28 Kasım 2013 Perşembe

AYRI BELEDİYELER ANLAŞMAZLIĞI ÜZERİNE BİR KİTAP


Diana Weston Markides, uzun yıllar Kıbrıs’ta yaşamış ve halen İngiliz Uluslar Topluluğu Araştırmaları Enstitüsü’nde araştırma görevlisi olarak çalışmakta. 2001 yılında Minnesota Üniversitesi’nin “Akdeniz ve Doğu Avrupa Monografileri” dizisinde yayımlanan kitabının adı ise şöyle konmuş: “Kıbrıs 1957-1963: Sömürge Uyuşmazlığından Anayasal Bunalıma: Belediyeler Konusunun Anahtar Rolü”.

Yazar, 238 sayfalık kitabına yazdığı “Giriş” yazısında, ayrı belediyeler konusunun, daha büyük olan Kıbrıs sorununun küçük bir modelini oluşturduğunu ve bu konunun gelişmesiyle, daha büyük çatışan algılayışlardan kaynaklanan taktik ve kuşkuları yansıttığını belirtmektedir. Markides’e göre, belediyeler konusunun çözümlenemeyişindeki başarısızlık, Zürih ve Londra Andlaşmaları’nın öngördüğü rejimin yok edilemeyen tohumları içermesi yüzündendi.

Kitabın ilk bölümünde, 1957-1959 yıllarında Kıbrıs için verilen mücadele bağlamında ayrı belediyeler konusunun siyasal kökenleri incelenmektedir.  İkinci bölümün konusu, Şubat 1959 ile Ağustos 1960 arasındaki geçiş dönemi ve belediyeler konusunun rafa kaldırılarak, İngiliz üsleri üzerine İngilizlerle Kıbrıslılar arasında yapılan görüşmelerin toplumlararası ilişkiler üzerine olan etkileri olarak belirlenmiş. Üçüncü bölümde, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilk iki yılındaki belediyeler konusu ve siyasal gelişmeler incelenmektedir. Dördüncü bölümde ise Ocak ile Mayıs 1963 arasında belediyeler konusunu çözmek için yapılan çalışmalara yer veriliyor. Beşinci bölümün konusunu, Mayıs ile Aralık 1963 döneminde ortaya çıkan anayasal bunalım oluşturuyor. Kitap, toparlayıcı bir sonuç bölümüyle bitiyor. Sona konan eklerde ise, Zürih Andlaşması ve Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’nda yer alan Belediyeler ile ilgili maddeler, Garanti Andlaşması ve Nüfus İstatistikleri var.

Türk tarafının günümüzdeki ayrılıkçı tutumunun kökenleri hakkında okuyucuyu çok aydınlatıcı bilgilerle donatan bu kitabı, Kıbrıs sorunu ile ilgilenen herkesin okumasını önerirken, Diana Weston Markides’in geniş bir araştırma ürünü olan eserinden bazı ilginç değerlendirmeleri aşağıya aktarıyoruz:

“Kıbrıs Türk toplumu, uzun bir süreden beri ekonomik gerileme içine çekilmişse de, siyasal alanda kaderine razı değildi. Bir Rum devletinde zayıf ve iktidarsız bir azınlık haline gelmek istemiyordu. İngilizler, önde gelen Kıbrıslı Türk aileleri ve Osmanlı tarzındaki paşaları, Türk toplumunun liderleri olarak yetiştirmişlerdi. Ama savaş sonrası Kıbrıs’ında, Londra’dan çok, Ankara tarafından etkilenen daha öfkeli tipte Kıbrıslı Türkler ortaya çıkmıştı. Bunların liderleri Ankara ile bağlantı sağladılar ve 1957’de Türk hükümeti, diplomatik kanalların ötesine geçerek, adada taksim için yolu açmaya başladığında, Kıbrıs Rum ayaklanmasını bastırmada başarısız kalan İngilizlerden gittikçe daha fazla kuşkuya kapılan Kıbrıs Türk toplumu içinde istekli ve hevesli işbirlikçiler buldu.” (s.5)

“Kıbrıs’taki Rum ve Türk liderlikleri arasında ve Ankara, Atina ile Londra arasında anayasal çıkmaz yaratan etkenlerden biri, Anayasanın 173. maddesinin uygulanması için zamanlama ve yöntemin ne olacağı konusuydu. Bu maddeye göre, Kıbrıs’ın beş ana kentinde Türk sakinler için ayrı belediyeler oluşturulacaktı. Bu madde 11 Şubat 1959 tarihli Zürih Andlaşmasında da vardı ve Anayasanın temel maddelerinden biri olarak düşünülmekteydi. Bu şekliyle, garantör güçlerin rızası olmadan değiştirilemezdi.” (s.8)

“Gerçekte, belediyeler konusunda bir anlaşmaya varmadaki başarısızlık, iki çatışan algılayışı uyuşturmadaki yeteneksizliği yansıtmaktadır. Bu da, aslında, Zürih ve Londra Andlaşmaları farklılıkları gidermemiş, ama dondurmuş olduğunun göstergesiydi.” (s.9)

“Ankara tarafından cesaretlendirilen taksim için halkın baskı yapmakta olduğu şeklindeki çerçeve içinde, Kıbrıslı Türk belediye meclisi üyeleri, beş kentteki meclislerden 3 Haziran 1957 günü kitlesel olarak istifa ettiler. Bir Türk akademisyen olan Dr.Suat Bilge, 18 Türk belediye meclisi üyesinin istifasını “Türk konularının ayrılmasında ilk adım” olarak tanımladı.... Küçük, Ankara’ya yaptığı ikinci bir geziden sonra yaptığı bir açıklamada, Kıbrıs Türk belediye üyelerinin istifasının, iki toplumun bir arada yaşayamayacağını ve daha özel olarak, “çoğunluğa dayanan bir yönetimde Türklerin haklarının korunamayacağını kanıtladığını duyurdu. 19 Temmuz 1957’ye gelindiğinde, Küçük, zafer edasıyla “taksimin etkin olarak başladığını” öne sürmekteydi.” (s.16-17)

“İngiliz Dışişleri Bakanı Selwyn Lloyd ile görüşen Birgi, hükümetinin kamuoyuna “Bütün adanın yönetiminde Rumlarla eşit paya sahip”miş gibi gösterebileceği ve toprağın taksimine “eşit ve hatta ondan daha iyi” bir şey elde edildiğine ihtiyaç duyulduğunu söyledi. Birgi’ye göre, bu eşit pay, bir çeşit federasyon gibi algılanabilirdi.” (s.19)

“Ankara, Kıbrıs’taki azınlığı üzerinde siyasal denetimini pekiştirmek için Kıbrıs’ta toplumsal ayrılıkçılık programını uygulamaya başladı.” (s.19)

“Bu toplumsal ayrılıkçılık politikası bağlamında belediyelerin taksimi için Kıbrıslı Türk üyelerin istifası ile ilk adımlar atıldı. Türk üyeler geri dönmediler, ama Meclisler normal çalışmalarını sürdürdüler, Kıbrıslı Türk çalışanlarını koruyarak, bütün kente hizmet vermeyi sürdürdüler.” (s.20)

“Türkler, önce Lefkoşa’da, sonra da diğer ana kentlerde, yasadışı olarak defakto belediyeleri tek yanlı olarak kurmaya başladılar.” (s.20)

“Haziran 1958’de Kıbrıs Türk liderleri tedhişi körüklemek için Ankara’dan döndüler. Lefkoşa’daki Türk Haberler Merkezi’nin önüne TMT tarafından “sadece küçük bir bomba” kondu ve bu, Kıbrıslı Türk gençlerin Lefkoşa’da oraya buraya saldırması için gerekçe oldu. Denktaş, yıllar sonra bu bombanın Türkler tarafından konduğunu itiraf etti, çünkü “dünya bizim (Türk toplumunun) de var olduğumuzu bilmeliydi.” Aynı gece İstanbul’da 200 kişi taksim için gösteri yaptı. Zorlu, Türkiye’nin kendi güvenliğini güvence altına alacak olan tek aracın Kıbrıs’ın taksim edilmesi olduğunu vurgulayan bir açıklama yayımladı. Bu ayaklanmaların hemen arkasından defakto Türk belediyeleri oluşturuldu. Türk mahallelerinin kenarında olan ve ortaklaşa kullanılan  Lefkoşa ve Leymosun’daki belediye pazarları, Kıbrıslı Türkler tarafından ele geçirildi. Pazar yerleri, hem belediyelerin gücünün bir sembolü, hem de belediyelerin önemli gelir kaynaklarıydı. Her iki kentte de aynı taktikler uygulandığından bu, açıkça örgütlü bir harekâttı. Hem Rum mahallesindeki Türk belediye çalışanlarından, hem de Türk mahallesindeki Rum belediye çalışanlarından öldürülenler oldu. Bundan sonra, Belediye Meclisi’nin Türk  çalışanları –Lefkoşa’da 72 kişi kadardı- Kıbrıs Türk liderliği tarafından istifaya zorlandı ve Rum belediye çalışanları da, Türk mahallelerinde çalışmayı reddetti.

Yüzlerce Kıbrıslı Rum yurttaş, Lefkoşa’daki Kaymaklı ile Leymosun’daki Ayandoni bölgelerinde daha çok Türklerin yaşadığı mahalleleri boşalttı ve evleri, buralara göç eden Kıbrıslı Türkler tarafından ele geçirildi. Foot, Kaymaklı’daki Rum evlerinin “izinsiz gelip yerleşen” Türkler tarafından işgal edildiğine değinmekteydi. Zorlu’nun bu olayı nüfus mübadelesi oldu şeklinde gösteren iddiası, Amerikan Konsolosu Belcher tarafından gülünç olarak tanımlanmıştı. Belcher, bu olayların nüfus dağılımını hiç de etkilemediğini, bir başka deyişle bunun yüzde birin onda üçü kadar nüfusa tekabül ettiğini ve yerlerini terk edenlerin çoğunluğunu Rumların oluşturduğunu, yaşamları ile mülklerini kaybetmekten korktuklarını vurguladı.

Lefkoşa ve Leymosun’daki belediye pazarları Türkler tarafından ele geçirildiği zaman, güvenlik kuvvetleri onlara ne engel oldu, ne de duruma müdahale etme girişiminde bulundu. Aslında Lefkoşa’daki merkezi pazar yeri, toplumlararası tedhişi engelleme girişimi olarak İngilizler tarafından dikenli teller konarak çizilen “Mason-Dixon” hattının Türk tarafında bırakılmıştı. Dikenli tellerin kaldırılarak, pazar yerinin yasal belediye meclisi tarafından denetlenmesi için yapılan çağrılara kulak verilmedi. İngilizler, Rumlara pazar yerini normal olarak kullanmalarını salık verdi. Belediye Meclisi sekreteri pazar yerine gelip duruma hakim olmak isteyince, güvenlik kuvvetleri, Türklerin yaklaşıp onu tehdit etmelerine aldırış etmedi. Üzerine iki büyük Türk bayrağı asılmış olan Belediye pazarının giriş kapısı üzerindeki anahtarı törenle alan ve yasadışı olarak atanmış Kıbrıslı Türk belediye başkanına da İngilizler herhangi bir müdahalede bulunmadı.

Bu iki olay da Türklerin planlı olarak bazı yerleri ele geçirdiklerini ve İngiliz makamlarının önleyici hareketlerde bulunmaya isteksiz olduğunu açıkça göstermektedir. Belirgin bir yöntem uygulanmaktaydı: Türk bölgelerinden Rumlar zorla dışarı atılıyor ve anahtar durumundaki belediye güç odakları ele geçirilmekteydi... İngilizlerin, böl ve yönet ilkesini uygulamak için Rumlara karşı Türkleri kullandıklarına ilişkin Rum inancı yaygındı.” (s.21-23)

“Ağustos 1958’de yapılan Zorlu-Macmillan zirvesi, belediyelerin taksim edilmesine İngilizlerin onay vermesiyle sonuçlandı.” (s.26)

“Yunan hükümeti için, belediyelerin taksim edilmesine doğru atılan adımlar, Macmillan Planının sadece toprak taksimine bir hazırlık olduğunun göstergesiydi.” (s.30)

“(Belediyelerle ilgili raporu hazırlayan İngiliz yetkili) Surridge, özel olarak dile getirdiği bir görüşünde, belediyelerin taksim edilmesini, “yönetim açısından bir saçmalık, ama siyasal bir zorunluluk” olarak nitelendirmişti. Onun bu sözleri, İngilizlerin belediye konusundaki kavrayışını ortaya koymaktadır.” (s.35)

“Kıbrıslı Türklerin ayrı belediyeler konusundaki ısrarındaki amaç, Kıbrıslı Türklerin 1958’de sömürge yönetimine zorla kabul ettirdikleri ve belli bir toprak parçası üzerinde Kıbrıslı Türklerin yargı yetkisine sahip olması unsurunu yasalaştırmaktı. Böylesi bir denetim, Ankara’nın Kıbrıs Türk toplumunun homojenliğini koruması ve onun Kıbrıs Türk liderliği tarafından kontrol altında tutulması için zorunlu olarak görülmekteydi. Belediyelerin ayrılması, ayrı toprağa dayalı olarak topluma atıfta bulunulan anayasadaki tek husustu.” (s.160)

“Son çare olarak Türk belediyeleri, Kıbrıslı Türklerin, Rumların çoğunluk yönetimini zorla uygulamaya girişmeleri halinde, Kıbrıslı Türklerin o topraklar üzerine geri çekilip, denetimlerine alacakları ve ayrı bir yönetimin temellerini hazırlayacakları tek umudu oluşturmaktaydı.” (s.162)

“1962 yılının sonuna gelindiğinde, Kıbrıslı Rumlar, Kıbrıslı Türkleri şu itirafta bulunmaya zorlamıştı: Kıbrıslı Türklerin, Kıbrıslı Rumların yaşadığı bölgelerden ayrılarak, belediyeleri bölmesi olanaksızdır ve birleşik belediyeler tek pratik çözüm şeklidir.” (s.162)         

“Ankara ve Kıbrıslı Türkler, İngilizlerin adadan geri çekilmesi durumunda, Rumların enosis için yapmakta oldukları militan kampanyaya karşı, 1957 yılında belediye konusunu, bir aşırı Türk milliyetçiliği dalgası halinde siyasal sahneye getirdiler. Ankara ve Kıbrıslı Türkler, belediyeleri, daha önceki yıllarda karşı karşıya kaldıkları enosis platformundan, ayrılıkçılığın Truva atına dönüştürmeyi başardılar... Belediyeler konusu, özü itibarıyla Kıbrıslı Rumlar ile Türkiye arasındaki bir mücadele idi.” (s.178)

(Yeni Çağ, haftalık gazete, 11 Temmuz 2003, Sayı:645)

 

 

 

 

 

ARAŞTIRMACILIĞIN NERESİNDEYİZ?

