5 Ekim 2019 Cumartesi

FEDERAL ÇÖZÜM, SBKP VE AKEL (1965-1980)


         Kıbrıs’taki yerel hükümete federal bir sistem getirme önerisi, ilk önce İngiliz hukukçu Lord Radcliff tarafından 16 Kasım 1956 tarihli raporunda dile getirildi. Ancak, bu raporun 28. paragrafında, ada nüfusunu oluşturan Türkler ile Rumların fiziki olarak ayrı bölgelerde yaşamadıkları için bunun uygulanmasının olanaksız olduğu belirtilmişti.[1]
1957’de kasabalardaki Türk ve Rum mahallelerini ayırmak amacıyla taksim yanlısı Kıbrıs Türk liderliği tarafından başlatılan ayrı belediyeler oluşturma konusu da, aynı nedenlerle anlaşmazlığa yol açmıştı.[2]
1960’da İngiltere’den bağımsızlığını kazanan Kıbrıs Cumhuriyeti için hazırlanan yeni anayasa ise, toprak ayrımına dayanmayan, ikili bir federal yapının kurulmasını amaçlamaktaydı.[3]

ENOSİS VE TAKSİM YERİNE, FEDERASYON TEZİ
Taksimci Kıbrıs Türk liderliği, Aralık 1963’de toplumlararası çatışmaların başlamasından sonra, ortak devlet yapısından ayrıldı. Adada kurulmuş olan anayasal düzenin üç garantöründen biri olan Türkiye, Nisan 1964 ortalarında Türkiye’nin Kıbrıs tezinin federasyon olduğu belirtmekle birlikte, buna ters düşen yorumlara ve değerlendirmelere de rastlanıyordu.
Türkiye Başbakanı İsmet İnönü, BM arabulucusu Sakari Taomija ile görüşürken, federasyon tezi üzerinde ısrar etmiş, Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin ise “Bizim tezimiz federasyondur. İstediğimiz coğrafi ayrılık, mahalli muhtariyettir. Adada coğrafi esaslar üzerine kurulacak bölgelerde Türklerin ve Rumların ayrı ayrı yaşamalarının sağlanması ve böylece bu bölgelerde bir güvenlik tesisi ile birlikte, bu bölgelere bağımsızlık tanınmasının Türk hükümetinin tezinin ana hatları olarak arabulucuya ilettiğini” bildirmişti.[4]
          Sovyetler Birliği adına Khrushchev tarafından Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios’a verilen özel bir mesajda, Kıbrıs’ın Yunanistan’a katılması demek olan Enosis hareketine Sovyetler Birliği’nin kesinlikle karşı olduğu bildirilmekte ve en iyi çözüm yolu olarak self-determinasyon gösterilmekte idi. Çözüm yollarından biri olarak ileri sürülen adanın taksimine karşı olunan mesajda, Kıbrıs’a dışarıdan gelecek bir saldırıya karşı Sovyetler Birliği’nin garantisinin sürdürülmesi için Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tarafsızlık politikasından ayrılmaması gerektiği belirtilmekte idi.[5]
“İnönü, 8 Eylül 1964’de TBMM’de hükümetinin Kıbrıs’ın geleceği konusundaki görüşlerini dile getirirken, federasyon tezi ile neyi amaçladıklarını ilk defa şöyle açıklamıştı:
“Muahede hükmü dâhilinde bulunmak için resmî ağızdan taksim sözü ile değil, federasyon şekli ile münakaşaya başladık.” [6]

SOVYETLER, İKİ ULUSAL TOPLUMUN VARLIĞINI TANIYOR
Türkiye Dışişleri Bakanı Erkin’in Moskova’ya yaptığı ziyaret sonunda 5 Kasım 1964’de yayınlanan Ortak Bildiri’de Kıbrıs konusunda şöyle denmekteydi:
“Taraflar Kıbrıs sorununun, Kıbrıs’ın bağımsızlığına ve toprak bütünlüğüne saygı esasını ve her iki ulusal toplumun kanuni haklarına saygı ve Ada’da iki ulusal toplum varlığının tanıma esası üzerine, barış içinde yaşamalarını sağlayacak bir şekilde, barışçı yollarla çözümlenmesine taraftar olduklarını belirtmişlerdir.” [7]
Bildiride Türkiye’nin federasyon tezine doğrudan doğruya değinilmemekle beraber, Sovyetler Birliği, Kıbrıs’taki “iki ulusal toplum”un varlığını kabul etmekteydi.     
Podgorny başkanlığından bir Sovyet heyetinin 4-15 Ocak 1965 tarihinde Türkiye’yi ziyareti sırasında, Podgorny yaptığı konuşmalarda, iki ay önce yayınlanan Erkin-Gromyko ortak bildirisinde olduğu gibi, yine Kıbrıs’ın bağımsızlığı ve iki toplumun varlığı ilkesi kabul edilmişti.
          Öte yandan Podgorny’nin yaptığı konuşmalar Kıbrıs’ta tepki ile karşılanmış ve bu hususta bilgi isteyen Kıbrıs Komünist Partisi AKEL ile Sovyetlerin Kıbrıs Büyükelçiliği arasında bir anlaşmaya varılamamıştı. [8]

“FEDERAL BİR ŞEKİL DE OLABİLİR, AMA…”
21 Ocak 1965 tarihinde Sovyet Dışişleri Bakanı Gromyko, İzvestia gazetesinin “Kıbrıs’taki şu andaki durum ve Kıbrıs sorununun çözümü için ileri sürülen çeşitli projeler hakkında ne düşünüyorsunuz?” şeklindeki sorusunu cevaplandırırken, diğer şeyler yanında şöyle dedi:
            “Şimdi asıl sorun, Kıbrıs’ın bağımsızlığı ve toprak bütünlüğünü güven altına almaktır. Ancak, o zaman Kıbrıs halkı, başkalarını ilgilendirmemesi gereken tüm sorunları dış karışma olmaksızın serbestçe çözümleyebileceklerdir.
            Kıbrıs devletinin iç örgütüne gelince, bu Kıbrıslıların kendilerini, Kıbrıs halkını ilgilendiren bir durumdur. Kıbrıs halkı, Rum ve Türk ulusal toplumlarının özel durumlarının tek, egemen ve birleşik bir Kıbrıs devleti çerçevesinde dikkate alması ve bunların yararlarının gerçekleştirilmesini mümkün kılacak herhangi bir devlet şeklini bağımsız ve egemen olarak seçebilecektir. Federal bir şekli de seçilebilirler. Bu şekil dahi, elbette tek, merkezi bir hükümetin, tek bir savunma örgütünün ve keza merkezileştirilmiş bir yönetim ve yargı örgütlerinin varlığını öngörmektedir. Kıbrıslılar kendi tarihi geleneklerini ve memleketlerinin hususiyetlerini de göz önünde tutarak, diğer milletler tarafından bugüne kadar elde edilmiş tecrübelerden yararlanabilirler. Tekrar ediyorum: Kıbrıs Cumhuriyetinin devlet yapısı sorununa bir çözüm yolu bulunması Kıbrıs halkının bizzat halledeceği bir hükümranlık konusudur. Bu sorunun hallinde her türlü dış karışma girişimi de şiddetle kınanmalıdır.” [9]

MAKARİOS’UN TEPKİSİ
Gromyko’nun bu demeci, Kıbrıs Rum çevrelerinde olumsuz karşılanmış ve Cumhurbaşkanı Makarios “Kıbrıs probleminin federal sisteme dayanan bir hal tarzına bağlanması teklifi, üzerinde tartışma dahi yapılmadan reddedilecektir” şeklinde tepki göstermiştir. Ancak, Makarios’un bu kanısı uzun sürmemiş ve Lefkoşa’daki Sovyet Maslahatgüzarının şu uyarısı ile karşılaşmıştır:
“Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhak edilmesi, yani kuvvet yolu ile kabul ettirilmesi halinde Türkiye karışmaya karar verirse, Sovyetler Birliği Kıbrıs’a yardım için savaş tehlikesine atılmayacaktır. Sovyetler, Enosis bir hükümet darbesi ile kabul ettirilecek olursa, Kıbrıs’ın bölüneceği inancındadır.” [10]

AKEL’İN TEPKİSİ
Gromiko’nun demeci üzerine 26 Ocak 1965 günü olağanüstü bir toplantı yapan Emekçi Halkın İlerici Partisi (AKEL) Merkez Komitesi ile Merkez Kontrol Komisyonu’nun onayladığı kararda ise şöyle denmekteydi:
“Bu görüşlerle ilgili olarak partimizin tavrı açıktır ve bilinmektedir. Merkez Komitemiz, Kıbrıs ulusal sorununun temelinin farklı ulusal bilince sahip, ayrı bir ulusal varlık yaratmak değil, ezici çoğunluğu Rum olan Kıbrıs halkının milli rehabilitasyonu olduğu ana noktasından hareketle, siyasi çizgimizin 10. Kongre’de de tanımlandığı gibi, bağımsızlığın tamamlanması, askersizleşme ve kendi kaderini tayin olduğu ve bunun değişmeden kaldığını yeniden teyit eder. Merkez Komite, bunun sonucu olarak federasyonu ilkesel ve esaslı nedenlere dayanarak reddeder. Çünkü federasyon yanlıştır. Kıbrıslı Türkler, ada üzerinde dağınık olarak yaşamaktadırlar. Federasyon çeşitli nedenlerle pratik olarak uygulanamaz... Siyasi çizgimiz, tam bağımsızlık, askersizleşme, kendi kaderini tayin ve enosis’tir. [11]
            7 Şubat 1965 günü Lefkoşa’da yapılan bir parti toplantısında konuşan AKEL Genel Sekreteri E.Papayuannu, şu görüşleri dile getirdi:
 “Kıbrıs sorununun çözümü, ayrı ulusal bir varlık yaratmakla değil, çoğunluğu Rum olan Kıbrıs halkının milli restorasyonunda bulunabilir... Partimiz federal çözümü reddeder. Federal çözüme değinen Bay Gromiko’nun demecinin ilgili bölümüne ilişkin yapıcı eleştirimiz budur.” [12]

KAVAZOĞLU’NUN BROŞÜRÜ
27 Ocak 1965 tarihini taşıyan, “Gromiko’nun Demeci ve Kıbrıs Gerçekleri” başlıklı ve Derviş Ali Kavazoğlu imzalı, Türkçe basılmış 10 sayfalık bir broşürde, Gromiko’nun Kıbrısla ilgili bu demecinin bazı çevreler tarafından tahrif edilmek istendiğinden söz edilmekte ve şöyle denmekteydi:
“Sovyet demecine kendi beğendikleri anlamı vermeğe yelteniyorlar. Bu çevreler demecin bütününe, özüne ve ruhuna göz yumarak, “tek bağımsız Kıbrıs devletleri”, “iki ayrı eyaletten kurulmuş Kıbrıs devleti” gibi birbirini tutmayan mantıksız cümleler yayınlayarak, bunları hiç çekinmeden Mr.Gromiko’ya mal etmeğe ve kendi beceriksizliklerini örtmek için Kıbrıs Türk halkını kandırmağa çalışmaktadırlar. Oysa Sovyet Dışişleri Bakanı demecinde ne “Kıbrıs devletleri” gibi bir tabir kullanmış, ne de “iki ayrı eyaletten” bahsedilmiştir.
         Sovyet Dışişleri Bakanı Mr. Gromiko’nun, Kıbrıs’ta emperyalizmin her zaman kendi maksatları için istismar edebileceği bölücü bir durum yaratılmasını isteyeceğine biz inanmıyoruz. Ama, fikrimizce Mr. Gromiko, “Kıbrıs devletinin kuruluş şekli Kıbrıslıların kendi iç meselesidir” dedikten sonra, demecine emperyalizmin organlarının tahrif edebileceği cümleler eklememeli idi.” (…)
         “Mr. Gromiko’nun demecinin bütününe, özüne ve ruhuna göz yumarak “federatif çözüm şekli de dahil” cümlesinin üzerine takılmak ve bunun yanına “iki ayrı devlet” ve “Kıbrıs devletleri” gibi mantıksız ve uydurma tabirler ekliyerek, bunları Sovyet Dışişleri Bakanına mal etmeğe yeltenmek, ciddiyet ve dürüst politikayla bağdaşmamaktadır.”
Kavazoğlu devamla, 17 Ocak 1965 tarihli İngiliz “Sunday Times” gazetesinde yayımlanan ve Kıbrıs basınında da görülen, adanın ortasından geçen bir taksim çizgisinin oluşturacağı “iki milli Kıbrıs devletinden teşkil eden bir federasyon idaresini öngören plan”a değinerek, şöyle diyordu:
           “Görülüyor ki bölücü federasyon şekli zora başvurmadan uygulanması mümkün olmadığı gibi, değil yalnız iki toplumu, Türk toplumunu da coğrafi ve idari bakımdan ikiye bölecek bir niteliktedir. Aynı zamanda böyle bir çözümün devamlı olarak huzursuzluklara sebep olacağı aşikârdır.”
Kavazoğlu daha sonra, İsmet Paşa’ya hitap ederek, “Menderes artıkları” diye nitelediği taksimci Kıbrıs Türk liderliğinin adadaki eylemlerini eleştirmekte ve “Bizim inancımıza göre, söz konusu bildirinin anlamı ve ruhu esasına dayanarak Kıbrıs problemine barışçı ve adil bir çözüm yolu bulunması mümkündür” demekteydi. 
          Bu broşürün sonunda “Bu bildiri, demokrat düşünceli Kıbrıs Türklerinden geniş bir heyetin tasvibiyle yayınlanmıştır” şeklinde bir not yer almaktaydı. Bilindiği gibi Derviş Ali Kavazoğlu, AKEL Merkez Komitesi üyesi olan bir Kıbrıslı Türk olup, Kıbrıs Türk liderliğinin taksimci politikasına karşıydı ve bu broşürün yayımlanmasından üç ay sonra bir suikast sonucu öldürüldü.

