18 Aralık 2013 Çarşamba

DENKTAŞ’IN TAKSİM POLİTİKASININ YENİ KANITLARI


Rauf R. Denktaş, Temmuz 1997’de İstanbul’daki Boğaziçi Yayınlarında 5. cildi yayımlanan “Rauf Denktaş’ın Hatıraları” adlı kitabında, Kıbrıs sorununa ilişkin “arşiv belgeleri ve notlarla o günler”i anlatmayı sürüyor. (İlk 4 ciltle ilgili değerlendirmemiz ve alıntılar için bak. Kıbrıs’ta Sosyalist Gerçek, Sayı:20 ve 21, Eylül ve Ekim 1997)

Yayımdan önce elden geçirilip, yeniden ekler ve yorumlar yazıldığı aşikar olan (örneğin bak. s.159, s.263, s.360) bu “Hatıralar”da, 1963’le başlayan ve günümüze kadar sürdürülen, ayrılıkçı ve adanın taksim edilmesine yönelik emperyalizmin planlarına nasıl hizmet edildiği açıkça gözler önüne çıkmaktadır. Her ne kadar Kıbrıs Türk liderliği, son zamanlara kadar bunun tersini savunur gibi görünse de, “Hatıralar”da birçok kanıt ortaya konmaktadır.

“Nihai hedef tam bir federal ayrılık olmayacaksa, bugünkü durumu idame ettirmemizde faide yoktur. Fakat şimdiden nihai hal şeklinin ne olabileceğini kestirmek güç olduğuna göre, bu konuda da rigid bir duruma girmeksizin, Rumların kabul edemeyeceği fakat aslında makul olan ön şartlar ileri sürebiliriz.” (s.44)

“Her halukarda müzakerelere devam edilir gibi görünmekte fayda vardır...Cemaat hem biraz ferahlık kazanır, hem de diğer hazırlıklar yapılır...Bu durumda gönlün arzu ettiği olamaz. Bugünkü realiteler içerisinde, taksim ve federasyona gidemeyiz.” (s.429)

Yıllardır sürdürülen toplumlararası görüşmelerde uygulanan strateji ve taktik de, bu şekilde açıklanmış oluyor.
   

TAKSİME GİDEN YOLDA TIRMANMA POLİTİKASI

“Kıbrıs İstirdat (yeniden ele geçirme, kurtarma) Harekatı”nı (Bak.Özcan Ercan, Milliyet, 10-14 Haziran 1995) baştan beri yürüten TC Özel Harp Dairesi’nin yetkililerinden ve onun organı olarak çalışan Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT)’nin yöneticilerinden olan Rıza Vuruşkan’ın Rauf Denktaş’a ilettiği 2 Mayıs 1968 tarihli “Kıbrıs Politikamız Üzerine Araştırma” adlı raporda yer alan veTürk tarafının nihai hedefi olan adanın taksim edilmesine ilişkin alıntılar şöyledir:

“Kıbrıs davamızın amacını elde etmenin asgari şartı olarak gördüğümüz “Cemaatin tek veya asgari sayıdaki bölgelerde toplanması tezi” (s.212)

“Bu konuyu şöyle mütalaa ediyoruz: halen bir devletin kuruluşu için gerekli esas unsurlar mevcut, fakat devletin işletilmesine ilişkin imkanlar kısmen kapalıdır...Bu işlemi haklı gösterecek hukuki, siyasi ve pratik sebepler de imal edilebilir...Keza, tırmanmaya devlet kurma hareketiyle başlanırsa bu davranışı taraflara, ilgili ve yetkili uluslararası kuruluşlara ve dünya kamuoyuna kabul ettirmek çok güçleşir sanıyoruz.” (s.219)

CIA’nin, Atina’daki faşist albaylar cuntası ve onun Kıbrıs’taki işbirlikçileri ile, 15 Temmuz 1974’de Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios’a karşı düzenledikleri darbe ve onu izleyen 20 Temmuz’daki Türk Ordusunun adaya silahlı müdahalesinin, Kıbrıs Türk liderliğinin ayrı bir devlet ilan etmesi için gereken tırmanmayı “imal etmeye” yeterli olduğu anımsanacaktır.

Kıbrıs Türk tarafının 1968 yılında da benzer “imal edilmiş” olaylarla toplumlararası çatışmayı körüklediği yine Denktaş tarafından “Hatıralar”ında anlatılmaktadır:

“Kanaatimizce Makarios’u sulh masasına oturtacak ve adil bir anlaşma yapmaya zorlayacak yegane faktörler bunlardır: Kriz ve müdahale!” (s.52)

“Bazı köylerin başka yerlere nakli:...Bu türlü göçler, Türkleri adanın hangi kesimlerinde gruplaştırmak istiyorsak imkan nisbetinde o bölgelere yöneltmek faydalı olur

Gerekirse söz konusu köy kesimlerinde, Türklerin artık oralarda yaşayamayacakları kanısını tutturacak biçimde olaylar tertip olunarak göç isteğimize karşı Rum idaresinden ve Barış Gücünden gelmesi muhtemel müdahale ve engellemeler önlenebilir.” (s.220)

“KRİZ VE MÜDAHALE”DEN ZARARLI ÇIKAN BİZ OLDUK

Rauf Bey, tabii her zaman da kriz “imal ederek” kazançlı çıkmadığımızı da teslim etmektedir. Nitekim Kıbrıs Türk lideri, bunu bir özeleştiri olarak değilse bile, bir saptama olarak belirtmeden edemiyor:

“Böyle bir durum yaratılırsa; ya devamlı bir şekilde mücadele edilir, kriz yaratılır ki bunu denedik, daha zararlı çıktık; yahut da Türkiye’den yardım istenir; yardımlar gelmeye başlayınca da Rumlar yaptıkları bu baskıdan ve çıkardıkları müşkilatlardan vazgeçerler.” (s.535)

Toplumlararası çatışmaların hangi gaye ile ve kimler tarafından başlatıldığı da Temsilciler Meclisi üyesi Necdet Hüseyin’in şu veciz sözleriyle özetlenmiş:

“Taksimi elde etmek gayesi ile mücadeleye başladık. İstediğimiz sonuç, bu kadar zamanda elde edilemeyince halkın maneviyatını yüksek tutumak mümkün değildir.” (s.661)

RUMLARLA KAYNAŞMAK TEHLİKESİ (!)

Günümüzde de Kıbrıslı Türkler için kısıtlı olan ada içinde seyahat özgürlüğü ile ilgili olarak ayrılıkçı Kıbrıs Türk liderliğinin politikası, 1963 sonrasındaki dönemde de aynı idi: “Bu mesele iki yüzü de keskin kılıç gibidir ve bize zarar getiriyor: Seyahat özgürlüğü olmasa insanlar bunalır, olsa Rumlarla tehlikeli şekilde  kaynaşmaları muhtemeldir. (Şüphesiz kısmen).” (s.214)

1960’da Kıbrıslı Türkler ile Kıbrıslı Rumların ortaklaşa oluşturdukları Kıbrıs Cumhuriyeti devletine sahip çıkıp, onun aksayan yönlerini düzeltmek ve adayı Yunanistan’a bağlamak isteyen güçleri deşifre ederek, genç devlete sahip çıkmak dururken, Türk tarafı, daha başlangıçta ayrılık politikasını benimsemişti. “Kıbrıs Türktür Türk kalacaktır” diye yola çıkan yeraltı örgütü TMT’nin ilk liderlerinden Rıza Vuruşkan bu durumu şöyle özetlemektedir:

“Problemin karakteristiği şudur: Adanın tümüne sahip çıkmaktan “Taksim” ve “Zürih”e düştük.”(s.216)

GİZLENEN HEDEF: KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ

Vuruşkan, olayları tırmandıra tırmandıra varılacak hedefi de şöyle açıklamaktadır:

“Tırmanmada makul bir süre içinde bir uzlaşma sağlanamadığı takdirde netice elbette, Türkiye’nin ve dostlarının tanıyıp güvenliğini garanti edeceğidir, “Kıbrıs Türk Cumhuriyeti”nin kuruluşuna götürülmelidir.” (s.222)

Ama bu tırmanış yolunda bazı hususların açıkça söylenmemesi ve Kıbrıslı Rumların ürkütülmemesi gerekmekteydi, çünkü Denktaş’a göre:

“Makarios “Ben Kıbrıs’ım, Kıbrıs benimdir” diyerek davasını yürütürken, biz bunun karşıtı olan iddia’da bulunmuyor “Kıbrıs Rum olduğu kadar Türktür” deyip, Makarios’un Enosis içiin attığı adımların adayı Taksim’e götüreceğini söyleyemiyorduk. “Taksim” Rum’a ait bir ada’yı haksızca bölüp bir kısmını Türkiye’ye bağlamak olarak algılanmaktaydı.” (s.223)

Ama Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Yardımcısı olan Dr.Fazıl Küçük taksim hedefini dile getirmekteydi:

“Federasyonu temin etmiş olsak bile, aynı endişeler yine varittir. Ancak, taksim olursa bu endişelerden kurtulabiliriz. Buna da, bugünkü şartlar içerisinde imkan yoktur...Arzumuz taksimdir. Fakat olmuyor.” (s.542)

Kıbrıs’a gelen İngiliz Parlamento heyetinin Cumhurbaşkanı Yardımcısı Dr.F.Küçük’e 27 Eylül 1968 günü yaptığı nezaket ziyaretinde, Heyet Başkanı’nın sorularını Dr.Küçük adına yanıtlayan Denktaş Bey, “1958’de Adayı taksim etmiş olsaydık problemleriniz büyük ölçüde giderilmiş olmayacak mıydı?” şeklindeki soruyu şöyle yanıtlamıştı:

“O zaman  Ada taksim edilmiş olsaydı bu devamlı ve en iyi hal çaresi olmuş olacaktı.” (s.637)

Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Kıbrıslı Türk Savunma Bakanı olan Osman Örek de, 25 Eylül 1968’de yapılan Yürütme Kurulu toplantısında, Denktaş, “Aslında bütün bu konuşulanlar, “gönlümüzde yatan aslan”a getiriyor konuyu” deyince şunları ekleyecekti:

“Gönlümüzde yatan” elbette ki taksimdir.” s.594)

GÖNLÜNDE TAKSİM YATMAYANLAR DA VARDI

O günlerde Kıbrıs Türk liderliğinin taksim politikasına onay vermeyen siyasiler de vardır. Ama pek etkin değildirler. Örneğin Temsilciler Meclisi üyesi  Ahmet M. Berberoğlu şöyle demektedir:

“Samimi görüşüm: “Ortaklık şeklinde bir Cumhuriyet”tir...Bence taksim mahzurludur.” s.655)

“Bazı arkadaşlar, halkın yüzde yüz taksimi istediğini iddia ederler. Ben bu fikirde değilim. Ne olursa olsun Türkler Rumlarla işbirliği yapmaya mecburdur ve bunu yapacaktır. İki cemaatin bir arada refah içerisinde yaşayabilmesi için birbirlerine ihtiyacı vardır.” (s. 658)

Bankacı ve Temsilciler Meclisi üyesi İbrahim Orhan da şu gerçekçi görüşleri savunmaktaydı:

“Bence en uygun hal şekli, haklarımızı teminat altına almak şartıyla, müşterek idaredir. Ne yaparsak yapalım, Rum tahakkümünden kurtulamayız. Taksim olsa, iktisadi menfaatlerimiz ne olacak? Müşterek idareden daha kötü duruma gireceğiz. Endüstri ne olacak? Rumların istifade ettiği haklardan biz de istifade etmeliyiz. Bizler için en rahat hayat, selametimizin temin edildiği bir durumda müşterek idaredir.

