14 Mayıs 2015 Perşembe

“Ulusal Kongre”ciler Emperyalizmin Taksimci Politikalarına Hizmet Ediyor.

“Ulusal Kongre”ciler Emperyalizmin Taksimci Politikalarına Hizmet Ediyor. Bundan Önceki iki Ulusal Kongre’nin akıbeti hakkında bazı tarihsel bilgiler 

11 ARALIK 1918'DE KIBRIS'TA TOPLANAN MECLİS-İ MİLLİ

            Kıbrıs Türk basınına büyük emeği geçmiş olan Matbaacı Mehmet Akif (1896-1959), Kıbrıs Türklerinin adadaki geçmişi ve yetiştirdiği değerli kişiler hakkında geniş bir bilgiye sahipti. Bu bilgileri yeri geldikçe, basımını yaptığı gazetelerde yayımlar ve bu yazılar büyük bir ilgi ile okunurdu.  M.Akif, 11 Aralık 1918 tarihinde toplanmış olan Meclis-i Milli konusunda Halkın Sesi gazetesinde üç tane makale yayımlamıştı. (11 Aralık 1944'de "Geçmişten Hatıralar", 12 Aralık 1950'da "Tarihten bir yaprak: Kıbrıs Türk Milli Meclisi 11 Aralık 1918" ve 10 Aralık 1951'de "Tarihten bir yaprak: Kıbrıs'ta ilk milli ve siyasi kongre: 11 Aralık 1918".)
             Biz, önce, Meclis-i Milli ile ilgili olayları, üç ayrı tarihte yayımlanan bu üç ayrı makaleye sadık kalarak, M.Akif'in anlatımıyla aktarmaya çalışacağız. Daha sonra, avukat Fadıl Niyazi Korkut (1887-1975)'un bu yıl yayımlanan "Hatıralar"ından ve gazeteci Beria Remzi Özoran'ın olayla ilgili olarak aktardıklarından bilgiler vereceğiz. Ara başlıklar bize aittir.

KONGRE ÖNCESİ DURUM
            "1876'da Osman Paşa, Sırpların belini kırmıştı...Rusya'ya harp açıldı. Kıbrıs mebusu Sofuzade Mehmed Bey idi...Kıbrıs 15 Temmuz 1878'de muvakkaten işgal edildi. Vaziyet 1914'e kadar devam etti. Osmanlı İmparatorluğu, giriştiği Birinci Cihan Harbinden  mağlup olarak çıkınca, Mondros Mütarekesi imzalandı...Osmanlı ordusu bir hercümerç içerisinde iken, bir gün ansızın France Despere kumandasındaki Fransız ordusu İstanbulu da işgale başlamış ve çok geçmeden mütareke şaraitine aykırı olarak İzmir ve havalisi Yunan kuvvetleri tarafından işgal edilmişti.
            Bu haber adamız Rumlarını galeyana getirmiş ve artık "megalo idea"nın tahakkukuna kanaat getirilmişti. Kıbrıs meselesi Rum vatandaşlarımız tarafından ateşlenerek Baş Despot Girellos'un reyasetinde Paris ve Londura'ya heyet göndermiye karar verdiler.

RUMLARIN GİRİŞİMİ.
            Bu harpte Makedonya'da teşkil ettiği muvakkat Hükümetle itilaf devletleri safında yer alan ve Versay Sulh Konferansında Yunan Başmurahhası bulunan sabık Başvekil Venizelos'tan cesaret alan Kıbrıs Rumları Başdespot Pirasyuru Girillos'un başkanlığı altında 10 kişiden mürekkep bir heyet Paris ve Londra'ya gitmek üzere hazırlanmıştı. Hareket günü büyük bir kalabalık ve tezahüratle Lefkoşa tren stasyonuna varılmış ve oradan heyeti murahhasadan Avukat Teofani Teododu tarafından da bir söylev verilmişti. Trenle Mağusaya ve oradan da vapurle harice gidecek heyetten Mr.Theododo "Esir olarak gidiyorum, fakat hür olarak geleceğim" demişti. Murahhas heyeti, Mağusa'daki büyük bir tezahüratla karşılanmış ve bir kömür şilebi ile despottan maada heyeti murahhase güvertanişin olarak Marsilya'ya hareket etmişlerdi.

TÜRKLER HAREKETE GEÇİYOR
            Rum vatandaşlarımızın bu hareketlerini gören Türk cemaatı için için yanıyor, fakat bir şey yapmak cesaretini gösteremiyordu. Bir akşam, bu harekatı daha evvel Rumca gazetelerde okuyan Bay C.M.Rifat Türk Derneği'nde arkadaşlarına anlattı. "Türk Derneği"nin bir odasında konuşulurken, Rum vatandaşlarımızın siyasi hareketleri karşısında el başlayıp durmanın bir faide veremiyeceğini ve Türk cemaatının da bir toplantı yaparak Parise bir murahhas göndermesi lazım geldiği Avukat Cingizzade Rifat Efendi tarafından teklif edilmiş ve bu teklif Nemizade Reşit Bey tarafından teyid edilmişti. Hazirunun ekserisi sakit dururken Dr.Behiç Bey, Avukat Fehmi Bey, Avukat Raşid Bey, Mehmet Arif ve Mustafa Naim Beyler ile Hüseyin Veysi Bey toplantının bir an evvel yapılması için ertesi günden faaliyete geçilmesi hususunda karar vermişlerdi.

NE İSTENECEKTİ?
            Rum vatandaşlarımızın adayı Yunanistan'a ilhak etmek için bu teşebbüslerini göz önüne alan Cingizzade Mehmet Rifat Efendi ile sabık İdadi muallimlerinden Namizade Mustafa Reşit Bey, Türk camaatının da bir kongre akdederek münasip göreceği bir murahhas heyetini Paris ve Londra'ya uğrayarak adanın eski sahibi bulunan Türkiye'ye iadesini talep etmeleri hakkındaki fikirleri Türk Derneği azaları tarafından münasip görülmüştü. Türk Derneği'nin bu kararı Lefkoşa ve kaza merkezlerine de bildirilmiş ve Lefkoşa'da ada Türk halkının mukadderatını müzakere edilmesine karar verilmişti. Meclisin içtimaı 11 Aralık 1918 günü olarak tesbit edildi.

KONGRE
            Yorucu  çalışmalardan sonra 11 Birinci Kanun (Aralık) 1918'de Müftü Ziyai Efendi'nin evinde meclis ilan edildi. Adanın her yerinden gelen vekiller kapuda vekaletnamelerini göstererek içeri alındılar. İçtima Müftü Efendi'nin bir söylevi ile açıldı ve şiddetli surette alkışlandı. (Biz Türklerin her zaman alkış, pullu dovağımızdır.)
            Kongre, Müftü Hacı Hafız Ziyai Efendi riyasetinde ve onun konağında içtima edeceği bütün kasaba ve köylere bildirilmiş ve her kaza merkezinden ve köylerden seçilen vekiller, 11 Aralık 1918'de sabah saat 10'da akdedilmiştir. Bu içtimada Baf'tan Dr.Eyyub, Hafız Cevdet, Kadızade Sıtkı ve Fadıl Seyidali Efendi'ler, Leymosun'dan Köprülüzade Müderris Hulusi, Avukat Esat ve Tüccar Sami Efendi'ler, Mağusa'dan Şevki Hamid, Mustafa Tayyar ve Mehmet Bey'ler, Girne'den Hacı Kamil, Berber Sami ve Hacı İbrahim Efendi'ler, Lefke'den Müderris Hüseyin Zihni, Ahmet Zeki ve Muhtar Mehmet Rasıh Efendi'ler hazır bulunmuşlardı. Ayrıca Baf Kavanin azası Hoca Sait Efendi de bulunmuştu. Lefkoşa'dan her mahalle bir aza göndermiştir.

MÜFTÜ'NÜN KONUŞMASI
            Müfti Efendi ilk açılış söylevini yaparak hazır bulunan bütün mümessiller reylerini şahsında temsil eylemek istemişti. Bu arada hazirunda Şevki Hamid Bey itirazda bulunmuş ise de Müftü Efendi tarafından ağır muamele ile karşılanmıştı. Fakat diğer mümessiller ses çıkarmadıklarından bütün salahiyet Müftü Efendi'ye bahşedildi.
            Müftü Efendi bu kongreden salahiyet ve itimad reylerini alınca, vekillere karşı teşekkür etmiş, aralarından vekil veya murahhas seçmeye lüzum olmadığını, cemaatın davasının müdafaası için bizzat ve yalnız kendisinin ve  kendi kesesinden gideceğini, giderken İstanbul'a uğrayarak, oradan  beraberinde de Kıbrıslı sabık Baro reisi Hacı Sofuzade Hasan Celal Bey ile Avukat Sofuzade Avukat Ahmet Nimetullah Bey'i ve bir de tercüman götüreceğini yemin ile söyleyerek, kongreyi Kıbrıs müslümanlarının selameti hususunda dua ettikten sonra toplantıyı sona erdirmişti. Vekillerin bir çoğu protestoda bulundular.

KONGRE SONUCU
            Çok geçmeden Osmanlı İmparatorluğu ismi var ve cismi olmadığından Müftü Efendi de Paris ve Londra'ya gitme kararından vaz geçmişti. Şayanı eseftir ki bütün mesuliyeti üzerine alarak Kıbrıs Türk  cemaatı davasını takip edeceğini vaad etmiş ve alkışlanmış olan Müfti efendi sözünde durmamış ve Pariste toplanacak Versay konferansına gitmekten imtina eylemişti.
            İşte aziz okuyucular, Kıbrıs Türk cemaatının 11 Aralık 1918de yapmış oldukları "Milli Meclis"te bu suretle beklenilen neticeyi vermekten çok uzak kalıyor."

PARİS'TEKİ RUM HEYETİ
            M.Akif, Meclis'i Milli'nin toplanması ardından Paris'te meydana gelen bir olayı da şöyle aktarıp, yorumlamaktaydı:
            "Rum murahhasları Paris'te mülaki olduklarında aralarında Türk arkadaş niçin bulunmadığını Venizelos sordu. Türklerin Rum amaline hizmeti kabul etmiyecekleri cevabı verildi. Para verdiniz mi diye soruldu. (Zamanıyle Rum amaline hizmet etmek üzere bir asilzadenin gideceği, fakat İzzet Efendi ile Hacı Hafız Efendi tarafından tehdit edildi. 39'da Remzi Okan da Kıbrıs'ın tarihi hakları için Türklerden gizli olarak Rum gazetecilerle müstemlikat nezaretine telgıraf çektiğini gördüm ve terceme ettirerek Konsolos Fuad İrdelbe gönderdim ve Vakit gazetesinde yaydım.)

