21 Ocak 2018 Pazar

EMPERYALİZMİN TAKSİM PLANLARI VE KIBRIS CUMHURİYETİ

İngiliz sömürge yönetimine karşı verilen anti-kolonyalist mücadele sonunda 1959 yılında imzalanan Zürih ve Londra Antlaşmaları ile bağımsızlığına kavuşan Kıbrıs Cumhuriyeti, 16 Ağustos 1960 günü ilan edilmişti. Fakat Kıbrıs halkına dıştan zorla kabul ettirilen bu antlaşmalar ve bunlara dayanılarak hazırlanan Kıbrıs Anayasası, emperyalizmin yerli faşist örgütleri tarafından birbirine kırdırılan Kıbrıslı Türklerle Kıbrıslı Rumları birleştirip kaynaştırmaktan çok, yeni ayrılık ve düşmanlık tohumlarını da birlikte getirmekteydi. Özellikle Türk tarafı, “Bağımsız Kıbrıs devletinin varlığını uzun süre devam ettirebileceğine inanmıyoruz. Çünkü bu varlığın temeli zayıftır. Kıbrıs Antlaşmaları, iki topluluğun birleştirilmesi değil, birbirinden ayrılması esasına dayandırılmıştır. Bunun böyle olması da zorunluydu. Kıbrıs sorunu için tek çözüm taksimdir” görüşünde ısrar ediyordu.

Gerçekten de Zürih ve Londra Antlaşmaları Türkiye, Yunanistan ve İngiltere ile Kıbrıs’ta yaşayan Türk ve Rum toplumlarının isteklerinin bir uzlaşması şeklinde hazırlanmıştı. Fakat herkes, bir şeyler alıyor görünmesine rağmen, bu işten en fazla yararlanan İngiltere oluyordu. Ada üzerinde bulunan ve emperyalizmin Ortadoğu’daki çıkarlarını korumada önemli rol oynayan askeri üslerdeki İngiliz egemenliği devam edecekti. Bunun yanında Kıbrıslı Türkler de merkezi devlet yetkilerinin dağıtılması pahasına elde ettikleri geniş haklarla, karlı çıkan bir kesimdi. Kıbrıs anayasası ile, ada nüfusunun %18’ini oluşturan Türk azınlığına verilen hakların, dünya üzerindeki azınlıklara verilen en geniş haklar olduğu siyasi gözlemciler tarafından itiraf edilmekteydi. Bu haklara dokunulması, ya da anayasal düzenin ihlali halinde, Türkiye, Yunanistan ve İngiltere hükümetleri gerek ortaklaşa, gerekse tek tek adanın iç işlerine müdahale etme yetkisini alıyorlardı.

Kıbrıslı Türklere tanınan bu geniş haklar, Türkiye hükümetinin ve Kıbrıs Türk liderliğinin İngiltere’ye yaptığı hizmetin bir karşılığı idi. Adanın taksim edilmesi için çalışan İngiliz Entellijans Servisinin yetiştirmesi Rauf Denktaş, “Kıbrıs Cumhuriyeti nasıl kuruldu?” başlıklı anılarında, “Zürih Antlaşmasına giden o günler ve Zürih Antlaşmalarından sonra Londra Konferansı ile başlayıp, onsekiz aylık bir faaliyetten sonra Cumhuriyetin doğuşu ile sonuçlanan o dönem bizim için çok civcivli ve hareketli günlerdi” diye yazmaktadır.

İngiltere hükümetinin, Türkiye’yi Kıbrıs sorununa taraf yapmak üzere tertiplediği Birinci Londra Konferansından sonra, Kıbrıs’ta yerel bir yönetimin kurulması için 1956 yılı başından itibaren, başta Rum toplumu liderleri olmak üzere, her iki toplumun temsilcileri Türkiye ve Yunanistan ile temaslara başlamıştı. İlk temaslar Kıbrıs’taki İngiliz valisi Mareşal Harding ile Başpiskopos Makarios arasında olmuş; Makarios’un adadaki tedhiş hareketlerini kınamaması ve tam özerklik istemekte ısrar etmesi nedeniyle bir sonuca ulaşamamıştı. Makarios’un reddine ve Türkiye’nin itirazlarına rağmen İngiltere, Kıbrıs’a yerel özerklik verilmesi yolundaki hazırlık çalışmaları devam etmiş ve bu amaçla Lord Radcliffe’e bir anayasa tasarısı hazırlama görevi verilmişti.

Radcliff’in hazırladığı anayasa tasarısı Aralık 1956’da Londra’da açıklandı. Yunanistan ve Kıbrıs Rumları “Kıbrıs halkına kendi kaderini tayin hakkı tanınmadığı ve ada valisine geniş yetki verilmesini öngördüğü” gerekçesiyle Radcliffe anayasasını reddettiler.

Radcliffe anayasası ile self-determinasyon hakkının her iki topluma da ayrı ve eşit olarak uygulanacağı ve taksime de gidilebileceğini İngiltere’nin belirtmesi üzerine, Türkiye hükümeti, bir yandan bu anayasa tasarısını bir görüşme konusu olarak kabul ederken, öte yandan da 1954’den beri benimsediği “İngilizler Kıbrıs’tan ayrılırsa ada Türkiye’ye verilmelidir” tezini terkederek, taksim tezini benimsemişti.

İngiliz emperyalizmi Ortadoğu’daki Arap halklarının uyanışı karşısında yeni tedbirler alma gereğini duyarken, Kıbrıs’ta Rumların başlattığı anti-kolonyalist terör hareketi ve halkın güçlenen bağımsızlık isteği karşısında gerilemek zorunda kalıyordu. İngiltere Savunma Bakanının adayı ziyareti sonunda, Ortadoğu’da değişmekte olan politik durum nedeniyle stratejik ihtiyaçlar için adanın tümünün değil, yalnız askeri üslerin korunması gerektiği kararı alınmıştı.

1956 yılının son günlerinde, ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Washington’da verdiği bir demeçte şöyle diyordu: “Kıbrıs’ta özerk bir yönetim kurulmasını öngören İngiliz önerileri, Kıbrıs sorununun barışçı bir şekilde çözümlenmesi yolunda atılmış bir adım olabilir. ABD, üç müttefikin Kıbrıs halkıyla birlikte, gerek kendileri ve gerekse hür dünya için büyük bir önemi olan bu soruna bir hal çaresi bulmak için çaba harcamaya devam edeceğini ümit etmektedir”. New York Times gazetesi de aynı günlerde Amerika’nın adanın taksiminden yana bir tutum içinde olduğunu ve Kıbrıs’ın Türkiye’ye bakan kuzey kısımlarının Türklere, güney kısımlarının da Rumlara verileceğini yazmaktaydı.

ABD’nin Türkiye ve Yunanistan’a birer nota vererek, Kıbrıs sorununun bir an önce bir sonuca ulaştırılmasını istediğini belirten haberler, gazetelerde yayınlanırken, Türk hükümeti Radcliffe tasarısına cevabını hazırlamak üzere eski bakanlardan Prof. Nihat Erim ile Dışişleri Bakanlığı hukuk danışmanlarından Doç. Dr. Suat Bilge’yi görevlendirmişti. Ankara’ya çağrılan Kıbrıs Türk liderleri ile yapılan görüşmeleri, Ocak 1957’de Kıbrıs’ta İngiliz valisi ile yapılan görüşmeler izlemişti.

Prof. Erim, 2 Şubat’ta Londra’da verdiği bir demeçte, Yunanistan’ı anayasa konusunu incelemek üzere üçlü bir konferansa çağırarak, “Yunanistan, bunun aksine, tedhiş faaliyetine devamında ısrar ederse, İngiltere, Türkiye ve NATO’ya dâhil diğer ülkeler toplanarak, alınacak tedbirleri kararlaştırmalıdır” şeklinde konuşmaktaydı.

Kıbrıs Türk devletinin ilan edilmesi fikrinin daha o günlerde ortaya atıldığını gösteren, Prof. Erim’in 12 Ocak 1958 günü Ankara’da yaptığı bir basın toplantısındaki görüşleri şöyleydi. Prof. Erim’in taksim esasına dayanan yeni formülüne göre, Kıbrıs Türkleri adada ayrı bir bağımsız devlet meydana getirmeliydiler. Bu kadar küçük bir devletin olup olmayacağı konusunda ileri sürülebilecek itirazlara karşılık olarak, İzlanda devletini gösteren Erim, bu devletin nüfusunun Kıbrıs Türklerinden daha fazla olmadığını söylüyordu.

27 Ocak 1958’de Kıbrıs Türk liderliği, aynı gün Ankara’da başlayan Bağdat paktı görüşmelerini etkilemek üzere Lefkoşa’da “Ya taksim, ya ölüm” gösterileri düzenlerken, İngiliz gazeteleri de Ankara görüşmelerine İngiltere’nin Türkiye’ye Kıbrıs’ta bazı askeri üsler kurma önerisinde bulunduğunu açıklıyordu. Buna göre Kıbrıs’a verilecek özerklik rejimi içinde Türkiye, Kıbrıs’ta asker bulundurabilecekti. Sonradan Zürih ve Londra Antlaşmalarına da konan hükümler, bu haberleri doğrulayacaktı.

19 Haziran 1958’de açıklanan yeni ortaklık planına göre, İngiltere üç tarafı da uzlaştırdığını müjdeliyordu. Planın açıklanmasından önce, İngiltere başbakanı MacMillan’ın ABD’yi ziyaret ederek yeni planın Türkiye ve Yunanistan tarafından kabulü için Amerika’nın baskısını kullanmak istemesi yanında, yeni MacMillan Planını taraflarla birlikte NATO Konseyine de sunmuş olması dikkate değerdi. Konsey toplantısında NATO Genel Sekreteri Spaak, Kıbrıs sorununun NATO aracılığı ve üçlü görüşmeler yoluyla çözümlenmesi üzerinde durmuştu. Bugün de adayı bölme planlarını uygulayan emperyalist NATO çevrelerinin Kıbrıs sorununu NATO’nun dar sınırları içinde ve üçlü görüşmelerde çözümlemeye çalışmalarındaki ısrarı ilginçtir.

Türk ve Yunanistan hükümetlerince reddedilen MacMillan Planı, İngilizler tarafından NATO Konseyine getirilerek, Genel Sekreter Spaak tarafından bazı değişikliklere tabi tutuldu. Sonradan açıklanacak bu değişikliklere göre ortaklık yerine, Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’ye garantörlük veriliyordu. İngiltere 15 Ağustos 1958’de açıklanan yeni NATO planını, 1 Ekim 1958’den itibaren Kıbrıs’ta uygulamaya karar verdiğini açıkladı. Türkiye Dışişleri Bakanı Zorlu, “İngiliz planı Kıbrıs Türkleri için ideal bir hal çaresi olmamakla beraber, şimdilik bu planı kabul etmiş bulunuyoruz. Zira Türk ve Rum toplumları için ayrı meclisler öngören bir plan” diyerek, planın adeta bir taksim unsuru ihtiva etmekte bulunmasına önem vermişti. Türkiye derhal Burhan Işın’ı Türkiye’nin Kıbrıs’taki temsilcisi olarak tayin ederek, 6 Ekim’den itibaren bazı şehirlerde ayrı ayrı Türk ve Rum belediyelerinin kurulması için gerekli çalışmalara başladı. İngiliz emperyalistlerinin “böl ve yönet” taktiği gereğince, olağanüstü dönemde Türklere beş büyük şehirde ayrı belediyeler kurma yetkisi vermeleri, “Rum çoğunluğu Türk mahallelerinin kalkınmasını ikinci plana ittikleri” gerekçesiyle, 1957 Haziran’ından beri belediye üyeliklerinden çekilmiş bulunan Türklerin ilk ayrılıkçı kurumu oluşturmalarına yol açtı. Oysa ortak belediyeler 1882 yılından beri aksaksız olarak görevlerini sürdürmekteydi. Kıbrıs Türk liderliğinin organı durumundaki Halkın Sesi gazetesinin 30 Eylül 1958 günkü sayısında şöyle denilmekteydi: Şimdi Lozan’dan bu yana ilk defa olarak yarından itibaren Türkiye ada idaresine bilfiil iştirak edecektir. Bu olay Kıbrıs tarihinin bir dönüm noktasıdır.”

Türkiye’nin Kıbrıs’ın yönetiminde söz sahibi olması, her iki toplum için ayrı meclislerin kurulmasının kabulü ve ayrı belediyeler kurulmasına karşı çıkan Yunanistan, değişiklik önerilerinin kabul edilmemesi ile bu planı da reddetmiştir. Türkiye ile işbirliği sağlayan İngiltere hükümetinin, yeni NATO planını her ne pahasına olursa olsun uygulama kararı alması üzerine Makarios ve Yunan hükümeti, Kıbrıs’a bağımsızlık verilmesi fikri üzerinde durmaya başladılar.

Öte yandan 1924’lerden beri Türk-Rum ayrımı gözetmeden Kıbrıs halkının İngiliz sömürge yönetiminden ayrılarak bağımsızlığa kavuşmasını savunan Kıbrıslı sosyalistler, 1950’den sonra hızlanan mücadelede de “Tam Bağımsız Kıbrıs”ın gerçekleşmesi için emperyalizme karşı mücadele veriyor ve İngiltere’nin Ortadoğu’daki kara ve hava kuvvetleri karargâhını Kıbrıs’a taşımasını şiddetle kınayarak, emperyalizmin Kıbrıs’ta sosyalist ülkelere karşı bir saldırı üssü kurmasına çeşitli direniş hareketleriyle tepki gösteriyorlardı. İngiliz sömürge yönetimine karşı Enosis mücadelesini yürüten Kıbrıs Ortodoks Kilisesi başkanlığına yapılan milli cephe önerisinin reddedilmesine rağmen AKEL, EOKA’nın İngilizlere yönelttiği silahlı mücadeleye taktik görüş farkları yüzünden fiilen katılmamış, fakat yığınsal grev ve protesto gösterileriyle sömürge yönetimine karşı yürütülen mücadelede yerini almıştı.

