmıştır.
“KIBRISTAKİ ACI GERÇEKLER TİP’İN GÖRÜŞÜNÜ DOĞRULADI
Türkiye Cumhuriyeti Kıbrıs’taki birliği muhafazaya devam etmelidir. Zamanı gelince birliği değiştirmelidir ve şimdiden Kıbrıs Rum hükümeti muhatabı olmıyacağı için Yunanistanı muhatap sayarak Kıbrıs’taki soydaşlarımıza yapılacak silahlı saldırının cevapsız kalmıyacağını bunun bir savaş sebebi (casus belli) sayılacağını Yunanistan’a şimdiden açıkça ifade etmelidir. Şüphesiz Türkiye barışçı bir devlettir. Bundan böyle, Türkiye’nin değişmez ve Türkiye milli menfaatlerine yüzde yüz uygun bir tezle ortaya çıkması, aynı zamanda da bu tezin insanlık dünyası tarafından benimsenmesi, özellikle üçüncü dünya devletleri tarafından benimsenmesi şarttır. Aksi halde, milli menfaatlerimize uygun da olsa, dünyaya kabul ettirmiyecek olursak, o tez, hiçbir netice istihsaline yarıyamaz. İleri süreceğimiz tez, hem milli menfaatlerimize yüzde yüz hizmet eden bir mahiyet taşımalı, hem de bilhassa üçüncü dünya devletlerince sempati ile karşılanmalıdır.”
Yazının girişinde “Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı Aybar’ın iki yıl önce TBMM kürsüsünden yaptığı ve bugün Kıbrıs’ta ortaya çıkan şu gerçeklerin doğruladığı konuşmanın özetini tarihi bir belge olarak yayınlıyoruz” denilmektedir. Evet 1965 yılında yapılan bu “tarihi” konuşmada şu tarihi gerçekler ortaya atılmaktadır.
·        Bağımsız Kıbrıs Devleti muhatap sayılmamakta, onun yerine NATO üyesi Yunanistan muhatap addedilmektedir. Yani, bir ülkenin, hem de tarafsız blok içindeki bir ülkenin bağımsızlığı yok kabul edilmektedir.
·        Kıbrıs’taki, emperyalizmle emekçi halk arasında sürmekte olan mücadele farkedilmemekte, meseleye ırk ya da milliyet açısından yaklaşılarak “soydaşlarımız” ön plana çıkarılmaktadır. Sınıfsal tahlilden eser yoktur.
·       Demirel’i bir AP iktidarı tarafından yönetilen, yani sömürücü sınıfların egemen olduğu bir ülkenin politikasının “barışçı” olduğu ileri sürülmektedir.
·       Türkiye’nin milli menfaatlerine uygun bir tezin Üçüncü Dünya’ya, yani çoğunluğu bağımsızlık mücadelesi veren mazlum ülkelerin çıkarlarının ortak olduğu, bu ülkelerden birinin diğerleriyle çelişen isteklerde bulunuyorsa, bu isteklerin o ülkenin emekçilerinin değil, hakim sınıfların çıkarlarını aksettirdiği farkedilmemektedir.
Bir de şu yazıya bakalım. Yine aynı dergiden alınmış 967 Kıbrıs olaylarının hemen ertesinde Aybar’ın bir demecinden parçalar:

TÜRKİYE TÜRKLERİNDİR
Meseleyi gerekirse silahla ama kökünden çözmesi için hükümeti desteklemeye devam ediyoruz.
Kıbrıs davasının kökünden çözümü, hem Kıbrıslı soydaşlarımızın hak ve hürriyetlerinde kesin ve gerçek güvenliğe kavuşturulmalarını hem de Kıbrısın Amerikan emperyalizminin emrinde Türkiye’ye ve Ortadoğuya karşı bir sıçrama tahtası haline getirilmemesini gerektirir. Kıbrıs sadece Ada’daki soydaşlarımızın güvenliğinden ibaret bir mesele değildir; Türkiye’nin güvenliği ile ilgili bir meseledir. Birbirine bağlı bu iki sonucun her ikisi de elde edilmedikçe, meseleye kökünden çözülmüş gözüyle bakılamaz.
Görüşme olacaksa hükümet masaya bir kuvvet pozisyonunda oturmalıdır.
Kıbrıs ikinci milli kurtuluş mücadelemizin kanlı ucu ve ilk hedeftir. İkinci hedef Türkiye’deki Amerikan üsleri olmalıdır, Türkiye Türklerindir.