KIBRIS'TA DURUM
            Ada Türkleri çok endişeli günler geçirmekte idi. Bu hal 1920'ye kadar devam eyledi.
            Musa İrfan Bey tebeddülü idarenin vaki olacağına kani bulunduğundan Türklerin himayesi için Müstemlikat Nezaretine bir telgraf çekti. Müstemlikat müsteşarı Emeri'den şu cevap gönderildi:
            "Zatı Hazreti Krali Kıbrıstaki tebai Müslimesini daima düşündüğü bildirildi." İrfan Efendi tarafından da sabır ve sükunet tavsiye edildi.
            Sonraları İngilizler tarafından Adanın ilhakının mümkün olamayacağı ve meselenin bir daha açılmamak üzre kapandığı bildirildi."


KONGRE FİKRİ SIRRI BEY'DEN GELMİŞ
            Matbaacı M.Akif, 15 Ocak 1949 tarihli (Sayı:1851) Halkın Sesi gazetesinde Sırrı Bellioğlu ile ilgili olarak çıkan bir habere ek olarak verdiği ve onun kişiliğini anlatan bir yazıda da, kongre toplama fikrinin Sırrı Bey'den geldiğini yazmaktadır:
            "(Sırrı Bellioğlu)1918 mütarekesinin meşum günlerinde mahzun olarak memleketini terk ederek Nis şehrine gitmişti. Orada, mağlup devletlerin mukadderatı Versay Konferansında mevzu bahs olduğu sıralarda vatanı olduğu Kıbrıs'a da mevzu bahs olacağını bildiği için oradan memleket mütehayyizanından mütekaid Adliye hakimi Ahmet İzzet Efendiye bir mektup göndererek Kıbrıs hakkında da bir kongre yapılarak galip devletler nezdine gönderilmesi bildirilmişti. Mezkûr mektup İzzet Efendi tarafından o zaman hızmeti hükûmetten kendi arzusu ile tekaüde sevk edilen Çingizzade Mehmet Rifat Efendi ile ateşin bir millici olan ve bu yüzden İdadi muallimliğinden el çektirilen Namizade Reşit Beyle (şimdi İstanbulda yüksek hakimlerimizdendir) milli kongrenin içtimaına teşebbüs edilmişti. Müfti merhum Mehmet Ziyai Efendinin riasetinde toplanan 1919'daki (1918 olmalı-A.An) 11 Kânunu evvel Kongresi bu vesile ile Müfti Ziyaettin Efendi riyasetinde bütün adaya şamil olmak üzere tertip edilmişti."

FADIL BEY'İN "HATIRALAR"INDAN
            Kıbrıs Türklerinin yetiştirdiği değerli kültür ve siyaset adamlarından Avukat Fadıl Niyazi Korkut, "Hatıralar" adlı anı kitabında yer alan "11 Aralık 1918 Kongresi" başlıklı bölümde, M.Akif'ten daha farklı bir anlatım sergilemektedir:
            "Bilindiği gibi 1914'de Türkiye harbe girince İngilizler, Kıbrıs'ı İngiliz İmparatorluğu'na ilhak etmişlerdi. Harb Türkiye aleyhine bitip Mondros Mütarekesi imzalandıktan sonra, Kıbrıs Türkleri kendi istikballeri hakkında endişeye düştükleri için mütarekenin akabinde, başta şimdi İstanbul'un tanınmış tüccarlarından olan Lefkoşalı Said Ömer Bey olduğu halde, diğer bazı Lefkoşalı gençler Müftü'ye müracaat ederek, Kıbrıs Türklerinin mukadderatını düşünmek üzere Milli Kongre toplamasını rica etmişlerdi. Müftü bu ricayı kabul ederek, 11 Aralık 1918 tarihini tayin ettiği kongreye, temsilci göndermeleri için bütün kasabalara ve köylere beyanname göndermişti. Ve mezkûr tarihte kongre Lefkoşa'da Müftünün konağında toplandı. Temsilci olarak bu kongreye ben de iştirak etmiştim. Toplantı salonu kasabalardan, köylerden gelen temsilcilerle dolmuştu. Müftü, başkan makamını işgal ediyordu. Temsilciler arasında acı bir hava esiyordu; çünkü kulaktan kulağa bir rivayet fısıldandı. Gerçek veya yalan olduğu tesbit edilmemiş olan bu rivayete göre, toplantıdan kısa bir süre önce Adliye Müdürü Müftünün evinin harem kapısından çıkıp gitmiş. 
            Gerek toplantıdan önce ve gerek toplantının başlangıcında temsilcilerin büyük bir çoğunluğu toplum haklarımızı sağlamak maksadıyle Kongre tarafından Türkiye'ye bir heyet gönderilmesini istedi. Müftü toplantıyı asık bir suratla açtı ve söz isteyenlerin çoğuna söz vermedi ve söze başlamış olanları susturdu.  Müftünün bu tutumu temsilcileri şüpheye ve endişeye düşürüyordu. Fakat Müftü herkesi susturduktan sonra kendisi söz aldı ve heyet olarak Beliğ Paşa damadı Arif Bey'i beraberine alarak, İstanbul'a kendisinin gideceğini söyledi ve müzakereleri kesti ve meclisin kapandığını bildirdi. Toplantıdan önce ve toplantı sırasında kendi aralarında palavra savuran ateşli temsilcilerin hiçbirisi ağzını açmadı ve temsilciler kimi lehte, kimi aleyhte mırıldanarak toplantı salonundan ayrıldılar.

HÜRRİYET VE TERAKKİ KULÜBÜ'NDEKİ TOPLANTI
            Toplantı dağılırken başta Doktor Behiç (sonradan zevce katili diye idam edildi) olmak üzere bazı kimseler temsilcileri Hürriyet ve Terakki Kulübü'nde yapılacak özel bir toplantıya davet ediyorlar. Temsilcilerin birçoğu ve belki ekserisi Kulüpte toplandılar. Bu toplantının neticesinde sözde kongreyi temsil etmek üzere yedi kişilik bir heyet seçildi. Doktor Behiç, Con Rifat ve ben bu heyet arasında idik. Diğerlerinin kimler olduğunu şimdi pek hatırlayamıyorum. Bu heyet birkaç defa toplantı yaptıktan sonra, şimdi adları hatırımda kalmayanlar birer birer dağıldılar ve kala kala Doktor Behiç'le Con Rifat ve ben kalmıştık.

İSTANBUL'A GİTME GİRİŞİMİ
            Bu işin artık kongre heyeti olarak yürütülemeyeceğini bizim de aklımız kesiyordu. Bununla beraber Doktor Behiç'in israrı üzerine kendi adlarımıza pasaportlarımızı istemek üzere bir gün Müsteşarla bir mülakat yaptık. Müsteşar Mister Fen bizi kabul etti ve Vilayet tercümanı ütücüyan Efendi vasıtasıyle ne istediğini Doktor Behiç'e sordu. Doktor, "Türkiye'ye gitmek için pasaport istiyoruz" dedi. Müsteşar bu sözü işitir işitmez tercümana dönerek "Tell him he is a fool-Söyle kendisine delidir" dedi. Pek nazik bir kimse olan Ütücüyan Efendi İngilizin savurduğu bu kaba küfrü kendi nezaketi ve Osmanlıcasının inceliği ile yumuşatarak şöyle tercüme etti: "Müsteşar Hazretleri buyurdular ki zât-ı âliniz bir mecnunsunuz." Bu söz üzerine Doktor Behiç mutadı olduğu üzere tumturaklı bir dille protestoda bulundu: "Fransa Hükümet-i Cumhuriyesinin isdar eylediği, Devlet-i Âliyye-i Osmaniye'nin takdir ettiği tıp diplomasını haiz bulunan bir doktora mecnun demeğe Müsteşar Efendinin hakkı yoktur." Tercümanın bu protestoyu tercüme edip etmediğini hatırlamıyorum. Fakat bize heyet olarak pasaport verilmeyeceğini anladığımız için başka birşey söylemeden Müsteşarın dairesinden ayrıldık. Şimdiki kafa ile düşünerek, basit düşünceli bir kimse o zaman İstanbul Hükümetine heyet göndermenin beyhude bir emek olacağını anlamakta müşkilat çeker. Fakat bir dakika için kendimizi o zamanın Mütareke perişanlığı ve istikbal karanlığı içerisinde çırpınan ve mantıktan ziyade milli duygular ile hareket eden o zamanın Kıbrıs gençliğini, haklı değilse bile mazur görülmeleri lâzım gelir kanaatindeyim. Müsteşarla olan mülakatımızdan kısa bir müddet sonra, polis bir gece ansızın Doktor Esat'la Doktor Behiç'i derdest ederek Girne Kalesi'ne tıkadı. Ve ertesi sabah Lefkoşa Polis Kumandanı Delivano benimle Con Rifat'ı da Lefkoşa polisine çağırarak, siyasetle iştigal etmememizi ihtar etti ve iştigal edecek olursak bizi kendi tabirince "deliğe" sokacağını söyledi.
            Kongre işleri bu suretle akamete uğradıktan sonra gerek Rifat Efendi ve gerek ben, yüksek tahsil maksadıyle, fert olarak bize pasaport verilmesi için hükümete müracaat ettik ve pasaportlarımızı ancak 1919 sonlarına doğru alabildik. Ben 1922 nihayetinde Hukuk diploması alarak Kıbrıs'a döndüm.

KIBRISLILARIN DAVALARI SIRRI BEY'E İLETİLMİŞTİ
            İstanbul'da bulunduğum sırada arkadaşım Namizade (sonradan, Hakim Reşid Nomer) Reşid Bey'le birlikte Kıbrıs davalarımızı tesbit ederek mezkûr konferansa gidecek Türkiye delegesine iletmek üzere, aslen Kıbrıslı olan o vakit mebus Sırrı Bey'in oğluna vermiştik. Sırrı Bey bizden aldığı notları ilgililere vereceğini söylemişti. Fakat verip vermediğini öğrenemedim.
            Londra'daki konferansın arefesinde Lefkoşa'da avukat Bahaeddin Efendi ile bazı arkadaşlarının da milli davalarımızı tesbit etmek üzere Bahaeddin Efendi'nin yazıhanesinde toplantı yapmış olduklarını İstanbul'dan döndikten sonra haber aldım. Fakat bu toplantı neticesinin ne olduğunu öğrenemedim. Bu toplantı Bahaeddin Efendi'nin yazıhanesinin önündeki dut ağacının altında olduğu için Evkaf Murahhası "Dut Altı İçtimaı" diyerek bu toplantı ile alay eder dururdu." (Yayıma hazırlayanlar: H.Fedai-M.H.Altan, DAÜ-KAM Yayınları No.11, Gazimağusa 2000, s. 29-31)  

BERİA HANIM'IN YAZDIKLARI
            Beria Remzi Özoran, babası ve başöğretmen -sonradan Söz gazetesi sahibi- merhum Mehmet Remzi Okan'ın özel notlarından ve Meclis-i Milli'nin birinci ve ikinci yıl dönümlerinde, Lefkoşa'daki  Doğru Yol ile Söz gazetelerinde çıkan yazılardan derlediği bilgilere dayanarak hazırladığı bir çalışmasında, Meclis-i Milli'yi Fadıl N.Korkut'un anlattıklarından daha farklı olarak ve hamasi bir havada  şöyle anlatmaktadır:
            "Genç aydınların ısrarı üzerine Kıbrıs Müftüsü Hacı Hafız Ziyai Efendi, Ada'nın her yanına gönderdiği beyannameler ile Türkleri Lefkoşa'da toplanmaya çağırdı.
            O günlerin yol durumu ve ulaşım vasıtaları ile kışın soğuğunda bu çağrıya uymak şüphesiz ki maddi-manevi büyük külfet demekti. Fakat en mütevazi Türk köylüleri bile bundan kaçınmadılar. Israrla yayılan asılsız söylentilere de aldırmadılar. En ücra köylerden dahi seçilen temsilciler, işlerini güçlerini bırakıp yola çıktılar.
            10 Aralık 1918 günü Lefkoşa'da Müftü Efendi'nin başkanlığında açılan Kurultay vakarlı, heyecanlı ve haşmetli bir hava içinde; tam Türke yakışan bir şekilde devam etmiş, söz alan aydınların anlattıkları gerçekler soğukkanlılıkla fakat her an coşup taşmaya hazır bir ruhla dinlenmiş; delegeler birbirlerinden aldıkları kuvvetle, söylenen ateşli nutukların heyecanı ile tam bir birlik ve beraberlik havası yaratmışlardı. Kıbrıs Türkü, kuvvetli bir milli şuura sahip bulunduğunu parlak bir şekilde ispat etmiş; onun gerçek bir varlık gösterebileceğinden, sesini cesaretle yükseltebileceğinden, kesin kararlar alabileceğinden şüphesi olanları şaşırtmıştı.
            Oy birliği ile alınan kararlara göre, Müftü Efendi başkanlığında bir Kıbrıs Türk heyeti Paris'e gidecek, orada İstanbul delegeleri ile istişare ederek, onların direktiflerine uyarak temaslar yapacak, faaliyetlerde bulunacaktı. Vatan ve millet aşkına her türlü masraflara seve seve katlanılacaktı. Müftü Efendi, kendisine gösterilen güvene teşekkür etmiş; önce İstanbul'a giderek temaslar yapmayı ve şayet Paris'e gidilmesi tasvip edilirse, Kıbrıs'tan seçeceği delegelerden başka İstanbul'da yerleşmiş bulunan Sofuzade Avukat Celâl Bey'i de yanına almayı uygun gördüğünü belirtmişti. Delegeler bu hususta kendisine tam yetki vermişlerdi. (Söz gazetesi, 14.10.1933)
            Kurultay kararları, şatafatsız fakat vakarlı bir edâ taşıyan şu beyannamelerle yayınlanmıştı: (Doğru Yol gazetesi, 15.12.1919)

KONGREDE ALINAN KARARLARIN METNİ
"11 Kânun-u Evvel 1918'de Lefkoşa'da içtima eden Meclis-i Milli Mukarreratı
            Her fırsat düştükçe cezirenin Yunanistan'a ilhakı mes'elesini meydana getirerek cezire ahâli-yi İslâmiyesini rencide eden Rum vatandaşlarımız bu kerre dahi sulh-u umumî-i daimi kongresi'nin in'ikad edeceği münasebetiyle o hissiyat-ı milliyelerini tekrar izhara kıyam ettiklerinden; biz Kıbrıs Müslümanları Rum vatandaşlarımızın işbu harekât ve mutalebatını şiddetle red ve protesto eder ve buna mukabil biz ahâlî-i Müslime dahi kendi hissiyat-ı milliye ve hamiyet-i vataniyemizi izhar ile cezirenin mukadderatı Kongre'de mevzu-u bahis olduğu sırada cezirenin sâhib-i meşruu olan ve Hilâfet-i İslâmiye ile Saltanat-ı Âliye-i Osmaniye'yi câmi bulunan Devlet-i Aliye'mize terk ve iadesi, yegâne âmâl-i milliyemiz olmak suretiyle temenni ve istirham eyleriz.
12 Kânun-u Evvel 1918 tarihinde içtima eden ve bil-cümle Kıbrıs ahâli-yi Müslimesini temsil eyleyen biz umum vekiller, dünkü içtima-i umumide bil-ittifak ittihaz edilen karar mucibince Rum vatandaşlarımızın harekât ve mutelebatı hakkındaki protestomuzu ve cezirenin Devleti Aliye-i Osmaniye'ye terk ve iadesi hakkındaki âmal-i milliyemizin makamat-ı Aliyeye îsal ve isma eylemek ve bu babda iktiza edecek tedâbir ve teşebbüsâtı Osmanlı murahhaslarının vesait ve nasihatleri üzre icra etmek ve ledülhâce Kongre'ye gidip ifâ-yı vazife etmek üzre Reis-i milletimiz bulunan Kıbrıs Müftüsü Faziletlû Mehmet Ziyâ-ed-din Efendi Hazretlerini yegâne ve bil-ittifak vekil-i mutlak ve murahhas intihap ve tayin eylediğimizi mübeyyin işbu vekâletname-i umumîmiz taraflarımızdan imza edilmiştir."
            Kurultay dağıldıktan üç gün sonra, yâni kışın soğuğunda binbir fedakârlıkla Lefkoşa'ya koşup gelen Türk temsilcilerinden bir çoğu henüz evlerine varmadan, Müftü Efendi bir bildiri yayınladı. Bir Türk heyetinin Ada'dan ayrılmasına Hükûmetin izin vermediği kaydedilen bu bildiride, Müftü Efendi cemaatine "Allah'a duâ edin" diyordu. (Söz, 14.10.1933)
            Durum üzücü idi. Fakat Türk aydınları ümitsiz değildiler. Kurultay hiç de faydasız olmamıştı. Tam tersine, müşterek bir güven duygusu yaratmış, milli şuurun varlığını belgelemiş, Kıbrıs Türkünün kendi kaderi üzerinde kendisinin söz sahibi olmak istediğini, esarete boyun eğmeyeceğini göstermişti." (21-25 Ekim 1973 tarihlerinde Ankara'da yapılan "Daimi Milletlerarası Altaistler Konferansı XVI. Toplantısı"na B.R.Özoran tarafından sunulan "Kurultay ve Kıbrıs Türkü" başlıklı bu bildiri, Prof.Dr.Derviş Manizade'nin hazırladığı "Kıbrıs:Dün-bugün-yarın" adlı kitapta yer almıştır. İstanbul 1975, s.55-63)

AHMED RAŞİD'İN YAZDIKLARI 
            Harid Fedai de, "Bir Yıldönümü:11 Aralık 1918" başlıklı bir makalesinde, Özoran'ınkine benzer bir havayı aktarmakta ve o günleri yaşayan avukat ve gazeteci Ahmed Raşid'in Kongrenin 1. ve 2. yıldönümlerinde Doğru Yol gazetesinde şunları yazdığını belirtmektedir:
            "Bilmem o dakikayı nasıl tavsif edeyim. Kendi hesabıma o mukaddes güne kadar Cezire'deki mevcudiyet-i islamiyeden endişnak olan ruhumda büyük şûle-yi ümit uyanmış ve bütün ümitsizliklerim bir anda sıyrılarak bir devr-i salâh ve felâha gireceğimize büyük bir izminan bahşetmişti." (15 Aralık 1919, Sayı:13)
            "İtikadımca 10 ve 11 Kânun-u Evvel günleri de Kıbrıs Cemaat-i İslamiyesi için böyle bir kıymet ve ehemmiyet-i fevkaladesi olan günlerdir. Bu günlerin perde-yi nisyan altında kalmasına gönlümüz asla razı olmamalıdır. Bizim gibi âtiye rabt-ı ümit için mâziden tecahüz edecek mefahiri az bir cemaat için ise böyle günlerin daha başka bir mahiyeti, daha başka bir kudsiyeti olmalıdır." (13 Aralık 1920, Sayı:63)

SONUÇ
            Biz, 11 Aralık 1918 tarihinde Lefkoşa'da toplanan Meclis-i Milli ile ilgili olarak yukaıda da aktardığımız gibi, Fadıl N.Korkut'un saptamalarını daha gerçekçi bulmaktayız. Nitekim Korkut, daha sonraki yıllarda yayımladığı Yankı adlı haftalık gazetesinde yer alan "Cemaat işlerimize bir bakış" başlıklı bir incelemesinde de bu konuda şunları yazacaktır:
            "1918'de Müfti Hacı Hafız Ziyai Efendinin başkanlığı altında toplanmış olan milli meclis sırf siyasi işlerle uğraştığı ve zaten doğmadan söndüğü için o toplantıyı cemaat işlerimiz arasına katmıyorum." (12 Kasım 1945, Sayı:45)


(“H. Karlıdağ” imzasıyla, Kıbrıs’ta Sosyalist Gerçek dergisi, Sayı:21, Ekim 1997)

CONFLICT RESOLUTION'CULAR NEYE HİZMET EDİYOR?


Kıbrıs gazetesinin 26 Mayıs 1997 tarihli sayısında Ülkü Alemdar imzasıyla yayımlanan bir yazıda, Amerikalıların girişimi ve finansmanıyla başlatılan "conflict resolution" (uyuşmazlıkların çözümü) çalışmalarının 6 yılı aşkın bir süredir devam ettiği belirtilerek şunlar yazılmaktadır:
"Geçen altı yıl zarfında Türk tarafından sürekli katılımcıların sayısı 300'ü aşarken, ara bölgede veya üçüncü ülkelerde biraraya gelen Kıbrıslı Türk ve Rumların sayısı bin 600'e ulaştı...Uyuşmazlıkların çözümü gruplarına bir süre devam ederek daha sonra vazgeçenler, bu temasları "sağırlar diyaloğu" olarak değerlendirirken, devamlı katılımcılar bu sürecin bir "sağırlar diyaloğu" olmadığını, sadece yavaş ilerlediğini savunuyor."

Kıbrıslı Türk ilericiler, baştan beri bu "conflict resolution" gruplarının buluşmalarını eleştirerek, tartışmalarda Kıbrıs sorununun oluşmasında emperyalizmin etkilerine hiç değinilmemesine dikkat çekmişlerdir. Nitekim yukarıda sözü edilen yazıda da, "uyuşmazlıkların çözümü yaklaşımı içerisinde çözümü en zor olanlar" sınıfına sokulan Kıbrıs sorunu, "kimlik grupları arasındaki çatışma" olarak tanımlanmakta ve İngiliz-Amerikan emperyalizminin yıllardır Kıbrıs üzerindeki stratejik ve askeri çıkarlarına hizmet eden ayrılıkçı planlarından hiç söz edilmemektedir. Yazıda da belirtildiği gibi, "Sonuçta en önemli pürüzler Kıbrıs sorununda ortaya çıkıyor ve bu konuda önemli bir ilerleme sağlanamıyor...Yıllardır konuşup tartıştığımız, kendimizi ifade ettiğimize inandığımız insanların, Kıbrıs sorununun bir yönü tartışılırken ortaya koyduğu tavırlara şahit olduğumuzda, aslında bir arpa boyu bile yol katedemediğimiz hissine kapılıyorum. Uzun zamandır devam eden bu görüşmelerde iki ileri bir geri mi gittik, bir ileri, iki geri mi gittik? İnsan kendine bu soruyu soruyor."

Kafası karışık olanlar için daha çok soru sorulabilir. Ama yanıt alınamayacaktır. Çünkü başlangıçta sorunun özünde, Kıbrıs halkını oluşturan Rumlar ve Türkler ile adanın bağımsızlık, toprak bütünlüğü ve egemenliğine saygı duymayan emperyalizm arasında olduğu kabul edilmemektedir. Kıbrıs sorununun dış yönünün çözümü için, Rum ve Türk çalışan sınıflarının, ortak bir cephede buluşarak,  anti-emperyalist bir  kavga vermeleri gerektiği göz ardı edilmektedir.

İlerici ve demokrat kesimin üzerinde durduğu ve kuşkuyla karşıladığı diğer noktalar ise, toplantılara her isteyen kişinin alınmaması, sadece ABD'ye sempati ile bakan "seçkin ve seçme kişi"ler üzerinde durulması, bu kişilerin "geleceğin yöneticileri" olarak bu gruplarda eğitilmesi ve dış ülkelerde ağırlanmaları ve tartışılan konuların dışarıya sızdırılmaması konusundaki gizlilik kararıdır. Nitekim gazete muhabiri sayfanın büyük bir kısmını dolduran yazısı boyunca, katılımcılardan herhangi birinin adını vermemeye özen göstermiştir. Türk tarafının adadaki Rum-Türk nüfus oranının %82:18 olmasına rağmen, %50:50 şeklindeki sayısal bir eşitlik peşinde koşması, örgütleyiciler tarafından bu toplantılara da yansıtılmış olup, "yaklaşık altı yıldır sürdürülen görüşmelerde, grup çalışmalarının, eşit düzeyde katılım ve karşılıklılık prensipleri esas alınarak yürütüldüğü ve hiç olmazsa bu platformda iki tarafın eşitliğinin tescil edildiği belirtiliyor. Bütün gruplar, iki taraftan da eşit sayıda üyeyle kuruluyor. Yurtdışı gezilere yine, iki taraftan da aynı sayıda kişi davet ediliyor. Güneyde düzenlenen ortak bir etkinlikten sonra, başka bir etkinlik kuzeyde yapılıyor."

İşin bir diğer ilginç yanı "Ara bölge yani sınır mefhumunun zaman içinde kabul edilmesi diğer bir kazanım olarak gösteriliyor." Yani emperyalizm tarafından "böl-yönet" politikası gereği 1974'ün taksim çizgisiyle birbirinden ayrılan  Türkler ve Rumların, zora dayalı olarak gerçekleştirilen  bu oldu-bittiyi, uluslararası hukuka ters düşen ve BM tarafından kabul edilmemesi istenen bu statükoyu ve ateş-kes hattını kabul etmeleri isteniyor.

Muhabir şuna da dikkat çekiyor: "Toplantılara Türk tarafından katılan ve "ne şart altında olursa olsun birleşme"yi arzulayan Türklerin, bu temaslarda milli çıkarları görerek savunmaya başladığı bazı katılımcılarca vurgulanıyor." Bir başka deyişle, bağlantısız bir dış politika güdmesi gereken Kıbrıs'ın çıkarlarını savunanların, süreç içinde NATO üyesi "anavatan"larının milli çıkarlarını savunur duruma getirildikleri övünçle dile getiriliyor.

"Biz ne yaptığımızı biliyoruz" ara başlığı altında verilen bilgiler de şöyle: "Türk toplumunun eğitimli, meslek sahibi ve bilinçli bir kesiminden geldiklerini vurgulayan katılımcılar, başlangıçta bazı kesimlerin, kendilerini "potansiyel vatan haini" görebilecek kadar ileri gittiklerini belirtiyor. "Böyle düşünenler, zaman ilerledikçe yanıldıklarını anladılar" diyen katılımcılar, Türk tarafının ulusal konularda "tek bir yumruk" gibi biraraya gelebildiklerini, milli çıkarlar söz konusu olduğunda kimsenin, karşı tarafa hoş görünmek gibi bir gayeyle hareket etmediğini ve fikirlerinden ödün vermediğini belirtiyorlar."

Kendinden emin görünen "katılımcılar"ın, bir ara Rauf Denktaş ve onun yan örgütleri tarafından suçlandıkları doğrudur, ama Denktaş Bey, "aralarına ne olup bittiğinden bizi haberdar edecek adamlarımızı koyduk" demesinden sonra, bu kaygular da giderilmiş oldu. Zaten katılımcıların hepsi de resmi makamların ve Amerikalı örgütleyicilerin, Rumlarla görüşmesini onayladığı "zararsız" kişiler değil mi? 

Gerçi "Türk tarafından bazı kişilerin, başlangıçta bu gruplara katılımı, sadece yurtdışına çıkmak ve bazı nimetlerden faydalanmak şeklinde değerlendirdikleri kaydediliyor"muş, ama "Zamanla Türk katılımcıların da bilinçlendiği ve iyi çıkışlar yaparak, ülke çıkarlarını korumaya başladıkları dile getiriliyor." Demek ki yapılan "beyin yıkama" operasyonları sonuçlarını vermiş.
Kıbrıs gazetesi muhabiri Ülkü Alemdar'a göre, "Türk katılımcılar, genel olarak, görüşmelerdeki en büyük zorluğun, Rum katılımcıların hükümetlerinin resmi görüşleri dışına çıkacakları ve KKTC'nin tanınmasına yol açacakları endişesiyle, her türlü yeniliğe çok ihtiyatlı yaklaşmasından kaynaklandığını söylüyorlar...Herhangi bir çözüme ulaşılsın, ya da ulaşılmasın, bu küçük toprak parçası üzerinde, aynı ya da ayrı iki bayrak altında yaşayacak insanlar arasında gerginliğin azaltılması esas olmalıdır" görüşünü taşıyan pek çok katılımcı, temasların devamında fayda görüyor."

Görüldüğü gibi, Türk katılımcılar özgür bireyler olarak değil de, resmi Kıbrıs Türk görüşünün temsilcileri olarak davranmakta ve Kıbrıs'ın birliğini değil de, emperyalizmin öngördüğü konfederal yapıya yakın bir hedefi gözetmektedirler. Kıbrıs gazetesinin de yazıya koyduğu başlıkta belirtildiği gibi, "Kıbrıs Türk ve Rum toplumlarını yakınlaştırmak amacıyla Amerikalılar altı yıldır hem çaba, hem para harcıyor", ama ne yazık ki Amerikancı seçkinlerin "conflict resolution" harekatının fiyasko ile sonuçlandığı bir gerçek.
Çıkış yolu, özgür düşünceli Kıbrıslı Rumlar ile Kıbrıslı Türklerin, istedikleri yerde ve zamanda, hiçbir kısıtlama ve izne tabi olmadan, anti-emperyalist halk cephesini oluşturmak üzere biraraya gelip temaslarını geliştirmelerindedir. Kıbrıs sorununun iç yönünü çözecek olan sosyalizme giden yol da ancak böylesi işbirlikleriyle açılabilecektir.

(“H.Karlıdağ” imzasıyla, Kıbrıs’ta Sosyalist Gerçek dergisi, Sayı: 17, Haziran 1997)


BİR KONSERİN ARDINDAN


19  Mayıs 1997 akşamı Lefkoşa’daki Lidra Palas yakınındaki askeri ara bölgede, yüzyıllardır Cirit Sahası diye bilinen ve 1950’li yılların ikinci yarısından itibaren, Kıbrıs Türk liderliğinin adanın taksiminden yana bir politika güdmeye başlaması ile, adı Taksim Sahası olarak değiştirilen yerde düzenlenen “Müzik yoluyla dostluk konseri”nin yankıları hala daha sürüyor.  BM Kıbrıs Barış Gücü (UNFICYP) tarafından kotarıldığı söylenen pop müzik konserinde, Yunanlı Sakis Ruvas ile Türkiyeli Burak Kut Yunanca, Türkçe ve İngilizce sevilen şarkılar okumuşlar ve konsere katılan iki binden fazla Kıbrıslı Rum ve Türk seyirciye yıllardan sonra birlikte hoş bir vakit geçirtmişlerdir.  

Her ne kadar konserin resmen UNFICYP tarafından düzenlendiği duyurulmuşsa da, gerek Cyprus Weekly gazetesi, gerekse Sigma International Televizyonunda konuşan ABD Lefkoşa Büyükelçiliği müsteşarı Deborah Graze konserin hayata geçirilmesinde “American Center”in de katkılarda bulunduğunu açıklamıştır. Rum DİSİ milletvekili Keti Kleridis de, adı geçen TV yayınında konsere katılanların çoğunun, kendisinin de üyesi bulunduğu iki toplumlu “conflict resolution” (uyuşmazlıkların çözümü) çalışmalarına katılanlardan oluştuğunu söyleyip, bu Amerikancı gruba pay çıkartmaya çalışmışsa da, katılımcıların gerek Rum, gerekse Türk her kesimden barış ve dostluk yanlısı kişiler olduğu gözlemlenmiştir.

Ortak konserin biletleri, Rum kesiminde 3 bin ve  Türk kesiminde 3 bin olmak üzere toplam 6 bin kişiye  BM Barış Gücü yetkililerince parasız olarak dağıtılmış ve her iki kesimdeki faşistlerin tehdit ve karşı propagandalarına rağmen, konsere 1,880 Kıbrıslı Türk ve 580 Kıbrıslı Rum katılmıştır.

Rum kesiminde, aynı anda alternatif başka bir konser düzenleyen fanatik Rum örgütleri, konser yerine giden yolları kesip, katılımı düşük tutmaya çalışarak,  polisle çatışmaya girerken, Türk kesiminde de faşist bozkurtların örgütü olan Ülkü Ocakları Burak Kut’u taşıyan otobüsün yolunu keserek, otobüstekileri linç etmek istemişlerdir. Çevik Kuvvet’e mensup polislerle sözümona korunan otobüste bulunan Türkiyeli gazetecilerin cep telefonları ile durumu canlı yayın yapmakta olan Türkiye’deki TV istasyonlarına bildirmesi üzerine, ülkücü saldırganlar yine cep telefonları aracılığı ile belli merkezler tarafından uyarılarak, daha fazla taşkınlık yapmaları önlenmiştir.
Konser öncesi günlerde taksimci Kıbrıs Türk lideri Rauf Denktaş “Güvenlik bize ait değil, konsere gidecek olanlarda ve BM’dedir” deyip, kukla örgütleri aracılığıyla Kıbrıslı Türklerin konsere gitmesine engel olmaya çalışırken, polis de konser gecesi geçiş işlemlerini kaplumbağa hızıyla yapıp, katılımcıları bezdirmek istemiştir.

Konser sonrası, bir basın toplantısı yaparak konserin her iki taraftaki  şovenistlerin maskesini düşürdüğünü açıklayan CTP Genel Başkanı Mehmet Ali Talat’a cevap vermeye çalışan baş şovenist Rauf Denktaş ise her olayda parmağı olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur.

Konseri bahane edip CTP’nin Kıbrıs politikasını bir kez daha sorgulamak isteyen Denktaş, AKEL’e ve diğer Kıbrıslı  barışseverlere de saldırmayı ihmal etmemiştir. Rauf Bey eğer bazı konularda kaypak bir politika güden CTP liderine bazı sorular soracaksaydı, bunları Saray’a davet edip de sorabilirdi. Yoksa Rum ve Türk gençlerinin katıldığı bir pop müzik konserine gidenleri ve bu konsere destek verenlere laf söylememeliydi. 

Gerek yaşlı kuşaklar, gerekse günümüz gençliği,  tescilli Rum düşmanı olan ve taksimciliği ile bilinen Rauf Denktaş’ın “Ada’da anlaşma uzlaşma olsun diye ömrünün yarısını harcadığını” söylemesine hiç de inanmamaktadırlar. Daha geçenlerde kendisi ile bir söyleşi yapan Cumhuriyet gazetesi muhabirine, “Ben 32 yıldır değişmeyen plak gibiyim” diyen Denktaş, Kıbrıs’ta Rum ve Türk toplumlarının işbirliğini, kardeşliğini ve birarada varolmalarını istememekte, adanın İngiliz-Amerikan emperyalizminin bölgemizdeki çıkarları uğruna taksim edilmesi için 32 değil, 42 yıldır cızırtılı taksim plağını çalmaktadır. Ama dünya değişmiştir. Uluslararası ilişkiler değişmiştir. Bütün bunları anlamak istemeyen Denktaş ise, 1974’de yaratılan yasadışılığı ve onun getirdiği askeri ve demografik sonuçları, dünya toplumuna kabul ettirebileceğini sanmakta ve herkesin olmayacak duasına amin demesini beklemektedir.

“Adanın taksimine evet der misiniz” anlamına gelen, “İki kesimli federasyonun temelini teşkil eden mal-mülk mübadelesinden yana mısınız?” sorusunu Lefkoşa’daki ara bölgede yapılan iki toplumlu bir pop konserine katılanlara destek belirtenlere soran Denktaş, soğuk savaş döneminden kalma taksim plağının ne kadar da çağdışı kaldığını neden görmek istememektedir.

Eğer bugün, daha liseyi bitirmemiş Kıbrıs Türk gençleri, Bayrak TV’nin bir yayınında bile “Acaba ölmeden önce Rum kesimini göremiyecek miyim, Kıbrıslı Rumlarla temas edemiyecek miyim?” diye kaygılanabiliyorsa, küçücük ilkokul çocukları karlı tepesini gördükleri Trodos için şiirler yazıp, orayı ziyaret edememenin saçmalığını dile getirebiliyorlarsa, Kıbrıs Türk toplumunun başına çöreklenmiş olan 42 yıllık liderin fesini önüne koyup, bu halkı ne duruma getirdiğini iyice düşünmesi gerekmez mi? Gerçi aralarında Denktaş’ın ajanlarının da bulunduğu Amerikancı “Conflict Resolution”cular Trodos’ta piknik yapıp, Girne limanında resim çektirebiliyorlar, ama halk kitlelerinin esas istediği, bölünmemiş demokratik bir Kıbrıs’ta isteyenin istediği yere gidip, istediği kişilerle konuşup, tartışabilmesidir.

Ayrılıkçıların sıradan halk kitlelerin temasına her türlü  engeli çıkartması, bütün askeri güçlerini ve faşist maşalarını bunun için seferber etmesi ve bir konseri gerekçe göstererek sayfalarca açıklama yapması,  Rum ve Türk halklarının dostluk ve işbirliğinden ne kadar korktuklarını göstermektedir. Ruvas-Kut konserine ve benzeri kitlesel katılımla gerçekleşen etkinliklere karşı verilen demeçler ve yapılan kısıtlayıcı uygulamalar, bunu bir kez daha kanıtlamıştır. Çünkü tarihi yapan kitlelerdir. Ama liderler onları ileriye götüremiyorlarsa, suçu biraz da kendilerinde aramalıdırlar.

(“H.Karlıdağ” imzasıyla, Kıbrıs'ta Sosyalist Gerçek, Sayı:17, Haziran 1997)


TÜRK DIŞ POLİTİKASINDAN ÇİFTE STANDARD ÖRNEKLERİ

TÜRK DIŞ POLİTİKASINDAN ÇİFTE STANDARD ÖRNEKLERİ-1

      “Ermenistan’ın Azerbaycan topraklarını fiili işgalinin “kabul edilemez” olduğunu belirten Cumhurbaşkanı Turgut Özal, Ermenistan’a destek olan ülkeleri uyararak, “Türkiye bu konuda gereken herşeyi yapacaktır” dedi... Özal basın toplantısında Ermenistan’ın Azerbaycan topraklarına saldırmasıyla ortaya çıkan son gelişmelere değinerek, Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki sorunun, “Karabağ sorunu” olmaktan çıkıp, “Ermenistan’ın Azerbaycan topraklarını fiili işgal hareketine dönüştüğünü” söyledi.” (Cumhuriyet, 6.4.1993)
      Türkiye’nin bağımsızlık, egemenlik ve toprak bütünlüğünü garanti ettiği Kıbrıs Cumhuriyeti’ne 1974 yazında “müdahale etmesi” ve 20 yılı aşkın süredir bu ülkenin bölünmüş olarak kalması, “kabul edilemez” değil midir? “Müdahale sorunu” olmaktan çıkıp, “Türkiye’nin Kıbrıs topraklarını fiili işgal hareketine dönüştüğü” neden görülmek istenmiyor?
***
    “Kürdistan Yurtseverler Birliği lideri Celal Talabani, Kuzey Irak’ta Türk lirasını kullanma niyetlerini yinelerken, Ankara bu konuda kesin kararını vermedi.” (Cumhuriyet, 21.5.1993)
      “Türk Lirası’nın Kuzey Irak’ta tedavülünün, Türk ekonomisine hiçbir yarar sağlamayacağı ve bazı sakıncalar getireceği öne sürüldü. A.A. muhabirinin konuyla ilgili sorularını yanıtlayan bankacılık uzmanı Prof. Selçuk Abaç, bir başka ülkenin sınırları içinde TL kullanılmasının, Türkiye’nin egemenlik alanını genişletmesi gibi bir siyasi sonucu olacağını belirterek, TL’nin Kuzey Irak’ta kullanılmasının doğuracağı ekonomik sonuçları şöyle özetledi... “ (Kıbrıs, 25.5.1993)
     Türk Lirası’nın 1976’dan beri, Türkiye’nin askeri işgal altında tuttuğı ve üzerinde ayrı bir devletçik kurduğu Kıbrıs Cumhuriyeti toprakları üzeıinde kullanılmakta olmasının, “Türkive’nin egemenlik alanını genişletmesi gibi bir siyasi sonucu” olmamış mıdır? Bunun doğurduğu ekonomik sonuçlardan kimlerin yararlanmakta olduğu konusu ayrıca tartışılabilir.
                                                                      ***
   “Türkiye, İran ve Suriye Dışişleri Bakanları tarafından Tahran’da gerçekleştirilen üçlü zirvede, Güney Kürdistan’daki Kürt Federe Devleti, PKK ve su sorunları görüşüldü... Üç ülkenin de Irak’ın toprak bütünlüğü ve egemenliğinin korunmasından, ülkenin geleceğinin, halkının özgür ve ortak iradesiyle demokrasi ve iyi komşuluk esaslarına dayalı bir biçimde belirlenmesinden yana olduğu belirtilen ortak açıklamada Irak hükümetinin BM’nin tüm kararlarına şartsız uyması istendi.” (Özgür Gündem, 8.6.1993)
     Aynı Türkiye, toprak bütünlüğü ve egemenliğini korumayı 1960’da garanti ettiği Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bu haklarını niçin korumayıp, 1974’den beri bu doğrultuda alınmış olan BM’nin tüm kararlarına uymamaktadır?
                                                                      ***
      “Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin, dün geç saatlerde Bosna-Hersek Cumhurbaşkanı Aliya İzzetbegoviç ile görüştü. Cumhuriyet’e bilgi veren üst düzey Dışişleri Bakanlığı yetkilisi, “Biz başından beri etnik ayrımcılığa karşı çıktık. Bosna-Hersek’in bölünmesine yol açacak bir gelişmeye karşı olduğumuzu vurgulamıştık.” (Cumhuriyet, 31.7.1993)
      Kıbrıs’ta etnik ayrımcılık ve adanın bölünmesi politikalarında ısrar eden aynı Türkiye değil midir?
                                                                      ***
         “Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin Türkiye’ye döndü ve havalimanında yaptığı açıklamada “Saraybosna’nın bölünmesine göz yumulması, Avrupa’nın ortasında yeni bir Berlin duvarının örülmesine yol açar. Bu durum ise, kalıcı bir barış yerine kanayan bir yara meydana getirir” dedi.” (Kıbrıs, 16.8.1993)
          Kıbrıs adasının bölünmesini gerçekleştiren Türkiye, Avrupa’nın güneydoğu ucunda yeni bir Berlin duvarının örülmesine yol açmadı mı? Bu, kalıcı barış yerine, 20 yıldır kanayan bir yara meydana getirmedi mi?
                                                                      ***
       “Çetin, Rusya’da yayınlanan Nezavisimaya (Bağımsız) Gazeta’da dün birinci sayfadan verilen demecinde, Bosna-Hersek ve Azerbaycan’da Sırplar ile Ermenilerin aynı politikayı güttüklerini vurgulayarak, “uluslararası camia saldırganları kesinlikle ödüllendirmemeli” dedi... Çetin, toprak işgalinin hiçbir biçimde cezalandırılmamasından dolayı, saldırgan tarafların ele geçirdiği topraklar yanlarına kâr kalabileceğinden, uluslararası camianın toprak işgallerine karşı mutlaka etkili bir yaptırım mekanizmasına başvurmasının zorunlu  olduğunu belirtti.” (Halkın Sesi, 27.8.1993)
          Kıbrıs Cumhuriyeti devletinin %37’lik toprağını 1974’den beri işgal altında tutmakta olan Türkiye’ye hiçbir cezalandırma uygulamayan uluslararası camia onu ödüllendirmiş olmuyor mu? Ele geçirilen toprakların yanlarına kâr kalabileceği mi zannediliyor? Bu duruma karşı mutlaka etkili bir yaptırım mekanizmasına başvurulması zamanı artık gelmedi mi?
                                                                      ***
          “Meclis Başkanı Hüsamettin Cindoruk, “Kuzey Irak’ta yapay devlet olmasın” dedi. ABD Kongresi Savunma Alt Komisyonu Başkanı ve beraberindeki kongre üyelerini kabulü sırasında yaptığı konuşmada şöyle dedi:  “Henüz yerleşmemiş bir bölgeye yapay bir devlet mi oturtacağız?... Bugünkü durum, Türkiye’ye sıkıntı veriyor... Oradaki bugünkü oldu-bitti ülkemizin terörle olan mücadelesini zorlaştırıyor ve Türkiye’nin bölünmesi için birtakım odak noktaları, orada, bataklık gibi sivrisinek üretiyor.” (Hürriyet, 13.1.1994)
      Kuzey Kıbrıs’ta henüz yerleşmemiş bir bölgeye -çünkü Rumlara ait ev ve topraklar sorunu çözümlenmemiştir- oturtulmuş bulunan yapay KKTC devletçiği dünya demokratik kamuoyuna hiç mi sıkıntı vermiyor? Buradaki bir takım odak noktaları, Kıbrıs’ın bölünmesi için bataklık gibi sivrisinek üretmiyor mu?
                                                                          ***
      “Cumhurbaşkanı Demirel, ABD’nin en etkili gazetelerinden New York Times’a verdiği bir demeçte, Kuzey Irak’taki Kürtleri korumak amacıyla sürdürülen “Çekiç Güç” operasyonunun bölgede yarattığı ekonomik ve sosyal sorunlara değindi. Demirel, “Bu konuda büyük hassasiyet var. Kuzey Irak’ta yaşayan Kürtlerin korunması operasyonunun sonucu, ortaya ayrı bir Kürt devletinin çıkmssına neden olmamalıdır. İnsani acıma duygularımız, başımıza istemediğimiz sorunlar çıkmasına yol açmamalıdır” dedi. Cumhurbaşkanı, Kuzey Irak’ın Irak yönetiminden kopmasının, kendisini ciddi biçimde endişelendirdiğini söyledi.” (Kıbrıs, 7.7.1994)
Kıbrıs’taki Türkleri korumak amacıyla 1974’de yapılan “Barış Harekatı”nın bölgede yarattığı ekonomik ve sosyal sorunlardan Demirel’in haberi var mı? Operasyon sonucu ortaya ayrı bir Türk devleti çıkmadı mı? Kuzey Kıbrıs’ın Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bütünlüğünden kopmuş olması kendisini ciddi biçimde endişelendirmiyor mu?