Ada halkının bağımsızlık isteğinin Kıbrıs görüşmelerinde Makarios tarafından ilk defa resmen öne sürülmesi, 1958 Eylül’ü sonlarında Atina’yı ziyaret etmiş olan İngiliz İşçi Partisi milletvekili Barbara Castle’la yaptığı görüşmede gerçekleşmişti. Buna göre ilk önce İngiltere ile adadaki toplum temsilcileri arasında yapılacak görüşmelerde bir özerklik statüsü saptanmalı, bu statüde Kıbrıs Türk toplumunun hakları garanti altına alınarak, geçici bir özerklik devresinden sonra adaya bağımsızlık verilmeliydi.

Makarios’un bağımsız Kıbrıs önerisine karşı ilk tepki Dr. Küçük’ten geldi. Bunu bir süre sonra Türkiye hükümetinin “bağımsızlığın ancak taksim esası üzerinden kabul edilebileceği”ni belirten görüşü izledi.

Emperyalizmin Kıbrıs halkını bölme ve birbirine düşman etme yolundaki tertiplerinin adadaki uygulayıcıları olan faşist nitelikteki Rum EOKA ve Türk TMT yeraltı örgütleri, ada halkının anti-emperyalist ve anti-faşist güçbirliğini parçalamak ve toplumlararası şovenizmi ve düşmanlığı körüklemek için Enosis ve Taksim tezlerinde ısrar ediyor ve karşılıklı saldırılarla halkı korku ve terörle tedirgin etmeye devam ediyorlardı. Adadaki bu kanlı olaylar, bir yandan Türkiye’yi, öte yandan da İngiltere’yle ABD’ni Kıbrıs sorununa bir an önce çözüm yolu bulmaya sevketmiş ve sonunda 1959 Şubat’ında bağımsızlık formülü ile sorunu kapatmaya zorlamıştır. Kuşkusuz bu sonuçta, gerek Ortadoğu’daki, gerekse genel olarak uluslararası plandaki gelişmeler de belirli derecelerde rol oynamıştır.

16-18 Aralık 1958 tarihleri arasında Paris’te yapılan NATO Bakanlar Konseyi toplantısında Türkiye ve Yunanistan Dışişleri Bakanları Zorlu ve Averof, anlaşmaya doğru giden görüşmelerin devamına karar verdiler. Altı gün sonra emperyalist anayurtlardan verilen emirlerle, EOKA ve TMT eylemlerini durdurdular. Yedi hafta sonra da Zürih’teki Zorlu-Averof görüşmelerinde uzlaşmaya varıldığı açıklandı. Sonradan Londra’da düzenlenen bir konferansta antlaşmanın ayrıntıları saptanarak, taraflarca imzalandı.

Kıbrıs halkına NATO ülkeleri tarafından zorla kabul ettirilen Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluş antlaşmalarına göre hazırlanan Anayasa, her ne kadar çalışama, toplumlararası işbirliğini engelleyici ve normal devlet fonksiyonları ile kalkınmayı aksatıcı olursa olsun, Kıbrıslılar tarafından değiştirilemeyeceğini 182/1 maddesinde belirtiyor, bu da onun niteliğini ortaya koyuyordu. Antlaşmalarla Yunanistan adada 950, Türkiye de 650 kişilik askeri bir birlik bulundurma hakkını kazanırken, İngiltere, Ağrotur ve Dikelya’daki üsleri üzerinde egemenliğini korumaya devam ediyordu. Her üç NATO ülkesi ayrıca adanın bağımsızlık, toprak bütünlüğü ve anayasasını garanti altına almaktaydı.

İşte 16 Ağustos 1960da zedelenmiş egemenlik ve bağımsızlık hakkı ile toprak bütünlüğü bozulmuş olarak kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin anayasası, federal bir devlet düzenini getirmeyi amaçlıyordu. Getirilen uzun ve karmaşık tedbirlerle, tarafların yetkilerini kötüye kullanmaları önlenmek istenirken, öte yandan da etkin bir devlet örgütlenmesi gerçekleştirilemiyordu.

Rum Cumhurbaşkanı ve Türk yardımcısı ayrı ayrı kendi toplumlarınca seçilirken, devletin iki tane resmi dili olduğu kabul ediliyor ve milli bayramlarda Kıbrıs bayrağının yanında milli bayrağın da kullanılması öngörülüyordu. Başkanlık yetkilerinin iki kişiye dağıtılmış olmasının getirdiği aksaklıklar, devletin alt kademelerinde de tekrarlanıyordu. Bakanlar Kurulu 7 Rum ve 3 Türk’ten oluşmakta ve ayrı ayrı olarak Rum Cumhurbaşkanı ve Türk Yardımcısı tarafından atanmaktaydı. Yargı yetkisi yanında, tüm yürütme organlarında da %70 Rum ve %30 Türk oranının sağlanması şartı istenmekteydi. Kurulacak Temsilciler Meclisi’nde 35 Rum ve 15 Türk üye bulunacaktı. Ayrı Cemaat meclisleri de kendi toplumları tarafından seçilmekte ve bir anlamda klasik federal sistemdeki bölgesel yönetimdeki yürütmeyi temsil etmekteydi. Fakat açıkça belirlenen yürütme yetkilerine sahip olmaması yanında, ikili yapı, kamu hizmetlerindeki ayrılıkçı eğilimlerin güçlenmesine yardım ediyordu. Bu durumda toplumlararası işbirliği için gerekli olan kuruluş güvenlikleri ihmal edilmiş ve federal ilişkiler ortadan kalkmıştı. Anayasa mahkemesi ve Yüksek Mahkemelerde aynı ikili yapı getirilerek, Türk ve Rum hâkimlere ek olarak yabancı bir başkanın bulunması öngörülmüştü. (“İkiliğin Tehlikeleri: Kıbrıs” bölümü, Carl J. Friedrich, Trends of Federalism in Theory and Practice, Praeger Publishers, New York, 1968)

Cumhuriyetin kurulmasından sonra Kıbrıslıların barış ve işbirliği içinde yaşamasından yana olan ilerici Türk ve Rumların yılmaz çabalarına rağmen, adayı taksim ederek emperyalizmin savaş örgütü NATO’ya bağlamak isteyen faşist yeraltı örgütleri, eylemlerini sürdürmeye devam ettiler. Antlaşmalarla NATO’ya bağlı Türk ve Yunan alaylarının adaya girmelerine ve İngilizlerin egemenliğinde kalan askeri üslere karşı çıkarak, Kıbrıs’ın tam bağımsızlığından, egemenliğinden ve toprak bütünlüğünden yana olduğunu açıklamış olan Kıbrıs Emekçilerinin İlerici Partisi (AKEL)’in bu barış politikası, Kıbrıs halkının %40’ından fazlası tarafından desteklenmekteydi. Parti genel Sekreteri Papaioannu, 19 Nisan 1962 günü verdiği demeçte ada halkına şöyle sesleniyordu: “Kıbrıs için tek ve gerçek tehlike emperyalizmdir. Türk-Rum, Sağcı-Solcu bütün Kıbrıslılar bu tehlikeye karşı birleşmelidir. Bugün Kıbrıs’ın mücadelesi esas itibariyle emperyalizme karşı bir mücadeledir ve adanın bağımsızlığını tamamlamak amacına sahiptir. Bugün batılı emperyalistler, Kıbrıs’ı NATO’ya ve Avrupa Ortak Pazarına sokmaya ve kendisini mahvederek emperyalist emelleri ile tekelci çıkarlarına alet etmeye çalışmaktadırlar. Kıbrıs halkı bu tuzağa düşmemelidir.”

Kıbrıs Türk liderliğinin ayrılıkçı ve uzlaşmaz tutumunu sürdürerek, emperyalizmin planı olan taksim fikrinde ısrar etmesine karşı çıkan ve Rumlarla aynı topraklar üzerinde, barış içinde birarada yaşamak isteyen ilerici Kıbrıs Türkleri, cumhuriyetin ilan edildiği gün “Cumhuriyet” adlı bir gazete çıkararak, bu yolda yayın yapmaya başlamışlardı. Bir buçuk ay sonra Kıbrıs Türk Halk Partisi’ni kurarak Baflı bir doktor olan İ. Ali’yi Genel Sekreterliğe, gazetenin kurucuları M. Gürkan ve A. Hikmet adındaki avukatları da Parti Yönetim Kuruluna seçmişlerdi. Yeni partinin organı haline gelen ve Türkler tarafından yaygın olarak okunan Cumhuriyet gazetesi, bir yandan “ordu kurulmamalıdır, askeri üsler kaldırılmalıdır, tarafsızlık politikası izlenmelidir” görüşlerini savunurken, öte yandan da yeni kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yaşaması için Kıbrıslı Türklerle Rumların anlayış ve iyi niyet içinde olmaları gerektiğini yazılarında vurguluyordu. Emperyalizmin ada halkı arasında kin ve nefret tohumları saçarak, Kıbrıs’ı bölme ve NATO’nun dolaysız denetimi altına sokma politikasına hizmet eden Kıbrıs Türk liderliği ve çevresindeki faşist unsurlar, Türkler arasında geniş destek bulan barıştan yana bu ilerici hareketi sindirmek için ilerici gazetecilere karşı tehdit ve teröre başladılar. Gazeteci avukatların 23 Nisan 1962 gecesi faşist yeraltı örgütü TMT tarafından hunharca katledilmesi, tüm Kıbrıs halkı arasında büyük bir infial yarattı. 1958 yılı Mayıs ayında Türk ve Rum işçilerin omuz omuza emperyalizm ve yerli ajanlarına karşı sürdürdükleri mücadelede ön sıralarda yer alan Fazıl Önder Saraç (32), Ahmet İbrahim (46), Ahmet Yahya (26) da aynı şekilde katledilmiş, Türk sendikacılardan Ahmet Sadi, Hasan Ali ve Arif Hulusi Barudi ise kurşun yağmuruna tutulmalarına rağmen, öldürülememişlerdi. Bu yiğit yurtseverlerin hepsi de Kıbrıs’ta Türk ve Rumların barış içinde birarada yaşamaları için halk düşmanlarına karşı savaş vermekteydiler. Amerikan, İngiliz ve NATO emperyalizmine, Grivaslara, Denktaşlara karşı Kıbrıs halkının birliği ve kardeşliği için mücadele eden Türk Sendikacı Derviş Kavazoğlu’nu 1965’te Rum arkadaşı ile birlikte öldürecek olan da yine aynı eli kanlı Denktaş-Grivas çetesiydi.

Bugünkü Kıbrıs dramının ilk halkalarını Zürih ve Londra antlaşmalarının teşkil ettiğini, daha antlaşmanın imzalanacağı günlerde Klerides ve Denktaş “çatışmaya açık” sözleriyle itiraf etmişlerdi. Nitekim Kıbrıs anayasasının uygulanması, yorumlanması konusunda Türklerle Rumlar arasında ciddi sorunlar ortaya çıktı. Kıbrıslı Türklerle Rumlar arasında, antlaşmalara göre kurulması gereken Kıbrıs Ordusu üzerinde (2 bin kişilik ordu %60 Rum ve %40 Türklerden oluşacaktı) tartışmalar başladı. 20 Ekim 1961’de Türk yardımcı Dr. Küçük, Cumhurbaşkanı Makarios’un, silahlı kuvvetlerin tüm kademelerinde ayrılığın kaldırılarak, bir bütünlük sağlanması yolundaki kararını veto yetkisini kullanarak reddetti.

Kamu hizmetlerinde %70 Rum - %30 Türk oranlarının sağlanmasında da güçlükler çıktı. Öte yandan Temsilciler Meclisinde mali sorunlar, örneğin gümrük vergileri ve gelir vergisi kanunlarında da sürtüşmeler oluyordu. 1962 yılı boyunca İngilizler tarafından ortaya atılan beş büyük şehirde ayrı Türk ve Rum belediyeleri kurulması üzerindeki anlaşmazlıklar, büyümeye devam etti. 29 Aralık 1962’de Türk Cemaat Meclisi, 1 Ocak 1963’ten itibaren beş şehirdeki ayrı Türk belediyelerinin faaliyetlerine devam etmesi ve Türklerin çoğunlukta bulundukları Lefke’de yeni bir Türk belediyesi kurulması hakkında bir kanun çıkardı. Başkan Makarios da 1 Ocak 1963’ten itibaren hükümetin atayacağı organların tüm adadaki belediye örgütlerini denetlemesini öngören bir karar aldı. Türk liderliği bunu “anayasaya tecavüz” olarak nitelendirdi.

Kıbrıs Anayasa Mahkemesi mali anlaşmazlıkları çözümlemek üzere Şubat 1963’te toplanarak, 1961’den beri Temsilciler Meclisi Türk üyeleri tarafından kullanılan veto hakkının tüm ada halkına uygulanabileceğini bildirdi. Fakat bu veto yetkisinin, ada halkından vergi toplanmasında kullanılabilecek yasal bir mekanizma olmadığını da açıkladı. Nisan ayında aynı mahkeme, hükümetin kendi seçeceği organlar aracılığı ile belediyeyi denetlemeye yetkili olmadığını ve Türk Cemaat Meclisi’nin Kıbrıs hükümetine meydan okuyarak, ayrı belediyelerde ısrarının geçersiz olduğuna karar verdi.