TİP HABERLERİ
Sayı:2/1, Aralık 1967

TİP adına verilen bu demeçten almış olduğumuz yukarıdaki bölümler de geçen iki yıl içinde TİP’in Kıbrıs meselesinde bir adım bile ilerlemediğini gösteriyor. Gerçi Kıbrıs meselesinin Türkiye’nin güvenliği ile de ilgili bir mesele olduğu doğru olarak ortaya konuyorsa da gene meseleye Türkiye emekçi halkının çıkarı açısından değil genel bir Türkiye açısından yani “millici” açıdan yaklaşılıyor. Ayrıca şu noktalar hemen dikkati çekiyor.
·        Meselenin kökünden ve silahla çözülmesi isteniyor. Ama yazının hiçbir yerinde bu “köklü çözüm”ün ne olduğu belirtilmiyor.
·        Meşru bir yönetime sahip tarafsızlar blokunun üyesi bağımsız bir ülkeye NATO üyesi bir ülkenin silahlı hedefi Kıbrıs oluyor. Yani Demirel iktidarı Ada’ya silahlı bir müdahalede bulunacak. “Soydaşlarımız”ı kurtaracak. Ada da şu veya bu şekilde bir Türk kesimi yönetimi ortaya çıkacak. Bu yönetim ve burada yaşıyan emekçi halk AP iktidarına bağlanacak ve bütün bunlar milli kurtuluş savaşımızın ilk hedefi olacak.
·        Bu ilk hedefe ulaştıktan sonra ikinci hedef Türkiye’deki Amerikan üsleri olarak gösteriliyor. Hem de 963’de ABD’nin Kıbrıs’a giden donanmayı nasıl yüzgeri edip devrin Başbakanı İsmet İnönü’yü nasıl “haşladığını” bile bile. Kaldı ki, anti-emperyalist mücadelenin önce yurt dışında başlatılıp, sonra yurt içine kaydırılması hangi mantığa sığar!
·        Bir de “Türkiye Türklerindir” ibaresiyle burjuva milliyetçiliğinden başka bir şey olmayan hamaset edebiyatı yapılmaktadır. İşçi sınıfının bilimi gayet açık bir şekilde göstermiştir ki çağımızda ülkelerin gerçek sahipleri o ülkenin halkı ve tüm ilerici ve yurtseverleridir. Türkiye İşçi Partisi’nin resmi yayın organı TİP Haberleri’nin gene ikinci sayısında Merkez Yürütme Kurulunun Kıbrıs meselesi ile ilgili iki bildirisi yayınlanmıştır. Bu bildirilerden bazı pasajlar aşağıya alınmıştır.

KIBRIS’LA İLGİLİ İKİ BİLDİRİ
Dört yıldan beri zaman zaman had safhalar göstererek devam eden Kıbrıs buhranı son vahşi saldırılardan sonra artık beklemeye tahammülü olmayan bir mesele haline gelmiştir. Kıbrıslı soydaşlarımızın katledilmelerine göz yumulamaz.
Kıbrıs buhranını bütün yönleri ile ele almak gerektiğine inanan Türkiye İşçi Partisi meselenin çözümünü sadece adadaki soydaşlarımızın dört yıldan beri uğradıkları vahşi tecavüzlerin durdurulması şeklinde mütalaa etmemektedir.
Bütün bunlardan dolayıdır ki Türkiye İşçi Partisi Kıbrıs buhranının patlak verdiği ilk günden beri meselenin çözümünü bir bütün olarak ele almıştır. Kıbrıslı soydaşlarımızın hak ve hürriyetlerinin teminat altına alınması ile Türkiye’nin emniyetinin sağlanması işlerini bir bütün olarak mütalaa eden partimiz gerçek çözümün Amerikan nüfuz ve tesiri dışında bulunduğuna inanmıştır. Bu inançla Türkiye İşçi Partisi 1964’den beri NATO içinde bir çözüm aranmasının boş bir gayret olduğunu tekrarlamaktadır. Kıbrıs buhranı ikinci milli kurtuluş mücadelemizin ilk safhasıdır. Kıbrıs buhranında taviz verilmesine kat’iyen göz yumulamaz.
Türkiye İşçi Partisi hükümetinin son gelişmelerden ve alınan tedbirlerden muhalefet partilerini haberdar etmesini hatta bu tedbirlerin muhalefetle istişare ederek alınmasını demokratik rejimin bir gereği saymaktadır.