Göçmenler konusuna gelince: Köylerine dönmesi uygun görülenler ve halen bulundukları yerlerde müstahsil durumuna getirilemeyenler derhal köylerine gönderilmelidir. Göç, bir çok köylüyü müstahsil durumdan müstehlik duruma getirmiştir. Cemaatin iktisadiyatına bir katkıda bulunamıyorlar. Realiteleri iyi değerlendirelim.” (s.660)

GÖRÜŞMECİNİN HAREKET NOKTASI NE İDİ?

“Hatıralar”da aktarılan bilgiler değerlendirildiğinde, 1968 yılında başlatılan toplumlararası görüşmelerde, Kıbrıs Türk tarafının görüşmecisi olan Rauf Denktaş’ın hep taksim ve ayrılık fikrine bağlı kaldığı da kanıtlanmaktadır:

“Bölgesel otonomiden kastım, 1960 Anayasasında var olan haklarımızı, özerkliğimizi, ayrı cemaat statümüzü, bu kez coğrafi bir zemine oturtmaktır.” (s.253)

1958’lerde Kıbrıs’ın taksimi fikrine destek veren İngiliz emperyalizmi, Aralık 1963 olaylarından sonra toplanan Londra Konferansında da yerli işbirlikçilerine bu doğrultuda bir öneride bulunmuştu. Bu öneriyi toplumlararası görüşmelerde yıllar sonra yeniden gündeme getiren Denktaş, şöyle yazıyor:

“Londra Konferansında Duncan Sandys’in bir teklifi olmuştu. Bu teklifte karma köylerin nüfus mübadelesiyle Rum ve Türk Köyleri haline getirilmesini öngörüyordu. Şimdi idari hudutları çizerken bu şekilde bir mübadele düşünebilir misiniz?” (s.276)

İngiliz emperyalizmine yaptıkları hizmet karşılığında %18’lik Kıbrıs Türk nüfusu için yeni kurulan Kıbrıs ortaklık devletinde %30’luk hak ve yetki alan Kıbrıs Tüğrk liderliği, gerçi gönlünde yatana ulaşamamıştı ama, birçok ayrıcalıklar elde etmişti. İşte 1963’den sonra “tırmandırılan” ortamda yeni politikanın ana hatları, Denktaş tarafından şöyle özetlenmekteydi:

“Siyasi sorun hakkındaki görüşlerimiz 1960 hak ve yetkilerine coğrafi zemin bulmak noktasında toplanıyordu. Türk hükümetinin bu konuda bizi desteklemesini istiyordum.” (s.283)

ASKERİ VE MALİ DESTEK TC’DEN

Kıbrıs Cumhuriyeti devletinin bağımsızlık, egemenlık ve toprak bütünlüğünü İngiltere ve Yunanistan’la birlikte garanti etmiş olan Türkiye’den ayrılıkçı politikanın hayata geçirilmesi için, askeri destek yanında mali destek de talep edilmekteydi:

“Bizim açımızdan belediyelerimizi mali bakımdan Anavatanın kaynaklarından devamlı surette takviye etmek zorunluluğu mevcuttur. Esasen “ayrı” idare istediğimiz her konuda cemaat bütçesinin açığını kapatmak mecburiyeti esas bir kaide olarak kabul edilmeli ve otonom hak ve yetki kopardığımız konularda mali takatsızlıkla karşılaşmamalıyız.” (s.363)

Cevizcinin çuvalından yeme politikası daha o yıllarda, bu şekilde başlatılmış ve uygulamaya konulmuştu. Yani taksim uğruna Kıbrıs Türk liderliği kendi kendine yeterli olamayan birimler oluşturacak ve Türkiye de bunu devamlı surette takviye etmek zorunluluğunda olacak! Çünkü Denktaş Bey’e göre:

“Bizim anladığımız manada bölgesel otonomi’nin yetki hudutlarını tespit ederek böyle bir otonomiyi yürütebilecek mali imkanların portresi herhalde pek ağır olacaktır. Bu mali külfet karşılanamayacaksa, karşılanabilecek konulara eğilmek ve taleplerimizi sınırlandırmak gerekecektir...Görüleceği gibi takip ettiğimiz strateji’de esas olan garantiler ve bölgelere verilecek haklar üzerinde ısrarı öngörmekteydi. Bu konularda anlaşma olmadığı sürece “anlaşma olabilecek bir ortam vardır” denemezdi.” (s.366-367)

“Cemaate ayrı polis istihdam etmek hakkını tanıyacaklarını sanmıyorum...Ayrı polis teşkilatını idame için şimdiki kadro ile yılda asgari 500 bin sterlin gerekmektedir. Türk bölgelerini korumak ruhu idame ettirildiği ve mukavemet teşkilatımız silah ve malzemece takviye edilerek bir yeraltı teşkilatı halinde devam ettirildiği takdirde polis idaresinin şeklinde de anlaşabiliriz kanısındayım...Kleridis, Kıbrıs ordusunun lağvını istiyor. Silahsızlanmadan bahsediyor. Bu, garanti anlaşmasına ve alayımızın Kıbrıs’ta kalmaya devamına bağlı bir konudur.” (s.364)

“GÜÇLÜ YERALTI ÖRGÜTÜ SÜRDÜRÜLMELİ”

Görüldüğü gibi, Kıbrıs Türk liderliği, ayrılıkçılığını gizli yeraltı teşkilatının devamıyla güvence altına almak istemektedir. Denktaş bu konuda şunları yazmaktadır:

“Ankara’ya yapmış olduğum son ziyaretimde General Akyol’a vermiş olduğum “Mukavemetçilik ve Mukavemetçiler Hakkında Birkaç Söz” başlıklı yazının bir suretini Bayraktar’a gönderiyorum... Kıbrıs’ta siyasi anlaşmanın şekli ne olursa olsun Türk toplumunun adada bekası:

(a) Kuvvetli bir mukavemet teşkilatının devamına

(b) Türkiye ile Kıbrıs Türkleri arasındaki iman, inanç, güven ve ideal birliğinin en iyi şekilde idamesine bağlıdır.” (Tam metni için bak.s.464-468)

Kıbrıs Türk liderliği, emperyalizmin çıkarlarına hizmet eden ayrılık politikası yerine, Kıbrıslıların çıkarını gözeten birlik politikasını benimsemediği sürece, hep yeraltı teşkilatlarına umut bağlayacaktır. Söz yine Rauf’ta:

“ Rumlarla Türkler arasında devamlı bir çatışma hali olacaksa, bunun tedbirleri ayrıdır: Kuvvetli ve mükemmel bir yeraltı teşkilatı; Türkiye’nin garantisi, nüfus ve toprak mübadelesi yapsdak ve tamamen ayrılsak bile aynı endişeler yine vardır. Bunun teminatı ise gene aynı şeylerdir.” (s.533)

Kıbrıs Türk liderliği ayrılıkçı politikalarını sürdürdükçe, bunun karşıtı olan birlikçi politikaların geliştirilememesi hep yeraltı teşkilatlarının baskı ve tedhişi yüzünden yol alamamıştır. 1958’de, 1960-63 döneminde, 1964-68 kapalı döneminde, 1974 sonrasında hep gizli yeraltı örgütleri, resmi politika dışında alternatif politika üretilmesinin önkoşullarını baskı ve tedhişle ortadan kaldırmamış mıydı?

“Mukavemetçilikte hedef ve gaye değişmez fakat bu hedefe giden yollar ve taktikler, değişen şartlar nisbetinde tadil edilir. Aksi halde mukavemetçilik mukavemetçilikten çıkar ve göze batan açık bir isyan harekatı şekline girer.” (s.467)

1963’DEN BERİ “GAYE” AYNI KALDI

İşte tam da bu nedenle, Aralık 1963’deki açık isyan harekatından beridir, değişmeyen adanın taksim edilmesini öngören “nihai ve milli gayemiz” (s.442), gerek KTFD, gerekse KKTC ilanında gözetilmiş, 1977 ve 1979’da imzalanan doruk anlaşmalarına rağmen, toplumlararası görüşmelerde “Rumların kabul edemeyeceği önkoşullar ileri sürülerek” (s.44), “müzakerelere devam edilir gibi görünmekte fayda var” (s.429) görüşüne sadık kalınmıştır.

Zaten 1974’den sonra “kriz ve müdahale” (s.52) politikası ile uluslararası hukuk ve BM kararlarına rağmen yaratılan fiili durumlarda da, değişmez Kıbrıs Türk lideri Rauf Denktaş’ın  hedefi aynı kalmamış mıdır?

“Nihai hedefimiz nedir? Türk bölgelerinin, fiilen olduğu gibi hukuken de tanınmasını sağlamak.” (s.611)

“Kıbrıs’ta hayatın ya coğrafi, ya da cemaat ayrılığı esdası üzerine kurulması gerekeceğini, realitelerin buna amir olduğunu söyledim.” (s.808)

POLİSİN ASKERE BAĞLI OLMASI                  

Anglo-Amerikan emperyalizminin maşaları olanların yarattığı  realitelerin, uluslararası hukuka ve insan haklarına aykırı olduğunu söyleyenler, ne yazık ki baskı ve tedhiş altında sindirilmekte ve her çıkan yeni filiz yok edilmektedir.

Dr. Küçük’ün 21 Temmuz 1968 tarihli raporlarında da belirtildiği gibi, “Mahkemeler, savcılık, sivil idareye bağlı olduğu halde polisin askeri idareye bağlanması birçok pürüzler yaratmaktadır” (s.381 ve 389)

Ama 1985’de kabul edilen KKTC Anayasası’nın Geçici 10. Maddesinde de yıllar önce şikayetçi olunan aynı pürüz özenle korunmuştur. Muhalif CTP bile, Denktaş’ın DP’si ile birlikte 1994-1996 arasında iki buçuk yıl hükümete ortak yapıldığı süre içinde, bu maddenin değiştirilebilmesi için herhangi bir sonuç alamamıştır.