Küçük ve Makarios arasında yapılan görüşmeler, Mayıs 1963’te kesildi. Aynı yılın Kasım ayında Başpiskopos Makarios, Kıbrıs anayasasında bazı değişiklikler yapılması yolundaki 13 maddelik önerilerini getirdi. Bir yıl önce de Ankara’yı ziyaret ederek, antlaşmalarda Kıbrıs anayasasının Türkler lehine olup da bir türlü uygulanamayan hükümlerinin uygulanması için Türk hükümeti ile temasa geçmişti. Değişiklik önerilerine göre, devlet başkanı ve yardımcısının veto kullanma yetkileri alınıyor. Temsilciler Meclisinde mali yasaların çıkarılmasında ayrı ayrı Türk ve Rum çoğunluğun sağlanması koşulu kaldırılıyordu. Türk ve Rum üyelerden oluşacak tek belediye meclisleri ayrı belediyelerin yerini alacaktı. 16 Aralık 1963 günü Türkiye hükümeti, Kıbrıs anayasasının bir tek noktasının değiştirilemeyeceğini açıkladı.

Öte yandan toplumlararası silahlı çatışmayı ve şiddet olaylarını başlatmak için fırsat kollayan ve emperyalizmin yerli ajanlarınca desteklenen faşist EOKA ve TMT yeraltı örgütleri, Aralık ayı sonlarında karşılıklı olarak kanlı saldırıları başlattılar.

25 Aralık günü İngiltere, Kıbrıs’taki Türk, Yunan ve İngiliz askerlerinden oluşacak ortak bir birliğin anayasal düzeni sağlamak içim kurulmasını önerdi. Ankara, Atina ve Lefkoşa hükümetleri, bunu kabul ettikleri Bu sırada adadaki Türk alayı, Lefkoşa’nın kuzey bölgesini işgal ederek, adanın kuzey sahilindeki Girne’ye giden önemli karayolunu denetimi altına aldı. 28 Aralık günü Türk Cemaat Meclisi Başkanı Rauf Denktaş, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin artık var olmadığını söylerken, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Dr. Fazıl Küçük de 5 Ocak’ta anayasaya aykırı olarak, adanın taksiminim gerçekleştirilmesinden yana olduğunu ve Türk memur ve işçilerin hükümetteki görevlerine dönmeyeceklerini açıkladı. Beş gün sonra da “Kıbrıs’ın taksimi için 35. Enlem ideal çizgi olacaktır” dedi. 10 Ocak 1964 tarihli Le Monde’a verdiği demeçte Dr. Küçük, “Ayrı bir devlet oluşturmak istiyoruz. Şimdiden ayrı bir yönetimi kurma yolundayız. Kendi polis ve haberleşme örgütümüze sahibiz. Londra Konferansından sonra özerk bölgemizi genişleteceğiz. Bizim açımızdan Başpiskopos Makarios hükümeti artık yoktur” diyordu.

15 Şubat’ta Londra’da toplanan konferansta, Kıbrıs Rumları devletin tek ve birleşik yapıya kavuşturulması yanında, garanti ve ittifak antlaşmalarının kaldırılarak, tam bağımsızlığa kavuşmak istediklerini bildirdiler. Yasama yetkisi ortak seçimle oluşturulacak Temsilciler Meclisine verilmeli, yürütme yetkisi bu meclise karşı sorumlu olacak bakanlar kurulunda toplanmalıydı. Türk toplumuna din, eğitim ve kültür konularında özerklik verilecek, anayasanın ortak noktaları ile sağlanan uluslararası insan haklarının ihlali halinde uluslararası bir kuruluşa başvurma hakkı mahfuz tutulacaktı.

1964 yılı ortalarında Amerika’nın arabuluculuğu ile “Enosis karşılığında Türkiye’ye Kıbrıs’ta bir üs verilmesi”ni öngören Acheson Planı, Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs Türk liderliği tarafından kabul edilmesine rağmen, Makarios tarafından reddedildi.

Taraflar arasında uzlaşmayı sağlamak üzere Birleşmiş Milletler örgütünün atadığı arabulucu Dr. Galo Plaza’nın 26 Mart 1965’te Genel Sekretere sunduğu raporda da belirtildiği gibi, Türkiye hükümeti ve Kıbrıs Türk liderliği adanın iki bölgeye taksim edilmesini ve her bölgenin federal sorunlar dışında ayrı olarak kendi kendini yönetmesi fikrinde ısrar etmekteydiler.

Türklerin hükümetteki görevlerinden çekilmelerinden sonra Türk üyelerin katılmadığı Kıbrıs Temsilciler Meclisi, 1 Haziran 1964’de önemli bazı kararlar aldı:
1.      Yüksek Mahkeme ile Yüksek Anayasa Mahkemesinin birleştirilmesi,
2.      Rum Cemaat Meclisinin kaldırılarak yerine Eğitim Bakanlığının kurulması
3.      Ayrı belediyelerin birleştirilmesi
4.      Polis ve jandarma birliklerinin birleştirilmesi
5.      18-50 yaş arasındakilerin askere alınması sağlanarak, Milli Muhafız ordusunun kurulması
6.      Cumhurbaşkanı ve Temsilciler Meclisi üyelerinin görev sürelerinin, 1965 yılından itibaren 1968 Şubat’ındaki Başkanlık ve 1970 Ağustos’undaki genel seçimlere kadar birer yıllık sürelerle uzatılması
7.      Yeni seçim tedbirleri getirilerek, Türk ve Rumların ayrı ayrı seçim yapmalarının kaldırılması

Temsilciler Meclisinin Rum Milli Muhafız Ordusu kurulmasıyla ilgili yasanın çıkarılmasındaki amaçlardan biri de, kurulu rejimin kontrolundan çıkmaya yönelmiş Rum faşist birlikleri ile düzensiz çetelerin dağıtılması idi. Atina’dan Kıbrıs’a gönderilen General Grivas’ın, Kıbrıslı Rumlar arasında oluşan özel ordular ve dağınık birliklerin Kıbrıs hükümetinin denetimine sokmada yararlı olabileceği düşünülmüştü. Kıbrıs’ın toprak bütünlüğü, egemenliği ve bağımsızlığına karşı içten veya dıştan gelebilecek saldırılara karşı koymak gerekçesiyle kurulan Rum MMO’unda görevlendirilen Yunanlı subayların, Kıbrıslı Rumlar arasındaki anti-emperyalist ve anti-faşist ilerici unsurlara karşı başlattıkları faşist baskıları ve askerlik hizmetini 6 aydan 12 aya çıkaran kanunu protesto etmek üzere, 28 Mayıs 1965’te AKEL tarafından Leymosun’da büyük bir gösteri düzenlendi. 1963 sonunda başlayan toplumlararası çatışmalarda AKEL, çatışmaların dışında kalmış ve olayları tasvip etmediğini açıklamıştı. Kıbrıs Emekçilerinin İlerici Partisi, ada halkının esas düşmanının emperyalizm olduğu bilimsel gerçeğinden hareketle, çatışmaların emperyalizmin eskiden beri yürüttüğü “böl ve yönet” taktiğinin bir sonucu olduğunu belirtiyordu.

1966 Mart’ında Başkan Makarios, emirlerini Atina’dan alan ve RMMO ile gönüllü Rum birliklerini yöneten General Grivas’ın yetkilerini ve faaliyetlerini sınırlandırma girişiminde bulundu. Başpiskopos, RMMO’nun Kıbrıs Savunma Bakanlığına bağlanmasını, oradan denetlenmesini istiyordu. Atina ile Grivas’ın bunu kabul etmemeleri üzerine, Makarios ile Grivas arasında güvensizlik ve ayrılık meydana gelmiş, Cumhurbaşkanının amaçları hakkında Atina kuşkulanmaya başlamıştı.

Bu arada Haziran 1966’da Atina ile Ankara arasında gizli görüşmelere başlandı ve temaslar yıl boyunca devam etti. Kasım 1966’da İngiltere, Kıbrıs’taki askeri birliklerinde azaltmaya gitmek istediğini açıkladı. 1967 yazına kadar 2 bin kadar asker geri çekilecek, Lefkoşa’daki RAF istasyonunda sadece uçak bakım işlemleri yapılacak, esas görevler Ağrotur’daki ordu karargâhına bırakılacaktı.

Başkan Makarios’un Kıbrıs polis örgütü içinde ayrı silahlı birlikler oluşturmak istemesi ve Çekoslovakya’dan alınan silahlarla ilgili olarak başlayan gerginlik üzerine, Grivas Atina’ya, “adada kendi denetimi dışında silahlı birlikler olursa, Kıbrıs’taki düzenin bozulmasından kendisinin sorumlu tutulamayacağını” bildirdi. Aralık 1966’da Atina, Kıbrıs’a giden silahların Yunan birliklerinin denetimde tutulacağını açıklarken, 1967 Şubat’ında Ankara, Çek silahlarının Kıbrıs’taki BM askerlerine tesliminde ısrar ediyordu. Aynı yıl içinde Kıbrıs sorununun çözümlenmesi yolundaki temaslar, Yunan cuntası ile Demirel hükümeti arasında sürdürüldü. Eylül 1967’de Keşan-Dedeağaç görüşmelerinde, Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanması ve Türkiye’ye Kıbrıs Türklerinin haklarını koruyacak bir üs verilmesi, tartışılan NATO planları arasındaydı. 31 Ekim 1967’de, 1964 yılından beri Kıbrıs dışında bulunan Türk toplum lideri Denktaş’ın gizlice Kıbrıs’a girmeye teşebbüsünün ardından, Grivas’ın Kasım ayında Makarios’un onayı olmadan Geçitkale saldırısını düzenlemesi gerçekleştirildi. Baskılar sonucu bir kısım Yunan askeri ile birlikte adadan çekilmek zorunda bırakılan Grivas, RMMO komutanlığından uzaklaştırıldı.

29 Aralık 1967’de Kıbrıs Türk liderliği, “1960 Anayasası hükümleri tam olarak uygulanıncaya kadar” ada üzerinde dağılmış Türk bölgelerinin yönetimi için “Geçici Kıbrıs Türk Yönetimi”nin kurulduğunu açıkladı. 9 kişilik yönetimin başkanı Dr. Küçük, yardımcısı da (Nisan 1968’de adaya dönmesine izin verilecek olan) Denktaş olmuştu. Temsilciler Meclisi Türk üyeleri ile Türk Cemaat Meclisi üyeleri yasama meclisi oluşturuyordu.

Kıbrıs hükümetinin tepki ile karşıladığı bu tek taraflı kararın alınmasına kadar, 1964 yılından bu yana Türk toplumu arasında geçen politik mücadeleye göz atmakta yarar var.

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Dr. Küçük, bir süre suskunluktan sonra 1964 yılı içinde, sivil kadrolar üzerinde etkinlik ve baskısını artıran askeri yöneticilere karşı başlattığı kavgasını kazanmıştı. Türkiye Dışişleri bakanlığına gönderdiği raporlarla Genel Kurmay Başkanlığı’nı etkilemiş ve “Bozkurt” diye anılan TMT’nin başkanı Kemal Coşkun’un Türkiye’ye geri çağrılmasını sağlamıştı. Dr. Küçük ve arkadaşları tarafından yürütülen “sivil yönetime dönüş” kampanyasının amacı, Küçük başkanlığında Türk bakanlarla Temsilciler Meclisi ve Cemaat Meclisinin bazı üyelerinden oluşturulan “Genel Komite”nin yetkilerini sivillerin eline geçirmekti. Genel Komite, toplum yönetimiyle ilgili bütün işlerde söz sahibi olacak, Cemaat Meclisi ise eskiden olduğu gibi yalnız eğitim, din ve evkaf isleriyle uğraşacaktı. Fazıl Küçük ve üç bakanı, önce Ekim 1962’den beri Türkiye’nin Lefkoşa Büyükelçiliği Askeri Ateşesi olan K. Coşkun’un kurduğu bu komitenin toplantılarını boykot etmeye başladılar, sonra da Ankara’ya istifa ettiklerini bildirdiler. Ankara hükümetine kendi görüşlerini kabul ettirmeyi başaran Dr. Küçük, ayrıca askeri liderliğin muhalefetine rağmen, lise mezunlarının yüksek öğrenim için Türkiye’ye gelmelerini de sağlamıştı.

1958 yılında kurduğu TMT’nin komutanından yana olan Rauf Denktaş kliği, onun yerine Türk Cemaat Meclisi Başkanlığı görevinde bulunan Şemsi Kazım ve Dr. Fazıl Küçük klikleri arasında başlayan çıkar kavgası, giderek Türkiye basınına “gazoz savaşı” şeklinde yansımıştı. Birbirine düşen Kıbrıslı Türk liderleri uzlaştırmak için 28 Aralık günü Lefkoşa’ya giden Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreteri Zeki Kuneralp ile Hukuk danışmanı Suat Bilge, 29 Aralık 1967 günü “Geçici Kıbrıs Türk Yönetimi”ni açıklamışlardı. Böylelikle Kıbrıslı Türk liderler arasında iyiden iyiye açığa çıkan çekişme ve suçlama kampanyasına sözde bir formül getirilmişti. Yetkiler Dr. Küçük’e teslim edilirken, ayağını kaydırması mümkün olan Denktaş ise ikinci plana itiliyor, Şemsi Kazım ise kızağa çekiliyordu. Makarios hükümetinin, serüvenci lider Denktaş’ın Kıbrıs’a yasal yollardan girmesine izin vermesi ile 4 yıllık aradan sonra görevi başına dönen emperyalizmin bu sadık adamı, sonradan toplumlararası ikili görüşmelere Kıbrıs Türklerinin temsilcisi olarak katılacaktı.