KADIN ARAŞTIRMALARI

Gazeteci Sevgül Uludağ'ın 1992 yılında, bir başka kadın gazeteci Neriman Cahit ile birlikte kurulduğunu duyurdukları "Kadın Araştırmaları Merkezi", aradan geçen bunca süre içinde, kadınlarımızı konu alan bilimsel araştırmalar yerine, daha çok uluslararası gezilere Kıbrıslı Türk kadınlar adına katılma olanaklarını kullanması ile dikkati çekiyor. Tek kişilik bir gösteri merkezi gibi çalışan Sevgül Uludağ, şimdiye kadar bu konuda şu yayın çalışmalarında bulundu:

Kadın Dünyası (Üç aylık kadın, haber, inceleme, araştırma, kültür dergisi), Sayı:1 (Mart 1997), Sayı:2 (Eylül 1997)

"Kadınlar için Politikada Strateji ve Planlama" El kitabı, Kadın Araştırmalar Dizisi No.1, Ağustos 1998, 188s.

Öte yandan son bir yıl içinde basına yansıyan ve "Kadın Araştırmaları Merkezi" adının kullanıldığı etkinlikler şöyle:

* 30 Mart 1998 günü uydu aracılığıyla Kıbrıs sorunu tartışıldı. ABD'deki George Mason Üniversitesi'ndeki İletişim Fakültesi öğrencileri uydu aracılığıyla KKTC'ye bağlanarak, iki toplumlu Uyuşmazlıkların Çözümü Grubu'ndan Sevgül Uludağ ve Marios Michaelides'e iki toplumlu çalışmalara ilişkin sorular sordular ve yanıtlar aldılar. (Yeni Düzen, 1.4.98)

* 27 Haziran-2 Temmuz 1998 tarihlerinde Londra ve Cambridge'de British Council tarafından düzenlenen "Demokrasiyi Kurmak-Dünya Liderleri Yetiştirmek" programına, Kadın Araştırmaları Merkezi kurucusu Sevgül Uludağ ve Yurtsever Kadınlar Birliği Başkanı Oya Talat katıldı. İki Kıbrıslı Rum kadının da katıldığı toplantı sonunda "Barış için ortaklık" deklerasyonu yayımlandı. (Yeni Düzen, 9.7.98)    

* 8-11 Eylül 1998 tarihlerinde Singapur'da toplanan "Aile içi şiddet 1. Dünya Konferansı"na KKTC'den psikolog Canan Öztoprak ile Kadın Araştırmaları Merkezi kurucusu Sevgül Uludağ, Güney Kıbrıs'tan da iki Kıbrıslı Rum kadın katıldı. Katılımcılar, "Beyaz Kurdele" adlı ortak bir proje ve deklerasyon üzerinde anlaştılar. (Yeni Düzen, 29.9.98)

* 9-13 Ekim 1998 tarihlerinde Kuzey İrlanda'nın Belfast kentinde yer alan "4. Avrupa Çatışmaların Çözümü ve Barış Konferansı"na KKTC'den Kıbrıs Araştırmaları Merkezi kurucusu, Çatışmaların Çözümü Eğitmeni Sevgül Uludağ katıldı. (Yeni Düzen, 16.10.98)

***

* Araştırmalarını hiçbir "halkla ilişkiler" çalışmasına başvurma gereği duymadan yıllardır sürdüren emekli edebiyat öğretmenlerimizden Bahire Uzman İnan, meslektaşı Mürüvvet Atalay'ın katkıları ile Kıbrıs Türk kadınının geçmişini inceleyen önemli bir araştırmaya imza attı: "Kıbrıs Türkünün Değişim ve Gelişiminde Kıbrıs Türk Kadın Dernekleri".

Kadın araştırmacılarımız, 211 sayfalık 1. ciltte, İngiliz dönemi ile Kıbrıs Cumhuriyeti dönemindeki örgütlenme çabalarına yer verirken, 2. ciltte de Kıbrıs Türk yönetimleri dönemindeki kadın örgütlenmelerini ve etkinliklerini incelemişlerdir.

Mayıs 1994'de bitirilen bu iki ciltlik araştırma, 4 buçuk yıllık bir gecikme ile ancak Kasım 1998'de kitaplaşabilmiş ve Şubat 1999'da satışa sunulmuştur. 2. cilde eklenen "Genel bir bakış" başlığı altında, kadın derneklerimizin 1994'den 1997 sonuna kadar olan çalışmaları da kapsamış bulunuyor. İki cildin de basımı gerçekleştirmiş olan Doğu Akdeniz Üniversitesi Kıbrıs Araştırmaları Merkezi, bu şekilde, kendi dışında hazırlanmış bir çalışmayı ilk kez yayımlamış oluyor.

Geçen yıl Fatma Azgın tarafından yayımlanan "Ulviye Mithat: Feminist Buluşma" adlı kitapla kıyaslandığı zaman, iki çalışma arasındaki fark çok belirgin. Azgın, Ulviye Hanım'ın gazete yazılarını Harid Fedai Bey'in arşivinden alıp, önce bir gazetede aynen yayımlamış, daha sonra da bu yazıları kendi sütun yazıları ile birlikte (yazıları kendisine veren Harid Fedai'nin, Ulviye Mithat'la ilgili olarak bir kitap hazırlama çalışması olduğunu bildiği halde, önceden davranıp) kitap haline getirmişti. Oysa İnan ve Atalay, büyük bir titizlikle, konuyla ilgili eski gazete arşivlerini tarayarak, malzeme toplamışlar, ilgili kişilerle de söyleşiler yaparak sözlü tarih bilgilerini kayda geçirmişlerdir. Kıbrıs Türk kadın örgütlerinin geçmişini araştıran bu iki ciltlik tarih çalışması, büyük bir boşluğu doldurmaktadır. Yayımlanmasını gerçekleştirenleri kutlarız.
 

KÜLTÜR-SANAT TARİHİ Mİ? YAYINCILIK TARİHİ Mİ?

Kıbrıs gazetesinde haftalardır süren ve Bener Hakkı Hakeri tarafından hazırlandığı belirtilen "Kıbrıs Türk Kültür ve Sanat Tarihi 1570-1997" başlıklı yazı serisinde, toplumumuzun kültür ve sanat tarihinin verileceği öne sürülmesine karşın, daha çok bu dönem içerisinde yayımlanmış kitaplarla ilgili bilgiler verilmekte (dizinin dörtte üçü, Ahmet An'ın "Kıbrıs'ta Türkçe Basılmış Kitaplar Listesi (1878-1997)" adlı araştırmasında yer alan kitap yayınlarının düzyazıya dökülmüş şeklidir) ve araya yazarın kişisel anıları ve değerlendirmeleri serpiştirilmiştir.

Dönem içindeki fikir hareketleri, kültürel etkinlikler ve sanat anlayışlarına hiç değinilmeyen "Tarih" araştırmasında hiçbir kaynağa yer verilmemiş olması da ayrı bir eksiklik. "Başlarken" yazısında Hakeri şöyle demiş:

"Kıbrıs Türk Kültür ve Sanat Tarihi'ni dört yılı aşkın bir süre içerisinde araştırma, derleme ve sentezle oluşturdum." Bir başka deyişle, yararlandığı kaynakları belirtme dürüstlüğünü göstermeyerek, araştırmacıların emeğine saygısızlık etmiş. Dahası, hazıra konmaktan da öte, ilgili konuyu araştırmış tek kişi olan Harid Fedai'yi de aşağılamayı yeğlemiş: "(Ahmet Tevfik Efendi'nin) doğum ve ölüm tarihi, bunca ahkam kesen yazar ve araştırmacıya karşın bilinmemektedir."

Biz yine de dizinin sonunda, yararlanılan kaynaklar listesinin verileceği umudumuzu korumak istiyoruz. Yoksa hiçbir araştırmacı, "sentez"ledim deyip işin içinden sıyrılamaz.

TİYATRO ARAŞTIRMALARI

Geçen yıl içinde büyük bir reklam kampanyası ile yayımlandığı duyurulan bir başka araştırma kitabı da Yaşar Ersoy'un "Toplumsal ve Siyasal Olaylarla içiçe Kıbrıs Türk Tiyatro Hareketi" başlıklı çalışmasıydı. Bu kitapla ilgili olarak Yeni Düzen gazetesinde 5 yazılık bir eleştiri yayımlayan (10-14.12.98) Mehmet Ulubatlı, şu isabetli değerlendirmelerde bulunmuştu:

" Yaşar Ersoy, yazdığı bu kitapla, bilimsel ve gerçekçi bir tiyatro hareketi belgeseli yaratma endişesinden çok, girişte bahsettiğim sosyo-psikolojik etmenlerden dolayı, kendi değerini saptama ve sağlama alma endişesi gütmüştür diye düşünüyorum...Kitap iki ana kısma ayrılmış: Yaşar Ersoy'dan önceki tiyatro zamanları ve Yaşar Ersoy'lu zamanlar...Kitapta Yaşar Ersoy imkansızı başarıyor ve Belediye Tiyatrosu hakkında yazılan, çizilen ne kadar iyi şey varsa ver vermesine rağmen, Devlet Tiyatrosu hakkında yazılan tek bir iyi şeye yer vermemek için sanki özel bir çaba harcıyor...Yaşar Ersoy kitabının adına "Kıbrıs Türk Tiyatro Hareketi" deyecek yerde, "Anılarım" ya da "L.B.T.-D.T. meselesi" dese kimsenin buna bir itirazı olmaz. En azından böyle yapmış olsa, geriye kalan tiyatrolar ve tiyatro hareketi dediği şey, kitapta aksesuvar olarak kalmazdı...Genel olarak baktığımızda, kendisinin uzun yıllar sanat yönetmenliğini yaptığı bir gazetenin sanat sayfasında çıkan izlenim yazılarını eleştiri diye kitaba alması, herşeyden önce sanat etiği açısından tartışma konusudur."

Ulubatlı'nın anılarıyla desteklediği yazılarının altını çizdiği bir başka gerçek de, Ersoy'un yıllardır çıkması için çaba gösterdiği "Tiyatro Yasası"nın ardında yatan amaçtı:

"Sadece ve sadece, Devlet Tiyatrolarının bugünkü statüsünü ortadan kaldırıp, Belediye Tiyatrosunu da bugünkü statüsünden çıkarıp, (yani LBT olmaktan çıkarıp) bir çeşit Devlet Tiyatrosu statüsüne geçirerek, bir de üst kurul oluşturup, onun da hakimiyetini sağlayarak, tamamıyla ülke tiyatrosunda tek söz sahibi ve hakimi olma operasyonuydu. Geriye kalan amatör, profesyonel hiç bir tiyatroyu dikkate bile almıyordu."

Ersoy'un kitabında "Devlet Tiyatroları'nda yetişmiş eleman bulunmadığını sık sık yinelemesi"yle ilgili olarak da şu bilgiler veriliyor:

"Ancak, iki tiyatronun ortak girişimleri sonucunda, devlet desteği ve bursuyla okula gönderilen bu öğrenciler, maalesef adaya döndükleri zaman, Devlet Tiyatroları'nda değil de LBT'nda göreve başlamışlardır...hem de neredeyse iki kat maaşla istihdam edilmişlerdir."

Bir başka tiyatro adamı olan Alper Susuzlu da, aynı kitapla ilgili olarak şunları yazdı:

"İçerisinde güzel ve yararlı şeyler var. Özellikle yetmiş yıl önce sahnelenen oyunlar, fotoğraflar, hatta kimlerin rol aldığına kadar araştırılıp yayınlanması Kıbrıs Türk Tiyatro Sanatı için bir kıvanç. Ama sonrasıu ne yazık ki Kıbrıs Türk Yiyatro Hareketi değil, başlıkta da kullandığım gibi, "Yaşar Ersoy'un Tiyatro Tarihi" olabilir ancak. Kendi yaşamını anlatmış. Üstelik de hatalarla dolu, iyi araştırılmamış bvir kitap. Hem de önyargılı...336 sayfalık bir kitap yazmışsın. On amatör ve özel tiyatro hakkında, ayıra ayıra üç sayfa ayırmışsın." (Yeni Düzen, 6.1.99)

Her zaman vurguladığımız gibi, tarih yazıcılığı ve genelde araştırmacılık ciddi bir iştir ve ona gereken önemin verilmesi gerekir.

(Kıbrıslı Türkün Sesi dergisi, Mart 1999, Sayı:43)

"KIBRISLI TÜRKLERİN TARİHİ"NİN 3. CİLDİ DE BOŞ ÇIKTI


 Kıbrıs Türk toplumunun yetiştirdiği değerli kültür araştırmacısı ve yazar arkadaşımız Haşmet H.Gürkan'ın anısını yaşatmak amacıyla, 1993 yılındaki 1. ölüm yıldönümünde  düzenlenen araştırma yarışmasında, Dr.Nazım Beratlı'nın "Kıbrıslı Türklerin Tarihi" başlıklı çalışmasına birincilik ödülü verilmiş ve bu çalışma, Aralık 1993'de kitap olarak yayımlanmıştı.

"Ödülünü hak etmeyen bir kitap" başlıklı bir yazımızda, (Bkz.Alternatif Yazın, Sayı:6, Mart-Nisan 1994) bu çalışma ile ilgili olarak şunları söylemiştik:

"Galeri Kültür Yayını olarak İstanbul'da bastırılan "Kıbrıslı Türklerin Tarihi -1. Kitap" başlıklı çalışma, gazete ilanlarında "özgün eser" olarak sunulurken, her nedense yazarının adı verilmemiştir. Kitabın iç sayfalarında ise, bu çalışmanın henüz tamamlanmamış olduğu ve asıl isminin "Kimliğin Kökenleri" olduğu anlaşılmaktadır. 1. Cilt'te "İngiliz dönemi başlarına kadar Kıbrıslı Türklerin Tarihi"nde "Kıbrıslı Türk Kimliğinin Türk komponenti", 2. Cilt'te de "Kıbrıslı Türk Kimliğinin Kıbrıslı komponenti" verilecekmiş(s.17)."

"Kimliğin Kökenleri" adlı bu çalışmanın 2. Cildi, 1995 yılında yayımlandı. Ne var ki işlenen konu "Kıbrıslı Türk Kimliğinin Kıbrıslı komponenti" değil de, "Etnolojik Yönden Kıbrıslı Türk" idi. Beratlı, kalemini eline almazdan önce yeterince kaynak araştırması yapmadığı için, 2. Cildin "Giriş" yazısında şunları söylemekteydi:

"Kıbrıslı Türkler'in ilk cildi çıktıktan sonra, bazı eksikliklerini gördüm. Bunun nedeni, bazı kaynaklara ulaşamamış olmamdı."

Demek ki yazar, araştırmalarını sürdürdükçe bize yeni ciltler sunmaya kararlıydı. Ama her nedense 2. Cilt'te "Kıbrıs'a geldiği bilinen Yörük-Türkmen Oymakları" arasına dalarak, konusunun "Kıbrıslı Türk Kimliğinin Kıbrıslı komponenti" olduğunu unuttu.

Nisan 1999'da ise, "Kıbrıslı Türklerin Tarihi"nin 3. cildi yayımlandı. Galeri Kültür Yayınları'nın kitabın kapağında "bu üç kitaplık maceramız uzun bir zaman dilimine karşılık gelmekle birlikte tamamlanmış bulunmaktadır. Eser başlangıcıyla, sonuçta ulaştığı değer yargıları ve yorumlar anlamında bir farklılık içermektedir. Fakat bir çalışmaya katılmamış olmamız onu yayınlamamıza engel teşkil etmemeli" diyerek, anlamlı bir saptama yapmaktadır.

Nazım Beratlı ise, 3. Cilde yazdığı Önsöz'de, "Elinizde tuttuğunuz bu bölüm ile artık sona erdirmeyi düşündüğüm tarih yazarlığı serüvenim" diyerek, asıl gayesinin "Üzerinde hiçbir çalışma yapılmamış... sloganlarla sürdürülen bir politik çizginin çıkmazını ortaya dökmek" olduğunu söylemektedir. Ama ne yazık ki yazar, "yirmi yılımı vermiş bulunduğum siyasi hareket" dediği Cumhuriyetçi Türk Partisi'nin herhangi bir yazılı belgesine atıfta bulunamamış, hep kulaktan duyduğu, ya da kendince belirlediği yargıları çürütme adına, tarih kitaplarından yaptığı 3 ciltlik alıntılarla, ne demek istediğini, neyi anlatmaya çalıştığını okuyucuya açık bir şekilde verememiştir. Üç ciltlik bu çalışmanın bir başka hatası da, CTP'yi Kıbrıs Türk Solu'nun tek temsilcisiymiş gibi görmesidir. Oysa ki Kıbrıs Türk toplumu içinde solda yer almış ve yazılı görüş belirtmiş, CTP dışında başka sol parti, siyasal grup ve bağımsız kişiler olagelmiştir.

İlk kitapla ilgili olarak yukarıda anılan yazımızda şunları vurgulamıştık:

"Beratlı'nın kitabına "Kıbrıslı Türklerin Tarihi" gibi kapsamlı bir ad vermesini de yadırgadığımızı belirtmeliyiz. Çünkü Kıbrıslı Türklerin bu ada üzerindeki 400 yıldan fazla süren ve çoğunluktaki Rum toplumu ile karşılıklı etkileşim içinde şekillenen tarihi ve kimliği, daha ciddi ve bilimsel yaklaşımlarla incelenmelidir."

Ne var ki 3.Cilt'te gördüğümüz, yazılanların büyük bir kısmının, aradan geçen beş yıllık süre içinde kitaplaştırdığımız çalışmalarımızdan alıntılardan oluşturulduğu ve adeta üç kitabımızın yeniden özetlendiğidir. 1996'da yayımlanan "Kıbrıs'ta İsyanlar ve Anayasal Temsiliyet Mücadelesi", 1997'de yayımlanan "Kıbrıs Türk Liderliğinin Oluşması (1900-1942) ve 1996'da yayımlanan "Kıbrıs'ta Fırtınalı Yıllar (1942-1962) başlıklı kitaplarımızdan sayısız alıntı yapılması bir yana, bu alıntılar, bizim tarih anlayışımıza ters düşen yorumlara kılıf yapılmaya çalışılmıştır. (Örneğin s.60'da bize atfedilen görüş, yine bizden yapılan şu alıntılarla yalanlanmaktadır: s.70,88,90,96,126,129)

 Beratlı, 1998'de yayımlanan "Kıbrıslılık Bilincinin Geliştirilmesi Üzerine Notlar"ımızı okuduktan sonra, belki de 4. Cilt için yeni birçok malzeme bulmuştur. Ama anlaşılan artık Galeri Kültür Yayınları da bu "tarih yazarlığı serüveni"nin defterini kapatmıştır. Kaldı ki tarih kitabı yayımlamak, ya da araştırmacı-yazar olmak toplumumuzda bu kadar kolay olmamalıdır.

Yanlış siyasal tezler, tarihsel doğruların amaca yönelik olarak kurgulanması ile kanıtlanamaz. Ortaya çıkan ancak yamalı bohça olur, o kadar. Biz "romantik" (s.112) yorumlarımızın doğruluğunda ısrarlıyız.

(Kıbrıs gazetesi, 11 Mayıs 1999)  

TAKSİMCİ VE ŞOVENİST "EĞİTİMLE BİR ÖMÜR"

Kıbrıs'taki İngiliz Sömürge Yönetimi'nin "böl-yönet" ve Kıbrıs Türk Liderliğinin "taksim" politikaları gereği, Maarif Dairesi'nin Eylül 1958 sonunda ikiye ayrılması ardından, Kıbrıs Türk Maarif Dairesi'nin başına getirilen Hüsnü Feridun, 1969 yılı Temmuz ayına kadar 30 yılı aşkın bir süre, Kıbrıs Türk eğitiminin başında bulunan kişiydi. Nisan 2000'de İstanbul'daki Boğaziçi Yayınları tarafından basılan 647 sayfalık "Eğitimle Bir Ömür" adlı kitabına şu alt başlığı koymuş: "Kıbrıslı Türkün 1932-1969 Dönemi Eğitim Panoraması ve Eğitimde Özerkliğe Kavuşmasının Hikayesi".

1963-68 yıllarındaki zor yılların bitmesinden sonra, kendisini ülke dışına atan Hüsnü Bey, 20 yıl da UNESCO'nun Ortadoğu programlarını yönetmiş ve oradan emekli olduğu 1989 yılından beridir de, KKTC Cumhurbaşkanlığında yüksek maaş karşılığı deruhte ettiği "Eğitim ve Kültür Özel Danışmanlığı" görevi ile ülkemiz "Maarif"ine değerli katkılarını sürdürmektedir.

 
KİTABIN AMACI

Dr.Hüsnü Feridun, kitabının "Giriş"inde şöyle yazmaktadır:

"Amacım, Kıbrıslı Türkün eğitim tarihinde, özellikle eğitim özerkliğine kavuşmamız sürecinde, unutulan veya kaydı tutulmayan gelişmeleri, problemleri, gayretleri, hüzünleri, sevinçleri...gerçeğe en yakın olarak, o günleri yaşamamış bugünkü ve gelecekteki gençlere ve meslektaşlarıma bir kaynak olarak sunmaktır. Anılarıma, olanak buldukça, belgeler de kattım. Ayrıca, eskiyi bugünkü yenilerle kıyaslamayı da gözardı etmedim. Beklentim, genç kuşakların, geçmişlerini araştırarak "ne idik, ne olduk!" diyebilip, bu günlere nelere katlanılarak gelindiğinin bilinci içinde olmaları ve Anavatan Türkiye'nin desteğiyle kazandığımız özgürlüğümüze sımsıkı sarılmalarıdır."

Dr.Hüsnü Feridun'un kitabı, emekli öğretmen Hasan Behçet'in 1969 yılında yayımlanan 330 sayfalık "Kıbrıs Türk Maarif Tarihi 1571-1968" adlı değerli çalışmasının bir devamı, ya da tamamlayıcısı  niteliğinde. Ama bir başka özelliği de, Kıbrıs Türk liderliğinin 1950'li yılların ikinci yarısında yoğunlaştırdığı ayrılıkçı taksim politikasının eğitim alanındaki somut adımları da satır aralarında yansıtması. Örneğin 1937 yılından beri Omorfo'da ilkokullara öğretmen yetiştiren "Öğretmenler için Eğitim Merkezi", 1957'de Lefkoşa'ya taşınmış, ancak Türk ve Rum Maarif Hizmetlerinin ayrıldığı 1959 yılında iki toplum arasında bölünerek "Türk Öğretmen Koleji" adı altında Lefkoşa Türk semtine taşınmış. (s.49)

 
ÖNCE MAARİF TAKSİM EDİLİYOR    

Lise sonrasında Öğretmen Koleji'nde eğitim gören Feridun, Maarif Dairesi'nin İngiliz Müdürünün, Lise Okul Komisyonu Başkanı olarak Evkaf Dairesi'nden sağladığı bir bursla, İstanbul Üniversitesi'nde (1946-1951)Fizik-Kimya öğretmeni olur. Kıbrıs'a dönerken, artık yanında sınıf arkadaşı ve eşi Türkiyeli Leman Hanım da vardır. Leman Feridun ise, 1954-1969 arasında Kız Lisesi'nin 15 yıl süreyle değişmeyen müdiresi olacaktır. Hüsnü Feridun, bir yıl Lise'de, üç yıl da İngiliz Okulu'nda öğretmenlik yaptıktan sonra, 1 Eylül 1954'de Fen dersleri Müfettişliğine getirilir. "Bazan Okul Komisyonlarından aldığım şikâyetler üzerine, okulda ahlâki veya milli bakımlardan problem yaratan öğretmenlerle uğraştığım da olmuyor değildi. Bu da işin hoş olmayan tarafıydı!" (s.97)

1958'in sonbaharında Kıbrıs Maarif Dairesi'nin Türk Maarifi Bölümü, Türk Eğitim İşleri İdare Memuru Fuat Sami Bey idaresinde Türk semtine taşınır.(s.105) Türk Maarif Encümeni tarihi ilk toplantısını 9.10.1958'de Lefkoşa'da yapar (s.113) ve aldığı ilk kararlar arasında, "29 Ekim Cumhuriyet Bayramı'nın Umumi Tatil ilan edilmesi ve 10 Kasım günü okullarda ders yapılmayıp, ebedi şef Atatürk'ü anma törenleri yapılması" da vardır. (s.114)

Yazar, Rauf Denktaş'ın Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu Başkanlığı görevini devralması ile ilgili olarak iki farklı tarih vermektedir: 17 Nisan 1957 (s.88 ve 106) ve Nisan 1958 (s.147) Oysa doğru tarih 27 Ekim 1957'dir. Feridun Bey de, bu federasyonun  Eğitim ve Kültür Komitesi'nin başkanlığını yapmaktadır. Denktaş-Feridun işbirliği de o günlerde başlamıştır:

"Bir taraftan Daire'deki görevimi yaparken, diğer taraftan da Federasyon'un gittikçe artan işleriyle uğraşıyordum. Denktaş bey, keskin zekası ve çabuk karar verme yeteneği ile, iyi ve etkin bir liderdi. Özellikle hiç taviz vermediği milliyetçiliği ve Türkiye'ye bağlılığı, kendisiyle çalışmayı bir zevk haline getiriyordu.

Federasyonda eğitim konusunda neler yapılıyordu? Bunu anlayabilmemiz için o günlerin politik akışına bir göz atalım:

1958 yılının sonlarına doğru tırmanan ve 27-28 Ocak 1958 olaylarında son haddine varan gerginliklerle çatışmalar, artık iki toplumun ayrılışına doğru gidişi hızlandırıyordu. Nitekim, Şubat 1959 ayında imzalanan Zürich ve Londra antlaşmaları ile Kıbrıs Cumhuriyeti'nin kuruluş hazırlıkları başlayacak ve 16 Ağustos 1960'ta kuruluşu ilan edilecekti.