%20’DEN %50’YE

1968 yılında toplumlararası görüşmeler başlarken, Kıbrıslı Türk görüşmeci olan Rauf Denktaş şöyle düşünmekteydi:

“Düşüncelerimiz şudur: Hükümetin fonksiyonunu ayırmak, hudutlarını çizmek. İcrada %20 söz sahibi olmak. Veto ve buna benzer Rumlarca menfi tanınan hakları bırakmak; bunun karşılığında bölşge idarelerinde yani Türk bölgelerinde bölge haklarına dayanan idare sistemleri içerisine girmek.” (s.528)

“Merkezi Hükümeti düşünelim. Bunda %20’den fazla temsiliyet hakkı isteyemeyiz.” (s.436)

Oysa Denktaş’ın ve destekçilerinin 1974’ün oldu-bittilerini temel alan şimdiki çözüm planlarındaki düşünceler, siyasal eşitlik paravanası ardında, merkezi hükümette %50 temsiliyeti ve 1974’de kan ve gözyaşı ile çizilen taksim sınırlarının küçük düzeltmelerle kabul edilmesini öngörmektedir.

Denktaş ve işbirlikçilerinin “Türklerin komünistlerle birleştiği takdirde” (s.271) olabileceklerden çok korkması da, Kıbrıs sorunu denen çağdaş trajedinin püf noktasını oluşturmaktadır. Çünkü Kıbrıs’ın ve Kıbrıslıların birliğinin gerçekleşmesi halinde, adamız, emperyalist dış güçler tarafından artık Doğu Akdeniz’de “batmayan bir uçak gemisi” olarak kullanılamayacaktır. Onlar, Kıbrıslıların sosyal kurtuluşuna giden yolun da ada üzerinde yaşayan emekçi insanların işbirliğinden geçtiğini çok iyi bilmektedirler.
 
“HATIRALAR”DAN DERSLER ÇIKARILMALI                     

Emperyalizmin “Kıbrıs İstirdat Harekatı”nı 1958’den beri kararlılıkla uygulatanlar, Kıbrıs’tan ellerini geri çekmedikçe ve emperyalizmin Kıbrıs Rum ve Türk tarafındaki işbirlikçileri etkisizleştirilmedikçe, bağımsız, egemen ve toprağı bütün Kıbrıs hedefi gerçekleştirilemeyecek, adamız emperyalizm ve onun yerli işbirlikçilerinin komplolarından arındırılamayacaktır.

Bu yolda verilecek zorlu mücadelede en büyük sorumluluk, tüm Kıbrıslı sosyalist yurtseverlere düşmektedir. Rauf Denktaş’ın “Hatıralar”ından gereken dersler çıkarılmalı ve ortak anti-emperyalist mücadele cephesi bir an önce kurulmalıdır.

(H. Karlıdağ takma adıyla, Kıbrıs’ta Sosyalist Gerçek dergisi, Sayı:24, Ocak 1998)

 

 

 

 

                                          

16 Aralık 2013 Pazartesi

Rum kesiminde basılan Türkçe kitaplar ve sonuncusu: ULUS ÖTESİ KIBRIS


1960’lı yılların ikinci yarısında, 28 sayfalık broşür olarak, Kıbrıs Türk Vatanperverler Birliği adına İbrahim Hasan Aziz ve Nureddin Mehmet Seferoğlu tarafından hazırlanıp Printco Ltd Basımevinde bastırılan “Kıbrıs’ta tedhiş ve faşizmin kurbanları” adlı broşürü ayrı tutarsak, Kıbrıs’ın Rum kesiminde basılan Türkçe kitapların ilki, yine İbrahim Aziz’e aittir. “Kıbrıs Türk toplumunun geçmişi – Tarihsel Gelişmeler” başlığını taşıyan ve Türkçe, Rumca, İngilizce olarak üç dilde, 38 sayfalık bir kitapçıkta sunulan bu eser, yazarın 24 Mart 1981 tarihinde, Lefkoşa Halk Üniversitesi’nde verdiği bir konferansın metninden oluşmaktadır. Vasso Basımevi’nde 1981 tarihinde basılan bu kitapta yer alan ve yakın geçmişimize ışık tutan ilginç bilgiler arasında Dr. İhsan Ali’nin Rumca yayımlanmış olan anılarından aktarılan kısa saptamalar da bulunmaktadır.
İbrahim Aziz, yine Vasso Basımevi’nde 1986 yılında bastırdığı ve “Bölünür mü hiç” adını verdiği şiir kitabını, bu kez Türkçe ve Rumca olarak iki dilde hazırlamıştır. 42 şiirin yer aldığı kitapta, şiirler önce Türkçe ve sonra Rumca olarak okuyucuya sunulmaktadır. 102 sayfadır.

1988 yılında basılan ve sadece Türkçe olarak 25 şiirin toplandığı İbrahim Aziz’in ikinci şiir kitabının adı, “Mantıksızlık acısı”dır. “Yurdumda barış üstüne”, “Anama” ve “Toplum üstüne” başlıklı üç bölümde verilen şiirlerde, vatanın bölünmüşlüğü üzerine duygular dile getirilmektedir. 42 sayfadır.

1991’de 6 bin adet basılan ve Ümit İnatçı adını taşıyan “Tel sarar da tel sarar” başlıklı kitap, 80 sayfalık olup, 1990 yılında Kıbrıs Türk gazetelerinde çıkmış bazı yazıların, yazarda uyandırdığı fikirleri yansıtmaktadır. Bu nedenle “deneme-yanıtlama” alt başlığı kullanılmaktadır. 27 değinme ve bir şiirin yer aldığı kitap, Taliadoros Basımevi’nde, Ribello Yayıncılık adına bastırılmıştır.
1991 tarihli ve Ümit İnatçı’ya ait ikinci kitapta, onun şiirleri toplanmış. Başlığı şöyle: “Sepet içinde deniz – Şiirler 1982-1990)”. Ribello Yayıncılık adına, 2 bin adet ve Taliadoros Basımevi’nde (Lefkoşa) basılan 270 sayfalık bu cep kitabında, “otokritik” adlı önsözden sonra, üç bölüm var: “O sinirin düğümü” (1983’de Mağusa’da Kıbrıs Postası Basımevi’nde basılan kitabın ikinci basımı), “Çığlık Vücutları”(1984-1987 dönemi şiirleri) ve “Sepet içinde deniz” (1987-1990 dönemi şiirleri).

Rum kesiminde Türkçe olarak basılan ve değineceğimiz sonuncu kitap, 1993 yılında Kassulitis Ltd tarafından Lefkoşa’da Türkçe ve Rumca olarak iki dilde ve aynı kitap içinde sunulan Niyazi Kızılyürek’in “Ulus ötesi Kıbrıs” başlıklı çalışmasıdır. 78 sayfalık Türkçe metinden sonra, arka kapaktan ters olarak başlayan 88 sayfalık Rumca metin, Rumca kapakla sunulmaktadır. Ön kapak ise Türkçe olarak hazırlanmıştır.
Almanya’nın Bremen Üniversitesi’nde “Uluslararası bağımlılık ilişkileri açısından Kıbrıs Uyuşmazlığı” konulu doktora tezini Mayıs 1990’da veren Kızılyürek’in mezuniyet tezi olan “Kıbrıs sorununda iç ve dış etkenler” adlı çalışması, Ağustos 1983’de Özle Ofset tarafından Lefkoşa’da basılmıştı. 8-9 Ekim 1983 tarihli Söz gazetelerinde bir değerlendirmesini yaptığımız bu kitaptan sonra gelen, Niyazi Kızılyürek’in ikinci çalışması, “Paşalar, Papazlar” adını taşıyor. Dizgisi Londra’da yapılıp, Mayıs 1988’de Lefkoşa’daki İleri Basımevi’nde basılan bu kitap, “Kıbrıs Defterleri Kitap Dizisi:1” olarak yayımlanmış olmasına rağmen, diziden başka yeni bir kitap henüz yayımlanmamıştır. Kızılyürek’in bu ikinci kitabıyla ilgili değerlendirmemiz, 21 Haziran 1988 tarihli Kıbrıs Postası gazetesinde yayımlanmıştır. Bu arada, Yeni Düzen gazetesinin 2-10 Haziran 1989 tarihli sayılarında çıkan ve Niyazi Kızılyürek’le yapılmış bir söyleşide yer alan görüşlere verdiğimiz yanıt, aynı gazetenin 26-17 Haziran 1989 tarihli nüshalarında “Kıbrıslı aydın olmanın bedeli vardır” başlığı altında yayımlanmıştır.

Niyazi Kızılyürek’in 1990 yılında Kıbrıs’ın Rum kesiminde Rumca olarak bastırdığı“Oliki Kipros” (Bütün Kıbrıs) başlıklı kitabını değerlendiremedik. Çünkü henüz Türkçesi yayımlanmamıştır.
Kızılyürek,“Ulus ötesi Kıbrıs” (Ulusçuluktan arındırılmış anlamına kullanılmış olsa gerek) adını verdiği son kitabını, “kaç yıldan beri karanlık olan bu ülkede, artık bilim kıpırtısı olsun. İki dilli çalışmaların çoğalması umuduyla” okuyucuya sundu. Oysa ki Yunan ve Türk milliyetçiliğinin Kıbrıs sorunu üzerindeki etkileri hakkında hem Rumlarca (Z.Stavrinidis, Michael Attalidis vd.), hem de Türkçede (K.Cankat imzasıyla 1989 yılında haftalık Demokrat gazetesinde çıkan “Kıbrıslılık Bilincinin Geliştirilmesi Üzerine Notlar” vd.) çalışmalar yayımlanmıştır. Bunlar geniş kesimlere ulaşamamış olabilir, ama bir araştırmacı olan Kızılyürek’in bu çalışmalardan habersiz olmaması gerekirdi.

Türkiyeli yazar Murat Belge’nin “Türkiye dünyanın neresinde?” adlı kitabındaki“Milliyetçilik” bölümünden büyük ölçüde etkilenmiş görünen yazar, Belge’nin de savunduğu “var olan devletleri ulusallıktan arındırmak” görüşünü Kıbrıs’a uyarlayayım derken, önemli hatalar yapmakta ve Kıbrıs tarihine yanlış yorumlar getirmektedir. Örneğin “Birlikte varolmak için, hiçbir zaman ortaya, siyasal/ideolojik bir çaba konmadı” (s.13) denirken, KKP’nin 1921-1931 yılları arasındaki etkinlikleri, 1960-1962’de haftalık Cumhuriyet gazetesi çevresinde toplanan Kıbrıslı Türk aydınların siyasi çalışmaları gözardı edilmektedir. 1960’da Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulmasını "devrim", 1963 ve 1974 olaylarını da “karşı-devrim” olarak niteleyen yazar, gerçekçi olmayan ve şematik bir yaklaşım içinde olduğunu göstermektedir. Kendi deyimiyle “yarışmacı ulusçuluğun” köklerinin 1930’lu yıllarda atılmış olduğu gerçeğine ise hiç değinilmemiş. Tam da bu dönemde ortak siyasal-ideolojik çabaları engellemek için İngiliz sömürge yönetimi “1931 İsyanı”nı sahnelememiş miydi? Bu konuda Yeni Çağ gazetesinde sürmekte olan “Kıbrıs Türk Liderliğinin Oluşması” konulu dizimize bakılabilir.
İngiliz-Amerikan emperyalizminin, birer NATO ülkesi olan Yunanistan ve Türkiye’nin Kıbrıs sorunu ve Kıbrıslılar üzerindeki etkilerine hiç değinilmeden, “biz” duygusunun gelişmesinde “ortak sınıfsal bilinç”in önemine hiç bir atıfta bulunmadan, “Ulus ötesi Kıbrıs” nasıl yaratılabilir ki? “En ileri toplumsal grupların buluşmalarında bile kuşku bulutları varlığını hissettiriyor” diye yazan Kızılyürek’in olaya nereden baktığı da ortaya çıkmış oluyor...

