11 Ocak 2014 Cumartesi

2000’Lİ YILLARDA DİN VE TOPLUM


Amerikalı yazar Francis Fukuyama, sosyalizmin Stalinci uygulamalarının iflası ardından yayımladığı kitabı ile “Tarihin Sonu”nun geldiğini duyurmuş ve kapitalist demokrasinin kendi kendini yenileme yeteneği ile üstünlüğünü sürdürdüğünü öne sürmüştü. Şimdi yayımladığı “Düzenin Sonu” başlıklı son kitabında ise, “tarih”in değil, “düzen”in sona erdiğini anlatmaya çalışıyor. Ama yine inandırıcı olamıyor, çünkü kapitalist düzenin yerini alması gereken sosyalist dünya görüşüne olan düşmanlığını koruyor.

1967’DE ORTAYA ÇIKAN NE?

Fukuyama, yeni kitabında ahlaki değerlerin, kişisel özverilerin ve sosyal düzenin nesilden nesile aktarılmasının, 1967’deki  “Büyük  Kesinti” ile durduğunu öne sürmektedir. Başta evlilik kurumunun kolay boşanma ile yıkılması, çocuklara karşı artan sorumsuzluk, cinsellikteki gevşemeler, kadının erkekle eşit bir şekilde işgücüne katılması, evli olmayan annelerin evli olan ev kadınlarına kıyasla refah sistemi tarafından daha fazla korunması gibi nedenlerle evlilikteki sadakatin yok olduğuna parmak basmaktadır. Yazar, bu sadakatin yok oluşuna neden olan etmenlerin de tartışmalı olduğunu belirtirken, baş sorumlu olarak doğum kontrol hapını göstermektedir. Fukuyama’ya göre, doğum kontrol hapı, görülmemiş cinsel özgürlüğün kapılarını açmıştır ve dağılan ailenin biriktirdiği “sosyal sermaye”den mahrum kalan evlatlar, güven, kişisel özveri ve sorumluluk duygularından uzak yetişmektedir.

TV ÇOCUKLARININ DURUMU

Başka uzmanlar, 1967 yılının televizyonla yetişen  çocuk neslinin erişkin yaşa ulaştığı yıl olduğunu unutmamak gerektiğini belirtiyorlar. Eski zamanlarda öncelikle aile içi sohbetler ve masal anlatma gibi araçlarla ahlaki değerlerin yeni nesillere aktarılması sağlanırken, günümüzde ailenin TV seyretmesi sonucu, aile bireylerinin sosyal yaşama aktif katılımı azalmış ve TV’de izlenilen ve hatta kınanması gerektiği vurgulanan davranışların bile olabilirliği ekrana yansıtılarak, sıradanlaştırılmıştır.

DİNİN İŞLEVİ

Bu arada “iyilik ve dürüstlük” gibi belli ahlaki değerlerin toplum içinde yaşatılmasını amaçlayan din kurumunun da çağımızda artık işlevini yerine getiremez olduğu ortaya çıkmıştır. Örneğin bugün sanayi ötesi toplum olarak nitelendirilen Büyük Britanya’da, düzenli olarak dinsel görevlerini yerine getirenlerin genel nüfus içindeki oranı sadece %6’dır. Oysa yapılan bilimsel bazı araştırmalar, dinsel değerlerin insan üzerinde olumlu bir etki yaptığını ve davranışlarını denetlediğini göstermiştir. Bu araştırmaların sonuçlarına göre, dini inancı sağlam olarak nitelenen insanların alkol, uyuşturucu, kumar gibi bağımlılıkları daha azdı. Yaşamın zor olayları karşısında kaderci eğilimleri yüzünden daha az depresyona giriyorlar, Allah’ın kendilerine yardımcı olacağına inanıyorlar ve kendilerini çok fazla yıpratmadan sorunlu süreçleri ruhsal anlamda daha az yara alarak atlatıyorlardı.

Ancak bilim adamları, elbette inancın, psikoterapinin yerini alabilecek bir olgu olmadığını vurguluyorlar. Bir başka husus da, dinin tek başına insanın mutlu olmasına yetmediğidir. Dinsel inanç, rahatlatma, zorluklardan korunma duygusu, korkulardan arıtma gibi yan etkileri ile insanları mutsuz olmaktan alıkoyarken, öte yandan da kişi üzerinde bir denetim mekanizması kurarak belki de her zaman mutlu olabileceği şeyleri yapmasını engelleyebilmektedir.

İKİNCİ KİTABIN SENTEZİ EKSİK

Dostum Hüseyin Mehmet Ateşin’in “Kıbrıs’ta İslami Kimlik Davası” başlıklı kitabını tanıtıp, “Kıbrıs Türk toplumunda dinin yeri”ni incelediğim bir yazıda (Bak.Kıbrıslı, Eylül 1996), “İslami kimliğini bayramdan bayrama hatırlayıp, camiye giden Kıbrıslı Türklerin çoğunluğuna bakıp, dinin hala daha toplumsal ilerlemede bir unsur olabileceği öne sürülebilir” demiştim. Nitekim bu görüşte olanlar, “İslama ve Müslümanlığa Yardım Edenler Adına Şeyh Nazım” tarafından yapılan bir çağrıya uyarak,  22 Aralık 1996 tarihinde Lefkoşa’da “Büyük İslam Kurultayı” adı altında bir toplantı yapmışlar ve “bu toplantımız katiyyen -kesinlikle- siyasetten uzaktır” diye not etmiş olmalarına rağmen, gündemlerini şöyle açıklamışlardı: “1. 2 bininci yıla nasıl gireceğiz? 2. İslamın KKTC’de geleceği, 3. İnsanımızı manevi kalkındırma, 4. Gençliği kötü yol ve alışkanlıklardan ve sapık ideolojilerden korumak”

Gündem maddelerinin tartışılmadığı kurultayda, ana konuşmayı Şeyh Nazım yapmış ve Kıbrıs’ta İslam cemaatının zayıf kalmasını “Misak-ı Milli sınırları belirlenirken, adanın Türkiye haritası dışında bırakılmasına” bağlamıştı. Kıbrıs Türkünün maneviyat eksikliğini “Kıbrıs Türkü başka türlüdür. Çok zekidir, bu nedenle şeytani fikirleri çok” sözleriyle açıklayan Şeyh Nazım, şöyle konuşmuştu: “Şeytanı şişeye hapsedecek adam lazım. Türkiyeden gönderilen din görevlileri Kıbrıs Türkünü tanımıyor. Milyonları ikna edebilirim, ama 60 senedir bu milleti ikna etmekten yoruldum.”

Ateşin, yine İstanbul’daki Marifet yayınlarında bastırdığı ikinci kitabında “Kıbrısta Türklük ve Müslümanlık Kimliğinin Şahsiyet Bulma Mücadelesinde Menfi ve Müspet En Etkin İki Odak: Dr.Fazıl Küçük ve Şeyh Nazım Kıbrısi” konusunu işliyor. (647s.) Kitap 4 bölüme ayrılmış: 1. Konunun perde arkası, 2. Dr.Küçük ve “Halkın Sesi” gazetesi, 3. Şeyh Nazım El Hakkani Al Kıbrısi, 4. Bir senteze doğru.

Anlaşılan, kitabın yazarı görüş belirtmek istediği birçok konusu olduğu için, yer yer konu dışına çıkma pahasına ayrıntıya giriyor ve “Bir senteze doğru” giderken bile yeni yeni konulara değinmekten geri durmuyor. Ama söylemek istedikleri  şu cümlelerde özetlenmiş:

“Din” müessesesi, çarpık bir “Atatürkçülük” gayretkeşliği ve aynı çarpıklıkta şekillenen acaip bir laikperestlik cehdi ile, misyonuna mensubiyetinin hakkını veremeyen din adamlarının da “kişiliksizliği” veya metot eksikliği dolayısıyle, tedavisi epey hırpalanıp zarara uğratılmış, toplumun sosyal yapısından koparılıp atılacak bir uzuv gibi nitelendirilerek çöküp yok olmaya terkedildiği görünümü arzetmektedir. Topluma hayatiyet veren iki etkenden başta geleni olması itibarı ile dini boyutun bu şekilde dışlanışı, fert ve toplum olarak birçok maddi ve manevi hasletimize etki ederek bugün vardığımız “kabulü imkansız” yapıyı oluşturmuştur.” (s.591)

            Ateşin’in çözüm önerisi ise şu:

“Herhalde bu konuda yapılması icab eden en doğru hareket, Vakıflar ve Din İşleri hususunu Devletin tasallutundan kurtarıp İngiliz Sömürge devrinin sonlarındaki muhtar yapısına kavuşturmaktır...Ancak dini hassasiyete sahip olmaktan öteye dini vecibelerini yerine getiren kişilerin sahipliğinde bu müesseseler tekrar yeşererek toplumun yara almış dini şahsiyetini betekrar imar edebilir.” (s.600)  

Yazara göre, böylesi bir gelişmeyle “dinimizi, entellektüelliğimize yakışır bir şekilde “yakinen” öğrenme ve anlama imkanına kavuşacak ve tabir caizse “kişilik” kazanacağız.” (agy)

SİYASAL İSLAMIN YORUMU

Siyasal İslam yorumuna göre ise, “Kıbrıs kazanında en az bir asırdır süren Rum-Türk çatışmasında, Türk unsurunun en büyük ayak bağı, yanlış telakkilerin zorlaması sonucu, bir “kurum” olarak İslam dininin ve ondan neşet eden fikriyatın yabancısı durumuna düşürülmüş olmasıdır!” (agy, kitapta bu cümlenin bütününün  büyük harfle dizilmiş olması dikkate değer-A.An)

İslami kimliğimizi kazandıktan  sonra “ARZU edersek en basit ve bayağılaştırılmış bir kopyacılık örneği olarak bizler de “Kıbrıs’ın hepsini isteriz” şeklinde toprak kavgası öngören bir iddiaya “mefkure” sıfatı verebiliriz. Bunun 50 yıllık “Taksim” tezinden tek farkı fiziki olarak %50’lik bir miktar toprak artışıdır..Küçük kaygılarla uğraşmak yerine niçin büyük düşünmiyelim, büyük mefkureler oluşturmayalım?” (s.602-603)

Yazar daha sonra “Necip Fazıl Kısakürek üstadın İdeolojya Örgüsü isimli eserini rehber alarak”, “bir Yüce Mefkure taslağının temel taşlarını tesbit eder” ve “Kıbrıs/Türkiye/Yunanistan işbirliğinin (konfederasyonunun?) tesisi ve bunun sağlayacağı maddi ve manevi çıkarları vurgular.” (s.606)

Ateşin arkadaşımız, gerçi “sahası olunmadığı için bu Yüce Mefkurenin iktisadi boyutuna burada temas edilinmeyeceğini” (s.607) belirtmekte ise de, sentez yapacağım derken sonunda kafasının  iyice karıştığını bu şekilde ortaya koyar. Ama “Son Fatiha”sını okurken, Dr.Küçük’ten geriye kalan mirasın elle tutulur iki hususiyetini çok doğru bir şekilde şöyle özetler:

“Birinci hususiyet Kıbrıslı Müslüman-Türk toplumunun “Müslümanlık” boyutunun devre dışı bırakılacak şekilde hem dış tezahürlerinden hem de gönüllerden sökülüp atılması idi. İkinci hususiyet de TC siyasetine hakim Sulta’nın Kıbrıs Türkleri’nin davasına, “laikleşmiş ve dini hassasiyetten arındırılarak TC şablonuna uygun bir kimliğe tahvil edilmiş” olmasına rağmen sahip çıkmamış oluşu idi.” (s.608)

Bir başka yerde şu saptamayı isabetle yapar:

“Doktor’un idari icraatları arasında en çarpıcı ve hassasiyeti itibarı ile en fazla çekinilerek yapılan tenkit, Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi sultasını ellerinde bulunduranlara karşı sorusuz sualsiz teslimiyet gösterişi ve Kıbrıs’taki toplumun çıkarlarının ne olduğu hususunda Türkiye’deki siyasilerin daha iyi karar verebilecekleri kanaati ile hareket edişidir.” (s.527)

 
YÜCE MEFKURE ARAYIŞI

İşte bu şekilde Kıbrıs Türk toplumunun içine itildiği bunalımın çıkış yolu da belirlenmiş olur. Ama bu yol, Osmanlı monarşisini yeniden tesis etmeyi hayal eden tarikatçi Şeyh Nazım’ın yolu değildir. Aksine, bu yol, Kıbrıslı kimliğini yitirmemiş, ona sahip çıkıp çağdaş değerlerle geliştiren bir kimlikle aşılabilir.

2000’li yıllara giderken, “bugünkü kısır çekişmelerle hayatı birbirimize cehennem etmek yerine, bizden başlamak üzere arzın her karış toprağını sakinlerine cennet yapacak bir Yüce Mefkure’nin ögelerini aramak ve kurgusunu tasarlamak mesuliyetini taşımak” (s.607-608) bizlerin de gündeminin baş maddesini oluşturmuyor mu?

 
(Kıbrıslı Türkün Sesi dergisi,  Aralık 1997, Sayı:28)

 

KIBRIS TÜRK TOPLUMUNDA DİNİN YERİ


           Yarım yüzyıldan fazla bir süre, “Evkaf Türk toplumuna devredilmeli, Müftümüzü kendimiz seçmeliyiz” diye mücadele etmiş olan Kıbrıs Türk toplumu, 1956 Nisan’ından beri Evkaf’ı kendisi yönetiyor olmasına karşın, bugün ata yadigarı Evkaf mallarını geleneklere uygun ve verimli bir şekilde işletememekte, 1980 yılından beri Müftü’sünü seçmek bir yana, atanmasını bile gerçekleştirememektedir. 1993 yılında 11 milyarlık Müftülük Bütçesinin Evkaf’a yük olduğunu ve gelişmesini engellediğini açıklayan  Kıbrıs Türk liderliği, çareyi “KKTC’deki din teşkilatının TC Diyanet Teşkilatı’na bağlanması”nda gördüğünü belirtmişti.