Kıbrıs Türk halkına dayatılan Geçici Kıbrıs Türk Yönetimi’nin Temel Kuralları (Anayasa)’na göre Dr. Küçük, otomatikman Yönetim Kurulu Başkanlığına, Denktaş da yardımcılığına getirilmişti. Bütün temel görevlere yapılacak atamalar, ikisinden birinin önermesi ve diğerinin de onaylaması ile olacaktı. Yürütme Kurulu üyeleri (bakanlar) ise toplumun iradesi dışında atanmış, örneğin 9 kişiden 6’sı hiçbir seçimden geçmemişti. Yasama Meclisi, Yönetim Kurulu’nun denetleme yetkisinden yoksun olup, bütçenin onaylanmasına yer verilmemişti. Yürütmenin, Yasama Meclisi’nden güvenoyu alması sözkonusu bile değildi. Yürütme Kurulu Başkanı, yardımcısı ve diğer üyelerinin yaptıkları eylem ve işlemleri denetleyecek hiçbir organ yoktu.

Bunlar sadece Küçük-Denktaş yönetiminin ilk göze batan anti-demokratik yanlarıydı. Bunların altında, yönetimin hukuka bağlı olmaması, mevcut anayasa ve kanunların halka tanıdığı en basit insan haklarından olan düşünce ve kanaatlerini açıklama, dernek ve siyasal parti kurma vb gibi vazgeçilmez özgürlüklerin fiilen önlenmesi de yatmaktaydı.

Sonradan “geçici”lik sıfatı kaldırılacak olan bu faşist yönetim, yıllarca baskı ve terör altında tutulmuş yoksul emekçi Türk halkını amansızca vergilendirirken, büyük işletme sahipleri ile aracıları denetlememekte, onlardan vergi almak bir yana, devlet eliyle kişi zengin etme mekanizması ile büyük vurgunlar vurmalarına yardım etmekteydi. Gene bu yönetim sorumluları, bankalarına olan borçlarını ödemeleri için yapılan baskıların altında ezilen yoksul halkın yaşamak için tek alternatifi olan “toprağını en çok verene -ki bunlar Rumlardır- satmasını” terörist yollarla önleyerek, söz konusu toprakları kendi şebekeleriyle ucuza kapatıp, astronomik rakamlarla Rumlara satma imkânlarını yaratmaktaydılar. 

1968 yılı başında Makarios, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin Şubat ayında yapılacağını açıkladı. Makarios’un amacı, Türk ve Rum toplumları arasındaki ayrılıkları ortadan kaldırmaya yönelik politikasının halk tarafından onaylanmasını sağlamaktı. Rum toplumu arasında Enosis isteyenler kendi adaylarını çıkardılar ve seçim, Enosis ile Kıbrıs’ın bağımsızlığını isteyenler arasında oldu. 25 Şubat 1968’de Makarios’un politikasının ezici bir çoğunlukla (%90) Kıbrıs halkı tarafından desteklendiği kanıtlandı. Aynı ay içinde Kıbrıs Türkleri de Rumlara uyarak, yalnız Cumhurbaşkanı Yardımcılığı için seçim yapmak durumunda kaldıklarını açıkladılar. Dr. Küçük, Şemsi Kazım kliğinin adayını çekilmeye zorlayarak, yine seçim yapmadan sandalyesinde oturmaya devam etti.

Toplumlararası barıştan yana, anti-emperyalist ve anti-faşist bir politika izleyen Başkan Makarios, Kıbrıs Türklerine üniter Kıbrıs devleti içinde özel hak ve imtiyazlar tanıyacak yeni anayasal reform önerileri hazırlıyordu. Bu amaçla iki toplum arasında anlaşma zemini yaratmak üzere 1964 yılından beri Kıbrıs Türklerine uygulanan sınırlamaları kaldırdı. 1968’in ilk aylarında alınan bir dizi tedbirlerle, seyahat özgürlüğü genişletildi. Türk bölgelerine çimento, kereste ve demir gibi ihtiyaç maddelerinin girmesine izin verildi.

1968 ve 1969 yıllarında toplumlararası görüşmelere devam edilmesine rağmen, çok az bir ilerleme kaydedilmişti. Grivas’ın tekrar adaya dönerek, Rum toplumu içinde tedhiş eylemlerini başlatması, yeni siyasi partilerin kurulması ve 8 Mart 1970’de Makarios’a karşı düzenlenen başarısız suikast teşebbüsüne rağmen, 1970’de, 1960’dan beri ilk defa genel seçimler yapıldı. Türk liderliği de kendi bölgelerinde Temsilciler Meclisi ve Cemaat Meclisi üyelikleri için göstermelik bir seçim yaptırdı. TMT’nin desteklediği “Ulusal Dayanışma Programı” şemsiyesi altında milli bütünlüğümüzün bozulmaması gerekçesi ile tek liste olarak seçimlere giren Küçük-Denktaş Yönetimi, kendi adamlarını Yasama Meclisine doldurdu. Rum toplumu ile işbirliği ve barıştan yana olan sosyal demokrat Türklerin kurduğu “Cumhuriyetçi Türk Partisi”ne karşı yapılan anti-demokratik baskılar, 1973 Cumhurbaşkanı Yardımcılığı seçimlerinde de tekrarlandı. 12 Mart olağanüstü yönetimleri döneminde, yıllanmış lider Dr. Küçük’ün, Denktaş’a karşı adaylığını koyması engellenirken, diğer aday olan CTP Başkanı Berberoğlu da susturulmuştu. Türk toplumunun başına, emperyalizmin ortaklarının yardımıyla, faşist yöntemlerle, zorla, silah tehdidi ile lider kesilenler, halkın, gerçek arzularını, emperyalizme ve faşizme karşı olan nefretini, barış isteklerini ifade etmesine izin vermiyorlardı.

Kıbrıs Cumhuriyetinin seçimle işbaşına gelmiş Cumhurbaşkanı Makarios ile onun hükümetine karşı, faşist Yunan cuntası eliyle girişilen darbe hareketi ve onu izleyen günlerde Kıbrıs’ın bağımsızlık, egemenlik ve toprak bütünlüğünü garanti etmiş olan Türkiye’nin adaya askeri müdahalesi sonunda uygulamaya konan NATO’nun TAKSİM PLANI, 13 Şubat 1975’de özerk Kıbrıs Türk Devletinin ilanı ile bir adım daha ileriye götürülmüştür. Kıbrıs sorununa barışçı bir çözüm bulmak üzere yeniden başlatılan toplumlararası görüşmeleri baltalamayı amaçlayan Kıbrıs Türk liderliğinin bu girişimi, demokratik ülkeler ve dünya kamuoyu tarafından yapılan şikâyet üzerine toplanan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi de üç haftalık görüşmelerden sonra aldığı 12 Mart 1975 tarihli kararda, Kıbrıs Türk liderliğinin tek yanlı kararını esefle karşılamış ve tarafların, BM örgütünün ısrarlı kararlarının uygulanmasını tehlikeye sokabilecek tek yanlı tüm girişimleri karşısında endişelerini belirtmiştir. Bu arada ABD Dışişleri Bakanı Kissinger’in Ankara’ya yaptığı gezi, Türkiye’nin iç ve dış politikasında ilginç yönlendirmeleri de beraberinde getirmiştir. Özellikle Kıbrıs konusunda sivil ve askeri yetkililerle yapılan görüşmelerde, Kıbrıs’la ilgili bazı haritaların toplantılara getirilerek, taksim çizgisi üzerinde pazarlıklar yapıldığı basına da yansımıştır.

Emperyalizm, adayı NATO’nun batmaz bir uçak gemisi haline getirme planlarından hâlâ vazgeçmemiştir. 1958’lere, 1963’lerde ve nihayet 1974’lerdeki olayların düzenleyicileri, yine Amerika, NATO ve onun adadaki kuklalarıdır. Faşist Yunan cuntasının düzenlediği darbe ve onun ardından gelen Türk askeri müdahalesi, adaya barış getirmedi. 1955’lerde emperyalizmin sahneye koyduğu “böl ve yönet” politikasını güçlendirdi. Kıbrıs halkını bölmek isteyenler, planlarını gizlemek için “iki toplum bir arada yaşayamaz” masalını uydurarak, yerli faşist örgütleri yardımıyla, yalanla, tehditle, yüzbinlerce Kıbrıslıyı yerinden, yurdundan kaldırarak, adanın başka bölgelerine sürmüşlerdir.

Bugün Kıbrıs’ta barışın sağlanması için ilk olarak Kıbrıs devletinin birliğini, toprak bütünlüğünü ve bağımsızlığını tescil etmiş olan BM örgütünün, durumun normalleştirilmesi yolunda aldığı çeşitli kararların bir an önce hayata geçirilmesi gerekmektedir. Bunun için de adanın her türlü askerden arınması, Türk ve Rum yeraltı örgütlerinin yasadışı ilan edilmesi, BM Genel Kurul kararında da belirtildiği gibi göçmenlerin güvenlik içinde evlerine dönmeleri, ada ekonomisinin tekrar canlandırılması kaçınılmazdır. Ancak bu yol izlendiği takdirde, Kıbrıs adası sükûn ve refaha kavuşacak, açılan yaralar yavaş yavaş sarılacak, bölge ve dünya barışına hizmet edilecektir.   

(“Mehmet Yüksel” imzasıyla, İlke dergisi, İstanbul, Nisan 1975, Sayı:16)

     
  
  
  
   


EMPERYALİZM VE YERLİ ORTAKLARININ KIBRIS’TAKİ AÇMAZI

Kıbrıs’ta “Federe Türk Devleti”nin ilan edilmesiyle, emperyalizmin uzun yıllardan beri Kıbrıs’ta gerçekleştirilmek istediği amaca oldukça yaklaşılmıştır. Bu, adanın Türkiye ve Yunanistan arasında taksimidir. Böylece, faşist Sampson darbesi ve Türkiye savaş harekâtı öncesinde bağımsızlıkçı bir tavır koyan ve üçüncü dünya ülkelerinin yanında yer alan ve emperyalizmin kolaylıkla at oynatamadığı bir alan olan Kıbrıs Cumhuriyeti artık tamamen ortadan kalkmış ve ada, her ikisi de gerici NATO’nun üyesi olan ve Amerikancı iktidarlar tarafından yönetilen Türkiye ve Yunanistan arasında taksim edilmiş olacaktır. ABD emperyalizminin yıllardır istediği budur.

Bu amaçla yıllardır adada bunca kan dökülmüş, kardeş kardeşe düşman edilmiş, Türk ve Rum halkları arasına suni düşmanlıklar sokulmuş, ilerici ve demokratlara, SOSYALİSTLERE en korkunç baskılar yapılmıştır. Emperyalizm, geleneksel “böl ve yönet” politikasını uygulamış, bir yandan faşist Denktaş’ı, bir yandan da faşist Grivas’ı desteklemiş, her ikisini de Kıbrıs işçi sınıfının desteklediği bağımsızlıkçı eski yönetime karşı kışkırtmıştır.

Kıbrıs’taki Türk kesimindeki faşist iktidar kliği, yıllardır bu halk düşmanı politikaya karşı çıkan, gerçekleri savunan yurtseverlere ve sosyalistlere, gene faşist yeraltı örgütü TMT’nin yardımıyla, büyük baskı ve zulüm uygulamış, birçok demokratı el altından yok ettirmiştir. Kıbrıs’ta Türk kesiminde bugün de faşist bir yönetim vardır.

Faşist Denktaş kliği, hiçbir zaman adanın bağımsızlığından yana olmamıştır. Başından beri iki toplumun kardeşçe bir arada yaşamasına karşı çıkmış, her zaman ayrılıktan yana olmuştur. Kıbrıs anayasasında yer alan iki halkın yakınlaşmasını öngören ve sağlayacak –az da olsa- mevcut tedbirlerin uygulanmasını hep engellemiştir.

Denktaş kliği başından beri emperyalizmin Kıbrıs’ı bölme politikasına hizmet etmektedir. Kıbrıs 1960 anayasasına göre idare edilirken, önceden adadan kaçmak zorunda kalmış olan Denktaş, Ekim 1967’de gizlice adaya gelmiş ve daha sonra Türkiye’deki gerici iktidarın da onayı alınarak, 29 Aralık 1967’de tek taraflı bir kararla “Geçici Kıbrıs Türk Yönetimi”nin kurulduğu açıklanmış, anayasa çiğnenmişti. Kısa bir süre sonra bu “geçici” sıfatı da kaldırılarak, adanın bölünmesinde ilk adım atılmıştı. İngiliz entelijans servisi yetiştirmesi Denktaş, o zamandan beri gücünü artırmış, son “seçimlerde” Fazıl Küçük’ü tasfiye ederek, Kıbrıs Türk kesiminde iktidarı ele geçirmiştir.

Olayların tarihsel gelişmesi göstermektedir ki, son “devlet” ilanı yıllardır sürdürülen emperyalist bir politikanın doğal bir sonucudur. Adanın, emperyalizmin ve yerli hâkim sınıfların doğrultusunda bölünmesi sürecinin özel bir aşamasıdır. Adanın bağımsızlığını yok etmede Makarios, gericiler için ciddi bir engeldi. Faşist Sampson darbesi ve bunu izleyen Türk işgali bilinen değişiklikleri yaratarak, Adanın fiilen bölünmesini sağlamıştır.