(Yeni Düzen gazetesi, 30 Ocak 1994)

KIZILYÜREK’İN KİTABI ÜZERİNE


Bu yılın (1983) Ağustos ayında Lefkoşa’da Özle Ofset tarafından basımı yapılan 113 sayfalık bir kitap yayımlandı. “Kıbrıs Sorununda İç ve Dış Etkenler” adı verilen çalışma, Niyazi Kızılyürek adlı bir Kıbrıslı Türke ait. Kitabın arka kapağında kısa bir özgeçmişi verilen yazarın, 1977 yılından beri Federal Almanya’da bulunduğu ve Bremen Üniversitesi’nde ekonomi tahsili yaptığı belirtiliyor. Kitabın fiyatı ise 400 TL olarak biraz yüksek konmuş.
Yayın hayatı çok kısır olan toplumumuzda edebi eserler yanında, az sayıda da olsa politik içerikli kitapların yayımlanması sevinilecek bir gelişmedir. Hele bu kitabın konusu, Kıbrıs sorununda rol oynayan iç ve dış etkenler olunca, daha bir dikkat çekici oluyor. Çünkü bazıları, bugün Kıbrıs’ta var olan güçlükleri, işin kolayına kaçarak, sadece sömürgeciliğin mirası veya İngiliz-Amerikan emperyalizminin entrikalarının bir sonucu olarak açıklama eğilimindedirler. Oysa sömürgecilik ve emperyalizmin Kıbrıs uyuşmazlığında oynadığı olumsuz rol, çok iyi bilinmektedir ve bu konu çok işlenmiştir.
Doğu Akdeniz’de stratejik bir konuma sahip olan Kıbrıs adası üzerinde yaşayan iki ana etnik-ulusal toplum arasında süregelen anlaşmazlığı çözümleyebilmek için, öncelikle, emperyalizmin müdahaleleri ile toplumlararası anlaşmazlığın kökenleri ve bunun gerçek nedenleri arasında bir ayrım yapmak zorunludur.
Kıbrıs’ta bugün var olan milliyetler sorunu, politik, ekonomik, ideolojik, anayasal ve halkların sosyal kurtuluş mücadelesi esnasında ortaya çıkan diğer sorunlardan oluşan büyük bir bütündür. Ne yazık ki, 1960’dan önceki İngiliz sömürge yönetiminin uyguladığımilliyetler politikası, adanın politik bağımsızlığına kavuşmasından çok önce, milliyetler sorununun alevlenmesine yol açmış ve yüz yılı aşkın bir süredir devam edegelen iki toplum arasındaki temsiliyet mücadelesini çıkmaza sokmuştur.
Kıbrıs sorununun çözümlenmesi, bir yandan adanın emperyalizmin ve yeni sömürgeciliğin etkilerinden arındırılmasına bağlı iken, öte yandan da ana sorun olan içteki milliyetler sorununun nasıl çözümleneceğine bağlıdır. Ama yine de tayin edici faktörün, her iki toplum arasındaki ulusal farklılıklar olmayıp, ülkedeki ve uluslararasıplandaki sınıf mücadelesi olduğunu vurgulamak gerekmektedir.
Bu açıdan baktığımız zaman sorun, hangi toplumun hangisini yöneteceği sorunu olmayıp, ada sathında hangi sınıfın iktidarı edilnde bulunduracağı sorunu olarak ortaya çıkar.
Konuya bu şekilde yaklaşırsak, Niyazi Kızılyürek’in kitabının, özellikle iç etkenlerin araştırılması ve açıklanması açısından yeterli olamadığını görmekteyiz. Sunuş yazısındaki saptamaya katılıyoruz: “Ne ki, Kıbrıs sorununu salt İngiliz sömürgeciliği ile emperyalist müdahalelere bağlamak, adada kendi içimizde iki toplumu birbirine düşüren, yapı ve ilişkileri ve bu ilişkilerin doğurduğu sınıf ve şahsiyetleri görmemek demektir.” (s.3)
Ama kanımızca Giriş’te belirtilen “çalışmada iç ve dış nedenler birbirlerinden ayrı olarak değil, bilhassa iç içe alınmışlardır” sözleriyle bir yöntem hatasına gidilmekte ve sistemetik bir çalışma, daha başlangıçta dıştalanmaktadır. Nitekim daha sonraki bölümlerde, iç etkenlerin neler olduğu belirgin bir şekilde ortaya çıkmamaktadır.
Tarihin akışı içinde izlenen olaylar ve gelişmelerle ilgili yazarın katılmadığımız bazı görüşlerine geçmezden önce, kitaptaki bazı ifade bozukluklarına ve özellikle bazı terimlere değinmek gerekecektir. Bütün çalışma boyunca Kıbrıslı Rumlardan, hep “KıbrıslıYunanlılar” diye söz edilmektedir ve yazarın neden bu kelimeyi tercih ettiği hiçbir yerde açıklanmamaktadır. Oysa Kıbrıs’ta doğup, büyümüş her Kıbrıslı Türk, ada üzerinde kendileriyle birlikte yaşayan diğer ana etnik unsuru, “KıbrıslıRumlar” olarak tanımlamaktadır. Her ne kadar Kıbrıslı Rumlar, kendilerini etnik açıdan “Elen” olarak kabul ederlerse de, bugün Yunanistan’da yaşayan“Yunanlılar” veya “Elenler” ile aralarında büyük etnik farklılıklar olduğu da bir gerçektir. Bu tercihin, yazarın Almanca olarak hazırladığını tahmin ettiğimi çalışmasının çevirisindeki bir dikkatsizlik nedeniyle olduğunu sanıyoruz. Aynı çeviri hatalarını Mikono (Miken veya Mikena), Phönis (Fenikeli), Templorora (Templar şövalyeleri) gibi tarihi terimlerde veya Omorphita (Küçük Kaymaklı) gibi yerleşim adlarında görebiliriz.
“Türklerin Kıbrıs’a iskânı” adlıbölümde şu satırlar yer almaktadır: “Önemle üzerinde durulması gereken noktalardan bir tanesi de Kıbrıs’a Türklerin yerleştirilmesidir. Ve Türklerin Kıbrıs’a iskânının önemi, Ortodoks-Yunanlılarla Müslüman-Türklerin demografik kaynaşmasına yol açmasıdır. Çünkü Türkler adaya yerleştirilirken, yerli halktan soyutlanmış olarak değil, Yunanlılarla iç içe yerleştirilmişlerdir.” (s.13)
Oysa iskân bu şekilde yapılmamıştır: “1572 sayımında tesbit edildiğine göre Masera ve Mazoto bölgesinde 76 köyde kimse yaşamıyordu. (Bak.Halil İnalcık, Ottoman Policy and Administration in Cyprus after the Conquest, Ankara 1969, s.7) İşte Anadolu’dan getirilen geçmenler bu ve bunun gibi boş yerlere yerleştirilecekti.” (Bak. Cengiz Orhonlu’nun tebliği: Osmanlı Türklerinin Kıbrıs adasına yerleşmesi –Milletlerarası Birinci Kıbrıs Tetkikleri Kongresi, 14-19 Nisan 1969, Ankara 1971, s.93)
Daha sonraki bölümlerde “Osmanlı İmparatorluğunda üretim ve mülkiyet ilişkileri”ne ilişkin bazı bilgiler veren Niyazi Kızılyürek, Türkiyeli araştırmacılar tarafından bile tartışmalı olarak kabul edilen bazı değerlendirmeleri Kıbrıs’a aktarmaya çalışmaktadır.
Osmanlı döneminde Kıbrıs’ta görülen isyan hareketlerine çok kısa bir değinmeden sonra, “özet olarak diyebiliriz ki, 17. ve 18. yüzyıllarda Kıbrıs’ta iç gelişmeyi belirleyen iki topluluk arasındaki dini ve lisan ayrılığı değil, sınıf çelişkileri idi” (s.21) diyerek, çok önemli bir konuyu yeterince incelememekte; aynı şekilde Kıbrıs Rum burjuvazisinin özellikle 19. yüzyılda hangi politik ve ekonomik koşullar altında şekillenmeye başladığı da belirgin bir şekilde verilmeden birkaç cümle içinde geçiştirilmektedir. (Bak. s.24-26)
s.29’da 1881 yılına ait nüfus istatistikleri aktarılırken, toplam müslüman nüfus sayısının 45,458 olduğu ve bunun 2,454’ünün Yunanca konuştuğu belirtilmesine rağmen, s.35’de “hemen hemen bütün Türklerin Yunanca konuşmaları, komünikasyon sorunlarını çözüyordu”denerek, çelişkiye düşülmektedir. Yoksa bu sayı, ana dili olarak Yunancayıgösteren müslüman veya Türk nüfusu gösteriyorsa, durum değişir.
Aynı sayfada “Kıbrıs Komünist Partisi’nin 1921 yılında kurulduğu ve bundan bir yıl sonra da ilk Kıbrıs sendikasının kurulduğu” belirtilmektedir. Oysa, işçi sınıfı ideolojisini benimseyen bazı işçi ve memurların Kıbrıs’ta ilk defa olarak sendikal örgütlenmeye gitmeleri, 1922 yılı sonunda (Ekim-Kasım) olmuş ve KKP de kuruluşkongresini ancak 14 Ağustos 1926’da gerçekleştirmiştir. (Bak. Elefteria, 3 Aralık 1924 ve AKEL 50. Yıl Tezleri, 1976)
s.36’da önemli bir konu yine“özet olarak” verilmekte ve verilen sonucun önbilgilerine değinilmemektedir:“Özet olarak diyebiliriz ki, Kıbrıs’ta I. Dünya Savaşı’ndan sonra çeşitli çelişkiler toplumsal yapıyı belirler. Bu çelişkilerin en önemlisi, iki halk grubunun burjuvazisi ile sınıf temelinde örgütlenen ilerici hareket arasındadır. İkinci önemli çelişki, Kıbrıs’ta Yunan ve Türk burjuvazisi arasındadır. Üçüncü önemli çelişki ise, Kıbrıs Yunan burjuvazisi ile İngiliz sömürge yönetimi arasındadır. Bundan böyle Kıbrıs’taki gelişmeler, bu üç boyutlu çelişkinin bünyesinde yatmaktadır.”
Burada da etnik-ulusal bilincin uyanış ve gelişmesi açısından aralarında 100 yıldan fazla bir fark bulunan Kıbrıslı Rum ve Kıbrıslı Türk burjuvazileri eşzamanlı olarak değerlendirilmekte ve zorlama bir “çelişki”ler karmaşası sunulmaktadır.
Kıbrıs’taki Türk egemen çevrelerinin tâ İngiliz sömürge yönetiminin ilk yıllarına uzanan enosis aleyhtarlığı, bilinmiş bir şey olmasına rağmen, “II. Dünya Savaşına kadar, Kıbrıs’ta halk arasında ulusal bir çatışmaysa rastlanmaz” denerek (s.37), Kıbrıs sorunundaki iç etkenlerden en çok bilineni ve üzerinde en çok konuşulmuş olanıhakkında gereken titizlik ve önemle durulmamaktadır. Kıbrıs Rum Ortodoks Kilisesi’nin konuya ilişkin politik, kültürel ve sosyal çalışmalarını aktarmada da yetersizlikler görülmektedir.
AKEL’in 1949 yılından sonra enosis’ten yana açık tavır koyduğunu yerinde olarak belirten Niyazi Kızılyürek, Kadritzke ve Wagner’den aktardığı ve kendisinin de katıldığı şu görüşle, Kıbrıs sorununun çözümsüzlüğünün temelinde yatan önemli bir gerçekliğe parmak basar:“...AKEL, enosis istemini yeniden dile getirir ve Kıbrıs’ta sınıf temelinde örgütlenmeye zarar verdiği gibi, Kıbrıs Türk halkının çıkarlarını gözardı etmişolur. AKEL ile Kıbrıs Yunan burjuvazisi arasında adeta bir milliyetçilik yarışıbaşlar. Bu tabana sahip çıkabilme kavgasıdır ve bunu Kıbrıs Yunan burjuvazisi kazanır...” (s.47)
Gerisi artık çorap söküğü gibi gelecektir. İngiliz sömürge yönetimi, EOKA tedhiş hareketinin önüne KıbrıslıTürklerden oluşan polis ve komando birliklerini sürer. TMT ise Kıbrıslı Türk demokratları sindirme emrini almıştır. Emperyalizmin sunduğu taksim tezi, artık Türk tarafının “milli dava”sı haline gelmiştir.
1960 yılı öncesi ve sonrasına ilişkin olayların anlatımında Almanca yanında, Türkçe kaynakların da kullanılmış olması, yazarın daha tutarlı değerlendirmelere varmasınısağlamıştır. Kıbrıs Cumhuriyeti dönemindeki ekonomik duruma ilişkin verilerde, Almanca olarak hazırlanmış çok değerli bir çalışma olan Nikolaus Venturis’in“Kıbrıs Cumhuriyeti’nin politik sisteminde entegrasyon süreci” adlı doktora tezi (Göppingen, 1970) kaynak olarak alınmaktadır. Ancak biz, Niyazi Kızılyürek’in “Kıbrıs sorununda iç ve dış etkenler”i araştırırken, bu eserden gereğince yararlanmadığı kanısındayız. Aynı şey, Michael Attalides’in eserinden yararlanma konusunda da geçerlidir.
Kitabın daha sonraki bölümlerinde 1974’e kadarki olaylar özetlenmekte ve şu görüşlere yer verilmektedir:
“(1964’den sonra) Ortaya çıkan yeni ekonomik-politik şartlar altında “enosis” artık süratle KıbrıslıYunanlılar için çekiciliğini yitirmeye başlamıştır.” (s.85)
“Kıbrıs’ı ABD’nin kontrolu ve NATO etki alanı içine alabilmek, ada’da bunu engelleyen faktörleri ortadan kaldırmaktan geçiyordu. Bunlar, bağımsız, bağlantısız bir politika güden ve 1964’den beri bir türlü ABD-NATO çözüm önerisini geri çeviren Makarios ve ada’daki sol güçlerdi. Bunları ortadan kaldırma görevi EOKA-B’nindi.” (s.93)
“Türkiye’nin müdahalesi ile ortaya çıkan coğrafi bölünme, 200 bin Kıbrıslı Yunanlının çizilen sınırın güneyine, EOKA-B’nin acımasız saldırılarına uğrayan Kıbrıslı Türklerin bu sınırın kuzeyine göç etmeleriyle demografik olarak da gerçekleştirilir.” (s.101)
“NATO-Türkiye ve Kıbrıs Türk burjuvazisi Kıbrıs sorununda çıkar birliğine sahiptirler. Diğer yandan Sovyetler Birliği, bağlantısızlar ve Kıbrıslı Yunanlılar da kendi aralarında uyum içindedirler.” (s.104)
“Bir tarafta Kıbrıs Türk burjuvazisinin ‘çarşı’ derdi, Türkiye’nin ‘ulusal çıkarları’, diğer yanda Yunanistan’ın prestiji ve Kıbrıs Yunan bujuvazisinin bütün bir Kıbrıs pazarısorunu. Ve en nihayet NATO’nun güney kanadı, ‘komünist gelişme’ ve ‘üs sorunu.”(s.106)
Sonuç olarak belirtmek gerekirse, Niyazi Kızılyürek’in bu çalışması, Kıbrıslı Türk aydınlar arasında tartışılmakta olan bazı temel konuları bir kez daha ortaya koymakla, yararlıbir iş yapmakta, ama “telif” bir eserden ziyade, çoğunluğu Almanca olan Kıbrıs’la ilgili bazı araştırmaların “tercüme” bir montajı durumunu aşamamaktadır. Dileğimiz, Kıbrıs sorunundaki dış ve özellikle iç etkenlerin ve bunların tarihsel süreç içinde geçirdiği evrelerin, ülkemizdeki sınıf mücadeleleri açısından araştırılıp, tartışılmasının sürdürülmesi ve bilimsel gerçekçi sentezlere ulaşılmasıdır.
(Hüseyin Karlıdağ imzasıyla yayımlandı, Söz gazetesi, 8 ve 9 Ekim 1983)

11 Aralık 2013 Çarşamba

ABD’NİN 1964’DEKİ HEDEFİ YİNE TAKSİMDİ

Martin Packard, Malta’da NATO personeli olarak hizmet verirken, 1963’de, Kıbrıs’taki Birleşmiş Güçler kadrosuna Yunanca tercümanı olarak atanan bir İngiliz istihbarat yorumcusu idi. Birleşmiş Güçler, Aralık 1963’de toplumlararası çarpışmalar başladığı zaman, üç garantör ülke olan Büyük Britanya, Yunanistan ve Türkiye tarafından oluşturulmuştu. Packard, “istihbarat yorumcusu” tanımlamasının, bilgisiz kişiler arasında, kendisinin İngiliz İstihbarat Hizmetleri’ne mensup olduğuna ilişkin yanlış bir kanıya yol açtığını yazmaktadır. Packard, donanmada görevli iken 1956’da, Yunanistan’da tanıştığı Yunanlı bir hanımla evli olduğu için Yunancayı çok iyi biliyordu.

Packard, tuttuğu notları 44 yıl sonra, 2008 yılında, “Yanlış Anlayış: 1964 Tarihli Bir Kıbrıs Günlüğünden Parçalar” başlığı altında yayımlamış bulunuyor. Kitap, yazarının da belirttiği gibi, “Kıbrıslıların kendi sorunlarını, kendilerinin çözmeleri yeteneğinin var olduğunu kanıtlayan, hissedilir derecede başarılı olan bir arabuluculuk süreci”ni anlatmaktadır. “Bu süreç, Kıbrıs’ın bağımsızlığına tahammül etmekte isteksiz olanların derin inançsızlığı yüzünden, olası bir barış dalgasının gerçekleştirilmesine engel olmuştur.   

Martin Packard, şöyle yazmaktadır: “Kıbrıs’taki bütün deneyimim, Kıbrıslı Rumlar ile Kıbrıslı Türklerin, uygulayacakları ve karşı karşıya oldukları sorunları doğru bir biçimde değerlendirecekleri uygun mekanizmaların sağlanması halinde, etkili çözümleri bulabileceklerini göstermiştir. Üçlü arabuluculuk sürecinin uygulandığı çeşitli yerel anlaşmazlıklarda durum böyle idi. Bu süreç, toplumlararası yanlış anlamaların köklerine kadar uzatılmış olsaydı, aynı şekilde sonuç verebilecekti. Her iki durumda da, can alıcı etmen, arabuluculuk surecinin, bir dış güce karşı değil, toplumsal liderliklere karşı sorumlu olmasıdır. Böylesi bir kavramın, Washington’a, Londra’ya veya Ankara’ya cazip gelmesi çok zordur. Mark Curtis’in (‘Sahtekârlık Ağı’nda) yazdığı gibi, “Britanya ve ABD politikası, bütün ulusları eşit olarak kapsayan, gerçekten çok yanlı, yasal ve etik standardlara dayalı bir eylemi genel olarak reddetmektedir.” (s.353) 

Martin Packard ve arkadaşı binbaşı John Burgess, aslında Kıbrıs’taki çalışmaları hakkında bir rapor hazırlamışlar ve 250 sayfalık bu raporun bir kopyasını, kendilerini bu raporu yazmakla görevlendiren İngiliz Uluslar Topluluğu İlişkileri Dairesi’ndeki Bakan Yardımcısının Asistanlığını yapan Cyril Pickard’a, Ekim 1964’de teslim etmişlerdi. Pickard’ın kendisi de, 1964’ün ilk aylarında, Kıbrıs’taki İngiliz Yüksek Komiserinin yerine bakan görevli kişiydi ve bu raporu şöyle değerlendirmişti: “Eşsiz bir operasyonun çekici bir öyküsüdür ve gelecekteki uzun yıllar boyunca, büyük bir değere haiz olacaktır. 

Ama daha sonra, bu raporun kaderi, tarihin karanlıklarına karışacaktı. Raporu yazanlara söylenen, bu belgenin güvenlik açısından bir sınıflandırmaya tabi tutulduğu idi. Kaydetmekte yarar vardır ki, raporu yazanların evlerine girilerek, ilgili malzeme, bilinmeyen kişiler tarafından müsadere edilmiş ve bunun hemen ardından da, ellerindeki raporun bütün kopyalarının ve işlenmemiş malzemenin teslim edilmesi talimatı verilmişti. Cyril Packard’a verilen kopya da, Dışişleri Bakanlığı’nın odalarında kaybolmuş ve geri verilmesine ilişkin taleplerine rağmen, ona geri verilmemişti.   

Packard şunları yazmaktadır: “Son zamanlarda himayesi altında çalışmakta olduğum Birleşmiş Milletler, kendisi için önemli bir vaka hikâyesini oluşturacak olan bu araştırmanın bir kopyasını elde etmek için Britanya hükümetine talepte bulundu, ama BM’ye söylenen, raporun nerede olduğunun belirlenemediği idi. 2000 yılında Dışişleri ve İngiliz Uluslar Topluluğu Dairesi’ne yaptığım bir ziyarette, Kıbrıs ile ilgili belgelerden sorumlu arşiv sorumlusu tarafından bana söylenen, raporun, kayıtlara göre 1964’de, basılmak üzere  HMSO’ya gönderildiği ve daha sonra ‘kaybolduğu’ idi.