Öte yandan Müftülük Dairesi görevlilerinden bir yetkili, 1991 yılı sonunda şöyle konuşmaktaydı: “Türkiye’den görevli olarak getirilen birçok din görevlisi, vatandaşların ibadet için camiye uğramamasından şikayetçi oluyorlar. Kendilerine devlet tarafından lojman verildiğini, maaş bağlandığını, bunun karşılığında da vatandaşları camiye çekemedikleri için üzüldüklerini belirtiyorlar...Bu yıl 240 din görevlisinin kadrolanmasını istedik, fakat Meclis Alt Komitesi 40 din görevlisinin kadrolanmasını kararlaştırmak üzere. Yine biz 30 müezzine ihtiyacımız olduğunu belirttik, hiç müezzin kadrolanmadı. Her üç kasabaya bir müftülük istedik, o da kabul edilmedi.”

O günkü tartışmada, din görevlilerini örgütlemiş bulunan Kamu-Sen Başkanı Ahmet Ötüken şu değerlendirmede bulunmuştu: “Vakıf malları dini hizmetlerde kullanılsın diyerek bağışlanmıştır Vakıflara. Ancak bu malların gelirlerini din işlerinde kullandığımızı söyleyemeyiz...Önce, bu toplumda bir hizmete ihtiyaç var mıdır, yok mudur? Belirlemek gerekir...Devlet önce karar vermelidir. Toplumda din hizmetine gerek var mıdır, yok mudur? Biz ortada kararsızlık görüyoruz. Çünkü yıllardır bu din hizmetleri gelişigüzel yürütülüyor.”

Görüldüğü gibi, toplumsal yaşamımızın bütün alanlarında olduğu gibi, ata yadigarı vakıf malların ve din işlerinin yönetilmesinde de başarısız kalan Kıbrıs Türk liderliği, herşeyi Türkiye’ye bağlayarak tarihsel sorumluluktan kurtulmaya çalışmaktadır.

Biz, bu tartışmaların yeniden yapıldığı 1993 yılı başında, bu konudan hareketle yüzyılımızın başından başlayarak, “Kıbrıs Türk Liderliğinin Oluşması”nı 85 yazılık bir dizi halinde inceleyip, haftalık Yeni Çağ gazetesinde (1 Mart 1993 - 28 Kasım 1994) yayımlamış ve Kıbrıs Adası Türk Azınlığı Kurumu (KATAK)’nun oluşturulduğu 1943 yılına kadar verilen toplumsal mücadelede, dinsel toplumdan ulusal topluma geçiş sürecimizi  özetlemeye çalışmıştık. Yakında kitaplaşacak olan bu çalışmada,  yeri geldikçe İngilizci Evkaf yönetiminin politikası, müftülük meselesi, Şer’i Mahkemelerin durumu, yobaz takımının toplumsal ilerlememiz önüne koyduğu engeller ve benzeri dinsel konulara da değinmiş, ama fazla ayrıntıya girmemiştik.

Bilindiği gibi, toplumumuzun dinsel toplum kimliğinden, ulusal toplum kimliğine geçtiği İngiliz sömürge yönetimince 1949 Haziran’ında resmen kabul edilmiş ve “Kıbrıs İslamları” yerine, “Kıbrıs Türkleri” olarak anılmaya başlamıştık. Geçen ay içinde toplumumuzun tarihsel geçmiş içindeki bu yönünü araştıran yeni bir kitap yayımlanmış bulunuyor. “Kıbrıs’ta İslami Kimlik Davası” başlığı altında, İstanbul’daki Marifet Yayınları’nın Kıbrıs Dizisi’nin 1. kitabı olarak Ağustos 1996’da yayımlanan bu araştırma,mimarlık eğitimi yanında islami çalışmalar ve örgütlenmeler içinde de bulunmuş olan  Hüseyin Mehmet Ateşin tarafından kaleme alındı. 

Üç bölüm halinde düzenlenmiş olan kitabın “İslami kimliğin şekilllenmesi” başlıklı ilk bölümünde, Kıbrıs adasının İslamla tanışması (649-1571), Kıbrıs’ta Osmanlı yılları (1571-1878), İngilizlerin ada üzerinde hüküm sürdüğü yıllar (1878-1923), Evkafçıların yeni aydınlara yenik düştüğü yıllar (1923-1960), Cumhuriyetten kantonlu ve taksimli yıllara (1960-1990) alt başlıkları yer alıyor. İkinci bölümdeki “İslami kimlikle ilgili birkaç kesit”te, Kıbrıs Türk İslam Cemiyeti’nin çalışmaları anlatılmakta ve üçüncü bölümde “Sözün sonu” dile getirilmektedir.

576 sayfalık bu kitap, toplumsal geçmişimizi dinsel açıdan değerlendirmek isteyenler için mutlaka okunması gerekli bir çalışma olurken, yazarın bağlı bulunduğu dünya görüşü açısından, yasakçı laik anlayışı Türkiye’den adamıza aynen ithal etmiş olan Kıbrıs Türk liderliğinin de bir eleştirisi olmaktadır. “İtikadı bozulmuş cemaatten ne beklenir” görüşünden (s.332) hareket eden  dostum Ateşin, “yetersiz görevliler dinden insanı soğutuyor” (s.438), “ehil imam yok” (s.279), “muhtemel dini bir uyanışı kendi siyasi hayatının en korkunç fobisi haline getirerek cemaatımızın bugünkü dini umurunun zayıflamasında büyük payı olan Dr.Küçük” (s.257), “Evkafçı diye bilinen muhafazakar ilmiye sınıfı bile kendi çocuklarının laik eğitim sistemi içerisinde erimesine rıza göstermiş”(s.367), “Kıbrıs’ta samimiyetle inanç sistemini yaşamak isteyen Müslümanlara zulmetmek hatasına düşen sivil ve askeri kadrolar” (s.438) gibi saptamalar yanında,  konuyla ilgili örgüt görüşlerini de okuyucuya iletmektedir (s.480-492). İslam Kalkınma Bankası’nın  parasal katkılarıyla oluşturulan Lefke Üniversitesi’nde döndürülen dolaplar ise kitabın en güncel bölümünü oluşturuyor (s.493-537).  

İslami kimliğini bayramdan bayrama hatırlayıp camiye giden Kıbrıslı Türklerin çoğunluğuna bakıp, dinin hala daha toplumsal ilerlemede bir unsur olabileceği öne sürülebilir. Ama günümüzde din, 70 milyonluk Anglikan Kilisesi’nin Başkanı Dr.George Carey’in de belirttiği gibi, “artık bir hobi derecesine indirgenmiştir. Yüzyılımızın başından bu yana Britanya’da kiliseye gidenlerin sayısında sürekli bir azalma olmuştur. Şimdi birçok insan, din veya ahlak konusunda kamu önünde konuşmayı sıkıcı bulmaktadır.”(Cyprus Mail, 6.7.1996) Eski Marksist, yeni müslüman Regis Debray ise şöyle demektedir: “Geçmişte din fakir halklar için bir afyondu, ama günümüzde bir vitamin halini aldı!”

Dünyada köktendinciliğin yükseldiği, Türkiye’de İslamcı RP’nin iktidar ortağı olduğu günümüzde, toplumumuzu da  bu vitaminden mahrum bırakmamak isteyenler vardır. Kendi müftüsünü seçme hakkını İngiliz sömürge yönetiminden almış olan Kıbrıslı Türklerin, 1980’den beri bir Müftüsü yoktur. 1977’den beri ülkemizde faaliyet gösteren ve daha çok Türkiye’den adamıza getirilen nüfusun çocuklarına hitap eden kuran kurslarının sayısının bu yıl 50’ye ulaştığı ve buralarda 1413 çocuğa dinsel eğitim verildiği açıklanmıştır. Yasakçı laik anlayış, bu kuruluşların kapatılmasını talep ederken, inanç özgürlüğünü savunanlar ise arka çıkmaktadır. Bu alanda da yavru, ana’ya benzetildiği için, ne kadar övünülse yeridir!

 
(Kıbrıslı Türkün Sesi dergisi, 27 Eylül 1996, Sayı:14)

10 Ocak 2014 Cuma

RAUF RAİF DENKTAŞ'IN YAYIMLAMADIĞI "HATIRALAR"INDAN İKİ PLAN

TAKSİMCİ KIBRIS TÜRK LİDERLİĞİNİN “GEÇİCİ MERHALE PLANI”

Glafkos Kleridis’in önce Rumca ve sonra Mart 1989’da İngilizce olarak yayımladığı “Kıbrıs: İfadem” adlı anılarının 1. cildinin ekler bölümünde Türkçe orijinalinin fotokopisi de verilen “Geçici Merhale Planı”(bak. s.466-472), Aralık 1963’de zamanın Kıbrıslı Türk Tarım ve Doğal Kaynaklar Bakanı Fazıl Plümer'in çelik kasasının Rum Güvenlik Kuvvetleri tarafından açılması üzerine ele geçirilmişti. BM’de yapılan Kıbrıs görüşmeleri sırasında zamanın Kıbrıs Dışişleri Bakanı Spiros Kipriyanu tarafından uluslararası kamuoyunun bilgisine getirilen, TMT tarafından hazırlanmış olan (büyük bir olasılıkla Rauf Denktaş’ın kaleminden çıkmıştır) ve Dr. Küçük’e verilen bu belgenin tam metnini, bir ibret belgesi olarak genç kuşakların bilgisine getiriyoruz:

“1. Zurih ve Londra anlaşmalarını “geçici bir merhale” olarak kabul ettik ve bunun için imzaladık. “Geçici bir merhale” değil de, “nihai bir hal çaresidir” denseydi, kabul etmez, Cemaatlar arası kavgayı bir müddet daha uzatır ve Birleşmiş Milletleri “olmaz, kabili tatbik değildir” dedikleri Taksim ile karşı karşıya  bırakabilirdik.

“Geçici merhale” diye kabul ettiğimiz Zurih anlaşmasının meydana getirdiği Cumhuriyet idaresinde:

(a) Türkiyenin Kıbrıs üzerindeki haklarını beynelmilel sahada tanıtmış olacak;

(b) Kazanılan zaman içinde daha iyi bir şekilde hazırlanarak, Rumların gaf ve yanlışlarından istifade edecek, gün gele onları anlaşmaları bozmakla itham ederek tam istiklalimize kavuşacaktık.

“Geçici Merhale” esnasında bütün hal ve harekatımız yukarıda (a) ile (b) fıkralarında gösterilen ve bizce “nihai gaye” diye kabul edilen duruma doğru yöneltilecekti.

2. Zurih anlaşmalarını ve bu anlaşmaların meydana getirdiği Cumhuriyeti “nihai bir hal çaresi” diye kabul edemeyişimize sebepler şunlardı:

(a) Yedili üçlü bir nisbete dayanan bu idare, mevcut garantilere rağmen, bir Rum idaresidir. Bu idare altında zaten zayıf olan Türk bünyesi zamanla eritilmeğe mahkumdur.

(b) Türklerin “Kıbrıslılaştırma” yani Rumlarla azami teşriki mesai, Rumlara karşı baş kaldırmama, iyi geçinmek, müşkilat çıkarmamak için Rumların her türlü kaprislerini hoş karşılama şeklinde başlatılan “Birleşme” ameliyesine karşı Kıbrıs Türkünün milli bir davası kalmayacağı için, bu ameliyenin neticesi Kibrıs Türklerinin ayrı bir cemaat olarak tasfiyesi demektir.

(c) Mali imkansızlıklar, maddi sıkıntılar “Ayrı Cemaat” statümüzü çok kısa bir zamanda sıfır derecesine indirecek mahiyettedir.

(d)  Anlaşmalar, iki cemaatin birbirlerine karşı olan itimatsızlıkları, husumetler ve bir arada ancak “ayrı ve eşit cemaatlar” halinde yaşayabilecekleri prensiblerine dayanarak meydana gelmişti. Nihai bir hal çaresi olarak ele alındığında ayrı ve eşit cemaat prensibi en titiz bir şekilde devam ettirilip, itimatsızlık ve bazen de husumet havası yaratılmadıkça çökmeğe mahkumdurlar.

(e) İngiliz idaresinde 25 sene halka baş kaldırtmayan cemaat idarecilerinin gayesi “İngiliz hükümetine cemaati ezdirmemek için daima muti ve sadık, her şeye boyun eğen” bir cemaat yetiştirmekti. Şimdi de, anlaşmaları bir nihai hal çaresi olarak kabul edenler cemaatı  “Rumlara ilelebet ve her ne pahasına olursa olsun boyun eğmeğe; müşkilat çıkarmamağa” devam etmekte ve Cemaat davası diye bir dava kalmamaktadır. Cumhuriyet “nihai bir hal çaresi” ise bu telkinler karşısında Kıbrıs Türkünün evvela kendi cemaatına olan güveni, sonra da Türkiyeye olan itimadı sarsılacak; işsizlik, kredisizlik gibi amillerin de yardımı ile hepsi de Rumların kucağına düşecektir.

Bu şartlar altında Zurih anlaşmasını “nihai bir çare” olarak kabul etmemiz Kıbrıs Türklüğüne adadan silinme mahkumiyetini elimizle giydirmemiz olurdu. Bunun içindir ki anlaşmalardan evvel o zamanki TC Hükümeti ile “bu anlaşmaların geçici bir merhale olduğu; bu müddet zarfında azami ekonomik ve sair yardımın bize yapılacağı ve nihai gayemizin tahakkuku için “Ayrı Cemaat” davamızı milli bir dava halinde idame ettireceğimiz hakkında mutabakata varılmıştı.”

Şayanı şükrandır ki İnkılap hükümetimizin Sayın Devlet Reisi Gürsel Paşa ile yaptığımız ilk temaslarda da “aynı prensipler üzerinde mutabakata varılmış ve anlaşmaların bizim ve Türkiye için bir merhaleden başka birşey olmadığı hususu en kat’i bir şekilde belirtilmişti.”

4. Bu anlaşmaları ve kurulan Cumhuriyeti Kıbrıs Türklerinin bir merhale olarak kabul edilmesine ve gözlerini açık tutarak gaflet uykusuna dalmamasına büyük bir sebep vardır; bu da, Kıbrıs Rumlarının top yekün olarak Cumhuriyet idaresini geçici bir merhale olarak kabul etmiş olmalarıdır. İlk günden bütün gayretlerini bu anlaşmaları çökertmek yoluna yönelmişlerdir.

(a) Gazeteleri, resmi ve gayrı resmi sözcüleri ile anlaşmaların geçici olduğunu; bu anlaşmaların hiçbir hür insan tarafından kabul edilemiyecek ve kendilerine zor ile kabul ettirilen anlaşmalar olduğunu yaymaktadırlar. Adaya gelen ecnebi muhabirler bu propagandayı bir hap gibi yutmakta ve “Türklerin suni bir şekilde elde ettikleri haklarından vazgeçmeleri” icap ettiği fikri kök salmaktadır.

(b)  Rumlar (sağcı ve solcu olarak) görülmemiş bir sür’atle silahlanmaktadırlar.

(c) Polis Teşkilatı, Gümrükler, İdari mekanizma Türklere nefes aldırmayacak bir şekilde tertip edilmektedir.

(d) Zurih anlaşmaları altında Türklere verilen hakların hemen hemen hiçbirisi teslim edilmiş değildir. Rumlar, bir geciktirme siyaseti ile Türkleri yıpratmak, yormak, parçalamak ve "bu hakların hakikaten fuzuli olduğunu kabul eden Türk liderleri yetiştirmekle meşguldürler.

  (i) Belediyeler ayrılmamıştır. Hudutların yeniden tesbiti yıllarca sürebilir; mühim engeller, cemaat olarak ayaklanmamız icap eden pürüzler ve haksızlıklar beklenmektedir. Bir buçuk seneden beri sürüp giden "yıpratma ameliyesi" neticesi olarak Kıbrıs Türkünün mücadele ruhu söndürülmektedir.

Ayrı Belediyeler mevzu'u "ayrı cemaat statümüzün" bir zeminini teşkil eder. Bir ayrılık maddeten Türkler için bir külfet ise de, bu ayrılığın her ne pahasına olursa olsun idame ettirilmesi ve "ayrı belediyeler" mevzu'unu bir dava olarak idame ettirilmesi gerekir.

Bugün, belediyelerin ayrılışı yüzünden şahsi zarara uğrayan mahdut sayıda kimseler ve Rumlarla "her ne pahasına olursa olsun iyi geçinmek iddiasını güden "muhalifler" bu ayrılığı yok etmek ve Belediyeleri birleştirmek için elden gelen gayreti sarfetmeğe başlamışlardır. "Muhalif" geçinen Ahmet Muzaffer Gürkan ve Ayhan Hikmet Beyler ecnebi muhabirlere belediyelerin birleşmesi icap ettiği ve Denktaş ile Doktor Küçük'ün ayrı belediye istemesine sebebin "Taksim" tezinin devam ettirildiği hakkında beyanat vermektedirler;

   Ayrı belediye davasının bir dava olarak ele alınıp alınmayacağı hakkında kat'i direktif rica ederiz. Maddi sebeplere dayanarak belediyelerin birleştirilmesi yoluna gidilmesi "ayrı cemaat statümüzün" istinad ettiği sağlam bir zemini çökertmek olacaktır kanaatındayız.

    (ii) %70:30 mevzu'unda karşılaştığımız müşkiller malumunuzdur. Bu nisbetin tatbiki için konulan beş aylık müddetin ikibuçuk ayı geçmiştir. Rumların bu işi beş ay zarfında bitirmek niyetleri yoktur. Makarios ile Dr. Küçük arasında anlaşılan "tatbik usulü ve tatbik cedveli" Amme Hizmetleri Komisyonu Rum azaları tarafından sepete atılmak üzeredir. Makarios da "bu anlaşmanın bağlayıcı bir hükmü olmadığını" söyleyecek kadar ileri gitmiştir.

5'inci ay sonunda %70:30 nisbeti tatbik edilmeyince Türk cemaatı ne yapacaktır? Anayasa Mahkemesine müracaat ederek beş sene daha uğraşacak mıdır? Yoksa, Cemaat olarak hakkımızı alma yoluna gidebilecek miyiz?

Unutmayalım ki %70:30 nisbeti Londra anlaşmasından Cumhuriyetin doğuşuna kadar olan müddet zarfında tatbik edilmeliydi. Rum kaprislerine kurban gittik, "aman müşkilat çıkarılmasın" direktifine uyarak koparılabilecek bir hakkı zamanında koparmadık. Netice, cemaatin kendi kendine olan itimadının sarsılması olmuştur. Beş ay sonunda bu iş yine bitmeyecek olursa "bunun beş ayda tatbik edileceğini vadeden Dr. Küçük ve arkadaşları çok zor bir mevkide kalacaklardır!

   (iii) Vekaletlerde, Rum memurların sevk ve idaresi ile Türk işleri aksamaktadır. Rum idaresinde yaşadığımız hissini verebilmek için Rum polis ve memurları elden halen herşeyi yapıyorlar. "Ayrı Cemaat" statüsünün şartlarından biri olan "Türk köylerine Türk memurlar servis yapar" prensibi hiçbir yerde tatbik edilememektedir.

Tatbikinde ısrar edelim mi? Çatoz (Serdarlı) Türkleri vergi toplamağa gelen Rum tahsildarına vergilerini vermemişlerdir. Şimdi mahkemeye sevkedileceklerdir. Bizim "Türk memur isteriz" iddiamız Rumları yeniden gücendirecek, kışkırtacak bir iddiadır. Kanaatımızca bu iddiada ısrar etmeli ayrı cemaat haklarımızdan birini daha taviz olarak vermemeliyiz."

     (iv) Vekiller konseyinde Türkler leyhine tek bir icraat yapmamak için Rumlar arasındaki iş birliği azami haddi bulmuştur.

Kıbrıs ordusunu kurmamak için elden gelen herşey yapılıyor. Ordu Kumandan ve Muavinine Polis Kumandan ve Muavininden az maaş teklif ediliyor: askerlere gülünç denecek bir meblağ verilecekmiş;

800,000 liralık Maarif ve Cemaat Bütçemiz için merkezi hükümetin anayasada garanti ettiği 400,000 lira asgari yardıma tek bir kuruş ilave etmek niyetinde değildirler. Diğer taraftan Rum Cemaat Meclisine muhtelif "şahsi kanallardan" şimdiye kadar altı milyon İngiliz lirası hacminde yardım yapılmıştır.

"Ayrı Cemaat Statümüzün" yegane sembolü olan Cemaat Meclislerini söndürmek için Rumların tutmuş olduğu bu yol karşısında anavatan hükümetimizin azami fedakarlığı yaparak bizi maddeten destekleyeceğine inanıyoruz. Maddi imkansızlıklar yüzünden cemaat meclisi dairelerini idame ettiremez bir duruma düşecek olursak mevcut anlaşmaları, Rumların istediği şekilde, çökerteceğiz.

    (v) Bütçede inkişaf yatırımları sezdirmeksizin Rum köylerine yapılmaktadır. Hiçbir Türk vekil lüzumlu gördüğü bir yatırım için para temin edememektedir. Türk vekilleri kukla yerine düşürmek için azami gayret sarf edilmektedir.

    (vi) Polis tayinleri Türk amirleri tesirsiz bırakacak bir şekilde yapılmıştır. Ada Türkleri Rum amirlerin elinde oyuncaktır.

5. Bizim gördüğümüz çıkar yol şudur:

i) Anlaşmaların geçici bir merhale olduğu hakikatı ve "Ayrı Cemaat" statümüzün bu hakikatı gerçekleştirmek için elzem olduğu kanaatı küçük büyük, her Türke duyurulacak ve bu inanç nesilden nesile intikal ettirilebilecek bir şekilde adanın sathına yayılacak.

ii) Rumların "Ayrı Cemaat" statümüzü yıkmak için yaptıkları ve girişecekleri her harekete azami reaksiyon göstermek.

(Anayasadaki haklarımızın korunması için reaksiyon göstermek hakkımızdır kanaatindeyiz.)

iii) Cemaat içinde muhalefet yapmak sevdasında olanlara "milli davanın" ana hatları dikte ettirilmeli; milli davayı baltalayacak şekilde neşriyat ve propaganda yapmaları önlenmelidir.

Rumların meftunu ve hayranı olduğu; İngiliz intelijansı ve Rum müfrit ENOSİS liderleri ile irtibatı bulunduğu tesbit edilen Dr. İhsan Ali ve onun hempacısı kesilen bir cinsi sapık (Muzaffer Gürkan) ile komonistlerle ilişiği olduğu tesbit edilen Ayhan Hikmet Rum emeline hizmet eden faaliyet ve yazılarından vazgeçirilmeli; milli bir davanın varlığına inanmıyorlarsa susturulmalıdırlar.

Kıbrıs Türkleri, bugün bir çıkmazın içindedirler. Günlük problemleri işsizlik, kredisizlik iş sahası yokluğu; Rumlardan iş alamaması şeklinde içinde istifhamlar yaratırken milli bir davanın var olup olmadığı hakkında da azami tereddüte düşmesi ile ne yapacağını bilememektedir. Bu vaziyet karşısında kendisine "Ayrı Cemaat haklarından" bahsedenlere inanmamak yoluna gidilecektir. "Hangi ayrı cemaat? denecektir! İş veren müessese yok, Ruma bel bağlayan yaşayabiliyor, Rumdan uzaklaşana hayat kapıları kapanıyor. " Bu inancı silmek ve 1955-58 senelerinde olduğu gibi kendi kendine inanan bir cemiyet meydana getirmek ihtiyacı ile karşı karşıyayız.

Kısacası, idarecilere milli bir plan verilmelidir ki sözlerimizi ve hareketlerimizi bu milli plana göre ayarlayabilelim. Eğer bu milli planın hattı "Ayrı Cemaat statüsünün devamı ve kökleştirilmesi; gün gele Türklüğün Kıbrıs'a hakim olması" ise mücadeleye devam edebiliriz, halkı tutabiliriz. Eğer bu plan "herşeyin sonuna geldik Rumlarla iyi geçinmeye bakınız. Şımarıklık etmeyiniz; küçük, ufak tefek haklarınız yendi diye gürültü çıkarıp, el açmak zorunda kaldığınız Rum dostlarınızı gücendirmeyiniz" şeklinde olacaksa, durumumuzu yeniden gözden geçirmemiz ve bu şartlar altında bu mesuliyeti omuzlayıp omuzlayamayacağımızı düşünmemiz gerekecektir."

 
14 EYLÜL 1963 TARİHLİ TÜRK PLANI

Yine Kleridis, "Kıbrıs: İfadem" adlı anılar kitabının 1. cildinde yer alan (s.203-207) bir başka belge ile ilgili olarak şunları yazmaktadır:

"Kıbrıs Türk liderliğinin, militan bölümünün baskısı altında kaldığı aşikardı ve 14 Eylül 1963'de, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin kuruluşu üzerinden üç yıl geçtikten sonra bir durum değerlendirmesi yaptı ve Kıbrıslı Rumların anlaşmaları bozma yoluna girmeleri halinde politikalarının ne olacağını kararlaştırdı.

Kıbrıs Türk liderliğinin benimsediği tavır, yazıya döküldü ve bu belge Dr. Küçük ve Bay Denktaş tarafından imza edildi. Silahlı çatışmanın çıkmasından sonra güvenlik kuvvetlerinin Başkan Yardımcısının dairesini işgal ettiği sırada bu belge, Dr. Küçük'ün (Doğrusu: Tarım ve Doğal Kaynaklar Bakanı Fazıl Plümer'in - A.An) kasasında bulunmuştur.

Kıbrıs Türk tarafının üzerinde anlaştığı plan, ayrı bir Kıbrıs Türk Devletinin kurulmasından önce hazırlık mahiyetinde ve gerekli olabilecek bir dizi eylemlerden oluşmaktaydı:

Anlaşılmış Kıbrıs Türk politikasını anlatan bu belgenin (İngilizceye çevrilmiş metinden Türkçeleştirdiğimiz -E. Yüksel) metni aşağıdadır:

 
"Cumhuriyet'in kurulmasından bu yana geçen üç yılın tamamlanması münasebetiyle, Cumhuriyetin geleceği ile ilgili olarak Türk toplumunun genel politikası hakkında yüzeysel bir bakış.

Kıbrıs Cumhuriyetinin kurulmasının üzerinden şimdi üç yıl geçmiş bulunuyor. Anayasanın temelini oluşturan Zürih ve Londra Anlaşmalarının imzalanmasından sonra, Türk toplumu, anavatanı ile birleşmek olan temel hedefini terketmiş ve bu  Cumhuriyetin kurulması konusunda anlaşmıştır. Kıbrıslı Rumlar da Enosis olan temel hedeflerinden vazgeçmişler ve Cumhuriyetin Yönetiminde Türklerle ortak olamaya karar vermişlerdir. Zürih Anlaşmalarına göre kurulacak Cumhuriyetin kendine özgü (sui generis) bir karakterde olması kabul edilmiştir. İlk günden beri kabul edilen bir başka husus, Cumhuriyetin çalışabilmesi için iki toplumun da verdikleri sözleri tutmaları, anlaşmalara sadık kalmaları ve iyi niyet ile işbirliği göstermeleridir.

Ne yazık ki daha ilk günlerden Rumlar, basın ve diğer kitle iletişim araçları yoluyla Zürih Anlaşmalarına saldırmaya başladılar. Zürih Anlaşmalarını imzalamış olan Makaryos bile, 1960'daki EOKA yıldönümü nedeniyle, anlaşmaların gelecekteki zaferleri için bir sıçrama tahtası olduklarını itiraf etmekten geri durmamıştır.

Cumhuriyetin ilanından beridir Türk toplumu, Kıbrıslı Rumların bu anlaşmaları kabul edip uygulamak niyetinde olmadıklarını çeşitli yollardan duyurmuş ve hazırlayıp sunduğu raporlarda anlaşmalar uygulansa bile, Rumların en önemsiz bir hakkın bile Türklere tanınmasını önlemek için her türlü hileye başvuracaklarını açıklamıştır.

Bu rejim altında Türklerin zararı pahasına Rumlarca başvurulan adaletsizlikleri, baskı ve tehditleri, suçlarını örtbas etmek için verdikleri rüşvetlerden bu raporda bahsetmek gerekli değildir. (Bu konuda daha önce başka raporlar yazılmıştır.)

