14 Nisan 2013 Pazar

TÜRKİYELİLERİN VE KIBRISLILARIN GEN YAPISI VE AKRABALARI


Araştırmaların ortaya koyduğu verilere göre, ilk modern insan yaklaşık 160 bin yıl önce Afrika’da ortaya çıkmıştır. 50-40 binli yıllarda bu atalarımız, oradan Ortadoğu’ya, daha sonra da Avrupa ve Asya’ya dağıldı. Bir çok kişi ve ulus, gen teknolojisindeki hızlı gelişmelere paralel olarak, “Nereden geliyorum?”, “Kökenim nedir?” gibi sorularına yanıt bulmaya başladı. Özellikle Amerika ve Avrupa’daki bazı üniversiteler ile özel bazı genetik araştırma enstitüleri, kendilerine başvuran kişilerin hücrelerindeki kromozomların genetik yapısını incelemekte ve hangi genetik kökten geldiklerini saptayabilmektedirler. Yeryüzünde yaşamakta olan insan nüfusunun artışı ile birlikte meydana gelen melezleşmeler nedeniyle, saf bir genetik yapıdan söz etmek mümkün olmamakla beraber, egemen genetik yapı belirlenebilmektedir.
Dünyanın çeşitli bölgelerde yaşayan insanların genetik kalıtımlarıyla ilgili araştırmalar yapan New York Üniversitesi Tıp Okulu İnsan Genetiği Program Başkanı olan Dr.Harry Ostrer, “ABD Ulusal Bilimler Akademisi’nin Tutanakları” adlı bilim dergisinin 9 Mayıs 2000 tarihli nüshasında yer alan bir makalesinde, aynı kromozomları saptadıkları insanların Ortadoğulu genetik köklerini, 4 bin yıldan beri koruduklarını kaydetmiştir. Dr.Ostrer’in başkanlığını yaptığı uluslararası bir çalışma grubu tarafından hazırlanan araştırma raporunda, Musevi erkeklerin, Ortadoğu’da  yaşayan ve Musevi olmayan insanlarla aynı ortak genetik işaretleri taşıdığı, bunlara Suriye, Lübnan ve Filistinlilerin de dahil olduğu belirtilmiştir. Aynı kromozomları saptadıkları insanların, Ortadoğulu genetik köklerini 4 bin yıldan beri koruduklarını belirten Dr. Harry Ostrer, Museviler ile Suriyeli, Lübnanlı ve Filistinlilerin, genetik olarak kardeş olduklarını vurgularken, şöyle konuşmuştur:

“Şayet barış insanların ortak kalıtımlarına dayanarak sağlansaydı, Ortadoğu’da barış çok önceden sağlanmış olurdu.” (Cumhuriyet, 9.5.2000)
                                                           ***
Birikim dergisinin Eylül/Ekim 1999 tarihli sayısında “Deprem, kan ve bakan” başlıklı bir makale yayımlayan Tayfun Atay, fizik antropolog Armağan Saatçioğlu’nun 1978 yılında, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Yayını olarak basılan “ABO Genleri Üzerinden Türkiye’nin Yeri ve Bu Ülkedeki Genetik Çeşitlilik Üzerine Biyometrik Bir İnceleme” başlıklı çalışmasına atıfta bulunmuştu. Bu çalışmada,  Türkiye halkının kan özelliklerini dünya toplulukları ile karşılaştırılmakta ve akrabalık ilişkilerini ortaya konmaktaydı. Atay, Türkiye halkının kan gruplarını belirleyen ABO genlerinin frekanslarına bakıldığı zaman, kan niteliğini belirleyen genler açısından Orta Asya’da yaşayan Türk topluluklarından büyük farklılıklar gösterdiği ve onlardan çok uzak bulunduğunun anlaşıldığı dile getirerek, daha çok şu doğu Avrupa toplulukları ile kan akrabalığı bulunduğunu aktarmaktadır: “ Königsberg, Danzing, Dresden ve Berlin Almanları, Varşovalı Polonyalılar, Praglı Çekler, Viyanalı Avusturyalılar, Macarlar, Romenler ve Minsk, Odesa, Kiev, Charkow, Tiflis Rusları ve Sırplar.”        