(Bu makalenin yayımlanması, Aralık 1994’de haftalık Yeni Çağ gazetesi tarafından uygun bulunmadı. Daha sonra Kasım 1996’da Kıbrıs’ta Sosyalist Gerçek dergisinde, Sayı:10, ikinci bölümü ile birlikte yayımlandı.)


TÜRK DIŞ POLİTİKASINDAN ÇİFTE STANDARD ÖRNEKLERİ-2

“Pakistan Başbakanı Benazir Butto ile birlikte dün Saraybosna’ya giden Başbakan Tansu Çiller, dünya kamuoyuna “Barışı değil, savaşı durdurmalıyız. Barışı sağlamak için bu ülkelere yardım etmeliyiz” diye seslendi ve “Şimdi insan­ların arasına etnik, kültürel, ya da dinsel Berlin duvarları dikmeyelim” çağrısında bulundu... Başbakan Çiller, Saraybosna’da havaalanında gazetecilere yaptığı açıklamada, “Avrupa ideolojisi farklı etnik grupların, farklı dinle­rin bir arada yaşaması ilkesine dayanmaktadır... Temel hedef, toprak bütünlü­ğünün korunduğu adil bir barış sağlamak olmalıdır. Bunu sağlayamazsanız, birbirlerinden nefret eden etnik grupların yeniden çatışması kaçınılmaz olacak­tır” dedi... Çiller ile Butto, yayımladıkları ortak bildiride şöyle dediler: “Çıkarların ilkelere galebe çalmasına izin verilmemelidir... Bosna, namlu ucunda müzakereye zorlanmamalıdır. Saldırgan, taltif eden ve saldırganlığın kazançlarını meşrulaştıran her türlü empoze edilmiş çözümün karşısında olacağız...” (Cumhuriyet, 3.2.1994)
Bosna-Hersek’te etnik, kültürel, ya da dinsel Berlin duvarlarının dikilmesine karşı olan Bayan Çiller, Kıbrıs’ta neden bu duvarların dikilmiş olmasına karşı çıkmıyor? Avrupa’nın bir parçası olan Kıbrıs’ta neden temel hedef olarak adanın toprak bütünlüğünün korunması için değil de, ayrılık için politikalar üretiliyor? Kıbrıs sorununda neden Türkiye’nin çıkarlarının, ilkelere galebe çalmasına izin veriliyor? Kıbrıs, neden namlu ucunda taksim çözümünü kabule zorlanıyor ve savaşın sonuçlarını meşrulaştıran sözümona çözümler em­poze edilmeye çalışılıyor?
***
“Azerbaycan hükümeti, Ermenilerin güç kullanarak ele geçirdikleri Kelbecer, Kubatlı ve Zengilan kentlerine Ermenileri yerleştirmeye başladıklarını bildirdi. Azerbaycan Dışişleri Bakanı Hasan Hasanov, BM Genel Sekreteri Butros Gali’ye bir mektup göndererek, Ermenistan’ın ülkesine karşı ilhakçı bir politika izlediğini ve sistemli bir biçimde ele geçirilen topraklara Ermeni­leri iskan etmeye başladıklarını belirtti. Ermenistan’ın bu yolla Azerbaycan’dan toprak koparmayı amaçladığını kaydeden Hasanov, Erivan hükümetinin bölgede nüfus değişimi politikası izlemesi sonucu, yüzbinlerce Azerinin gelecek­te evlerine dönme şansının ortadan kaldırıldığına dikkat çekti.” (Kıbrıs, 26, 5.1994)
Türkiye’nin Kıbrıs’ta yapmakta olduğu nüfus aktarma ve ele geçirilen top­rakları iskan etme politikasından bunun bir farkı var mı? Türkiye’nin bu yolla Kıbrıs’tan toprak koparmayı amaçladığı ortaya çıkmamış mıdır? Uygulanan nüfus değişimi politikası, birlik değil de ayrılık güdüldüğünü kanıtlamıyor mu?         
***
Azerbaycan’da yayımlanan “AZG” gazetesinde önceki gün yer alan özel deme­cinde, “Ermenistan’dan beklediğimiz tek şey, uluslararası ilkelere ve normlara saygı göstermesi, Azerbaycan’ın sınırlarının değişmezliğini ve toprak bü­tünlüğünü tanımasıdır” diyen Başbakan Çiller, aynı konudaki görüşlerini şöy­le sürdürdü: “Eğer Ermenistan bu ilkelere uyar ve Azeri topraklarının işgaline son verirse, Türkiye’nin komşusu olan bu ülke ile ilişkilerimizin normal biçimde gelişmesinin önünde hiçbir engel kalmaz.” (Cumhuriyet. 7.8.1994)
Kıbrıs sorununda da Türkiye’den beklenen şey, uluslararası ilkelere ve normlara saygı göstermesi, Kıbrıs’ın (Türkiye tarafından da güvence altına alınan) bağımsızlık, egemenlik ve toprak bütünlüğünü tanıması değil midir?  Türkiye bu ilkelere uyar ve Kıbrıs topraklarının işgaline son verirse, güney komşusu olan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin iki toplumlu ve iki bölgeli federal bir yapıya kavuşmasının önündeki bazı engelleri kaldırma yönünde iyi niyetini göstermiş olmayacak mı?
***
       “Türkiye, İran ve Suriye arasındaki toplantıya katılmak üzere Şam’a giden Dışişleri Bakanı Mümtaz Soysal, üç ülkenin de Irak’ın toprak bütünlüğüne verdikleri önemi gösterme amacında olduğunu söyledi... Dışişleri Bakanı şöyle konuştu: “Irak’ın toprak bütünlüğü deyince, PKK unsuru da konuya dahil oluyor. Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt devleti, toplantıya katılan üç ülke tarafından da istenmemektedir.” (Cumhurivet, 22.8.1994)
1960’da iki toplumlu bir yapıyla kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin toprak bütünlüğünü garanti etmiş olan Türkiye, İngiltere ve Yunanistan’ın, bu ülkenin 1974’den beri bozulmuş olan toprak bütünlüğünü yeniden sağlamak için önem göstermeleri gerekmektedir. Kıbrıs’ın toprak bütünlüğü deyince, 1958’den beri çaba göstermekte olan taksimci unsurlar da konuya dahil olmuyor mu? Kuzey Kıbrıs’ta bağımsız bir Türk devleti’nin uluslararası topluluk tarafından istenmediği çeşitli BM ve Avrupa Konseyi kararlarında dile getirilmemiş midir? TC’ye bağımlı bir KKTC’yi uluslararası topluluğa rağmen tanıyan ve askeri-siyasi desteğini 20 yıldan fazla bir süredir sürdürmekte ısrar eden yine aynı Türkiye değil midir?
***
      “Ermenistan ve Dağlık Karabağ’ın, para birimlerini birleştiren bir anlaşma imzaladıkları açıklandı. Azerbaycan, anlaşmayı “barışı engellemeye yönelik bir provokasyon” olarak niteledi. Azerbaycan Dışişleri Devlet Danışmanı Vefa Gulzade, İnterfaks tarafından yayımlanan açıklamasında, Karabağ’ın gelecekteki statüsü konusundaki anlaşmazlığın henüz çözümlenmediğini, dolayısıyla Karabağ’m hala Azerbaycan’ın bölünmez parçası olduğunu belirterek, “Anlaşmanın imzalanması çok acele atılmış bir adımdır. Başarılı olacağını sanmıyorum” dedi.” (Cumhuriyet, 31.8.1994)
Türkiye ve Kıbrıs Türk yönetiminin, 1963 ile 1974 arasında enklavlarda tedavülde olan Kıbrıs lirası yerine, 1976’dan sonra Türk askerinin denetimi altında tuttuğu topraklarda Türk lirası kullanılmasını karara bağlamaları, taksimci politikanın bir göstergesi olmamış mıdır? Kuzey Kıbrıs topraklarını zora dayanarak, bölünmez bir bütün olduğunu garanti etmiş olan Türkiye tarafından tüm ada topraklarından ayırmak nelere mal olmuştur? Kıbrıs Türk yöneticileri, birlikte kurulmuş olan Kıbrıs Cumhuriyeti devletindeki asli görevlerine geri dönseler, kıyamet mi kopacak? Niye bu doğru yolu değil de, ayrılıkçılığı deniyorlar?
***
       “Dışişleri Bakanı Mümtaz Soysal, BM Genel Kurulu’nda dün gece bir konuşma yaptı. Bosna-Hersek’le ilgili olarak “Saldırı bir kez daha ödüllendirildi” diyen Soysal, sözlerini şöyle sürdürdü: “Kritik bir noktaya gelmiş bulunuyoruz. Uluslararası toplum artık taahhütlerini yerine getirmelidir.” Sovsal, Ermeni kuvvetlerinin Azerbaycan topraklarının beşte birini işgal ettiklerini belirtti ve bu kuvvetlerin derhal çekilmeleri yolunda yapılan tüm çağrıların yanıtsız kaldığına dikkati çekti. Soysal, “Ermenilerce yaratılan bu yasadışı durum, uluslararası barış ve güvenlik açısından tehdit oluşturuyor”‘dedi.” (Cumhuriyet, 1.10.1994)
     Türkiye bir an önce uluslararası ilişkilerde çifte standard kullanmayı terk etmeli ve Kıbrıs’ta bunu örnekleyip, kanıtlamalıdır!