13 Şubat’ta ilan edilen “Türk Devleti” bu yüzden emperyalizmin bilinen politikasının sürdürülmesinden, emperyalizmin çıkarların genel olarak kollanmasından başka bir şey değildir. Adanın fiilen bölünmesine ve NATO’nun kontrolü altına geçmesine bir adım daha yaklaşılmıştır. Bu durum, bu yüzden genel olarak emperyalizmin lehine olmuştur.
Fakat meselenin bir de başka yanı vardır. Bu da, emperyalizmin çıkmazı ile ilgilidir. Genel gelişme gericilerin çıkarına olmuştur, ama bunun yarattığı birçok özel durumlar, gericileri oldukça zor durumda bırakmaktadır.

Kıbrıs meselesinin önce gelen aktörleri Amerikan, Türk, Yunan egemen sınıfları ile Kıbrıs’taki egemen sınıflar ve NATO üyesi ülkelerin egemen sınıflarıdır. Politik gelişmeler, bu sınıf ve zümrelerin kendi çıkarlarını gerçekleştirmeye çalışırken, önce devrimci güçlerin muhalefeti ve mücadelesiyle karşılaşmaktadırlar. Dışta sosyalist sistem ve ezilen halkların muhalefeti, içte işçi sınıfı ve emekçi halk muhalefeti, gericilerin politikalarını kolaylıkla uygulanmaya sokulmasından sonra, tamamen ters sonuçlar doğurmasında ve derhal yeni gerici taktiklerin aranmasında en önemli unsurdur. Emperyalizmin somut bir anda kendi çıkarları için giriştiği operasyon, kısa zamanda kendi aleyhine işler olabilmektedir.

Hesapları şaşırtan ikinci unsur, birinciden hiç de bağımsız olmadan gelişen, meseleyle doğrudan ilgili ülkelerin egemen sınıfların arasındaki çıkar ilişki ve çelişkileridir. Söz konusu çıkarların, bu somut dönemde, her durumda uyuştuğu kesinlikle söylenemez.

Karşılıklı şovenist birikimler, Ege denizinin ve Kıbrıs’ın paylaşılması, AET içinde daha fazla yer kapma çabaları gibi çelişkiler, Türk ve Yunan egemen sınıfları arasında gerginlikler doğurmaktadır. Her ikisi de ABD emperyalizmine ve NATO’ya bağlı olan bu iki ülkenin, ABD emperyalizmine yönelttiği talepler bu yüzden farklı olmaktadır. Gene Kıbrıs içindeki Türk ve Rum sömürücü sınıfların çıkarları her zaman uyuşmamaktadır. Bütün bu gerici sınıf ve zümreler ancak halkların mücadelesine karşı birleşebilmektedir. Bu konuda birbirlerini el altından desteklemekte, fakat iş, ganimetin paylaşılmasına geldi mi pekâlâ takışmaktadırlar.

ABD emperyalizmi güçlü dönemlerinde bu sürtüşmeleri emperyalizmin genel çıkarlarını zedelemeyecek biçimde kontrol edebiliyordu. Fakat şimdi hızla gerilemekte, sosyalist sistemin, uluslararası işçi sınıfı hareketinin ve ulusal kurtuluş hareketlerinin karşısında adım adım geri çekilmekte olan ABD emperyalizmi, dizginleri eskisi kadar kolaylıkla sahip olmamakta, kendine bağımlı ülkelerde uyumlu bir politika uygulayamamaktadır. Kendi içindeki çıkar çatışmaları, çeşitli finans grupları arasındaki sömürüden en fazla payı alma mücadelesi de buna eklenince, durum emperyalizm için, içinden çıkılması zor karmaşık bir nitelik kazanmaktadır. Kıbrıs olayları, Amerika-Türkiye ve Amerika-Yunanistan ilişkilerinin durumu bunun en açık örneğidir.

Olayların genel gelişimi emperyalizmin genel çıkarları doğrultusunda olmuşsa da, emperyalizm tarafından planlanıp yürürlüğe konmuşsa da, olayların diyalektik bütünlüğü içinde oluşan yan faktörler, genel gidişin özel konakları, bunların karşılıklı etkileşimleri ortaya öylesine değişik ve yeni gelişmeler çıkarmıştır ki, ikincil ürünler olan bu gelişmeler -kapitalizmin genel buhranının unsurları tarafından etki güçleri birkaç katına çıkarılarak- temeldeki genel çıkarları zedeleyen ve belki de ters tepmesine yol açabilecek, birincil önemdeki gelişmeyi (yani Kıbrıs’ın bölünmesini) başka yollara sokabilecek, genel krizi daha da derinleştiren unsurlar niteliğine bürünmüşlerdir. Şimdi bu noktayı açalım.

Emperyalizmin amacı Kıbrıs’ın bağımsızlığına son verilerek, adanın NATO kontrolüne girmesiydi. Bu süreç genel olarak tamamlanmaktadır. Peki ne pahasına? Yunanistan’da faşizm devrilmiştir. Yunanistan NATO’nun askeri kanadından çekilmiştir. Türkiye’ye askeri malzeme sevkiyatı kesilmiştir. Her iki ülke anti-emperyalist ve NATO aleyhtarı akımlar gelişmiştir. Türkiye ve Yunanistan arasındaki gerginlikler oldukça artmıştır. Amerika’da iki finans grubunun politik temsilcileri birbirlerine girmişler, bütün Amerikan kamuoyunun bu politikacılara olan güveni son derece sarsılmıştır. ABD’ye bağımlı iki ülke takışmaktadır. Son gelişmelerde Türkiye egemen sınıfları fazlaca desteklemiş, Yunan egemen sınıfları “mağdur” duruma düşmüştür. ABD emperyalizmi kendi elleriyle durumu içinden çıkamayacağı bir hale sokmaya devam etmektedir ve edecektir. Denge tamamen bozulmuştur. Türkiye ve Yunanistan’ın arasının bulunması zorlaşmaktadır. ABD emperyalizmi bu alanda tercih yapamayacağı için, kendi bindiği dalları kesme durumundadır. 20. Yüzyılın son çeyreğinde emperyalist kapitalist kampta bir vidanın düşmesi, bütün cihazı felç eder. ABD Türkiye ile Yunanistan arasında tercih yapamaz, ikisinden birini feda edemez. Bir pazarın lehine diğer pazarı feda edemez. İkisini birden idare edememektedir. Bu, emperyalizm için tam bir açmazdır ve emperyalizmi sürekli içten kemirecektir.

Türkiye’nin Kıbrıs’ta yeni devleti ilan etmesinin bu somut anda olması doğrudan Amerikan yardımının kesilmesiyle ilgilidir. Bu adım er-geç atılacaktı. Ama bu somut adımın, iki bağımlı ülkenin arası düzelmeden atılmış olması, bu özel durum, genel planlamayı daha da bozmuştur. Tıpkı kapitalist ekonomi de ekonomik birimler çapında mükemmel planlamanın mümkün olması, ama bütün ekonomi çapında planlamanın imkânsız olması ve bu iki çelişmenin kapitalizmin yıkılmasına götürmesi gibi, Kıbrıs konusunda planlama yapılmış ve yürütülmüş, fakat iş genel, uluslararası politika alanına gelince fiyasko ile karşılaşılmıştır. Keşmekeş almış yürümüştür.

Yerli hâkim sınıflar Kıbrıs’ta sözde federe devlet ilan etmekle ne amaçlamışlardır? Önce emperyalizmin ve kendi çıkarlarının doğrultusunda adanın bağımsızlığının yok edilmesi. Sonra askeri yardımın kesilmesine karşı bir “tepki” gösterisi. Yardım kesilmesin diye nasıl Kıbrıs’tan iki tugay asker göstermelik olarak çekildiyse, bu bir fayda vermeyince, şimdi gene temelde emperyalizmin politikasına karşı olmayan, ama görünüşte ABD’ye karşı bir tavır havası vermeye yönelik bu hareket tezgâhlanmıştır. Ama hesaplar bu sefer de tutmamıştır.

Hareket anti-emperyalist bir tavır olmaktan çok uzaktır. İkili anlaşmalara, NATO’ya, genel olarak Türkiye’deki emperyalizme karşı çıkılamayacağı için Kıbrıs’ta bu özel girişim yapılmıştır. Hareketin bir diğer amacı da halkta artan anti-emperyalist tavırların bastırılmasıdır. Kıbrıs’ta ABD planları uygulanırken, Amerika’ya karşı çıkılıyormuş havası verilerek, bu muhalefet uyutulmak istenmiştir.
Fakat genel olarak emperyalizmin planlarına uygun olan söz konusu adım, bu somut anda emperyalizmin işlerini daha da karıştırmıştır. Yunanistan’a ne cevap verileceği, ABD’yi derin derin düşündürmektedir.

Yerli egemen sınıfların attıkları son adım, öte yandan, tam bir şaşkınlığın ifadesidir. Aylardır süren hükümet bunalımı, ülke içinde güçlenen sosyal muhalefet, bütün yalvarmalara rağmen kesilen askeri yardım, yeni bir maceradan başka yere götüremezdi. Hesaplar gene tutmamıştır. Güney Kore’den başka -Pakistan ve İran dâhil- hiçbir ülke yeni “Türk Devleti”ni tanımamıştır. Herkes Makarios yönetimini meşru yönetim olarak tanımaya devam ettiğini açıklamaktadır. Türkiye dış politikasının, uluslararası planda, yerli yönetimi dünyada yalnız bırakmış. Dıştaki yalnızlık, etkisini ülke içinde de göstermiştir. “17. Türk Devleti” etrafında ilk günlerde estirilen şoven hava bir balon gibi sönmüştür. Burjuva politikacıları ne yapacaklarını iyice şaşırmışlardır. Kaş yapalım derken, göz çıkarılmak üzeredir. ABD’den bile destek gelmemiştir.

Özetlersek, emperyalizm ve yerli egemen sınıflar tarafından girişilen operasyonlar sahibini vuran tüfekler niteliğini kazanmaktadır. Bu, kapitalizmin genel bunalımının derinleşen üçüncü döneminin doğrudan bir sonucudur. Bütün, kendi parçaları arasındaki birliği kesinlikle sağlayamamaktadır. Ve buna yol açan neden, öncelikle dünya sosyalist sisteminin, uluslararası işçi sınıfı hareketinin ve ulusal kurtuluş hareketinin her geçen gün emperyalizme yeni darbeler vuran güçlü mücadelesidir. Masa başı pazarlıkları, kapalı kapı ardında tezgâhlanan komplolar, halkın mücadelesi sonucu kısa zamanda deşifre olmakta, ters tepmektedir. Bu, emperyalizmin ve yerli ortaklarının açmazının ifadesinden başka bir şey değildir.

Kıbrıs’ın bağımsızlığını yok etme uğruna girişilen genel operasyon, özel olarak, emperyalizmin ve ortaklarının aleyhine olmuştur. Ülkemizde egemen sınıflar yeni pazarlar fethetmek için yola çıkmışlardır, kan dökmüşlerdir, halkların kendi kaderini tayin ilkesini çiğnemişlerdir. Ama çarşıdaki pirince giderken, evdeki bulgurdan olmuşlardır, olacaklardır. Askeri harcamalar, hayat pahalılığını, işsizliği ve enflasyonu daha da artıracaktır. Sosyal muhalefet daha da güçlenecektir. Kıbrıs olayları başladığından beri, bütün şoven şartlamalara, “milli beraberlik” edebiyatına rağmen, demokratik, ekonomik ve sosyalist mücadele hızla gelişmiştir.

Kıbrıs’ta şimdiki şartlar altında adil ve kalıcı bir çözüm bulunamaz, Bunun için öncelikle adadaki bütün yabancı askerlerin çekilmesi, ABD emperyalizminin ve Türk ve Yunan egemen sınıflarının adanın içişlerine karışmasına son verilmesi, Kıbrıs halkına kendi kaderini tayin etmesi imkânı tanınması gerekmektedir. Bu da, bizce Yunanistan ve Türkiye’de gerici iktidarlar olduğu sürece imkânsızdır.

Sosyalistler olarak yerli hâkim sınıfların halkımızın zararına olan Kıbrıs macerasından vazgeçmesini ve şovenizmin etkilerinin yıkılması için mücadele etmeliyiz. Burjuva politikacılarının Kıbrıs politikalarını halkımıza açıklamalıyız. Kıbrıs emekçi sınıfları ile dostluk ve dayanışma içinde olmalıyız.

(“A. Alpınar” imzasıyla, İlke dergisi, İstanbul, Mart, 1975, Sayı:15)




DARBEDEN GÜNÜMÜZE KIBRIS BUNALIMI

Kıbrıs halkının seçtiği, yasal Makarios hükümetine karşı, 15 Temmuz 1974 günü Lefkoşa’daki Yunanlı subaylar tarafından, NATO ve CIA’nın desteği ile gerçekleştirilen faşist darbe, Kıbrıs sorununda yeni bir dönemin başlamasına yol açmıştır.

Kıbrıs’ın bağımsızlığına kavuştuğu 1960 yılından bu yana, NATO ve emperyalizmin Yakındoğu’da yeni bir kalesi durumuna getirme çabaları sürekli olarak körüklenmiştir. Kıbrıs’ta, gün geçtikçe gelişmekte olan tam bağımsızlıktan yana emekçi halk hareketinin sindirilmesine yönelik ve adada kurulmuş olan demokratik rejimin başkanı Makarios’un faşist Yunan cuntası eliyle devrilmesini amaçlayan darbe olayı, dünya kamuoyunun dikkatlerini derhal Doğu Akdeniz’deki bu küçük ada üzerine çevirmiştir.