 
ANADİLİ RUMCA OLAN TÜRKLER VE RUMCA DERSİNİN KALDIRILMASI

İşte bu hava içinde İngilizler, Liderlerimiz Dr.Fazıl Küçük ve Rauf Denktaş'la toplum meselelerini görüşmeye başlamışlardı. Özellikle Federasyonu geleceğin Türk Cemaat Meclisi olarak görüyor, toplumun eğitim konularında Federasyon ile işbirliği yapmayı, geçmişin aksine, gerekli buluyorlardı. Kısacası, toplum tarihinde yeni bir süreç başlamıştı."  (s.107)   

Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu Başkanı Rauf Denktaş ise, İngiliz Maarif Müdürü Tudhope'a yazdığı 21 Ekim 1958 tarihli bir mektubunda, diğer şeyler yanında şu hususa dikkat çekmekteydi:

"Halk eğitimi meselesi, senelerce ihmale uğramış olan Türk köylüsü için hayati bir meseledir ve enerji ile ele alınması gerekmektedir. 33 köyde Türklerin Rumca konuşur durumda olduğu malûmunuzdur." (s.118)

İsmet Konur da, "Kıbrıs Türkleri" adlı kitabında, 1931 nüfus sayımına göre, anadili olarak Rumca konuşan Türklerin sayısının, Lefkoşa kazasında 1004 ve Baf kazasında 521 (Türk nüfusun %2.5'i) olduğunu kaydetmekteydi. (İstanbul 1938, s.30) 

Bu önemli toplumsal sorunla ilgili olarak daha sonraki yıllara ait Maarif Encümeni Tutanaklarında şu bilgiler kaydedilmekteydi:

"(1950-52 yıllarında) Ebeveyinleri Rumca konuşan köylerde 5-6 yaşlarında çocuklar için encümence istenen izahata karşılık, Maarif Müdürü: "33 köyde kurs olduğunu, 471 öğrenciden 265'inin kurslara devam ettiğini" cevaben bildirdi. ( Hasan Behçet, agy, s.102)

Yine aynı dönemde, etkileri günümüze kadar gelecek olan bir başka önemli karar alınmıştı. Bazı köylerde müslüman halkın Rumca konuşmasının sosyal ve ekonomik nedenleri araştırılmadan, Türk Tali Okullar İdare Heyeti, Ortaokul ve Liselerde okutulan Rumca dersinin kaldırılmasına karar verdi ve bu karar 26 Nisan 1956 tarihinde resmi gazetede ilan edildi. (agy, s.141)

1956-58 yıllarına ait Maarif Encümeni Tutanaklarında da şu cümle var: "Rumca konuşan Türk köylerinde Türkçenin yayılması için geçen yıl açılan gece kurslarının memnuniyet verici şekilde devam etmelerinden dolayı encümen maarif müdürüne teşekkürlerini bildirdi." (agy, s.105)

 
TC'Lİ HALK EĞİTMENLERİNİN GİZLİ GÖREVİ

O yıllarda, Hüsnü Feridun'un başkanlığını yaptığı Federasyon Eğitim ve Kültür Kolu'na ek olarak "Federasyon Halk Eğitimi Merkezi" de faaliyete geçirilmiş ve bu merkezde çalıştırılmak üzere Türkiye'den "Halk Eğitimi öğretmeni" adı altında bazı kişiler getirtilmişti.

Feridun Bey, adaya getirilen 12 kişilik TC vatandaşı "eğitmen"lerin listesini, Kıbrıs Muhaceret Müdürü'ne duyuran Federasyon Başkanı Rauf Denktaş'ın, 10 Şubat 1959 tarihli mektup üzerine şöyle yazdığını aktarmaktadır:

"Ve böylece Sn.Rauf Denktaş'ın aşağıdaki belge üzerine 19 yıl sonra düştüğü 13.12.1976 tarihli notta belirttiği gibi "İlk TMT liderleri bu şekilde Kıbrıs'a geldi". (s.120)

"İlk TMT liderleri"nden ve "K.T.K.Federasyonu Halk Eğitim Merkezi Başkanı Necat Ertekin tarafından hazırlanan "Halk Eğitim Merkezi Öğretim Programı"nda da Türkçe konusunda şu hususlar yer almaktaydı:

"1.Muhakkak olarak Türkçe konuşmamızın lûzum ve ehemmiyetini, ana dili olmayan bir milletin zamanla ortadan silineceğinin tarihi misallerle anlatılması. (Halen bazı köylerde ekseriyetin Rumca konuştuğunu, fakat buna karşılık Rumların Türkçe bilmediklerini)

2. Halkın konuşma lisan ve lehçeleriyle meramlarını serbest söylemesine fırsat vermek, zaman zaman düzeltmelerle, şive değişmesinin dikkat ve sabırlı hareket edilerek ancak biraz farkedeceğinin izahı

3. Türkçe dilinin günlük konuşmalarda en çok kullanılan kelimelerden başlıyarak, bu kelimelerin yazılıp okunmasını öğretmek suretiyle kelime hazinelerini zenginleştirmek

4. Dilimizin ana basit kaidelerini izah ile onlara bne kadar kolay ve çabuk konuşabileceğimiz hakkında güven kazandırmak (Türk olup ekseriyeti Rumca konuşan köyler için)"

 
VATAN-MİLLET-SAKARYA DÖNEMİ BAŞLATILIYOR

Çalışma programında "Milli mevzular"da da şunlar yer almaktaydı:

"Türk tarihi ile ilgili konular kahramanlık hikâyeleri, konferanslar ve milli oyunlarımız gibi milli beraberlik ve varlığımızı kuvvetlendiren faaliyetlerimizi, bilâhare sinema, kültür kolları teşkili ve ekipler temini suretiyle atraflı olarak programlayacak ve tatbik edeceğiz." (s.125-126)

Ve bu çerçevede, Federasyonun "Halk Eğitim Merkezi", 14 Mart 1959 tarihli ilk genelgesi ile Ada çapındaki örgütleme programlarını "Halk Eğitimi" görünümü altında başlatmış oluyordu.

"Federasyon, yıllarca süren ulusal herşeyin yasaklanmasından kaynaklanan kırıklığın verdiği ivme ile Anavatandan Atatürk büstleri ve resimleri getirtmek, Milli Bayramları gerektiği gibi törenlerle kurtlamak, okullarda folklor eğitimini teşvik etmek, Türkiye'den folklor ekipleri ve Mehter Takımı'nı davet etmek gibi atılımlarla Türk toplumun moralini yükseltme çabasını da sürdürüyordu." (s.129) 

"Federasyonun, burada söz etmeden geçemeyeceğim çok önemli kültürel bir etkinliği de Kıbrıs'taki köy isimlerinin Türkçeleştirilmesinde gösterdiği inisiyatif idi. (s.151)   

Dr.Hüsnü Feridun'un 17 Mayıs 1959'a kadar sürecek olan müfettişlik dönemi ardından, Türk Maarif Müdürlüğü dönemi başlar. "Mayıs 1959'da, Dr.Küçük'le işbirliği içinde yeni bir Türk Maarif Encümeni atanmış ve Kıbrıslı Türk Eğitiminin tüm sorumluluğunu yüklenmişti. Adadaki iki büyük toplumun eğitimi için yukarıda alındığı anlatılan önlemler, Kıbrıslı Rum eğitimi ve Kıbrıslı Türk Eğitimi için 1959'da yayınlanan iki "Geçici Düzenleme, 1959" yasalarıyla yasal hale getirilmişti." (s.155) "

TC'DEN İTHAL İLKOKUL MÜFREDATI

İngiliz Maarif Müdürü Mr.Lightbody'nin hazırladığı Ağustos 1959 tarihli "Maarif Dairesi Raporu"na göre, 15.355 öğrencinin devam ettiği "Türk ilkokullarında okutulacak yeni bir müfredatı hazırlamak için oluşturulan yeni komitenin çalışmaları sonucu, Türkiye ilkokul müfredatı, Kıbrıs şartlarına uygunlaştırılarak, bir raporla önerilmiştir. Bu çalışmalar Haziran 1959'da tamamlanmıştır. Türkiye müfredatından en önemli farklılık, ilkokullarda okutulmakta olan İngilizce'nin kaldırılmaması oldu... Aralık 1958 ile Nisan 1959 arasında Ankara'dan yedi uzman Kıbrıs'a gelmişler ve eğitim sistemini tanıyarak Kıbrıs otoritelerine, gelecekte Türk Maarifinde yeniden yapılanma için yardımcı olacak raporlar hazırlamakla meşgul olmuşlardır." (s.157-158)

"100 Türk ilkokul öğretmeni, Ankara Milli Eğitim Bakanlığının gönderdiği uzmanların yürüttüğü mesleki eğitim kurslarına katılmıştır. Kursların esas amacı ise, 1 Eylül 1959'dan başlayarak, ilkokullarda uygulanacak yeni müfredat programı hakkında öğretmenleri aydınlatıp öğretime hazırlamaktı." (s.159)    

 "FEDERASYON"UN ADI ANILMADAN... 

"Şubat 1959'da Londra Andlaşmasının taraflarca imzalanmasından sonra Kıbrıs'taki iki toplumun kendi eğitim hizmetlerini devralmaları için hazırlıklar hızlandırılmıştı. İngiliz Koloni İdaresi yasal alt yapıyı sağlayacak yasal değişiklikleri, iki toplumun liderleri ile ayrı ayrı görüşmelerle yapma gayreti içinde idi.

Rum toplumu liderliği hâlâ bir Kıbrıs Türk Eğitim Bakanlığı kurulacağı ve Rum Bakan idaresinde bir Türk Azınlığı Eğitim Ünitesi hayaliyle zorluk çıkarıyor, tam yetkili ayrı bir Rum Maarif Maarif Encümeni kurulmasına itiraz etmekte direniyordu.

Türk tarafından ise biz, eğitimde özerkliği şevkle özlemiş buna Federasyonun çatısı altında son iki yıl boyunca hazırlanmış ve Anavatanımızın da yardımlarıyla geleceğin Türk Cemaat Meclisinin temelini atmıştık bile! Yukarıda aktarmış olduğum, İngiliz Maarif Müdürünün raporunda da federasyonun Türk Maarifinde gerçekleştirmiş olduğu yeniliklerin "Federasyon"un adı anılmadan nasıl sıralanmış olduğunu gördünüz!

Liderlerimiz, geleceğin Cumhurbaşkan Yardımcısı Dr.Fazıl Küçük ve yine geleceğin Cemaat Meclisi Başkanı, Federasyon Başkanı Rauf Denktaş, İngiliz yetkililerle bilinçli ve tutarlı görüşmeler yapıyor, eğitimde özerkliğe doğru hızla sonuç alınıyordu." (s.162-163)

 

BAYRAK TÖRENLERİ, MİLLİ GÜN KUTLAMALARI...

Şubat 1959'da, yani Maarif Dairesi'nin Kıbrıs Türk toplumuna resmen devredilmesinden üç ay önce, Hüsnü Bey tarafından Federasyon Başkanlığına verilen raporda, yine milli günlerle ilgili şu bölüm var:

"19 Mayıs 1958'de ilk defa olarak -Federasyon'un yaptığı yerinde teşebbüslerle- ilkokullar tatil edilmişti. Bu yıl ise, Türk Maarif İdaresi kurulduktan sonra 9 Ekim'de toplanan Türk Maarif Encümeni 29 Ekim için aynı kararı vermiş ve diğer milli günler için de hükümet makamları nezdinde teşebbüse geçmiş bulunmaktadır." (s.166)

Kıbrıs Türk liderliği tarafından önerilen ve 18 Mayıs 1959'dan itibaren de Türk Maarif İdarecisi olarak atanan Dr.Hüsnü Feridun'un başkanlığından ilk toplantısını 9 Haziran 1959 günü yapan yeni Türk Maarif Encümeni'nin aldığı kararlar arasında şu da vardı:

"Okullarda Cumartesi günü son dersten sonra ve Pazartesi günü sabah Bayrak törenleri yapılması ve okullara nizamlı bir şekilde Bayrak çekilmesi." (s.180)

Hüsnü Bey'in milliyetçiliği yanında bir başka özelliği de antikomünist olması. O nedenle, Amerikan Hükümeti'nin davetlisi olarak 28 Temmuz-15 Ağustos 1960 tarihlerinde Hawaii Adalarında milletlerarası bir maarif seminerine katılmıştı. "Konu, 'East-West Conference' adı altında, Hawaii Adalarının doğu ile batının birleştiği yer olması varsayımıyle, İkinci Dünya Savaşından sonra özgürlüğe kavuşmuş yeni devletlerin eğitim sorumlularını komünizme karşı uyarmaktı...Cumhuriyetin ilan edildiği 16 Ağustos 1960 tarihinde Adaya dönmüş bulunuyordum." (s.214)

İCAT EDİLEN YENİ MİLLİ GÜNLERE TEPKİ

Kıbrıs Türk liderliği, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin kurulmasından sonra da, ulusal duyguları kışkırtmak  ve toplumlararası nefreti ayakta tutmak için yeni "milli günler" icat ediyordu. Örneğin 18 Mayıs 1960 tarihinde bütün köy ilkokulları başöğretmenlerine Türk Maarif Müdürü Hüsnü Feridun  tarafından gönderilen bir talimatta, "7 Haziran Şehitler Gününde, 1958'de aynı tarihte başlıyan Cemaatler arası çarpışmalarda davamız uğrunda şehit düşenler için bütün köy ve kasabalarda anma törenleri hazırlanması" istenmekteydi (s.210)

Aynı şekilde, 30 Aralık 1960 tarihli "Türk Maarif Bülteni"nde başöğretmenlere hitaben yayımlanan bir duyuruda, İngiltere'nin taksim politikasından vazgeçtiği haberinin ortaya atılması üzerine 27/28 Ocak'ta yapılan gösterilerde ölenlerin anısına, 28 Ocak Milli Matem Günü ilan edilmiş ve "o gün bütün köy ve kasabalardaki okullarda anma törenleri hazırlanması ve bayrakların yarıtya indirilmesi" talimatı verilmişti. (s.241-242) Aynı bültende yer alan "İlkokullarda Milli Eğitimin Gayeleri" adlı yazıda, "öğrencilerimizin milli duygularının geliştirilmesinin daha sistemli ve esaslı bir şekilde yapılması için Türkiye ilkokulları müfredat programının 3'üncü sayfasında belirtilen "İlkokulun Eğitim ve Öğretim İlkeleri"nin dikkatlice gözden geçirilip, gereğince hareket edilmesi ve bilhassa;

1. Milli marş ve şiirlerle kahramanlık menkıbelerinin öğretilmesi,

2. İlkokullarda sabahları derse başlamadan önce "Türk Çocuğunun Andı"nın okutulması" ve "Pazartesi günleri sabahleyin dersten önce ve Cumartesi günü son dersten sonra bütün talebenin iştirakiyle Bayrak Töreni yapılması ve resmi tatil günlerinde okullara bayrak çekilmesi önemle rica olunmaktaydı."(s.245)     

Türk Cemaat Meclisi Başkanı Rauf Denktaş da, 28 Ocak Anma Günü törenlerinde öğrencilere ve halka okunmak üzere caf-caflı bir beyanat neşretmişti. (s.260-262)

Zaten o 1961-1962 ders yılına başlarken  "ülkücü öğretmenler"e hitaben yayımladığı mesajda da, "Neye Kıbrıslılık nosyonunu yaratmıyorsunuz" diyenlere karşı bayrak açmış ve "Anayasanın kabul ettiği ayrı cemaat statümüz" üzerinde ısrar etmesinin "müfrit ve Taksime giden yol" diye tanımlanmasından hoşnuttu. (s.423-433)

Türk Cemaat Meclisi'nin kabul ettiği "Resmi Tatil Günleri ve Anma Günleri Kanunu"nda da 28 Ocak ve 7 Haziran'ın 9 Eylül-Fetih Günü ile birlikte anılması öngörülmekteydi.