Dr.Saatçioğlu’nun araştırmasına göre, Doğu Karadeniz bölgesi için hesaplanan ABO gen frekansları da Atina topluluğuna ilişkin frekanslarla büyük yakınlık gösteriyor. Saatçioğlu bu durumu, Bizans gen havuzundaki Rum genleriyle, Doğu ve Orta Karadeniz kıyılarında daha önce kurulmuş ve uzun süre varlık sürmüş olan eski Yunan kolonilerinin etkisiyle açıklamaktadır.
                                                           ***
İstanbul Teknik Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimi bölümü öğretim üyelerinden antropolog Timuçin Binder ise, gazeteci Ecevit Yıldız ile yaptığı bir söyleşide şu bilgileri vermektedir:
“Genetik araştırmaların Türklerle ilgili ortaya çıkardığı en büyük sonuç, Türkiye’de yaşayan insanların büyük bölümünün 40 bin yıl önce de bu topraklarda yaşamış olmaları. Yani Türkler 1071 yılında Anadolu’ya gelmedi, hatta 40 bin yıldır buradan kıpırdamamışlar. Bu topraklara aitleri Orta Asya’dan geldiği söylenenler, buralı aslında. Orta Asya göçü oldu, ama gelenlerin sayısı çok az. Gen araştırmaları, bugün Türkiye‘de yaşayan insanların ne kadarının Orta Asya kökenli olduğunu ortaya çıkarıyor. Buna göre, Türkiye’nin yapısı tarih öncesi dönemde bugünkü şeklini alıyor. Orta Asya’dan, bu topraklarda yaşayanların yüzde 10-15’i gelmiş ve nüfus yapısını da değiştirememişlerdir. Hiç de Orta Asya’dan Anadolu’ya ‘bir kısrak başı gibi uzanan’ bir durum söz konusu değil. Orta Asya göçü bir efsane. Zaten gelen az sayıdaki insanın geni de çok daha kalabalık yerli toplulukların içinde kaybolmuş. Ayrıca gelenlerin Türk mü, İranlı mı veya Afgan mı olduğunu da bilmek çok zor.

Gen araştırmalarının sonucuna göre, İranlılar, Ürdünlüler, Yunanlılar, Süryaniler, Türkiye ile İran arasındaki genetik mesafe, Türkiye ile Türkmenler arasındaki mesafeden daha az. Bunun nedeni de, Türkiye’deki insanların hep bu coğrafyada yaşamış olması. Mesela Rusya’nın denetiminde olan ve Türkçe konuşan Tuva Türklerinin Türkiye’deki insanlarla genetik bağlantısı yok. Ancak Türkiye, İran ve Yunanistan genetik açıdan birbirlerine ayrılmaz biçimde çok yakın. Renklere vurursak, Türkiye, Yunanistan, İran ve Ürdün, aynı rengin farklı tonları. Ama doğudan doğru geçtiğiniz anda renk değişiyor. Türkiye’de yaşayanların kökeni Ortadoğu ve Akdeniz olarak çıkıyor. Yunanlılar, Ürdünlüler, İranlılar, Süryaniler ile yakınız ve akrabayız. Ama bu kesinlikle İranlıların soyundan geliyoruz, ya da İranlılar bizim soyumuzdan geliyor anlamına gelmiyor. Genetik açıdan birbirine benzer bireyler, rahatlıkla farklı etnik grupların üyeleri olabilirler. Bu farklılığın kaynağı genler değil, kültürel yaklaşımlar.” (Sabah, 10.12.2007)
                                                           ***
Çalışmalarını Kaliforniya Eyalet Üniversitesi’nde yürüten Antropolog Ferhat Kaya ile Biyolog Kambiz Kamrani’nin “Genler ve Etnik Kimlikler” başlıklı makalelerinde aktarıldığına göre, Arnaiz-Villena ve arkadaşlarından oluşan bilim adamları, Akdeniz ve Sahara altı popülasyonların kromozomlarındaki HLA allellerinin dağılımlarını dikkate alarak sonuçlandırdıkları ve 2002’de yayımladıkları çalışmaları ile, 1. Yunanlıların, Etiyopyalıların ve batı Afrikalılar ile benzerlik gösterdiği, 2. Türklerin farklı bir dil ve kültür taşısalar da diğer Akdenizlilerden büyük farklılıklar göstermediği, 3. Kürtlerin, Ermenilerin, Türklerin ve diğer Ortadoğu popülasyonları ile büyük bir benzerlik gösterdiği ortaya çıktı.