Başpiskopos Makarios, darbe sabahı kendisini öldürmek isteyen faşist subayların elinden kaçmayı başarmış ve daha sonra da sığındığı Baf kasabasından Rum halkına hitaben yaptığı konuşmada, “Yunan cuntası Kıbrıs’ı mahvetmeye ve taksim etmeye karar vermiştir. Fakat cunta başa geçmemiştir ve ben yaşadığım sürece Kıbrıs’ta cunta geçmeyecektir” diyerek, “bütün büyük ülkeleri, barışsever bütün hakları; bağımsızlık, egemenlik, demokratik hakları savunma ve Yunan diktatörlüğüne baş eğmemem mücadelesinde Kıbrıs halkını desteklemeye” çağırmıştı.

Emperyalizmin 21 Nisan 1967’de Yunanistan’da, 12 Mart 1971’de Türkiye’de uyguladığı yöntemler, 15 Temmuz 1974’de Kıbrıs’ta deneniyordu. Adanın bağımsızlığını sözümona “korumak” için gelmiş olan Yunan subayları, darbeden hemen sonra Lefkoşa’da bilinen terör ve tutuklama sahnelerini tekrarlamışlar, solcu ve Makariosçu avına başlamışlardı. Bir yandan binlerce ilerici Rum tutuklanırken, öte yandan da kanlı cinayetler işleniyordu. Darbecilerin Cumhurbaşkanlığına getirdikleri eski EOKA’cı Nikos Sampson ve kurduğu yeni kukla hükümetin, ilk resmi teması ABD ve İngiltere Büyükelçilikleri ile yapmış olması, darbe arkasındaki güçlerin kimliğini göstermesi yönünden ilginçtir.

Kıbrıs Elen Cumhuriyeti’nin kurulduğu dünyaya duyurulurken, adada yaşayan Türk toplumunun “seçilmemiş”, tepeden inme lideri Rauf Denktaş, olayları Rumların bir iş sorunu olarak nitelemiş ve yaptığı radyo konuşmasında Kıbrıslı Türkleri, evlerinden çıkmamaya ve sakim olmaya davet ederek, “olayların salimen atlatılacağına eminim” demiştir. Siyaset sahnesine çıkmasından bu yana yıllardır Kıbrıs Rumlarına ve Enosis propagandasına karşı fanatik milliyetçi bir tutum izleyen Rauf Denktaş, cuntacıların paralelindeki bu görüşleri savunurken, ertesi gün Türkiye Savunma Bakanı H. E. Işık “Kıbrıs’taki olayların uluslararası bir sorun olduğunu” söylüyordu.

Türk ve Rum Kıbrıslıların faşizme ve emperyalizme karşı ortak bir savaş vermeleri gerektiği bir dönemde Kıbrıs Türk Yönetimi Başkanı Denktaş, Kıbrıs Türklerini tarafsız ve olayların dışına tutma çabaları ile emperyalizmin ada üzerinde uygulamak istediği planları dolaylı olarak desteklemiş oluyordu. Nitekim darbe sabahı, CIA’nın yardımları ile kurduğu gazetesinde bastırdığı el ilanlarını Lefkoşa’da dağıtarak, cuntacıların ortaya attığı Makarios’un öldüğü haberini yaygınlaştırmaya çalışırken, çabaları boşa çıkıyor ve radyolar Makarios’un ölmediğini duyuruyordu.

Faşizmin boyunduruğu altına girmemek için derhal direnişe geçerek, emekçi halkın demokratik atılımlarını engelleme girişimlerine karşı koyan Kıbrıslı Rum ilericileri bir hafta içinde binlerce kayıp vermişler ve Atina cuntası, NATO ve Amerikan emperyalizmine karşı savaşmışlardı. Bu arada ada üzerinde dağınık halde bulunan Türk bölgelerine sığınmak zorunda kalan bazı yurtseverlerin, Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT) tarafından verilen bir emirle cuntacılara geri verilmesi, Kıbrıs Türk liderliğinin faşizm yanlısı tutumunun somut örneklerindendir.

Kıbrıslı Rumlar arasında gelişen direniş hareketi karşısında emperyalizmin bir oldu-bitti ile faşizmi Kıbrıs’ın Rum bölgelerinde de yerleştirme çabaları bir sonuç vermeyince, ABD ortaya bir barış planı atmış ve 8 gün başkanlık koltuğunda oturtulan Sampson istifa ettirilerek yerine, yıllardır sürdürülen toplumlararası görüşmelerdeki Rum temsilci Glafkos Klerides getirilmişti.

Kıbrıs’ta gelişen olaylar karşısında, Kıbrıs’ın bağımsızlığını garantileyen üç NATO ülkesinden biri olan İngiltere’nin, Türkiye hükümetinin ortak müdahale önerisini kabul etmemesi üzerine, Türkiye 20 Temmuz 1974 günü, 1960 Garanti Antlaşmasına dayanarak Kıbrıs Cumhuriyeti’nin zedelenen “bağımsızlık ve toprak bütünlüğünü korumak ve Kıbrıs’taki Türk ve Rum toplumlarına barış getirmek” üzere adaya askeri müdahalede bulunduğunu açıkladı. Son güne kadar Kıbrıs’taki kanlı darbeden Yunanistan’ı sorumlu tutmaktan kaçınan ABD Dışişleri Bakanlığı, müdahale üzerine yaptığı açıklamada Ankara’nın davranışından “üzüntü” duyduğunu belirtirken, bunalımı tahrik eden Yunan cuntasını kınamamaktaydı.

Çıkartma sabahı Türkiye başbakanı Ecevit, “Savaş için değil, barış için Yeşiladayı kanlı bir ada olmaktan kurtarmak, yalnız Türklere değil, Rumlara da barış getirmek için adaya gidiyoruz” derken, hükümet sözcüsü Orhan Birgit de müdahalenin amaçlarını şöyle özetliyordu: “Bu barışçı hareketimizin gayesi, Kıbrıs Cumhuriyetinin varlığına ve tüm Kıbrıs halkının haklarına yönelik tehlikeyi bertaraf etmek ve Kıbrıs’ın bağımsızlık ve toprak bütünlüğünü, güvenliğini ve anayasanın temel maddeleriyle ihdas edilmiş düzeni yeniden ihya etmektir.”

Bu karar, kısa bir süre için başta Sovyetler Birliği olma üzere, diğer sosyalist ülkeler tarafından da desteklemişti. Özellikle Sovyetler Birliği, darbeden önceki aylar içinde Kıbrıs’ta oynanmak istenen oyunlar karşısında Yunan cuntasını uyarmış, 7 Temmuz 1974 tarihli İzvestia gazetesinde yayınlanan bir yazıda da Makarios’un başkanlığındaki yasal Kıbrıs hükümetinin zorla devrilmesi için ortam hazırlandığı ve bundan endişe duyulduğu açıklanmıştı. 21 Aralık 1963’te, Kıbrıs Cumhuriyeti henüz üç yaşında iken emperyalist ülkelerin Kıbrıs’ı NATO strateji çemberi içine sokmak amacıyla sürdürmekte oldukları politikanın bir uzantısı olarak başlattıkları toplumlararası çatışmalardan günümüze kadar geçen süre içinde Sovyetler Birliği, daima Kıbrıs adasının bağımsızlık, egemenlik ve toprak bütünlüğünden yana olduğunu çeşitli vesilelerle açıklamıştı. 1955’lerden beri Kıbrıs’taki sağcı unsurların istekleri ve adanın NATO’laştırılmasını sağlayacak olan ENOSİS ve TAKSİM tezleri, Sovyetler Birliği tarafından hiçbir zaman desteklenmemişti. Her iki görüşün de Kıbrıs’ın bütün veya bölünmüş olarak NATO’nun eline geçmesiyle sonuçlanacağı bir gerçekti. Oysa Kıbrıs’ta bağımsızlığın kazanılmasından sonra gittikçe gelişen emekçi halk hareketi ve Makarios başkanlığındaki hükümetlerin tarafsız dış politikası, emperyalizmi rahatsız etmekteydi. Amerikan emperyalizmine bağlı NATO’nun savaş kırkırtıcıları, Kıbrıs’ı Doğu Akdeniz’deki kurtuluş hareketlerine karşı bir saldırı üssü olarak kullanmak istiyorlardı.

Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios ise içte uyguladığı denge politikasına karşılık, dışta anti-emperyalist bir politikayı sürdürüyor ve ada üzerinde NATO üsleri kurulmasına kesin olarak karşı çıkıyordu. Özellikle 1967 yılında Yunanistan’da faşist cuntanın yönetimi ele geçirmesinden sonra kesinlikle Ada’nın bağımsızlığının sona ermesi ve NATO üssü haline getirilmesi demek olan enosise karşı tavır almıştı. Makarios, enosisin gerçekleşmesi halinde, her zaman ve ne şekilde olursa olsun Türkiye’nin adaya müdahalesine yol açacağını biliyordu. Nitekim 15 Temmuz darbesinden sonra da öyle oldu.
Makarios ile cunta arasındaki anlaşmazlıklar sadece siyasi ve askeri konulara ilişkin değildi. Yunanistan’ın askeri rejimleri Makarios’u hiçbir zaman istememişler ve bizzat Başpiskopos’un açıkladığı gibi Yunan Silahlı Kuvvetleri Komutanlığının talimatı değilse bile onayı ile Yunan subayları, kendisini öldürmek için birkaç kez komplo hazırlamışlardı. Dolayısıyla ortadaki sorun bir görüş ayrılığı değil, bir ölüm-kalım sorunuydu.

Faşist Atina cuntası, Kıbrıs’ın Rum kesimlerini tam kontrolü altına almak amacıyla kurmuş olduğu EOKA-B örgütünü yaşatmak için milyonlar harcamıştı. Bunları kaybetmeye pek razı olmayacaktı. Makarios’un Temmuz ayı başında Atina’ya gönderdiği mektupta, Rum Milli Muhafız Ordusunda görevli Yunanlı subayların adadan uzaklaştırılması konusunda gerçekten kararlı görünmesine rağmen, cuntanın herhangi bir darbe teşebbüsüne girişmeden buna boyun eğebileceğine inanmak güçtü. Yunan cuntası Kıbrıs’ın içişlerine bir müdahalede bulunmayı tasarlıyorsa, beş bin muhafızın terhis edilmeleri beklendiği 20 Temmuz’dan önce harekete geçmek durumundaydı. Nitekim de öyle oldu. Yunanlı generaller enosis için bir adım atmışlar ve CIA’nın desteği ile Makarios’u devirmişlerdi. Sovyetler Birliği ise oynanmakta olan oyunu sezmekte gecikmedi ve Türkiye’nin yanında yer aldı. Fakat siyasi gözlemcilere göre, Moskova, Türkiye, Kıbrıs’taki yasal düzenin geri getirilmesinden söz ederken, bunu “darbe öncesi düzen” anlamına yorumlamıştı. Ankara’nın Makarios’u geri getirmekle uğraşmayacağını, fakat ülkede Ecevit hükümetini güçlendirmek ve Türkiye’nin Kıbrıs’taki varlığını kalıcı ve sürekli hale getirmek istediğini anlamakta biraz gecikti. Türkiye’nin müdahalesi, adanın Türk ve Rumlar arasında taksimi demekti. Türk Silahlı Kuvvetleri’ne bağlı birliklerin adaya çıkmasından sonra gerçekler ortaya çıktı. Çıkartma günü Moskova’daki Türk elçisi ile Gromiko arasındaki görüşmeden sonra resmi bir açıklama yapılmayışı bunu kanıtlıyordu.

20 Temmuz 1974’de toplanan BM Güvenlik Konseyinin 353 sayılı kararı ile ateşkesin derhal ı-uygulanması, adanın toprak bütünlüğüne saygı gösterilmesi, yasal hükümetin işbaşına dönmesi ve tüm yabancı güçlerin adadan çıkması gerektiği ilgili ülkelerce de onaylanmasına rağmen, bu hükümler de gerçekleştirilmemiştir.

Kısa bir süre uygulanan ateşkes kararından sonra ABD, garantör ülkeler olan Türkiye ve Yunanistan’a yeniden silah satmak için faaliyete geçerken, Londra’da yapılan görüşmelerde Amerikan temsilcisi Joseph Sisco, kendisi ile görüşen Türkiye Başbakanı Ecevit’e 4 yıldır verilmeyen Amerikan yardımının tümünün verileceğini söylüyordu. Geçen ay içinde Amerikan Associated Press ajansının açıkladığına göre Türkiye, Temmuz ile Eylül ayları arasında ABD’den 40.5 milyon dolarlık askeri borç almış, her biri 84 milyon TL değerinde olan 4 Fantom uçağı bu hesabın dışında tutulmuştur. Öte yandan bugünkü bütçede Kıbrıs çıkartması yüzünden 20 milyar TL açık bulunduğu belirtilmektedir. Müdahalenin Türkiye’ye getirdiği ekonomik ve politik sonuçların incelemesi ayrıca yapılabilir.

“Birinci Barış Harekâtı”nı izleyen günlerde Cenevre’de başlayan barış görüşmelerine Kıbrıs halkının temsilcileri çağrılmıyor ve taraflar adayı kendi aralarında paylaşmaya kalkışıyorlardı. İkinci tur görüşmelerde de ilk iki gün NATO’ya bağlı ülkelerin Kıbrıs’ın geleceği üzerinde “kantonal mi, federatif mi” diye pazarlık yapmalarından sonra, Kıbrıslı temsilciler toplantılara katılabiliyordu.