(Zamanın TC Kıbrıs Büyükelçisi Emin Dirvana'nın bu uydurma milli günler ve Türk bayrağının yarıya indirilmesi talepleri ile ilgili olumsuz görüşleri ve Rauf Denktaş'la olan tartışmaları için bkz. A.An, Kıbrıs'ta Fırtınalı Yıllar 1942-1962, Lefkoşa, 1996, s.168-169)

"TÜRKİYE'NİN BAŞINI BELÂYA SOKMASINLAR!" 

Dr.Hüsnü Feridun, aynı dönemde TC Lefkoşa Büyükelçiliği'nde Kültür Ateşesi olarak çalışan Emin Soysal'la ilgili olarak şu ilginç anısını aktarmaktadır:

"(Toplumlararası çarpışmaların başladığı 21 Aralık 1963) gününün gecesi Dr.Küçük'ün evinde toplantı var. Mücahitler göreve çağrılmış. Dr.Küçük, Denktaş bey, T.M.T. Başkanı ve diğer ilgililer bir odada toplantı halinde. Biz, bir grup görevli , çıkacak emirleri bekliyoruz. TC Büyükelçiliğinden bana bir haber ulaştırılıyor: "Çabuk gel; Kültür Ateşesi Emin Soysal bey seninle konuşacak" deniyor.

Denktaş beye duyurdum. "Git bakalım ne istiyor" dedi. Hemen gittim. Söyleyeceği şu imiş:

"Denktaş beye söyle. Akıllarını başlarına alıp temkinli davransınlar; Türkiye'nin başını belâya sokmasınlar." 

Ben, "Aman Hocam, Rumlar şöyle yapıyor" diye konuşmaya başlayınca, "Sen git, bu mesajı ilet, karışma" dedi."

Hüsnü Feridun, bir süre sonra Elçilikte Emin Soysal'a rastladığı zaman onun yüzünün asık olduğunu ve kendisine ne olduğunu sorduğu zaman, ağlamaklı bir sesle aldığı yanıtı aktararak şunları yazmaktaydı:

"Yok be oğlum. Yoharıda bir herif var, gaşlarını Atatürk gibi tımar ediyor da gendini bir b-k zannediyor!" dedi.

Belli ki mesajlarını vermeye devam edince, gür kaşlı TMT Komutanımızdan zılgıtı yemişti! O günden sonra mesajları kesilmiş oldu! Zaten, birkaç ay sonra da Ada'dan ayrılmıştı." (s.436-437)

Bu ilginç anı, o günlerde TMT'yi, TC Büyükelçiliğinin üst katındaki karargâhından yöneten Kenan Coygun hakkında da bir fikir vermektedir. 

"MAARİFİN KÖKÜNDEN SARSILMASI O ZAMAN BAŞLAMIŞTI"

"Eğitimle bir ömür"ün yazarı Dr.Hüsnü Feridun ile ilgili bir anıyı aktararak, o günlerin havasını yansıtmak ve değerlendirmelerimizi bitirmek istiyoruz.

Emekli ilkokul öğretmeni ve tüccar Sıtkı Dersev, Neriman Cahit ile yaptığı bir söyleşide 1957 yılında Galatya'da 1. sınıf başöğretmen iken, ayaklarında romatizma rahatsızlığının başgöstermesi üzerine İstanbul'a tedaviye gittiğini ve tedavisinin sürdürülmesi için Lefkoşa'ya naklini istediğinden söz ederek, şöyle demekteydi:

"İşi ciddiye almadılar ilkin. Lefkoşa'ya gelmek için bir bahane saydılar. Sonra Fuat Sami anlayış gösterdi. Küçük Kaymaklı İlkokulu çok büyüktü. İkiye ayırarak, beni Küçük Kaymaklı'ya getirdiler. Küçük Kaymaklı'nın diğer müdürü ise Konedralı Necati Bey'di. İşte tam bu yıllarda Maarif Dairesinde işler bozuldu. Fuat Sami'yi yediler. O vazgeçti. Devir Celal Hordan devri. Onu da söyleyim. Türk Maarif Encümen Başkanı olarak Hüsnü Feridun başladı işe. Bunlar Küçük Kaymaklı Mektebini ikiye ayırmaktan vaz geçtiler. Bizim müdürlük havada kaldı. Ben de boş oturacağıma sınıf aldım, ama statüm ve maaşım başöğretmen olarak.

Maarif Dairesi'ndeki bu el değişikliğinden sonra, hatır işleri, birçok kıdemli öğretmene baskı arttı. Peyderpey adamlarını yerleştirmek içindi bunlar. Bu yüzden vakitsiz istifalar arttı. Ve bu ucuz alış-veriş maarifin standardının müthiş düşmesine sebeb oldu. "Gündüz külahlı, gece silahlı" deyimi de o günlerden kalmadır.

O intikal devresinde, Türk Maarif Encümeni başkanı olarak mektup imzalarken, Hüsnü Feridun, Türk Maarif Müdürü olarak sandalyeye oturdu ve maarifin kökünden sarsılması devri de bu şekilde başladı.

8 Mayıs 1959'da Fuat Sami imzasıyla Küçük Kaymaklı'ya tayinim 17.7.1959'da, Fuat Sami'nin sandalyesine oturan Hüsnü Feridun tarafından tanınmıyordu. Diğer Müdürün emekliliği geldiği halde, isteği üzere 59/60 ders yılı sonuna kadar çalışması uzatılıyor, benim tayinimin ise iptal edildiği bildiriliyordu."

Sıtkı Dersev, devamla, kendisinin Öğretmenler Cemiyeti içindeki muhalif kanadın başını çekenlerden biri olduğunu ve kendisinin Küçük Kaymaklı'ya müdür olarak gitmesinin hazmedilmediğini söylemekte ve şunları demekteydi:

"16 Ağustos 1959'da, kendi, aralarında gizlice yaptıkları bir komployla akşamleyin Küçük Kaymaklı Spor Kulübü toplantısına gittiğimde otomobilin arkasına saklanmış birkaç kişi, benimle konuşarak istediklerini söyliyerek, daha tenha bir yere gitmemi söylediler. Gidince de öğretmenlikten istifa etmem için bana baskı yapıp bir kağıt uzattılar.

- Kimlerdi bunlar, teşkilat adamı falan mı?

Tanımıştım kendilerini, ama şimdi geldi-geçti, isim vermiyeyim.

-Niçin yapıyorlardı bunları? Sizin öğretmenlikten istifanız onlara ne çıkar sağlayacaktı?

Aklı kesen, liyakatlı, daha akıllı adam istemezlerdi. Böyle adamları iş başından uzaklaştırmak için her baskıyı yapıyorlardı.

- Peki, sonra ne oldu?

Bana istifamı yazmak için uzattıkları kağıtlar, bizim mektebin başlıklı kağıtlarıydı. Demek ki, başöğretmen ve Maarif Müdürü'nün de haberi vardı. Kağıtları görünce derin bir nefes aldım. Yakayı ele vermiş olacaklardı. Akılları kesmiyordu ki, aleyhlerine delil olacak olan şeyi kendi elleriyle hazırlamışlardı." (Ortam,"İlkokul öğretmenliğinden ticarete uzayan bir çizgi" başlıklı yazı dizisi-6, 21 Haziran 1993)

KEŞMEKEŞİN SORUMLULARI ÖZELEŞTİRİLERİNİ YAPMALI

Aynı Dr.Hüsnü Feridun, kapalı dönem sona erdikten sonra, kapağı Beyrut'a atabilmiş ve işbirlikçisi Rauf Denktaş'a hitaben kaleme aldığı 5.12.1970 tarihli raporunda, birlikte oluşturdukları ortamla ilgili olarak daha gerçekçi bir değerlendirmede bulunabilmişti:

"Yirmi yıldan beri dertleriyle yoğurulduğum Maarifimizin durumu, 1964 yılından beri içine düştüğümüz keşmekeşin neticesi, benim için büyük azap ve endişe kaynağı olacak derecede hızla kötüleşmekte idi. Türk Cemaat Meclisi'nin tesirsiz hale geldiği günden itibaren Maarifin Müdürünün yetkilerinin birer birer alınarak, yeni yeni ve safha safha ortaya çıkan şahıs, makam veya komitelere verilmesi ve bu mevkide sadece adı ve sorumlulukları ile bir başkâtip durumunda çalışmak mecburiyeti beni, bağlanan el ve kolumu çözecek makamı Kıbrıs dışında aramaya sevk etti..." (s.620)

"Olağanüstü durum şartları, mücahitlerimize ve kız öğrencilere verilen sınırsız bursların yarattığı bugünkü münevver enflasyonu ve "işe adam yerine, adama iş bulma" durumuna düşüşümüz, her türlü plânlama tedbirini ta başından baltalayacak mahiyettedir. Başka memleketlerde bir tedbir olarak tevessül edilen münevver eleman ihracı, bizim adadaki varlığımız için ölüm-kalım mertebesinde tehlikelerle doludur." (s.622)

Dr.Hüsnü Feridun kitabının giriş yazısında, şöyle  yazıyor, ama günahlarını affettiremiyor:

"Emekli olduğum 1989 yılından beri de KKTC Cumhurbaşkanlığında Eğitim ve Kültür Özel Danışmanlığı yapmaktayım. Ancak, bu devrelere ait eğitim anılarımı yazmanın kimse için yararlı veya ilginç olacağına inanmıyorum. Sırf yazmış olmak için yazmayı da gereksiz buluyorum."

(Kıbrıs’ta Sosyalist Gerçek, aylık dergi, Temmuz 2000 (Sayı:53) ve Ağustos 2000 (Sayı:54)

İKİ YENİ ÇEVİRİ KİTAP

 * Kaysar V.Mavratsas, Elen Milliyetçiliğinin Kıbrıs'taki Yönleri, Galeri Kültür Yayınları, Lefkoşa, 2000, 159s.

* Özdemir A.Özgür, Hayatımda Kıbrıs, Galeri Kültür Yayınları, Lefkoşa, 2000, 215s.

 
            Geçtiğimiz aylar içinde Lefkoşa'daki Galeri Kültür Yayınları, Kıbrıslı Türk okuyucular için iki yeni kitap yayımladı. Her iki kitap da, daha önce Atina'da ilk baskılarını Yunanca olarak yapmış olup, ilk defa Türkçeye çevrildiler.

"ELEN MİLLİYETÇİLİĞİNİN KIBRIS'TAKİ YÖNLERİ"

            Bunlardan ilki, 1998 yılında basılan Kaysar V.Mavratsas'ın "Elen Milliyetçiliğinin Kıbrıs'taki Yönleri" adlı çalışmasıdır. "İdeolojik çatışmalar ve 1974-1996 Kıbrıs Elen Kimliğinin Toplumsal İnşası" alt başlığını taşıyan 159 sayfalık kitap, Öztürk Yıldırımbora tarafından Türkçeye çevrilmiş.

            Kitabın içeriğine geçmezden önce, çeviri dili hakkında kısa da olsa bazı eleştiriler getirmek istiyoruz. Çünkü Türkçede yerleşmiş bazı deyim ve sözcükler yerine, kitaptaki konunun yabancısı olduğu anlaşılan çevirmen, kendince bazı sözcükler uydurmuş ve bunlar da kitap boyunca okuyucuyu rahatsız etmekte. Bu durum, bizde henüz amatör olarak yapılan yayıncılıkta, "editörlük" kurumuna gereken önemin verilmemesinden kaynaklanırken, çevirmenin hatalı dil kullanması nedeniyle de okuyucunun yazarın anlatmak istediği konuyu kavramasını engellemektedir. Örneğin kitap boyunca kullanılan "Kıbrıslılıkçılık" sözcüğü yerine (ki Elencede, İngilizcedeki "Cypriotism" karşılığı olmalı), dilimizde yerleşmiş olan ve kitabın 60. sayfasından sonra kullanılan "Kıbrıslılık" denebilirdi. "Kıbrısçılık" sözcüğü bir başka seçenek olabilirdi. Birçok yerde "söylem" yerine "söylev" denmiş (örneğin s.19,23,59), ki bu da "nutuk" anlamına geldiği için "söyleyiş şekli"ni karşılamıyor. "Aydınlanma" yerine "aydınlatma", "etnisite" yerine "etniklik" (veya bir başka yerde etnizm), "rekabet" yerine "rakiplik", "değinme" yerine "değiniş"  kullanılmış. Yazar tarafından sıkça kullanılan "Alitrotizm"in Türkçede ne anlama geldiği yaygın olarak bilinmediğinden, bunun da açıklaması yapılmamış. Yazılı metinde kullanılan şekil "Tabii ki" yerine, kitap boyunca hep okunuştaki "tabi ki" şekli yazılmış. "Toplumsal inşaat" (s.23) "tezatlık" (s.39), "mito" (s.39), "analizci" (s.82), "nüfusların toplumsallaştırılması" (s.50), "baskılanma" (s.139)gibi sözcükler, bana ters gelen diğer sözcükler oldu.       

            Kitabın yazarına gelince: "Kıbrıs Rum Siyasal Kültürü ve Avrupa Birliği Üyeliği Olasılığı: En kötü Senaryo" başlıklı ilginç bir makalesini, 1998 yılında Intercollege'in "The Cyprus Review" adlı dergisinde okumuş ve bir Ledra Palace buluşmasında kendisi ile tanışmış ve ortak konularımız üzerinde sohbet etmiştik. 1963 Lefkoşa doğumlu olan Kaysar (İngilizceye "Sezar" olarak çevrilmiş) Mavratsas, sosyoloji eğitimi ile doktorasını Boston Üniversitesi'nde yapmış ve halen Kıbrıs Üniversitesi'ndeki Sosyal ve Siyasal Bilimler Fakültesi'nde  öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır. Ekonomik sosyoloji, etnisite, bilgi ve din sosyolojisi alanlarında araştırmalar yapmakta olan yazarın, 1997 yılında "Ethnic and Racial Studies" dergisinde yayımlanan şu çalışması da kitaptaki konuyla ilgili: "1974 ile 1995 arasında Kıbrıs Rum Milliyetçiliği ile Kıbrıslılık arasındaki İdeolojik Yarışma: Siyaset, Sosyal Hafıza ve Kimlik".