Bildiri 2
1-Başbakan Demirel Kıbrıs meselesi hakkında bütün siyasal parti yöneticilerine bilgi verdiği halde genel başkanımızın hazır bulunmayışından ötürü Türkiye İşçi Partisi yöneticileriyle görüşmemiştir. Partimizin bu konudaki müracaatları da cevapsız kalmıştır.
Şüphesiz Türkiye İşçi Partisi de prensip olarak bütün milletlerarası meselelerin barışçı yoldan çözümlenmesinden yanadır, barışçı yol taviz ve teslimiyet yolu demek değildir.  
Kıbrıs için nihai çözüm: Yunan askerinin derhal geri çekilmesi ve Türk cemaatine saldırıların kesinlikle durdurulması sağlandıktan sonra, milletler arası garanti altında, bağımsız, üslerden, asker ve silahlardan arınmış, tarafsızlaştırılmış, federatif bir Kıbrıs tezi üzerinde Türkiye, Yunanistan, Türk ve Rum cemaatleri temsilcileriyle BM temsilcisinin katılacağı müzakereler yoluyla sağlanabilir.

TİP HABERLERİ Sayı:2
1 Aralık 1967
Meseleyi daha derli toplu yaklaşmaya çalışan bu bildiriler için yukarıdaki eleştirimizin önemli bir kısmı geçerlidir. Gene bu önemli meseleye sınıf açısından değil “soydaşlarımız” açısından değil, “millici” açıdan eğilinmiş, gene anti-emperyalist mücadelenin dünya çapındaki bütünsel ilişkileri gözden kaçırılmış, gene Kıbrıs emekçi halk hareketi “es” geçilmiştir.
En önemlisi, Ada üzerinde yüzyıllardır yan yana dostça yaşıyan Türk ve Rum insanların, nasıl emperyalizmin oyunlarıyle birbirlerine düşman edildiklerine, emperyalizmin “böl ve yönet” politikasının nasıl başarıyla uygulandığına hiç değinilmemiştir. Ayrıca AP iktidarının, Kıbrıs meselesinde TİP’in görüşlerini almamış olmasından yakınılmaktadır. Elbette ki egemen sömürücü güçler iktidarının, böyle bir mesele değil, hiç bir meselede emekçi muhalefetinin görüşünü sorması beklenemez. Bu maddenin tabiatı icabıdır. Emekçi muhalefeti ancak kendi aktif politik gücüyle ve ekonomik-politik örgütleriyle ülke politikasında ağırlığını duyurur ve görüşlerini söktüre söktüre dinletir. Yok, eğer TİP yöneticileri Kıbrıs meselesinde alınacak tedbirlerin emekçi muhalefetiyle istişare edilerek oluşturulabileceği fikrinde idiyseler, bu, kendilerinin meseleye işçi sınıfı bilimi açısından eğilmediklerinin kanıtıdır. Öte yandan, mevcut üniter Kıbrıs devletini savunmayarak alması gerekenden daha geri bir çözüm yolu önerilmektedir. Federatif devletin Türklerin ve Rumların arasına sokulan nifak ve ayrılıkların tescilli ve sürgit devamı için ilk adım olacağı, Kıbrıs halkının gerçek çıkarının, aynı fabrikada çalışan Türk ve Rum işçilerini, yanyana tarlaları ekip biçen Türk ve Rum köylülerini, aynı şehir kasaba ve köylerde oturan, komşu evlerde oturan Türk ve Rum emekçilerini, aynı örgütlerin çatısı altında örgütlenen Rum ve Türkleri gerektirdiği gözden kaçırılmaktadır.

NERDE BİLİMSELLİK
2. sayıdan 15 gün sonra yayınlanan TİP Haberler’in 3. sayısında TİP yöneticilerinin Kıbrıs meselesi ile ilgili konuşma ve demeçleri geniş yer kaplıyor. İşte Aybar’ın Ankara İl Kongresinde yaptığı konuşmadan bazı pasajlar:

TARİHİN ÇİZGİSİ ANTİ-EMPERYALİST SAVAŞ ÇİZGİSİDİR
Kıbrıs buhranı vahametini muhafaza ediyor. Kıbrıslı soydaşlarımız hala kritik durumda. Hiç kimse, soydaşlarımızın yarın gene vahşice cinayetlere kurban gitmeyeceğini temin edemez. Oysa Kıbrıs davasının kesin bir sonuca bağlanması için milletçe savaşı göze aldık. Bir millet, savaşı kolay göze almaz. Milletimizin Kıbrıs için savaşı seve seve göze alması, konunun hayati önemini sezmiş, adadaki soydaşlarımızın katlinden de öte bir tehlikenin bizi tehdit ettiğini, o yanılmaz sağ duyusu ile kavramış olmasındandır.
Kıbrıs, bütün Ortadoğuyu kontrol ve tehdit eden müstesna bir üs, kocaman bir uçak gemisidir.
Meclis Demirel hükümetine Kıbrıs için savaş yetkisi vereli 25 gün oluyor. Fakat hükümet, kendisne verilen bu yetkiyi kullanmakta hiç acele etmedi. Hatta diyeceğim ki, kullanmamakta özel bir itina gösterdi. Şüphesi savaşa karar vermek kolay bir iş değildir. Bir milletin kaderini elinde tutanlar hafiflikle savaşa karar veremezler; vermemelidirler. İyice düşünmeden, bütün imkânlar hesaplanmadan savaşa girilemez. Ama savaşın zorunlu olduğu, gerçek bir tehlikeyi defetmek için savaştan başka çare kalmadığı haller de vardır. Kurtuluş savaşları, meşru müdafaa savaşları gibi… 25 gün bekledikten sonra artık sormak gerekiyor: savaş yetkisi istiyen ve alan Demirel Hükümeti yukarıda özetlediğimiz tehlikeleri bertaraf etmiş midir? Kıbrıs’taki soydaşlarımızın güvenliği, özgürlüğü ve hakları konusunda sağlam teminat elde etmiş midir? Bilmek, öğrenmek istiyoruz.
Buhranın ta başından beri Makarios büyük bir maharetle hareket etti. Makarios’un bu üstünlüğü, iki bloktan hiç birine mensup olmamasından ileri geliyor. Ne NATO’ya, ne Sovyetler Birliği’ne bağlı olmamak, Makarios’a geniş bir hareket serbestliği sağlıyor. Bu durumdan, azami derecede yararlanmasını biliyor. Makarios’un hesapları, bu günkü imkânları sonuna kadar istismar ederek, Kıbrıs’ı ileride Yunanistan’a bağlamaktır. Hedefi budur. Ve ne Amerika’ya, ne de Sovyetlere bağlı olmayan bir devlet temsil etmek, Makarios’u hedefine her gün biraz daha yaklaştırmaktadır.   

TİP HABERLERİ  SAYI 3
Bir il kongresinde Kıbrıs meselesinin hem de partili delege ve üyelere böyle şoven milliyetçi bir açıdan konulması havsalanın alamayacağı bir husustur. İşçi sınıfı biliminden zerre kadar nasibi olmayan yukarıdaki pasajları eleştirmek bile aslında abes olmalıdır. Ancak şu noktalara kısaca dikkat çekelim:
-Kıbrıs’a Demirel iktidarı tarafından yapılacak bir askeri müdahale, kurtuluş savaşlarıyla, meşru müdafaa savaşlarıyla eşdeğer gösteriliyor.
-Yıllar boyu “Ne Amerika, Ne Rusya” diye paralanan TİP Genel Başkanı, Makarios’un bu tarz davranışını başarının sebebi olarak kabul ederken, bu tarzın sosyal kökenine inemediği için sanki Makarios böyle istediği için böyle oluyormuş gibi gösteriyor ve üstelik de onun bir Enosis taktiği olduğunu telmih ederek, kendiliğinden bağımsızlıkçı bir tavrı karşısına düşmüş oluyor.
Aşağıdaki pasajlar ise TİP Merkez Yönetim Kurulu üyesi Behice Boran’ın TBMM’de yaptığı konuşmadan alınmıştır.

UYDU POLİTİKASINDAN VAZGEÇMEK GEREK
Barışsever dünya kamuoyunun, üçüncü dünya devletlerinin kabul edebileceği ve aynı zamanda her bölgede barışı sağlayacak, hem Türkiye’nin emniyetini sağlayacak hem Türk cemaatinin emniyetini sağlayacak bir çıkarmaya uygun olan sarih bir tezi ortaya koymak ve bunu müdafaa etmek lazımdır.
“Enosis’in ölmüş olduğu iddiasını ciddiye almak zordur. Yunan askerlerinin geri çekilmesiyle, Enosis nasıl ölmüş oluyor bütün diğer şartlar devam ederken? Konuşmanın başında da ana hatlarıyla belirtmem istedim ki, Yunan askerlerinin çekilmesi, orada milli muhafız gücü bulundukça ve Kıbrıs’ın Rum halkı Türklerden dört kat kalabalık bulundukça, Enosis’i gerçekleştirmek onlar için her zaman mümkündür.
Bu konuşmada da genel olarak Kıbrıs’a müdahale edilmesi gerektiği, bu müdahale yapılmadığı için iktidarın pasif ve aciz kaldığı ileri sürülmektedir. Yazımızın başından beri süregelen eleştirilerimizi tekrarlamakta yarar görmüyoruz. Dozaj bakımından hafif de olsa meseleye sınıf açısından değil, milliyetçilik açısından yaklaşıldığı yukarıdaki pasajları okuyanların hemen dikkatini çekecekti.
Aşağıdaki pasajlar da yine Behice Boran’ın bir konuşmasından alınmış olup, bu konuşma da, ne yazık ki, Ankara il kongresinde partililere karşı yapılmıştır. Ne TİP liderlerin parti üyeleri karşısında daha bilimsel açıdan koyması beklenirken, Behice Boran’ın kendisi, sanırız mevcut ortamın getirdiği “coşkunluğa” kaptırarak bu denli “millici”leştiği düşünülebilir.