Arnaiz-Villena, Kürtlerin Ortadoğu ve Akdeniz’in en eski popülasyonlarından biri olduğunu söylüyor. Türklerin, farklı bir dil konuşup, farklı bir kökenden geldiği iddia edilse de, genetik olarak Kürtlere, Ermenilere ve İranlılara benzerlik göstermesi, bu coğrafyada melezleştiğini gösterir. Bu nedenle, bu gruplar belli bir ortak atayı paylaşıyor olabilirler. Yine Arnaiz-Villena ve arkadaşları ,Akdeniz popülasyonları üzerinde yaptıkları ve 2001’de yayımlanan diğer bir genetik çalışmada, Türkler ve Kürtlerin HLA allel profilleri üzerinde çalıştı, bunu genişleterek diğer gruplar ile karşılaştırdı ve sonuç olarak tipik Asyalı HLA genlerine rastlamadılar. Bu nedenle Türk, Kürt, Ermeni, İran, İsrail ve Lübnanlıların ortak bir Akdenizli atasal gruptan türediği kanaatine vardılar. Bu bağlamda Anadolu popülasyonlarının en erken kökeni Afrika olmakla birlikte, en yakını Doğu Akdeniz ve Ortadoğu.        

Ferhat Kaya, makalenin sonunda şöyle demektedir:
“Gerçi örneklemimiz çok küçüktü, ancak yine de Türkler, Kürtler ve İranlılar arasında neredeyse yüzde 98-99 benzerlik oranı elde ettik. Böylece genetik veriler, bu halkların salt kültürel olarak değil, biyolojik olarak da kardeş olduğunu gösterdi. Bu nedenle, İranlı Kambiz ve Türkiyeli ben, aynı coğrafyada yaşayıp, biyolojik ve kültürel kardeş olan halkların, sorunlarını savaşarak değil, barışın yollarını zorlayarak çözmesi gerektiğine inanıyoruz.” (Radikal, 20.12.2007)
                                                           ***
Doğu Akdeniz’deki Kıbrıs adası üzerinde yüzyıllardır birlikte yaşamakta olan insanların da  genetik olarak Ortadoğu kökenli oldukları bilinmektedir. Bu konuyla ilgili ilk haberi Halkın Sesi gazetesinin 22 Şubat 1958 tarihli nüshasında bulmaktayız:
“Fileleftheros’un Londra Muhabirine göre, Alman işgali altında bulunduğu yıllarda, Yunanistan’daki İngiliz Servislerini temsil eden Albay Christopher Woodhouse, geçen akşam Millici Liberaller Kulübünde verdiği bir konferansta şimdiye kadar duyulmamış bir iddia ortaya atmıştır. Buna göre, Kıbrıs Türkleri ile Rumlarının kanı tahlil edilmiş ve bu kanın Türkiye ve Yunanistan’da yaşayan insanların kanından farklı olduğu görülmüştür. Kıbrıslıların kanı, halen İrak’ta yaşayan ve nisbeten meçhul bir Hıristiyan mezhebine mensup olan Asurluların kanına benziyormuş.