SBKP-AKEL GÖRÜŞMESİ
Kıbrıs konusu BM Genel Kurulunda tartışılırken (11-18 Aralık 1965) Yunan Dışişleri Bakanı Çirimikos, Podgorny’nin Türkiye’de yapmış olduğu konuşmalara değinerek, Sovyetler Birliği’ni Türk tezini savunmakla suçlamış, bunun üzerine Gromyko şu cevabı vermişti:
“Biz sizi başlangıçta desteklerken, amacınızın Enosis olduğunu ve NATO’yu Doğu Akdeniz’e kadar uzatmak istediğinizi bilmiyorduk. Davanızın bir self-determinasyon davası olduğunu zannediyorduk.” [13]
           Sovyetler Birliği Komünist Partisi (SBKP) ile AKEL arasında Moskova’da yapılan görüşmelerden sonra yayımlanan 25 Ocak 1966 tarihli ortak açıklamada şöyle deniyordu:
          “Sovyetler Birliği, Kıbrıs sorununun hem Rum, hem de Türk, bütün Kıbrıs halkının yararına ve BM örgütü ile İnsan Hakları Bildirgesi ilkelerine uygun olarak dıştan bir müdahale olmaksızın çözümlenebileceğine ve çözümlenmesi gerektiğine inanmaktadır. Kıbrıs’ın içyapısı ile ilgili sorunlar, sadece Kıbrıs halkının karar verebileceği bir konudur.”
        Sovyetler Birliği Başkanı Aleksi Kosigyn, 20-27 Aralık 1966 tarihleri arasında Türkiye’yi ziyaret etti. Gerek Kosigyn’in görüşmelerde yaptığı açıklamalar ve gerekse Ortak Bildiri’de Kıbrıs konusundaki açıklamalar, Sovyetler Birliği’nin eski görüşlerinin değişmediğini, ancak özellikle federasyon konusuna artık hiç değinmedikleri dikkati çekti.
AKEL Merkez Komitesi Politbürosu’nun 29 Aralık 1966 tarihli açıklamasında, enosis politikası yeniden savunularak, adada iki toplumun varlığına karşı çıkılmaktaydı:
“Böyle olmakla beraber, ne yazık ki hem Türk-Sovyet ortak açıklamasında, hem de Sovyet Başbakanının konuşmasında Sovyet politikasının Kıbrıs için federal devleti desteklediği izlenimi yaratacak bir şekilde yeniden iki ulusal toplumdan söz edilmektedir... AKEL, toprak veya yönetim müdahalesi olmaksızın Yunanistan’la birleşmekte kesinlikle ısrar etmektedir.” [14]
            Mayıs 1971’de Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios’un Sovyetler Birliği’ni ziyaretinden sonra yayımlanan ortak bildiride ise, ilk defa “iki ulusal toplum” yerine, “Kıbrıs halkı” deniyordu.

1974’DEKİ TAKSİMDEN SONRA FEDERAL ÇÖZÜM
           AKEL Genel Sekreteri E. Papayuannu’nun Londra’da 10-11 Mayıs 1975 tarihlerinde yapılan Uluslararası Konferans’ta yaptığı konuşmada “Kıbrıs devletinin yapısı, Rumlar ile Türklerden oluşacak güçlü merkezi hükümetin önemli ölçüde yetkilerle donatılacağı çok bölgeli federatif sistem temelinde olmalıdır” şeklinde görüş belirtmesi dikkate değer. [15]
          AKEL Merkez Komitesi’nin 14 Haziran 1975 tarihli Plenum Toplantısı, Partinin Politbürosunu, Kıbrıslı Rumlar ile Kıbrıslı Türkler arasındaki ilişkilerle ilgili olarak mükemmel bir programı en kısa bir sürede hazırlamakla görevlendirdi. [16] Ama ne yazık ki, bu konuda daha sonra herhangi bir gelişme görülmedi.
            Kıbrıs Komünist Partisi’nin 50. Kuruluş Yıldönümü nedeniyle, AKEL Merkez Komitesi tarafından 7 Şubat 1976 tarihinde yayımlanan açıklamada, şu genel eleştiriler yer almakla beraber, parti, kendi hatalı milliyetler politikasının bir özeleştirisine girişmemekteydi:
           “KKP gibi, AKEL de, sömürge boyunduruğunu ortadan kaldırmak amacıyla Rum ve Türk Kıbrıslıların birleşik anti-emperyalist cephesini inşa etme şeklindeki doğru tezi öne sürmektedir. Tek başına bu cephe, ülkeyi taksim etmeyi hedefleyen emperyalizmin entrikalarını boşa çıkarabilir ve planlarının gerçekleştirilmesine engel olabilir.
          Rum ve Türk Kıbrıslıların birleşik cephesinin oluşmamasındaki başarısızlığın sorumluluğu, AKEL’e ait olmayıp, Türk azınlığını bir faktör olarak yeterince değerlendirmeyip, ihmal eden ve hatta birleşik bir cephe fikrinin kendisine karşı duran siyasal güçlerdedir. İşte bu başarısızlık sayesinde, emperyalizm ve Ankara’daki şovenist çevreler, Kıbrıs Türk milliyetçi liderliğini, ülkeyi taksim ederek, esarete bağlama planlarını ilerletmede bir alet olarak kullanabilmiştir...
          AKEL, adadaki Rumlar ve Türkler arasındaki ilişkilerin normale dönmesi sağlanmadan, aralarında karşılıklı anlayış ve yakın işbirliği olmadan Kıbrıs sorununun uzun erimli çözümünün olamayacağı şeklindeki görüşünü korumaktadır. Parti, Rum ve Türk Kıbrıslılar arasında barışma, işbirliği ve anlayış için çalışmasını sürdürme kararına bağlıdır.” [17]

AKEL FEDERAL ÇÖZÜMÜ KABUL EDİYOR
            AKEL Genel Sekreteri E. Papayuannu, France Nouvelle dergisi ile yaptığı 9 Mayıs 1977 tarihli söyleşide, “AKEL, federal bir cumhuriyetin kurulmasına razı olmakla önemli bir ödün vermiştir” diyerek, şu noktaya dikkati çekmekteydi:
            “Gerçekten de Kıbrıslı Türklerin önerileri, federal bir cumhuriyet fikrinden çok, iki ayrı devletin bir konfederasyon oluşturmasına eğilimlidir. Bu, Kıbrıs gibi küçük bir adada olası değildir. Burada, önemli ölçüde gerçek gücü olan merkezi bir hükümete gereksinim vardır. [18]
            Adamızın 1974 yazında Yunan faşist darbesi ve onu izleyen Türk işgali marifetiyle taksim edilmesinden dört yıl sonra toplanan partinin 14. Kongresi öncesinde, AKEL Merkez Komitesi’ne gönderdiğim 10 Şubat 1978 tarihli bir mektupta,  AKEL’in Kıbrıs Türk halkına yönelik çalışmalarının geliştirilmesi amacıyla bazı eleştirel görüşler dile getirdim. Ayrıca kongre öncesinde, Kıbrıslı Türkler ile ilgili olarak teorik ve örgütsel sorunlar için bir konferansın toplanmasını önerdim. Ama ne yazık ki, aradan 40 yıl geçmiş olmasına rağmen, herhangi bir yanıt almadığımı ilk defa burada açıklamak istiyorum.

(5 Ekim 2019’da Lefkoşa’daki Dayanışma Evi’nde “Sol ve Kıbrıs Sorunu” Grubu tarafından düzenlenen Dördüncü Yıllık Konferans’ta okundu.)




[1] A.An, Kıbrıs: Taksim mi, federalleşme mi? İstanbul 2017, s.16-17
[2] agy, s.93-109
[3] Carl J. Friedrich, Dangers of Dualism, in Trends of Federalism in Theory and Practice, New York 1968
[4] Cumhuriyet, 19 Nisan 1964
[5] Cumhuriyet, 13 Nisan 1964
[6] Dışişleri Belleteni, Ekim 1964, Sayı:2, s.63 ve ayrıca Nihat Erim, Bildiğim, Gördüğüm Ölçüler İçinde Kıbrıs, Ankara 1975, s.427-428
[7] Bkz. Keesing’s Contemporary Archieves 1964-65, s. 20500
[8] Cumhuriyet gazetesi, 10-14 Ocak 1965’ten aktaran Aysel İ. Aziz, Sovyetlerin Kıbrıs Tutumları, 1965-1970” başlıklı makale, Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, Aralık 1969, s.204
[9] Dışişleri Belleteni (1965), Sayı:4, s. 56-57’den aktaran Ertan Yüksel, Kıbrıs’ın Taksimi Kastedilerek Federasyon Tezinin Türk Görüşü Olarak Öne Sürülüşü ve Sovyetler Birliği’nin Federasyon Anlayışı, Söz dergisi, Lefkoşa, 17 Ocak 1986, Sayı:14 ile 21 Şubat 1986, Sayı:19 arasında 6 yazılık dizi.
[10] Cumhuriyet gazetesi, 28 Ocak 1965’den aktaran Aysel İ. Aziz, agm, 1969, s.210
[11] AKEL Newsletter, Aralık 1964-Ocak 1965
[12] AKEL Newsletter, Şubat-Mart 1965 
[13] aktaran Aysel İ. Aziz, agm, 1969, s.242
[14] AKEL Newsletter, 3/1966
[15] AKEL Newsletter, Temmuz 1975   
[16] AKEL Newsletter, Temmuz 1975
[17] Informations-Bulletin, 5-6/1976
[18] Informations-Bulletin, 11/1977              