ANTİEMPERYALİST MÜCADELEDE ÖNCÜ İŞÇİ SINIFININ PARTİSİDİR
“Biliyorsunuz sosyalistler yurt müdafaası sorununu milli kurtuluş savaşları haklı ve meşru savaşlar sayarlar. Ve orada silaha sarılmayı, sadece bir doğru değil, bir ödev bilirler. Kıbrıs meselesi ise sadece Kıbrıs sınırları içinde kalan bir mesele değildir. Kıbrıs meselesinde üç ayrı unsur vardır: Birincisi oradaki Türk cemaatinin, cemaat olarak can ve mal emniyetinin sağlanması ve cemaat olarak hakları ve çıkarlarıdır.
Kıbrıs dolayısıyle bir savaş olursa, bu; Yunanistan’a, onun arkasındaki Amerika’ya ve NATO’ya karşı anti-Amerikan, anti-emperyalist savaş haline gelecek ve dalgalanmaları, ne olursa olsun Amerika’nın ve emperyalizmin Türkiyeden sökülüp atılmasıyla sona erecektir.”      

TİP HABERLERİ Sayı:3
16 Aralık 1967

Boran da aynı Aybar gibi üçüncü dünya blokuna dahil bağımsız Kıbrıs devletinin, NATO’ya bağlı Türkiye tarafından “Türk cemaatinin can ve mal emniyetini sağlamak için yapılacak bir müdahaleyi, “yurt müdafaası savaşları” içinde mütalâa etmektedir! Ve Behice Boran daha da ileri giderek Türkiye’nin emperyalizmden kurtulup, bağımsızlığa kavuşmasının yolunu (yahut yollarından birini) Kıbrıs’a bu müdahale ile başlayıp, giderek Yunanistan’a, Amerika’ya ve NATO’ya karşı dönüşecek bir savaş olduğunu söyleyebilmektedir. Bu önerinin işçi sınıfının bilimiyle ne derece ilgisi olduğunu tesbit etmeyi okuyucunun kendisine bırakıyoruz. 

SONUÇ
Bütün bunları, o zamanki bilinç seviyesini tesbit etmek için yeniden okurların dikkatine sunduk:
“Biz meselenin doğrusunu elbette biliyorduk. Ama o zamanki şartlarda, taktik olarak mesele böyle konabilirdi. Daha ilerisi hazmedilemezdi” denecekse, bu itirazı makbul addetmiyoruz. Çünkü o tarihlerde ve daha önceleri Türkiye’nin ve toplumumuzun pek çok meselesi bu meselede olduğundan çok daha doğru ve bilimsel olarak konabiliyordu ve bu koyuşu yapmak için gerekli kılavuz, yani işçi sınıfının bilimi, oldukça yaygın bir şekilde kullanılabiliyordu.
Kıbrıs meselesinin bu günkü konuluşuyla bundan altı küsur yıl önce konuluşu arasında dağlar kadar fark, işçi sınıfı sosyalizminin, o günden bu yana nasıl süratle geliştiğinin, işçi sınıfımız ve yandaşları bünyesinde nasıl yaygınlaştırıldığının somut belirtisidir.
Nitekim, gelecek hafta incelemesini yapacağımız Türk Solu dergisi etrafında toplanan sosyalistlerin Kıbrıs meselesini değerlendirmeleri, bu görüşümüzü bir kez daha haklı çıkartacaktır.

NOT: Aktardığımız konuşmalardaki ilgi çekici yanlara dikkat çekmek için bazı noktaların altını çizdik. (KİTLE)    

(Kitle dergisi, 13 Ağustos 1974, Sayı:21)