Tarafların anlaşamamaları üzerine başlatılan İkinci Harekât sonunda, Kıbrıs toprağının yüzde 40’ına yakın bir kısmı, Türk Silahlı Kuvvetlerinin denetimine geçiyordu. Ecevit, “harekâtı adayı bölmek için yapmadık” derken, Denktaş yine falso yapıyor ve “Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin sınırlarının Türk ordusu tarafından çizildiğini” söylüyordu. Rauf Denktaş, müdahalenin yapıldığı sabah Bayrak Radyosundan yaptığı konuşmada, Türk birliklerinin adanın dört bir yanından çıkartma yaptığını açıklarken, TMT’nin Lefkoşa Merkez Komutanlığı da tüm Türk bölgelerine, Rumlara karşı taarruz emri veriyordu. Oysa çıkartma sadece Girne kıyılarından yapılıyor ve eldeki kurşunlarını harcayarak, deniz veya havadan Türk askerlerinin gelmesini bekleyen güneydeki Türkler, sonunda Rum Milli Muhafızlarına teslim olmak durumuyla karşı karşıya bırakılıyordu. Güney Kıbrıs’ta kalan Türk bölgelerinde yüze yakın mücahidin ölmesine Rauf Denktaş’ın radyo konuşması sebep olmuştur.

Enosis planı suya düşünce, Amerikan emperyalizmi taksim planını uygulamaya koymuştur. Kıbrıs’ta gelişmekte olan, halkın bağımsızlık, demokrasi ve sosyal ilerleme yolundaki kazançlarını engellemek ve adayı bölerek kendi planlarını uygulamak isteyen NATO çevreleri, Cenevre görüşmelerinden sonra alınan kararlarda, Kıbrıs’ın bağımsızlık ve toprak bütünlüğüne yer verdirmemiş ve yabancı askerlerin adadan çekilmesinden de söz edilmemiştir.  Ağustos ayı içinde Washington Post gazetesi yazarlarından John Anderson, yayınladığı bir makalede, ABD Dışişleri bakanı Kissinger’in adayı taksim etmek istediğini açıklamıştır. Anderson’a göre Kissinger, sadece, Türklerin sürekli olarak Kıbrıs’ta kalmasının adayı Sovyetler Birliği’mim elinden kurtaracağına inanmaktadır.

ABD’nin Kıbrıs adasını bölme politikası, Acheson Planı ile ilk defa 1963 olaylarından sonra ortaya atılmıştı. Emperyalistler, 1963 Aralık ayı sonunda Türklerle Rumların birbirlerine karşı kışkırtılmasıyla başlayan çarpışmalar sonunda, Kıbrıs’ta bozulan anayasal düzeni kendi çıkarlarına daha çok hizmet edecek bir şekle sokmak için yoğun çalışmalara başlamışlardı. Garanti Antlaşmaları, Kıbrıs’ın bağımsızlığını zedeleyen bir paravana olup Kıbrıs’ın içişlerine karışmayı sağlıyordu. Oysa bağımsız bir devlet için NATO garantisine ihtiyaç yoktur, topraklarında da yabancı asker ve üslerin bulunmaması gerekir.

15 Ocak 1964’de Türkiye, Yunanistan ve İngiltere tarafından Kıbrıs sorununa bir çözüm yolu bulmak için Londra’da başlatılan görüşmelerde İngiltere, arabuluculuk görevinin NATO’ya verilmesini önermişti. Plana göre, Kıbrıs’ın iç düzenini korumak ve çarpışan toplumları ayırmak amacıyla NATO ülkelerinden oluşacak bir Barış Gücü kurulacaktı. Sonradan güvenliği sağlama düşüncesi ile NATO birlikleri sürekli olarak adada kalacak ve İngiltere’nin Kıbrıs’taki üslerinden ayrılması ile yerine NATO, yani ABD emperyalizmi girmiş olacaktı.

Planı Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs Türk liderliği kabul ettiği halde, Makarios reddetmişti. NATO yerine BM Barış Gücü’nün adaya gelmesinden sonra da Amerikan emperyalizmine bağlı Türk ve Rum fanatiklerin ve NATO’nun savaş kışkırtıcılığı devam etti. Temmuz 1964’e kadar 5,000 Yunan ve 600 de Türk askeri gizli yollardan Kıbrıs’a sokuldu. Bağımsızlığın koruyucusu olan garantör devletlerden Türkiye ve Yunanistan’ın bu hareketi, adaya NATO adına girilmesinden başka bir şey değildi. Bu dönemde adaya gönderilen eski CIA ajanı Grivas’ı yeniden kurulan Rum Milli Muhafız Ordusu ve Yunan kuvvetlerinin başında görmekteyiz. Birçok Türk köylerine saldırarak 1955’de başlattığı Enosis kavgasını devam ettiren Grivas, Ağustos 1964 Erenköy saldırısıyla Türkiye’nin adaya ilk müdahalesine yol açmış ve birçok can kaybına sebep olmuştu. Bu olayların hemen ardından ABD Başkanı Johnson tarafından Cenevre’ye gönderilen Dean Acheson, Türkiye ve Yunanistan’a kendi adı ile anılan Acheson Planını sunmuştur. Genel çerçevesi itibarı ile Enosisi öneren bu planın Amerikan ajanı Grivas’ın adaya gönderilmesi ile aynı dönemde ortaya çıkışı çok ilginçtir. Acheson Planına göre,
1.      Kıbrıs, Yunanistan’la birleşecek
2.      Kıbrıs Türklerine Karpaz burnunda iki küçük kanton verilecek
3.      Türkiye, Kıbrıs’ta bir askeri üsse sahip olacak
4.      Türkiye’ye, Yunanistan’a ait olan küçük Meis adası verilecekti.
(31 Temmuz 1964, New York Times)

Kıbrıs’ın bağımsızlığını yitirecek olan bu planın Türkiye ve Kıbrıs Türk liderliği tarafından kabul edilmiş olması “milli dava” savunmalarında ne kadar samimi olduklarını ortaya koyar. Politikasını emperyalist çıkarlara göre devamlı değiştiren Türkiye hükümeti, böylesi bir planı kabul ederken, soruna 120 bin Kıbrıslı Türkün mü, yoksa kendi çıkarları açısından mı baktığını ortaya koyuyordu.
21 Nisan 1967 darbesiyle Yunanistan’da başa geçen faşist cuntayı ilk tanıyan ülkelerden olan Demirel hükümetinin, Makarios’u devirme planlarına hazırlık olarak ABD’nin baskısıyla yapılan Keşan-Dedeağaç görüşmelerindeki pazarlıklardan kısa bir süre sonra, Denktaş gizlice adaya girme teşebbüsünde bulunuyor, ardından da Grivas tarafından düzenlenen Geçitkale ve Boğaziçi saldırıları gerçekleştiriliyordu.

Toplumlararası çarpışmalarla soruna bir çözüm getirilemeyeceğini anlayan, hatta NATO’nun güneydoğu kanadını oluşturan Türkiye ve Yunanistan’ı savaşın eşiğine getiren bu girişimlerden vazgeçen ve Yakındoğu’daki sosyal ve milli kurtuluş hareketleri ile durumunun tehlikeye girdiğini gören ABD, nüfuzunu bölgede kuvvetlendirmek ve Kıbrıs sorununa kendi istediği bir çözümü sağlamak için, iki toplumun temsilcilerini 1968 Haziran’ında görüşme masasına oturtmuştur. Denktaş’ın adaya gizlice sandalla çıkma serüveni, 4 yıl süreyle ada dışında kalan “toplum lideri”nin Kıbrıslı Türkler arasında düşmüş olan itibarını yükseltmek ve onu kahramanlaştırarak, görüşme masasında söz sahibi yapmak için planlanmıştı. 1964 Temmuz’unda da bir grup öğrenci ile Erenköy’e çıkan serüvenci liderin adaya resmi yolla geri dönmesini sağladıktan sonra, Yunanistan’a geri çektirilen Grivas’ın kışkırtıcılık görevi ona devrediliyordu. Cumhuriyet dönemi öncesinde İngiliz emperyalizminin hizmetinde çalışmış ve sınanmış olan Klerides ve Denktaş’ın önce üçlü, sonra beşli olarak sürdürdükleri görüşmeler, darbe öncesine kadar devam ettirilmişti.

Kıbrıs’taki Türk askeri varlığının baş savunuculuğunu yapma çabasında olan Rauf Denktaş’ın 1973 Cumhurbaşkanı yardımcılığı seçimlerinde anti-demokratik bir uygulama ile başbaşa getirildiği bilinmekte iken, Kıbrıs’taki Türk halkının gerçek temsilcisi olduğunu öne sürülemez ve onlar adına görüşme yapma yetkisine sahip olmaması gerekir. Kıbrıs’ın seçimle işbaşına gelmiş Cumhurbaşkanı Makarios’a karşı sürdürülmekte olduğu olumsuz tutum, onun hangi amaç ve çıkarlar uğruna çalıştığını göstermektedir.

Rum toplumunun temsilcisi Glafkos Klerides için de durum farklı değildir. Başkanı olduğu Birleşik Parti’nin var olup olmadığı veya gerçekten birleşmiş mi, yoksa gevşek bir cephe mi olduğu kuşkuludur. 1970 genel seçimlerinde en çok oyu toplamasına rağmen, başkanı olduğu Rum Temsilciler Meclisindeki 35 sandalyeden sadece 15’ini kazanabilen ortanın sağcılarını temsil etmektedir. Partisinin resmi görüşü, Enosisten yanadır. Tıpkı Denktaş’ın Ulusal Dayanışma Grubu’nun politik görüşünün taksim olduğu gibi.

Nitekim adanın bağımsızlığını savunan Cumhurbaşkanı Makarios’a karşı düzenlenen faşist darbeden sonra, toplumlar arası ilk bağlantıyı, emperyalizmin Kıbrıs’taki bu sadık adamları kurmuştur. Klerides, “Denktaş’la her şeye rağmen iki iyi dostuz. Bu gelişmekte olan olayları etkileyemez” diye konuşmuştur. Geçici olarak Kıbrıs Cumhurbaşkanlığı görevini sürdürürken de, Kissinger’in Ankara’ya gelişinin ertelenmesinden bir gün önce, senaryo uyarınca kendisine verilen rolü oynayarak, “Rumların ister istemez coğrafi temele dayalı federasyon fikrine kendilerini alıştırmaları gerektiğini” söylemiş ve emperyalizmin adayı bölme planlarına hizmet etmekte olduğunu ortaya koymuştur. Bu arada “insancıl sorunların görüşülmesi” perdesi ardında, Denktaş’la yaptıkları görüşmelerde, Türkiye’nin adaya müdahalesinden sonra oluşan Türk ve Rum kesimleri arasında nüfus kaydırmasını da gerçekleştirerek, Kıbrıs’ın ikiye bölünmesini sağlamışlardır. 20 Eylül 1974’de Kıbrıs’a dönen Türkiye’nin görüşmelerdeki anayasa uzmanı Orhan Aldıkaçtı da, danışmanlık görevini sürdürmektedir. Karşılıklı olarak 3,308 Türk ve 2,479 Rum savaş tutsağının değiştirilmesinden sonra Rum tarafı, Türkiye’nin adaya müdahalesinden sonra 3,000 kişinin kaybolduğunu öne sürmektedir.

Kıbrıs’ı kuzey ve güney diye iki parçaya ayıran ilk hattın kuzeyinde kalan bölgede, müdahale öncesi 162 bin Rum ve 71 bin Türk yaşamaktaydı. Bugün güneyde kalan Türklerin sayısının 8,200’ü Ağrotur İngiliz üssünde olmak üzere 30 bin kadar olduğu tahmin edilmektedir. Bir BM Raporu’na göre 8 bini Karpaz bölgesinde olmak üzere, kuzeyde dağınık halde yaşayan 13 bin Rum kalmıştır.

Kıbrıs Coğrafya Derneği’nin Türk müdahalesinin Kıbrıs’a getirdiği değişiklikler hakkında hazırladığı raporda, üç kasaba ile 107 Rum köyü ve 55 karma köyün Türkler tarafından işgal edildiği belirtilerek, şu bilgiler verilmektedir: “İşlenebilir toprağın %55’i ile 25 bin dönümlük narenciye bahçesi, Kıbrıs’ın %38.5’ini elinde tutan Türk işgali altında bulunmaktadır. Zahire yetiştiren Mesarya ovası ile zeytin ürününün %45’i, patates ürününün %25’i, tütün ürününün %100’ü, çeşitli sebze ürününün %32’si, otlakların %55’i ve harup ürününün %30’u Türklerin elindedir. 20 bin baş sığır, 80 bin domuz, 7 milyon piliç ve 500 bin koyun ve keçi, Türklerin eline geçmiştir. Bombalamalar sonucu Kıbrıs devlet ormanlarının beşte birini oluşturan 340 km2’lik çam ormanı yanmıştır. Yeniden ağaçlandırma, 5-10 yıl içinde 3-4 milyon Kıbrıs lirasına mal olacaktır. Kıbrıs’ın iki büyük pınarı olan Değirmenlik ve Lapta başpınarları ile yeraltı su kaynaklarının %60’ı, Karadağ’daki en büyük maden ocağı ile Beşparmak’taki taş ocakları da Türk bölgesinde kalmıştır. En büyük liman olan ve ticari deniz trafiğinin %83’ünü çeken Mağusa Limanı ile Lefkoşa ve Mağusa sanayi bölgeleri Türklerin elindedir.
Darbe olayı ve ardından Türkiye’nin adaya askeri müdahalesinden sonra Kıbrıs’ta meydana gelen değişmeler, sorunun çözümünü daha karmaşık bir duruma sokmuştur. 17 Ekim 1974 günü İngiliz Times gazetesinde “Kıbrıs niçin politik bir volkan olmaya mahkûm görünüyor?” başlıklı bir yazı yayınlayan Kıbrıs’taki BM Barış Gücü eski komutanlarından Michael Harbottle, görüşlerini şöyle anlatıyor: “Kıbrıs’ta iki toplum barış içinde birlikte yaşamak istiyor. Geçenlerde Kıbrıs’ta iki hafta kaldım. Bu inancım daha da güçlendi. Taksim, ya da coğrafi federasyon, ada halkı tarafından istenen bir çözüm şekli değildir. Türklerin pek çoğu doğdukları, yaşadıkları yerlerde kalmak istiyorlar. Kıbrıs’ta yerinden ve malından mülkünden edilen ve şimdi güneyde kalan 200 bin insana iş bulmak, ev bulmak için 950 milyon sterlin gerekiyor. Adanın taksimi, onlara evlerine geri dönme özgürlüğünü tanımıyor… Pek çok köyde Türkler ve Rumlar dostça komşu olarak yaşıyor, toplum konularında işbirliği yapıyor. Son olayların bunu sarstığı akla gelebilir. Ama hayır; işbirliği ve birlikte yaşama isteği hem Rumlar, hem de Türkler arasında her zamankinden güçlü. Örneğin, bir köyde polisin makineli tüfek taşıdıkları şüphesiyle rehin aldıkları Kıbrıslı Türkleri, Rumlar serbest bıraktırdı. Her gün böyle haberler geliyor ve adayı bilenler buna hiç şaşmıyor.”