2 Mayıs 2019 Perşembe

AYRILIKÇI KIBRIS TÜRK LİDERLİĞİ VE AVRUPA BİRLİĞİ


Günümüz Avrupa Birliği’nin temelini atmış olan, 1957 tarihli Roma Anlaşmasıdır. İngiltere’nin 1961’de Avrupa Ortak Pazarı’na üye olmak için yaptığı başvurudan sonra, Kıbrıs Cumhuriyeti de 1962’de üyelik başvurusunda bulundu. İngiltere’nin Ortak Pazar’a girmesi halinde, onunla çok yoğun ticari ilişkiler içerisinde bulunan Kıbrıs da, ekonomik ilişkilerinin zedelenmemesi için eski sömürgeci ülkeyi izlemek zorunluluğunu duymuştu. 1972 yılında nihayet İngiltere’nin ardından, 19 Aralık 1972’de, Kıbrıs Cumhuriyeti ile de ortaklık anlaşması imzalandı. Bu anlaşmanın, zamanın Kıbrıs Türk liderliğince de onaylandığı vurgulanmalıdır. Bu sıralarda, Kıbrıs Cumhuriyeti devlet mekanizmasından 1963 Aralık ayında ayrılmış bulunan Kıbrıs Türk liderliği ile devleti tek başına elinde bulunduran Kıbrıs Rum liderliği arasında uzlaşma görüşmelerinin sürdürülmekte olduğu da anımsanmalıdır.
Tarafların resmen onayı ardından 1 Haziran 1973’de yürürlüğe giren Kıbrıs-Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) Ortaklık Anlaşması, tam gümrük birliğine giden yolda gümrük tarifelerinin ve diğer sınırlamaların yavaş yavaş kaldırılmasını öngörmekte ve bunun için iki aşama planlanmaktaydı. İlk aşamanın 30 Haziran 1977’de sona ermesi gerekirken, 1974 yazında Türkiye’nin adanın %37’lik kuzey kısmını ele geçirmesi ve ekonomik-sosyal alanda meydana gelen değişiklikler, 2. aşamaya yumuşak geçişi engelledi. 1977-1985 arasında imzalanan bir dizi protokollarla 1. aşama uzatıldı ve yapılan görüşmeler sonucu iki mali protokol kabul edildi. 30 milyon ECU’luk 1. mali protokolda, Kıbrıs’a verilen toplam yardımın %20’si, Kıbrıs Türk tarafı için kullanılmış ve tamamiyle Lefkoşa Kanalizasyon projesi’ne harcanmıştır. 1984-1988 yıllarını kapsayan 2. mali protokolda öngörülen 44 milyon ECU’luk kredi ve yardım, yine Kıbrıs’taki alt yapıyı geliştirici projeler için harcanmıştır. Örneğin Lefkoşa Kanalizasyon Projesi’nin 2. aşaması, Vasiliko-Pentaskino Su Geliştirme ve Sağlama Projesi, Dikelya Santralı Projesi, Güney Su Taşıma Projesi’nin 1. aşaması, Lefkoşa Master Planı (Lidra, Onassagoru Caddesi’ndeki kazı ve yapım çalışmaları, bu ilk iki mali protokolla sağlanan yardımlarla gerçekleştirilmiştir). 2. mali protokola ait toplam yardımdan 1.13 milyon ECU’luk bir meblağın sadece Türk tarafına, gerisinin bütün ada ihtiyacına yanıt verecek şekilde harcanmış olması, bazı Kıbrıslı Türk çevrelerini hoşnut etmemişse de, Kıbrıs Türk liderliğinin taksimci politikalarının bunda etkili olduğu aşikârdır.
1974’den sonra kurulan “Kıbrıs Türk Federe Devleti”, 1983’de kendini “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti” olarak ilan etmiş ve bu ayrılıkçı eylem, BM Kararları, Avrupa Topluluğu, Avrupa Parlamentosu ve diğer uluslararası kuruluşların bildirileri ile kınanmıştır. İşgal altında tutulan bu bölgeye Türkiye’den getirilen onbinlerce taşıma nüfus yerleştirilmiş ve buraları terke zorlanan Kıbrıslı Rumlara ait ev, eşya ve mülke el konarak, ganimetlendirilmiştir. Dahası Kıbrıs Türk Yönetimi, adanın ikiye bölünmüş olarak kalmasından yana tavır koyarak, yerleşim, dolaşım ve mülk edinme özgürlüklerine yasaklar uygulamayı sürdürmüştür. Oysa ki bunlar AT’nin temel ilkeleridir.
Kıbrıs Türk liderliği, gümrük birliğine yumuşak geçişli öngören 2. aşamanın Kıbrıs sorununun çözümlenmesi sağlanmadan uygulanmaması için AT’ye başvuruda bulundu, ama etkili olamadı. Avrupa Komisyonu, AT Bakanlar Konseyi kararı gereğince Mayıs 1977’de Kıbrıs Türk liderliğine başvurarak, temaslar için Brüksel’e temsilci göndermesini talep etti. 1977-1980 arasında bir Kıbrıs Türk heyeti 10 defa ziyaret yaparak, teknik düzeyde bazı isteklerde bulundu. Sunulan 7 altyapı projesine karşılık, sınırlı bir para yardımı sağlanabildi. AT heyeti de üç defa adayı ziyaret ederek, her iki tarafla görüştü. Fakat Kıbrıs Türk liderliği, Kıbrıs-AT ortaklık anlaşmasının “Kıbrıs yurttaşları arasında ayrımcılık yapılamaz” diyen 5. maddesini istismar ederek, kendi ayrılıkçı devletinin tanınması ve Kıbrıs Cumhuriyeti devletinin dışında ayrı ilişkiler kurma yönünde davrandı. (Cyprus Mail, 7.6.1993) 1983’de KKTC’nin ilanı ardından, Avrupa Komisyonu, Kıbrıs’ın işgal altındaki topraklarıyla ticaret yapılmasının yasadışı ve Kıbrıs’la ortaklık anlaşmasına aykırı olduğu kararına vardı.
5 Aralık 1989’da AT Tarım Genel Müdürlüğü tarafından yayımlanan Resmi Nota ile (ki 29 Kasım 1983 tarihli Bakanlar Konseyi kararına dayanmaktaydı) Kıbrıs’tan ithali yapılacak bütün ticari mallar üzerinde yasal Kıbrıs hükümetinin resmi damga ve belgelerinin bulunması gerektiği ve bütün AT üyesi ülkelerin buna uymak zorunda oldukları açıklandı.
Kıbrıs Türk liderliği, birçok defa AET-Kıbrıs ilişkilerinin ilerletilmesinin toplumlararası görüşmelerde ilerleme kaydedilmesine bağlı olmasını talep etmişse de, AET, Ortaklık Anlaşması hükümlerinin bütün Kıbrıslılara yarar sağlamayı öngördüğünü belirterek, anlaşma imzalama, uygulama ve gözden geçirme yetkisine haiz tek taraf olarak sadece Kıbrıs hükümetini tanıdığını açıkladı.
Bir buçuk yıl süren görüşmeler ardından 19 Ekim 1987’de, AET ile Kıbrıs Cumhuriyeti arasında gümrük birliği anlaşması imzalanarak, 1 Ocak 1988’den itibaren uygulamaya kondu. 1989’da imzalanan 3. mali protokolla da 1993’e kadar olan süre için 62 milyon ECU’luk mali yardım ve kredi sağlandı. Bu paranın Rumlarla Türkler arasında %82-18 oranında paylaşılmasını kabul etmeyen Türk liderliği, %25’in üzerinde bir pay istemiş ve üstelik kredi olarak verilecek paranın geri ödenmesi için de yükümlülüklerini kabul etmemiştir. Türk tarafı, kredinin tamamının Rum tarafınca ödenmesini isteyerek, Kıbrıs sorununun çözümünden sonra yapılacak hesaplaşmada dikkate alınacağını belirtmiştir. Rum tarafı ise, Kıbrıslı Türklerin nüfus oranının %18 olduğunu ve bundan fazla bir payın Türklere verilmesinin mümkün olmadığını vurgulayarak, “Türkiye’den aktarılan sömürgecileri de beslemek niyetinde değiliz” şeklinde görüş bildirmiştir. (Proina Nea’dan aktaran Kıbrıs, 6.2.1990) Ayrıca Kıbrıs Türk liderliği, AT’nin Kıbrıs’a yapacağı yardımdan hissesine düşecek payı, Kıbrıs Kalkınma Bankası kanalıyla verme ve gerçekleştireceği projeleri bu bankanın denetimi altına alma kararını reddetmiştir. Türk tarafı, buna neden olarak da, tanımadıkları Kıbrıs Hükümetinin otoritesini tanımış olacaklarını öne sürerek, bu kanaldan parayı kabul etmeyeceğini bildirmiştir. Öte yandan Kıbrıs Kalkınma Bankası da, Kıbrıs Türklerine para vermek için “KKTC Mühürü” ile yapılacak başvuruları finanse etmeyeceğini, nereye harcanacağını bilinmeden ve geri ödenmesi teminatı sağlanmadan tek kuruş dahi verilmeyeceğini AT’ye açıkça belirtmiştir. Kıbrıs hükümetinin paranın nereye harcanacağını denetlemek üzere BM’in bir müfettiş ataması önerisini ise Türkler derhal reddetmişlerdir. Hükümet, bu para ve kredilerin Kıbrıslı Rumlara ait mülklerin tamir edilerek kullanılmalarını sağlayacak alanlara harcanmasından çekindiğini belirtmiştir. (Agon, 1.1.1990)
Kıbrıs Cumhuriyeti ile AET arasındaki ekonomik, ticari ve siyasal ilişkilerin gelişmesi ardından, 1988 yılında “Avrupa Siyasal İşbirliği” çerçevesinde siyasal temaslar da başlatılmıştır. Avrupa’nın Kıbrıs sorunu ile daha yakından ilgilenmesi, sorunun BM kararları temelinde ve adanın bağımsızlık, egemenlik ve toprak bütünlüğüne saygı gösterilerek çözümlenmesini talep eden birçok açıklamaların yapılmasını da getirdi. Bunların en önemlisi, Haziran 1990’da Dublin’de yapılan Avrupa Bakanlar Konseyi Toplantısı’ndan sonra yayımlanan ortak bildiride, Türkiye’nin toplulukla olan ilişkilerinin Kıbrıs’taki gelişmelere bağlı tutulacağının açıklanmasıydı. Bu, AT Komisyonu’nun Türkiye’nin tam üyelik başvurusuna ilişkin 18.12.1989 tarihli görüşünde de şöyle belirtilmişti:
“Türkiye’nin topluluğa katılması sorununun siyasal verileri, Türkiye ve topluluk üyesi bir devlet arasındaki uyuşmazlık ile Avrupa Konseyi’nin geçenlerde derin kaygılarını belirttiği Kıbrıs’taki durumun yarattığı olumsuz etkilere değinilmedikçe eksik kalacaktır. BM’nin konuya ilişkin kararlarına uygun olarak Kıbrıs’ın birlik, bağımsızlık, egemenlik ve toprak bütünlüğü gündemdedir.”
Kıbrıs’ın Avrupa Topluluğu’na tam üyelik girişiminde bulunacağına ilişkin haberler üzerine, Kıbrıs Türk liderliğinin, tehditkâr bir tavır içine girdiği görüldü. Günaydın gazetesinde çıkan bir haberde şöyle denmekteydi:
“Kıbrıs Rum kesiminin AT’na tam üyelik için başvuru hazırlığında olması, KKTC ile Türkiye’nin Kıbrıs politikasında yeni strateji belirlemesine yol açacak. Dışişlerine yakın kaynaklara göre, eğer Rumlar tam üyeliğe başvurursa, KKTC de “tam bağımsız ülke” olduğunu ilan edecek, kendi parasını basarak, milli marşını da besteletecek.” (aktaran Kıbrıs Postası, 3.5.1989)
Rauf Denktaş da, Kıbrıslı Rumların AT’ye giriş başvurusu yapmaları halinde, toplumlararası görüşmelerin sona ereceği tehdidinde bulunarak, “Türkiye girmeden Kıbrıs’ın AT’ye girmesine karşıyız” şeklinde konuşmuştu. Dışişleri Müsteşarı Osman Ertuğ ise verdiği bir demeçte, KKTC’nin AT politikasını şöyle açıkladı:
“Kıbrıs’ın AT’ye girmesine karşı değiliz. Hatta AT’ye girmek istiyoruz. Ancak zamanlama konusunda Rumlarla anlaşamıyoruz. Biz, Rum tarafının tek başına AT’ye girmesine karşıyız. Kıbrıs’ın AT’ye girişi, Kıbrıs sorununun çözümünden sonra olmalıdır. Rumların yapacağı tek taraflı bir akit geçerli olmayacaktır. Ancak bir gün AT’ye gireceğiz. Konuya bu gözle bakıyoruz.”
Haberde devamla, 1988’de imzalanan protokol uyarınca Rum kesiminin AT ile olan ticarette gümrük vergilerini indirmeye başladığı, ama Türk tarafının ekonomik geri kalmışlığını öne sürerek, protokola uymaktan kaçındığı belirtilmekteydi. (Kıbrıs, 1.8.1989)
Zamanın Kıbrıs Cumhurbaşkanı Vasiliu ise, KKTC’nin ekonomik açıdan geri kalmışlığı konusunda şunları vurgulamaktaydı:
“Ne yazık ki Sayın Denktaş, sorunun pratik yönlerini tartışmaya yanaşmıyor. Ama ona önerdiğimiz çözümün, iki taraf arasındaki dengesizliği hızla gidereceğini söyledim. Şunu anlamalı ki ekonomiyi birleştirmek zorundayız.” (World Link’ten aktaran Cumhuriyet, 24.5.1990)
Avrupa Komisyonu, 1990 yılı Şubat’ında Kıbrıs’ta bir büro açma kararı aldıktan sonra, Haziran’da bir büyükelçi tayin etti. 5 Temmuz 1990’da ise Kıbrıs hükümeti AT’ye tam üyelik başvurusunda bulundu. Cumhurbaşkanı Vasiliu, KRYK-TV’sinin Aktüalite programıyla aynı gün yaptığı bir söyleşide, bu başvurunun neden Kıbrıslı Türklerle ortaklaşa yapılmadığı şeklindeki bir soruyu şöyle yanıtladı:
“Bunun böyle yapılmasını biz de çok isterdik. Bundan mutluluk duyacaktık. Ancak bunun böyle olmasını biz istemedik. Bilindiği gibi  Kıbrıs Türk tarafı, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin sürecine katılmayı kabul etmiyor ve ayrılıkçı siyasetinde ısrar ediyor.  Biz Kıbrıs sorununun en erken bir zamanda çözümlenmesi gerektiğine inanıyoruz. Bundan önce defalarca belirttiğimiz gibi Kıbrıs’ın bütün halkının, Kıbrıslı Rumlarla Kıbrıslı Türklerin haklarının güvence altına alınacağı federal bir cumhuriyet olmasını ve bu  federal cumhuriyetin hükümet çerçevesinde topluca kararlar alınmasını ve bu kararların topluca yürütülmesini sağlamasını istiyoruz. Bu gerçekleşene dek, ülkemizin, Kıbrıs’ın bütün olarak, yalnız Kıbrıslı Rumların değil, Kıbrıslı Türklerin de geleceği için gerekli bütün kararları almakla yükümlüyüz. Çünkü Kıbrıs’ın biraz önce belirttiğim Avrupa sürecinin dışında kalması halinde, bu yalnız Kıbrıslı Rumların değil, Kıbrıslı Türklerin de aleyhine olacaktır. Bütün Kıbrıs halkının aleyhine olacaktır. Bu nedenle topluluğa başvuruda bulunmaktan başka seçeneğimiz yoktu.”
Vasiliu, Türk toplumu lideri Denktaş’ın başvuruyu “düşmanca bir girişim” olarak nitelemesini yorumlayan yanıtında da şöyle diyordu:
“Kıbrıs’ın AT’ye üye olma isteminin düşmanca bir girişimle ne ilgisi var, anlamıyorum. Bugün topluluğa üye olmayan Avrupa ülkeleri, topluluğa katılmak için can atıyor. Ayrıca AT’nin üye ülkelerin ve tüm vatandaşların insan haklarını ve ekonomik gelişmesini güvence altına aldığı bilinen bir gerçek. Sayın Denktaş’ın, başvurunun toplumlararası diyaloğa öldürücü darbe vurduğu yolundaki demeci ilginçtir. Çünkü Sayın Denktaş’ın New York’da yer alan görüşmede izlediği tutumla toplumlararası diyaloğa darbeyi kendisinin vurduğunu, yalnız ben değil, bütün dünya biliyor. BM Genel Sekreteri’nin Güvenlik Konseyi’ne sunduğu ilgili raporda da bu gerçek belirtilmiştir.”
Vasiliu, Kıbrıslı Türklerin elde edecekleri haklara değindikten sonra, bu hakların nasıl güvence altına alınacağına ilişkin olarak da şöyle demekteydi:
“Kıbrıslı Rumların hakları nasıl güvence altına alınacaksa, Kıbrıslı Türklerin de hakları aynı biçimde güvence altına alınacak. Konuyu daha belirli biçimde açıklamak gerekirse; Kıbrıslı Türklerden bazılarının bulunacak çözüm çerçevesinde çoğunlukta olan Kıbrıslı Rumların daha fazla tercih edilebileceğini ve Kıbrıslı Türklerin eşit vatandaş sayılamıyacakları şeklindeki bir görüş ileri sürebileceklerini varsayalım. Böylesi görüşleri bundan önce çok kez işittik. AT’ye üye olmayan bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti’nde böyle bir iddianın geçerli olabileceğini teorik olarak kabul edelim. Halbuki böylesi bir durumun topluluğa üye bir Kıbrıs’ta geçerli olabileceğini düşünmek, kesinlikle imkansız. Çünkü AT’nin ırk, ulus ve toplum ayrımı yapmaksızın bütün topluluk vatandaşlarının hak ve özgürlüklerini güvence altına aldığı çok iyi bilinmektedir. Topluluk içinde toplulukların haklarının güvence altına alınmasının örneklerini görebiliriz. Bu nedenlerle Kıbrıslı Türklerin, Kıbrıslı Rumlardan daha fazla  Kıbrıs’ın AT’ye üye olmasından yana olması gerekir.”
Vasiliu, tam üyeliğe gerektiği gibi hazırlanmak için Kıbrıslı Rum ve Türk ticaret ve sanayi adamlarının, iktisatçı, hukukçu, eğitimci ve diğer uzmanlaşmış kişilerin bir araya gelerek, topluluğa üyeliğin anlamı, ne gibi hazırlık gerektiği ve diğer ilgili konuları görüşmek üzere temas kurmalarının yararlı olacağına inandığını belirterek, bu tür temas ve görüş alış-verişlerinin geliştirilmesini sağlamak gerektiğini vurgulamıştı. Ne var ki, Kıbrıs Türk liderliğinin, kendi denetimi dışında yapılacak bu tür temaslardan yana olmadığı da zaman içinde kanıtlanmıştır.
Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 5 Temmuz 1990’da AT’ye tam üyelik için başvuruda bulunması, ayrılıkçı Kıbrıs Türk lideri Rauf Denktaş’ın şöyle konuşmasına neden olmuştu:
“Yaptığımız tüm uyarılara rağmen, Rum tarafı AT’ye başvuruyu gerçekleştirmiştir. Biz yapmayın etmeyin dedikçe, gözümüzün içine baka baka bu müracaatı yapan adamlar, Kıbrıs Cumhuriyeti olduklarını söylediler. Ben ne masaya otururum, ne de herhangi bir uzmanı oturttururum.” (Cumhuriyet, 7.7.1990) “Rumlar AT’ye üye oldukları takdirde kuzey, Türklerin tapusunda kalır... Kimse KKTC’yi altımızdan alamaz. Hangi oyunu yaparlarsa, o oyuna oyun ile cevap vereceğiz. Başka çaremiz yoktur. Bu bir Bizans oyunudur. Avrupa bunu ya görür, ya da görmez. Görmezse, onun da tedbiri vardır... AT başvurusu Yunanistan’la entegrasyon anlamına gelir.” (Kıbrıs, 7.7.1990)
Görüldüğü gibi, Denktaş, kurucu ortağı olduğu Kıbrıs Cumhuriyeti’ndeki ortaklık haklarına sahip çıkmak yerine, taksimci politikalar gütmekte ve yapıcı davranmamaktaydı. Nitekim adadaki Türk askeri varlığına dayanarak, başvuru sonrasında kuzeyle güney arasındaki Lidra Palas geçiş kapısını 24 saat kapatan Kıbrıs Türk liderliği, hâlâ daha 1958’lerin “ya taksim, ya ölüm” politikasını güttüğünü kanıtlamış olmaktaydı. Nitekim Denktaş, AFP’ye verdiği bir demeçte de yine işbirliği değil, ayrılıktan yana olduğunu göstermekteydi:
“Rum yönetiminin AT’ye başvurusuna olumlu yanıt verme, fiili olarak bir başka Kıbrıs devletinin varlığının tanınması anlamına gelebilir. KKTC, AT’ye girmek için başvuruda bulunmadı. Böylece iki Kıbrıs devleti olacaktır. Biri AT üyesi, diğeri değil.” (Kıbrıs, 20.7.1990)
 Kıbrıs Türk liderliği, sözümona AT’ye de tehditler savurarak, Kıbrıs Cumhuriyeti adına yapılan başvurunun kabul edilmesi halinde, ayrılığı daha da pekiştirecek olan bir “önlemler paketi” uygulayacağını açıkladı. Buna göre, 1. KKTC kendi parasını basacak, 2. Maraş “tırtıl harekâtı” ile aşama aşama yerleşime açılacak, 3. KKTC ile TC arasında pasaport işlemleri karşılıklı olarak kaldırılacak, 4. Siyasal ve ekonomik içerikli ikili anlaşmalar bağlanacak, 6. Tüm sınır kapıları kapatılacak.” (Kıbrıs, 16.9.1990)
AT’nin, Kıbrıs’ın başvurusunu işleme koyduğunu açıkladığı bildiride “ortaklıktan ada halkının tamamının yararlanacağı ve komisyonun bu gaye ile Kıbrıs Türk toplumu temsilcileri ile görüş alış-verişinde bulunduğu” hususu yer almaktaydı. (Kıbrıs, 18.9.1990)
“AT ülkeleri arasında pasaport uygulanmamaktadır. Bizim de Anavatanımızla, AT ülkeleri arasında var olan uygulamaları gerçekleştirmemiz doğaldır” diye konuşan KKTC Başbakanı Eroğlu (Yeni Gün, 29.7.1990) ile TC Başbakanı Akbulut arasında imzalanan “25 Temmuz Mutabakat Belgesi”ne göre, KKTC ile TC arasında pasaport uygulamasının kaldırılmasına karar verilmiş, ama yapılan uluslararası baskılar sonucu çalışmalar dondurulmuş (Vatan, 4.5.1991) ve ancak 2 Eylül 1991’de kimlik belgesiyle seyahat başlatılmıştı.
AT ve BM yetkililerine meydan okuma olarak nitelendirilen bu uygulama, “KKTC’ye gelen turist sayısını artırmak” amacına yönelik olarak sunulmuşsa da, “sorma-gir hanına dönen KKTC” için başta hırsızlık ve soygun olmak üzere birçok sosyal ve ekonomik sorunlara yol açmıştır. 1 Ocak 1994’de göreve başlayan DP-CTP koalisyon hükümeti, söz vermiş olmasına rağmen, kimlikle girişi kaldıramamıştır.
1989-1993 yıllarını kapsayan 3. mali protokol dönemi içinde de olumsuz tavrını sürdüren Kıbrıs Türk lideri Denktaş, Lefkoşa Kanalizasyon Projesi için Türk tarafına karşılıksız olarak verilecek olan 5 milyon dolarla ilgili olarak şöyle konuşmuştu:
“AT’ın Güney Kıbrıs’taki Büyükelçisi ile görüştüm. Parayı nasıl vereceklerini sordum. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin meşruluğunu yitirdiğini, Rum Cumhuriyeti’ne dönüştüğünü görmezlikten gelerek, “Kıbrıs Cumhuriyeti kanalı ile” dedi. Ve parayı nereye harcayacağımızı da, “Kıbrıs Cumhuriyeti” dediği Güney’deki Rum İdaresi bilecek, tasvip edecek... Bu paranın direkt Türklere verilmesinin formülünü isteseler yine bulurlar. Onların istediği, bizi Rum’a bağlamak. 5 milyon dolar da “yemleme”. Doğal olarak böyle bir parayı alamayız. Parayı reddetmedik. Yolu reddettik. Halkımızı Rum’un kulu, kölesi yapmayız.” (Kıbrıs, 4.6.1991)
Denktaş bir başka demecinde, “Türkiye’nin garantörlüğüne ters düşen bir sistemin içine Türkiye’siz girmemiz düşünülemez. Hayali ekonomik beklentilerle halkımızı kandırmıyalım. AT, boynumuza karın doyurucu bir tasma yapılamaz” diyordu. (Kıbrıs, 6.9.1991)
Yasadışı olarak kurulmuş bulunan ve Türkiye dışında hiçbir devlet tarafından tanınmayan Denktaş’ın ayrı devletçiği, her türlü durumu kendi yararına kullanma eğilimini sürdürürken, “Rumlar AT’ye alınırsa, bölünmüşlük kalıcı olur” diyerek, kendi taksimci politikasına yeni kılıflar aramaya kalkmaktaydı. Denktaş, hiç çekinmeden “Kıbrıs adı altında Rum yönetimine verilen kredi ve yardımların %30’unun Türk tarafına verilmesi için baskı yapılmasını, ambargoların tanınmamasını ve Rumların tek yanlı olarak AT’ye giremeyeceklerinin duyurulmasını” talep edebilmekteydi. (Cumhuriyet, 7.10.1992)
Kıbrıslı Türk tekstil ve tarım ihracatçıları, 1987 tarihinde imzalanmış olan Kıbrıs-AT Gümrük Birliği anlaşmasındaki gümrük indirimlerinden yararlanarak, ürünlerini başta İngiltere olmak üzere AT ülkelerine ihraç etmekteydiler. Bu ihracatta, üzerine ayyıldız konmuş Kıbrıs Cumhuriyeti mührü kullanılmakta ve yapılan bu sahtelik, İngiliz makamlarınca hoşgörüyle onay görmekteydi. 1992 yılında İngiltere’deki Rum ithalatçılar tarafından buna karşı açılan bir dava, AB Adalet Divanı’nda sonuçlandı. 5 Temmuz 1994 tarihli kararda, Kıbrıs’ın işgal altındaki topraklarından yapılacak ihracatta, yasal Kıbrıs Cumhuriyeti hükümetine ait sağlık ve dolaşım belgelerini taşımayan malların gümrüksüz girişten yararlanamayacağı vurgulandı.
İhracatının %80’ini başta İngiltere olmak üzere diğer AB ülkelerine yapmakta olan KKTC’nin lideri Denktaş, bu karara tepkisini yine Lefkoşa’daki Lidra Palas geçiş kapısını birkaç gün kapatarak göstermeye çalıştı ve mehter marşı ile dini sözlerin dinletildiği mitinginde şöyle konuştu:
“Rum’a boyun eğmemek için zirai ürünlerimizi gerekirse Atatürk Meydanı’na yığar yakarız”! (Kıbrıs, 16.7.1994)
Öte yandan Türkiye’nin de, Denktaş’ın yanlış hukuki yorumlarına alet olmakta oluşuna tanık olmaktayız. Kıbrıs Türk lideri, Rum müracaatının dayandığı hukuki bir temel olmadığını, 1960 anayasasına dayandıklarını iddia edemeyeceklerini belirtmekte ve bunun gerekçelerini şöyle sıralamaktadır:
“Çünkü bu anayasaya göre, dış meselelerde tarafların veto hakları vardır. Türk tarafı bu konuda, Rumların müracaatlarına karşı çıkmıştır...Kıbrıs Cumhuriyeti’nin, kuruluş esaslarından biri, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin, Türkiye ve Yunanistan’ın üyesi olmadıkları kuruluşlara katılamayacağıdır. Çünkü temel esas, iki toplumun anavatanlarına, anavatanlarından herhangi birine, diğerinden fazla bir fırsat vererek, adanın o anavatanla herhangi bir konuda entegrasyonu önlemek ve böylelikle, toplumlar arasında güvensizliğe göz kapayarak ve tüm adalet kurallarını çiğneyerek, Türk toplumunu mahkum etmek yolundadırlar.” (Kıbrıs, 4.10.1993)
Oysa yıllardır değişmeyen “dava avukatı” Denktaş, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin anayasasına sahip çıkacaksa, bir bütün olarak sahip çıkmalı ve taraf olabilmesi için de, ortaklık sandalyesinde oturur olmalıdır. İşine geldiğinde Anayasa’ya uyulmasını istemek, işine gelmediğinde de onu ayaklar altına alıp çiğnemek, “avukat”lığa sığmaz, hukuka hiç denk düşmez. Kaldı ki, Denktaş, ilgili anayasa maddelerini de kendince yorumlamaya kalkmaktadır. Garanti Andlaşmasının 1. maddesinde açıkça görüleceği gibi, orada kastedilen, Yunanistan veya Türkiye ile siyasi veya iktisadi birlik oluşturma, bir başka deyişle enosis ve taksim’in yasaklanmasıdır; Avrupa Birliği denen devletler topluluğu ile siyasi veya iktisadi birlik oluşturma, ona katılma söz konusu değildir. Benzeri bir itirazın, Kıbrıs’ın İngiliz Uluslar Topluluğu (Commonwealth’e) katıldığı zaman Kıbrıs Türk liderliği tarafından yapılmamış olması da anımsanmalıdır. Kaldı ki, Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası ve Garanti Andlaşmasına rağmen, Kıbrıs Türk liderliğinin 1974 yazından bu yana, garantör ülkelerden biri olan Türkiye ile “Türk Lirası” aracılığı ile oluşturduğu iktisadi birlik gözardı edilmektedir.
Avrupa Birliği’nin 1993 yılı sonunda atadığı Kıbrıs gözlemcisi Serge Abou ile görüşmekten kaçınan Ankara ile Denktaş, Kıbrıs’ta birlikten yana değil de, taksimci ayrılıktan yana olduklarını kanıtlamışlardır. Serge Abou, Lefkoşa’da toplanan Kıbrıs-AB Karma Parlamenterler Komitesi’nin toplantısında yaptığı bir konuşmada, AB konusunda Kıbrıslı Türklerin endişelerini yatıştırmak için bir program hazırladıklarını açıkladı. Abou, gençler ve akademisyenler arasında temaslar sağlanması, iş fırsatları yaratılması, turizmin geliştirilmesi, kültürel mirasın korunması, edebi eserlerin tercümesi, optik ve akustik araçların kullanılması, ulaştırma olanaklarının geliştirilmesi ve bu çerçevede limanlara özel önem verilmesi gibi programların öngörüldüğünü söyledi. (Vima’dan aktaran Kıbrıs, 13.4.1995) 1993-1999 dönemi için geçerli olan 4. Mali Protokol’daki 74 milyon ECU’dan 20 milyonu iki toplum arasındaki Güven Artırıcı Önlemlerin uygulanması için ayrılmış olmasına rağmen, Türk tarafı bu konuda olumlu bir yaklaşım göstermemiştir. Türkiye’nin kendisi de, 1996’da AB ile gümrük birliğine girmiş olmasına rağmen, Kıbrıs’taki ayrılıkçı politikası ile kendi kendine ayak bağı olmayı sürdürmektedir.
1995 yılı Ağustos ayı içinde basında, AB’nin Kıbrıs’ın kuzeyinde bir büro kuracağına ilişkin haberler çıkmışsa da (Kıbrıs, 28.8.1995), daha sonra bu haber AB Komisyonu Lefkoşa Temsilciliği tarafından resmen yalanlanmış; Kıbrıs Türk lideri Rauf Denktaş da, böyle bir irtibat bürosunun, ancak KKTC makamlarından gerekli izinlerin alınması halinde açılabileceğini duyurmuştur. (Kıbrıs, 30.8.1995) 
Bu arada ABD’nin Lefkoşa’daki Büyükelçiliği’nin “Conflict Resolution” (Uyuşmazlıkların Çözümü) Gruplarının yapmakta olduğu iki toplumlu buluşmalar çerçevesinde, AB üyeliği konusuyla ilgilenen çalışma grupları da oluşturulmuş ve çeşitli iki toplumlu toplantılar düzenlenmişti. Örneğin Lefkoşa’da ara bölgede bulunan Lidra Palas Oteli’nde 25 Ekim 1995 akşamı düzenlenen “Avrupa Birliği ve Kıbrıs: Artılar ve Eksiler” konulu toplantı büyük ilgi görürken, Rum ve Türk genç işadamları Brüksel ve Strazburg’u ziyaret etmiş, Lefkoşa’nın Türk kesiminde yapılan toplantılarda da Kıbrıs Türk kamuoyu AB hakkında bilgilendirilmişti.
Bu yakınlaşma toplantıları, AB’nin “Tam üyelik görüşmeleri şu veya bu şekilde Kıbrıslı Türkleri de içermelidir” görüşü paralelinde, Kıbrıs Türk liderliğinin bazı engellemelerine rağmen sürdürülmüş ve Kıbrıslı Rum ve Türk sendikacıların katıldıkları “Ortak Sendikal Forum”lar, Brüksel Kadın Grubu’nun çalışmaları, Kıbrıs yanında Londra ve İstanbul’daki Kıbrıslı Türklerin de AB konusunda bilgilendirilmeleri gerçekleştirilmiştir. 
Kıbrıslı Türklerin belli bir bölümü bu aydınlatma çalışmalarından memnun kalırken, Kıbrıs Türk liderliği, bu  yakınlaşma toplantılarından huzursuzluk duymaktaydı. Örneğin Ortam gazetesi 21 Aralık 1996 tarihli sayısında Denktaş’ın “AB’nin Kıbrıs Büyükelçisi Gilles Anouil’in Kıbrıs Türklerini kandırmak için giriştiği yüz kızartıcı eylemlere eğilme zamanı geldiğini” söylediğini belirten demeci için şu başlığı kullanmıştı: “Olası bir referandumda, KKTC halkının Türkiyesiz de AB’a girmeye onay vereceğinden korkan ve bahane arayan Cumhurbaşkanı Denktaş, AB’ın Kıbrıs Büyükelçisine ateş püskürdü”. Bilahare, Denktaş’ın AB’ye karşı siyasal tavrını daha da sertleştirdiği görüldü ve “Kıbrıs’ın AB’ye iki eşit devlet olarak girilebilir” görüşü daha da öne çıkarılmaya başlandı. (Yeni Demokrat, 10.1.1997)
Öte yandan Kıbrıs Cumhurbaşkanı Kleridis şu öneride bulunmaktaydı: “Kıbrıslı Türkleri Kıbrıs Cumhuriyeti’nin görüşme heyetine katmaya hazırız. AB ile yapılan görüşmelere, yasal yönden geçersiz herhangi bir varlık değil, yasal Kıbrıs Hükümeti katılmaktadır.” (Cyprus Weekly, 21.2.1997)
AB Komisyonunun Dış İlişkilerden Sorumlu üyesi Hans Van Den Broek, Lefkoşa’nın Türk kesiminde verdiği bir konferansta, Kıbrıs Türk toplumunun kendisi için en kârlı olanın, statükoyu sürdürmek olduğunu düşünmesi ve seçimini bu yönde yapması halinde, bundan çok büyük pişmanlık duyacağı ve sorunun çözümünde çok büyük zorluklarla karşılaşacağı uyarısında bulunarak, “Bağımsız Kuzey Kıbrıs AB tarafından tanınmayacak” diye konuşmuştu. (Birlik, 1 Mart 1997)
Gerek Türkiye yetkilileri, gerekse Kıbrıs Türk liderliği, Kasım 1997’de “KKTC’nin tanınması”nı talep eden yeni bir strateji başlattılar. 12-13 Aralık 1997 tarihlerinde yapılan AB Lüksemberg Zirvesi’nden, Kıbrıs Cumhuriyeti adına Rum yönetimiyle tam üyelik görüşmelerinin başlatılması ve Türkiye’nin aday ülkeler arasına alınmaması kararının çıkması üzerine, Türk tarafı bunu,  BM çerçevesinde yapılan toplumlararası görüşmelere oturmama gerekçesi yaptı. Kıbrıs Türk liderliği, Kıbrıs’ta yürütülmekte olan bütün iki toplumlu temasların askıya alındığını açıkladı. Kıbrıs-AB üyelik görüşmeleri ise, 31 Mart 1998’de, Kıbrıslı Türklerin temsilcilerinin katılımı olmaksızın başlatıldı.
İlginçtir, COMAR Kamuoyu Araştırma Şirketinin yaptığı bir ankete göre, Kıbrıs Türklerinin %11’i Kıbrıs sorununun çözümünden önce AB üyeliğini desteklerken, %42.2’si de üyeliğin çözümden sonra olmasından yana görüş belirttiler. Ankete katılanların %41.7’si ise, AB üyeliği için hem çözümü,  hem de Türkiye’nin de AB’ye girmesini beklemekten yana. Bu durumda Kıbrıs Türklerinin %94.9’u şu veya bu şekilde AB üyeliğini desteklemekteydi.
Ayrılıkçılığı tescil edilmiş olan Kıbrıs Türk lideri ise, Lefkoşa Rotary Kulübü’nün bir toplantısında şu görüşleri savunmuştu:
“Türkiye’nin bulunmadığı bir Avrupa Birliği’ne girmemiz demek, bizim artık AB içerisinde bireyler olarak yaşamamız demektir. Toplumsal haklar hatta iki kesimlilik, Rumların kendi mallarına sahip çıkamayıp bizimle takas etme gibi usuller, Rum tarafıyla anlaşsak dahi geçerli addedilmeyecek... AB’ye girmek demek, istenmeyen ne varsa hepsinin buraya dolması demektir ve Rum kendisi yapmayacağı kötülüğü Avrupa’dan getireceği insanlara rahatlıkla yaptırabilir, nasıl ki bugün artık silahlı askerler almaya başlamıştır... AB’ne bizim girmemiz demek, Yunanistan kolonisi haline gelmemiz demektir. Türkiye uzaktan bakacaktır; Türkiye ile bütün irtibatımız kesilecektir. Garanti anlaşması da geçersiz olduğu takdirde, buradan toparlanıp gideceğiz. Başka hiçbir çaremiz yok.” (Kıbrıs, 24 Aralık 1994)
Bu sözler, Kıbrıs Türklerini 40 yıldan fazla bir süredir akvaryumda tuttuğu yetmezmiş gibi, bundan sonra da okyanus içinde yüzmelerine, dünya halklarıyla yasal bir devletin kurucu ortaklarından biri olarak temas etmelerine engel olmakta olan Kıbrıs Türk liderliği ve arkasındaki güçlerin ideolojik yapısının ne olduğunu çok güzel özetlemektedir.
Nitekim Kıbrıs Cumhurbaşkanı Kleridis de, bu düşünce şeklini, 1999 Aralık ayı başında New York’ta başlatılan yeni görüşmeler öncesinde, BM Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üye temsilcisine şöyle anlatmıştır:
“Troutbeck ve Montreux’de yapılan görüşmelerde Denktaş, görüşmeler için değil, Kıbrıs’ın AB’a üyelik başvurusunun ger çekilmesi halinde görüşme yapmayacağını, görüşmelerin başlamasından önce, devletinin egemen olarak kabul edilmesi gerektiğini iletmek için katıldığına açıklık getirdi. Denktaş’ın AB üyeliğine karşı çıkma nedenlerinden biri, talep ettiği çözümün Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne uymayan unsurlar içermesinden kaynaklanıyor. Diğer bir ifadeyle serbest dolaşım ve yerleşim istemediğini, mecburi mal-mülk mübadelesinde ısrar ettiği için AB’a üyeliğe karşıdır. Dekonfrontasyon ve asker indirimi konularında da sayılarını belirtmeden önemli oranda Türk askerinin süresiz adada kalmasını ve Türkiye’nin müdahale hakkının devam etmesini isteyen Denktaş, bu malum tezlerinden vazgeçmeye hazır değildir.” (Mahi’den aktaran Halkın Sesi, 30.9.1999)