            Mavratsas'ın Rum kesiminde de ilgiyle karşılanan kitabı, 5 bölüm ve 2 arasöz'den oluşmaktadır. İlk iki bölümde "Teorik sorunlar ve metodolojik ilkeler" ile "Elen milliyetçiliğinin ideolojik kökenleri" konulduktan sonra 3. bölümde 1974 sonrası ilk yıllarda Kıbrısçılığın, bir başka deyişle Kıbrıslılık bilincinin yükselişi anlatılmaktadır. 4. bölümde "1980'li yıllarda milliyetçiliğin dirilmesi" verilerek, "Teğet prosedürler: Sivil toplum ve düşmanları" başlıklı ilk arasöz'de Kıbrıs sivil toplumunun geri kalmışlığına değinilmektedir. "Milliyetçilik, etnik ayrım ve Kıbrıs Elen Bilinci" 5. bölümde incelenen konulardır. Bu araştırmanın sonuçları verildikten sonra da, 2. arasöz'de "Siyasi perspektifler: Yeniden yakınlaşma fikri ve Kıbrıs sorunu" irdelenerek, kitap son bulmaktadır.

            Benim 1987-89 yıllarında Söz ve Demokrat gazetelerinde yayımlandıktan sonra, 1998'de Galeri Kültür tarafından kitap haline getirilen "Kıbrıslılık Bilincinin Geliştirilmesi Üzerine Notlar" adlı çalışmamda, aynı konular, tarihsel gelişim içerisinde incelenmiş ve bazı Kıbrıslı Rum yazarların konuyla ilgili görüşleri aktarılmıştı. Mavratsas'ın bu kitabı ise, aynı konuya, Elen ve Kıbrıs Rum milliyetçiliği açısından sosyolojik bir açılım getirmekte ve benim çalışmamı tamamlamaktadır.

            "Türk Milliyetçiliğinin Kıbrıs'taki Yönleri"ni araştırmada, Kıbrıs Türkleri olarak geç kalmış değiliz. 1993-94 yıllarında Yeni Çağ gazetesinde yayımlandıktan sonra Galeri Kültür tarafından 1997'de kitaplaştırılmış olan "Dinsel toplumdan ulusal topluma geçiş süreci ve Kıbrıs Türk liderliğinin oluşması (1900-1942)" adlı çalışmamızda, tarihsel gelişimi belgelemiştik. TC kökenli Meltem Onurkan Samani'nin, 1999 yılında KKTC Cumhurbaşkanlığı tarafından yayımlanan "Kıbrıs Türk Milliyetçiliği" başlıklı mezuniyet tezi ise, konuya ayrılıkçılık açısından bakan daha sonraki bir çalışmadır. Aynı yıl basılan Dr.Nazım Beratlı'nın "Kıbrıslı Türk Kimliğinin Oluşması- Neden ortak bir Kıbrıslı kimliği yok?" başlıklı kitabı da aynı çizgideki bir çalışma olarak nitelenebilir.    

            "Kıbrıslılık bilinci", "Kıbrıslı yurtseverlik", "Bağımsız Kıbrıs" konularına ilgi duyan herkesin, Mavratsas'ın kitabını mutlaka okumasını ve üzerinde düşünmesini öneriyorum

 
ÖZDEMİR ÖZGÜR'ÜN HAYATINDAKİ KIBRIS

            Tanıtacağımız ikinci kitabın adı şöyle: "Hayatımda Kıbrıs-Bir Kıbrıslı Türk Diplomatın Tanıklığı". Yazarı ise Özdemir A.Özgür. 1929 doğumlu olan Özdemir Bey, 1961 yılında Ankara Üniversitesi'nin Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden mezun olduktan sonra, kısa bir süre Kıbrıs'ta memurluk yaptı. Ardından Kıbrıs Cumhuriyeti'nin Almanya Büyükelçiliğinde ve BM'deki Daimi Temsilciliğinde görev aldı. Şubat 1976'da devlet görevinden emekliye ayrıldıktan sonra, Ekim 1988'e kadar BM Genel Sekreterliğinde çalışan Özgür, New York Üniversitesi'nden yüksek lisans ile doktora derecelerini aldı. İkinci işinden de emekliye ayrılınca da, Aralık 1988'de Kıbrıs'a döndü ve 1992-96 yıllarında Kıbrıs Üniversitesindeki "Türk Araştırmaları Bölümü"nde Türkiye Cumhuriyeti tarihi ile insan hakları konularında dersler verdi.    

            Kıbrıs Türk liderliğinin taksimci politikalarına muhalefeti ile tanınan Dr.İhsan Ali'nin kardeşi oğlu olan Özdemir Özgür, halen İhsan Ali Vakfı'nın Yönetim Kurulu başkanı ve Avrupa Birliği Enstitüsü'nün de Yönetim Kurulu üyesidir. Nisan 1994'de Almanya'nın Braunschweig kentinde yapılan "Kıbrıs'taki Tarih Kitapları-Tarih Kitaplarında Kıbrıs" konulu konferansta Özdemir Bey'le tanıştıktan sonra, olanaklar elverdikçe görüşüp, haberleşebiliyoruz.

            Dr.Özdemir Özgür, 1998-99 yıllarında Rumca kaleme aldığı anılarını, ilk defa 2000 yılında Atina'da yayımladı ve gerek Kıbrıs Rum kesiminde, gerekse Yunanistan'da büyük ilgi gördü. Kitabın arka kapağından da görüleceği gibi, çeşitli kişiler tarafından 2000 yılı için Abdi İpekçi Barış ve Dostluk Ödülü'ne aday gösterileceği açıklandı. Vakit geciktirilmeden kitabın Türkçesinin de yayımlanmasını sağlayan İhsan Ali Vakfı ile Galeri Kültür Yayınları'na ne kadar teşekkür etsek azdır. Demokrat bir Kıbrıslı Türkün kaleminden Kıbrıs sorununa farklı bir bakış ve değerlendirmeler sunan bu eser, Kıbrısla ilgilenen herkes tarafından okunmalı ve üzerinde düşünülmelidir, diyorum. 

            Özdemir Özgür, kitabında kendi yaşam öyküsünü akıcı bir dille (yer yer çeviride yanlışlıklar olsa bile, örneğin s.30'da K.T.Kurumları Federasyonu yerine K.T.Organizasyonları Federasyonu, s.66'da sütyen yerine sütken) kronolojik olarak anlatırken, Kıbrıs sorununun tarihsel süreç içerisinde geçirdiği aşamalara da değinmekte ve amcası Dr.İhsan Ali'nin kendisine gönderdiği yüzden fazla mektuptan ilginç alıntılar vermektedir. Bu ileri görüşlü ve demokrat Kıbrıslı Türk politikacının Rumca yayımlanan anılarının henüz Türkçeye kazandırılmaması büyük bir eksikliktir. Mektuplarının da ayrı bir kitap halinde yayımlanmasının çok yararlı olacağı kanısındayım.

            İlginç bulduğum kitaptan bazı alıntılarla yazımıza son veriyoruz:

* "Bonn'daki Kıbrıs Elçiliği'ne tayinim, Kıbrıs Türk liderliğinin hiç hoşuna gitmemişti. Benim tutumum, onların, iki toplumun bir arada yaşayamayacağını savunan tutumlarına ters düşüyordu. Kıbrıslı Rumlar ile yaptığım işbirliği onlarla beraber yaşayıp çalışabileceğimizi gösteriyordu. Bu yüzden, Kıbrıs'tan Nisan 1965 tarihli bir Türkçe tehdit mektubu aldım. Yazılı isim yerine, 101 yeminli gençten geldiği söyleniyordu. Şüphesiz, fanatiklerin işi idi. Çünkü biliyordum ki o zaman, geri hükümet işine dönmek isteyen çok Kıbrıslı Türk genci vardı, kaldı ki özellikle diplomasiye. Doğru olduğuna inandığım şeyi yapmakta devam etmeğe ve gerçek için savaşında amcamı yalnız bırakmamağa karar vermiştim. Daha sonra aldığım bir tehdit mektubu da, öldüğümde Rum kesiminde benim için mezarlık bulunmayacağını söylüyordu." (s.46)

* "Cyprus News Digest, Osman Örek'in devlet erkanında çalışan sadece bir Kıbrıslı Türk var şeklindeki iddialarına cevap verdiği 1 Eylül 1966 tarihli sayısında, devlet memuru ve işçi olarak görev yapan Kıbrıslı Türklerin gerçek sayısının 506 olduğu haberini veriyordu. Verilen haberde, bu rakamın altısının Londra, New York (kastedilen benim), Kahire ve Ankara'da görevlendirilmiş, Dışişleri bünyesinde çalışan Türkler olduğu bildirilmekteydi. Ayrıca bu Kıbrıslı Türklerden birisinin Büyükelçi seviyesinde olduğu (açık bir şekilde A.Zaim kastediliyor), ikisinin diplomatik sekreter ve ikisinin de ataşe olarak görev yaptığı belirtilmekteydi." (s.63)

* "Amcamın yazmış olduğu 2 Mart 1974 tarihli mektuba göre, 1974'ün başlarında müzakerelerin bir sonuç getireceğine ilişkin gösterge yoktu. 23 Nisan 1974 tarihli mektubunda amcam, müzakerelerin başarısızlıkla sonuçlanmasının nedeninin, Denktaş'ın yerel yönetimin merkezi yönetimin kontrolü dışında tutulması ve Türk kesimlerinde sadece Türk polisinin görev yapması şeklindeki ısrarları olduğunu belirtmişti. Türkiye'yi bu tür politikalara destek vermekle suçlayan amcam, siyasi yaşamında yapmış olduğu en büyük hatanın Cumhurbaşkanına danışman olmayı kabul etmek olduğunu da sözlerine eklemişti." (s.92)

* "Kıbrıslı Rum arkadaşlarımla aramda geçen konuşmalarda, sık sık Enosis düşüncesinin Kıbrıs sorununun kaynağı olduğunu söylemişimdir. Gerçekten de, Enosis düşüncesi hâlâ daha Kıbrıs sorununa bulunacak bir çözüm için engel teşkil etmektedir. Yunanlılar Enosis'e kapıyı açık tutacak bir çözümü isterken, Türklerse Enosis'e giden kapının kapalı, taksime giden kapının ise açık olmasını arzu etmektedirler. Sonuçta, bu bir kimlik sorunudur, çünkü ne Kıbrıslı Rumlar, ne de Kıbrıslı Türkler kendilerini öncelikle Kıbrıslı olarak görmemekte, aksine Kıbrıslı Rumlarla Kıbrıslı Türklerin çoğu hâlâ daha güçlü milliyetçi duygular ile yaşamaktadırlar." (s.107)

* "(Aralık 1963'te) Hükümet basın yoluyla tüm Kıbrıslı Türk memurları işlerine geri dönmeye çağıran bir bildiri yayınladı. Kıbrıs Türk liderliği bunun gerçekleşmesine izin vermedi ve bu, bütün bir toplum adına alınmış bir karardı. "(s.115)

* "Amcam, 11 Mart 1976 tarihli mektubunda, Türklerin adanın tümünü işgal edeceğini zannetmediğini belirtti...Yaşanılan hızlı gelişmelerin ve paranın Kıbrıslı Rumların başını döndürdüğüne değinen amcam, CIA'nın aleti konumundaki bazı insanların da Kıbrıs'ı cehenneme çevirdiğini belirtmişti. Türklerin daha da kötü bir durumda bulunduğunu kaydeden amcam, bu belirsiz ve kararsız ortamın daha uzun bir süre devam edeceğinden korktuğunu ifade etmişti." (s.132)

* "Amcamdan mektuplar gelmeye devam ediyordu. 27 Nisan 1977 tarihinde yazmış olduğu mektupta, Kıbrıs sorununa bir çözüm bulunabileceğini düşünmediğini belirten amcam, Türklerin ayrı bir yönetim ilan edeceklerini ve ABD'ne askeri bir üs verecekleri tahmininde bulundu." (s.136)

* "Amcamın bana yazmış olduğu son mektup, 23 Eylül 1978 tarihinde kaleme alınmıştı...Ortadoğu sorunu çözülmediği müddetçe Kıbrıs konusunda hiçbir ilerleme kaydedilmeyeceğini düşündüğünü ifade eden amcam, Kıbrıs'ta yaratılan durumdan tamemen NATO'nun sorumlu olduğunu kaydetti. Bu satırlar, hayatını Kıbrıs halkı için doğru olduğuna inandığı şeyleri yapmaya adamış olan amcam Dr.İhsan Ali'nin bana son satırlarıydı." (s.143)

* "Her zaman bağımsız bir Kıbrıs devletinden yana olmuşumdur. Dolayısıyla da Kıbrıs sorununun temelini oluşturduğuna inandığım ayrı self-determinasyon hakkı, ayrı egemenlik, taksim ve Enosis'e her zaman karşı olmuşumdur." (s.191)

(Kıbrıs’ta Sosyalist Gerçek, aylık dergi, Kasım-Aralık 2000, Sayı:58)

DENKTAŞ'IN KİTAPLAŞTIRDIĞI ANILARINA NE DERECEDE GÜVENEBİLİRİZ?