(Bu ikinci yazı, Aralık 1994’de haftalık Yeni Çağ gazetesinde birinci bölümünün basılmamasından sonra, onunla birlikte, Kıbrıs’ta Sosyalist Gerçek dergisinin Kasım 1996 tarihli 10. sayısında yayımlanmıştır.)


Toplumsal ve siyasal belleğe önemli katkıları olan Kıbrıslı bir Araştırmacı ve Yazar: Dr.Ahmet Cavit An

Hakan ÇAKMAK
Üniversitedeki eğitim yıllarından başlayarak gazete kesikleri ile dergi ve gazete arşivlerinden derlediği bilgilerle Kıbrıs Türk toplumunun belleğinin taranarak kitaplaşmasında önemli bir misyon üstlenmiş olan, araştırmacı yazar ve Çocuk Hastalıkları Uzmanı Dr. Ahmet Cavit An ile araştırma çalışmalarının boyutlarını, kitaplarına ilişkin ayrıntıları ve ülkemizde bu alandaki olanaklarla olanaksızlıkları konuştuk.

20 yılı aşkın süreyle Lefkoşa’daki kliniğinizde serbest hekim olarak hizmet verdiniz ve 10 yılı aşkın süredir de emeklisiniz. Araştırma ve yazıya dönük etkinlikleriniz meslek yıllarınız devam ederken de süregiden bir süreçti. Bu süre zarfında 23 kitaplık bir külliyat oluşturdunuz. Hekimlik mesleğinin yanı sıra sizi yazıya ve araştırmaya yönlendiren neydi?
Gerek Kıbrıs Türk toplumunun adamız üzerindeki geçmişi, gerekse “Kıbrıs sorunu” denen ve ülkemiz halkını yıllardır huzursuz eden uyuşmazlığın nedenleri hakkında, kendi dilimizde yeterli çalışmanın yapılmamış olması, beni bu konuya yönlendirmiştir. İstanbul’da Tıp Fakültesi’nde okurken, çevremdeki ilerici öğrenci hareketinden etkilenmiş ve sol düşüncenin Kıbrıs sorununa bakış açısını merak ederek, eski gazete ve dergi koleksiyonlarını karıştırıp, notlar almaya başladım. Buna, konu ile ilgili okuduğum Türkçe ve İngilizce kitap ve makaleler eklendi. Önce Yeni Ortam gazetesinde başlayan yazarlığım, daha sonra siyasal olarak kendime yakın bulduğum Türkiye Sosyalist İşçi Partisi’nin aylık İlke dergisi ile haftalık Kitle dergilerinde, Kıbrıs sorunu ile ilgili araştırma ve yorum yazılarıyla devam etti. Çocuk doktoru olarak uzmanlık eğitimi gördüğüm Alman Demokratik Cumhuriyeti’nde de (Eski Doğu Almanya, H.Ç.) bu çalışmalarımı devam ettirdim. Ayrıca Kıbrıs’taki milliyetler sorununun teorik yanlarıyla da ilgili araştırmalar yaptım. 1982’de Kıbrıs’a geri dönüp, mesleğimi serbest çalışan bir hekim olarak icra ederken de, çeşitli Kıbrıs Türk gazete ve dergilerinde hem mesleki konularda, hem de Kıbrıs sorunuyla ilgili makale ve araştırma yazıları yazmayı sürdürdüm.
Ülkemizde kaynak sıkıntısından ve tam anlamıyla toplumsal belleğin arka planını yansıtabilecek arşiv ve dökümantasyonun olmamasından duyulan sıkıntılar her zaman dile getirilir. Siz araştırmalarınızı yaparken bu konuda ne tür sıkıntılar yaşıyorsunuz ve daha çok ne tür kaynaklardan yararlanıyorsunuz?
1970’li yılların başından başlayarak, okuduğum eski ve güncel gazete ve dergilerden aldığım notlar, geniş bir konu yelpazesinde oluşturduğum gazete kesikleri koleksiyonum, araştırma yazılarımı ve makalelerimi yazarken bana çok yardımcı oldu. Kendi kütüphanemde birikmiş olan ve Kıbrıs’ı konu edinen Türkçe, İngilizce ve Almanca kitaplardan, bu arada Almanya, İsviçre ve İngiltere’deki bazı üniversite kütüphanelerinden de yararlandım. Örnekleriyle Kıbrıs Basın Tarihi adlı çalışmayı birlikte hazırladığımız araştırmacı büyüğüm Harid Fedai Bey’in koleksiyonunda bulunan eski gazeteleri okuyarak, halkımızın geçmiş mücadeleleri konusunda bir hayli bilgi derledim. Şimdiye kadar yayımladığım makale ve kitaplarla, günümüz ve gelecekteki kuşaklar için siyaset ve kültür alanındaki kaynak boşluğunu doldurabilecek ve gayrı resmi tarih diyebileceğimiz toplumsal bir bellek için önemli bir kaynak oluşturduğuma inanıyorum.
Karşılaştığım sıkıntılar, daha çok yayınlama ve satışla ilgilidir. Çünkü bu işler, belli bir sermayeyi ve örgütlülüğü gerektirmektedir. Makale yayımlamak için, o yazının siyasal içeriğine uygun gazete veya dergi bulmak bazen kolay olmayabiliyor. Tarihsel bir konuysa, resmi bakış dışında görüşler dile getirdiğimden, geleneksel Kıbrıs Türk liderliğinin politikasını onaylayan yayın organları bunu basmaz. Muhalefeti eleştiren bir yazıysa, muhalif gazetenin yazı işleri müdürünün o eleştiriye katılması gerekir, aksi takdirde yazınızı basmaz. Bu bağlamda yazarın fikir örgürlüğü de kısıtlanmış olur. Hep bu dengeleri gözetmek zorundasınız. Kitap bastırmak istiyorsanız, onu basmaya hazır bir yayınevi bulmanız gerekir. Bu ya Kıbrıs’ta veya Türkiye’de olabilir. Ya da kitabın finansmanını kendiniz karşılamak durumunda kalırsınız ki satışla bunun karşılığını toplamak, yıllar alır. İlk baskısı bin adet basılan bir kitap, başlangıçta 100-200 satar. Geriye kalanların satılması ise zaman içinde olur ve bu kitapların bir yerde depolanması gerekir.
Araştırmalarınız daha çok tarihten beslenen ve tıbbi konulardan çok Kıbrıs’ın sosyal, kültürel ve siyasal alanlarında özgün denilebilecek konuları içeriyor. Bunlar daha çok nelerdir ve en çok öne çıkan konular neler olmuştur?
Konularım, zaman içinde ihtiyaçtan doğmuştur diyebilirim. İlk yayımlanan kitabım, Kıbrıs’taki Osmanlı yönetimi sırasında meydana gelen isyan hareketleri ve İngiliz yönetimindeki anayasal sorunları ele alan bir çeviri çalışmasıydı. Daha sonra, günümüz Kıbrıs Türk liderliğinin 1900’lü yılların ilk yarısındaki oluşma süreci ve 1950-1962 arasındaki fırtınalı yılları anlatan iki kitap gelir. Yine İngiliz sömürge döneminde ve Cumhuriyetin oluşması sonrasında, Kıbrıslılık bilincinin gelişmesine yönelik fikir hareketlerini anlatan bir kitabım var.
Eski gazetelerin taranması sırasında “Kıbrıs’ın Yetiştirdiği Değerler”in yaşamöyküleri, Kıbrıs Türk toplumunun ekonomik açıdan az gelişmişliğinin nedenlerini anlatan makaleler, sınıf sendikacılığından etnik sendikacılığa geçişimizin belgeleri, unutturulan siyasal geçmişimiz ve liderlik kavgaları gibi konuları içeren kitaplar oluştu. Kültürel geçmişimize ilişkin makalelerimi toplayan bir kitap, Kıbrıs’ta Türkçe basılmış kitapların listesi, bizde ilk fikir ve futbol külüplerinin geçmişi, işçi sınıfımızın ilk öncüleri, TMT’nin kurbanları ile tıp alanındaki ilk Kıbrıslı Türkleri kayda geçiren kitaplar kendi alanlarında başvuru kaynakları haline geldi.
Kitaplaşmamış çalışmalar olarak, ayrı devlet ilanı, taksim, federasyon, konfederasyon, iki devlet tezlerine ilişkin dosyalar, Kıbrıs sorununun perde arkasını oluşturan adamızdaki askeri üsler ve dinleme tesisleri, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin AB üyeliği, Annan Planı öncesi ve sonrasındaki toplumsal hareketliğimiz üzerine yazılar, CTP’nin sağa kayış sürecinin belgelenmesini anlatan yazılar, hep olayların gelişimine paralel olarak yazıldı ve yayımlandı.
Ülkemizde hekimlik mesleğinden siyaset arenasına geçen pek çok sima var. Siz aktif siyasetin direkt içinde olmaktan ziyade yaptığınız araştırmalarla, yayımladığınız kitaplarla siyaset için çok değerli kaynaklar yarattınız. Siyasete ilgi düzeyiniz ve bu konuda kendi düşüncelerinizi paylaşabilir misiniz?
Ben şimdiye kadar yayımladığım makale ve kitaplarda, Kıbrıs’ın sosyal, kültürel ve tarihsel geçmişine resmi görüş dışında yaklaşarak, kendi Marksist dünya görüşüm açısından baktım. Hiçbir zaman aktif siyasal yaşam içine girme isteğim olmadı. Zaten benim siyasal görüşlerimle uyumlu bir siyasal partimiz de yok. Ama dönem dönem kendime yakın hissettiğim bazı siyasi partilerin yayın organlarında yazılar yazdım, etkinliklerine katıldım.
1989 yılında Kıbrıslı Rum arkadaşlarla oluşturduğumuz iki toplumlu Bağımsız ve Federal Kıbrıs için Temas Grubu’nun çalışmalarının engellenmesi üzerine Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na Türkiye aleyhinde yaptığım şikayet başvurusunun, 12 yıl sonra sonuçlanması ve taksim çizgisi üzerindeki geçiş kapılarının açılması, toplumumuz adına kazandığım bir siyasi başarı olarak addedilebilir ve bundan da mutluluk duyuyorum.