Adanın iki ana toplumunu oluşturan Kıbrıslı Rumlar ile Kıbrıslı Türklerin kan grupları hakkında yapılan ilk bilimsel çalışma, 1953 ile 1958 yılları arasında, Lefkoşa Hükümet Hastanesi’nin Kan Bankası sorumlusu Bayan Melahat Hacıbulgur tarafından yapılmıştır. 7363 Rum ve 2304 Türkün kan grupları ile ilgili bu çalışma, Kan Bankası’nın kurucusu İngiliz bilim adamı P.A.Corris Clearkin tarafından yayımlanmıştır: “Kıbrıslıların ABO grupları hakkında notlarla, Kıbrıs’ta bir kan transfüzyonu hizmeti”, British Medical Journal, 1958, Ekim 18: 14 (5102), s.939-942. Bu çalışmaya göre, Kıbrıslı ana toplumların kan grupları açısından dağılım oranları şöyle bulunmuştur:

                                       A                     B                     O                      AB

Kıbrıslı Türk               %46.26           %15.66           %31.25           %8.81

Kıbrıslı Rum               %46.36           %12.25           %35.36           %6.05

Konuyla ilgili bir haber yayımlayan Halkın Sesi gazetesinin 18 Ekim 1958 tarihli nüshasında yer alan “Bütün Kıbrıslılar aynı menşe ve ırktan mıdır?” başlıklı ve M.S.K. imzalı makalede şöyle denmekteydi:
“Kan gruplarını inceleyen İngiliz Tıp Mecmuası’nın bir yazısında “Kıbrıslıların (kan grupları) iki ayrı dile mensup sınıfları arasında göze çarpacak bir ırk farkı göstermemiştir. Her iki sınıf da Avrupalı Yunanlılardan geniş ölçüde ayrılmakta, Türklerden ise az farklı bulunmaktadır.”                

Aynı araştırmanın sonuçlarıyla ilgili olarak, yine Halkın Sesi gazetesinin 22 Mayıs 1962 tarihinde çıkan ve “Kan Gruplarına göre Kıbrıslılar” başlıklı ve “Hakkı Atun” imzalı bir makalede şu bilgiler aktarılmaktadır:
“Kıbrıs’ta yaşayan Elen topluluğunun kan gruplarını tetkik ederek, bunun da pek az farkla, zikrettiğimiz iki grafiğe (sırasıyla Lübnan, Kıbrıs (Elen), Kıbrıs (Türk), İstanbul, Anadolu, Yunanistan, Büyük Britanya, ABD (beyaz), Çin grafikleri verilmektedir.-A.An), yani Kıbrıs’ta yaşayan Türklerle Türkiye’de yaşayan Türklerin kan gruplarının şekillendirildiği grafiklere benzediğini görürüz. Bu grafikleri Lübnan’la karşılaştırırsak, bunun da yakın olduğunu görürüz. Buna mukabil, Yunanistan’da yaşayan Elen topluluğunun grafiği daha değişik bir şekil gösterir.

Evvelki grafiklerde çoğunluk (%43-47) A grubundan olduğu halde, Yunanistan’da çoğunluk (%43) 0 grubundandır. Grafikleri benzerlik itibarıyle sıralarsak, Lübnan, Kıbrıslı Elenler, Kıbrıslı Türkler, İstanbul, Anadolu olmak üzere bir seyir takibeder.(...)

Görülüyor ki ada nüfusu ile civardaki Asya memleketleri halkı arasında 2000 sene müddetle devamlı bir mübadele cereyan etmiştir. Bundan dolayı Kıbrıslıların kan gruplarının Yunanistan’dan ziyade civardaki Asya memleketleri halkının kan gruplarına benzemesine şaşmamalıdır.” (ayrıca bkz. Prof.Dr.Hakkı Atun, Melahat Hacıbulgur, Ankara Mikrobiyoloji Derneği Bülteni, 1979, 13: s.183-192) 

Kıbrıslı nüfus arasında aynı oranda görülen genetik bir hastalık olan Akdeniz Anemisi ile ilgili olarak, Kıbrıslı Türk ve Rum bilim insanları tarafından yapılan ortak çalışmalar, genetik yapıda ve hatta mutasyon oranlarında bile benzerlik bulunduğunu bir kez daha kanıtlamıştır. (British Journal of Haematology, 81/1992, 89/1995)

(Afrika gazetesi, 8 Temmuz 2008)

 

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder