12 Şubat 2016 Cuma

YANLIŞ YÜRÜTÜLEN BİR VİCDANİ RED KAMPANYASININ İÇYÜZÜ


29 Haziran 1993 günü telefonum çaldı. İzmir'den arayan ve kendisini Selim Uyurkulak olarak tanıtan kişi, ICOM (Uluslararası Vicdani Redciler Toplantısı)'un İzmir şubesi olarak bir toplantı düzenleyeceklerini ve benim de bu toplantıya katılarak, Kıbrıs konusunda resmi Kıbrıs politikası'nın bir muhalifi olarak bir konuşma yapıp yapmayacağımı sordu. Adımı CTP Genel Başkanı Özker Özgür'den aldığını söyleyen Uyurkulak, beni tekrar arayacağını ve daha kesin bilgiler verebileceğini söyledi. CTP'nin resmi Kıbrıs görüşüne yaklaştığı için beni önermiş olmalarını normal karşıladım. O nedenle Özker Bey'i arayıp, herhangi bir şey sormadım.
İzmir'den bir yanıt gelmemesi üzerine verilen numarayı aradım ve bana kesin kararın o gün, yani 5 Temmuz'da verileceği söylendi. 8 Temmuz günü beni yeniden arayan Uyurkulak, sözü edilen toplantıya Özker Özgür ile Hürrem Tulga'nın davet edilmesi kararının alındığını bildirdi. Bu işin içinde bir bit yeniği olduğunu anlamıştım, ama olay öyle kaldı.
14 Temmuz ve 21 Temmuz 1993 tarihli Yeni Düzen gazetelerinde Özker Özgür, kendi köşesinde yazdığı yazılarda, 11-17 Temmuz 1993 tarihlerinde Ören'de yer alan ICOM-1993 toplantısıyla ilgili izlenimlerini aktardı. Ocak 1990'dan bu yana yayımını durdurmuş olan Özgürlük dergisinin editörü olarak kendini takdim eden Hürrem Tulga ile CTP Genel Başkanı Özgür'ün bu toplantıda sundukları bildirilerin metinleri de, 23 Temmuz 1993 tarihli Yeni Düzen'de yayımlandı. Tulga, birlikte çalışmalarına katıldığımız "Bağımsız ve Federal Kıbrıs için Temas Grubu"nun "Temel Görüşler" başlıklı bildirgesini oradaki katılımcılara dağıttığından söz ettiği yazısında, ne yazık ki üzerimize konan yasaklardan hiç söz etmiyordu. Bir buluşmamızda kendisine bundan söz etmişsem de, bana ICOM yetkililerinin Kıbrıs'a geleceklerini ve benimle görüşmelerini sağlayacağını söyledi.

KILIF HAZIRLANIYOR
Bu arada Hürrem Tulga'nın Temas Grubu'nda çalışmış arkadaşların bilgisi dışında,
5-6 kişiyle birlikte, ilki 5 Temmuz 1993'de olmak üzere bir dizi "aydınlar toplantısı" düzenlemekte olduğunu öğrendim Dar ve belirli bir gruba yönelik olarak yapılan toplantıların Ağustos ayı sonlarında yapılanında, Hürrem Tulga'nın "vicdani red" konusunu ortaya attığını ve katılımcıların konuya pek de sıcak bakmadıklarını işittim. Bir insan hakları derneği oluşturmak için toplantılara devam edileceğini bize aktaran arkadaşlar, bu konuda geçmişte bir çalışma yapıp ve Strazburg'daki Avrupa İnsan Hakları Komitesi'ne başvuruda bulunmuş olan Temas Grubu'nun bu toplantılardan haberdar edilmemiş olmasını ve dışlanmaya çalışıldığını eleştirdiler. Ama konuya dar grupçu çıkar ilişkileri açısından bakan Tulga, tutumunu düzeltmeyince, toplantılara baştan beri katılmış olan bazı sosyalist arkadaşlar artık katılmamaya karar verdiler ve konuyla ilgili herkese hitap etmeyen bu tür çalışmaların başarısızlıkla sonuçlanmaya mahkum olduğunu belirttiler. Benim Hürrem'e yönelik sorularıma ise, açık herhangi bir yanıt alamadım.
Bu arada Viyana’daki ICOM merkezinden Andreas Rabl'ın Lefkoşa'ya geldiğini ve sadece Hürrem Tulga ve yakın çevresi ile görüştürüldüğünü öğrendik. Şair Neşe Yaşın'ın evinde misafir ettiği Rabl'ın, görüştüğü kişilere "eğer bir örgüt çalışması yapılmamışsa, ben vicdani red olayına girilmemesini öneriyorum" dediği duyuldu. Sanırım, Rabl, temaslarından sonra bu konuda toplum içinde herhangi bir çalışmanın yapılmadığını görmüş ve haklı olarak girişimcileri uyarmıştı.

"SEVGİLİLER MÜCADELESİ"
Eylül ayı başında, Andreas Rabl tarafından İngilizce olarak hazırlanmış ve 20 Ağustos 1993 tarihini taşıyan "Bölünmüş bir ülke olan Kıbrıs’ta şovenizm ve militarizme karşı sevgililerin mücadelesi" başlıklı 4 sayfalık bir metin dağıtıldığını öğrendik ve Mağusa'dan bir kopyasını elde ettik. Rabl tarafından yazılan metin, bazı kısımlarının çıkarılmasından sonra, aynen bu kez de Neşe Yaşın imzasıyla 23 ve 24 Eylül 1993 tarihli Yeni Düzen gazetesinde resimli olarak yayımlandı. Metne Neşe Yaşın tarafından konan başlık ise şöyleydi: "Şovenizme karşı sevginin direnişi -Salih, Yoda ve Melissa- onlar birbirlerini sevdiler ve aşk sınır tanımazdı."
"20. yüzyılın düşman milliyetçiliğin karşısında direnen aşkın hikayesi" diye bir pembe dizi havasında anlatılan ve "başkalarına anlatınız ki bu masal dilden dile yayılsın. Baskının ve kötülüğün yarattığı destanı herkes öğrensin" önermesiyle sunulan olay şudur:
            1990 yılı ortalarında "Rum pasaportu" almak amacıyla İngiltere üzerinden Güney Kıbrıs'a giden 1965 doğumlu Kıbrıslı bir Türk olan Salih Askeroğlu, orada nişanlandığı Yoda Nikalau Theodoru adlı Rum kızıyla, kendilerine Rum kesiminde insanlık dışı muamele yapıldığını öne  sürerek, 21 Şubat 1992 tarihinde insanca yaşamak için KKTC'ye kaçmıştı. B&yarmudu bölgesinden geçip KKTC makamlarına sığınan çiftin 22 Şubat günü Derviş Paşa Konağı'nda düzenledikleri basın toplantısında "Rum'un baskı ve zulmü"ne ilişkin olarak söyledikleri 23 Şubat 1993 tarihli Kıbrıs gazetesinde yer almıştı.
           İfadeleri alındıktan sonra serbest bırakılan Salih ile Yoda, Mağusa’da yaşamaya başlamışlar ve hamile olan Yoda, Melissa adı verilen bir kız çocuğu dünyaya getirmişti. İnşaat işçiliği yapan Salih'in askerlik görevi için 24 Eylül 1993'de çağrısı çıkmıştı.

SALİH İLE YODA İKNA EDİLİYOR ^
Sonradan öğrendiğimize göre, askerlik hizmetini yapmak istemeyen Salih, Yoda'nın tedavi için Londra'ya gitmesi gerektiği şeklinde doktor raporu alarak, askerliğini tecil ettirmek üzereydi ve bu konuda Yeni Kıbrıs Partisi Genel Başkanı Alpay Durduran'dan yardım görmüştü. Fakat Hürrem Tulga'nın ICOM'a dayanarak başlatmak istediği "vicdani redde dayalı- askerliğe hayır kampanyası” öncesinde toplum içinde herhangi bir aydınlatıcı çalışma yapmadan ve daha da önemlisi, başka ülkelerdeki gibi gerçekten vicdani veya dinsel bir nedene dayanmadan, sadece askerlik yapmama isteği ve Kıbrıs'taki durumdan yararlanmaya yönelik olarak girişilen bu olayın fiyaskoyla sonuçlanacağı daha işin başından anlaşılmıştı. Zaten dar bir grubun siyasal gösterisi şeklinde hazırlanmış olan bu kampanya, sempatiden çok tepkilere neden oldu. Salih, gerçekten vicdani nedenlerle askerlik hizmeti yapmak istemiyorsaydı, göreve çağrıldığı gün gider ve sivil görev yapmak istediğini bir dilekçeyle ilgili makamlara iletebilirdi. Oyunu kurallarına göre oynamayı bilmeyen Salih'in akıl hocaları, onun göreve çağrıldığı gün olan 24 Eylül 1993'de kampa gitmesine engel olarak, KTÖS lokalinde bir basın toplantısı düzenlemesini sağladılar.
Basın toplantısında "ne kadar zorlarlarsa zorlasınlar, askere gitmeyeceğim. Hapise girmeyi göze aldım" diye konuşan Salih "hangi koşullarda olursa olsun bir orduya hizmet etmeyi reddediyorum. Ordudan tamamıyla bağımsız olarak tasarlanacak farklı bir sosyal hizmeti kabul etmeye hazırım" diyordu. "Asker elbiseleriyle kızımı, eşimi nasıl kucaklayacağım? Bana insan öldürmeyi öğretecekler. Hangi düşmanı öldüreceğim. Eşim Yoda'yı mı? Kızım Melissa'yı mı? Yoksa onların akrabalarını mı?" sorularını da soran Salih, Türk kesimine geçtiği zaman yayımladığı basın bildirisinin kendisine zorla imzalattırıldığını da öne sürdü. (Yeni Düzen, 25 Eylül 1993) Aynı gün Askeroğlu ve onun gibi düşünen herkese askerliği red hakkının verilmesi amacıyla Cumhurbaşkanı Rauf Denkta’a mektup gönderme kampanyası başlatıldı.

DOST GAZETECİLER KULLANILIYOR
Hürrem-Neşe ikilisinin Türkiye'deki bazı dostları da kampanyaya dahil edilmişti. 27 Eylül 1993 tarihli Aydınlık gazetesinde yazan Cezmi Ersöz, şöyle diyordu: "Yoda (21) ile Salih (28), aşklarını korurken aynı zamanda Kıbrıs'ta barışın tarihini yazmaya başladılar... Salih'in askere alınacağı gün ben Lefkoşa'daydım... Ama hiç de yalnız değillerdi, iki halkı birbirlerinden ayıran savaşın, şovenizmin yarattığı tüm acıları yaşamış bir grup Kuzey Kıbrıslı Türk, barışın tarihini onlarla birlikte yazmaya kararlıydılar."
Tarih yazan Ersöz, evinde kaldığı arkadaşı Neşe'nin nabzına göre şerbet vermeyi de ihmal etmiyordu: "Kuzey Kıbrıslı şair Neşe Yaşın, o acımasız savaşta bütün mutluluğunu, çocukluğunu, çekilen sınırın öbür tarafında kalan evinde bırakmaya mecbur bırakılan sevgili Neşe, bu barış için her şeyini feda etmeye kararlı görünüyordu, Salih'in reddini dünyaya duyururken."
Anlaşıldığına göre Ersöz, bu kampanyanın aksak başlatıldığı konusunda bazı eleştileri duymuş ve "içlerinde sol görüşlü insanların da bulunduğu birçok Kuzey Kıbrıslı, Salih'in görüşlerine katılmayabilir" diyerek, yine de bildiğini okumuştu: "Bugünlerde Kuzey Kıbrıs'ta barış kışkırtıcıları barışın tarihini yazıyorlar."
Ne yazık ki, Ersöz ve Kıbrıslı arkadaşları barış mücadelesinin kışkırtmayla yarar değil, zarar göreceğinin henüz bilincine varamamışlar, işin sadece propaganda ve gösteri yönüyle ilgilenmişlerdi. Nitekim, tarihe yazılanın ne olduğu ileride ortaya çıkacaktı.
Yanlış bir şekilde başlatılan ve pili bitmiş bir siyasetin temsilcisi olan Hürren Tulga ile kendinin reklamını yapmaktan başka bir hedefi olmayan Neşe Yaşın'ın yürüttükleri bu kampanya için kullanılan Yeni Düzen gazetesi, 27 Eylül 1993 günü yayımladığı "Semih Akay" imzalı bir mektupta şunları yazdı:
"Salih Askeroğlu ismindeki kardeşimiz, askerliği reddederek ülkemizdeki muhalif hantallığa ciddi bir darbe vurmuştur... Ben, Salih Askeroğlu'nun mücadelesini desteklerken, onun bu anlamlı tavrı etrafında birleşilmesi için tüm örgütlere ve bireylere çağrıda bulunuyorum. Aydın tavrı taşıyan ve insan haklarını önemseyen insanlar için bu olay mihenk taşı olacaktır. Yürekten inanıyorum ki, bu çıkışın genişlemesiyle askersizleştirilmiş bir toplum olma yolunda önemli adımlar atacağız. Tüm ilerici, demokratik düzen savunucusu örgütler ve bireyler, sanatçılar vs bu olay gerçek yaşamın yeni gündemidir. İnsanlığa ısrarla sahip çıkmalıyız."