Rauf R. Denktaş, 1997 yılı sonunda "Koloni İdaresinde Kıbrıs Türkleri" adını verdiği bir anı kitabını daha yayımladı. İstanbul'da bulunan Akdeniz Haber Ajansı Yayınları arasında çıkan 148 sayfalık bu kitapta, 136 sayfa tutan anılara ek olarak, Kıbrıslı Rumların "Akritas Planı" bilmem kaçıncı kez yeniden verildi, ama Kıbrıslı Türklerin "Geçici Merhale Planı"ndan hiç söz edilmedi. Metin içerisinde (bak. s.85) yazar, 1949 tarihli Türk İşleri Komisyonu Raporu'nu, "içeriği sosyal tarihimize ışık tutar niteliktedir. Bu nedenle bu kitaba ek olarak veriyorum" diye yazmış olmasına karşın, kitabın ekinde bu değerli ve bilgi verici rapor her nedense yer almamaktadır.
                                 "GELECEĞE BIRAKILACAK AYAK İZLERİ"
Başaran Düzgün, Rauf Denktaş'la yaptığı ve Kıbrıs gazetesinde yayımlanan bir şöyleşinin girişinde şunları yazmaktaydı:
"Cumhurbaşkanı Denktaş, bugünlerde bir yandan yoğun politik çalışmaları, diğer yandan kitap yazımıyle meşgul. Koloni İdaresinde Kıbrıs Türkleri isimli kitabı yeni yayınlanmış. Şimdi, geçmişte tartışmalı konularla ilgili tarihi belgeleri toparlıyor. Avukatlar olayı, Büyükelçi Dırvana ile ilgili olaylar ve diğerleri. O "geleceğe bırakacağı ayak izleri" olarak görüyor böylesi çalışmaları. "Keşke Dr.Küçük de yaşadıklarını yazsaydı. Tarihi kendi kaleminden gelecek nesillere doğru olarak aktarsaydı" diyor.
Yoğun bir iş gününün ardından herkesin dinlenmeye çekildiği sıralarda O, eline kalemini alıp, masa başına oturuyor. Koloni İdaresinde Kıbrıs Türkleri otuzaltıncı kitabıymış. Yeni kitaplar için hazırlık yapıyormuş." (16 Şubat 1998)
Rauf Denktaş'ın belge toparlayıp, anılarını yeniden gözden geçirirken, bazı "ayak izlerinin geleceğe kalmaması için" neler yaptığına aşağıda değinilecektir. Dr.Küçük'ün de gerek uzun yıllar boyunca gazetesi Halkın Sesi'nde yayımladığı, gerekse sonradan ailesine bıraktığı el yazısıyle kaleme alınmış ve henüz  yayımlanmamış kişisel anılarının varlığı bilinmektedir. Rauf Denktaş'ın Dr.Küçük için belirttiği "tarihi kendi kaleminden gelecek nesillere doğru olarak aktarsaydı" şeklindeki isteğini, biz de kendisi için söylemek durumundayız. Çünkü gerek "Hatıralar" başlıklı ciltlerde, gerekse burada sözü edilen kitapta, "bazı ayak izlerinin geleceğe kalmaması" için özen gösterdiğini saptamış bulunuyoruz.
                                   İLK ŞEKLİ DAHA ÖNCE  NACAK'TA YAYIMLANMIŞTI   
Rauf Denktaş'ın bu son kitabında yer alan anılarının ilk şekli, Nacak gazetesinin 14 Temmuz 1960 ile 12 Mayıs 1961 tarihleri arasındaki sayılarında, "1930-1960 Yıllarında Kıbrıs Türkleri" başlığı ile tefrika edilmişti. İstanbul'daki Boğaziçi Yayınları'nda çıkan "Hatıralar"ının ilk 6 cildinde olduğu gibi Rauf Bey, bu anılarını da sonradan değiştirmiş, ekleme ve çıkarmalar yaparak, 1997'nin Haziran-Ağustos aylarında "bu satırlara son şeklini" vererek, "güncelleştirmiş"tir.  (Kendi ifadesi için bak. s.27 ve 135)
Bu anıların daha ilk yayımlanışında, onun bugün haklarında tarihi belge topladığını söylediği "avukatlar"ın yayın organı olan haftalık Cumhuriyet gazetesi, 19 Aralık 1960 günü çıkan 19. sayısındaki "Denktaş Tarih Yazıyor" başlıklı başyazıda şöyle demekteydi:
                                                  
                                                    "DENKTAŞ TARİH YAZIYOR"
"Denktaş beyi merak sarmış, tarih yazıyor. Ama "Sayın Denktaş hukukçudur, nasıl tarih yazıyor" diye hayret etmeyiniz. Merak bu ya, yazıyor işte.
Ama Denktaş'ın yazdığı eser, tarihten fazla, Menderes'in nutuk dosyalarına benziyor. Denktaşın yazdığı bu esere göre, şu, şu vatan haini, şu, şu muhalif güruhlar da (Menderes de bu cümleyi kullanmayı çok severdi) Türk cemaatini Rumlara sattı-satacaklar. Bay Denktaşın bu meşhur tarihi eseri biraz daha uzarsa, galiba cemaatimiz arasında kendinden başka temiz ve vatansever kalmıyacaktır."
Yazı daha sonra "Yaz, Sayın Denktaş, unutma yaz" diye başlayan üç paragraf daha devam ettikten sonra, şöyle son bulmaktaydı:
"Son olarak Denktaş, o meşhur eserine ya bunları da yazarsın, ya da muğalata, iftira, kin, hırs defterini kapatır, dilini temizlersin. Aksi halde biz yazacağız. Ama yalanı değil, delilli ispatlı gerçeği yazacağız ve tam yazacağız."
                                                    1961'DE DE YAZMADIKLARI VARMIŞ
Cumhuriyet gazetesi, bu yazıdan 4-5 ay sonra,  1 Mayıs 1961 tarihli 38. sayısında ise "Temcit Pilavı" başlığı altında aynı konuyla ilgili olarak şunları yazmaktaydı:
"Parasız çalışacağı vaadı ile seçildiği Cemaat Meclisinden, muazzam bir maaşle uhdesinde bulundurduğu Cemaat Meclisi Başkanlığı vazifesinden ve iyi avukatiye ödemeye muktedir gerek Türk, gerekse Rum müekkillerinin davalarından vakit buldukça Sayın Rauf Denktaş tarih yazma hevesini, incir ipi gibi uzattığı "1930-60 yıllarında Kıbrıs Türkleri" isimli yazı serisine devamla tatmin etmiye çalışıyor. 1958 yılından bahsederken, mevzuunu değiştirerek ansızın 1961 yılına atlıyan Denktaşın, hiç şüphesiz tarihe geçecek olan yazılarındaki esas temayı, kendi tutumuna uymayanlar aleyhinde temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp, halkın önüne sürdüğü "Rumlara hızmet etmek" ithamları teşkil etmektedir.
Sayın Denktaş haklıdır. Bu memlekette ecnebi emellerine hizmet edenleri teşhir etmek milli menfaatlerimiz bakımından bir zarurettir. Yalnız Sayın Denktaşın bugüne kadar yazdığı "tarih" eksiktir. Bunun için Sayın Denktaşın bundan sonraki yazılarında İntelligence Service mensupleriyle gizli temaslar yapanları da yazacağını ümit ediyoruz. Kanaatimizce cemaat menfaatleri aleyhinde İntelligence Service'e espionajda bulunanların da teşhirinde faide vardır. Sonra cemaatı sattıkları için müstemleke hükümetinin örtülü ödeneklerinden dolgun tahsisat alanların da teşhir edilmesinde büyük faideler vardır. Ayrıca bu memlekette malum sebeplerle kardeşi kardeşe vurduran, Türkü Türke öldürtenlerin olduğunu da yazmada büyük faydalar vardır. Sayın Denktaşın bundan sonraki yazılarında bu mevzuları da ele alacağını ümit etmekteyiz."
İlginçtir, Denktaş'ın anılar dizisi bu yazıdan 11 gün sonra bitmiş, Cumhuriyet gazetesini çıkaran avukatlar da bir yıl tamamlanmadan "faili meçhul cinayet"lere kurban edilmişlerdi!
                                             İKİ METİN ARASINDA BÜYÜK FARK VAR
Bu tartışmalı tarih, ya da anılar, aradan geçen 37 yıl sonra, kitap olarak yeniden yayımlanmış bulunuyor. Fakat o zaman Nacak'ta yayımlanan metin ile kitaptaki yeni metin arasında büyük farklar vardır. Biz 16 DIN A4 sayfalık eksik metin saptamış bulunuyoruz. Ama burada hepsine değinilmeyecektir.
Genelde aradan geçen uzun süre nedeniyle, dilin sadeleştirilmesi için yapılan değişiklikler veya olayları daha ayrıntılı olarak vermek için yapılan eklemeler normal karşılansa bile, bazı bilgilerin ve olayların kitaba amaçlı olarak alınmaması affedilemez bir tutum olmuştur.
Oysa, yine yazarın kendisi, yani Rauf Denktaş, aynı kitapta şunları yazmaktadır:
"Geçmişi yazan bir kişi geçmişi (yani kendi bildiklerini, başından geçenleri, genç yaşta kendisini etkileyenleri) olduğu gibi yazacak, ya da saç kesen bir berber gibi, olayları kırpıştırarak, okuyana hoş gelecek bir şekil verecektir. Doğal olanı olayları olduğu gibi yazmaktır. Ben, bunu yapmağa çalışıyorum, fakat yer yer, hala hayatta olan kişileri veya onların yakınlarını incitmemek için bazı olayların üzerinden süratle geçtiğimin veya bazılarını atladığımın farkındayım. (s.37-38)
Ne yazık ki  Denktaş Bey "berber"lik yaparak, anılarının çok önemli bölümlerini kesip kırpmakta ve böylece büyük tarihsel bir yanlış yapmaktadır. Gerekçe olarak, "hala hayatta olan kişileri veya onların yakınlarını incitmemek" kaygusu güdüldüğünü belirtmesine karşın, özellikle Kıbrıs Türk toplumunun kaderi üzerinde büyük rol oynamış olan Sir Münir konusunda, buna her zaman da uymadığı ortaya çıkmaktadır. Kaldı ki, daha önce yazılmış olan değerlendirmelerin yıllar sonra kitaba alınmaması, dürüstlükle de bağdaşmaz ve olaylar, yanlış veya eksik aktarılmış olur.
Örneğin kitabın 15. sayfasında, "Halk arasında ne konuşulduğunu hükümete vasıtalı veya doğrudan duyuran casuslar vardı..." diye başlayan cümle, Nacak gazetesinde (23.7.1960) şöyle verilmekteydi:
"Halk arasında ne konuşulduğunu hükümete Münir Bey vasıtası ile veyahut da doğrudan doğruya duyuran casuslar vardı...Babam doğru bir adamdı. Başhakimi kendisini anlamış, siyasi düşmanlarının oyunlarına kurban gitmemesi için müdafii olmuştur yoksa, çoktan işinden olacaktı."
15.7.1960 tarihli Nacak'ta yer alan, ama kitaba konmayan bir başka değerlendirme:
"Evkaf murahhası Münir Beyin, İngiliz muhbirliği (dostluğu) yüzünden içi yananlar...Türkler için (bir baskı)kara bir devir kapanıyor...Necati'nin mebusluk ömrü uzun sürmedi. Meclis kapatıldı. Fakat, zaten Meclis kapanmadan önce kendine bel bağlayanların ümidi suya düşmüştü. İlk zamanlarda sık sık Necatiyi ziyaret eden babamın yavaşça bu ziyaretleri azalttığını farkediyordum. Bir gün Remzi Beye Necati'den acı acı şikayet ettiğini işittim. Meclis kapandıktan sonra Münir Bey vasıtasiyle İngiliz istibdadı bütün zulmeti ile üzerimize çökecekti. o günleri çok iyi hatırlıyorum...1931 isyanında Kıbrıs'ta yoktum. Tahsil için ben de İstanbul'a gitmiştim. Fakat masrafın çokluğu ve İngiliz parasının düşmesiyle babam 1932'de beni geri Kıbrıs'a aldı. Kıbrıs'ta olup bitenleri kavrayacak yaşta değildim."
s.23'de ise Necati Özkan adı çıkarılmış: "Bazı Türkler (eski metinde Necati Özkan) bu sahada birşeyler başlatmıştı. Sonunu getiremedi(ler)" (Nacak, 26.7.1960)
Yazı dizisinin 9. yazısında yer alan (9.9.1960), ama s.62'de çıkarılmış bir başka bölüm:
"İngiliz idareciler bu şikayetlere kulak tıkar "Türklerde adam yok" cevabını verirdi....Cemaat liderliği yapanlar ise gaflette idiler. Müddeiumumi iken gördüğüm bir evrakta Sir Münür hükümete şunları tavsiye ediyordu: Cemaat işlerini reforme etmek isteyenler Atatürk rejimine bağlı olan anarşistlerdir. Bunlar azınlıktır. Kulak asmayınız"
Münür Bey Evkaftan çıkıncaya kadar (1949) fes giymiş ve şapka giyenlerin şikayetlerini hükümetin dinlememesi icap ettiğini savunmuştu. Allah taksiratını affetsin!"
       
                             OYSA  DOĞRUYU YAZACAĞINA SÖZ VERMİŞTİ
17. yazının yer aldığı 11.11.1960 tarihli gazetede, NACAK imzalı bir açıklamaya yer verilmişti: "Açıklama: 76. sayımızda Ateş gazetesinin Evkaf’tan tahsisat aldığını (50 lira) Rauf Denktaş hatıralarında yazmıştı. Kemal Deniz Bey bize Evkaftan böyle bir tahsisat almadığını bildiren bir açıklama göndermiş ve Denktaş’ın Kıbrıs’a 1945’te döndüğünü, halbuki gazetenin 1946’da neşredildiğini; bunun için Denktaş’ın yazdıklarının doğru olmadığını iddia etmiştir. Denktaş’ın Kıbrıs’a 1947 Mart ayında döndüğünü hatırlatırız.
Denktaş hatıralarının başında “eş-dost gücenmesin doğruyu yazacağız” demişti. Denktaş “Gördüğümüz ve hissettiğimiz gibi doğruyu yazmıya devam edeceğiz. Eşin-dostun gücenmemesini tekrar rica ederim” demektedir. (NACAK)
Görüldüğü gibi, 1960'da verilen söz, aradan geçen yıllardan sonra tutulmayıp, metinde önemli bazı değişiklikler yapılmıştır.
 