2006 yılında birinci baskısı yapılan ve 2014 yılında KTTO Yayını olarak yeniden yayımlanan Tıp Alanında İlk Kıbrıslı Türkler’den söz edelim biraz da. Bu kitabın içeriğiyle sunulan bilgiler günümüz ve gelecek kuşaklar için neler anlatıyor?
Bu kitabın malzemesi, 2006’da Rum kesimindeki Kıbrıs Halk Bankası tarafından iki cilt halinde ve Rumca olarak yayımlanan “Eski zamanlardan bağımsızlığa kadar Kıbrıs’ta hekimlik” adlı bir çalışma için hazırlanmıştı. Daha sonra bunu biraz genişleterek, Ağustos 2006’da Kıbrıs Türk Tabibleri Birliği Yayını olarak 57 sayfalık Türkçe bir küçük kitap olarak bastırdık. İlk baskının tükenmesi üzerine, içeriğini daha da genişletip, fotoğraf sayısını artırdık. 175 sayfa ve Kıbrıs Türk Tabipleri Odası yayını olarak Nisan 2014’de ikinci baskıyı yaptık. Oda üyesi bütün hekim arkadaşlara, “Dr. Kaya” kitabı ile birlikte dağıtıldı.
Kitabın ilk bölümde adamızda Osmanlı ve İngiliz sömürge dönemindeki hekimlik çalışmalarıyla ilgili bilgiler ve 1878 ile 1960 yılları arasında 42 Sağlık Dünyamız Sağlık Dünyamız 43 Kıbrıs’ta kayıt yaptırıp, hekimlik yapmış olan 79 Türk hekimin listesi verilmektedir. Daha sonra, ilk kaydolan hekimlerden başlayarak, bu dönem içerisinde adada mesleklerini icra etmiş olan ilk Türk hekimlerin yaşamöyküleri, fotoğraflarıyla birlikte yer alıyor. Bunu “Kıbrıs’ta İlk Türk Kadın Doktorlar” ve “İlk Kıbrıslı Türk Diş Hekimleri”nin kayıt yılları ve yaşamöyküleri izliyor. “İlk Kıbrıslı Türk Eczacılar” ve “İlk Kıbrıslı Türk Ebe ve Hemşireler” bölümlerinden sonra, “Diğer önemli bazı sağlık çalışanları” başlığı altında, Mehmet Aziz Bey, Melahat Hulusi Hacıbulgur ve Türkan Aziz gibi öncü kişiliklere yer veriliyor. “Kıbrıs’ta İlk Türkçe Tıbbi Yayınlar” bölümünden sonra gelen “Eski Basınımızdan” başlıklı bölümde de, 1898 ile 1960 yılları arasında Kıbrıs Türk basınında çıkmış çeşitli ilan, haber ve yazılardan örnekler var. Bundan sonra gelen “Ekler” bölümünde ise şu araştırma yazılarıma yer verildi: 1. Kıbrıs Türk Tıp Tarihinden: Dr. Hafız Cemal kimdir? 2. Kıbrıs’ta Basılmış Bir Tıp Kitabı: Müstacel Tababet 3. Kıbrıs’ta sıtma hastalığının yok edilmesi ve Mehmet Aziz Bey. Kitap, 7 sayfalık bir fotoğraf albümü ile sona ermektedir.
Bir araştırmacının dağarcığında her zaman birçok, belki de onlarca konu beklemektedir kuşkusuz. Sizin de bekleyen konularınız var mı ve şu sıralar hangi konu üzerinde çalışıyorsunuz?
Kitaplarıma girmemiş bütün makalelerimi, internette açtığım Türkçe ve İngilizce dillerindeki iki blogta toparlamaya çalışıyorum. Bazı eski yazılarımın digital olarak yeniden kaydı zaman alıyor. Bu arada Kıbrıs Türk basını ve edebiyatında kalem oynatmış olan “Nazif Süleyman Ebeoğlu’nun Hayatı ve Eserleri”ni kayıt altına alan 12 sayfalık bir çalışma yaptım. Bir arkadaşın bu yazarımız hakkında hazırladığı bir kitapta yer alacak. Zaman zaman çağrıldığım bazı konferanslar için, istenen konularda bildiriler hazırlıyorum.
“Kıbrıs Türk Matbaacılık Tarihi” adlı kitabım, halen yayıncısında baskı sırasını bekliyor. Yayıma hazır birkaç kitap çalışmam daha var, ama basacak yayıncı zor bulunuyor. Türkiyeli üç aydın olan Namık Kemal, Nazım Hikmet ve Aziz Nesin’in Kıbrıs’la ilişkilerini anlattığım “Kıbrıs’ta Üç Dönem, Üç Aydın” kitabım, İstanbul’daki Yazılama Yayınevi’nin Kıbrıs Araştırmaları Dizisi’nin ilk kitabı olarak Ekim 2013’de basıldı. Yaptığım yeni kitap önerilerine bu yayınevinin vereceği yanıtı bekliyorum.
Bunların dışında, zaten kendi açımdan, ilgi duyduğum konuların hepsini kapsamış bulunuyorum. Tabii bu arada 40 yıldır sürdürdüğüm gazete haber kesikleri koleksiyonumu da sürdürmekteyim. Bildiğiniz gibi emekliye ayrılıp, muayenehanemi kapattığım zaman, bu koleksiyonun bir bölümü ile dergi-gazete koleksiyonumu Milli Kütüphanemize, tıbbi kitap ve dergilerimi de Yakın Doğu Üniversitesi’ne hediye etmiştim.
Ahmet An’ın yayımlanmış kitapları:
1. Kıbrıs’ta İsyanlar ve Anayasal Temsiliyet Mücadelesi (1571-1948) Mez-Koop Bankası Yayını, Lefkoşa 1996, 124s.
2. Kıbrıs’ta Fırtınalı Yıllar (1942-1962) Galeri Kültür Yayını, Lefkoşa 1996, 175s. (Resimli 2. basım: 2005, 247s.)
3. Kıbrıs Türk Liderliğinin Oluşması-Dinsel Toplumdan Ulusal Topluma Geçiş Süreci (1900- 1942), Galeri Kültür Yayını, Lefkoşa 1997, 286s.
4. Kıbrıslılık Bilincinin Geliştirilmesi, Galeri Kültür Yayını, Lefkoşa 1997, 151s.
5. Kıbrıs’ta Türkçe Basılmış Kitaplar Listesi (1878-1997), KKTC Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Bakanlığı Yayınları No.41, Ankara 1997, 115s.
 6. Kıbrıs Türk Kültürü Üzerine Yazılar, Kıvılcım Yayınları No.5, Lefkoşa 1999, 263s.
 7. Kıbrıs Sorununun Perde Arkası: Adadaki İngiliz Üsleri ve Amerikan Tesisleri, Gelenek Yayınları: 31, İstanbul 2000, 92s.
8. Kıbrıs Nereye Gidiyor? Everest Yayınları, İstanbul, Haziran 2002, 348s. (2. basım: Nisan 2003)
9. Kıbrıs’ın Yetiştirdiği Değerler (1782-1899), Akçay Yayınları, Ankara, 2002, 502s.
10. Kıbrıs: Dün ve Bugün, Derleyen: Masis Kürkçügil, Yazarlar: Ahmet An, Angelos Kalodukas, Mehmet Uğur, Mihalis Mihailidis, Niyazi Kızılyürek, Stavros Tombazos, İthaki Yayınları, İstanbul, 2003, 371 sayfa (Bu kitap içindeki yazıları: KKK/AKEL Belgelerinde Kendi Kaderini Tayin Hakkı ve Kıbrıs Türk Toplumuna ilişkin Kronolojik Değinmeler, AKEL’deki Perestroyka Mücadelesi ve ADİSOK’un Hazin Sonu, Kıbrıs Türk İşçi Sınıfı ve Kıbrıs İşçi Hareketi 1920-1963 (Mihalis Mihailidis’den çeviri), Günümüzde Kıbrıs Türk Toplumu)
11. Küçük Adada Büyük Oyunlar: Kıbrıs’ta Ayrılıkçılık, Federal Çözüm ve AB Üyeliği, NK Yayınları:14, İstanbul, Mart 2004, 167 s.
12. Derin Devlet: Türkiye-Yunanistan-Kıbrıs (Ortak kitap: Makarios Druşiotis, Ahmet An, Desmond Fernandes, İskender Özden), Alfadi Yayınları, Lefkoşa, Aralık 2004, 222s. (Rumca yayımlanmış olan bu kitap içindeki yazıları: Kıbrıs’ın “Türkiye’nin Milli Davası” Haline getirilişi, TMT’nin Kıbrıs Sorunundaki Yeri.)
13. Kıbrıs’ın Yetiştirdiği Değerler (1900-1920), Şadi Kültür ve Sanat Yayınları, Lefkoşa 2005, 511 s.
14. Kıbrıslı Türklerde Sınıf Sendikacılığından Etnik Sendikacılığa Geçiş ve İşçi Muhalefeti (1944-1960), Birleşik Kıbrıs Gazetesi Yayınları No.1, Lefkoşa, Aralık 2005, 301 s.
15. Tıp Alanındaki İlk Kıbrıslı Türkler, Kıbrıs Türk Tabibleri Birliği Yayını, Lefkoşa 2006, 60 s. Genişletilmiş 2. Baskı, Kıbrıs Türk Tabib Odası Yayını, Lefkoşa Nisan 2014, 175s.
16. Kıbrıslı Türklerin Siyasal Tarihi (1930-1960) Basının Aynasında Kıbrıslı Türklerin Unutturulan Siyasal Geçmişi ve Liderlik Kavgaları, Lefkoşa 2006, 708s.
17. Kıbrıs Türk Toplumunun Geri Kalmışlığı (1892-1962), Şadi Kültür ve Sanat Yayınları, Lefkoşa 2006, 254s.
18. İlk Kıbrıs Türk Futbol Takımları ve Çetinkaya’nın Tarihi (1902-1963), Nisan 2006, 90s.
19. TMT’nin Kurbanları, Birleşik Kıbrıs Partisi Yayınları No.1, Lefkoşa, Haziran 2008, 123s.
20. İşçi Sınıfımızın İlk Öncüleri: 1958’e Kadar Emek Hareketinde Kıbrıslı Türkler, Khora Yayınları, Lefkoşa, Ocak 2011, 231s.
21. Örnekleriyle Kıbrıs Türk Basın Tarihi -I- (1891-1963) (Harid Fedai ile birlikte), Lefkoşa, Kasım 2012, 232s.
22. Kıbrıs’ta Üç Dönem, Üç Aydın, Yazılama Yayınevi, İstanbul, Ekim 2013, 160s.
23. Kıbrıs Türk Basın Tarihi -II- Kıbrıs’ta Türkçe Basılmış Gazete ve Dergiler Listesi (1878-2013), Kıbrıs Türk Kütüphaneciler Derneği Yayını, Lefkoşa, Kasım 2013, 311s.

(Kıbrıs Türk Tabipleri Odası, Sağlık Dünyamız Dergisi, Yıl:2, Sayı:7, Nisan 2015, Sayfa 38-43)