ARABA ATIN ÖNÜNE KOYULDU
Yanlış bir biçimde ve dar grupçu bir zihniyetle başlatılan bu kampanyaya ilgi gösterilmemesinin nedeni, sanırım yukarıdaki "iddialı" sözlerden de anlaşılabilmektedir. Arabayı atın önüne koymak deyimi tam da yerinde söylenebilir.
Toplum içinde yer etmemiş ve yeterince çalışma yapılmamış konularda kampanya açmak veya çalışmak, bizde daha çok Türkiye'deki benzeri hareketleri kopya etmek şeklinde olmaktadır. Bilindiği gibi, Türkiye'de ilk defa 1990 yılında Tayfun Gönül ve Vedat Zincir adlı iki genç, Sokak adlı haftalık derginin desteğinde "askerlik yapmayı reddetme" kampanyasını başlatmışlar, ama bu hareket herhangi bir sonuç alamadan, derginin kapanması ve Tayfun'un para cezasına çevirttiği üç aylık hapis cezasıyla bitmişti.

ÖRNEK TÜRKİYE'DEN
ICOM'un 1992 yazında Fransa'da yaptığı toplantıda, 1993 yılındaki buluşmanın Türkiye'de yapılması kararı alınmış ve 6 aylık bir hazırlık-tartışma çalışması ardından Aralık 1992'de İzmir'de "Savaş Karşıtları Derneği" kurulmuştu. Yeni seçilen hükümet, askerlik görevini 18 aydan 15 aya indirmiş ve gerek basında, gerekse siyasetçiler arasında sivil askerlik hizmeti yapılabilmesi olanakları tartışılmaktaydı. İzmir'deki Savaş Karşıtları Derneği'nde bir araya gelen, biri Almanya'da yaşamakta olan 6 dernek üyesi askerliğe gitmeyeceklerini açıklamışlar ve Belçika, Yunanistan ve Avusturya'dan gelen redcilerden destek görmüşlerdi. (Cumhuriyet, 18 Ocak 1993)
Derneğin yayın organı olan "Bakaya"nın Ocak 1993'de çıkan ilk sayısında şöyle denmekteydi: "Hiçbir ideolojinin yol göstericiliğini kabul etmiyoruz. Hiçbir görüşün tekelinde değiliz. Hiç kimsenin yan kuruluşu, destekçisi değiliz. Böyle de kalacağız... İsyancı bir dernek. Otoriteye karşı itaatsizliği, her türlü baskıya karşı isyanı savunan, haksızlıklara karşı çıkan bir dernek. Anlayışımız bu, yaklaşımımız bu."
Mart 1993'de Türk-Kürt çatışmasının barışçı yollardan çözümlenmesini isteyen bazı dernek ve sendikaların Barış Platformu oluşturmalarına öncülük eden Savaş Karşıtları Derneği, 11- 17 Temmuz 1993'de de Milas-Ören’deki ICOM-1993 toplantısını örgütlemişti. Yukarıda sözü edilen bu toplantıda tartışılan konular arasında "Rum-Türk Kıbrıslılararası dostluk" konusunun da tartışıldığını öğrendik (KDV International, Zivilcourage dergisi, 6/93), ama ne yazık ki Yeni Düzen’de bu konuya hiç değinilmemiştir. Salih Askeroğlu olayına da değinilen Zivilcourage dergisindeki makalede, Salih'in Eylül 1992'den beridir hapiste olduğu ve mahkemede gözlemci olarak bulunan KDV Derneği Başkanının şu bilgiyi verdiği yazılmaktadır:
"Oturuma her 10 dakikada bir ara verilerek, Türkiye'deki yetkililerle danışmalarda bulunuluyordu ve yargıçlar kurulunda iki yargıç Türkiyeliydi. Adalet tarihi için yazılabilecek bir saçmalık." Makalede devamla halen Türkiye'de 250 bin asker kaçağının bulunduğu ve Savunma Bakanlığı'nın teslim olma süresini 1994 yılı başına kadar uzattığı belirtilmekte, 14 vicdani redciden 11'inin herhangi bir yasal korumadan mahrum oldukları vurgulanmaktadır. Türkiye'deki Savaş Karşıtları Derneği'nin 8 Kasım 1993 günü İzmir 13. Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından kapatıldığı basına yansımıştı. (Cumhuriyet, 11 Kasım 1993)

RUM KESİMİNDE DE VAR
Kıbrıs'ın Rum kesiminde de vicdani gerekçelerle Rum Milli Muhafiz Ordusu'nda askerlik yapmayı reddedenler olmuş ve verilen mücadele sonucunda yasal düzenleme yapılmıştır. 9 Ocak 1992'de kabul edilen yasaya göre, 26 ay zorunlu askerlik yerine, iki seçenek sunulmaktadır: 1) 34 ay silahsız olarak bir askeri kampta hizmet, veya 2) 42 ay sivil hizmet. Temsilciler Meclisi'ne bağlı Savunma Komitesi, yasaya eklediği bir maddede, halen işgal altında bulunan Kıbrıs'ta savaş tehdidi bulunduğu gerekçesiyle, olağanüstü durum veya genel seferberlik halinde, kitlesel başvurulara bu seçeneklerin uygulanmamasını karara bağladı. (Cyprus Mail ve Cyprus Weekly, 10 Ocak 1992)
Konuyla yakından ilgilenen Amnesty International, yeni yasada red gerekçesi olarak sadece dinsel nedenin kabul edilmesini, ama ahlaki, insancıl, felsefik ve siyasal nedenlerin kabul edilmemiş olmasını yeniden eleştirmiştir. (Cyprus Mail, 20 Mart 1992) Rum kesiminde zorunlu askerliğin başladığı 1964'den bu yana, hemen hepsi de Yehova şahidi olan 200 kadar kişi askerlik yapmayı reddettiklerinden, 2 ile 6 ay arasında hapis cezasına çarptırılmışlardır. Kıbrıslı Türklere karşı savaşmak istemediği gerekçesiyle askerlik yapmak istemeyen Yannis Parpas adlı bir inşaat işçisi, ilk defa Nisan 1988'de iki ay hapse mahkum olmuş ve 1989 yılında da yeniden cezalandırılmıştı.

SONUÇ FİYASKO
Kıbrıs'ın Türk kesiminde ise herhangi bir yasal seçenek bulunmadığından, gençler ya askerlik hizmetini yapmakta, ya da yapmamak için adayı terketmektedirler. İlk vicdani red olayı olarak Salih Askeroğlu'nun 24 Eylül 1993 günü ortaya çıkması ile konu tartışılmaya başlanmış, ama kampanya hakkında kamuoyu yeterince aydınlatılıp, destek sağlanamadığı için fiyaskoyla sonuçlanmıştır.
28 Eylül 1993 tarihli Yeni Düzen, Askeroğlu'nun asker kaçağı olarak arandığının polis tarafından avukatına bildirilmesi üzerine, 27 Eylül günü ö.s. kendisini savunmayı üstlenen avukatlarla birlikte, Lefkoşa'daki Polis Karakolu'na giderek teslim olduğunu yazdı. Gazete ayrıca, Salih için uluslararası düzeyde bir kampanya başlatıldığı ve Kuzey Kıbrıs'ta ise bir destek komitesi oluşturulduğunu bildirdi. Çeşitli Avrupa ülkelerinden gelmeye başlayan , dayanışma mesajlarını yayımlamaya başlayan Yeni Düzen, nedense Kıbrıslı Türkler’den oluşan destek komitesine katılanların adlarını, ancak 30 Eylül tarihli gazetede açıklayabildi. Alper Baydar, Hürrem Tulga, Neşe Yaşın, Serdar Gazioğlu ve Salih Taşkın'dan oluşan Vicdani Red Destek Komitesi yaptığı açıklamada, halkı, vicdani red hakkını kullanan Salih Askeroğlu ile Yoda ve Melisa'ya karşı duyarlı davranmaya ve dayanışmaya çağırmaktaydı. Yoda, KKTC polisi tarafından 29 Eylül günü BM Barış Gücü aracılığıyla iki aylık bebeği Melissa ile birlikte Güney Kıbrıs'a gönderilirken, 28 Eylül akşamı tutuklanarak, aleyhine "asker kaçağına yataklık yapma" suçlaması getirilen Neşe Yaşın ise, 29 Eylül günü öğleye yakın 10 milyon TL'lik teminat karşılığı serbest bırakılmıştı.

SAPTIRILAN TUTUKLANMA GEREKÇESİ
Askeroğlu olayının militarist çevrelerce istismar edilmesi ve karşı kampanyanın başlatılması sürerken, Neşe Yaşın'ı sevenler topluluğu da Salih'i üç gün evinde misafir eden Neşe'nin "Salih'e destek verdiği gerekçesiyle" tutuklandığını yazdılar. (Cumhuriyet, 30 Eylül 1993) Kıbrıs Türk Sanatçı ve Yazarlar Birliği de yayımladığı bildiride, Neşe'nin imza kampanyasına öncülük ettiği gerekçesiyle göz altına alındığından söz etmekteydi. (Ortam, 1 Ekim 1993) Oysa ki Polis Genel Müdürlüğü'nün basın açıklamasında Neşe'nin tutuklama nedeni "24-27 Eylül 1993 tarihleri arasında Gönyeli'de Atatürk Caddesi, Pehlivan Apartmanı Daire 2'deki evinde, asker kaçağı olduğunu bildiği, Gazimağusa'da sakin Salih Askeroğlu isimli şahsı saklamak suretiyle ona yataklık yapan ve ilgili makamlara ihbar etmeyen Neşe Yaşın, mahkeme kararı ile tutuklanmış olup, aleyhine dosya tanzim edilerek Mahkemeye sevkedilecektir" şeklinde belirtilmekteydi. (Ortam, 30 Eylül 1993) 11 Ekim 1993 tarihli Yeni Çağ gazetesi de, esas tutuklama nedenini benzer şekilde saptırarak, Yaşın'ı savundu.

TEPKİLER
Kendi reklamını yapmaktan başka bir çabası olmayan Neşe Yaşın birkaç saatliğine tutuklanması haberini tüm dünyaya duyurduğunu, yine Yeni Düzen'de haber yapıp yayımlattırdı. (1 Ekim 1993) Rum basını ve yayın organlarında da olay "Kıbrıslı Türk şair Neşe Yaşın da tutuklandı, şimdi nerede olduğu bilinmiyor" şeklinde yansıtıldı. (Aktaran Birlik, 1 Ekim 1993)
Olayın boyutları genişleyince, Neşe'nin yakın arkadaşlarından Fatma Azgın, Yeni Düzen'deki köşesinde şunları yazdı: "Parti başkanımız Özker Özgür'ün açıkladığı gibi CTP, ne askerliği reddetmekte, ne de Türk askerinin varlığını tartışmaktadır." (1 Ekim 1993)
Rum kesiminde İngilizce olarak yayımlanmakta olan Cyprus Weekly gazetesi ise 1 Ekim 1993 tarihli sayısında, Türk makamlarınca Rum kesimine gönderilen Yoda'nın 16 yaşında evlendiği Kıbrıslı Rum kocasından ayrı yaşadığını belirtti. Radio Proto'ya bir demeç veren Yoda'nın babası ise, kızının Salih'le olan ilişkisine, sırf Kıbrıslı Türk olduğu için karşı çıkmadığını, Yoda'nın evli ve ayrı yaşadığı kocasından, biri özürlü olan 5 ve 2 yaşında iki çocuğu daha bulunduğunu söyledi.
4 Ekim 1993 tarihli Yeni Düzen, bir gün önce sabaha karşı, vicdani red kampanyasının yürütüldüğü Işık Kitabevi'ne kimliği meçhul kişilerin girerek tahribatta bulunduğunu duyurdu.
6 Ekim 1993 günü Kıbrıs gazetesinde ise, Cumhurbaşkanı Denktaş'ın İslam dininde askerliğin mukaddes olduğu ve askerliğe karşı vicdani itiraz müesesesinin bulunmadığını vurguladığı açıklandı. Askeroğlu olayını kınayan üniversite gençliğine ait 150'yi aşkın protesto mektubunun kendisine ulaştığını belirten Denktaş, "Asil Türk gençliğinin bu konudaki düşüncelerini iftiharla okumaktayım. Gerçek budur" diyerek, "bu çirkin olay"a kendisinin müdahale etmesi istendiğini duyurdu. Kışkırtılan karşı kampanya, görevini yerine getirmekteydi. (Bak. Okuyucu mektubu, Kıbrıs, 10 Ekim 1993)
15 Ekim günü Lefkoşa'da askeri mahkeme önüne çıkarılan Salih'in duruşmasını izlemek üzere Alman gazeteci ve vicdani redci Martin Hantke, Avusturyalı Andreas Rabl ve Uluslararası Af Örgütü'nden Jonathan Sablinger hazır bulundular. 18 Ekim günü ise Hankte ve Rabl, Kıbrıslı Türk Ahmet Gökaşan ile birlikte Salih'in derhal serbest bırakılmasını talep eden bildiriler dağıttıkları gerekçesiyle, görüşmeye gittikleri Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nda polis tarafından göz altına alındılar. Askeri mahkeme 19 Ekim günü aldığı bir kararla bu kişilerin, "askerlikten halkı soğutucu çalışma yapma" suçundan üç gün tutuklu kalmasına karar verdi. Ama tutuklular, suçsuz olduklarını belirtmelerine rağmen, tutukluluk kararına karşı çıkmadılar. (Kıbrıs, 20 Ekim 1993) Yeni Düzen gazetesi ise, üç tutuklunun açlık grevine başladıklarını ve polisin 19 Ekim akşamı Neşe Yaşın’ın evini aradığını duyurdu. (20 Ekim 1993)
Hantke ile Rabl'ın tutuklanmasına dış basının geniş ölçüde yer verdiğini ve Denktaş'a çok sayıda protesto mesajı gönderildiğini yazan 23 Ekim tarihli Yeni Düzen, üç kişinin tutukluluk süresinin 5 gün daha uzatıldığını yazdı. 24 Ekim günü ise, tutuklu olarak yargılanan Salih Askeroğlu'na ziyaret yapılmasının yasaklandığı yakınlarına duyuruldu.

 SALİH GERİLİYOR!
Duruşmasına devam edilen Askeroğlu, 26 Ekim günü yer alan yargılanma sırasında ilk kez mahkemeye beyanda bulunarak, aleyhinde dava konusu yapılan 24 Eylül tarihli basın toplantısında söylediklerinin iddia edildiği gibi, Güvenlik Kuvvetleri'ne hareket içermediğini, kimseyi de askerlikten soğutmadığını savundu. (Kıbrıs, 27 Ekim 1993)
Savunma tarafından uzman tanık olarak "gazeteci-yazar" sıfatıyla ifade veren YKP Genel Başkanı Alpay Durduran'ın söyledikleri, ne Kıbrıs'ta, ne de Yeni Düzen'de yer almadı. İstanbul'da yayımlanan "Gerçek" dergisinde belirtildiğine göre, Durduran'a yöneltilen "Türkiye'nin Ada'ya çıkartma yapması haklı mıdır? Askerlik yapmak bu ülkede bir gereklilik midir?" şeklindeki soruya "Evet" şeklinde yanıt vermiştir. (Gerçek, Sayı:36, 4 Aralık 1993, s.36) Aynı dergide Fatih Polat, konuyla ilgili olarak şunları yazmaktaydı: "Siyasi otoriteye yönelen, sınıfsal özden yoksun her tavır, bir süre sonra asimile oluyor. Bu, aydınlar için de geçerli. Kuzey Kıbrıs'ta vicdani red hakkını kullanarak askere gitmeyi reddettiğini açıklayan Salih Askeroğlu'na verdiği destekle dikkatleri üzerine çeken şair Neşe Yaşın da, "biat" edenler arasında yerini aldı. Yaşın, Cumhurbaşkanı Denktaş'a bir mektup göndererek, "insani amaçlarla yola çıktığını, çocuğa ve kadına acıdığını, başka da bir niyeti bulunmadığını" ifade etti."

YAŞIN'IN MEKTUBU
Neşe Yaşın'ın Salih'in 10. hapislik gününde kaleme aldığı ve "Size Cumhurbaşkanı Denktaş, olarak değil, çok sevdiğim bir sınıf arkadaşımın babası olarak yazıyorum" diye hitap ettiği, "Sayın R. R. Denktaş, yüreğinizin kapısını çalıyorum. Onların mutluluğu için yardımcı olun" diye yalvardığı makam, Salih için bir şey yapamadı, ama tutuklu bulunan iki yabancı vicdani redci ile onların fotoğrafını çektiği için tutuklanan Ahmet Gökşan adlı Işık Kitabevi çalışanı, 27 Ekim günü 20'şer milyon TL kefaletle serbest bırakıldılar. Bu üç kişinin, ileriki bir tarihte KKTC halkında askerlikten nefret ettirici duygular uyandırmaya çalışma suçlamasıyla yargılanacakları ve o zamana kadar pasaportlarına el konarak KKTC dışına çıkışlarının yasaklandığı duyuruldu. (Yeni Düzen, 29 Ekim 1993).
2 Kasım 1993 tarihli Yeni Düzen, Avrupa Parlamentosu'nun 33 üyesinin KKTC Cumhurbaşkanı Denktaş'a yolladıkları bir mektupta gerek Askeroğlu, gerekse ona destek veren tutuklu üç kişi hakkında takipsizlik kararı verilmesini talep ettiklerini haber verdi.
5 Kasım 1993 günü Yeni Düzen gazetesi, Uluslararası Vicdani Red Hareketi üyelerinden Andreas Rabl ile Martin Hantke aleyhine getirilen davanın düştüğünü yazdı. Gazetenin muhabirine bu konuda bilgi veren redciler, YKP'nin kuruluş yıldönümü resepsiyonunda karşılaştıkları Cumhurbaşkanı Denktaş'tan yardım istediklerini, Denktaş'ın da kendilerine bu konuda söz verdiğini belirterek, onun gayretlerinin sonuç vermesi sayesinde 5 Kasım günü pasaportlarını geri alacaklarını söylediler. Nitekim pasaportları iade edilen Rabl ve Hantke, 5 Kasım'da Askeri Mahkemede kendilerine takipsizlik kararının okunmasının akabinde, özel eşyalarını almalarına bile fırsat verilmeden feribotla sınır dışı edildiler. (Yeni Düzen, 6 Kasım 1993).

BARIŞ KIŞKIRTICILARINDAN MUMLU GÖSTERİ
Öte yandan Neşe Yaşın, 4 Kasım günü bir basın toplantısı düzenleyerek bir aydan beri izlediğini, evinin arandığını ve özel eşyalarıyla evraklarının kaybolduğunu, telefonunun ise dinlendiğini kaydederek, kendisine bir terörist gibi davranıldığını öne sürdü. (Yeni Düzen, 5 Kasım 1993)
29 Ekim tarihli Cyprus Weekly'de Rum kesiminde protesto eylemi yapan Yeşil Barış üyelerine de "terörist gibi davranıldığı"nın belirtilmesi, Neşe'ye ilham vermiş olsa gerek. Çünkü "barış kışkırtıcıları" ne de olsa Salih'i kullanarak Kıbrıs'ta barışın tarihini yazmaktaydılar ve gösteri tıkırında gidiyordu! Dahası mumlu bir gösteri de düzenlenmiş, ama katılım 5-6 kişiyle sınırlı kalmıştı.
İşte Yeni Düzen'de çıkan duyuru: "Bu akşam (11.11.1993) saat 19'da K.T. Sanatçı ve Yazarlar Birliği'nin organizasyonuyla "Düşünce özgürlüğü için sanat etkinliği” ismiyle Dervişpaşa Konağı’nda şiir-sanat gecesi gerçekleştirilecek. Başta Neşe yaşın olmak üzere, salt düşüncelerinden ötürü sanatçı ve aydınlara son dönemde artarak sürdürülen baskıları protesto niteliğindeki gece herkese açık. “Sanatçılar özgürlükten yana” belgisi ile şair, ressam, müzisyen, karikatürist, yazar, aydın ve sanatseverlere yapılan açık çağrıda:,; geceye katılacak olanların, düşünce özgürlüğünün sembolü olan mumlarıyla birlikte gelmelerinin de vurgulanması dikkat çekici bir unsur.
“13 Kasım günü “Sanatçı ve yazarlardan mumlu protesto” başlığı altında verilen haberde de “Yönetim Kurulu üyemiz Neşe yaşın’a salt düşüncelerinden ötürü yöneltilen ve ısrarla sürdürülen baskıları da kınıyoruz” denmekteydi. Ama aynı birliğin, “bağımsız ve federal Kıbrıs için temas Grubu”nun Rum kesimiyle olan temaslarına Türk liderliğinin koyduğu yasakla ilgili olarak herhangi bir kınama bulunmadığı, Avrupa Konseyi İnsan hakları mahkemesi’ne yaptığı iki şikayette de sessiz kaldığı, grup üyesi Neşe yaşın’ın ara bölgede yapılabilen ilk iki tı-oplumlu siyasi toplantılar sırasında “evlilişkte sadakatsizlik konusunda fısıldaşarak tartıştığı” (Yeni Düzen’deki makalesinden, 10 Mart 1990) ve “şu tekrarlana tekrarlana sıkıntı veren federal çözüm beklentisi”nden sıkıldığı (Yeni Düzen’deki makalesinden, 14 Nisan 1992) Lefkoşa’nın Rum kesimindeki yeni ABD Büyükelçiliği binasının açılışını şiirleriyle yaptıktan sonra ABD Büyükelçiliği ve Kıbrıs Türk liderliğinin yönetiminde yürütülen “conflict resolution” toplantılarına da katılan N. Yaşın’ın çevresine “biz geleceğin yöneticileri olacağız” diye konuştuğu ve Amerikan emperyalizmine karşı tavrını gözden geçirdiği (Yeni Düzen, 16 Ağustos 1993) burada sadece değinilmekle geçilecek konulardır.

ÜÇ YIL HAPİSLİK CEZASI
            Sonunda Kıbrıs gazetesi 13 kasım 1993 günü yayımladığı haberinde, bir gün önce son duruşmada, Salih Askeroğku’nun aleyhine getirilen 4 davada toplam üç yıl hapse mahkum olduğunu ve “tüm dava boyunca belirli çevrelerden destek gören Askeroğlu’nun, polis arabasında hapse giderken yapayalnız” olduğu vurgulanmaktaydı. Haber şöyle devam etmekteydi: “Avukat Hüseyin Celal, Askeroğlu üç yıl sonra askerlik hizmetini yerine getirecek mi” sorusuna ise şu yanıtı verdi: “Biz kendisine yasaların bu niyetine olanak vermediğini daha önce söylemiştik. Ancak kendisi bu niyetinde bilinçliydi. Ama üç yıl sonra fikir değiştirir mi, değiştirmez mi bilemem.”
            10 Aralık 1993 günü yayımlanan Cyprus Weekly gazetesi ise, Rum kesimşnde oluşturulmuş bulunan Yoda ve Salih’le Dayanışma Komitesi’nin Rumca ve Türkçe şarkıların çalındığı bir müzik gecesi düzenleyeceğini ve elde edilecek gelirin, Askeroğlu’nun cezaevinden kurtarılması yolunda harcanacağını duyurdu. Rum Dayanışma Komistesi’nin Türk kesimindeki Komite ile temas kurmaya çalıştığı da belirtilmekteydi. Oysa söz konusu komite, daha kurulduğu günden çıkmaza saplanmıştı. Nitekim, Yoda 25 Ocak 1993 akşamı Rum TV’siyle yaptığı bir söyleşide, Askeroğlu’nun kendisine destek için kurulan bu komitelerin bir hiç olduğundan dolayı büyük bir hayal kırıklığı içinde cezaevinde bulunduğunu, askere gitmeye karar verdiğini ve Şubat ayının 25’inde durumunun açıklığa kavuşacağını söyledi (aktaran Kıbrıs, 27 Ocak 1994). Yoda’nın Rum kesiminde iken yaptığı konuşmalarda, Salih Askeroğlu’nun askerliği reddetme telkininin Neşe Yaşın ve Hürrem Tulga ikilisi tarafından yapılıp, ikna edildiğini açıkladığı kulağımıza gelmişti.

ASKEROĞLU PİŞMAN, ÖZÜR DİLİYOR
            Kıbrıs gazetesi muhabirinin Merkezi Cezaevi’nde cezasını çekmekte olan Salih’le yaptığı söyleşide ise Salih şöyle konuştu: “Yanlış anlaşıldığım inancındayım. Aleyhime getirilen suçlamalar oldukça üzücü. Hak etmediğim bir suçlamayla karşı karşıya kaldım. Hakkımda Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı’nın manevi şahsiyetini küçük düşürmek, halkı askerden soğutmak gibi suçlamalar getirdiler. Ben bunu hak etmedim.” Askeroğlu, “Hala daha askerliğe karşı mısın? Yoksa yaptıklarından pişmanlık duyuyor musun?” şeklindeki soruya “Hayır, artık askerliğe karşı değilim. Yaptıklarımdan pişmanım” dedi. Salih Askeroğlu, cezasını tamamladıktan sonra vatani görevini yerine getirip getiremeyeceği yönündeki soruya, “Evet, askerliğimi yapacağım” şeklinde konuştu, şunları ekledi: “Özel ailevi, ahlaki durumumu öne sürerek böyle bir görevi yapamayacağımı söylemiştim. Yanlış anlaşıldım... Ama yine de tüm ilgililerden ve yetkili makamlardan özür diliyorum... Yasalar ne emrederse onu yapmaya hazırım.” (Kıbrıs, 12 Aralık 1993)
            12 Aralık 1993 erken genel seçimlerinden sonra iktidara gelen DP-CTP koalisyonu hükümetinin Bakanlar Kurulu’nun ilk icraatlarından biri de, Salih Askeroğlu’nun Rum nişanlısı Yoda ile kızları Melissa’nın, 28 Eylül’de sınırdışı edildiği KKTC’ye geri gelmesini sağlamak oldu ve 6 Ocak 1994’de Yoda ile kızı BM Barış Gücü yardımıyla Mağusa’ya, Askeroğlu’nun ailesinin yanına gitti. Birlik gazetesi, Yoda ve Melissa'nın geri dönmesiyle ilgili önerinin Cumhurbaşkanlığı Sarayı'ndan geldiğini açıkladı. (8 Ocak 1994)
Yoda ile kızını Ledra Palas kapısında karşılayan Salih'in kardeşi Hasan Askeroğlu'nun ise, "para kazanmak için” Beyarmudu yöresinde askeri yasak bölge içerisinden Güney Kıbrıs'a geçmek isterken yakalandığı basında yer aldı. (Kıbrıs, 20 Ocak 1994)

GERÇEK DERGİSİNE SÖYLENENLER
Kıbrısla ilgili gerçekleri Türkiye basınında vurgulayan ender yayın organlarından Gerçek dergisi, KKTC'deki genel seçim öncesinde Fatih Polat imzasıyla yayımladığı bir makalede, Neşe-Hürrem ikilisinin sahnelediği "Yoda-Askeroğlu Aşk Masalı" ve sözümona "sivil itaatsizlik" olayıyla ilgili olarak şu doğru saptamayı yaptı:
"Siyasi otoriteye yönelen, sınıfsal özden yoksun her tavır; bir süre sonra asimile oluyor. Bu, aydınlar için de geçerli. Kuzey Kıbrıs'ta vicdani red hakkını kullanarak askere gitmeyi reddettiğini açıklayan Salih Askeroğlu'na verdiği destekle dikkatleri üzerine çeken Şair Neşe Yaşın da, "biat" edenler arasında yerini aldı. Yaşın, Cumhurbaşkanı Denktaş'a bir mektup göndererek, "insani amaçlarla yola çıktığını, çocuğa ve kadına acıdığını, başkaca bir niyeti bulunmadığını" ifade etti." (4 Aralık 1993, Sayı: 36)
Derginin bir sonraki sayısında bir okuyucu mektubu yayımlanan Hürrem Tulga ise, şunları yazma ihtiyacı hissetmiş: "Amacım Neşe Yaşın'ı aklamak değildir. Onun yaşamındaki duruşu, bütün ilişki ve çelişkileriyle gözler önündedir. Amacım toplum kesitlerini altüst eden çarpıklığa dur demeye çalışmak. Son birkaç aylık pratik süreçte, otoritenin K. Kıbrıs’ta birinci derecede "tehlikeli" saydığı düşmanlar arasında, birinci sıraya Yaşın oturtulmuştur. Buna mukabil "sosyalistler" Askeroğlu olayının ta başlarında yayımlanan (Kıbrıs Türk basınında yayımlandığını görmedik. A. An) bir mektuba dayanarak Yaşın'ın özür dilediğini duyuruyorlar. Oldu mu ya şimdi?
Bir insanın yaşamının genel çizgisi içinde "az" veya "çok" çelişkiler mutlaka vardır. Bu da örgütlenme, mücadele ve sınıfsal konumuna bağlıdır. Siz kalkar da genel çizgiyi (ne kadarsa), otoriteye karşı mücadelenin en sıcak anlarındaki duruşunu görmezlikten gelir ve özür dilediğini ilan ederseniz, bunun ne biçim sosyalistlik! olduğunu siz takdir edin." (11 Aralık 1993, Sayı 37)

"YAŞAMDAKİ DURUŞ"
Tulga'nın savunduğu gösteri arkadaşı Yaşın'ın "yaşamdaki duruşu"nun "birinci derecede tehlikeli" eylemleri arasında neler varmış? 1993 Şubat'ında, Kıbrıs Türk ticaret burjuvazisinin en köklü kuruluşu olan Türk Bankası'nın Kültür-Sanat Ödülü'nü bu burjuvazinin otoriter sözcüsü Rauf Denktaş'ın elinden aldıktan sonra konuşan Neşe Yaşın, "şiirini yazdığı insanların ödülünü almaktan mutluluk duyduğunu" ifade etmiş ve "benim için bir yaramazlık aracıdır" dediği şiirle, aykırı çocuklar olarak nitelediği şairler olarak, otoritelerin başını ağrıtmaya devam edeceklerini" dile getirmişti. (Kıbrıs, 20 Şubat 1993)
"Otorite"nin toplumlararası temaslara yasak koyması üzerine, "Temas yok diye üzüleceğimize, duvarların üzerine çiçekler çizelim" (Yeni Düzen, 29 Ağustos 1991) önerisinde bulunan yaramaz şair, Amerikalıların ilgisini çekmiş ve başlarını ağrıtmış olacak ki (!), Rum kesimindeki ABD Büyükelçiliğinin yeni binasının açılış töreninde şiir okumak için çağrı almış. İşte gerek Rum, gerekse Türk kesiminde tepkilere neden olan "Büyük Söz” şiirinden bir bölüm: "Yarım vatana ihanet / ulaşmaksa bütün vatana / şahane boynuzların olacak milliyetçilik / ihanet edeceğim sana / bütün düşmanlarla sevişip / peşime kanlı ordular koysan da / ihanet edeceğim sana / yeryüzünün bütün kıtalarında. (Yeni Düzen, 8 Temmuz 1993)

KIVILCIM BOŞA GİTTİ
Sınıf mücadelesi verenlere değil de "uğur böceğinin gücüne" inandığını söyleyen Neşe Yaşın ve ona destek vermeye çalışan Hürrem Tulga gibi pili bitmiş siyaset mensupları, kişisel gösteri ve çıkışlar yerine, ön çalışması yeterince yapılmış ve geniş kitleleri kucaklayan kampanyalar, çalışmalar içinde olmalıdırlar.
"Ordu, sistemin bir parçası, salt askere gitmeme temelinde yürütülen bir mücadele eksik değil mi?" diye soran Gerçek dergisine Yaşın şöyle demiş:
"Bu kampanya bir kıvılcımdır, ama sonu neye varır bilmiyorum. Ama en azından bir araya getirilebilir insanları ve neler yapılabileceği tartışılabilirdi. Çünkü o kadar büyük bir sessizlik var ki; bu bile önemli... Bu kampanya insanları biraraya getirmenin aracıydı bizim için. Birleşik örgütlenmeye gitmek için bir adımdı. Kesinlikle burada kalmayacak yeni bir şeyler yapılacak. Kampanyada edinilen deneyimi bir yere aktaracağız. En azından böyle bir amacımız var.
Türkiye'ye geliş nedenlerimin arasında orada sürekli baskı altında olmamız da vardı. Sürekli takip altındayım. Önce, bu bana eğlenceli geliyordu, dalga geçiyordum, ama sonra sinir bozucu bir hale geldi. Bir de roman çalışması yapıyordum; dedim ki ben gideyim romanımı yazayım. Bu yüzden Türkiye'deyim. Bu demek değil ki o ateş hattına tekrar girmeyeceğim. Şairlerde bir delilik vardır. Böyle bir şey olursa en önce ben koşarım." (1 Ocak 1994, Sayı 40)

KİŞİSEL GÖSTERİ YERİNE, MÜCADELE ÖRGÜTÜ
Daha başlangıçta sonu nereye varacağı belli olan "Yoda ile Salih’in aşk öyküsünden mülhem" kıvılcım harekâtı, belki de Neşe Yaşın'ın romanına konu olmasından öte herhangi bir kalıcı etki yaratmadan, daha Salih’in hapse girdiği gün sona erdi. Rum TV programında konuşan Yoda, Salih'in tutuklanmasının hemen ardından kimseciklerin ortada kalmadığını, herkesin yok olduğunu açıkladı. Zaten "Vicdani Red Destek Komitesi", daha kurulduğu gün ortalıkta yoktu, sadece adı vardı. Sıkıya girince, çareyi biat edip, savaş alanından kaçmakta bulan ve Rum TV'sine İstanbul'dan telefonla demeç vererek, Yoda ile Salih'e ancak sevgilerini iletebilen şairimiz, şu sıralar romanına yeni malzeme toplamak üzere tekrar ateş hattına dönmüş bulunuyorlar! Ama "son derece uyuşuk, sessiz, çok zayıf ve çok hantal bir muhalefeti olan" Kıbrıs Türk toplumunda, Yaşın'ın sözünü ettiği bu yapının nedenlerini araştırmak, başka aydınların görevi olmalı.
Her yıl, sayıları bini aşkın genç Kıbrıslı Türkün, 30 yıldır çözümlenemeyen Kıbrıs sorunu yüzünden ve bir yerde de askerlik yapmamak için terkettikleri bu ülkenin sorunlarını, yine bu ülkenin insanlarıyla birlikte tartışıp, çözüm yollarını birlikte saptamak gerekmektedir.
1974'den beri sürekli olarak değiştirilen demografik yapı ve sayıları yerli nüfusu aşmış bulunan Türkiyeli yerleşiklerin neden olduğu çeşitli sorunlar, Denktaş'ın kurduğu "KKTC" denen kukla devletçiğe destek veren 35 bini aşkın Türk askeri varlığının geri çekilmesi, Rum ve Türk toplumlarının özgür iradesiyle bir anlaşmaya varmaları için gerekli demokratik ortamın oluşturulması, gerek Türkiye, gerekse Kıbrıs'taki basın-yayın organlarında egemen olan şövenist politikaların içyüzünü açığa çıkarmak için güçlü kampanyaların hazırlanıp yürütülmesi, Kıbrıs adası üzerinde oynanmakta olan emperyalist planların ve oyunların sergilenmesi mücadelesi, ancak işçi sınıfı biliminin temel ilkelerine göre örgütlenirse, sonuç verebilir. Yoksa bireysel reklama yönelik çıkışlar ve yanlış yürütülen kampanyalar, olsa olsa sabun köpüğü ömürlü pembe dizilere veya romanlara konu sağlayabilir.

(Sosyalist Gözlem dergisi, Sayı:8, Nisan 1994)




KIBRIS’TA FEDERALİZM ÜZERİNE DÜŞÜNCELER


Kıbrıs sorununun çözümü için 1974 sonra­sında benimsenmiş olan Türk tezi “federasyon” olmasına rağmen, kurulması öngörülen “Kıbrıs Federal Cumhuriyeti’nin yapısı ve işleyişi hak­kında, ne yazık ki bugüne kadar ne siyasal par­tilerimiz, ne de konuyla ilgili görünen kişi veya kuruluşlarımız ayrıntılı bilimsel çalışmalar yap­mamışlardır.
İzleyebildiğimiz kadarıyla Kıbrıs Türk basınında yayımlanmış bu konudaki ilk yazı, Ortam gazetesinde (20-21 Aralık 1984) çıkan “Kıbrıs’ta birlik yolu konfederal değil, federal devletten geçer-Ertan Yüksel” başlıklı değerlendirmedir. Daha sonra çıkan (22-23-24 Ocak 1985) “Kıbrıs’ta federal çözüm” başlıklı üç yazıda da konu genişletilerek, Kıbrıs’ta federalizmin başarılı olması için dikkat edilmesi ge­reken bazı ilkelere değinilmişti.
         28 Kasıın-6 Aralık 1985 tarihleri arasında Kıbrıs Türk-Alman Kültür Derneği’nin düzenle­diği 2. Alman Haftası çerçevesinde “federa­lizm” konusu yeniden gündeme getirilerek, tar­tışılmış, kamuoyunu aydınlatıcı bildiriler sunul­muştu. Bildirilerin konuları şöyleydi: Federal Almanya ve dünyadaki federal sistemlerin tarih ve kültürü (Prof. Vural Ülkü), Federal Almanya ve dünyadaki federal sistemler (Oktay Feridun), Kıbrıs uyuşmazlığındaki iki tarafın federal bir çözüme yaklaşımları (Zaim Necatigil), 1955-1984 yılları arasında Kıbrıs’ta federalist unsur­lar (Uwe Werner).
Yine Ertan Yüksel tarafından hazırlanan “Kıbrıs’ın taksimi kastedilerek federasyon tezi­nin Türk görüşü olarak ilk defa öne sürülüşü ve Sovyetler Birliği’nin federasyon anlayışı” başlıklı belgesel derleme ise, Söz dergisinin 17 Ocak 1986 tarihli sayısından itibaren 6 hafta süreyle yayımlanmış ve bu konudaki yanılgı ve doğruları yeniden vurgulamıştı.
            Son olarak Yeni Düzen gazetesinde çıkan gazeteci Sevgül Uludağ’ın bir dizi röportajında “Federal Cumhuriyetin ekonomik yönleri” (3-10 Mayıs 1988) ile “Federal Cumhuriyette çalışma yaşamı” (13-20 Haziran 1988) konularında ba­zı kişi ve örgüt temsilcilerinin görüşleri kamu­oyuna aktarılmıştır.
Aynı gazetede, Denktaş’ın ekonomi danış­manı Ahmet Aker’in görüşleri 19-23 Ağustos 1988 tarihlerinde verilirken, bazı işadamlarının görüşleri de 22-27 Ağustos 1988’de yayımlanmıştır. Bir başka yazı dizisi, 24-28 Eylül 1988 tarihlerinde Kıbrıs Postası’nda çıkan Ahmet An tarafından hazırlanmış “Federal Çözüm hakkın­da Rum basını ne diyor?” başlıklı yazılardı. İs­met Kotak da aynı gazetede, 20-23 Mayıs 1989 arasında 4 günlük bir dizi ile Kıbrıslı siyasal lider­lerin Prag buluşmasına ilişkin kendi izlenimleri­ni yayımladı.

SİYASAL PARTİLER BU KONUDA SUSKUN
Fakat şimdiye kadar Kıbrıs Federal Cumhu­riyetinin kurulması halinde devlet yapısının nasıl çalışacağı, federal devlet yurttaşlarının günlük siyasal yaşamda federalizmi nasıl hissedecekleri hakkında, en azından federalizmi be­nimsediğini savunan siyasal partilerimiz tarafın­dan bile herhangi bir aydınlatma ve propaganda kampanyasının açılmamış olması düşündürücü­dür. Hedeflenen siyasal çözümün devletlerarası federalizm, yani konfederasyon mu, yoksa tek devlet içinde federalizm, yani federasyon mu olduğu konusunda görüşler açıklıkla dile getiril­memiştir. Herkes federalizmi kendisine göre yorumlamakta, ama federal bir Kıbrıs Cumhuri­yeti oluşturulacağına göre, federalizmin ne olup ne olmadığı kamuoyunda nedense tartışama­maktadır. Bu da büyük ölçüde, gerek iktidar, gerekse muhalefet partilerimizin politika biliminin ilkeleri çerçevesinde çalışmamaları ve gü­nübirlik politikalarla yetinmelerinden kaynaklan­maktadır. Böyle olunca da aşağıda yazılı soruların yanıtlanması, siyasal partiler dışında, bu konuyla ilgilenen kişilere ve kuruluşlara kalmak­tadır:
Federal devlet şekli Kıbrıs’ta niçin kabul edilmiştir, bu konuda tarihsel gelişim nasıl ol­muştur? Bu devlet şeklinden yana olanlarla, kar­şı duranların gerekçeleri nelerdir? Anayasa hukuku açısından Kıbrıs Federal Cumhuriyeti dev­letinin zorunlu kurumları neler olmalıdır? Federal devlet ile eyaletler arasında devletin görevleri nasıl bölüşülecektir? Merkezi hükümet ile eyalet hükümetleri hangi alanlarda birlikte hareket et­melidir? Federal Meclis nedir, görevleri nelerdir, nasıl çalışır? Politik partilerin Federal Meclis karşısındaki durumları, bu meclisin politik ka­rar süreçlerindeki etkinliği nedir? Federal ve eya­let hükümetlerinin politikaları birbirine destek mi, köstek mi olacaktır? Vergi yükümlülerinin verdikleri paralar üzerinde hangisi daha çok söz hakkına sahiptir? Hangi hükümet, ne tip mali kaynaklara sahip olacak, kim kimden hangi nok­tada mali yönden bağımsız davranabilecektir?

EGEMENLİK MERKEZİ FEDERAL HÜKÜMETTE
Soruları daha da uzatmak mümkün. Görüle­ceği gibi “partimiz iki bölgeli federal devletten yanadır” tekerlemesini yinelemek ile bu ve ben­zeri sorulara yanıt bulmak arasında da, politika bilimi açısından dağlar kadar fark vardır. En sol­da görünen Cumhuriyetçi Türk Partisi’nin bile Federal Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuzey ve güney eyaletlerinde ayrı egemenlik hakkından söz et­mesi, federalizmden bu partinin ne anladığını göstermekte; CTP’nin, resmi çizginin paraleline düşerek, federasyon derken konfederasyon is­temlerine kaydığına işaret etmektedir. Oysa ki federal bir devlette egemenlik merkezi federal devlete ait olup, eyalet yönetimleri arasında bö­lüşülen devlet gücü olmaktadır.
O halde Federal Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ana­yasasında şu ibareler yer alacaktır: “Devlet şekli cumhuriyet olup, Federal Kıbrıs Cumhuriyeti iki bölgeden meydana gelen bir birliktir. Kuzey ve güneyde oluşan her iki eyalet de, Federal Kıbrıs cumhuriyetinin devlet toprağıdır. Merkezi federal devlet yanında, kuzeydeki eyaletin ayrı, güneydeki eyaletin ayrı yönetimleri olacaktır. Gerek federal, gerekse eyalet yönetimlerinin temsili parlamenter hükümetleri olacak ve yöneticiler, yurttaşlar tarafından doğrudan doğruya yapılacak seçimlerle belirlenecektir.”
            “Kuzeydeki hava ve deniz limanlarından biz, güneydekilerinden de onlar sorumlu olacaktır” görüşü, federal devlet ilkesiyle bağdaşmamaktadır. Bu konfederal yapıda vardır. Oysa federal devlette, ülkeye uçak veya vapurla girişte denetim, iki üniformalı görevli tarafından yapılır. Federal görevli giriş yapanın pasaportuna bakarken, eyalet görevlisi gümrüğe bildirecek eşya var mı, yok mu, onu sorar. Giriş kapısında hem eyaletin amblemi, hem de federal devletin amblemi olmalıdır.

FEDERAL MECLİS - EYALET MECLİSLERİ
Federal devletlerin en belirgin özelliği, ülkenin tümü ile ilgili sorunların tartışıldığı, kararların alındığı Federal bir Meclis ile eyalete yöne­lik yerel sorunların tartışıldığı Eyalet Meclisle­rinin bulunmasıdır. Merkezi federal devletin siya­sal ilkeleri, federal anayasada belirtilmektedir. İnsan haklarına saygı, özgürlük ve eşitlik yanında, temsiliyetçi demokrasi, hukuk ve sos­yal devlet ilkelerine, federal devlet ilkelerine saygı, anayasada düzenlenmiştir.
        Federal Kıbrıs Cumhuriyeti anayasasında be­lirtilecek olan federasyonun iki eyaletliliği, yasamada birlikte hareket ediş, değiştirilemez un­surlar olmalıdır. Hatta anayasa yürürlükte olduğu sürece, Federal Mecliste anayasayı değiştirmek için gerekli üçte iki çoğunluk bile, bu federal yapı ve örgütleri değiştirememelidir.

İKİ BÖLGELİLİK İKİ DEVLETLİLİK DEĞİLDİR
İki bölgeliliği, iki devletlilik anlamında kulla­nan ve federalizmi kavramamış olan çevrelerin, yaratmak istediği kavram kargaşası ve karışıklı­ğına asla izin verilmemelidir. Federal Kıbrıs Cumhuriyeti, merkezi federal hükümet ile eyalet yönetimlerinin federasyonundan oluşan tek br devlet olacaktır. Eyaletlerin saptanan sınırlarını sonradan değiştirmek için hiçbir eyalet, başvu­ruda bulunmamalıdır. Ama bazen sınır düzeltme­leri, her iki eyaletin onayı ile yapılabilir. Hepsin­den önemlisi, Kıbrıs sorununda temel nedenler­den biri olan adanın tümüyle veya eyaletlerden herhangi birinin başka ülke ile birleşme talebi­nin sözkonusıı olamayacağı, bu konuda propa­ganda yapılamayacağı açıkça anayasaya yazılacaktır.
Eyalet yönetimlerinin bağlı olacağı anayasa­lar, Federal Anayasadan bağımsız ve ona ters düşmeyecek şekilde düzenlenecektir. Eyalet ana­yasaları, eyaletteki yasama, yürütme veya yargı işlemleri için temel oluşturacaktır. Her eyaletin bir meclisi ve bir hükümeti olacaktır. Eyalet hükümetinin bakanlarıyla bir başbakanı olacak­tır. Kendi yargı organlarına sahip eyalet yöne­timi ve eyalet meclisi, kendi kendine politik ka­rarlar ahr, ama bu, sadece kendi eyaletinin yasa­ma yetkisi alanına giren konulara ilişkindir. Bir ölçüde mali özerkliğe sahip olup, ek vergiler ko­yabilir, topladığı bu vergileri istediği gibi kulla­nabilir. Kendi eyaleti ile ilgili yasaları yapabildi­ği gibi, federal meclisin yaptığı yasaları da veto edebilmelidir. Ama bu arada, her iki eyaletin uyması gerekli temel hususlar şunlar olmalıdır: Eyalet yasaları, federal merkezi devletin cumhu­riyetçi, demokratik ve sosyal hukuk devleti ilke­lerine uyum göstermeli; federal yasaların eyalet­lerde de geçerli olması, eyaletin sorumluluğu al­tında olmalıdır.

FEDERAL ANAYASA, EYALET ANAYASASINDAN ÜSTÜNDÜR
Federalizmin düzenli olarak çalışabilmesi ve anayasal homojenlik için gereken federal ilkelerin ne olması konusuna gelince: Federal Merkezi hü­kümet, eyaletlerde anayasal düzenin güvence altı­na alınmasını sağlayacaktır. Federal Anayasa dai­ma eyalet anayasalarından önce gelir ve daha üs­tündür. Örneğin aile yasası veya trafik kuralları konularında, eyalet başka bir yasa yapamaz. Fe­deral hükümet, görevlerini yerine getirmeyen eyalet için bir görevli atayabilir ve ona emir verebilir. Bir eyalette, özgürlükler zedelenmiş ve demokratik düzen bozulmuşsa, federal hükümet, federal polis gücünü oraya göndererek, düzenin yeniden kurulmasını sağlar. Bunun nasıl yapılacağı yasalarla düzenlenir.

AYRILIK DEĞİL İŞBİRLİĞİ
Federal merkez ile eyaletler arasında karşılıklı güven ilişkilerinin geliştirilmesi çok önemlidir. İki eyalet arasında ayrılık değil, işbir­liği egemen olmalıdır. Federal Yüksek Mahkeme­nin Anayasa koruyuculuğu, bu güvenlik ilişkile­rinin geliştirilmesinde büyük bir rol oynar. Fede­ral Meclis eyaletlere, eyaletler de Federal Meclise dostça yaklaşmalı, yapıcı davranmalıdır. Federal Anayasa Mahkemesi, ülkede federal barışın ko­ruyucusu olacaktır. Federal Meclis ile eyaletler arasııdaki tartışmalı konular, Federal Anayasa Mahkemesinde incelenecektir. Böylece şüpheli durumlarda haklı taraf ortaya çıkarılacaktır.
Devletin görev ve sorumluluklarının bölüşü­mü bir başka önemli konudur. Devletin görevleri hem federal hükümet, hem de eyalet hükümetle­ri tarafından ciddiye alınarak uygulanmalıdır. Bu görevler şöyle özetlenebilir: Dışa karşı ülkeyi korumak, içte güvenliğin sağlanması için yasalar çıkarmak, devletin gücünü ülkenin her yerinde göstermek, eğitim ve öğretim için çabalarda bu­lunmak, sağlık, yaşlılık, konut gibi sosyal devlet ilkelerinden doğan anayasal sorumlulukları yerine getirmek vb.
Federal devletin özelliklerinden biri de, eya­letlerin uluslararası ilişkiler, dış politika ve askeri alanlardaki egemenlik haklarının aşırı ölçüde kı­sıtlanmış olmasıdır. Bir başka deyişle, eyalet hükümetlerinin diğer devletlere karşı, devletler hu­kukuna göre egemenlikleri yoktur. Dış politika ve savunma konuları, merkezi federal hükümete aittir. Bu nedenle eyalet hükümetlerinin dışişle­ri ve savunma bakanları yoktur. Eyalet meclis­leri bu konularla uğraşmaz, yasa çıkaramaz. Bu politikalarla ilgili sorunları tartışamaz ve açıklama yapamaz. Bir istisna olarak dış ülkelerle anlaş­ma yapabilir, ama bu anlaşma, federal hükümet tarafından onaylanmak zorundadır. Bu bir kültür anlaşması (örneğin TV yayını) veya denizin te­mizliği ile ilgili bir anlaşıma ise öteki eyaletin oluru gerekebilir, ya da öteki eyaletin çıkarlarım zedelememesine özen gösterilir.
Federalizmde kültürel çeşitlilik doğaldır. Tiyatro, müze, ki­taplık ve anıtlar farklıdır. Radyo ve televizyon yayınları, basın, dil farkı yüzünden ayrıdır. Ama federal devlet başkanı veya bir eyaletin bir bakanı bu yayın organlarından halka seslenebilir, fede­ral ya da eyalet mahkemelerinin kararları halka okunabilir. Ekonomi, din, spor, işçi, sosyal ko­nularda federal ve eyalet örgütleri kurulabilir.
Her iki eylette veya tek bir eyalette etkinlik ya­pan siyasal partiler olabilir. Federal Mecliste par­tinin eyalet grupları birleşerek daha etkin çalış­malarda bulunabileceklerdir. Federal devletin or­ganlarına yapılacak seçimler ülke çapında yapıl­malı, federal hükümet oluşturulunca eyalet temsilcilerine yer verilmeli, tek eyaletten oluşturul­mamalıdır. Eyalet seçimlerinin sonuçları, federal veya eyalet meclisinin yapısını değiştirebilir.
            Federalizmde devletin yasama yetkilerinin “sadece federal meclise ait olanlar” ve “sadece eyalet meclisine ait olanlar” diye bölüşümü ana­yasada açıkça belirtilmektedir. Örneğin dışiş­leri, savunma, sivil savunma, yurttaşlık, pasaport, para ve parasal konular, gümrük ve dış ticaret, fe­deral karayolları, havayolları, denizyolları, PTT hizmetleri konuları sadece federal meclise aittir. Federal meclis, yüksek okullar, avcılık, doğanın korunması ve çevre bakımı, toprak dağıtımı ve düzenlenmesi, ikametgah ve kimlik işleri ile ilgili çerçeve yasaları yapabilir. Sadece eyalet meclisi­ne ait konular arasında kültür, eyalet polisi, eya­lete yönelik eğitim ve sağlık sorunları sayılabilir. Yurttaşlık hakları, ceza yasası, gösteri-topiantı hakları, yabancıların ikameti, nükleer enerji gibi konularda çelişkili yasalar yapılabilir. Farklı politikalar sonucu doğacak olan farklı yasalar, pek büyük farklılıklara yol açmalıdır.

FEDERALİZMİN ALEYHİNE OLAN HUSUSLAR
Yukarıda da görüldüğü gibi federalizmin aieyhine işleyen bazı hususlar vardır: En başta geleni, merkez yöneticileri ile eyalet yöneticile­rinin farklı yeteneklere sahip olmaları yüzünden, ülkedeki yaşam koşullarının her yerde aynı dü­zeyde olmasının sağlanamamasıdır. Böylece sos­yal destek görme, her iki eyalette de aynı olma­yabilir. Böylelikle ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal alanda farklı sonuçlar doğabilir. Kaldı ki halen Kıbrıs’ta federalizm öncesinde de durum, bütün ağırlığıyla kendisini kuzey bölgesinde his­settirmektedir.
Siyasal kararlar alınırken federal ve eyalet yöneticileri, birbirlerinin görüşlerine saygı göstermelidir. Çelişki halinde uzlaşma, mutlaka sağlanmalıdır. Devlet görüşünün ne olduğu konu­sunda kuşku uyandırılmamalı, politikliğinin azalmasına yol açılmamalıdır.
Federalizm, pahalı bir devlet şeklidir, fazla parayı gerektirecektir. İki ayrı eyalet hükümeti ve meclisi yanında, federal hükümet, federal mec­lis ve federal yönetim organlarına ihtiyaç vardır. Politik karar alma süreci karmaşıktır. Gittikçe artırılan vergiler, federal düzenin yol açtığı har­camalar için yetersiz kalabilir. Federal politika çok güçlü ise, bazen eyaletlerin kendi politikala­rının belirginleşmesine engel olabilir.

FEDERALİZMİN LEYHİNE OLAN HUSUSLAR DAHA ÇOK
Bu eleştirilen yanlar dışında, federal devlet şeklinin leyhine olan hususlar çok daha fazladır. Özellikle ülke halkının birlik içinde davranma­sının zorunlu olduğu durumlarda, devletin birli­ğini güçlendirmede, federalizm çok yararlı ol­maktadır. Halkın politik katılımının artmasıyla, demokratik değerlerin gerçekleştirilmesi ve güç­lendirilmesi, halk yararına olanakların artması söz konusu oluyor. Yurttaşlar hem eyalet dü­zeyinde, hem de merkezi federal devlet düzeyin­de iki kez oy hakkını kullanır; eyalet düzeyinde­ki katılım, federal düzeyde daha da yükselir ve yurttaşın etkinliği artar. Modern çok partili dev­lette etkinliği azalmış olan yürütme, yasama ve yargıdaki yatay güçler dağılımı, federal devlette­ki dikey güç ayrımı ile daha da güçlendirilmektedir. Belli oranlarda güçleri sınırlandıran merkez ve eyalet yönetimleri, devletin görevlerinin yeri­ne getirilmesinde birlikte çalışmak zorundadır­lar. Böylece birbirlerini etkileme, denetleme ve iktidar gücünü kullanmada sınırlama yapabilirler. Bu şekilde federal devlette iktidar gücünün bölü­şümü ve sınırlandırılması sayesinde hukuk devle­ti güçlenmiş olur.
Federalizm, siyasal partilerin yarışmasını teş­vik eder, muhalefeti birleştirir ve olanaklarını iyileştirir. Hem merkezde, hem eyaletlerde siya­sal partilerin, parlamenter yönetimi güçlendir­mek için, kişisel ve yetenek özelliklerine göre seçmen sayılarını artırmaya zorlar. Federal Meclis ile Eyalet Meclislerindeki siyasal partilerin farklı çoğunluk oranları, Federal Meclisteki mu­halefet partilerinin bazı eyaletlerde hükümet ol­masını sağlarken, Federal Meclisteki hükü­met çoğunluğunu, o eyalette muhalefet yapma­ya zorlayabilir.
       Federal devlette politik önder kadrolara daha çok ihtiyaç vardır. Eyalet meclislerindeki demokrasi uygulaması ve parlamentarizmin ka­nıtlanması daha iyi gerçekleşir. Eyaletler, federal görevler için seçilecek yetenekli politik güçlerin yetiştiği yerlerdir. Aynı şekilde federal meclis de önde gelen politika adamlarının yetişmesinde rol oynar. Politik kadroların bu dolaşımı, devlet görevlerinin yerine getirilmesini ve iktidar deği­şikliklerinde pürüzlerin çıkmamasını sağlar. Üniter sisteme kıyasla federalizmde eyaletler, kendi alanlarında yeni politik fikirleri geliştirip uygula­ma olanağına sahiptirler. Federal hükümeti veya Meclisi belli politik konularda uyarabilirler. Bu Merkezin, eyaletleri uyarması şeklinde de olabi­lir. Karşılıklı deneyim alış-verişi ile toplumsal ilerleme sağlanabilir.
Federalizm, siyasal partilerin sıkı içdüzenlerini gevşetir ve partisel demokrasiyi güçlendirir. Eyaletlerdeki yönetim çerçevesinde siyasal parti­ler, bölgesel özerklik ve kendi kendine yetme özelliklerini geliştirebilirler: İktidar veya muhale­fette denenmiş olan parti örgütü, parti merke­zine karşı değişik öneriler geliştirebilir. (Üniter devletteki yerel parti örgütleri için böyle birşey olası değildir.) Böylece hem parti programı, hem de partinin amaçları bu önerilerden yararla­nabilir.
Son olarak federalizm, birlik içinde çeşitli­liğe olanak sağlar. Kültürel çeşitlilik, kişisel özel­lik ve yerel karakterler korunarak geliştirilebilir ve kitlesel tek tiplikten uzaklaşılmış olur. Bu­nunla birlikte, ortaklık ve birlikteliğe saygı gös­terilir, tekdüzelik önlenir, yaşamın çeşitli alanla­rında çok çeşitliliğe ulaşılabilir.

ESAS KONU: İKTİDAR SORUNU
Toparlayacak olursak: Kıbrıs’ta federalizm uygulaması üzerinde düşünürken unutulmaması gereken en önemli nokta, burjuva federalizminin ulusal veya etnik gelişme sorunlarının çözü­münde bir araç olmadığıdır. Federalizm, daha çok siyasal iktidarın bölgesel yani eyalet yönetim düzeyinde uygulanmasının özgül bir şekli­dir. Eyaletler arasında var olan değişik politik tercihler ve sosyal-ekonomik-kültürel gelişme farklılıkları, merkezi federal devletin ve onu yönetecek siyasal iktidarın aşırı derecede merke­zileşmesiyle ve güçlü bir yapı sayesinde giderile­bilecektir.
Kıbrıs somutunda devlet ve iktidar sorununun çözümlenmesi, bir yandan adanın emperyalizmin ve yeni sömürgeciliğin etkilerin­den ve askeri üslerden arındırılmasına bağlı iken, öte yandan da ana sorun olan içteki milliyetler sorununun nasıl çözümleneceğine bağlı olduğu­dur. Ama yine de tayin edici faktörün, Kıbrıs’ta yaşayan iki ana etnik toplum arasındaki ulusal farklılıklar olmayıp, ülke içindeki ve uluslararası düzeydeki sınıf mücadelesi olduğunu vurgulamak gerekir.
Sorun, burjuva çevrelerin öne sürdüğü gibi, Kıbrıs’ta hangi toplumun hangisini yöneteceği sorunu değil, tüm ada yüzeyinde hangi sınıfın, iktidarı elinde bulunduracağı sorunu olarak or­taya çıkmaktadır.

Yararlanılan kaynak:
Der Föderalismus in der Bundesrepublik Deutschland, Informationen zur politischen Bildung, Heft: 204/1984. Bonn  
    
(İki toplumdan ilerici kişiler tarafından 24 Eylül 1989’da kurulmuş olan “Bağımsız ve Federal Kıbrıs için Temas Grubu”nun 10-11 Şubat 1990 tarihlerinde Lefkoşa’daki Ledra Palace Oteli’nde düzenlediği Üçüncü Toplantıya sunulan bu bildiri, 2 ve 3 Şubat 1990 tarihlerinde Yeni Düzen gazetesinde yayımlanmıştır.)


KONUMUZ ÇOCUK SAĞLIĞI (Söyleşi)


Hazırlayan: Sevgül Uludağ

Sağlık Köşemizin bu haftaki konuğu çocuk doktoru Dr. Ahmet Cavit. Ahmet Cavit sorularımızı yanıtlarken, özellikle reçe­tesiz ilaç satışından çocuk­ların ne tür bir zarara uğradığı üzerinde duruyor.

SORU: Sayın Ahmet Cavit bize ülkemizde çocuk has­talıklarının durumu hak­kında bilgi verir misiniz?
AHMET CAVİT: Gerçi ge­nel olarak sağlıklı olarak nitelendirebileceğimiz bir toplum yapısına sahibiz, ama yine de ülkemizde bel­li bazı çocuk hastalıkları görülmektedir. Bunların başında ishaller, üst solunum yolu enfeksiyonları gelir ki, bunlar bademcik iltihabı, farenjit dediğimiz en sık görülen hastalıklar. Üçüncü grup, özellikle Kıbrıs açısından önem kazanan Akdeniz anemisi denen talassemiya, dördün­cü grup kalp dahil bazı doğumsal anomaliler, bozukluklar. Gerçi bunların görünme sıklığı azdır, ama yine de saymak gerek. Bronşit-astma, çok sık ol­mamakla beraber, görülen diğer hastalıklardandır ve bir de diyabet.

SORU: Örneğin ishaller nerden kaynaklanıyor, su­lardan mı?
AHMET CAVİT: İshaller yenen besinlerdeki bakteri veya virüslerin sonucu olarak olabildiği gibi sık yenen besinlerin bünye tarafından kabul edilmemesi nedeniyle de olabilir, bileşimi o anki barsak durumuna uymayabilir.

SORU: İshaller çok yaygın mı?
AHMET CAVİT: Yaygınlığı hakkında birşey diyemeyeceğim, çünkü hastalar, ilk ishalde küçük bebekken doktora gelir, belli bir tedavi şeklini öğrenir, on­dan sonra ishal hallerinde kendi evde tedavi yaptığı için doktor tarafından ta­kibi biraz güç olur. Bazen bu uzun sürer, 2-3 gün sonra “çocuğuma bu per­hizi yapıyorum, bu ilacı veriyorum, geçmedi” di­yerek bize gelebilir. Bazen geç olur, su kaybı olur, hastaneye sevketmek gerekir, bazen de bizim öne­receğimiz şekilde tedavi ile 3 günde kapanabilir.

SORU: Bademcik iltihap­ları nerden kaynaklanır?
AHMET CAVİT: Genellik­le bakterilerin yolaçtığı durumlardır. Özellikle çocuğun ilk yaşlarında sıklıkla görülebilir, hatta bademciklerin bazen aşırı büyümesine bağlı, boğaz bademcikleri de büyüyüp adenoid dediğimiz bir du­ruma yolaçabilir ki, bazı hallerde bu adenoidlerin, yutak ve boğaz badem­ciklerinin alınması gereke­bilir. Bir diğer sorunlu durum, ailelerin reçetesiz ilaç alıp, direk eczaneden ilaç alıp, bu tür boğaz-bademcik enfeksiyonlarını doktor kontrolü olmadan, kendi başlarına tedavi et­meleridir. Bunun toplumu­za getirdiği en büyük so­run, belli bazı antibiyo­tik ve sülfanamit grubu dediğimiz ilaçlara karşı direnç oluşmasıdır.

SORU: Bağışıklık diyor­sunuz...
AHMET CAVİT: Evet, ki son zamanlarda yapılan boğaz kültürlerinin çoğunda, özellikle ailelerin  su gibi septrin, baktrim tipi ilaçlara karşı büyük direnç oluştuğu görülmektedir. Ampisilin de toplumda uzun süre kullanılmış bir ilaç olduğundan, ampisiline karşı direnç söz konusudur. Şimdi yeni kullanılan bazı antibiyotikler hassas ol­masına rağmen, zaman içinde onlara da belli bazı bakteri tiplerinde direnç görülmektedir. Bu da toplumumuzda genelde bak­teri florasına karşı müca­dele açısından çok olum­suz bir durumdur. Bu nedenle özellikle antibiyo­tiklerin reçetesiz olarak eczacılar tarafından satıl­ması ve doktor kontrolü olmadan kullanılması, bir an önce önlenmesi gereken sosyal ve tıbbi bir konudur.

SORU: Bu bağışıklık, di­renç olduğu zaman ne olu­yor?
AHMET CAVİT: O hasta­lık için düşünülen antibi­yotik verilmiş olmasına rağmen, 2-3 gün içinde ne ateş düşüyor, ne de söz konusu bölgede iltihapta bir gerileme görülüyor.
Çocuğun ateşi sürüp gidi­yor ve istenen iyileşme, ilk 3-5 gün içinde sağlanamı­yor. Bir de, tabii antibi­yotiklerin belli bir süre kullanılması zorunludur, en az 5 gün. Bazı aileler eczacıdan aldıkları antibi­yotiği 2-3 gün veriyorlar, sonra çocuğun ateşi düş­müştür deyip antibiyotiği kesiyorlar Bu nedenle za­man içinde belli bazı di­rençli bakteri tipleri üreyip, yeniden hastalığa yol açabiliyorlar.

SORU: Başka çocuk has­talıkları konusunda neler söylemek istersiniz?
AHMET CAVİT: Tabii ilk sorun talassemiyadır, toplumumuzda her ne ka­dar da bu konuda bir kuruluş varsa da, -Talassemiyalıları Koruma Derneği- sanırım yeterince bilimsel bir araştırma yapılmış değildir, gerçek yaygınlık oranı ve önlemler konusunda... Güney Kıbrıs’ta bu çok daha güçlü biçimde araştırılmıştır, oradan aldığımız istatistiklere göre, Kıbrıs nüfusu içinde %16 taşıyıcılık sözkonusudur. Bu da şu anlama geliyor: Her 150 doğumdan biri talassemiyalı doğabilir. Onlarda 1974’den bu yana test zorunlu hale getirilmiştir, bizde de 1980’de olmuştur. Böyle olmasına rağmen, halen Rum top­lumunda 600 kadar kişi talassemiyalıdır ve bizdeyse 200’ün üzerinde bir ra­kam var.

SORU: Çocuk ölümleri konusunda ne söyleyeceksiniz?
AHMET CAVİT: Bir top­lumda ana ve çocuk ölüm oranı, o toplumun kalkın­mışlığını gösterir. Bizde ne yazık ki, bu konuda sağlıklı istatistikler bulun­mamaktadır. Yani bilimsel olarak ifade edildiğinde, her bir canlı doğumda, kaç bebek 1 yaşına gele­ne dek ölür, bebek ölüm oranı bunu ifade eder. Kıbrıs’ta 1945’lerde bu oran binde 80 idi. 50’lere gelindiğinde binde 63 ve 1960’ta, binde 40 idi. Bu oran Rum toplumunda 1986’da binde 12’ye ka­dar düşürülebilmiştir. Türk toplumuyla ilgili olarak elimde farklı bilgi­ler var. Örneğin Sağlık Bakanı Dr. Erbilen, 1985 Ekim’inde televizyon­da yaptığı bir konuşmada bu oranın binde 16 oldu­ğunu kaydetmiştir. Fakat Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Ayten Berkalp ise, bunun 11 olduğunu iddia etmiştir. Arada binde 5’lik bir fark olmasına rağmen, düşük sayılabilir.

SORU: Bu çocukların çok sağlıklı yetiştiğini mi gös­teriyor?
AHMET CAVİT: Bu bizde çocukların tam teşekküllü kliniklerde, özel veya devlet kliniklerinde çocu­ğunu gösterir. Gelişmekte olan ülkelerin büyük bir kısmında ya ebe doğumu olur, bundan ötürü bu ülkelerde anne veya çocuk, doğum anında ölebilir veya belli bazı temel çocuk hastalıklarına karşı ilk yaşta aşılama olmadığı için, çocuklar bilinen temel çocuk hastalıklarından, di­yelim ki kızamık, difteri, tetanoz, boğmaca, çocuk felci gibi hastalıklardan aşılanmadıkları için öle­bilirler. Bizde tüberküloz vakaları fazla yaygın olma­dığı için tüberküloz aşısı, doğumdan hemen sonra yapılmamaktadır. Ancak son dönemlerde, örneğin 1984 yılında 55 yeni tü­berküloz vakaları olmuştur Bu nedenle toplumda yeni tüberküloz taramalarıyla tüberküloz vakalarının art­ması halinde, bu vakaların anında tesbit edilip teda­visine gidilmesi veya aşının zorunlu hale geti­rilmesi düşünülebilir, ama sanırım şimdiki aşamada bunun zorunlu olmaması lazım.

SORU: Devlet ve özel sek­tör doktorları açısından çocukların muayene oranı nedir?
AHMET CAVİT: Örneğin devlet tarafından 1983’te bir yıl içinde 20,901 ço­cuk muayene edildi, 84’te ise 12,973 çocuk... Bu acaba çocukların daha az hastalandığına mı işaret eder, yoksa özel sektöre doğru bir kayış mı var­dır? Bunu bilemeyiz, çün­kü devlet sağlık istatistiklerimizde ne yazık ki özel sektörle ilgili hiçbir bilgi verilmemektedir. Hekim sayısı itibarıyla da orda, sağlıklı bilgi sözkonusu de­ğildir. Yine Sağlık Raporu’nda, sağlık müfettişle­rinin halkı aydınlatmak amacıyla 1,538 okul ziya­reti, 876 konferans, 928 halk kitle konferansından bahsedilmektedir. Bu kadar yüksek rakamlar gerçek midir? Şüpheyle karşılarım.

SORU: Çocuk doktorla­rının oranı nedir?
AHMET CAVİT: Devlet’te 10, dışarda 17 çocuk doktoru çalışmaktadır.

SORU: Bu sayı yeterli mi­dir?
AHMET CAVİT: Tabii yetersizdir. Her ne kadar da doktor enflasyonu var de­niyorsa da, bugün uz­manlık dallarında bile alt uzmanlık dalları söz­konusu olduğundan, ye­terli değildir. Örneğin çocukların sırf çocuk kalbi, sırf çocuk böbreği, sırf çocuk allerjileri konu­sunda alt-uzmanlaşma söz konusudur. Ne yazık ki ülkemizde, devlette böyle bir politika yok, bilakis onlar uzman hekimlerin fazla olduğunu ve pratis­yen hekim açığı olduğu iddiasındadırlar. Bu bana göre, kesinlikle yanlıştır, çünkü biz, toplum sağlığı açısından gelişmekte olan ülkelerle değil, Avrupa’yla kıyaslana­cak ve onların ortalama değerlerini alacak du­rumdayız ki pratisyen he­kimden çok, uzman heki­me ihtiyacımız vardır.

SORU: Reçetesiz ilaç satışı konusunda başka neler söyleyeceksiniz?
AHMET CAVİT: Örneğin güneyde bu durum çok sıkı tutulmuştur, reçe­tesiz antibiyotik satılan bir İngiliz turistte meyda­na gelen bir allerji nede­niyle, eczacı güneyde mahkemeye verilmiş ve 75 Kıbrıs Lirası ceza ödemiş, ayrıca 19 Kıbrıs Lirası da mahkeme masrafı ödemiştir. Bizim toplumda ne yazık ki bu, sözkonusu değil. Reçetesiz ilaçlar, antibiyotikler, uyuşturu­cular, rahatlıkla alınıp satılmaktadır, hatta belli bazı ilaçlar süper marketlerde bile eczacı kontrolü dışında satılmaktadır.

SORU: Niçin böyle olu­yor? İnsanlar neden dok­tor yerine eczacıya gidi­yor?
AHMET CAVİT: Birincisi, rahatlıkla eczacıdan reçe­tesiz ilacı alabildiği için doktoru devreden çıkartıp, “Zaten daha önce bana bu ilacı vermişti” diyerek, gi­dip aynı ilaçları alıyor. İkincisi, vizite ücretlerinin her ne kadar da Kıbrıs’ta Türkiye’dekine kıyasla dü­şük olmasına rağmen, -Türkiye’de bir vizite 5 bin, bizde hâlâ daha 3-4 bindir- doktor vizitesinden kurtulmak için direk gidip ecza­cıdan alıyor. Toplumun büyük bir kesimi sosyal sigortalı olmasına rağmen, ne yazık ki Sosyal Sigor­talar, özellikle çalışan kesime, sağlıklı bir sağlık hizmeti veremiyor. Eldeki istatistiklere göre, Sosyal Sigortalar ku­rumu, çalışanlardan, sağhk primi olarak yılda 800 milyon lira toplamakta ve bunun ancak 175 milyonunu sağlık amacıyla  har­camaktadır ki geriye kalan para atıl vaziyette durmak­tadır. Serbest Çalışan Hekimler Birliği’nin Sosyal Sigortalar kurumuna bir önerisi olmuştur: Sosyal si­gortalar hastalarının özel çalışan hekimler tarafın­dan da muayene edilip, devlete ödenen tedavi ücreti kadar aynı miktarın serbest çalışan hekimlere ödenmesi doğrultusunda.. Ne yazık ki bu önerimiz şimdiye kadar yanıtlanma­mıştır.

SORU: Bu parayla sizce ne yapılabilir?
AHMET CAVİT: İlk aşa­mada,  bana göre sağlık hizmetlerinin sosyalleşti­rilmesi düşünülebilir. Bu yapılmayacaksa, ilk aşama­da. Sosyal Sigortalar Kurumu’nun en azından kendi poliklinik veya hastanesini kurarak, sosyal sigortalı hastalara, istihdam edeceği, doktorlar aracılığıyla direk bir hizmet sunması akla gelebilir. Böyle bir kuruluş oluşturulacak olursa, bu da devlet hastanesini ilerde uzmanlaşmaya götürebilir ve daha ağır vakaların daha uzman ellerde tedavisi sağlanabilir.


(Yeni Düzen gazetesi, 20 Ocak 1987)

BAZI SORUŞTURMALARA VERİLEN YANITLARDAN


SINIRDA VURMA OLAYI ÜZERİNE
           “Bir süreden beri özellikle Lefkoşa’daki ateşkes hattı üzerinde çeşitli kışkırtmalar olmaktadır. Bu olaylar sonunda hem Türk, hem de Rum askerleri canlarını kaybetmekte, ya da yaralanmaktadır. Kıbrıs’ta adil, barışçı ve kalıcı bir çözüme varılmasını isteyen bir kişi olarak, toplumlararası gerginliğin tırmandırılmasına yönelik her türlü kışkırtma eylemlerinin karşısındayım. Her iki tarafta da barış istemeyen güçler vardır. Bu nedenle kışkırtma olaylarının gerçek sorumlularının ortaya çıkarılması, adamızda barışın ve dostluğun egemen olmasını isteyenlerin istemi olmalıdır. Son olayın, ölü bölgede yer almış olması nedeniyle, BM Barış Gücü Komutanlığı’nın yapacağı tarafsız soruşturmanın sonuçlarını beklemek gerekmektedir. Yine de bir kişinin ölmesine neden olan bu olayın sorumlularını kınıyorum.”