Bizim görüşümüze göre, 1964 yılı daha çok Makaryos yılı olacaktır. Anayasanın değiştirilmesi sorunu söz konusu edilecekse, kararları belirleyici bir yıl olacaktır ve Makaryos'un demeçlerinde dile getirilen görüşler göz önünde tutulacak olursa, Türk toplumu, daha aktif bir politika izleme zorunluluğunu üstlenmelidir. Böylesi aktif bir politikanın temel hedefi ne olmalıdır? Bu sorunun yanıtı, Rumların izleyebileceği iki olası seçenekten her birine göre ayrı ayrı verilmelidir:

1. Rumlar en sonunda, Zürih ve Londra Anlaşmalarını ve anayasayı ortadan kaldırabilir veya yok saymaya çabalayabilirler.

2. "Taktikleri yeniden oluşturma"yı sürdürebilirler. Son üç yıldır bu politikayı izlemektedirler. Buna göre, anayasa uygulanmayacak ve Türkler, pratikte (azınlık statüsüne indirgenerek) avantajlarını yitirmiş bir duruma getirilecektir.

Rumların anayasayı resmen geçersiz addetme veya değiştirmeye çalışmaları halinde, bizim görüşümüze göre, Türk toplumunun yapacağı tek birşey vardır: Kaderini kendi ellerine almak ve "engel kaldırıldığı vakit, yasak olana başvurulur" kuralına uygun olarak Zürih Anlaşmaları dışında bir Kıbrıs Cumhuriyeti oluşturmak. Böylesi bir hareketin başarısı, birçok iç ve dış faktörlerle desteklenecek Türk toplumu adına çok zorlu bir mücadeleyi gerektirecektir. Kuşkusuz, dış faktörlerin en önemlisi, anavatanın maddi ve manevi yardımı olacak. Pratik olarak, Türk toplumunun, ana vatanın önceden rızası ve sürekli desteği önceden sağlanmadan, bugünkü koşullar altında mücadele edebilmesi olanağı yoktur. O nedenle, mutlak surette ayrıntılı bir plan temeline dayanacak bir eylem çizgisi üzerinde anavatanımızla önceden anlaşmaya varmamız gerekmektedir. Makaryos, henüz anlaşmaları feshetmek veya değiştirmek için henüz ciddi bir çabaya girişmemiştir. Böylesi bir planı hazırlamak için yeterli zaman vardır ve bu zamanı çok iyi kullanmalıyız.

Aslında Garanti Anlaşması uyarınca, eğer anayasa resmen feshedilirse anavatan tek başına müdahale edebilmektedir. Ama bu müdahalenin tek sonucu, Zürih Anlaşmalarının bağlandığı koşullara yeniden dönmek olacaktır.

Müdahaleye rağmen bu koşullara (statüye) geri dönmeye Rumlar kararlı olduklarına göre ve müdahalenin BM örgütünde ve dünya kamuoyunda yaratacağı olumsuz etkiyi de göz önünde bulundurursak, anavatanın tek yanlı olarak müdahalesinin yaratacağı risklerin buna değip, değmeyeceği sorgulanabilir. O nedenle, Rumların anayasayı resmen feshetmeleri halinde, Türk toplumu, kendi kaderini eline alarak bir Türk Cumhuriyeti'nin kurulması yolunda ilerlemelidir ve böylece, hiç yoktan başlangıçta müdahalenin kendisinden doğacak tehlikeler savuşturulmuş olacaktır.

Bu planın ana noktalarını aşağıda şöyle özetleyebiliriz:

1. Cumhuriyetin Türk Başkan Yardımcısı, Türk toplumu tarafından (bu yeni) Cumhuriyetin başkanı olarak kabul edilecektir ve bugün var olan anayasa maddelerine göre tamamiyle Türklerden oluşacak bir hükümet kurulacaktır.

2. Anavatanımızdan yardım isteyecek olan yeni kurulmuş hükümet, anavatanımız tarafından derhal tanınacaktır.

3. Bu yardım talebini anavatanımızın müdahalesi izleyecektir. Gerekirse, Türkiye'de yerleşmiş olan Kıbrıslılara derhal Cumhuriyet yurttaşlarına ait haklar tanınacaktır. (İlke olarak bu hak, bir oran tahtında şimdiki anayasada yer almaktadır.) Bu kişilere (Kıbrıs'ta) Türk Cumhuriyeti tarafından hazırlanacak pasaportlar verilecek ve böylece onların Kıbrıs'a sızmaları sağlanacaktır.

4. Temsilciler Meclisinin Türk üyeleri ile Cemaat Meclisinin Türk üyeleri Cumhuriyetin Meclisini oluşturacaklar ve tamamen Türklerden oluşan bir Cumhuriyetin kurulması için şimdiki anayasanın hükümlerini ilan edeceklerdir.

5. Anavatan tarafından tanındıktan sonra, Türk Cumhuriyeti, anavatanla derhal bir ticaret anlaşması ve bir yardım anlaşması imzalayacaktır. Bunlar sayesinde Türk toplumu, kendi maddi ihtiyaçlarını karşılayacaktır. Şüphesiz böylesi bir anlaşmanın amacı, uluslararası hukuk açısından yardıma bir yasallık sağlamak olacaktır.

6. Hiç kuşku yoktur ki Türk toplumunun bu hareketi, Rumların tepkilerine ve karşı eylemlere yol açacaktır. Karşı eylemler, pratikte Türklere karşı uygulanacaktır. Bunların bu saldırgan eylemlerinin ardından, sonucu belirleyecek olan ve her iki toplum arasında gelişecek olan bir mücadele başlayacaktır.

7. Mücadele başladığı vakit, ada üzerinde dağınık olarak yaşayan Türk toplumu, bir bölgeye toplanması için zorlanacak ve bu bölgeyi savunmak durumunda kalacaktır. Bu bölgenin hangisi olacağı, uzmanlar tarafından hazırlanacak olan stratejik plana bağlı olacaktır. Çarpışmalar başlamazdan önce, Türk toplumunun yiyecek ve diğer ihtiyaç maddelerini tedarik etmesinin artırılması ve anavatanla olan ilişkilerini güçlendirmesi için ayrıntılı planlar hazırlanması gerekmektedir.

8. Şu anda hükümet mekanizmasında bulunan memurların yeni hizmete aktarılması gerekmektedir. Çünkü ilk günlerde çalışmalar aksatılmamalıdır. Türk toplumu için bir meclis oluşturulmasında gerekli çekirdek (kadroyu) bilgilendirmek için o andan itibaren faaliyete geçilmelidir. Plana göre hizmetlerin verilebilmesi için ayrıntılı planların ve mali açıdan gerekli planların şimdiden hazırlanması da bir zorunluluktur.

Yukarıda verilen planın ana hatlarıdır ve bütün alanları kapsayan tam ve ayrıntılı bir plşanın hazırlanmasından önce, temel fikre yönelik kesin ve nihai bir karara varmak gerekli olup tavsiye edilir. Türk toplumunun, bu konuda her türlü fedakarlığı yapacağından eminiz.

Şimdi, Rumların halen var olan durumu, yani anayasayı de facto (fiilen) feshetmeleri halinin devamı halinde hangi politikanın izleneceği sorunu vardır. Görüşümüze göre, eğer Rumlar bu politikayı sürdürürse, Türk toplumunun hedefi; yine ayrı bir Cumhuriyetin kurulması olmalıdır. Türk toplumu artık bugünkü durumun devamına tahammül edemez. Sadece, Türk toplumu anayasayı bozma yolunda açıkça ilerleyemezse, yavaş bir hızda bile olsa, nihai hedefe doğru ilerlemesini sürdürecektir.