                              KİTABA ALINMAYAN BÖLÜMLERDEN ÖRNEKLER
Örneğin, kitaba alınmayan 12. yazıda (bak. Nacak, 7.10.1960), Rauf Denktaş'ın İngiliz Okulu'nda bir yıl öğretmenlik yapması, Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu'nun kuruluşu, Dr.Küçük'ün Kardeş Ocağı üyeliğine kabul edilmeyişi, İngiliz yanlısı memurlar, toplumdaki nemelazımcılık konularına değinilmekteydi.
Yazı dizisinde çok önemli bir bölümü oluşturan ve Rauf Denktaş'ın "1958'in mücadele ayları" diye nitelendirdiği dönemle ilgili anılar da, kitaba her nedense alınmamıştır. (21.-22. ve 23. yazılar)
9.12.1960 tarihli Nacak'ta çıkan 21. yazının ara başlıkları şöyleydi:
"EOKA Türklere tecavüze başlıyor- Türk polisleri öldürülüyor - Rumlar basın bürosuna bomba atıyor - Karışık günler başlıyor - Para ile tutulmuş ajanlar - Rumların asılsız iddiaları - 1958 olaylarının gerçek yüzü"
Kitaba alınmamış bölümden de şu kısımları verelim:
"Bir Türkün öldürülmesi iki toplumun bir lahzada karşı karşıya gelmesi için kafi bir sebepti. Örfi idareler, katliamlar, atılan bombalar, beynelmilel sahada Enosis veya Self-determinasyon lehine bir gelişmeye sebep olmuş, Türklerde müthiş bir asap bozukluğu yaratmıştı.
Nihayet EOKA'nın en sıkışık gününde (7 Haziran 1958) gelen bir tahrikle (TC Kıbrıs Başkonsolosluğu Basın Bürosuna bomba atılmıştı) halk birbirine giriverdi. Bir anda bütün kilise çanlarının çalmaya başlaması eli silahlı Rumların aynı anda muhtelif semptlerden sokaklara dökülmesi işin evvelden planlandığına delildi. Rumlar bu çarpışmanın Türkler tarafından kasten çıkarıldığı iddiasındadırlar. Bu, mesnetsiz bir itham ve iftiradır. 6 Haziranda ben Türkiyeden dönmüş ve mutad karşılama töreninde halka hitaben oldukça sert bir konuşma yapmıştım. İdare Sekreteri Mr.Reddaway beni arattı, polise gelen bir ihbara göre Türklerin nümayiş yapacaklarını öğrenmiş olduklarını ve nümayişin önlenmesi için Türk Konsolosluğuna hükümetçe müracaat edildiğini söyledi. Böyle bir nümayişten haberim olmadığını bildirdim. 24 saat evvelinden, "Türkler, Rumlar aleyhine harekete geçecek" diye polisi haberdar eden şahsın paralı bir ajan olduğunu da ertesi günü Vali Sir Hugh Foot teyid etmişti. Paralı ajan, küçük bir tahrikle iki toplumu birbirine düşürebileceğini biliyordu. Basın-Yayına atılan bomba bu "küçük" tahrik olacaktı.
Eğer  Rumların iddia ettiği gibi bombayı Türkler atmış olsaydı hadiseden 24 saat önce yapılan ikaz bu çılgınlığa mani olabilirdi. Akıl ve mantık bunu icap ettiriyordu."
 
                              MUHALİFLERİYLE İLGİLİ BÖLÜME DE YER VERMEMİŞ
22.yazıdan (16.12.1960) alınmış olan aşağıdaki bölüm de kitapta yoktur:
"Kıbrıs Türkü (İhsan Ali'ler hariç) Enosis'e boyun eğmektense ölmeğe hazırdı. Bu şartlar altında Kıbrıs Türkü tarihi vazifesini yaptı. Aynı şartlar ve aynı günler geri gelecek olursa Kıbrıs Türkü o günkü tutumundan şaşmayacak, Enosis yolcularının uşağı olmayacaktır.
1958 senesinin 7 Haziran tarihinde ancak bir şekil değiştiren mücadeleyi yeni bir başlangıç gibi göstermeye çalışanlar ve bu başlangıcın suçunu da Türklere yüklemek isteyenler ancak hakikatları tahrif ediyorlardı.
...Haziran 1958 olaylarını Türklere yükletmek isteyenler bu hakikatları örtbas etmek için gayretler sarfetmekte ve "muhalefet" diye ortaya atılan Dr.İhsan Ali, Muzaffer Gürkan, Ayhan Hikmet güruhundan destek görmektedirler. Kıbrıs Türk cemaatını lekelemek ve Rum davasını haklı göstermek için Rum matbuatının girişmiş olduğu mücadeleye yukarıda ismi geçen şahısların vicdansızca işbirliği yapmaları Kıbrıs Türküne ibret veren bir misal teşkil etmektedir.
Rumlar Enosis'i temin için mücadele ediyorlar, adam öldürüyorlar ve sıraya geldikçe Türklerin canına kıymaktan da çekinmiyorlardı. Silahsız, teşkilatsız bir cemaat damarlarındaki asil kana itimad ederek ve inanarak kendisini hiçe sayan Rum tedhişçilerine "Dur" demek kararını vermiş ve bu yolda tereddüt etmeksizin canını ve kanını vermeğe hazır olduğunu defatle ilan ve isbat etmişti. Bugün Doktor İhsan Aliler, Muzaffer Gürkanlar ve Ayhan Hikmetler bu mücadeleye hor bakmakta bunun luzumsuz olduğunu iddia etmekte ve Rumlarla Türklerin arasını sunİ tertiplerle açanlardan bahsederek akıllarınca Kıbrıs Türklerinin o günlerdeki idareci ve mesullerini itham altında bırakmak yoluna gitmektedirler. Eoka vurucularından Nikos Sampson da Enosis kampanyasının ölmediğini isbat için çıkarmakta olduğu MAHİ isimli gazetesinde ancak bu efendilerin iddiası kadar iddialarda ve ithamlarda bulunabilmiştir.
O günlerin muhasebesini yaparken, o günlerdeki olayları unutmamak lazımdır. Eoka her ne pahasına olursa olsun Enosis'e gitmek için mücadele ediyordu. Kıbrıs Rum halkı bir bütün olarak bu mücadeleyi destekliyordu. Kıbrıs Türkü (İhsan Aliler hariç) Enosise boyun eğmektense, ölmeğe hazırdı. Bu şartlar altında Kıbrıs Türkü tarihi vazifesini yaptı. Aynı şartlar ve aynı günler geri gelecek olursaKıbrıs Türkü o günkü tutumundan şaşmayacak, Enosis yolcularının uşağı olmayacaktır. Tarih bunu böyle bilecek ve Kıbrıs Rumlarının Enosis rüyasını hakikatlaştıramamalarına sebep olarak Kıbrıs Türklerinin realist ve milliyetperver tutumunu gösterecektir. O günlerde Dr.İhsan Ali, Muzaffer Gürkan ve Ayhan Hikmet beylerin aklı ile hareket edilmiş olsaydı, şimdiye Kıbrıs Yunanistana ilhak edilmiş bulunacaktı.
7 Haziran 1958 gecesi Türkiye Cumhuriyeti Basın Bürosuna atılan bomba ile yeni bir şekil alan  mücadeleden Eoka'nın  istifadesi mühim oldu. Çünkü, dağlarda-şehirlerde Eokacıları arayıp sıkıştırmakla meşgul olan emniyet kuvvetleri bütün enerjilerini cemaatlar arası kavganın genişlemesini önlemeğe teksif ediyorlardı. Bunun içindir ki bombayı büroya Rumların atmış olması şüphe götürmez bir gerçektir. Birkaç ne dediğini bilmez Türk ile elbirliği yaparak bu suçu da Türklere yüklemeğe çalışan Rum basınının maksatlı neşriyatı altında susmak hiç de doğru değildir."
(Oysa ki Rauf Denktaş'ın yıllar sonra açıklayacağı gibi, o bombayı bir Kıbrıslı Türk provokatör arkadaşı atmıştı!)
Yeraltı tedhiş örgütü TMT'nin liderlerinden olan Rauf Denktaş'ın anılarını genç nesillere aktarırken, bu bölümleri kitap metni dışında bırakması, bazı "ayak izlerinin silinmesini" istediğini göstermiyor mu? Kendisi, 1960'larda bu olayları kaleme alırken şöyle yazmaktaydı:
"O günkü ruhu ve o günlerin yaşanışı Kıbrıs Türkünün mukadderatından çok büyük rol oynayacaktı."(kitapta yer almayan 23.12.1960 tarihli 23. bölümden)
"Bugün rahat köşelerine çekilmiş 3-5 kişi, o günlerin olaylarını, icraatını, enine-boyuna çekiştirmekte devam ededursunlar. Unuttukları tek bir şey vardır onların: O günkü şartlar altında can ve namus müdafaası başka türlü yapılamazdı. Türk gençliği o günlerin hadiselerini iyice öğrenmeli, o günkü mücadeleye "Kurtuluş Mücadelesi" gözüyle bakmalı ve o günkü mücahitler de övünmesini bilmelidirler. O karanlık günler tekrar gelecek olursa hattı hareketimizde hiçbir değişiklik olmıyacaktır. O gün yaptığımız gibi neticesini ve akibetimizi hesaplamaksızın ve düşünmeksizin namus ve bekamızı müdafaa edeceğiz." (Kitapta yer almayan 30.12.1960 tarihli 24. bölümden)
                                          27-28 OCAK ŞEHİTLERİYLE İLGİLİ BÖLÜM DE YOK
Kitaba alınmayan bir başka önemli olay da 27-28 Ocak şehitlerinin cenaze merasimiyle ilgili bölümdür. Bu 7 şehitle ilgili olarak Rauf Denktaş, "Davanın Türklerin reyi alınmaksızın halledilemeyeceği açıkça meydana çıkmıştı" diye yazmış olmasına karşın (Bak. Nacak, 17.3.1961, 33. bölüm), bu bölüm de kitaba alınmamıştır. Kim bilir, belki de bunları yine "gözden geçirdikten sonra", ayrı bir kitap halinde yayımlayacaktır!
                            
                                                SON ÜÇ YAZI KİTABA HİÇ GİRMEDİ                    
"Koloni İdaresinde Kıbrıs Türkleri" adlı kitaba alınan anılar, 136. sayfa'da sona eriyor, ama Nacak'ta çıkmış olan ilk metinde, üç yazılık bir bölüm daha var ki onlar da kitaba hiç alınmamıştır.
Bu üç yazıdan kısa bazı alıntılarla değerlendirmemizi bitiriyoruz:
"Ayrı cemaat statümüzden zerre kadar feragatta bulunmak büyük tehlikelere intizar etmek demektir. Bu noktayı, bugünün Kıbrıs Türkü de, yarının Kıbrıs Türkü de idrak etmelidir. Renksiz ve desensiz Kıbrıs bayrağı yanında, şerefli Türk bayrağını dalgalandırmaktan çekinmeğe başladığımız gün davayı kaybettiğimiz gündür." (36. yazıdan, Nacak, 28.4.1961)
"Bizi, Rum tehditleri büyültmek, her an cemaatler arası bir çarpışma vuku bulacakmış gibi bir hava yaratmakla itham ederek, Zurih ve Londra andlaşmaları aleyhinde pozisyon almış olarak gören veya görmek istiyen Rumlar yanında Türk muhalifleri (!) de vardır. Gerçekleri olduğu gibi aksettirmek, Rumlardan gelen tahrikleri, kötü niyet emarelerini halka göstermek her Türkün vazifesidir. Cemaatı, sahte bir itimserlik havası içinde avutup uyutmak tehlikeyi kendiliğimizden davet etmekten başka bir şey değildir. Bu cemaat tarihinin hiçbir safhasında namertçe tahrik ve hareketlere tevessül etmemiştir. Ancak uyanıklığı, milli sağduyusu sayesinde kendisine yöneltilen hücumları defetmiş, kurulan tuzakları akim bırakmıştır. Bundan böyle, haklarımızın hududu dahilinde azami işbirliğine ve devleti oprtaklaşa idareye giderken, dinamik bir milli siyaset gütmemiz, kendi kendimizi sahte bir tozpembelik içinde aldatmamamız, unutmamamız gerekir. Bunu yapabilmek için de, Türk politikasını, geçmişi de gözönünde tutarak planlamak lazımdır." (37. yazıdan, Nacak 5.5.1961)
"Geçenlerde bir ticaret heyetimiz Türkiye'ye gitti; gayeleri Anavatan ile Yavruvatan arasında ticari münasebetleri geliştirmek ve Kıbrıstaki Türk ticaretini inkişaf ettirmektir. Bu sadece bir gazete haberi değildir. Kıbrıs Türk Cemaatı 83 seneden beri ilk defa olarak "ayrı cemaat" statüsünün gerektirdiği bir hamle yapıyordur. Bu heyetin başında Kıbrıs Türk Ticaret Odası'nın Başkanı bulunuyor. Bu da ayrı cemaat statümüzün gerektirdiği bir teşkilatın ödevine dört elle sarılması demektir. Bizim için üzerinde önemle durulacak bir olay bu..
...Türk Ticaret Odası, şimdiki politik durumumuz içinde, "ayrı Türk varlığının" statüsüne zemin teşkil etmektedir. Ayrı Belediyelerimiz, ayrı Kooperatif ve Maarifimiz kadar, ayrı Ticaret Odamızın yaşaması ve inkişaf edebilmesi için elden gelen fedakarlık yapılmalıdır. Türk Ticaret Odasının seneden seneye kuvvetlenip, inkişaf etmesi Kıbrıs çarşısında Türk ticaretinin barometresini teşkil (edecektir-olmalı) yönetecektir; çünkü yükselemeyen bir tüccar kitlesinin yaşatacağı Ticaret Odası ancak zayıf olur!" (38. yazıdan, Nacak 12.5.1961)
 
(Hüseyin Karlıdağ takma adıyla, Kıbrıs’ta Sosyalist Gerçek, aylık dergi, Haziran 1998 (Sayı:29) ve Temmuz 1998 (Sayı:30)