(Kıbrıs’ta Sosyalist Gerçek, Sayı:47, Ocak 2000, ayrıca kitap içinde, Ahmet An, Kıbrıs Nereye Gidiyor? İstanbul 2002  s.239-255)




12 Ocak 2019 Cumartesi

AN: “HİDROKARBONLAR NEDENİYLE KIBRIS'TA ÇÖZÜM OLABİLİR”


Girne Postası – Burcu Ece Yılmaz

Araştırmacı-Yazar Ahmet Cavit An, Kıbrıs sorununun hidrokarbonlar konusu nedeniyle çözülebileceğini düşündüğünü söyledi. An, “Çözüm, gerçek barıştan ve halkların dostluğundan yana olan insanların sahiplenmesiyle kalıcı olacaktır. Çıkarcılara ve dış güçlerle işbirliği yapanlara çözümü teslim etmemek gerekir” dedi. Arşivci özelliğiyle de tanınan An, “Türkiye, şu an geldiğimiz durumda, 1956’da Nihat Erim’in oluşturduğu politikanın, yani adanın taksimi noktasında durmaktadır. O zaman da üs istemişti, şimdi de istiyor. Guterres’e bunu Crans Montana’da söylediler, o da ‘yazılı verin’ deyince ipler koptu” ifadelerini kullandı.
Kıbrıs Postası TV’de Ulaş Barış’ın hazırlayıp sunduğu gündem programına Araştırmacı-Yazar Ahmet Cavit An konuk oldu.
Kıbrıs sorunuyla ilgili 1974 konumuyla şimdiki konumun aynı olduğunu söyleyen An, “O dönemlerde de anayasal uzmanlar ve profesörlerin katılımıyla görüşmeler son noktaya gelmişti ve iş imzaya kalmıştı. Rum tarafının talep ettiği noktaların hemen hemen hepsi kabul edilmişti. 1979’dan beri gelinen süreçte, federal bir anayasanın olması için bütün hususlar görüşülmüştür. Ancak hala daha güvenlik, garantiler, Türkiye’nin kuzeyde talep ettiği egemen bir askeri üs meselesi var. Adaya getirilmiş olan 200-300 binden fazla Türkiyeli nüfus ne olacak tartışması var” dedi. Hidrokarbonlar nedeniyle bir çözüm olabileceğini belirten An, “Bir çözüm olacaksa sanırım geriye kalan konuları da bir haftalık bir çalışmayla karara bağlayabilirler” dedi.

“TÜRKİYE KIBRIS KONUSUNDA 1956’DAKİ POLİTİKASINI SÜRDÜRMEYE DEVAM EDİYOR”
Türkiye’nin 1956’daki politikasını sürdürmeye devam ettiğini ileten An, “O dönemde Nihat Erim’in oluşturduğu politika adanın taksimi doğrultusundaydı ve esas istek İngiltere’den gelmişti. Bugünkü politikaya baktığımızda Türkiye’nin masada yapıcı olmadığını görürüz. Benim bilgime göre, Crans-Montana’da yapılan görüşmede ve Guterres ile yapılan tartışmada, Türkiye garantilerden vazgeçeceğini, onun karşılığında Kuzeyde egemen bir askeri üs istediğini söylemiştir. Guterres, Türkiye’den bu açıklamayı yazılı olarak istediğinde, Türkiye vermemiştir. Başka bir kaynaktan okuduğum bilgilere göre, Türkiye bu askeri üs vasıtasıyla İsrail-Mısır-Yunanistan üzerinden Avrupa’ya gidecek olan petrol hattını koruyacaktır” ifadelerini aktardı. An sözlerine şöyle devam etti:
“Geçici bir formülle, sırf hidrokarbonların yüzü suyu hürmetine sorun çözülebilir. Çözmeseler bile bu hat güneyden çalışabilir. İlle de Türkiye üzerinden gitmesi gerekmiyor. Türkiye’nin geleceği çok belirsiz. Önce bir görelim bakalım, parsellerden neler çıkacak? Ondan sonra en olacağına şirketler karar verecektir.”

“DÖNÜŞÜMLÜ BAŞKANLIK KONUSUNDA AB’DEKİ BÜROKRATLARIN ÇEKİNCELERİ VAR”
Anastasiadis hükümetinin Türkiye’nin ısrarcı olması nedeniyle, 1500-2000 civarı bir uluslararası askeri güce evet dediğini anlatan An, “Onun detayları konusunda anlaşmazlık çıktı. Askeri gücün içinde Türk ordusundan insanlar olacak mı, olmayacak mı? AB komutanlığına mı bağlanacak? Bu konularda belirsizlikler var. Eğer Türkiye bu konuda ikna edilirse, sanırım bir çözüme varılabilir. Burada AB’nin bastırıcı güç olması gerekiyor. İşgal altında ve özgürleşecek olan toprak, AB toprağıdır. Kuzeyde AB’ye üye olmayan bir ülkenin asker ve nüfus bulundurması, AB’nin hoşuna gitmeyecektir. Dönüşümlü başkanlık konusunda da AB’deki bürokratların çekinceleri vardır. Kıbrıslı bir Türk’ün başkan olması halinde AB’de kararların alınamayacağı şeklinde bir kaygı var. Kaygılarının nedeni de Kıbrıslı Türklerin devamlı Türkiye’nin idaresi altında hareket ettiği ve uygulamada da Türkiye’nin politikasını savunmasıdır” dedi.
Anastasiadis’in CTP çalışma grubu ile yaptığı görüşmede ‘Gazın Türkiye üzerinden gitmesine çok da soğuk bakmıyoruz’ şeklinde açıklamalarının basına yansıması üzerine An, “İlke olarak daha ucuz bir yol olduğu için tercih edilebilir. Gazın Güney’den Girit üzerinden gitmesi çok daha pahalıdır. Ama sıkıntı çıkarabilecek bazı siyasi konular var. Türkiye BM deniz hukukunda taraf olmadığı sürece, boru hattı konusu masaya gelemez” dedi.
“Bölgemizdeki dengelere baktığımız zaman, ABD’nin çok güçlü olduğunu görüyoruz” diyen An, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin son dönemde oluşturduğu ikili ittifaklara bakıldığında, ABD’nin yörüngesinde bir yönetime girdiğini söyledi. ABD’nin yaptığı son ziyaretten sonra Anastasiadis’in BM çerçevesinde adem-i merkeziyetçi federasyon konusunu öne çıkardığını dile getiren An, “Anastasiadis, Amerikan tipi bir barışı bölgemize getirme çabası içindedir” dedi.

“AMERİKAN TİPİ BİR ARA ANLAŞMA OLURSA MARAŞ AÇILABİLİR”
Derinya kapısının açılmasını değerlendiren An, “Hidrokarbonlar nedeniyle Amerikan tipi bir ara anlaşma olursa Maraş açılabilir. Bize ait olmayan Maraş toprağının geri Rumlara verilmesi ileri bir adım olur. Benim kapıların açılmasından bu yana hep talep ettiğim, iki taraftaki gerçek federalist ve demokratik güçlerin iş birliği yaparak Kıbrıs’ın geleceğine birlikte karar vermesidir. Ne yazık ki, bu siyasi çalışmalar ileri gitmedi” şeklinde konuştu.
Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs’ta askeri güç bulundurmayı ilelebet gördüğünü kaydeden An, “Rum tarafı, belli bir süre Türkiye’nin asker bulundurmasını kabul ederiz ondan sonra iki taraf arasında güven oluşunca askerin çekilmesini istiyoruz diyor. Eğer Türkiye bu konuda yapıcı davranmazsa, asker gidecek demediği sürece Kıbrıs Rum tarafı çözüme evet diyemez” dedi.

“SİYASİ EŞİTLİK, KIBRIS CUMHURİYETİ İLE KKTC’NİN EŞİTLİĞİ ANLAMINA GELMEZ”
Siyasi eşitlik kavramının iki toplumun siyasi eşit olması anlamına geldiğini bildiren An, “Toplum olarak biz eşitiz, KKTC değil. KKTC eşittir Kıbrıs Cumhuriyeti formülü öne atıldığı sürece, öylesi bir siyasi eşitlik kabul edilmeyecektir. Çünkü KKTC varlık itibariyle BM’nin ve dünya topluluğunun tanımadığı bir devlettir. Eğer kuzeyde federal bir eyalet kurulacaksa, bu federal eyalet, merkezde Kıbrıs Türklerinin de olacağı Federal bir Kıbrıs Cumhuriyeti’nin denetiminde oluşturulacak kuzey eyaleti ile mümkündür. Siyasi eşitlikten kasıt, iki toplumun eşit olmasıdır. Bu Kıbrıs Cumhuriyeti ile KKTC’nin eşitliği anlamına gelmez” sözlerini dile getirdi.
Güney ve Kuzey arasında siyasal birlik için ön çalışmaların yapılması gerektiğini işaret eden An, “Geçmişi birlikte analiz ederek, geleceğe yönelik bir perspektif oluşturulması lazım. Bu siyasi çalışma henüz yapılmış değil. Henüz ortak bir siyasal yapı yok. Eğer federal bir yapı olacaksa, bu, ancak federalist bir yapı üzerinde, bir parti üzerinde ilerleyecek. Siyasal bir iş birliği gerekmektedir” dedi.
Varılacak olan çözümün NATO tarafından garanti edilmesinin konuşulduğunu söyleyen An, “Dünyada terörizmi yaymış olan bir NATO’nun, çözümü garanti etmesine şahsen karşıyım. Bu ciğeri kedinin boğazına asmak gibi bir şey olur” ifadelerini kullandı.