(“Ahmet An- Kültür Araştırmacısı” imzasıyla, Kıbrıs Postası, 13 Aralık 1988)

SANATÇILAR ÖRGÜTLENMELİ Mİ? 
Kültür-Sanat sayfası soruşturmasına katılanlar: Bülent Fevzioğu, Emin Çizenel, Cevdet Çağdaş, Nilgün Kozal, Fikret Demirağ, Mehmet Birinci, Ahmet An.

Örgütlenmek, ya da örgütlenmemek. İşte bütün mesele bu. Acı deneyimler yaşandı; bundan önceki örgütlenmeler başarısızlığa uğradı diye böyle bir sorun yok gibi davranmak ne derecede doğru olur? Acaba sanatçılar, kültür insanları ne düşünüyorlar. Bunu onlara sorduk:

Ahmet An: “Ne yazık ki sanatçı örgütleri uzun ömürlü olmadı...”
            “Kıbrıslı Türk sanatçılarının örgütlenmesi gerekli mi?” sorusunun yanıtını, “Evet gereklidir” şeklinde verebilirim. Bilindiği gibi herkes örgütlenmenin gerekliliğine inanmaktadır ve geçmişte de her dönem belli sanatçı grupları örgütlenmelere gitmişlerdir. Ne yazık ki bu sanatçı örgütleri uzun ömürlü olamamışlardır. Bu örgütlerin dağılmasında en büyük etken, yöneticilerinin, örgütledikleri arkadaşlarının genel çıkarları yerine, kendi kişisel çıkarlarını öne çıkartmaları olmuştur. Bir diğer etken, sanatçı örgütlerinin kuruluşunda ve çalışmalarında izlenen grupçu tavırlardır. Belli bir siyasal partinin güdümünde, sırf o siyasal partiye hizmet etmek için kurulan örgütler de, bir süre sonra kuruluş işlevlerini yitirdiğinden yok olmaktadırlar. O nedenle, eğer yeni bir sanatçı veya yazarlar örgütü kurulacaksa, demokratik bir şekilde kurulması ve çalışmalarında bölücü değil, birleştirici olması, belli kişilerin veya grupların değil, örgütlediği bütün üyelerin çıkarlarını savunmayı ilke edinmelidir, diyorum.”

(Yeni Düzen gazetesi, 4 Kasım 1989)

İngiliz Dönemi Yasaları’nda mevcut olan Telif Hakları Kanunu’nun Günümüzde Uygulanmaması Sanatçılar Arasında Tartışılıyor:
TELİF HAKKI SANATÇININ NAMUSUDUR. (Soruşturma: Sami Saygun)

Yanıtlayanlar: Fikret Demirağ (Şair), Şefika Durduran (Avukat), Kani Kanol (HAS-DER Sekreteri), Neşe Yaşın (Şair), Ahmet An (K. T. Sanatçı ve Yazarlar Birliği Yazmanı), Özden Serak (Ressam, Yazar), Mehmet Ulubatlı (Maraş Emek Tiyatrosu Başkanı, Ressam, Karikatürist) , Çetin Özen (Tiyatro Yönetmeni, Oyuncu), Acar Akalın (Müzisyen)

Ahmet An: “Üretenin Hakkı Ödenmelidir.”
        “Kıbrıs Türk toplumunda demokratik geleneklerin ve doğal ekonomik gelişmenin olmaması nedeniyle, toplumsal hayatın bütün alanlarında olduğu gibi, sanatsal ve düşünsel ürünler hak ettikleri değeri bulamamaktadırlar. Sömürge döneminde hükümet memurlarının yazdığı siyasal yazılar ve sanat eserleri basın organlarındaki hiçbir karşılık beklemeden “mücadele basınına hizmet” veya “eserimin yayınlanması” anlayışıyla yer alırken, 1963 sonrasının kapalı baskı döneminde “milli içerik” tekdüzeliğine saplanmıştır. Sağlam bir ekonomik altyapının kurulmadığı 1974 sonrasında da, parti basınına hizmet ve resmi politika dışına çıkamamanın getirdiği sığlıkla özgür üretime köstek vurulmuştur. Klasik arz-talep kuralının işlemediği, ya da arzın talepten fazla olduğu durumlarda, arz edilen ürünün değer karşılığı düşer veya hiç olmaz. Radyo ve basını, çağdaş demokratik kurallara göre çalışmayan küçücük toplumumuzda, nitelikli düşün ve sanat eserlerinin değer bulması için, örgütlü ve kararlı bir mücadele verilmesi kaçınılmazdır. Demokratik ve ekonomik yapılar çağdaşlaştığı oranda, telif haklarının da özlenen içeriğe kavuşacağına inanıyorum. Korsanlık ve yasadışılık, siyasal iktidara yaranmak için beleş yazıcılık terkedilirken, nitelikli eserlere sahip çıkma, onlara hak ettikleri değeri verme ve bu yolda mücadele verenlerin örgütlü dayanışması öne çıkarılmalıdır, yoksa telif hakları mücadelesi ilerletilemez. Yerli üretim teşvik edilip, korunmalı, üretenin hakkı mutlaka ödenmelidir.”

(Yeni Düzen gazetesi, 1 Nisan 1991)



5 Şubat 2016 Cuma

LEFKOŞA’DAKİ KUMARCILAR HANI’NIN ADI NEREDEN GELİYOR?


Araştırma: Ahmet An

1.Türkiyeli araştırmacı Doç.Dr.Gönül Öney’in 1969 yılında hazırladığı “Lefkoşa’da Büyük Han ve Kumarcılar Hanı” adlı bildiride şöyle denmektedir:
       “Büyük Han yakınında Kumarcılar veya Humbaracılar hanı, Büyük Hanın daha ufak ve sade bir örneğidir. 16. asır sonlarında inşa edilen hanın kati inşa tarihi bilinmez. İngiliz idaresi zamanında restore edilmiştir.” (Milletlerarası Birinci Kıbrıs Tetkikleri Kongresi, (14-19 Nisan 1969, Türk Heyeti Tebliğleri, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayını:36, Ankara 1971, s.274)

2. Humbara, Farsça bir kelimedir. Bir çeşit top olup, demirden veya tunçtan dökülmüş, içi boş ve yuvarlak olarak yapılan ve içine patlayıcı maddeler konarak düşmana atılan bir savaş aletidir. Humbarayı kullanan askere, humbaracı, humbaracıların bağlı bulundukları teşkilata da Humbaracı Ocağı denirdi. Humbaracı Ocağı’nda üç çeşit humbaracı bulunurdu:
           1. Cebeci ocağından olanlar, daha çok humbara yapımı ile uğraşırlar ve humbara atmak gerekirse, elle atarlardı.
           2. Topçu ocağından olanlar, havan toplarıyla humbara atarlardı.
           3. Kalelerde bulunan humbaracılar.
       Cebeci ve Topçu ocaklarına bağlı olan humbaracılar ulufeliydiler. Bunlar İstanbul’daki kışlalarında kalırlardı. Kaledekilerse zeamet ve tımarlı idiler. Zaman zaman İstanbul’a gelerek bilgilerini artırırlar, savaş olduğu zaman yerlerine dönerlerdi. (Bkz. Meydan Larousse Büyük Lugat ve Ansiklopedi, Cilt:6, İstanbul, 1971, s.51)

3.Kıbrıslı Türk araştırmacı yazar Haşmet M. Gürkan, Lefkoşa’nın Asmaaltı meydanında yer alan Kumarcılar Hanı ile ilgili olarak bize şu bilgileri vermektedir:
         “Lefkoşa’nın Büyük Han’dan sonra gelen en eski ve büyük hanıdır. 17. yüzyıl sonlarında yapıldığı tahmin olunan bir hanın bir bölümünün Latin dönemlerinden kalma bir yapıya ait olduğu kuşkusuzdur. Girişteki bir kemerli kapıyla Yavuz Sultan Selim Sokağına bakan duvarın bir bölümünün mimari stil ve taş işçiliğindeki farklılıktan bellidir ki, bu husus. “Kumarcılar” adının “Kumbaracılar” adından gelmiş olması da muhtemeldir. Bilindiği gibi kumbara bir tür el bombasıydı ve Osmanlı ordusunda “Kumbaracılar” diye bir sınıf vardı. 1881 tarihli bir Lefkoşa haritasında bu hanın “Kuchuk Khan” (Küçük Han= diye adlandırılmış olması dikkati çeker. Öte yandan Rupert Gunnis “Historic Cyprus” (Tarihi Kıbrıs) adlı yapıtında (1936) bu hanın adını “Khan of the Itinerant Musicians” yani “Gezici Çalgıcılar Hanı” olarak vermektedir.” (Dünkü ve Bugünkü Lefkoşa, Galeri Kültür Yayınları, Lefkoşa 2006, 3. baskı, s.161 - “Humbaracılar” adının burada dizgi yanlışı olarak “Kumbaracılar” şeklinde yazıldığını tahmin etmekteyiz.) 
           
4.Kıbrıslı Ermeni yazar Kevork K.Keshishian, 1978 yılında yayımladığı “Nicosia, Capital of Cyprus, Then and Now” adlı eserinde şöyle yazmaktadır:
          “The name Koumardjilar Khan in Turkish means “The Inn of the Gamblers”- evidently the local casino at one time. Some people also called it the “Kemanedjiler Khan” (The Inn of the Fiddlers) which later on became known by the collective name of “The Inn of the Itinerant Musicians”.
           This 17th century building is the private property of the ancient Turkish family of Tuccar Başı (Tudjjar Bashi: Head Merchant). It has been registered in the name of Mehmed Izzet Bey and Mehmed Assim Bey, both of Nicosia. Relevant business transactions are dealt with by the representative of the heirs.” (p.186)
            “According to the old folks, the building was at one time used as a lunatic asylum.
            It was noted that the dilapidated condition of this disused building became dangerous. Classified as an “Ancient Monument” the Department of Antiquities leased it for a long period at £70 a year in order to restore it. The estimated amount spent on the repairs was about  £10,000. From 1958 to the summer 1963, the Department of Antiquities paid rent to the heirs.” (Nicosia 1978, p.187)

5.  SONUÇ:
            Yukarıdaki bilgilerden de görüleceği gibi, “Kumarcılar Hanı” adı, “Humbaracılar”dan galattır. Yani “Humbaracılar” adının zamanla halk tarafından yanlışlıkla “Kumarcılar” olarak benimsenmesi sonucu halkın diline öyle yerleşmiştir. Benzeri şekilde Lefkoşa’daki “Şaban Paşa Mahallesi”nin adının, zaman içinde halk ağzında “Saman Bahça Mahallesi” olarak değiştiği bilinmektedir. 
            “Kumarcılar Hanı”nın sahibi olan Tüccarbaşızade Mehmet Fuat Efendi, Kıbrıs’ta İngiliz döneminin başladığı 1878 yılında kurulan 7 kişilik ilk Kavanin Meclisi’ne atanmış tek Kıbrıslı Türk üye idi. Mehmet Fuat Efendi’nin ailesi, aralarında bugünkü Lefkoşa’da bulunan Köşklü Çiftlik semti ile şimdi ortadan kalkmış olan “Tüccarbaşı Hanı” diye bilinen bir hanın da sahibi idi. (A.An, Kıbrıs’ın Yetiştirdiği Değerler (1782-1899), Ankara 2002, s.91) Bu ailenin, Lefkoşa’da birçok mülkünün bulunması göz önünde bulundurulacak olursa, hanın mülkiyetinin, Lefkoşa kalesi içinde yaşayan ve kale humbaracısı olan atalarından kendilerine miras kaldığı tahmin edilebilir.   

Bu arada Humbaracılar Hanı için başka benzer kelimelerin de kullanıldığı kaydedilmiştir. Bu kelimelerin sözlüklerde anlamı bulunamamıştır:
            “Komancılar Hanı” (Prof.Dr.Oktay Aslanapa, Kıbrıs’ta Türk Eserleri, İstanbul 1975, s.16)
         “Hımarcılar Hanı, Kemancılar Hanı, Seyyar Müzisyenler Hanı” (Bener Hakkı Hakeri, Kıbrıs Türk Ansiklopedisi, Cilt:1, Lefkoşa 1992, s.161)

(Bu araştırma Casino İşletmecileri Birliği'nin Başkanlığını yapmış olan Erdal Andız’ın isteği üzerine 2009’da yapılmış ve kendisine verilmiştir.)