12 Haziran 2015 Cuma

CTP’NİN 12. KURULTAYI SAĞ POLİTİKAYI ONAYLADI


Cumhuriyetçi Türk Partisi’nin 12. Olağan Kurultayı, 18 Ekim 1992 tarihinde Lefkoşa’daki parti merkezi yanındaki Başaran Spor Salonunda yapıldı. Pazar sabahı saat 10.40’da, 22 yıl önce kurulan CTP’nin 16 yıllık Genel Başkanı olan Özker Özgür tarafından yapılan açılış konuşması ile başlayan çalışmalar, gecenin geç saatlerine kadar devam etti ve yönetici organların seçimiyle sona erdi.

249 parti delegesinin oy kullandığı Parti Genel Başkanlığı seçimle­rinde Özker Özgür 201 oy alırken, ilk defa ikinci bir adayın ortaya çıkmasına rağmen, ikinci aday olan Fatma Azgın ancak 41 tepki oyunu toplayabildi. 7 oyun ise boş çıkması anlamlıydı. Parti Meclisi için 55 kişi arasından 40 kişi seçilerek, iki yıl süreyle CTP’yi yönlendirecek kadrolar belirlenmiş oldu.

Kurultayın yapılmasından bir hafta önce sürpriz bir açıklamayla Öz­gür’e karşı rakip olarak çıktığı açıklanan Fatma Azgın, Kıbrıs gazetesine yaptığı açıklamada adaylığını doğruladı ve “amacının bir programla partisine ivme kazandırmak olduğunu” söyledi. (12 Ekim 1992) CTP’nin yayın organı Yeni Düzen’den önce ilk kez Kıbrıs gazetesinde görüşlerini açıklayan Azgın’la yapılan bir söyleşi, “noktasına-virgülüne dokunmadan” ibaresiyle aynen yayımlandı. Söyleşinin en ilginç yanları bize göre şu cümlelerdi:

“CTP’nin AKEL çizgisinde olduğunu yaymak için geçmişte haksız biçim­de propaganda yapılmıştır. Bütün bunların geride kaldığına inanıyorum. Kalıntılar kalmışsa bunu temizleme görevinin de bize düştüğünü savunu­yorum. Alınan seçim sonuçları, CTP’yi değiştirmeye kalkanların (!) alabilecekleri en güzel yanıt olmuştur.
Mevcut siyasal partilerimizin, halkımızın beklentilerine yeterince cevap vermediğini görürüz. Çoğu zaman halkımızın bazı yönlerden daha ileride olduğunu düşünürüm İlk olarak partilerdeki işleyiş mekanizma1arını değiştirmek, eski ve yeni tabuları yıkmak gerekir. Siyasal partiler halkın sorunlarına çare üreten, politika saptayan araçlar haline gelmelidir... Partilerimizin amacı sadece politikacı yaratmak olmamalı. Doğru politikalarla politikacı üretmelidir.” (Kıbrıs, 15 Ekim 1992)

Fatma Azgın saptamalarını doğru yapmış olmakla beraber, ne yazık ki CTP’nin bugüne kadar savunageldiği politikadan farklı bir programla ka­muoyu ve parti üyeleri önüne çıkmıyor. Dahası, 1958’den beri Kıbrıs Türk toplumunun başına çöreklenen Denktaş ve Teşkilatı’nın icraatları sonucu itildiğimiz çıkmaz sokak üzerine, konfederal veya iki ayrı devletli bir zeminde sürdürülen uzlaşmaz politikalar üzerine hiçbir görüş dile getirmiyor. Yoksa amaçlanan KKTC Meclisi’nde bir sandalye kapmak mıydı?

Fatma Azgın CTP Genel Başkanlığına aday olmazdan 10 gün önce şu tes­limiyetçi satırları yazan aynı kişi değil miydi? “Partilerimiz onsekizine basmış genç dinamik kızlar, delikanlılar. Onlar da yorgun. Baştakiler aynı, kıçtakiler aynı. Muvafıklar yorgun, muhalifler yorgun. Değişimler, yenilikler yapmaya kimsenin dermanı kalmamış. Politika üretsen ne yazar? Bu ülkede hangi bağımsız politikanızı müdahalesiz bırakırlar? Mecbursun dümen suyunda gitmeye. Gücün varsa çık da “Güzelyurt verilmelidir, herkes evine dönmelidir” de. Demeyince politikalar benzer, politikacılar benzer. Çık da “Kuzey Kıbrıs’ın ekonomisini Türkiye’den koparacağız”de! (Yeni Düzen, 2 Ekim 1992)

“Bu topluma bahar sevinci getirecek değişiklikler, yenilikler ürete­cek, yorgunluğumuzu giderecek politikalar, politikacılar gerekiyor” di­yen yazar, ne yazık ki “dümen suyunda giden” bir muhalif olmaktan kur­tulamıyor. Çünkü “yorgun siyaset”in mimarı Rauf Denktaş’a sempatiyle bakmaktadır ve onun ayrılıkçı ve şoven politikasının özünü kavrayamamıştır. Bir başka deyişle,”tatlı su sosyalisti”olmak istemektedir!

Bir Kurultay delegesi tarafından kendisine getirilen suçlamayla il­gili olarak “İnsanı Denktaşçı diye karalamakla hiçbir yere varamayız” şeklinde konuşan Fatma Azgın’m CTP’yi “Kıbrıs Türk toplumunun bağrın­dan çıkan ilk siyasal parti” şeklinde nitelemesi ise ajitasyona yönelik bir abartma ve yanlış bilgilenmeden kaynaklanmaktadır herhalde. Çünkü Dr. Küçük’ün “Milli Parti”si ile Necati Özkan’ın”İstiklâl Partisi” bir yana bırakılsa bile, 1960’da Cumhuriyet gazetesi çevresinde toplanan ilerici ve demokrat Türklerin oluşturduğu “Kıbrıs Türk Halk Partisi” gözardı edilmemelidir. Kıbrıs Türk liderliğinin, bu partinin kurucula­rından Ahmet Gürkan ile Ayhan Hikmet’i kanla susturması ile başlatılan ikinci baskı dönemiyle ilgili olarak, kendine CTP’liyim diyenlerin bil­gi sahibi olmamaları ise ayrı bir ayıp olsa gerek.

Geri kurultaya dönecek olursak, faaliyet raporu olarak dağıtılan 44 sayfalık kitapçığa göz atmak gerekir. Burada dikkatimizi çeken bazı değerlendirmeler şöyle:

“Sovyetler ve Doğu Avrupa’da reel sosyalizmin çöküşü, üzerinde durulması gereken önemli bir gelişmedir. Yetmiş yıllık bir sosyalizm denemesi başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bu başarısızlığın nedenleri elbette ki ortaya konacak, insanlık bu başarısızlıktan gerekli dersleri çıkaracaktır.” (s.8)

CTP’nin olaya nasıl baktığına ilişkin hiçbir yorum nedense bu kitapçıkta yer almıyor. Herhalde bu yorumun başkaları tarafından yapılıp, kendilerine uygun olanını benimsemeleri için bir süre beklemek gerekecek. Gelecek perspektifi açısından “kapitalizmin yerine insana dönük, sosyal adaleti sağlamayı amaçlayan sosyal bir düzenlemeye gereksinme vardır” (s.8) diye yazan CTP yöneticileri, herhalde totaliter ve bürokratik sosyalizmin kaçınılmaz ve yıllar önce öngörülen çöküşünden sonra liberalizme yönelmişlerdir. Kurultay salonuna asılan sloganlarda da bunu görmek mümkündü.

Kıbrıs sorununun çözümüne yönelik olarak da CTP’nin ne istediği somut olarak ortaya konmamış ve yuvarlak laflar olarak tekrarlanmıştır. BM Genel Sekreteri’nin taraflara sunduğu düşünceler dizisini “dengeli” olarak tanımlayan rapor, “Kıbrıs Türk ve Rum tarafının farklı yorumlaması veya kendine göre değiştirmek istemesi doğaldır” derken (s.l0), değiştirilmeden kabul edilen karar tasarısında ise, “görüşmeler dizisinin sağladığı dengeyi bozucu önerilerden kaçınılması gerektiği” vurgulanmaktadır! (s.39)
CTP’nin 12. Olağan Kurultayı’na sunulan Faaliyet Raporu’nda “Sendi­kal Yaşam” başlığı altında şu saptama yapılmaktadır:

“Belli ölçüde KİT’ler ve Belediyelerde  işçi örgütlenmesi varken, özellikle konfeksiyon, yapı ve diğer sanayi kollarında kesin bir sendikasızlık yaşanmaktadır. Bu yüzden işçilerimiz düşük ücret, kötü çalış­ma koşulları ve güvenceden yoksun çalışmaktadırlar... Buna bir de kaçak işçi sorunu eklenmekte, bu insanlar en kötü koşullarda düşük ücretle çalıştırılmakta, bu yüzden işçimizin ekmek ve hak mücadelesi kırılmaktadır.” (s.18-19)

“En önemli konu işçi sendikalarının geliştirilmesi ve sendikal boşluğun doldurulmasıdır” denmesine rağmen bu yolda yıllardır hiçbir adımın atılmamış olması CTP adına düşündürücü olmalıdır. Adamızın nüfus yapısını değiştirmeye ve Denktaş-UBP iktidarına oy desteği sağlamaya yönelik Türkiye’den nüfus aktarımı politikasına kararlılıkla karşı çıkmayan CTP’nin, 1990 Genel Seçimlerinde Türkiyeli yerleşiklerin partisi ile birleşerek oluşturduğu DMP ucubesinin yanlışlığı da yine bu konu­daki oy toplamaya yönelik faydacı yaklaşımdan kaynaklanmamış mıydı?

“Kıbrıs Türk toplumunun ilerici, demokratik, dinamik özünün güçlü partisi CTP olarak, barış ve demokrasi güçlerinin iktidarını gerçek alternatif yapmalıyız... Seçenek biziz. Toplumu bunalımdan biz çıkartacağız. Bunu da adil, dış müdahalesiz, demokratik bir seçimle demokrasiyi, barış ve iki bölgeli, iki toplumlu, siyasi eşitliğe dayalı, federal bir Kıbrıs hedefini birbiri ile örerek gerçekleştireceğiz.” (s.21)

Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşayan nüfusun yarıdan fazlasının TC kökenli olduğu, kaçak işçilerin bile oy kullanabildiği, TC Büyükelçiliği ile askeri varlığının ağırlığını hissettirdiği, kitle iletişim araçlarının “resmi Kıbrıs politikası” dışında hiçbir görüşe kitlelere ulaşma hakkı tanımadığı bir toprak parçası üzerinde, hem de Kıbrıs Türk toplumunun diğer demokratik güçleri olan TKP ve YKP’yi dışlayarak, bu hedefe CTP’nin nasıl varacağı bir mucizeyi gerektirmelidir!

“Ekonomi ile ilgili tüm başvurular Türkiye Cumhuriyeti’nin Kıbrıs İşlerinden Sorumlu Bakanına yapılmakta, UBP hükümeti dikkate bile alınmamaktadır” (s.25), ama mücadelenin kime karşı verilmekte olduğu kesin olarak dile getirilmemektedir. “Kıbrıs’ta çözümün önünü tıkayarak, Türkiye’yi de felakete sürüklemekte olan Kuzey Kıbrıs’taki rejim”in dayandığı güç, “Türkiye’deki ırkçı, dinci ve militarist çevreler”(s.12)’dir, ama onların buradaki uzantılarının da İngiliz-Amerikan emperyalizmine göbekten bağlı olduklarından artık söz edilmemektedir.

Son iki yıldan beridir “kitlelerin Yenidüzen ve CTP’ye olan bakışını yumuşatan ve gerçek anlamda bir iletişime olanak sağlayan” yaklaşım (s.36) olarak yönelinen, CTP’nin geçmişe kıyasla daha sağda kalan politikaları, aksine Kıbrıs Türk demokrasisinin gelişmesinde bir olumsuzluk olarak ortaya çıkmıştır. “Örgütümüzün gösterdiği esneklik ve kabiliyet, sağımızda ve solumuzda dağılmamızı bekleyenleri hayal kırıklığına uğratmış, hakkımızda geliştirdikleri görüşlerin vatandaşa gitmesini bile engellemiştir” diye Raporda sözü edilen bu durum, kurultaydaki tartışmalara ve seçim sonuçlarına bakılınca, eski bürokratik ve merkezci kliğin Pirus Zaferi diye nitelendirilebilir. Bunun en güzel kanıtı, her kurul­tayda söz alıp kendi mütevazi görüşlerini dile getiren Güzelyurtlu işçi delegenin söyledikleridir:

“Yıllardan beri çok önemli örgüt sorunlarımız yaşanmaktadır. Ahbap-çavuş veya akrabalık ilişkisiyle parti kadrolarına alınanlarla bu iş düzelmez. Parti için gece-gündüz çalışanlara kadro verilmelidir. Oysa şimdi herkeste umutsuzluk var. Birinci parti olduğumuz birçok köyde biraraya bile gelmiyoruz. Aksi takdirde ayakta duran arkadaşlarımızı da kaybedeceğiz. Öneri ve eleştirilerimiz, buzdolabına konmamalı, dikkate alınarak, hayata geçirilmelidir.”

Kurultay öncesi CTP Genel Başkanlığına talip olan, ama bilmediğimiz bir nedenle adaylığını resmen koymaktan kaçınan DEV-İŞ Başkanı ve eski CTP milletvekillerinden Hasan Sarıca ise şöyle konuştu:

“Son programımızda liberalizmin kılıf geçirilmiş şekli kabul edildi... Muhtaç üyelerimize sosyal yardım olarak 22 milyon TL bağış verilirken, konuk ağırlamaları için 43 milyon TL harcanması kabul edilemez... Parti aidatları düzenli olarak toplanmıyor... Kongreye gelen doğal delege sayımız, seçimle gelenlerden daha fazladır... Mesele Ö.Özgür’ün değişmesi değildir, değişen dünya koşullarına göre özeleştiri ve açıklıktan anladığımız nedir? CTP,  federal çözümden sonra ne öngörüyor, onların tartışılmasını istedim... Parti örgütünün yapısını ve sorunlarını maalesef tartışamadık. Tüzük ve programın mutlaka değişmesi gereken yerleri vardı, yapılması düşünülen kongre iptal edildi... Partimizin Dışişleri Sorumlusu yabancı dil bilmiyor...”

Kurultayda söz alan 10 konuşmacıyı yanıtlamak üzere kürsüye gelen, 6 milyar TL bütçesi olan CTP’nin Genel Sekreteri Ferdi Sabit, laf salatası ile durumu idare etmeye kalkıştı, ama yanıtları tatmin edici olamadı. Yeni Düzen’in şu anda Kıbrıs gazetesinden sonra en çok satan gazete olduğunu öne sürdü, ama herhangi bir rakam açıklamaktan kaçındı. “Dış İlişkiler Sekreteri”nin dil bilmediğini ancak iki yıl sonra eleştiri olarak söylemek yersizdir. Başkalarının tutumunun dürüstlüğü sorgulanırken, buna dikkat etmeliyiz” yanıtı da haklıydı. Anlaşılan Sarıca ile Merkez’dekilerin yolları ayrılmıştı. Parti Meclisine aday olmayan Sarıca, Fatma Azgın’a destek atışı yaparken de rahattı. Çünkü merkezi bürokrasiden bağımsızlaşmıştı.

Başkan adayı olarak konuşan Özker Özgür ise “Bu kavgayı verecek bizden başka parti yoktur!” derken, CTP’nin gelenekselleşmiş “bencil” politikasını simgeleştiriyordu. Egemenlerin CTP’yi içinden bölmekle etkisizleştirmeyi umduklarını söylerken de, “Denktaş’ın adayı: Fatma Azgın” diyenleri yanıtlamaya çalışır gibiydi. Özgür, seçildikten sonra ise “CTP’yi birinci parti olarak sandıktan çıkaracağız” şeklindeki  12. Kurultayın ana sloganını tekrarlayarak, alkışlar arasında kürsüden indi.

Sonuç olarak 12. CTP Kurultayı’nın, kemikleşmiş eski bürokratik yapı üzerinde, köşeleri belirginleşmemiş, liberal ve sosyal adaletçi bir politikayı ezici bir çoğunlukla onayladığı ve “açıklık, dürüstlük, katılımcılık” olarak kurultay duvarına yazılanın, henüz merkezi yapıya benimsettirilemediği söylenebilir.


( “Ahmet An” imzasıyla, Birlik, aylık siyasi dergi, İstanbul, Kasım-Aralık 1992, Sayı:20 ve daha sonra “Kemal Alpınar-Lefkoşa” imzasıyla, “CTP’nin 12. Kurultayı Sağ Politikayı Onayladı” başlığı altında, Sosyalist Gözlem dergisi, Sayı:3, Ocak 1993)

DEĞİŞMEYEN CTP


Cumhuriyetçi Türk Partisi’nin 11. Olağan Kurultayı 18 Kasım 1990 günü Lefkoşa’da ya­pıldı. Parti tüzüğünde bazı değişiklikler ile yeni bir programın kabul edildiği kurultay, CTP’nin bilinen yapısında ve yöneticilerinde önemli bir değişiklik getirmeden sona erdi. Tüzük-program tartışmaları yüzünden bir aylık erte­leme ile gerçekleştirilen kurultaya sunulan iki yıllık faaliyet raporunda ve diğer belgelerde yer alan bazı noktalara değinmek istiyoruz.
           1986’daki raporda “bilimsel sosyalizm il­keleri doğrultusunda mücadele eden bir partiyiz” diye yazan CTP yöneticileri, 1990 sonuna gelindiğinde şöyle yapabilmişlerdir: “Dün ge­çerli olan yanlış teorik saptamalara göre ger­çekleştirilen politik eylemlerin başarı şansı ol­madığı ortaya çıkmıştır. Ancak bu, bizi bili­min temel teorik saptamalarını yadsımaya sü­rüklememelidir... başvuracağımız anahtar eski­meyen bilimsel saptamalar olmalıdır.” (11. Olağan Kurultay Faaliyet Raporu, s.11) CTP nereden bilsin ki yarım gebelik olamadığı gibi, bir parti Marksizmi ya tümden kabul eder, ya da reddeder! Alıntıdan da görüleceği gibi, bir dünya görüşü olan Marksizm ile Stalinizmi birbirine karıştırmış olan CTP yöneticilerinin kafası da karışıktır ve hangi teorik saptamaların eskidiği (!), hangilerinin eskimediğini belirt­mekten kaçınmaktadırlar. Çünkü yıllarca Stalinist çizginin dogmatik savunucuları ile aynı paraleli sürdürmeye çabalamışlardır... Her ne kadar bir sonraki sayfada “Partimiz CTP’nin yapısında zaten dar kalıpçılık ve dogmatizm yoktur” deniyorsa da, bunun sadece lafta kal­dığını bilmekteyiz. Nitekim bilimsellik bir yana, kabul edilen yeni parti programında da egemen olan siyasal görüş, sosyal demokrasinin de ötesine ulaşamayan, liberal bir projeden başka birşey değildir.
CTP’nin yeni programında bu partinin ge­lenekselleşmiş “ikili oynama” tavrı açıkça görülebilmektedir. Örneğin Faaliyet Raporunda “(adada) bir miktar Türk ve Yunan askerinin bulundurulması egemen İngiliz üsleri gibi bölge barışını tehdit etmeyecektir” (s.l7) denirken, programda “(CTP) Kıbrıs’ın herhangi bir yeri­nin NATO veya başka herhangi bir askersel pakt veya devlet tarafından kullanılmasına ola­nak tanıyan hukuksal ve fiili durumlara son verilmesi için gerekli çabayı harcayacaktır” denebilmektedir. Jean Bodin’den bu yana dev­let egemenliğinin bölünmezliği fikri temel bir ilke olarak kabul edilirken, CTP programında “egemenliğin paylaşılması’’ndan (s.3) söz edilebilmektedir. Kaldı ki Federal Kıbrıs’tan neyin murat edildiği üzerinde hiçbir netlik sağlanmamıştır.
Kurultayda tartışılan ve oylanan konular ise şöyleydi: Parti tarafından belirlenecek mik­tarda bir maaşın milletvekillerine ödenmesine ilişkin tüzük değişikliği önerisi, 73’e karşı 121 oyla reddedildi. 4 çekimser arasında Özker Öz­gür de vardı. Parti organlarında yüzde 10’luk bir kadın kotası ayrılması için yapılan öneri, 81’e karşı 89 oyla kabul edildi. Üçüncü ve en önemli oylama “KKTC mi, yoksa Kıbrıs Türk Toplumunun öz yönetimi mi denmeli?” konusunda, yapıldı. Tartışma sırasında parti liderliği, örgütlenmiş ve çekingen davranan muhalifleri, “işgüzar, açıkgöz ve başını kuma sokanlar” olarak suçlarken, bir muhalif şu soruyu sordu, ama yanıt alamadı: “(CTP yöne­ticileri) Onay verdiğimiz KKTC’yi sindireme­dik” deyip, Kıbrıs Türk toplumundan özür dile­meyi düşünüyorlar mı?” Bir başkası şu saptamayı yaptı: “Denktaş’ın (tek başına) at oynat­tığı ulusal sorun alanında 20 yıldan sonra bir ayda herşeyi değiştirmeye çalışırsanız böyle olur.” Buna yanıt vermeye çalışan S. Usar şöyle dedi: “Kimse CTP’yi bugünkü statükoyu korumaya çalışan bir parti olarak göstermeye çalışmasın. Programın diğer yerlerinde yazılı hususlar vardır. CTP Kıbrıs’ın bir bütün vatan olarak kazanılmasından yanadır.”
Programın çeşitli yerlerine sokuşturulmuş, bulunan bu ikili söyleyiş kaypaklıklarıyla, par­tinin sağ ve sol kanatlarının tatmin edilmesine çalışıldığı açıktır. Nitekim bir delege şöyle konuşmuştur: “(Program taslağı) sonucu alınmış bir tartışmanın ürünü olarak geldi, ama rahat değiliz. Bu programa farklı anlamları zorluyoruz. KKTC kelimesi kırmızı bir çaput gibi bizi korkutmamalıdır. (Mahcup bir muhalifin sesi: “Öyledir be arkadaş!) Çıkın tartışın, gö­rüşlerinizi söyleyin. Birileri birilerine birşeyleri kabul ettirmeye çalışıyor.” Bir başka yö­netici: “Biz bu devletin yönetimine talip olduk. Varsın bu yönetimin adı KKTC olsun. Dışarı çıkınca bunun savunmasını nasıl yapacaksınız? Kapalı kapılar ardında söylediklerinizi mi söy­leyeceksiniz?” Kurultay öncesinde yapılan tar­tışmalarla bir bütündür. İnsanları dolduruşa getirerek bir karar çıkartmak iş değildir.”
Tartışmalar sonunda yapılan oylamada KKTC deyiminin programda aynen kalması için 103 oy verilirken, kaldırılması için 73 oy kullanıldı. 5 delege ise çekimser kalmıştı. Böyle­ce hamamın namusu kurtarılmış oldu. Kaldı ki sadece “K.T. toplumunun öz yönetimi” deyimi kalsaydı, programın başka bir bölümünde ayrı bir KKTC ekonomisinden söz edilmekteydi. Bu nasıl federal bütünlüktü? Veya kabul edilen metinde “toplumların kendi bölgelerinde kendi öz yönetimlerine sahip olmaları”ndan zaten söz ediliyordu ikili söylem gereği, o zaman bu tartışma niye yapılıyordu?
Programda Türkiyeli yerleşikler konusunda da şöyle bir ikili görüş vardı: “Kıbrıs sorunu­nun çözüm süreci içerisinde ne çözüme engel (ki gerçekten öyledirler, A.An), ne de buluna­cak çözümde o insanların mağdur olmasını is­temeyen CTP...” Anlayan beri gelsin. Yoksa CTP Kıbrıslıların mağdur olmasına yol açanların üstüne üstlük tazmin edilmelerini mi öne­riyor? Kıbrıslıyı kim tazmin edecek? Yoksa DMP Seçim Bildirgesinin izleri hala daha CTP’de korunuyor mu?
CTP’nin 20 yıllık bir mücadele sonunda bugün vardığı noktayı en iyi bir şekilde özetleyen kendi ifadelerini aktararak yazımızı bitir­mek istiyoruz: “Toplumlararası görüşmelerin torpillenmesi ile birlikte geliştirilen ayrılıkçı ve ilhakçı politika önünde, çaresiz kalınması ve karşı tarafın herşeyi göze aldığı imajının ya­ratılmış olmasına karşı kritik konularda net ve ısrarlı politika takipçiliğinin yokluğu” CTP’nin üye ve sempatizanlarının zorlandığı iki sorun­dan biridir. Öteki sorun “partizanlık ve kaçak işçilerin düşürdüğü ücretler nedeniyle ülkede iş bulamama ve göç etme” olarak belirtilmekte­dir. Partinin “bu sorunlara çözüm bulmada ye­terince becerikli davranamaması” bir özeleştiri, olarak Faaliyet Raporunda yer almaktadır. (s.27)
Ama Kıbrıs Türk toplumu çaresiz değil­dir. Çıkış yolunu gösteren başka siyasal güçler toplumumuzda vardır. Zaten umut da onlardadır.