"Günümüze kadar gelen raporla ilgili yorumların gösterdiği şudur ki, ben, Londra’daki yetkililer tarafından başıboş tehlikeli bir mayın ve kendi yetkilerini aşmış olan bir kişi olarak görülmekte idim. Yorumların genel havası, benim hikâyemin entrikalarla dolu olduğu şeklinde idi. Britanya hükümetinin herhangi bir doğrudan denetimi olmadan, benim bir arabuluculuk rolü oynamış olmamın tahmin edilmesi, açıkça kabul edilemez bir durumdu.”

Kıbrıs’ta, 1974’de, iki garantör ülke tarafından gerçekleştirilen, önce faşist darbe ve bunu izleyen istila ve işgalden sonra, anayasal anlaşmazlıktan ve bunu izleyen Aralık 1963’teki toplumlararası çarpışmalardan pek de söz edilmediği bilinen bir gerçektir. Kıbrıs’taki iki toplum arasındaki anayasal uyuşmazlık, tâ o günlere kadar gitmektedir ve Kıbrıs sorunu diye adlandırılan sorunun, bazı iç yönleri olduğu gibi, çok önemli dış yönleri de vardır. NATO ülkelerine ait gizli servislerin, Kıbrıs’ta yaptığı işlerle ilgili olarak Packard’ın kitabında bir çok değinme yer almaktadır. İngiliz ve Amerikan emperyalizminin rolü, yazarın günlük etkinlikleri ve temasları hakkında yazdığı raporlarda çok açık bir şekilde görülebilmektedir.

ABD Dışişleri Bakanı George Ball, 1964’de adayı ziyaret ettiği zaman, Martin Packard, ona bu görev ziyareti esnasında eşlik etmekteydi. Packard şunları yazmaktadır: “Üniter devletin mutlaka çalışabileceği olgusuna ilişkin birçok kanıtı ona gösterebilmiştim. Hâlâ daha atılması gereken adımların neler olduğunu ona anlattım. Üçlü arabuluculuk yaklaşımının avantajları ve bunun, tedhiş kaynaklarını tesbit edip, izole etme konusunda tanıdığı fırsat hakkında, onunla uzun uzun konuştum ve Kıbrıslı Türklerin gerçek güvenliğinin sağlandığı, iki toplumlu bir Kıbrıs içinde, çok daha güçlü, çok etnili bir toplumun yaratılabileceğine ilişkin gerçekçi bir ümidin var olduğunu söyledim. Karşılıklı anlaşma ile sınırlı nüfus hareketlerinin, özellikle gerginlik olan bölgelerde yararlı olduğunu ve çoğu bölgelerde, iki kırsal toplumun yeniden bütünleşmesinin, genel bir siyasal uyuma varıldıktan sonra, herhangi bir sorun oluşturmayacağını anlattım. Askerlerin barışı koruma çabasının genişletilmesinden çok, üçlü arabuluculuk sürecinin yaygınlaştırılmasına ihtiyaç olduğunu ve aldığımız derslerin, toplumlararası diyalog ve işbirliğinin üst düzeylerde uygulanması gerektiğini önerdim.”

“Lefkoşa’ya  döndüğümüz zaman Sayın Ball, başarılmış olan işler nedeniyle bana takdirlerini belirtti ve daha sonra sempatik bir biçimde şöyle dedi: “Ama hepsini yanlış anladın be oğlum. Hedefimizin taksim olduğunu herhangi biri sana henüz söylemedi mi?”. Ne yazık ki bu sözleri o zaman ciddiye almadım. Yanlış yönlendirilmiş bir Amerikan politikacısı saçma sapan konuşmaktadır, diye düşündüm. Kıbrıs’taki batılı politikadan sorumlu olanın ABD Dışişleri Bakanlığı değil de, İngiliz Uluslar Topluluğu İlişkileri Dairesi olmasından kendimi rahatlamış hissettim. Ada için yeni Washington politikasının formüle edilmesinde, Dean Acheson’ın desteğini alan George Ball’un anahtar bir konumda olduğunu kimse bana anlatmamıştı. Bölge için Birleşik Krallık/ABD girişimlerinin liderliğini elde etmeye çalışan Washington’un çabalarının ne gibi etkileri olacağı hakkında da herhangi bir anlayışa sahip değildim.” (s.166)

Birleşmiş Güç’ün komutanı olan General Young, Londra’da, sertlik yanlısı General Carver tarafından “fazla Kıbrıslı yanlısı” olmakla suçlanarak, Şubat 1964’de değiştirilmişti. Haziran 1964’ün başlarında, Kıbrıslı Türklerin terk etmiş oldukları bazı karma köylere dönmeleri konusunda, Örgüt, Gizli Ordu, TMT ve bütün ilgili siyasal ve yerel liderlerin onayı ile anlaşmaya ulaşılmıştı. Bu, Kıbrıs sorununun çözülmesi anlamına gelmiyordu, ama ileriye doğru atılmış önemli bir adımdı. Plan, BM Barış Gücü’nün eşlik etme ve düzeni sağlamaya yönelik düzenlemeler yapmasını gerektirmekteydi ve bunun için de Martin Packard, zaten BM arabuluculuk başkanlığından ‘ilerle’ emrini almış bulunuyordu. General Carver, anlaşmaya varıldığını öğrenir öğrenmez, Packard’a, onun açık bir tutukluluk durumunda imiş gibi davranmasını söyledi. Packard, ertesi gün, aşikâr bir şekilde CIA tarafından sağlandığı belli olan, üzerinde herhangi bir işaret bulunmayan bir C-47 Amerikan uçağı içinde Kıbrıs’tan uzaklaştırıldı. İki saat sonra, Atina dışındaki Hellenikon’da yer alan ABD Hava Kuvvetleri üssünde alıkondu. (s.240)

Makarios, Küçük ve BM tarafından yapılan ve Packard’ın Kıbrıs’ta kalması gerektiğine ilişkin çağrılara rağmen, onun arabuluculuk operasyonu terk edildi. O zaman Packard’a, hem Birleşik Krallık, hem de ABD Bakanlıkları tarafından söylenen, rolünde ileri gittiği ve NATO’nun hedefinin toplumsal ayrılık olduğunu anlayamadığı idi.    

1974’ün kanlı olaylarından beri, Kıbrıs’ta ayrılık ve taksim halen devam ettiğinden, Martin Packard’ın 1964’de bir barış oluşturucu olarak gün be gün yaşadıklarının okunması, çok etkileyici olmaktadır.

Aşağıda, Packard’ın notlarından ve değerlendirmelerinden bazı alıntılar verilmektedir:
 
"1958’de Kıbrıs’ta toplumlararası ilişkilerin dokusunda  büyük bir değişiklik meydana gelmiştir. Enosis için mücadele eden EOKA önderliğindeki Kıbrıslı Rumların mücadelesine karşı koymak için, İngilizlerin Kıbrıslı Türklerden oluşan polis birimlerini kullanması, Kıbrıs’ın kendi kaderini tayin etmesi için Yunanistan’ın yürüttüğü uluslararası kampanyaya karşı koymak üzere, Kıbrıs’ın iç meselelerine Türkiye’nin karışması için İngilizlerin teşviki ve belediyelerde ayrı toplumsal yönetim için Türk taleplerini kabul etmede İngilizlerin açık bir şekilde istekli olması, bazı Kıbrıslı Türk liderler tarafından taksime doğru ilk adım olarak tanımlandı ve toplumlararası ciddi şiddet olaylarının patlak vermesi için gerekli ortamı yarattı. İngilizler, ayaklanma karşıtı bütün güçlerini Kıbrıslı Rumların EOKA’sına karşı yönelttiler. Karışıklıkların neredeyse sona erdiği vakti kadar, sömürge makamları tarafından yasadışı bile ilân edilmemiş olan, Kıbrıslı Türklerin paralel gizli örgütü TMT, herhangi ciddi bir engelle karşılaşmadan ve başlangıçta İngiliz ordusu tarafından bir müttefik gibi görülerek, savaşma gücünü inşa etmesine izin verildi. Londra’nın şiddete karşı yanıtı, Macmillan Planı oldu ve bu öneri, The Times gazetesi tarafından “yönetim açısından taksim” olarak tanımlandı.” (s. 136-137)
           
“Kıbrıslı Rumlar, sayısal olarak üstün çoğunluğa sahip olmalarının kendilerine, eğer isterlerse, Yunanistan ile  birleşme tercihi de dahil, Kıbrıs’ın geleceği hakkında karar verme yönünde demokratik bir hak verdiği hissine kapıldılar. Kıbrıslı Türkler de, nüfusun sadece yüzde on sekizini oluşturmalarına rağmen, 1960 Anayasasının kendilerine, devletle ilgili konularda bir eşitlik verdiğine ve güvenliklerinin, onaylamadıkları önemli hükümet kararlarını veto etme yetkisine bağlı olduğuna inandılar. Türkiye ise, kendi ulusal çıkarlarının, Kıbrıs’taki gelişmeler üzerinde açık bir denetim uygulayabilmesi ile mümkün olmasını talep etti. Amerika, Britanya, Türkiye ve Yunanistan’ın istihbarat hizmetlerinin hepsi de, üniter, sola doğru eğilimli bir Kıbrıs’ın kendi çıkarları için ters olacağına inandılar.