Gerçekten de yüzyıllar boyunca barış içinde birarada yaşamış olan Türk ve Rum toplumları, 1955’lerden beri uygulanan emperyalizmin adayı bölme planlarından tedirgin olmakla beraber, yine de savaş dönemlerinden sonra kısa bir süre içinde kaynaşmışlar; tarlada, fabrikada ve işyerlerinde dostça çalışabilmişlerdir. 1958, 1963 ve 1967 çarpışmalarından sonra Türk ve Rum Kıbrıslılar, emperyalizmin kışkırtmaları olmadığı dönemlerde birarada yaşayabileceklerini dünyaya göstermişlerdir.

Kıbrıslı Rumlar arasında 1965 yazında yapılan bilimsel bir kamuoyu araştırmasında şu ilginç sonuçlar ortaya konmuştu (Bak. Cyprus, Constitutionalism and Crisis Government, Stanley Kyriakides, University of Pennsylvania Press, 1968): “Kıbrıs sorununu doğuran nedenler nelerdir?” sorusuna cevap veren halkın %85’i Zürih ve Londra Antlaşmaları ve NATO, %5’i Kıbrıs Türkleri ve %9.2’si de öteki faktörler diye cevap vermiştir. “Öteki faktörler” adı altında “Amerika ve İngiltere’nin emperyalist politikaları” şeklinde açıklama yapılıyordu. “Kıbrıs sorununa en iyi çözüm yolu nedir?” sorusuna cevap veren halkın %71.8’i BAĞIMSIZ KIBRIS, %18’i Enosis ve %10.2’si diğerleri şeklinde cevap vermişti. Dikkati çeken nokta, Enosis isteyenlerin %90 kadarının 1955-60 döneminde EOKA’da aktif görev almış gençlerin olmasıdır.

Görüldüğü gibi, Kıbrıs Rum halkının çoğu, Türkleri düşman olarak görmüyor, sorunu emperyalizmin zorladığı anlaşmaların ve NATO’nun kışkırtmalarının doğurduğunu biliyordu. Gerçeklerden uzak tutulan Kıbrıs Türk halkında ise, kendilerine, olayların Rumların saldırması ile başladığı yutturulmaya çalışıldığı halde, genel olarak Rumlara karşı bir düşmanlık görülmüyordu.

Öte yandan 5 Nisan 1974 günü Milliyet gazetesinde yayınlanan Yunanlı Prof. Panzati Terlikçi’nin düzenlediği anketin sonuçlarına göre, Yunanistan halkı da “Kıbrıs için Türkiye’ye karşı bir savaşı göze alır mıydınız?” sorusuna, “Hayır” cevabını vermekte, Enosis kapılarını kapatacak “Bağımsız bir Kıbrıs tezine çoğunlukla “Evet” demektedir.

Kuruluşunun 14. Yılında bağımsızlığı NATO zincirleri ile prangaya vurulmak istenen Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yurttaşları, barış ve güvenlik istemektedir. Oysa Emperyalizmin dün olduğu gibi bugün de ada üzerinde planlarından vazgeçmemiştir.

BM üyesi bağımsız bir devletin yurttaşları olan Kıbrıslı Türkler ve Rumlar, kendi sorunlarını kendileri, dıştan karışma olmadan çözebilme hakkına sahip olmalıdır. NATO’ya bağlı garantör ülkelerin aldığı ve alacağı kararların, son tahlilde Amerikan emperyalizminin çıkarlarını savunacağı açıktır.

1974 yılı başında yeniden başlayan Kıbrıs’taki İngiliz üslerinin devredilmesi pazarlıkları henüz bitmemiştir. Ekonomik bunalım yüzünden savunma harcamalarını kısmak zorunda kalan İngiltere, adadaki stratejik önemi Süveyş kanalının açılacağı önümüzdeki günlerde daha da artan üslerindeki asker sayısını azaltarak, geri çekilmek ve bunları NATO’nun dolaysız denetimine vermek istemektedir.

Amerikan emperyalizmi, Ortadoğu’da gerilerken Kıbrıs’taki askeri üslere ve imtiyazlara sahip olmak ve bunları gerektiğinde bölgedeki savaşlarda kullanmak yetkisini istemektedir. Bu amaçla, Kıbrıs’taki iki toplumu birbirine düşürerek, aralarında karışıklık çıkarmak suretiyle Kıbrıs halkını –Türklerle Rumları- hedeflerinden saptırmak ve böylece emperyalizmin üslerinde rahatça mevzilenmesini ve çıkarlarını koruyacak şartları denetiminde tutmasını sağlamak için uğraşmaktadır. Oysa tüm ayrılıkçı ve şovenist propagandaya rağmen, Kıbrıslı Türklerle Rumların çıkarları ortaktır. Birbirine ters düzen ve uyuşması asla mümkün olmayan Kıbrıslılarla emperyalistlerin çıkarlarıdır.

Türkiye’nin adaya müdahalesinden sonra, TSK’nın denetimindeki bölgede kalan Girne yakınlarındaki Karava Radyo ve TV Dinleme İstasyonunda darbe öncesinde 50’ye yakın CIA personeli ve memur çalışmaktaydı. Çarpışmalardan sonra buradaki personel Beyrut’a taşınmış ve Lefkoşa yakınlarındaki ikinci dinleme istasyonu da çalışmalarını azaltmıştı. Eylül ayı ortalarında yeniden çalışmalarına başlayan Amerikan dinleme istasyonları, CIA’nın Dış Yayın Enformasyon Servisi (FBIS) tarafından işletilmektedir. Makarios hükümetine açıklanmayan miktarda bir kira ödediği bilinen ABD’nin bu dinleme istasyonları hakkında, bugünkü Kıbrıs Otonom Türk Yönetiminin ne düşündüğü siyasi gözlemciler tarafından merak konusu olmaktadır. Geçmişte İngiliz üsleri için “Madem ki bize bir zararları yok, varsın kalsınlar” diyebilen Kıbrıs Türk Yönetiminin bugünkü başkanı Rauf Denktaş, 20 Ağustos 1974 günü Ankara dönüşü, yabancı gazeteciler tarafından kendisine yöneltilen üslerin geleceği ile ilgili bir soruya şu karşılığı vermiştir: “Biz Kıbrıs Cumhuriyeti hakkında konuşuyoruz. İngiliz üsleri, Kıbrıs Cumhuriyeti topraklarına dâhil değildir.” (Special News Bulletin, 27 Ağustos 1974) Adanın NATO’laştırılması için emperyalizmin eski-yeni tüm planlarının pazarlık konusu edildiği şu günlerde, Kıbrıslı Türk Yöneticiler, Ortadoğu ve bütün dünyadaki anti-emperyalist mücadelenin içinde bulunduklarını, bu mücadelenin bir parçası olmaları gerektiğini artık anlamak zorundadırlar.

Savaşın getirdiği sosyal ve ekonomik çöküntü, bugün Kıbrıs halkının geleceğini tehdit eder bir durum almıştır. Üretim %60 düşmüş, normalde %1.2 olan işsizlik oranı %10’a ulaşmıştır. Halen 22 bini çadırlarda yaşamakta olan Kıbrıslı Rumların üçte biri, göçmen durumuna düşerken, 1963 çatışmalarından sonra 23 bin göçmen veren Kıbrıslı Türkler de bugün, “kurtarılmış” topraklar üzerinde çetin bir yaşama ve varolma mücadelesi vermek durumundadırlar.

Harekâtı izleyen günlerde ülkemizdeki radyo ve gazeteler, görevli veya görevsiz bir sürü kişi veya heyetin inceleme yapmak üzere Kıbrıs’a gittiğini duyurmuşlardı. Türkiye’yi kalkındıran bu seçkin zevat, sıranın şimdi de Kıbrıs’a geldiğine karar vererek, hazırlıklara başlamışlardı. Oysa bugün Kıbrıslı Türklerin içinde bulunduğu duruma yakından baktığımız zaman, çözüm bekleyen tüm sosyal ve ekonomik sorunlara hâlâ el atılmadığını ve yılların kökleştirdiği keyfi yönetim ile anti-demokratik uygulamaların sürdürülmekte olduğunu görmekteyiz. Hayat pahalılığı ve karaborsacılık başını almış giderken, ekonomik sorunlarla görevli yönetim sorumlusu New York’a temsilciliğe gönderilmiştir. Rum kesimi ile bağlantının kesilmesiyle sebze ve meyve darlığı başgöstermiş, Türkiye’den ithal edilen yiyecek maddeleri %250-500 kârla satılmaya başlanmıştır.  Örneğin Mersin’den 2 liraya alınan elmanın kilosu, Lefkoşa’da 10-15 liraya satılmaktadır. Çeşitli ihtiyaç maddelerinin ithal yetkisini tekeline alan ve Kıbrıs Türk Yönetimi Başkanının da hissedarları arasında olduğu bilinen bir ticari kuruluş, bu yüzden vurgunlar vurmaktadır. Öte yandan kuzeydeki evlerini terkeden Rumlara ait taşınabilir ve taşınamaz malların paylaşımında eski ve yeni göçmenler arasında ayrıcalıklar güdüldüğü, yetkili kişilerin nüfuz suistimali yaptıkları haberleri Kıbrıslı Türkler arasında hoşnutsuzluklara yol açmaktadır.

Kıbrıs Otonom Türk Yönetimi Başkanı Rauf Denktaş’ın halen mevcut Yönetim Meclisi’ni kaldırarak, yeni bir anayasa hazırlatacağı ve atama suretiyle oluşturulacak bir Kurucu Meclisi toplayacağının açıklanması, halk arasında geniş tepkiler yaratmıştır. 8 milletvekilinin “Özgürlük Grubu” adı altında toplanarak, tüm anti-demokratik uygulamalara karşı sonuna kadar mücadele edeceklerini duyurmaları, kurulmak istenen diktatörlük rejimine karşı ilk direniş niteliğindedir.
Kıbrıslı Türklerin demokratik hak ve özgürlüklerine getirilen kısıtlamalar ve halkın bu yolda örgütlü mücadelesine karşı uygulanan faşizan baskılar, Kuzey Kıbrıs’ta gün geçtikçe yaygınlık kazanmaktadır.

Kasım ayı başında adayı ziyaret eden Kanada Savunma Bakanı Richardson ile yaptığı görüşmeden sonra, “Askerlerin adada ebediyen kalması mı gerekeceği” yolundaki bir soruya cevap veren Rauf Denktaş, sorunun %90’ının halen çözülmüş bulunduğunu, buna Türk bölgesinin kurulmasının yol açtığını, geriye kalan %10’unun da “akıl ve izan yoluyla” halledilebileceğini belirtmiştir. Lefkoşa’daki ABD Büyükelçiliği ise Rum göçmenlere evlerini unutmaları gerektiğini ve tazminat vereceklerini söylemektedir. Kıbrıs kaynaklı diğer bir haber de CIA ve EOKA ileri gelenlerinin Mağusa’nın güneyinde, Türk denetiminde bulunan bir turistik sitede müteaddit toplantılar yaparak, görüş teatisinde bulunduklarını öne sürmektedir.

Kıbrıs halkının büyük tezahüratla, “O geri döndü” diye bağırarak, yüzlerce, binlerce kişiyle karşıladığı Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios’un adaya dönüşü ile toplumlararası ilişkilerin nasıl gelişeceğini önümüzdeki günler gösterecektir. Kıbrıslı Rumlar arasındaki olayların, burjuva basınının yazdığı gibi Makariosçu ve Grivasçı çatışması değil, Kıbrıs’ta gerçek demokrasinin savaşını veren Emekçi Halkın İlerici Partisi (AKEL) ile faşizmin savunuculuğunu yapan EOKA arasında olduğunu artık dünya demokratik kamuoyu anlamıştır. Amerikan emperyalizmi için önemli olan adanın gerçek bağımsızlığa kavuşması, yani Kıbrıs’ın Yunanistan, ya da Türkiye’nin denetiminden çıkmaması, resmi olmasa bile fiilen taksimin gerçekleşmesidir.

Kıbrıs adasının bağımsızlık, egemenlik ve toprak bütünlüğü için savaşan demokratik güçlerin anti-faşist ve anti-emperyalist birliği er veya geç başarıya ulaşacaktır.   

(“Mehmet Yüksel” imzası ile, İlke dergisi, Ocak 1975, Sayı:13)