“KIBRIS TÜRK FEDERE DEVLETİ’Nİ BİR GECEDE KKTC’YE ÇEVİRDİK”
Son günlerde KKTC’nin kuruluşunda yaşananların gündeme gelmesi ile ilgili de konuşan An, o gün devlete hayır diyenlerin ‘evet’ oyu kullanması yüzünden bu günlere gelindiğini anlattı.
An sözlerine şöyle devam etti:
“Biz gücümüzü askere dayandırarak bazı taleplerde bulunuyoruz. Normalde bir devlet kurulduğunda, kendi askeri gücüne dayanır. Biz bunu yabancı bir dış güce dayanarak kurduk. O nedenle BM’nin genel ilkesine de uymuyor. Türkiye’nin kuzeye yaptığı işgale dayandırarak, önce Kıbrıs Türk Federe Devleti’ni bir gecede operasyonla KKTC’ye çevirdik. Kuzeye olması gerektiğinden fazla ekstra nüfus getirdik. Rumlara ait olan toprakları verdik. Sonrada o toprakları satma yetkisi verdik. Önce bu adadan nüfus, sonra ordu gidecek. Ardından adada Kıbrıs Türkü’nün kaç kişi olduğunu göreceğiz. Ekonomik ve mali gücümüzü de göreceğiz. Ona göre bu yapıyı federal devlet içinde temsil ederek sürdüreceğiz.
Hidrokarbonlar nedeniyle belki çözüm olur, ama olabilecek her türlü çözüme ben evet derim. Annan Planı döneminde de evet demiştim. Çözüm gerçek barıştan, halkların dostluğundan yana olan insanların sahiplenmesiyle kalıcı olacaktır. Çıkarcılara ve dış güçlerle işbirliği yapanlara çözümü teslim etmemek gerekir.”

(Kıbrıs Postası gazetesi, 20 Kasım 2018)

1 Kasım 2018 Perşembe

1958’DEKİ TMT TEDHİŞİNİN 60. YILDÖNÜMÜ



İngiliz Kraliyet Hava Gücü’nün Merkez Komutanlığı’nın Kıbrıs’a taşınması, adadaki sol güçlerin tepkisine yol açmıştı. İngiliz sömürge yönetimi, Amerika ile işbirliği halinde 1949’dan beri Kıbrıs üzerindeki askeri üs ve dinleme tesislerini, Ortadoğu’daki emperyalizmin çıkarlarını korumak için kullanıyordu. Kıbrıs Emekçi Halkının İlerici Partisi (AKEL), gerek sendikal harekette, gerekse kazalardaki belediye yönetimlerde örgütlü olup, İngiliz sömürge yönetimine karşı, milliyetçilerle birlikte adanın Yunanistan’a bağlanması için mücadele vermekteydi.

ANTİ-KOMÜNİZM ÖN PLANDA
Kıbrıs Ortodoks Kilisesi’nin öncülük ettiği ve milliyetçi Rumlardan oluşan “EOKA” adlı yeraltı örgütü, 1 Nisan 1955’de İngiliz sömürge yönetimine karşı tedhiş eylemlerini başlatır. EOKA, Kıbrıslı Rum solcuların bu harekete katılmaması için özel bir çaba gösterir. Zaten örgütün başında, Yunanistan’daki iç savaşta anti-komünist X örgütünün liderliğini yapmış, Kıbrıs kökenli Grivas vardı.          İngilizler, bu tedhiş olaylarını bastırmak üzere, Kıbrıslı Türklerden oluşan yardımcı polis ve komando birliklerini kullanırlar. Çok bilinen bu “böl ve yönet” politikası, emperyalizmin geçmişte de kullandığı ve ada üzerinde egemenliğini sürdürmesini sağlayan bir politikaydı.  
Britanya, Eylül 1955’de düzenlenen Üçlü Londra Konferansı’na, 1923’deki Lozan Antlaşması ile Kıbrıs ile olan ilişkisini kesmiş olan Türkiye’nin de katılmasını sağlar. İstanbul’da düzenlenen 6/7 Eylül 1955 olayları, bunda önemli bir rol oynar. Benzeri kışkırtma olayları, Kıbrıs’ta yaşayan Türk toplumun fanatik unsurları tarafından, Rum toplumuna karşı da düzenlenir. Aralık 1956’da Türkiye, İngiliz-Amerikan emperyalizminin ortaya attığı “adanın Kıbrıslı Türkler ile Kıbrıslı Rumlar arasında taksim edilmesi” politikasını benimser. İngiliz sömürge yönetiminin teşviki ile Kıbrıs Türk liderliği tarafından oluşturulan Volkan ve onun devamcısı olan Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT) ile Kıbrıs Rum liderliği tarafından oluşturulan EOKA yeraltı örgütleri, iki toplum arasında düşmanlık tohumlarının ekilmesinde önemli görev üstlenirler. Her iki toplum içinde, milliyetçi liderliklerin savunduğu “taksim” ve “enosis” politikalarına muhalif olan kesimler susturulmaya çalışılır.   
Türkiye, “Ada komünizmin sıçrama tahtası haline getirilemez” görüşünü savunan diğer NATO ülkeleri olan Yunanistan ve İngiltere ile birlikte, konuyu BM ve diğer platformlarda tartışır. ABD Başkanı Eisenhower, Mart 1957’de Bermuda adasında Britanya Başbakanı Macmillan ile buluştuğunda, ona söylediği çözüm formülü şöyledir:  “Askeri üsler bizim için yeterlidir. Onlar, geriye kalanları kendi aralarında bölüşebilirler.”

TÜRKLER TAKSİMDEN YANA
Ankara Üniversitesi’nde Devletlerarası Hukuk ve Anayasa Hukuku öğreten ve İsmet İnönü’nün Cumhuriyet Halk Partisi (CHP)’nin de üyesi bulunan Prof. Nihat Erim, 1956 yılında, TC Başbakanı Adnan Menderes tarafından görevlendirilir ve Kıbrıs hakkındaki politikayı oluşturmada hükümete yardımcı olması istenir. Menderes, Erim’e ayrıca, Başkan Eisenhower’in arkadaşı olan emekli bir Amerikan generalinin Ankara’ya gönderildiğini ve onun, adanın taksimini önerdiği ve bunun olumlu karşılandığı bilgisini de verir. Prof. Erim’in Türk hükümetine verdiği ilk rapor, 24 Kasım 1956 tarihlidir ve şunları yazmaktadır:
“Ortalama hâl şekli, Kıbrıs adasının taksimidir. Taksim fikri Türkiye, Yunanistan, İngiltere, Amerika hükümetleri arasında gizli, resmi veya yarı resmi bazı görüşmelerde ele alınmıştır... Taksim önerisinin kabul edilmesi ihtimali göz önünde tutularak, Türkiye bakımından Kıbrıs’ın ne biçimde bölünmesinin daha elverişli olacağı askerlik, ekonomi ve adadaki Türk nüfusunun menfaatleri göz önünde tutularak, şimdiden yetkili uzmanlara tespit ettirilmelidir.”

KIBRISLI TÜRK İLERİCİLER, TAKSİME KARŞI
Profesör Nihat Erim, “Bildiğim, gördüğüm ölçüler içinde Kıbrıs” başlıklı anılarında, Kıbrıs’ı ziyareti sırasında kendisine, 19 Ocak 1957 tarihini taşıyan ve Kıbrıs Terakkiperver Emekçi Halk Partisi-AKEL Türk Kolu” başlığını taşıyan bir mektup verildiğinden söz etmektedir. (Ankara 1975, s.55-57) Erim, “Bu mektup Türk toplumunun görüşü dışında bambaşka bir düşünceyi yansıtıyordu” diyerek, mektuptan şu görüşleri aktarmaktadır:
“Ayrılmaz bir bütün olan Kıbrıs halkı, Türkler ve Rumlar, bu topraklarda yüzyıllarca birlikte yaşamışlar ve yaşamaktadırlar. Tarlalarda toprağı beraberce sürmüşler, iş yerlerinde tezgâhlarda yan yana kardeşçe çalışmışlar, şehirlerde ve köylerde kucak kucağa, yan yana beraberce ikamet etmişler, iyi günlerde beraberce gülerek, kötü günlerde beraberce ıstırap çekmişler ve kader birliği yapmışlardır.”
AKEL Türk Kolu’na üye olan ilerici Kıbrıslı Türkler mektupta, adanın taksim edilmesi fikrine şu gerekçelerle karşı çıkmaktaydılar:
            “Son zamanlarda parlamentoda Britanya Dışişleri Bakanı tarafından ortaya atılan adayı taksim etme fikri, Kıbrıs meselesinin nihai hâl şekli olmayacağı gibi, kabili tatbik de değildir. Çünkü Kıbrıs Türk ve Rum halkı ayrı ayrı iki mıntakada yaşamamaktadır. Böylece ortaya bir muhaceret işi çıkacaktır ki, o zaman Kıbrıs çıkmazı ikinci ve en büyük çıkmaza girecektir. Böyle hadiselerin hangi menfaatlere hizmet ettiğini tarih hepimize göstermiştir.”
         1958 yılının ilk aylarından başlayarak EOKA’nın, AKEL’in Kıbrıslı Rum üyelerine karşı maskeli saldırılar, silahlı baskınlar, kahvehanelerden, evlerden insan kaçırma, dövme ve öldürme eylemleri yoğunlaşır.
TMT ise 4 Nisan 1958 tarihli bildirisinde, şu görüşleri dile getirir:
“Komünizm sadece ulusumuzun değil, insanlığın düşmanıdır. Kıbrıs Türkleri, Komünizmin başı görüldüğü yerde ezilmelidir, diyen Atatürk’ün ilkesini şiar edinmiştir. Kıbrıs Türk işçileri aşırı derecede milliyetçi ve vatanseverdir. Rum sendikasına üye herhangi bir Türk olduğunu düşünmüyoruz. Eğer ihmalkârlık sonucunda hala üye olanlar varsa, bir an önce istifa etmelidirler.”