(Yeni Çağ gazetesi, 25 Kasım 1990)

CTP 10. KURULTAYI ARDINDAN


Kendi kendini “emekçi halkın kitle partisi”, ya da “ana muhalefet partisi” olarak tanımlayan sol sosyal demokrat çizgideki Cumhuriyet Türk Partisi’nin 10. olağan kurultayı, 23 Ekim 1988 günü Lefkoşa’daki Mısırlızade Sineması’nda yapıldı. İki gün önceki Yeni Düzen’in manşetinde “Kurultay Barış ve Demokrasi mücadelesine yeni bir ivme katacak” diye duyurulmuş olmasına karşın, sadece üç saat süren kurultay, ivme oluşturmak bir yana, tek bir hareketlilik bile yapmadı. Özelde Kıbrıslı Türkler, genelde Kıbrıs toplumları olarak, böylesine önemli bir aşamadan geçildiği bir dönemde gözlemlenen bu hareketsizlik, muhalif partilerimizin içine düştükleri açmazın belirgin bir göstergesidir.
Kurultaydan bir gün önce parti gazetesi Yeni Düzen’e bir demeç veren CTP Genel Başkanı Özker Özgür şöyle diyordu:
“Partimiz 1970’de kurulduğunda, ilk programında federal çözümü tek gerçekçi çözüm olarak önerdi. O günün önde gelenleri, bunun mümkün olamayacağını belirterek, “üniter devlette Türk hakları”nı görüşüyorlardı. Şimdi toplumlararası görüşmelerde federal devletin nasıl kurulacağı görüşülmektedir.”
Son aylarda kendi federalistliklerini kanıtlamak ve bir adım öne geçmek için “biz 1970’den beri federal çözümden yanayız” diye ortaya atılan CTP liderliği, herhalde 1974 öncesi ve sonrasına ait federal çözüm önerilerini birbirine karıştırmaktadır. Çünkü Türk tarafının 1974 öncesinde savunduğu federal tez, en açık biçimde 8 Eylül 1964 günü TBMM’de zamanın TC Başbakanı İ. İnönü tarafından şöyle dile getirilmişti:
“Muahede hükmü dahilinde bulunmak için resmi ağızdan taksim sözü ile değil, federasyon şekli ile münakaşaya başladık.”
Aynı görüş 26 Mart 1965 tarihli Plaza Raporu’nun 97. paragrafına da, resmi Türk önerisi olarak yansımıştı. BM Genel Sekreteri’nin atadığı arabulucunun da raporunda belirttiği gibi, bu öneriden ne kastedildiğinin açıkça açıklanması gerekirdi. Çünkü federal rejimlerin kurulması için bölgesel temel gerekliydi ve bu temel Kıbrıs’ta yoktu. Plaza’nın vurguladığı gerçek, ada çapında ve normal zamanlarda Kıbrıs Rum ve Kıbrıs Türk nüfusunun karışık olarak bulunması ve Aralık 1963’ten beri olan olayların Kıbrıs’ın bu özelliğini değiştirmediğiydi. Çarpışmalar sonucu birçok Kıbrıslı Türkün toplandığı enklavlar bile, adanın çeşitli bölgelerine dağılmış ve diğer binlerce Kıbrıslı Türk de karışık köylerde kalmışlardı.
CTP’nin kendine paralel gördüğü AKEL’in o yıllarda bu konudaki görüşü ise şöyleydi: “AKEL taksimi ve taksime yol açacağı kesin olan federasyonu tamamiyle reddeder. Taksim ve federasyon fikri, İngiliz emperyalizminin bir buluşudur... Federal Hükümet şekilleri, bölgesel düzeyde ulusal siyasi bir otorite kurabilen ve bölgede yoğun olarak yerleşmiş ulusal nüfuslara sahip ülkeler için düşünülebilir.” (AKEL Newsletter, Mayıs-Haziran 1965)
O halde Kıbrıs’ın taksim edilmesi operasyonunun 1974 yazında darbe-müdahale ikili planıyla gerçekleştirilmesi öncesinde, coğrafi temele dayalı bir çözüme varılması, adanın verili koşullarında olası değildi. Her ne kadar da üç NATO üyesi garantör ülke, bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti devletine ayrılık tohumları taşıyan fonksiyonel federatif bir anayasa kazandırmışlarsa da, İngiltere ile Kıbrıs Türk liderliğinin hedeflediği taksim tezi gerçekleştirilememişti. Öte yandan Kıbrıs Rum liderliğinin enosis tezi de boşa çıkmıştı. İkili enosisin güncel hale gelmesi için 10 yıl beklenilecekti.
Görülüyor ki, 1974 sonrasının koşullarında Türk tarafının savunduğu anlamdaki federasyon tezinde içerik olarak bir farklılık yoktur. Ama bu içeriğin, uluslararası demokratik kamuoyunun savunduğu gerçek federal devlet tezi ile hiç de uyuşmadığı, 14 yıllık görüşmeler sürecinde açıkça ortaya çıkmıştır. O nedenle CTP’nin 18 yıllık federalistliğinin ne menem bir şey olduğunu gizlemeğe gerek yoktur. Bu iki devletliliği temel alan konfederasyondan başka bir şey değildir. Nitekim “Kurulacak federal devlette egemenlik her iki taraf arasında eşit olarak bölünecektir” diyen Ö. Özgür de, federasyonlarda devlet egemenliğinin federe devletlerle paylaşılmadığını ve bunun merkezi federal hükümetin elinde toplandığını, paylaşılan devlet gücü olduğunu bilmezlikten gelmektedir.
CTP 10. Kurultayı’nın açılışından sonra konuşan CTP Genel Başkanı, Kıbrıs’ta federal çözüm konusunda resmi çizginin savundukları dışında pek yeni bir görüş, ya da öneri getirmedi. Hatırlanacaktır, Rauf Denktaş da, Kuzey Kıbrıs Kültür Derneği’nin düzenlediği konferans dizisinde yaptığı konuşmada, CTP de içinde bütün siyasal partilerin Kıbrıs’ta federal çözüm konusunda ana ilkelerde aynı görüşü paylaştıklarını duyurmuştu. Kamuoyuna yansıyan görüntü de budur. Aksi söz konusuysa, CTP bunu açıkça ortaya koyma sorumluluğu altındadır. Kurultay öncesinde dağıtılan ve CTP’nin 26 Ekim 1986 ile 23 Ekim 1988 arasındaki iki yıllık faaliyet raporunda da, Kıbrıs’ın gerek iç, gerekse dış sorunlarıyla ilgili önemli sayılabilecek yeni bir değerlendirme, ya da perspektif yoktur. CTP’nin politik çalışmalarından bizzat partinin Merkez Yürütme Kurulu da hoşnut değildir:
“MYK yaptığı özeleştiriyle, merkezi çalışma düzeltilirse bütün parti örgütünün düzeleceği, eksiklik, yanlışlık ve aksaklıkların giderileceği sonucuna vardı. Bu yolda çeşitli hazırlıklar yaptı, yeni çalışma programları çizdi” şeklinde dile getirilen (s.52) görüş, CTP’nin henüz yeniden yapılanma sürecine girmediğini göstermektedir.
“Eğitim Bürosu, eğitim çalışmalarına ilginin nasıl yükseleceğine ilişkin görüş ve pratik önlemler geliştirmiştir.” (s.43)
“Gençlik bürosu, gençliğin toplum ve ülke sorunlarına ilgisinin nasıl yükseltileceği, en uygun örgütlenme biçimlerinin ne olacağı gibi konuların ayrıntıda ele alınarak karara bağlanacağı bir aşamaya gelmiştir.” (s.43)
“Varılan sonuçlar, Basın-Yayın ve Propaganda, Yerel Yönetim ve İşçi konularıyla ilgili büroların doyurucu bir çalışma içinde olmadıkları yönündedir.” (s.44)
Yukarıdaki saptamalar, CTP’nin bir siyasal parti örgütü olarak çalışmaz durumda olduğunu kendi belgeleriyle kanıtlamaktadır. Alınması gerekli önlemlerle ilgili “kesin kararın kurultay sonrasına bırakılması uygun görülmüştür” (s.43) şeklindeki görüş de, bir partinin en yüksek karar organı olması gereken kurultayın, ne amaçla toplandığını sorgulamayı gündeme getirmektedir. Demek ki açıklık politikası yerine, yine kapalılık yeğlenmektedir. O halde kurultay delegeleri niçin toplanmıştır? Onların karar alma sürecinde hiç mi katkıları olmayacaktır? Yoksa ağzı çok laf yapan, somut eyleme gelince tutukluk yapan üç beş yöneticinin insafına mı kalmıştır bu partiler? O da kendi sorunları. Demek ki emekçi halkın umudu olarak gösterilen ana muhalefet partisi dökülmektedir. Bakınız raporda bu nasıl anlatılıyor:
“Buiratılıyor partiye, KKTC’nin CTP’ye devlet olarak mali yardımı 80.5 milyondu.” KKTC Meclisinde haftada üç-beş saat toplanarak yasama görevini yapan CTP Milletvekillerinin parti tüzüğü gereği katkıları da 31.1 milyon TL idi. Londra Dayanışma Gecesi de kaydedilmişti. Mali Sekreterin açıkladığına göre, son Londra ziyaretinde toplanan 5 bin 200 küsur sterlin tutarındaki para yardımı hesaplarda gösterilmemişti. Çünkü Londra’daki borçları kapatmakta kullanılmıştır. Hoş, geçenlerde Londra’da kurulan “CTP ile Dayanışma Derneği”nin kuruluş haberini CTP yayın organı Yeni Düzen’de değil de, Halkın Sesi’nde okumak nasip olmuştu, ama o kadar ihmal da olacaktı. Malum, gazetenin çalışmaları aksamaktaydı, muhabir sıkıntısı çekilmekteydi. Gerçi kuruluşa katılan Yeni Düzen’in çiçeği burnunda yeni Genel Yönetmeni ve Mali Sekreter Mehmet Civa idi, ama adam oturup, bir de haber mi yazacaktı. Londra’dan dönüşte Strazburg’ta çok yorulmuştu!
3) Bakınız raporda bu nasıl ifade ediliyor:
“Bir partide merkezi çalışma zayıflarsa, bu zayıflık bütün örgüte yayılır. Bu nedenledir ki zayıflıkların giderilmesi, çalışmaların yoğunlaştırılması için işe merkez örgütüne çekidüzen vermekle başlanması bilince çıkarılmıştır. Kurultayımızın göreve getireceği yeni Parti Meclisinin seçeceği yeni MYK, önünde yararlanabileceği raporlar bulacaktır.” (s.44)
Biten dönemde görevli olan 30 kişilik Parti Meclisi, bir kişinin aday olmaması, iki kişinin de yeniden seçilmemesi yüzünden üç yeni üyenin katılımıyla Kurultay öncesindeki eski kadro ile yeniden oluşturulmuş ce CTP delegeleri, Kurultay günü bu eski-yeni listeyi adet yerini bulsun diye ellerini havaya kaldırarak, yeniden onaylamıştır. O halde CTP yönetiminde hamam da aynı, tas da aynı kalmıştır. Başarısızlıkları faaliyet raporunda kabul edilenler, yeniden rakipsiz olarak görevlendirilmişlerdir.
Geçen defa 30 kişilik listeye rağmen, kurultayda aday olan A. M. Berberoğlu, bu defa uyum gösterirken, öteki aday Ahmet Hakkı Ertaç ise kurultay öncesinde CTP’den istifa etmeyi yeğlemiştir. Meşhur “Barış etkinlikleri” gecesinde parti içi bir hizibin komplo yaptığını açıklamış olan CTP milletvekili Ergün Vehbi ise, 10. CTP Kurultayı’nda “kol kırılır, yen içinde kalır” felsefesini benimser görünmüştür.
Kurultaya sunulan iki yıllık mali rapordan anlaşıldığına göre, CTP yönetiminin elinde iki yıl içinde toplanan mali kaynak 358 milyon TL’dir. Buna rağmen, eldeki insan malzemesinin niteliksiz olması yüzünden, CTP ne ideolojik, ne de politik hiçbir yeni ürün verememektedir. Ama 351.3 milyonluk gider hesabı çar-çur olmaktadır. MYK tarafından başarısızlığı kanıtlanmış olan personel için 48.5 milyon lira harcanmıştır. Ödenen dış yolluk ve harcırah miktarı 10milyon kadardır. (Milletvekillerinin her 3-4 ayda bir yaptıkları Strazburg da içinde “havalanma” gezileri bunun dışındadır. Onun parasını devlet ödemektedir. Bir CTP milletvekili, AIDS çıkalı artık bu gezilerin de tadının kaçtığını açıklamıştır. Ordusunu yitirmiş kurmay sayılan Dev-İş Başkanı ve CTP milletvekili H.Sarıca, Kurultay günü Hindistan’da, Kongre turizminde olduğu için diğer işçi liderleri ne yazık ki “işçiler adına” CTP Kurultayına bir mesaj bile gönderememişlerdir!)
Geçen kurultayda alınan 14 karardan biri olan parti merkez binasının yapımı gerçekleştirilememişti; 11.6 milyon lira bina kiralarına gitmişti. Kurultayda yapılan tek eleştirel konuşma, Yeni Düzen gazetesinin bozulan içeriği ve düşen satışlarıyla ilgiliydi. Oysa ki parti yönetimi bu gazete için iki yılda 45.8 milyon lira katkı sağlamıştı. Çeşitli baskı giderleri 15.6 milyondu, ama elde, parti görüşlerini toparlayan, açıklayan tek bir kitap bile yoktu. İleri Basımevi›nde elde edilen gelir veya zarardan hiç söz edilmiyordu, ama basın, yayın ve yatırımlar kaleminde 11.3 milyon TL gösteriliyordu. Bu arada başarısızlıkla suçlanan örgütlenme çalışmaları için parti görevlilerine, 6 milyonu aşkın ulaşım harcaması yapılmıştı. Seçim ve miting giderleri 2 milyon kadardı. Araba alımları için 17.7 milyon harcanmıştı. Sonunda toplam 351.338.289TL gider hanesine yazılmıştı. Bu değirmenin suyu nereden geliyordu?
En büyük kalem olarak, 158.5 milyon gelir sağlayan piyango gösterilmekteydi. Kapı ardında onaylamadıklarını söyledikleri KKTC’nin CTP’ye devlet olarak katkısı 80.5 milyon, milletvekillerinin katkısı da 31.1 milyondu.  
CTP Mali Sekreterinin de veciz bir şekilde ifade ettiği gibi, CTP kurulduğu 1970 yılı sonundan bu yana geçen 18 yıl içinde gerçekten ekonomik olarak büyüyüp güçlenmişti. M. Civa kurultayda şöyle konuşuyordu:
“Partimiz ilk yıllarında 30 Kıbrıs lirasını bulup seçim kampanyasına nasıl katıldığımızı düşündüm de, bugün 358 milyon TL’lik bir bütçeyle, karşınızda olduğum için mutluyum. Gelecek kurultayda milyarı aşan bir bütçeyle karşınızda olacağız.”
Milletvekili sayısının 2’den 12’ye çıkmasına rağmen, parti gazetesinin satışının üye sayısının da altında olması gerçeği karşısında, soru sorma ihtiyacını hisseden Güzelyurtlu bir eleştiri sahibi, bu konu üzerine yürümeyen MYK’yı suçluyor, ama hiçbir yanıt alamıyordu. Demek ki, gazete için harcanan milyonlarca lira, gazetenin içerik ve satışını iyileştiremeyen personelin ceplerini doldurmaktan başka bir işe yaramıyordu. Oysa parti kurucusu A. M. Berberoğlu’nun konuşmasında da belirttiği gibi CTP’nin federasyondan ne anladığı ve liderlikten hangi konularda farklı görüşlere sahip olduğu konularında halkın bilgilendirilmesi ve eğitilmesi için bilimsel bir araştırma ile bir kitapçık, ya da bir bültenin hazırlanması gerekliydi.
İş gelip, CTP’nin iktidara gelmeye hazır bir siyasal parti mi, yoksa devlet kesesinden beslenen siyasal bir dernek mi olduğu noktasına dayanmaktadır. CTP’lilere göre, partilerinin 18 yıllık milletvekili sayısı ve bütçe rakamlarındaki artış, göz kamaştırıcıydı. Ama nicel yan yanında, nitel olgunluk ve tutarlılık da önemli olmalıdır. Çünkü gerek CTP, gerekse TKP, bugünkü politik mücadeleyi parlamentonun duvarları arasına hapsetmişler, halkın politik bilincinin yükseltilmesi yerine, seçimden seçime milletvekilliği mücadelesiyle yurtseverliklerini sözüm ona kanıtlamaya çalışmışlardır. Dahası CTP, federal bir çözümde, işsizlik, askerlik gibi yakıcı sorunlarımız, para biriminden ve enflasyondan kaynaklanan ekonomik ve sosyal bunalımlar, kendiliğinden ve süratle çözüm bulacaktır diyebilmiştir. (MYK Bildirisi, Ağustos 1988)
Son günlerde öne atılan CTP milletvekili Fadıl Çağda, kurultay delegelerine, gelecek seçimlerde R. Denktaş’ın siyasal yaşamına son verme hedefini göstermiştir. Oysa ki KKTC ilanı sonrasında aynı R.Denktaş’la pazarlığa oturup, “Sen anayasayı kendi başkanlık süreni uzatmak için değiştireceksen, biz buna onay veririz, yeni bir anayasa yapmaya gerek yoktur” diyen, yine kendi parti yetkilileri değil miydi? Mahkemedeki sorgulamasında “Davacı R.Denktaş, sizce Cumhurbaşkanlığına lâyık bir kimse midir?” sorusunu yanıtlayan Genel Başkan Ö.Özgür, “Bence halk çoğunluğu onu seçtiğine göre lâyıktır” dememiş miydi? Yoksa politika yapmak, “dün dündü, bugün bugündür” demek midir?
10. Olağan Kurultay’da tek aday olarak yeniden CTP Genel Başkanlığına getirilen Ö. Özgür, “yiğit delegelere” hitaben yaptığı teşekkür konuşmasında, 1990 Haziran seçimlerinden sonra yapılacak 11. Kurultaya tüm partilerin emekçi sınıf ve katmanlarla daha iyi bağlar kurmuş, demokratik güçlerle daha iyi diyalog içinde olarak gelmelerini istiyordu.
Kayıtlı parti üyelerine bile parti gazetesini okutturamayan ana muhalefet partisi CTP, kendisine oy vermiş 14-15 bin kişiye nasıl ulaşacak? İşte sorun burada düğümlenmektedir. Kaldı ki toplumun en çok bilinçlendirilmeye, yönlendirilmeye muhtaç olduğu dönemlerde, CTP daima gidip egemen görüşe teslim olmaktadır. Sonra da bildiri yayımlayıp şöyle diyebilmektedir:
“Partimiz 18 yıllık mücadelesi içinde zaman zaman yanlışlara düşmüş, iç sorunlar geçirmiş, ama her seferinde yanlışlarını düzeltmeyi, sorunlarını aşmayı başarmıştır. Şimdi de öyle olacaktır.” (Parti Meclisi Açıklaması, Yeni Düzen, 13 Eylül 1988) Yanlışlara hep da dönemeçlerde mi düşülür?
10. Olağan Kurultaya sunulan faaliyet programında ise şöyle denmektedir:
“Düzgün bir siyaset planlaması yapmalıyız. Toplumu ilgilendiren her konuda somut, anlatılabilir bir politika saptamalıyız.” (s.44)
Eh daha ne duruyorsunuz be kardeşim? İşte hendek, işte deve. İşte 358 milyon TL gelir!... Ama nitelik yoksa neye yarar...

(Kıbrıs Postası, 2, 3, 4 ve 22 Kasım 1988)

CTP 9. OLAĞAN KURULTAYINDAN NOTLAR


Cumhuriyetçi Türk Partisi’nin 17 Haziran 1984 ile 26 Ekim 1986 tarihleri arasındaki parti çalışmalarını değerlendirmek üzere toplanan 9. Olağan CTP Kurultayı, 26 Ekim 1986 günü Lefkoşa’da Vakıflar Sineması’nda yapıldı. Söz özel muhabiri, kurultayda söz alan konuşmacıların değindikleri ilginç konuları siz okuyucularımızın bilgisine getirmeyi yararlı görmüştür.

ÖZKER ÖZGÜR’ÜN KONUŞMASI
CTP Genel Başkanı Özker Özgür, kurultay delegelerine dağıtılan 52 sayfalık faaliyet raporu kitapçığını yeniden okumayarak, parti faaliyetleri ve görüşlerine ilişkin bir konuşma yaptı. Diğer şeyler yanında, aşağıdaki konulara değindi ve şöyle dedi:
-UBP-TKP koalisyonu, Türkiye ile entegrasyon planına denk düşmediği için bozulmuştur.
-Acheson’un ikili enosis ile adayı NATO’laştırma planı uygulanmaktadır, şeklindeki tezimiz doğrulanmıştır. Kiprianu, Cuellar taslağını imzalamayınca, Acheson planının uygulayıcılarına imkân sağlamıştır. Böylece taksim ve ikili enosisi dayatmak isteyenler, daha güçlü konuma itilmişlerdir.
-Kıbrıs’ın bağımsızlığı ve bağlantısızlığı, açık tehdit altındadır. Taksim veya ikili enosis gibi sonuçlar, ne Kıbrıs’ın, ne Kıbrıslıların, ne toplumumuzun, ne Türkiye’nin, ne de bölge halklarının çıkarıyla bağdaşmaz. Bu plana karşı mücadelemizi yükseltmek zorundayız. UBP’yi iktidardan uzaklaştırmadan, federal cumhuriyet yolunu açma olanağı yoktur.
-Tüm federal çözüm yanlısı demokratik güçler, demokratik birlik çağrısı altında birleşmelidir. Federalistlerin hem kuzeyde, hem de güneyde, ikili enosisçilere karşı birleşmeleri şarttır. Kiprianu’nun uzlaşmazlığını kırmak gerekir. Kıbrıs’ın bağımsızlığı ve bağlantısızlığı katledilip NATO’ya bağlanırsa, ada Orta Doğu’da çıbanbaşı olmaya devam edecektir. Bağımsız, bağlantısız, üslerden arınmış Kıbrıs bir ütopya değildir.
-Çağımızda enosis veya ikili enosis gibi çağdışı özlemlerle yola çıkanlar, Mustafa Kemal’in kazandığı kurtuluş savaşının sonuçlarına katlandıkları gibi, Kıbrıs’ın bağımsızlığına da katlanacaklardır. Üslerin kullanılmasına izin verilmeyecek, üsler sökülüp atılacaklardır.
-En başta Denktaş olmak üzere, partimize karşı yoğun bir saldırı kampanyası başlatmış olan işbirlikçi burjuvaziye göre, CTP’nin etkinliğinin artırılmasına izin verilmemelidir. CTP iktidara gelememelidir. Bu çevreler, CTP’yi devreden çıkarmak için canla başla çaba gösteriyorlar.
-Partimizin bilinç düzeyini parti içi eğitimle yükselteceğiz. Halkın koyun sürüsü olmadığını onlara anlatacağız.
-CTP, Kıbrıs Türk emekçisinin kalbine, kafasına yerleşmiştir. Varsın onu protokola yazmasınlar. CTP için en yüksek protokol, emekçi halkın aklı, yüreği ve bilincidir.
-Burjuva, iktidarını savaşsız-sömürüsüz yeni düzen’e bırakmak zorunda kalacaktır.
CTP Genel Başkanı, konuşmasını şu sloganlarla bitirmiştir:
-Yaşasın sosyalistlerin, sosyal demokratların, ilericilerin birliği! Yaşasın emekçi halkın kitle partisi CTP! Kahrolsun emperyalizm, faşizm, ırkçılık ve her türlü sömürgecilik! (Kahrolsun faşizm, diye bağıran delegelere karşı son söz olarak) Faşizm akıttığı kanlarda boğulacaktır!
Özgür’den sonra söz alan FKÖ Lefkoşa Bürosu temsilcisi, yerel faktörleri sömürerek, Kıbrıs sorununu yaratanın, İngiliz ve Amerikan emperyalizmi olduğuna parmak bastı.

İSMAİL BOZKURT’UN KONUŞMASI
TKP Genel Başkanı İsmail Bozkurt, Ö.Özgür’den farklı olarak, konuşmasını faşizm üzerinde yoğunlaştırdı ve demokratik güçbirliği hareketinin mutlaka ilerletilmesi gerektiğini belirtti.
-Kısa bir süre önce koalisyon hükümetinin bozulmasını sağladık ve hükümetten ayrıldık. Çünkü TKP-UBP koalisyon hükümetinin önüne getirilen ekonomik paket, bu ülkeye yepyeni bir dönemi getirecek bir paketti ve bu önlemler ancak faşizm ile uygulanabilirdi.
-Bu ülkede kurulabilecek en gerici hükümet olan UBP-YDP koalisyon hükümeti ile ekonomik paketin uygulanma hazırlığı sürdürülmektedir. Emekçi halkımızın onuru ile oynanmaktadır. UBP ve YDP’den olmayanlara bu ülkede hayat hakkı tanınmak istenmemektedir. Halkımızı tedirgin ederek, kendi partilerine çekmek istemektedirler. Bu uygulamalar CTP ve TKP örgütlerini de hedef almaktadır.
-Faşizm, insana her türlü baskıyı reva gören bir ideolojidir. İlle de tankların sokaklara dökülmesi, silahların konuşması demek değildir. İnsanın onuruyla, geçimiyle oynarsanız bunun adı faşizmdir. Bu da faşizmin bir türüdür. Bu gidişi durdurmak için örgütler bir araya gelmelidir. Temelde faşizme karşı olmak, birlik için gereklidir. Başka alternatif yoktur. Bize karşı yapılan saldırılara karşı gerekirse yumruklarımızla karşı koyacağız ve her şeyimizi feda etmekten çekinmeyeceğiz. Demokratik güçbirliği hareketi mutlaka ilerletilmelidir.

TURGUT AVŞAROĞLU’UN UYARILARI
Kıbrıs Türk Öğretmenler Sendikası Genel Sekreteri Turgut Avşaroğlu, gerçekçi gözlemlere dayanarak yaptığı uyarılarla delegeler arasında büyük ilgi topladı:
-İlerici sol hareketin yeniden toparlanma sürecine girdiği bu günlerde, CTP’nin bilinçli sosyalist kadrolarına büyük görev düşmektedir.
-1960 ve 70’lerde Türkiye ve Kıbrıs’ta tek slogan vardı: Bu düzen değişmelidir. Bankalar, sigortalar devletleştirilsin, toprak reformu yapılsın deniyordu. Ama bugün sol partiler, parlamentarizm batağında, kim daha önde gelecek diye yarışırken, sağ palazlanmıştır. Son yumruğunu yalnız sola değil, bütün Kıbrıs Türk halkına indirmeğe hazırlanıyor. Siz sosyalist arkadaşlarıma düşen görevler vardır. Bugün onlar KİT’leri özelleştirmeyi planlıyor. Anayasa’nın geçici 10. Maddesiyle iç güvenliğimizi Türkiye’ye bağlamışlardır. Geriye bütünleşmenin hukuksal yönü kalmıştır.
-Sol dağınıklığı gidermelidir. Sağın karşısına biz kendi alternatifimiz ile çıkmalıyız. Geldiğimiz bu nokta, parlak değildir. Çifte enosise giden bir yoldur. Kıbrıs Türklerinin sadece demokrasisi değil, kendi varlığı da tehlikeye girecektir.
-CTP ve TKP Genel Başkanlarının söyledikleri gönlümüze su serpmiştir. Sol demokratik cepheyi kurmak zorundayız.
-Alternatif, sosyalist ekonomidir. Lütfen yumuşamayalım. Sağın alternatifi nasıl sol ise, kapitalizmin alternatifi de sosyalizmdir.
-KTÖS ve içinde olduğu 16 örgütlü Sendikalararası Dayanışma Konseyi olarak, solda kurulacak birliğe destek vermeye hazırız. Bu birlik bizi bir erken seçime kadar götürebilir.

CTP’NİN İKİ YILLIK BÜTÇESİ 90 MİLYON
1982-84 döneminde 24 milyon olan CTP bütçesinin 1984-86 döneminde 90 milyon TL’yi aşması, gerek delegelerin, gerekse kongreyi izleyen konukların ilgisini çekti. Mali Rapor’da dikkati çeken en önemli gelir kaynağı, 30,842,359 TL tutan devlet katkısı ile 16,888,233 TL’lik milletvekili katkıları olmuştur. Giderler hanesinde ise basımevi ve baskı giderleri ile Yeni Düzen’e katkı için toplam olarak 38,890,650 TL göze çarpmaktaydı.

BERBEROĞLU’NUN ELEŞTİRİLERİ
CTP’nin ilk kurucu Genel Başkanı olan Ahmet Mithat Berberoğlu, parti kurultaylarına daha çok “fahri başkan” sıfatıyla katılırken, bu yıl delege olarak katılmıştı. Partisinin 16 yıllık mücadelesine değindikten sonra sözü, kurultay gündeminin 5. Maddesine getirerek şöyle konuştu:
-Gündemin 5. Maddesinde “Genel Görüşme, Eleştiri, Özeleştiri” denmektedir. Oysa eleştiri yapılabilmesi için faaliyet raporunun en azından 2-3 gün önce delegelere ulaştırılmış olması gerekirdi. Ben bunu her kongrede hatırlatıyorum. Eleştiri, görünüşte demokratik bir haktır. Ama raporu bana bu sabah elime verirseniz, bu hakkımı ben kullanamam.
-İkili enosis veya taksim tehlikesine ben de katılıyorum ve karşı olduğumuzu parti görüşü olarak, kurultay kararı çıkararak ortaya koymalıyız ki ileride gerçekleşecek olursa karşı çıkabilelim. KKTC’nin ilanında olduğu gibi, ayakta alkışlar duruma düşmeyelim!
-CTP 16 yıllık bir partidir, ama karşı taraf silahı elinde bize sürekli saldırıyor ve diyor ki: CTP komünisttir, Londra’dan direktif alınarak yönetilir, AKEL’cidir. Bu hakaretamiz en hayasız itham ve suçlamalara karşı biz, her şeyi ortaya koymalıyız. Ben şimdi 9. Olağan Kurultay’da açıklıyorum: CTP ne kurulduğu vakit, ne de sonradan, hiçbir zaman komünist ideolojiyi benimsememiştir. Londra’dan direktif almamıştır. Bunlar, en azından benim Genel Başkanlıktan ayrıldığım Kasım 1976’ya kadar olan dönem için geçerli değildir. Bu objektif görüş neye yarayacaktır? İthamı yapıyorlar, cevapsız kalınca doğrudur diyorlar. Bu açıklamayı onun için yapıyorum.
-Mali rapora gelince: Maşallah komprador değerinde paramız vardır, 90 milyon. Bu bütçe nereye gidiyor? 16 yılda gereken biçimde örgütlenemedik. Mali rapora göre, geçen dönem içinde örgütlenme için sadece 450 bin TL harcanmıştır! Daha cömert olalım. Parti görevlilerine, benzin için 2,931,300 TL verilmiştir. Bu arkadaşlar köyleri örgütlemek için mi dolaştılar? Çeşitli baskı giderleri için toplam 38,8 milyon lira için de açıklama istiyorum.

GENEL SEKRETER’İN KONUŞMASI
İlk sözü alan Güzelyurt delegesi Niyazi Düzgün, Berberoğlu’nun bir görüşüne katılmadığını söyleyerek şöyle konuştu: “Berberoğlu, her türlü açıklamayı yaptım, diyor. Buna rağmen saldırılar yine durmadı. Eğer suçlamalara devamlı yanıt verilecekse, başka iş yapmayacağız demektir. Her suçlamaya cevap verirsek, bu müdafaaya çekilme anlamına gelir.”
Daha sonra CTP Genel Sekreteri Naci Talat kürsüye geldi ve esas olarak dokunulmazlıklarla ilgili olarak konuşacağını belirtti. “Partinin iki dönem Genel Başkanı olan Berberoğlu’nun uyarılarını bundan böyle seçilecek arkadaşlar dikkate almalıdır, faaliyet raporu daha erken delegelere ulaştırılmalıdır” dedikten sonra, şunlara değindi:
-CTP’ye yapılan suçlamalardan rahatsız olanlardan biri de benim. 1971’den beri bu yapılıyor. Gobelci (Hitler’in propaganda bakanı Joseph Goebbels kastediliyor –Söz) propaganda bizde de kullanılmaktadır: Çamuru at, bunun yaratacağı etkiden yararlan. Sayın Özgür çeşitli demeçlerle bu konularda açıklık getirmiştir. 2-3 bin defa yapılan köy gezilerinde, kapalı-açık toplantılarda gereken yanıtlar verilmiştir.
-Kitlelerde yarattığımız umudu ve inandırıcılığı sarsmak için, başta Gobelci propagandanın en büyük kırması Denktaş olmak üzere, diğerleri de, bu saldırının ardını kesmemektedirler. Biz hem bu saldırının tahribatını düzeltmek için uğraşacağız, hem de yolumuzu sürdüreceğiz!
-Dokunulmazlıklar kaldırılırsa, susacak mı CTP kadroları, sıra neferleri? Buyursunlar kaldırsınlar, susturulamayacağını görsünler. Gerekirse biz parti faaliyetine yeni bir yer daha katarız: Hapishane.
-Sanılıyor ki dokunulmazlık kaldırıldığında milletvekilliği sona eriyor. Hayır. Anayasaya göre, ceza ancak dönem sonunda (1990’da) uygulanabilir. O zaman da milletvekili seçilirse bu arkadaşlar, 1995’e kalacak. Acaba bizi ceza çeker görmeye sizin ömrünüz vefa edecek mi?
-Biz Denktaş’ın asıl amacının siyasi olduğunu ispat edeceğiz.
-Denktaş, en keskin dişe sahiptir, ama CTP’de senin ısıracağın boyun yoktur!

SENDİKACILARIN KONUŞMALARI
CTP Mağusa milletvekili Ferdi Sabit, getirilen ekonomik paketin ne Osmanlı fatihlerince getirildiğini, ne de Nakşibendi şeyhlerinin cübbesi altından çıktığını belirterek, bunun ABD’nin monetarist politikası olduğunu ve bunalımdan çıkış için getirilip takdim edildiğini söyledi. Ekonomik yıkım paketinin döndürülemez olmadığını belirterek şöyle dedi: “Biz tüm demokratik güçler, emeğin birliğini geliştirdiğimiz oranda bu paketi geriletip, tarihin çöplüğüne atacağız.”
CTP Lefkoşa milletvekili ve DEV-İŞ Genel Başkanı Hasan Sarıca da, dünyanın dört bir yanından kendisi aracılığıyla CTP’lilere gönderilen selamları ileterek başladığı konuşmasında, geçmiş yıllarda parti çalışmalarına gösterilen engellemelerden söz etti ve şöyle dedi: “Biz eskiden de yılmamıştık. Dokunulmazlıklar kaldırılırsa ne yazar? Her üye yetkilidir. Biz gücümüzü, bilincimizi emekçi halktan almaktayız. Hepimizin de dokunulmazlıklarını kaldırabilecekler mi? Emekçiler var oldukça amaçlarına ulaşamayacaklardır.” Sarıca konuşmasını şu sloganlarla sona erdirdi: “Haydi, birlik-mücadele-dayanışma. Yaşasın proletarya enternasyonalizmi.”

BİR İŞÇİ DELEGENİN DEĞERLENDİRMESİ
İki yıl önce yapılan kurultayda da söz alarak, partinin çalışmasını eleştiren Güzelyurt bölgesinden inşaat işçisi bir delege, partisinin artan oylarına bakarak, 1990 veya 95’de CTP’nin mutlaka iktidar olacağını, ancak partinin bazı sorunlarının bulunduğunu belirterek sözlerine başladı. İşçi delege şöyle dedi:
-Partinin bilinç düzeyi çok düşüktür. Birçokları sağ, sol nedir bilmiyor, devletin ne demek olduğunu da bilmiyor. Özellikle sosyalizm ile kapitalizm arasındaki farkı halk bilmezse, nasıl sol partiye oy verecektir? Halk bir yanan, üyelerimiz bile sol’un görüşlerinden habersizdir. Bunun nedenleri şunlardır: Yönetim Kurulu ihmalkârdır. Gazete ekibi, yazarları pratik ve herkesin anlayacağı yazılarla, sosyalizm ve kapitalizm arasındaki farkı göstermiyorlar. Gazetenin dağıtımı yetersizdir, birçok köye ulaşmamaktadır. Sorumluluk sadece tavana ait değildir. Tabanda da vardır. Bir çay fiyatına olan gazeteyi alıp da içine bakmayan partililer vardır. Toplantılara gidilmiyor. Bazı arkadaşlar sadece seçimden seçime parti toplantılarına katılıyorlar. Herkes işim var deyip gelmiyor. Hiçbir şahsi çıkar gözetmeden, sorunları çözmeliyiz.
-Öneriler: 1. Eleştiri ve önerileri MYK mutlaka tartışmalı, uygun olanlar hayata geçirilmeli, 2. Eğitim ve toplantılar resmileşmeli, tarih belirtilerek katılım sağlanmalı, 3. Köy gezileri hızlandırılmalı, en azından her iki ayda bir yapılmalı. Gazetenin ulaşım sorunu mutlaka çözümlenmelidir.

MALİ SEKRETERİN YANITI
Berberoğlu’nun Mali Rapor’a ilişkin sorularını yanıtlamak üzere kürsüye gelen CTP Güzelyurt milletvekili ve Mali Sekreter Mehmet Cıva şu açıklamaları yaptı:
-Tek ve en güçlü silahımız örgüttür. Her zaman bu silahı yağlı, grasolu, işler vaziyette tutmak zorundayız. Örgütümüz olmayan çok az köy kalmıştır. Bunu gidermek için daha çok kaynak ayıracağız.
-Benzin için parti görevlilerine mil başına 30 TL, petrol zammından sonra 50 TL verilmektedir.
-Çeşitli baskı giderleri 4 büyük oylama için harcanmıştır. Afişler vd tüm bildiri ve broşürü içermektedir. Bu nedenle 9,440,650 TL tutmuştur. Başka yerde bastırsaydık 20-30 milyonu bulurdu. Basın-yayın yatırımları, 4-5 ay önce alınan matbaa makinasıdır. Reconditioned bir Heidelberg, 21 bin sterline alınmıştır. 18 milyon 200 bin TL’si ödenmiştir. Gazetemiz Yeni Düzen’in her gün açığı vardır. MYK talimatıyla Yeni Düzen için, bu açığı kapatmak amacıyla ayda 1 milyon TL vermekteyiz! Gazetenin tirajı artmalıdır. Üyelerimiz, gazeteyi haberlerle beslemelidir.

KARAR TASARILARI
Delegelere dağıtılan faaliyet raporu kitapçığının sonunda yer alan 16 karar tasarısı, tek tek okunarak, kurultay delegelerince onaylandı. Kıbrıs sorununa ilişkin kararda, adanın askersizleştirilmesi konusuna değinilmemesi dikkat çekti. Aslında adamız 1974 savaşı sonunda fiilen taksim edilmiş ve KKTC ilanı ile Güney’le olan bir birlik reddedilmiş olmasına rağmen, karar tasarısına 6. Madde olarak şu cümle eklendi: “CTP 9. (Olağan) Kurultayı -Enosis, çifte enosis ve taksime karşı olduğunu vurgular.”
Yukarıda da değinildiği gibi öneri, A. Mithat Berberoğlu’nundu. Yine aynı delege tarafından önerilen “Kıbrıs sorununun uluslararası bir toplantıda ele alınması girişimine şiddetle karşı çıkar” cümlesi, oybirliğiyle reddedildi. 6 yıldan sonra ilk defa “Türkiye halkı ile dayanışma” konulu bir karar tasarısının hazırlanıp, kabul edilmesi olumlu bir davranıştı. “Arap işçileri ve halkları ile dayanışma” mesajında Lübnan ve Suriye’ye değinilmemiş olması herhalde bir unutkanlık eseridir. Fas’tan “Morocco” diye söz edilmesi de, karar tasarısının tercüme kaynaklı olduğu izlenimini uyandırdı! “Üyeleri, emekçi halkı ile her harekete öncülük etmiş olan Partimizin kendi merkez binasına sahip ilk parti olması için çalışmalar yapmak üzere” MYK’yı görevlendiren karar tasarısı ise “kendi parti binamıza kavuşalım” başlığını taşıyordu.

SEÇİMLER
CTP 9. Olağan Kurultayı, 22 Ekim 1996 günü toplanmış olan genişletilmiş parti meclisinin önerisini onaylayarak, iki yıllık yeni dönem için tek aday olan Özker Özgür’ü yeniden Genel Başkanlığa seçti.
Daha sonra Parti Meclisi için önerilen 30 delegenin ismi okundu. Bunun üzerine söz alan A. Mithat Berberoğlu, Parti Meclisi için 45 adayın başvurduğunu belirterek, Parti Meclisi’nin 45 adayı 30’a indirme yetkisinin olmadığını söyledi. Bunun kabulü halinde güdümlü bir demokrasiden söz edileceğini, özgürlükçü demokrasiden söz edilemeyeceğini öne sürdü. Genel Sekreter Naci Talat kürsüye gelerek şu açıklamayı yaptı: “Genişletilmiş parti meclisi yaptığı ön seçimde 30 kişiyi önerme kararı almıştır. Diğer 15 arkadaşın bu göreve layık görülmedikleri anlamı çıkarılmamalıdır (?). İsterlerse şimdi de aday olabilirler. Genişletilmiş parti meclisi, parti yöneticilerinin güdümünde gösterilmemelidir. Parti kurultayına gösterilen saygının genişletilmiş parti meclisine de gösterilmesini istiyorum!”
Bunun üzerine 30 kişiye ek olarak Ahmet Mithat Berberoğlu ile Ahmet Hakkı Ertaç, adaylıklarını koydular. Geriye kalan 13 aday, adaylıklarında ısrar etmediklerinden isimleri de delegelerin bilgisine getirilemedi.
Böyle bir karşı çıkışa hazır olmayan Kurultay Başkanlık Divanı, verdiği 20 dakikalık aradan yararlanarak, 32 kişinin adının yazıldığı seçim pusulalarını hazırladı. Daha sonra tek tek isim çağrılarak, delegeler oylarını kullandılar. Bir öneri üzerine, Kurultayın kapandığı ilan edildi ve sayım, CTP Merkez Binasında yapıldı. İki ek adayın seçilemediği seçim sonuçları, genişletilmiş parti meclisi tarafından önerilen ilk 30 adayın Parti Meclisine seçildiğini gösterdi. Liste, 27 Ekim 1986 tarihli Yeni Düzen gazetesinde kamuoyuna duyuruldu.

CTP 9. OLAĞAN KURULTAYININ DEĞERLENDİRİLMESİ
Daha önce 2 Kasım 1986’da yapılacağı kamuoyuna açıklanan CTP 9. Kurultayının, o günün av mevsiminin başlayacağı tarih olarak saptanması üzerine, 26 Ekim’e alınmış olması ilginç bir karar olsa gerek. Parti kurultayı yerine, ava çıkmayı tercih edecek olan delegelerin politik bilinç düzeyi hakkında şüpheler doğması doğaldır.
Bizim bildiğimiz, parti kurultayları, bir partinin geçmiş dönem içindeki çalışmalarının gözden geçirilerek, gelecek dönem için hedeflerin konması amacıyla yapılır. CTP’de ise bu doğrultuda herhangi bir çaba görülmemiştir. Bölge örgütlerinden sadece birkaç delegenin söz almış olması, parti içinde CTP’nin dış ve iç politikalarının onay gördüğü anlamına mı yorumlanmalıdır? Yoksa kurultay daha çok dokunulmazlıkların kaldırılmasına karşı bir meydan okuma aracı olarak mı kullanılmak isteniştir? Faaliyet raporunun 34. sayfasında yer alan “Mücadelemizin ana hedefleri ve çıkış yolu” başlıklı bölümde, getirilen hiçbir yeni politika yoktur. Güçbirliği çabaları sonunda hedeflenenin ne olduğu, yıkılacak olanın yerine ne konacağı kesin çizgileriyle ortaya konmuş değildir. İki yıl önceki kurultayda ikili enosisçilere karşı federalizmin bayrağını açtıklarını duyuranlar, aradan geçen süre içinde federalizmden ne anladıklarını, ne bir broşürle, ne de bir konferansla kamuoyuna açıklamış değildirler. Liderliğin resmi federasyon tezi ile aralarında ne gibi farklılıklar vardır, bilinmemektedir.
Diğer önemli bir husus da şu: İlk defa resmi bir CTP belgesinde şu iddiayla karşılaşıyoruz: “Ülkemizin ve toplumumuzun somut koşullarını göz önünde tutarak bilimsel sosyalizm ilkeleri doğrultusunda mücadele eden bir partiyiz.” (agy, s.22)
Kendilerine “komünist” suçlaması yapıldığını, çamur atıldığını ve bunlardan 1972’den beri rahatsız olduğunu belirten, bunun yaptığı tahribatı gidermek için çaba gösterdiklerini söyleyen CTP yöneticileri, bu sözlerinde acaba ne kadar ciddidirler? Şimdiye kadar parlamentarist sağ sosyal demokrat bir çizgi izleyen CTP yöneticileri, ya bilimsel sosyalizmim ilkelerinden habersizdirler, ya da kendi kişisel çıkarları doğrultusunda, bu ilkeleri açıkça saptırmaktadırlar. Sırf parlamentodaki koltuklarını korumak için KKTC’nin ilanına onay verenler, iki yılda o devletin bütçesinden partilerine 48 milyon TL’ye yakın gelir sağlayanlar, bunu hiç de “ülkemizin ve toplumumuzun somut koşullarının göz önünde tutma” şeklinde takdim etmeye yeltenmesinler. Yoksa üzerlerine atıldığını iddia ettikleri “çamur”u, şimdi “makyaj” olarak mı kullanmak arzusundadırlar? Göreceğiz, izleyeceğiz. Çünkü bilimsel sosyalizmin teori ve pratiği birbirinden ayrılamaz bir bütündür. Emekçi halkımızın ileri unsurlarını cezbetmek için kullanılan bir makyaj malzemesi ise asla değildir.

(Bu yazı, “Söz özel muhabiri” imzasıyla, haftalık Söz dergisinin 31 Ekim 1986 tarihli 55. sayısında yayımlanmıştır.)



10 Haziran 2015 Çarşamba

CTP’NİN KURULUŞUNA İLİŞKİN BAZI ANILARDAN-1

Cumhuriyetçi Türk Partisi’nin 27 Aralık 1970’de kurulması üzerinden tam 25 yıl geçmiş. Bir zamanların istenmeyen muhalefet partisi, aradan geçen süre içinde Kıbrıs Türk liderliğinin “onsuz hükümet kurulamayan” partisi haline dönüştürülmüş. Kıbrıs Türk toplumunun siyasal tarihini ileride yazacak olanlar, bu başkalaşım süreciyle ilgili ilginç saptamalarda bulunacaklardır. Biz burada, CTP’nin kurucularından ve ilk Genel Başkanı olan avukat Ahmet Mithat Berberoğlu’nun, 25. kuruluş yıldönümü nedeniyle Yeni Düzen gazetesinde çıkan “CTP nasıl ve neden kuruldu?” başlıklı iki yazısından bazı bölümleri aktararak, geçmiş siyasal yaşamımızla ilgili önemli gerçekleri bir kez daha vurgulayacak ve bu vesileyle bir başka CTP kurucusundan partinin kuruluşunun öncesiyle ilgili pek de bilinmeyen bazı noktaları belirteceğiz.
Berberoğlu, 1970 öncesi yer alan olaylardan ve bir siyasal partinin kurulması fikrini ortaya çıkaran nedenlerden söz ederken, 1955 sonrasında zamanın İngiliz sömürge yönetiminin Kıbrıs Türk liderliği ile birlikte Türk-Rum çatışmasının nasıl başlatıldığını şöyle anlatıyor:
“İngiliz İdaresi, EOKA saldırılarını kendilerine dönük olmaktan çıkarıp, Türklere para karşılığında giydireceklerı üniforma ile Türk  toplumuna dönük bir saldırı haline getirmeyi ve Rum-Türk çatışmasını başlatmayı öngörüyordu. Biz, Türklerin İngiliz teklifini reddederek İngilizlerin tuzağına düşmeyi önlemek istiyorduk. Plan gayet sarihti. EOKA mensupları, Yardımcı veya Özel Polisleri İngilizin üniformalı silahlı elemanları olarak öldürecek ve öldürülen üniforma içinde Ahmet veya Mehmet olduğu ortaya çıkınca, Türk Cemaatı ile EOKA’nın arası açılacak ve kısa zaman içinde EOKA’nın başlattığı saldırı Türk-Rum mücadelesi haline getirilecekti. İngiliz Müstemleke İdaresi bu gelişmeyi istismar ederek dünyaya karşı, iki toplum çarpışıyor, ben de düzeni ve barışı koruma tedbirleri almak zorunda kalıyorum diyebilecekti. Bu önerimiz ve açıklamamız karşısında, üst kademe Başkanı (Dr.F. Küçük), “Konu gerçekten önemlidir, ancak biz daha yüksek makamların görüşünü almadan karar vermiyelim diyerek, meseleyi tetkike almıştı. İki hafta sonra beni telefonla arayarak, “En üst Makamın görüşünü açıkladı - Alınız İngilizin parasını, vurunuz düşmana tekmeyi”. Bu görüş karşısında önerim değerlendirilmedi. Sonunda Türk Cemaatı olarak çok zararlı çıkacağımızı düşünerek moralim bozulmuş ve haftalarca üzüntü içinde bocalamıştım... (1960’da) İngiliz İdaresi, Yardımcı Polis, Özel Polis ve Komando yazılıp EOKA’ya karşı görev yapan Türkleri unutmamış, onlara mali yardım yaparak İngiltere’ye  yerleşmelerini sağlamak suretiyle canlarını kurtarma teklifini yapmıştı. Birçok eski Yardımcı ve Özel Polisler ile Komandolar bu teklifi kabul edip aileleriyle birlikte Londra’ya göç etmişlerdi. Sayıları Toplumumuzun nüfusu açısından çok önemli olan bu zorunlu göçmenleri kaybetmek suretiyle, yanlış kararın sonucu olacak toplumumuz bir sille daha yemişti.” (27.12.1995)
Berberoğlu, 1960 sonrasındaki Temsilciler Meclisi’ndeki Türk üyelerin özgür bireyler olarak çalışmalarının engellendiğini de şöyle anlatmaktadır:
“Temsilciler Meclisinde bulunan 15 Türk Milletvekilinin oluşturduğu Meclis Grubu ne yazık ki düzensiz ve disiplinsiz olarak çalıştığı için belli odakların etkisi altında kalarak, doğruyu ve gerçeği görememesi nedeniyle, Meclisteki Türk kanadına tanınmış olan Anayasal hak ve yetkilerin, Devlet, Memleket ve Vatandaşlık aleyhine kullanılması gibi çok hatalı ve tehlikeli kararlar alınmasına yol açmıştı. Böyle bir olayı önlemek için 1962 yılında TC Büyükelçisi Sayın E. Dırvana hepimizi Büyükelçiliğe davet ederek bizi ikaz etmesi ve atılması kararlaştırılan yanlış adımın geri alınmasını istemesi karşısında, 15 Türk Milletvekili, Sayın Büyükelçinin huzurunda, yanlış adımın atılmayacağı hususunda söz vermiş olmasına rağmen, 2 gün sonra, kendisine “Büyük” dedirten kişinin telkiniyle, Mecliste aynı yanlış adımı atmak gafletini göstererek, önemli bir tasarının yasalaşmasını önlemişti. Bu olay, benim siyasal örgütlenme gereksinimi doğrultusundaki inancımın ve gayretlerimin haklı olduğunu açıkça ortaya koymuştu... (Aralık 1963’den sonra) Kendisine “Büyük” dedirten kişi veya kişiler, bu kez Kıbrıs’tan sürgün edilmiş iddiasıyle, Kıbrıs Türk toplumuna sahip çıkmaya cesaret edememişler ve hatta sürgün safsatasıyle, kahramanlık iddiasına sarılmışlardı. “Büyük”lerin Lefkoşa’da kalan müritleri, başta bayrağı olmak üzere, iki toplumun referandumu ile kabul edilmiş olan Kıbrıs Cumhuriyetine ait tüm kurum ve kuruluşları, düşüncesini ortadan kaldırmak kampanyası başlatarak, Türklerin yaşadığı bölgelerde kaos yaratmışlardı. Bu karanlık günlerde, Türk kesimlerini zapturapta almak ve Türk toplumunun acil ihtiyaçlarını sağlamak, güvenlik ve disiplini oluşturmak için merhum Dr. F. Küçük başkanlığında GENEL KOMİTE adı altında bir üst organ kurulmuştu. Genel Komitenin bir üyesi ve Birleşmiş Milletler Barış Gücü nezdinde “Political Liaison Officer” (Siyasal İrtibat Görevlisi) olarak dört yıl süreyle (1964—1967) hizmet ettiğim bu Komitede yapılabileceğin en iyisinin yapılması için büyük gayret gösterildiği halde, siyasal örgütlenme eksikliği devamlı olarak kendini gösteriyordu. 1967 yılına kadar görevini devam ettiren Genel Komite, bir süre sonra Kıbrıs Geçici Türk Yönetimi adı ile kabuk değiştirmiş ve bu değişiklik yapılırken yine siyasal örgütlenme gözardı edilmişti. Toplumun siyasal örgütlenmesinden üst düzey yetkililerinin çekindiği, hatta korktuğu açıkça ortada idi. Niye çekiniyorlardı; amaç Topluma yardım etmek, Toplum yararına hizmette bulunmak idiyse, Toplumda siyasal örgütlenmeyi önlemenin manası ne olabilirdi. Bu sorular beni devamlı olarak meşgul etmiş ve üst düzeydeki politikacıların iyi niyet göstermediklerine ve Toplumu “cemaat” hatta “ümmet” veya “kabile” statü­sünde tutarak, istismar yoluyle şahsi veya bir avuç kafadarının menfaatlerini korumaya yönelik niyetin hakim olduğuna inanmıştım. Bu inanç bende kökleştiği zaman 1969 yılı sonları idi. 1970 yılı içinde milletvekilliği seçimleri yapılacaktı. Yıllar boyunca hayal ettiğim çağdaş bir siyasal Parti kurulması zamanı geldigine inanıyordum... Kurulacak olan siyasal partinin program ve tüzüğünü hazırlayarak gerekli olan müracaatı yaptık. Müracaatımıza olumlu cevap gelmedi. Bize Temmuz 1970’de yapılacak olan seçimlere partisiz katılınız, seçimlerden sonra istediğiniz Parti’yi kurmaya izinli sayılacaksınız, deniliyordu... Temmuz 1970 seçimleri yapılmış, tansiyon normal düzeyde seyrediyordu. Bize yakılan yeşil ışıktan yararlanma zamanı gelmişti...” (28.12.1995)
Ahmet Mithat Berberoğlu, devamla 27 Aralık 1970 günü kurulan CTP’nin, Siyasal Partiler Yasası olmadığı için önce Türk Cemaat Meclisi’nin Dernekler Yasasına göre gecikmeli de olsa tescil ettirildiğini, 1975’deki KTFD Anayasası’nın kabulünden sonra da yasal siyasal parti statüsünü aldığını anlatmaktadır.   
(sonu haftaya)