“Kıbrıslı Türkler, dış güçlerce yapılandırılan bir anayasa tarafından kayrılmakta idi. Kıbrıslı Rumlar, bu anayasayı eşitlikçi olmadığı ve değiştirilmesi gerektiği şeklinde değerlendirdiler ve kendilerinin demokratik ilkelere dayandıklarını düşündüler. Her toplum, ötekinin, silah gücü ile kendi anladığı hedef için mücadele edeceğine inandı ve her biri, bu olasılığa karşı koymak veya kendi isteğini zorla uygulama yolunu aramak için yasa dışı paramiliter örgütler kurdu. Böylece yaratılmış olan durum, demokratik süreci bir kenara koymak için çok uygun, milliyetçiler tarafından kaçırılmayacak fırsatlara açık ve dış ajanların istismarına elverişli idi. " (s. 145)
 
“BM’nin barış koruyuculuğunu gözetlemeye başlaması, karşılıklı yanlış anlamalar ile dikkati çekmişti. Kıbrıslı Rumlar, merkezi hükümetin ada çapında denetimini yeniden kurmasında desteklenmesini ümit ederken, Kıbrıslı Türkler, daha öncekinden daha etkin bir şekilde korunmalarını beklemekteydiler. BM ise, Kıbrıs’ın karmaşık durumundan habersiz veya İngilizlerden devraldıkları politikaların çoğunun, toplumların yeni uğraşlarına, ne kadar destek vermediğinin farkında değildi.  Bu yanlış anlamaların sonucu da, gerginliklerde genel olarak bir yükseliş, bir dizi çarpışma ve daha sonra hayal kırıklıklarının başlaması idi.” (s. 303)

“Özellikle belediyelere ilişkin önerilerde formüle edilen ayrı toplumlar kavramının, yıllardır yabancılar tarafından teşvik edildiği bir ülke, daha sonra bölücü ve dış güçlerce yapılandırılmış bir anayasanın içine sokulmuş ve her toplum, dışarıdan desteklenen silahlı ve devlet dışı bir komplo tarafından tehdit edildiğini anlamış ve 1963’de kendini,  hayret verici bir ikilemle karşı karşıya bulmuştu: Her toplumun içindeki gündem, demokratik süreç yerine, dış bağlantılı aşırı ve çetin unsurlar tarafından zorla dayatılmaktaydı.  Buna bir çözüm, pro-aktif bir arabuluculuk yoluyla bulunabilirdi, ama Kıbrıs’ın bağımsızlığı hakkında İngilizlerin duyduğu antipati, buna imkân tanımamaktaydı. Bunun yerine, komplocularla birlikte NATO’nun katılımı söz konusuydu. (...)
 
“En sonunda, Britanya’nın Kıbrıs’ta kendi dar çıkarlarını savunması ve orada Türkiye’nin katılmasını teşvik etmesi yüzünden herkes kaybetti. Her iki ülke ve bütün Kıbrıslılar için muazzam ekonomik ve sosyal yarar sağlayarak, Türkiye ile Yunanistan arasında yakınlaşmanın bir katalisti olabileceği bir zaman, Kıbrıs,  bölgesel ayrılığın ana nedeni haline geldi. AB, Doğu Akdeniz ülkelerinin yakınlaştırıcı birliğini miras alabilecekti. Türkiye de, AB’ye giden yolu, daha az engellerle dolu bir hat üzerinden bulabilirdi. 

“Aşırılığa karşı her topluma gerçek bir koruma sağlayan, Türkiye’nin geçerli stratejik endişelerini tatmin eden ve Londra’yı güçlü  bölgesel bir müttefikle başbaşa bırakacak bir formül içerisinde, Kıbrıs’ın gerçek bağımsızlığı sağlanmış olabilirdi. Britanya bu amaca doğru öncülük yapabilirdi, ama verdiği işaretlerle bunda başarısız oldu.” (s. 353)
 
Martin Packard’ın çok daha sonra 1995’de Atina’daki bir konferansta şöyle diyecekti: “Kıbrıs’taki 1964 olayları, daha sonraki yıllarda Bosna’da uygulanmış olabilecek derslerle doludur. Ne yazık ki, BM’nin, o olayların bir analizini yapacağına veya bu dersleri uygulayacağına ilişkin herhangi bir işaret yoktur... Ama barışı koruyanlar, barışı yapanları etkisiz bırakmıştır. İngilizler, hâlâ daha üslerine sahiptirler. Kıbrıslı Türklerin haklarını ve güvenliğini garanti edecek olan federal bir formülün olmasına rağmen, Ankara, kendini, yabancı bir toprak üzerinde muazzam bir ordu bulundurma zorundaymış gibi hissetmektedir. Oysa ki bu, Türkiye’nin Avrupa hedefine, Kıbrıslı Türklerin daha iyi bir yaşam kalitesi için olan emellerine terstir. Kıbrıslı Türklerin dışa göç etme oranı, bunun kanıtıdır. " 

(Afrika gazetesi, Pazar Eki, 30 Kasım 2008)

BİRBİRİMİZİ ANLAMAK İÇİN

Kiriyakos Cambazis’in Türkçeye çevrilen ilk kitabının adı, “Kıbrıs Devleti Üzerine “Partonojenez” idi ve Nisan 2009’da Lefkoşa’daki Galeri Kültür Yayınları arasında çıktı. Eylül 2011’de de onun ikinci kitabı, “Kıbrıs siyasetinde Milliyetçilik” Türkçeye kazandırıldı. Aynı yayınevi, Cambazis’in yanında Kaysar V.Mavratsas, Plutis Servas, Makarios Drusiotis, Glafkos Kleridis, Hristakis Vanezos, Hrisostomos Perikleus, Panikos Neokleus, Marina Hristofidis’in kitaplarını da Türkçe olarak yayımlamış bulunuyor.

İlk kitabının Türkçe baskısına yazdığı önsözde, farklı dilleri konuşan Kıbrıslılar arasında “iletişim”in olmamasından şikayet eden Cambazis, Kıbrıslı Türklere ait kitapların Yunancaya çevrilmemiş olmasının altını çizerek, Kıbrıs Rum toplumunun Kıbrıslı Türk yazarların eserlerini bilmediklerini vurgulamaktaydı. Yıllar önce “Kıbrıslılar arası kültürel temaslara kısa bir bakış” adı altında kaleme aldığım bir makalede, bir “Çeviri Dairesi”nin  kurulmasını önermiş ve bunun birbirimizi anlamada çok yararlı olacağını belirtmiştim. (Fileleftheros, 14 Ekim 1992)  Ne yazık ki Türkçeden Rumcaya çeviriler, daha çok şiir gibi edebiyat ürünleri ile sınırlı kalmakta, özellikle tarih ve siyaset konulu kitaplara yönelmemektedir. Acaba neden?
Cambazis’in kitabında yer alan başlıklar arasında, bu sorunun yanıtı ile ilgili bazı ipuçları buluyoruz: Örneğin milliyetçi psikolojide etno-merkezcilik, inançların rolü, milli basmakalıplar, etnik önyargılar, milliyetçi propaganda, ulus yaratmadaki sorun ve beklentiler. Kıbrıs sorununun iç yönlerini anlamada bize çok yardımcı olan bu başlıkların yanında, sorunun bir de dış yönleri var.

Ne yazık ki yazar, kitabında bu konulara hiç değinmemektedir. İngiliz sömürge yönetiminin “böl ve yönet” politikasından söz edilmekle beraber, özellikle 1960 sonrasında, yeni kurulmuş olan Kıbrıs Cumhuriyeti devletinin yıkılması için, gerek Kıbrıslı Rumlar, gerekse Kıbrıslı Türkler arasında “derin devlet” eliyle yapılan çeşitli çalışmalar, adamızın bugün bölünmüş olmasında önemli bir rol oynamıştır. Sorunun var olan iç etkenlerini çok iyi istismar eden emperyalist dış güçler, esas belirleyici olan olmuştur.      
Aşağıda alıntılayacağım yazarın bazı saptamaları, Kıbrıs sorununun iç etkenleri açısından bize ışık tutmaktadır. Bunlar, günümüzdeki uyuşmazlık hakkında da okuyucuya bir fikir vermektedir. Örneğin Kıbrıslı Rum liderlerin, Kıbrıslı Türkleri azımsaması konusunda şu saptamalar var: 

“Kıbrıs Rum yönetimi, Kıbrıslı Türklerin, mecburen Kıbrıs Rum sosyo-milliyetçi toplumunun kararlarına göre hareket etmesi gerektiği inancıyla, Kıbrıs’ın geleceğiyle ilgili hiçbir konuda ne Kıbrıslı Türklerle, ne de bu toplumun liderleriyle diyalog kurma girişimde bulunmamıştır. Kıbrıslı Rumlar için tek önemli olan kendi uluslarının kaderini kendilerinin tayin etmesiydi.” (s.35) Oysa Cambazis’in de haklı olarak vurguladığı gibi, “Ortak mücadele aynı zamanda insanlığın milliyetçilik sendromundan kurtulmasını sağlayacak psikolojiyi yaratacaktır.” (s.52)
Kıbrıs sorununun tarihsel gelişimi açısından geçmişe bakacak olursak, bu konuda da kitapta şu değerlendirmeler yer almaktadır:
“Kıbrıslı Rumların Enosis arzuları Kıbrıslı Türklerin yerleşik korkuları haline gelmişti. Önceden Girit’te yaşanan acı deneyim, tüm Türklerin mübadele sonucu adadan gönderildiğini yansıtmaktaydı. Kendi sonlarının da Giritli Türkler gibi olmasını istemiyorlardı.” (s.81)

Bu gerçeği bilen Kıbrıslı Türklerin Kıbrıs Kavanin Meclisi’ndeki temsilcileri, Kıbrıslı Rum temsilcilerin adanın Yunanistan’a bağlanmasını talep ettikleri her oturumda, buna olan muhalefetlerini dile getirmekte ve ayrıca bundan duydukları huzursuzluğu Londra’ya aktarmaktaydılar. Öte yandan Kavanin Meclisi’ndeki Kıbrıslı Rum üyelerin Enosis konusuna değinmedikleri zamanlarda, İngiliz sömürge yönetiminin bazı baskıcı yasalarına karşı ortak tavır gösterebilmekteydiler. Örneğin 1902’de, Kıbrıslılara daha çok haklar verilmesi ve Haraç vergisinin kaldırılması için, Britanya’nın veto hakkına karşı birlikte oy kullanmışlar, ama bir yıl sonra, 1903’de, Enosis talebi öne sürüldüğünde de, Kıbrıslı Türk üyeler, İngilizlerin adayı terk etmesi halinde, adanın Osmanlılara geri verilmesini istemişlerdi.     
Adadaki ekonomik bunalımın arttığı yıllarda, örneğin 1926 ve 1931’de de Kavanin Meclisi’nde işbirliği yapılmış, bütçe yasası ile gümrük vergisini artıran yasanın geçmesine engel olunmuştu.  Dönemin İngiliz valisi Storrs’un anılarında, Kıbrıslı Rumlarla birlikte oy kullanan Necati Bey’i Meclisteki “13. Rum üye” olarak nitelediği hatırlanmalıdır.