TMT, 1 MAYIS ORTAK EYLEMİNDEN SONRA SOLCU TÜRKLERE KARŞI EYLEME GEÇİYOR
            TMT’nin AKEL ve PEO üyesi Kıbrıslı Türklere karşı sindirme eylemleri ise, 1 Mayıs 1958 günü düzenlenen ortak kutlamalardan sonra başlar.  Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum işçilerin birlikte katıldıkları son ortak etkinlik olan 1958 yılının 1 Mayıs yürüyüşünde, İngiliz-Amerikan emperyalizminin adayı ve ada halkını bölme planlarına karşı çıkılır ve işçi sınıfının Kıbrıs’ın iç ve dış düşmanlarına karşı güç ve iş birliği savunulur.  Ama anti-komünist TMT örgütü, işbirlikçi Kıbrıs Türk liderliğinin ayrılıkçı ve taksim yanlısı politikasını desteklemeyen ilerici Kıbrıslı Türklere karşı ilk sindirme ve tedhiş eylemlerini başlatır.
1 Mayıs gecesi saat 9’da, Lefkoşa’nın Türk kesiminde bulunan ve ilerici Kıbrıslı Türklere ait Türk Eğitim ve Spor Kulübü (TEK) binası, 30 kadar fanatik Kıbrıslı Türkün saldırısına maruz kalır. Eşyaları sokağa atılarak yakılır. Zamanın Kıbrıs Türk lideri Dr. Küçük, ziyaret ettiği Atatürk ortaokulunda öğrencilere yaptığı konuşmada, onların komünistlerle hiçbir temasta bulunmamalarını ister.
11 Mayıs 1958 tarihli TMT bildirisinde şu hususlar vurgulanır:
“-TMT aleyhinde ihbarda bulunan ve konuşanlara karşı gerekli önlemler alınacaktır.
-Toplumumuz, Rumlarla ticari ilişki kurmaktan kaçınmalıdır. Rumlara ait eğlence yerlerine gitmek yasaklanmıştır. Aksi davrananlar, özel timler tarafından denetlenecektir.
-Türk işadamlarına ait dükkân, bina ve tabelalar, sadece Türkçe olarak yazılacaktır. Türk mahallelerindeki Rumca ve İngilizce olan sokak adları değiştirilmeye başlanmıştır.
-Türk toplumu, kazalarda ayrı belediyeler kurma kararından geri adım atmayacaktır.”
            TMT’nin ilerici Kıbrıslı Türklere karşı ilk öldürme girişimi de, 22 Mayıs 1958’de PEO’nun Türk Şubesi Başkanı olan Ahmet Sadi Erkurt’a karşı yapılır. Ahmet Sadi ve eşi, Lefkoşa’ya gelmek üzere Küçük Kaymaklı’daki evlerinden çıkıp, otobüs bekledikleri sırada, iki kişinin açtıkları ateşle yaralanırlar. Ahmet Sadi’nin önüne geçerek, eşini kurtarmaya çalışan Leman Hanım, ağır yaralanır ve şok geçirir.
Haberin duyulması üzerine, solcu bütün sendikaların üyeleri, işlerini bırakarak, PEO binasında toplanırlar. Vurma olayının nedeninin, Rumlarla işbirliği yapılmaması kararına rağmen, Ahmet Sadi’nin 1 Mayıs kutlama törenine katılması olduğu tahmin edilir.  Toplantıda söz alanlardan Hulus Çağlar adlı ilerici Kıbrıslı Türk, yaptığı konuşmada, bu olaya silahla yanıt verilmeyeceğini, ancak solcu sendikalara üye olan Kıbrıslı Türklerin sayısının 2000-4000 arasında olduğunu söylemekle yetineceğini belirtir.
Sendikacı Ahmet Sadi’yi öldürme girişiminden iki gün sonra, 24 Mayıs 1958 günü saat 10.45’de Lefkoşa’nın Türk kesiminin tam merkezinde, Selimiye Camii civarında,  silahlı tedhişçiler, saraç dükkânında makine başında çalışmakta olan Fazıl Önder’e üç el ateş ederler. Yaralı halde faillerin arkasından koşan Fazıl Önder’in arkasına, bu defa üçüncü bir şahıs tarafından bir kama saplanır. Müftü Asım Efendi ve Ayasofya Sokaklarının kesiştiği yerde, yere düşen Fazıl, hastaneye götürülürken yolda ölür. Kama, hastanede zorlukla çıkarılır.  
            Cinayet haberini veren 25 Mayıs 1958 tarihli Bozkurt gazetesi,  Fazıl Önder’in solculuğu ile tanınmış bir kişi olduğunu belirterek, şunları yazar:
“Bundan bir hafta evvel cemaat aleyhine olan hareketlerinden vazgeçmesi için kendisine ihtar yapılmış ve bir açıklamada bulunması istenmiştir. Fazıl Önder böyle bir açıklamada bulunmayacağını ve idealinden fedakârlık yapmayacağını söylemiştir.”
            Fazıl Önder, vahşi bir şekilde öldürüldüğü zaman, henüz 32 yaşında genç bir delikanlı olup, Lefkoşa Türk Eğitim Kulübü (TEK)’nün Sekreteri ve İnkılapçı gazetesinin sahibi ve yazı işleri müdürü idi. Bu ilerici Türkçe gazetenin, 12 Aralık 1955 günü son 14. sayısı yayımlanmış, ancak İngiliz sömürge yönetimi tarafından ilan edilen Olağanüstü Durum nedeniyle, bazı solcu Rumca gazetelerle birlikte kapatılmıştı.
            Türk yeraltı örgütü TMT, geride dul bir eş ve öksüz bir çocuk bırakan Fazıl Önder’in korkunç bir şekilde öldürülmesinden üç gün sonra bir bildiri yayımlayarak, cinayetin kendileri tarafından işlendiğini açıklar ve Kıbrıs Rumları ile aynı örgütlerde yer alan bütün Türklerin de aynı şekilde temizleneceği tehdidinde bulunur:
“Ulusal bütünlüğümüzü bozmaya veya zayıflatmaya çalışan kişilere (her kim olurlarsa olsunlar) tek cevabımız beyinlerine sıkılacak bir kurşun olacaktır. (TMT tarafından) vatan haini ve komünist maşası ilan edilen Sadi Erkut ve Fazıl Önder hak ettikleri cezayı almışlardır. Aynı şekilde, onların satılmış yoldaşları da derhal cezalandırılacaklardır. Adanın neresinde olursa olsun komünist propaganda yapan herkes aynı kadere mahkûmdur. Türk gazetelerinde durumlarını açık bir şekilde anlatan ve ruhlarını komünist propagandadan samimi şekilde arındıran kişilerin hayatları şimdilik bağışlanmıştır. Ancak bu kişiler çok yakından gölge gibi izlenmektedir. Hareketlerinde en ufak bir şüphe veya kötü niyet gözlemlenmesi durumunda bu kişilerin hayatlarına son vereceğiz.”
27 Mayıs 1958’de Abdurahman Candaş, kol ve bacağından vurulur. Bir başka cinayetin kurbanı,  Ahmet Yahya olur ve Lefkoşa’daki Dedezade Hanı’ndaki bekâr odasında uyurken öldürülür. Sabahleyin çıkan 30 Mayıs 1958 tarihli Bozkurt gazetesinde onun “Bildirik” başlığı altında şu duyurusu yayımlanır:
           “Ben aşağıda imza sahibi Defteralı’nın kalfası Ahmed, İşçi Birliklerine kayıd edilmediğim gibi, solcu temayüllü birisi de değilim. Ben daima halkımıza ve Liderlerimizin çizdiği yoldan yürüdüğümü ve yürüyeceğimi beyan ve ilan ederim.”
            Ahmet Yahya, 1 Mayıs akşamı yakılıp yıkılan TEK’in Yönetim Kurulu üyelerindendi ve o da “komünist eylemci” iddiasıyla aynı tedhiş örgütünün adamları tarafından öldürülmüştü.

HARAVGİ: “FANATİKLER, ELLERİNDEN GELDİĞİ KADAR SOLCU ÖLDÜRMEK İSTİYOR”
30 Mayıs 1958 tarihli Bozkurt gazetesi, bir gün önceki Haravgi’nin şu yorumunu aktarmaktaydı:
“Türkler bir taraftan, Rumlar ise başka yönden ellerine geçirdikleri tabancalarla milliyetçi olduklarını isbat etmeğe çalışmaktadırlar. Bu iki fanatik halk topluluklarının bir ve aynı idealleri mevcuttur. O da ellerinden geldiği kadar solcu öldürmektir. Bir taraf Mukadderatı Tayin Hakkını böyle yapmakla garanti edeceğini, diğer taraf da yani Türkler, solcu, daha doğrusu kendi görüşlerine göre komünistleri öldürmekle Taksimde muvaffak olacaklardır. Diğer taraftan İngiltere’nin yapacağı yeni açıklama ile vaziyetin ne olacağı henüz belli değildir.”
TMT, 31 Mayıs 1958’de, aşağıdaki bildiriyi yayınlar:
“Hainlere Son İhtar:
Hakiki Türk olmayan bir hain daha ekiplerimiz tarafından ortadan kaldırılmıştır. Gelecekte de bu gibi hainlerin ortadan kaldırılması devam edecektir. Ancak şu an için bu gibi kişilere son bir şans veriyoruz.
Son ihtar: Vurucu Ekiplerimize, 10 Haziran 1958 tarihine kadar eylemlerini askıya alma talimatını vermiş bulunuyoruz. Kesin bir şekilde hain olarak listelediğimiz herkes bu 10 günlük süre içerisinde, toplumu, fikirlerini değiştirdiklerini ve artık bizimle oldukları yönünde ikna etmek için gerekli adımları atmalıdır.  
Diğer taraftan, saygıdeğer halkımıza, özellikle kadınlarımıza, evlerinde veya iş yerlerinde silah sesi duyduklarında, silahın Rumlar tarafından ateşlendiğine emin olmadıkça sokaklara koşarak ekiplerimizin işlerine mani olmamalarını hatırlatmak isteriz.
Bağımsızlık mücadelesine mani olmaya çalışan herkes ortadan kaldırılacaktır.
Türk Mukavemet Teşkilatı”

“BİR OKURUMUZA CEVAP”
            Bozkurt gazetesi, 3 Haziran 1958 tarihli nüshasında “Bir okurumuza cevap” başlıklı bir açıklama yayımlanır. Gazete, “Geçmişte Kıbrıs Türkleri arasında komünist sayısının 3-5’i geçmediğini iddia ediyordunuz. Son günlerde gazetelerde çıkan açıklamaların çokluğundan endişe duymaktayım” diyen okuyucusuna şu yanıtı verir:
       “Biz eski iddialarımızda ısrar ederiz. Kıbrıs Türkleri arasında komünist sayısı 3-5’i geçmediğini iddia ederiz. Bunu katiyetle söyleyebiliriz. Açıklamalarda bu şahısların hepsinin de komünist olduğu ifade etmez. Bunların çoğu... maişet temini için vaktile Rum İşçi Birliğine kaydolmuşlardı... Temiz Türk çocuklarına komünist lekesini vurmağa hakkımız yok. Okuyucumuza, yanlış düşüncesini tashih etmesini rica ederiz.”

BİR ÖLDÜRMEYE TEŞEBBÜS DAHA
          6-7 kişilik bir grup, 5 Haziran 1958 günü, İnşaat İşçileri Sendikası Yönetim Kurulu üyelerinden Hasan Ali’ye saldırırlar. Hasan Ali’yi döven tedhişçiler, onu işçi sendikasına bağlı kalmakla suçlarlar. Canını kurtarmak için tarlalara kaçan Hasan Ali’nin peşini bırakmayan katiller, onu kurşun yağmuruna tutarlar, ancak kurşunlar isabet kaydetmez.
     15 Ekim 1965 tarihli “Zafer Kıbrıs Türkünündür” gazetesinin “1958’de solcu Türklerin temizlenmesi harekâtı” olarak nitelendirdiği bu terör dalgasının bir diğer kurbanı, Leymosunlu berber Ahmet İbrahim’dir. Suikastçiler, 30 Haziran 1958’de “Türk ve Rum toplumları barış içinde bir arada yaşayabileceklerini” söylediği için, 46 yaşındaki Ahmet İbrahim’i tabanca kurşunlarıyla katlederler.
         Bozkurt gazetesinin 4 Temmuz 1958 tarihli nüshası, bir başka solcu Türkün saldırıya uğradığını haber verir, ama saldırgan, Türk değil de, Eoka’cı olarak gösterilir. Bir Rum kuruluşunda çalışan Arif Hulusi Barudi, önce tehdit mektuplarıyla yıldırılmak istenir. Sonra da 3 Temmuz 1958’de Leymosun’da Birinci Belediye Pazarı içinde bulunduğu sırada, silahlı kişiler tarafından kurşun yağmuruna tutulur. Ancak atılan kurşunlardan hiçbiri isabet etmediğinden, Arif H. Barudi ölümden kurtulur.
       Bu cinayetler ve daha başka baskılar karşısında Kıbrıslı Türk emekçiler, Rumlarla birlikte örgütlü oldukları ortak sendikalardan, çiftçi birliklerinden ve benzeri kuruluşlardan ayrılıp, Rumlarla her türlü ilgiyi kesmek ve kendi kabuklarına çekilmek zorunda kalırlar ve kendilerini kurtarabilirler. Susmayanlar, susturulamayanlar ise, ya öldürülür, ya da yurdunu terk edip, yabancı ülkelere sığınmak zorunda bırakılırlar.

(Sol Dergi, Sol Hareket Yayın Organı, Lefkoşa, Temmuz 2018, Sayı:1)