CTP’NİN KURULUŞUNA İLİŞKİN BAZI ANILARDAN-2
Yeni Batı Trakya adlı ve İstanbul’da yayımlanan bir dergide, gazeteci Nazım Şen tarafından kaleme alınmış “Nevzat Karagil’in Hayatı ve Mücadeleleri” başlıklı yazı dizisinde şöyle denmektedir:
“CTP’nin kuruluşuna 1961 yılında başlanmış ve parti ancak 1970 yılında kurulabilmiştir. 9 yılda kurulabilen ve 23 yıl sonra iktidar ortağı olabilen CTP’nin kuruluşunda da Nevzat Karagil’in etkisi olmuştur... Ergazi’li Nevzal Karagil, CTP’nin kuruluşunu 1961 yılında Lefkoşa’da başlatmıştır... 1961 yılı başlarında 40 yıllık arkadaşı ve meslektaşı ünlü avukat Ahmet Mithat Berberoğlu’nun Lefkoşa’daki Ankara Sokak’ta 5 No’lu yazıhanesinde avukatlık stajını yaparken Karagil, planı ve programı olan bir Türk partisinin kurulması çalışmalarını da yürütüyordu. Kıbrıs Cumhuriyeti Büyükelçisi Kıbrıs kökenli Emin Dırvana, Elçilik Basın Ateşesi Kıbrıs doğumlu ... diplomat Mehmet Ali Pamir’le temaslarda bulunuyor, Türkiye ve İngiltere yüksek okul ve üniversitelerinden mezun olanlarla Kıbrıs’ta serbest meslek sahibi başarılı aydın, işadamlarıyla biraraya gelerek kurulacak parti için ön çalışmalarını yürütüyordu... Arkadaşlarının görüş ve önerileri doğrultusunda Nevzat Karagil tarafından hazırlanan ve Mehmet Ali Akpınar tarafından daktilo edilen kurulacak siyasi partinin tüzük ve çalışma programları hem Kıbrıs’ta, hem de Türkiye’deki Kıbrıslılar ve Dışişleri Bakanlığı Kıbrıs Masası’nda çok olumlu karşılanmıştı.
                Kurulacak partinin beş isim içinde Nevzat Karagil’in teklif ettiği “Cumhuriyetçi Türk Partisi – CTP” adı üzerinde karar alındı ve amblemi de “üzüm salkımı” oldu.
                Partinin kuruluşu açıklanacağı sırada Ömerge (Bayraktar olmalı- A.An) Camii’nin bombalanması olayı vuku buldu. Bu nedenle partinin kuruluşu ileriye bırakıldı. Bu olay unutulduktan bir süre sonra, partinin kuruluşu gerçekleşip açıklanacağı sırada Avukat A. Muzaffer Gürkan ve Avukat Ayhan Hikmet’in öldürülmeleri, acı bir olay oldu. Bu olay da unutulur gibi olduktan sonra partinin kuruluşu açıklanacağı sırada 21 Aralık 1963 olayı başladı. 21 Aralık 1963 olayı bir türlü sona ermiyor ve partinin kuruluşu bu yüzden bir türlü yapılamıyordu... (1968’de) CTP, resmen kurulmamasına rağmen Dr. Fazıl Küçük’ün karşısına Kıbrıs Başhakimi Mehmet Zekâ Bey’i çıkarmayı kararlaştırdı. Zekâ Bey’in adaylığı hususunda görüşmelerde bulunmak üzere Nevzat Karagil Ankara’ya gitti ve Ankara’da ilgililerle görüşerek Zekâ Bey’in adaylığı üzerinde olumlu hava yaratırken, beklenmedik bir anda Zekâ Bey’in adaylığı haber olanak etrafa sızdırıldı. Ve bu acelecilikten ötürü Zekâ Bey’in adaylık hususu suya düşmüş oldu. Böylece bir fırsat daha kaçırılmış oldu.
Dr. Fazıl Küçük’ün Cumhurbaşkanı Muavinliği ilan edilince partinin kuruluşu tekrar yürütülmeye başlandı. Çalışmalar ağır yürüyordu; tekrar Ankara’ya gidip ilgililerle ve ileri gelen Kıbrıslılarla görüşmek icap etti. Karagil 1969 ve 1970 yılları içinde Ankara ve İstanbul’a üç-dört kere gitti. Fakat Nevzat Karagil, partinin kurulması ve açıklanması için her türlü hazırlığı bitirdikten sonra, Kıbrıs’a dönüş yolunda iken, partinin CTP adıyla 27 Aralık 1970 tarihinde kurulduğunu acı içinde öğrendi. Oysa partinin kuruluşu üç merkezde yapılacak ve basın toplantılarında açıklanacaktı. Başta Berberoğlu olmak üzere, bir kısım kurucu olacaklarla öyle mutabakata varılmıştı. Bu mutabakata göre, Avukat Ahmet Mithat Berberoğlu Lefkoşa’da,  Avukat Nevzat Karagil İstanbul’da, Avukat Cahit Yılmazoğlu da Londra’da yapacakları basın top­lantılarında CTP’nin kuruluşunu dünyaya açıklayacaklardı. CTP’nin kurucuları Ahmet Mithat Berberoğlu, Ahmet Mithat Akpınar, Avukat Hüseyin M.Celâl, Avukat Ayhan Çiftçioğlu, Hüseyin Ziya Demircioğlu, Mustafa Sıtkı Dersev, Dişhekimi Ramiz Gökçe, Dr.Şemsi Kazım, Ahmet Mutallip, Derviş Ahmet Raşit, Özker Yaşın, Avukat Hüseyin Cahit Yılmazoglu idi.
               Nevzat Karagil, CTP’nin kurucuları arasında dahi gösterilmedi. (Turancı olması buna gerekçe olarak söylenmiş. -A.An) Buna rağmen Karagil başta, Genel Başkan olan Avukat Ahmet Mithat Berberoğlu’na her türlü desteği vermekte geri kalmadığı gibi, onunla olan ilişki ve arkadaşlığını sür­dürdü ve  halen sürdürmektedir.
           CTP’nin kuruluşu sağlıklı olmadı. Berberoğlu’nun Genel Başkanlığı da Dr. Fazıl Küçük’ün aşiret idareciliği kadar dahi başarılı olamadı.
              Avukat Mithat Berberoğlu’ndan sonra CTP’nin Genel Başkanı olan Özker Özgür’ün ve bir kısım arkadaşlarının mutlu Barış Harekâtından sonraki tutumu ve politikası bu partinin başarılı olmasını engellemiştir. Bu son seçimlerde eski tu­tum ve politikasını bırakıp Toplumcu Kurtuluş Partisi (TKP)’nin daha olumlu ve daha milli politikasını kabul edince, bu seçimlerde daha başarılı olmuş ve Ku­zey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde hükümet ortağı olmuştur.” (Sayı:123, Kasım-Aralık 1993)
               
              Kendisinin bir Rumeli Türkü olduğunu yazan Nazım Şen, Nevzat Karagil’in anılarına dayanarak kaleme aldığı yazısının sonunda, Türkiye’deki Kıbrıslılar arasında yaptığı bir araştırmada “CTP’nin son beş-altı aydan bu yana genel tu­tumundaki değişiklik nedeniyle Türkiye’deki Kıbrıslılar CTP’ye artık şüphe ile bakmamaktadır” şeklinde bir yargıya vardığını aktarmaktadır.
                Görüldüğü gibi, Nevzat Karagil’in verdiği bilgilere göre, CTP’nin kuruluş çalışmaları Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilk kuruluş yıllarına, yani 1961’e kadar uzanmaktadır. Bu arada 27 Eylül 1960 günü, her ikisi de avukat olan Ahmet Mu­zaffer Gürkan ile Ayhan Hikmet’in haftalık Cumhuriyet gazetesinin çevresinde toplanmış demokratların oluşturduğu Kıbrıs Türk Halk Partisi’ni de anmak gerek. Bilindiği gibi iki avukatın 23 Nisan 1962 gecesi öldürülmeleri ardından bu mu­halif siyasal örgütlenme girişimi de akamete uğramıştı.
            Kıbrıs Türk siyasal partileri ve muhalif hareketlerinin geçmişiyle ilgili olarak ileride yazılacak tarih kitaplarında, şüphesiz daha ayrıntılı bilgiler verilecek ve var olan boşlukların giderilmesine çalışılacaktır. Ama CTP gibi bir partinin ilk kuruluş çalışmalarıyla ilgili yukarıda özetlenen bilgilerin, bugünkü CTP yönetimi tarafından göz ardı edilmesi, ya da bilinmemesi bir eksikliktir.
  Daha da önemlisi, bazı çevreler tarafından öne sürüldüğü gibi, CTP’nin bizzat Kıbrıs Türk liderliğinin bir kanadı tarafından kurdurtulduğu ve “muhalif, komünist güçlere karşı mücadelede CIA’den para sızdırma aracı olarak kullanıl­dığı”, karşısında oluşturulan sözümona Atatürkçü derneklerle de mücadelenin kızıştırıldığı şeklindeki iddialara, o günleri yaşayanlar tarafından açıklık getirilmelidir. Bunun da ötesinde, Berberoğlu’nu Genel Başkanlıktan indirtip, yerine Özker Özgür’ü getirten, AKEL sempatizanı grubun bütün çalışmaları, yazıya dökülüp, siyasal tarihimizin arşivlerine bir an önce kazandırılmalıdır. Başta Özker Özgür olmak üzere, o günün kadrolarından bu görevin yerine getirilmesini bekliyoruz.

(İki yazılık dizi olarak hazırladığım ve ilk bölümü Yeni Çağ gazetesinin 21 Ocak 1996 tarihli 263. sayısında yayımlanmak üzere verdiğim bu yazılar, gazete yönetimi tarafından sansür edilerek yayımlanmadı. Ben de, 23 Eylül 1990 tarihli 4. sayısından beri her hafta yazdığım bu gazeteye artık yazı vermeme kararını aldım.)