Kiriyakos Cambazis, Kıbrıs’ta her iki toplum liderliklerinin Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşı bilinci yaratmak için oldukça isteksiz olduklarını ve en küçük bir çaba harcamadıklarını vurgulamaktadır. (s.115) Çünkü her iki taraftaki milliyetçilerin uğrunda birbirlerini öldürdükleri hedefler olan ne enosis, ne de taksim gerçekleşmişti. Her iki hedefe de karşı olan Kıbrıslı Türk sendikacılar 1958’de, bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti’ne sahip çıkan Kıbrıslı Türk avukat ve gazeteciler Ahmet Gürkan ve Ayhan Hikmet de, bu siyasal tercihleri yüzünden 1962’de Kıbrıs Türk yeraltı örgütü TMT tarafından hunharca öldürülmüştü.
Cambazis, idari taksimin gerçekleştiği Aralık 1963’den sonra meydana gelen olaylarla ilgili olarak da şunları vurgulamaktadır:
“Tüm siyasiler sözde “Kıbrıs Türk isyanı” üzerinde hemfikir oldu. Özel askeri örgütler kurulmakta, devlet ise her türlü paramiliter silahlı örgütü, verdiği “özel korucu” belgesiyle yasal duruma getirmekteydi. Şiddet 60’ların ilk yarısına hakim olan tek olgu haline geldi.” (s.78)  “1963-1964 olaylarında, büyük çoğunluğu, yasadışı Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT) ile ilgisi olmayan, hiçbir silahlı eyleme katılmamış kişilerin oluşturduğu yaklaşık 500 Kıbrıslı Türk kayboldu. Buna karşılık hiçbir Kıbrıslı Rum, cinayetlerden dolayı yargılanmadı. Bu hoşgörü ve göz yummanın nedeni, kaybolan bu kişilerin “düşman” toplumun üyeleri olmalarıydı; Kıbrıs Rum kamu vicdanı bu cinayetleri suç değil de “vatanseverlik” olarak kabul etmekteydi.”(s.34)

İşin ilginç yanı, Kıbrıs Türk toplumu ile en yakın ilişkiyi işçi sendikaları üzerinden kurmuş olan AKEL bile, TMT’nin 1958’deki cinayet ve sindirme politikası karşısında gösterdiği çaresizliği, Aralık 1963 olaylarından sonra da suskunluğa dönüştürmüştü. Cambazis, bir önceki kitabında bu konuda şunları yazmıştı: “Olayın içinde, gözleri önünde işlenen bu cinayetleri siyaseten örtbas eden ve bunları bilinçli şekilde saklayan devrin AKEL yönetimi de var.” (s.102)
Cambazis son kitabında devamla şöyle demektedir:
“Çoğunluk tarafından yaratılan küçümseyici bilinç, azınlık oluşturan toplumlar arasında da etno-merkezcilik duygusunu yaratmaktadır.... Genel ifadeyle baskı altındaki azınlık toplumlarında ortaya çıkan etno-merkezcilik, toplum ve fertleri arasında bir nevi savunma mekanizması işlevi görür.” (s.57) Bunun doğal sonucu olarak da, “Kıbrıs’ta hem devletin, hem de gizli güç odaklarının (paramiliter Kıbrıslı Rum grupları) 1963’ten sonra Kıbrıs Türk toplumuna uyguladıkları baskı, Kıbrıs Türk toplumunun, diğer toplumun radikal milliyetçi amaçlarından korunabilmasi amacı ile kendi milliyetçiliğini yaratmasına yol açmıştır.” (s.58)

“Kıbrıslı Türkler, Kıbrıs Devleti işlerine katılmaya 1963 Aralığında son vermişler ve kendilerini Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşı olarak görmemeye başlamışlardır. Öte yandan Kıbrıs Rumları da Kıbrıs Cumhuriyeti’ne dahil olmak istememişlerdir. Pratikte Kıbrıs Türk toplumu, adalet arayandan adaleti çiğneyene dönüşmüştür.” (s.116)

1968’de başlatılan toplumlararası görüşmeler ise, Türk tarafının “enklavların özerkliği” talebi yüzünden bir sonuca ulaşamadı. Çünkü Cambazis’e göre, “Kıbrıs Rum devleti fikrinin kökü 1963-1974 döneminde atılmıştı. Devlet Başkanı Makarios o zaman şu görüşü savunuyordu: “Ada’da zaten temiz bir Rum devletimiz var. Türkler idareye dahil olmuyor. Bu açıdan acele etmememiz gerektiği kanaatindeyim (Kıbrıs sorununun çözümünden bahsediyor).” (s.118).

Komünist AKEL partisini yasaklamayan ve Kıbrıs Rum Ortodoks Kilisesi’nin Başkanı olan Başpiskopos Makarios’u devlet başkanlığına seçmiş olan yeni Kıbrıs Cumhuriyeti devleti, olabildiğince bağlantısız bir dış politika gütmeye başlamış ve emperyalist çevreler tarafından Doğu Akdeniz’in “Küba”sı olarak değerlendirilmekteydi.

Bağımsızlık, egemenlik ve toprak bütünlüğü NATO üyesi üç ülke tarafından garanti edilmiş olan Kıbrıs Cumhuriyeti, NATO ve CIA tarafından hazırlanan planlar gereği, şu veya bu şekilde ortadan kaldırılmalıydı. Nitekim 1974 yazında emperyalizm ve onun yerli işbirlikçilerinin sahneye koydukları faşist darbe ve onu izleyen adanın Türk ordusu tarafından işgal edilmesi ile, 1950’li yıllardan beri planlanan adanın taksim edilmesi gerçekleştirilmiş oldu. Sonuçta iki toplumlu bir devlet olarak Kıbrıs Cumhuriyeti, Kıbrıs Rum devletine dönüşürken, “öteki yakada ise Kıbrıslı Türkler de kendi kurum ve devlet organlarının yaratılmasıyla yeni bir kimlik kazanmışlardı.” (s.116)

Bu farkli kimliklerin şekillenmesinde eğitim sistemi yanında, kitle iletişim araçlarının da önemli bir rol oynadığına değinen yazar, milliyetçi psikolojinin şekillenmesi sürecinde kitle iletişim araçlarının, “toplumsal” gerginliği körüklediğini vurgulamaktadır. (s.41)  Cambazis, yakın geçmişle ilgili olarak kendi toplumunda da güç kazanan ayrılıkçı güçlere dikkat çekerken, oluşturulan dezenformasyonun da altını çizmektedir:
“Örneğin 74 sonrası doğan Kıbrıs nesilleri, Kıbrıs sorununun, Türk askerinin adaya müdahalesinden çok önce de var olduğunu, Türk askeri müdahalesinin sözde Enosis amacı güden, Yunan cuntasıyla işbirliği içinde olan, yasal devleti hiçe sayan Kıbrıslı Rum milliyetçilerin faaliyetleri sonucu gerçekleştiğini bilmemektedirler.” (s.91)

Cambazis, bir önceki kitabında da bize şu bilgiyi aktarmıştı:
“Bir zamanlar “komşumuz” olarak nitelendirdiğimiz kişilerle yeniden bir arada yaşamak bizde bir korku oluştururken, ‘biz burada, onlar da orda’ görüşünü destekleyenlerin sayısı çok da az değildir. Birçok Kıbrıslı Rum, çok uluslu, çok kültürlü birleşik devlet ve toplum yerine, etnik bir arınmadan yana.” (s.119)

Yazar yeni kitabında da aynı duruma değiniyor: “Sonuçta ‘biz burada, onlar orada’ sloganı her geçen gün daha sık duyulur oldu. 2004 Referandumunda Kıbrıslı Rumlar çift toplumlu devlet yerine, bir KıbrısRum ulus devletini seçtiler. “(s.117-118)

Cambazis, günümüzdeki sorunu da şu şekilde özetlemektedir:
“Şu anda asıl ortaya çıkan sorun, Kıbrıs toplumunun milliyetçilikten sıyrılıp, her Kıbrıs vatandaşı için ortak hayaller yaratmak isteyip, istememesidir. Ancak ortak hayaller, farklı etnik yapıdan gelen bireylerle yeniden şekillenecek toplum grupları koşuluna bağlıdır.” (s.83)
Ne var ki yazar, “öteki toplum” içindeki gelişmeleri yeterince izleyip, doğru yorumlayamadığı için, “Biz Kıbrıslılar iki halk mıyız, yoksa tek mi?” sorusunu sorduğu başlık altında, bir karara varamadığı için konuyu yine bir başka soru ile bitirmektedir: “Acaba biz gerçekten bir değil de iki halk mıyız? Eğer iki halksak, bu federatif çatı altında yeniden birleşmemizin önünde bir engel mi oluşturmaktadır? “İki” halkın varlığını kabul etmek ülkemizdeki nüfus heterojenliğini, toplumumuzun geleceğinde olumlu etkiler yaratabilecek şekilde daha iyi algılamamıza yardım edebilir mi?” (s.110)

Cambazis, bu görüşüne dayanarak, KTÖS Genel Sekreteri Şener Elcil’in, bir toplumlararası mitingte, KKTC ve KC kimlik kartlarını göstererek, “Bunlardan hangisi beni gerçekten temsil etmekte?” sorusunu sormasını da, oldukça mantıklı bulmaktadır. (s.116) Dahası, ona göre, eğer yeni federal Kıbrıs’ın kurucu devletleri etnik arınmışlıkları ile öne çıkacaksa, bunların “Kuzey Türk veya Güney Rum olarak değil, sadece coğrafik nitelemeyle, yani Güney ve Kuzey devleti olarak adlandırılması” pek bir fark yaratmayacaktır. Çünkü “asıl sorun bizim vatandaşlar toplumu mu, yoksa farklı ırksal gruplar mı yaratmak istediğimizdir.” (s.118)  

Yazarın belirttiği bir başka önemli nokta da şudur: Kıbrıslı Rum liderler, 1960’lı yıllarda federasyonu “bölünme” ile özleştirirken, “1974’ten sonra ise federasyon, Kıbrıs toplumunu bütünleştirebilecek bir çözüm olarak tekrar gündeme gelmiştir... Siyasetçiler federatif yapıyı, ülkenin tekrar bütünleşmesini ve toplumlararası barışın yeniden oluşturulmasını sağlayabilecek zorunlu devlet biçimi olarak değil, “acı bir seçenek” olarak tanımlamışlardır.” (s.64-65)

Cambazis geleceğe yönelik olarak da şunları önermektedir:
“Birleştirici etmen olarak korkudan bahsetmek yerine, geçmişin gerçekleri üzerine inşa edilecek ortak çıkarlarla yaratılmış gelecekten bahsetmek istiyorum. Bu çıkarlar hem kayda geçirilmeli, hem de gelecek hayali açısından daha fazlaları yaratılmalıdır. Geçmişle yüzleşme ve dahası barışma, toplumdaki yaratıcı güçleri özgür kılacaktır. Ülkemiz toplumlarının geçmişleriyle barışmaya şiddetle ihtiyaçları vardır.” (s.84)  “Cesaret etmeyen, önüne çıkan fırsatları değerlendirmeye ve ilerlemeye korkan toplumlar, kaybetmeye mecburdurlar.” (s.85) “Burada en büyük sorumluluk sahibi, maalesef parti programlarında ırkçı ve etnik tutumların yok edilmesi konusunda çözüm geliştirmeyen siyasi parti liderleridir.” (s.91)

Bitirirken, onun bir önceki kitabındaki önerisini (Kıbrıs devleti üzerine “Partenojenez”, s.107) burada tekrarlamak istiyorum:
“Sanırım çözüme ulaşmak için tüm siyasi birimler, toplumsal sınıflar: işçi sınıfı, sanayiciler, tüccarlar, aydınlar, kilise erkanının, düşünce ve zihniyetlerinde köklü değişiklik yapılması gerekmektedir. Yani yeni bir “sağ”, yeni bir “sol” ve de yeni bir “sosyalist sol”a ihtiyaç vardır.”

(5 Ekim 2011)