1. İlk olasılığa karşı hazırlıklı olmak için, uygulamaya konacak ayrıntılı bir planın en erken bir zamanda hazırlanması gerekmektedir.

2. Rumların her alanda anayasayı uygulamalarını daha da zorlaştırmak için basın tarafından daha atak eylemlere girişilecektir. Bu tür bir eylemin en doğal sonucu olarak Türk kamu görevlilerinin hepsi de bir olarak kendi görevlerine ve anayasaya dayanarak Rumlarla çatışma içine girecekler ve bu şekilde Türk toplumunun meclisi, gerekli parasal kaynağı sağlayacaktır.    

3. Ekonomik açıdan, Türk toplumunu kendi kendine yeten bir duruma getirmek ve ilk planın başarılı bir şekilde uygulanmasını sağlamak için, bize yararlı olacak sanayileri kurmalıyız. Bu sanayiler Rumlar tarafından boykot edileceği için, bu kuruluşların yaşayabilmelerini güvence altına almak amacıyla Türkiye'de pazar bulacağız.

4. Türk toplumunu mali yönden güçlendirmek düşüncesiyle ve ilk planın uygulanması için hazırlıklar yapılırken, Kıbrıs ile anavatan arasında, özellikle denizden (feribot vd.) yakın bağlantı kurulması hızla sağlanmalıdır. Adadaki Türk nüfusunda, turist maskesi altında Türkiye'den gelecek insanlarla azami bir sayıya yükseltilmesi gerekmektedir.

5. Mali, askeri ve manevi açıdan bu hazırlıkların tamamlanmasından sonra, Türk toplumu, Rumlar tarafından yaratılacak olan anayasal bir bunalımdan istifade etme olanağını arayacak ve bir miktar başarı kazanacaktır.

Şimdiye kadar Rumlar bize bu konuda birçok olanak vermiş bulunmaktadır ve şu andan itibaren, davranışlarıyla bize daha fazla olanak sağlayacaklardır.

 
Lefkoşa, 14.9.1963

 
        (Dr. Fazıl Küçük)                              (Rauf Denktaş)

Cumhurbaşkanı Yardımcısı            Türk Cemaat Meclisi Başkanı

 

(E.Yüksel imzasıyla, Kıbrıs’ta Sosyalist Gerçek, Şubat-Mart 1998, Sayı:25-26)
(Ahmet An imzasıyla, Tarih ve Toplum, Aylık Ansiklopedik Dergi, İstanbul, Aralık 1998, Sayı:180, Cilt:30)

 

HİKMET AFİF MAPOLAR "BİR GEÇMİŞİN ACI HİKAYESİ"Nİ ANLATIYOR


Kıbrıs Türk toplumunun siyasal geçmişine bakıldığı zaman, değerli fikir adamlarının daima basında kalem oynattığını ve toplumsal sorunlara çıkış yolları önerdiklerini görürüz. Bu yazarlar, İngiliz sömürge yönetimi tarafından kısıtlanan çeşitli  toplumsal haklarımızın geri alınması için uzun ve kararlı mücadeleler vermişlerdir. Ama ne yazık ki günümüzde, onların bu fikir mücadelesini yansıtan eserler, yok denecek kadar azdır.

Geçmişte yapılan fikir kavgalarının izlenebileceği yerler, sadece o günün gazeteleridir. Çünkü yazar ve politikacılarımız, ne yazık ki, ne deneyimlerini bizlere aktaracak anı kitapları yayımlamışlar, ne de gazetelerdeki yazılarını kitaplaştırmışlardır.

Kıbrıslı dergisinin Eylül 1998 tarihli (Sayı:37) sayısında çıkan bir yazımızda "Tarihimizin bilinmeyenleri bizi düşündürmeli" başlığı altında şöyle yazmıştık:  

"Necati Özkan'ın kişiliğinde temsil edilen Kıbrıs Türk halk muhalefetinin, başta Dr.Fazıl Küçük olmak üzere, onun ardılları tarafından nasıl dümura uğratıldığı, yılların toplumsal mücadelelerinin nasıl birkaç kişinin hanesine yazıldığı ve ulaşılan tek sesliliğin nelere mal olduğu, Türkiye'deki siyasetin Kıbrıs Türkleri tarafından yıllarca önce yapılan yerinde uyarıların nasıl da haklı çıktığı vb konular, tarihçilerimiz tarafından tekrar tekrar araştırılıp, yazılmalıdır."

İşte bu yazıda, Halkın Sesi gazetesinin sahip ve başyazarı Dr.Fazıl Küçük ile ilgili olarak gazeteci-yazar Hikmet Afif Mapolar'ın bazı değerlendirmelerini ve anılarını özetlemeye çalışacağız. Toplum liderliğini ele geçirme kavgasında, basın yoluyla yapılan kavga ve polemiklerin hangi boyutlara taşındığı hakkında bize ilginçbilgiler veren bu yazılar, bugün de ibretle okunabilmektedir. (Ahmet An)

MAPOLAR  HALKIN SESİ GAZETESİNİ ELEŞTİRİYOR

23 Şubat 1950 tarihli İstiklal gazetesinde "Mücadelemize devam edeceğiz" başlığı altında yazan Hikmet Afif Mapolar,  şöyle demekteydi:

"Yedi senelik neşir hayatında memleketin her sınıfına küfür savurmakle şöhret almış olan "Halkın Sesi" gazetesi(nin)...sayfalarını tetkik edenler, kendilerini baştanbaşa bir küfür edebiyatının nezaketsizliği içinde bulacaklardır. Bu gazete öğretmenlerimize mi saldırmadı? Bu gazete maarifimizi mi baltalamadı? Bu gazete kulüblerimize mi hücum etmedi? Bu gazete partilerimizi mi yıkmadı? Bu gazete münevverlerimize mi saldırmadı? Hatta daha ileri giderek söyleyebiliriz ki, bu gazete memleketimizde tek tek şahıslara mı küfretmedi? Tevil götürmez bir hakikat olan bu hadiseler vesika ile karşımızda dururken, başkalarını lekelemiye kalkışmak bir küstahlık nümunesidir...Bu şahısların bugüne kadar cemiyetimiz leyhine bir tek eserleri mevcuttur: Başarısızlık!"

Mapolar 1 Mart 1950 günü kaleme aldığı "Garaz ve kin" başlıklı yazısında da diğer şeyler yanında şunları yazmaktaydı:

"Halkın Sesi'ne gelince, bu gazetenin de bir tek gayesi vardır: Memlekette ne yeni gazete çıkmalıdır ve ne de parti kurulmalıdır. Memleketimizde neşir hayatına atılan ve başta "Hürsöz" olmak üzere, sıra ile "İnkılap" ve "Ateş", "Kurun" ve "Kıbrıs" gazeteleri bu gazetenin devamlı surette hücumlarına maruz kalmış ve çekiştirilmiştir. Hiçbir yazıyı beğenmeyen ve hiçbir fikre hürmet etmiyen bu gazetenin gayesi daima sağa sola çatmaktan ibarettir..."

 
"BİR GEÇMİŞİN ACI HİKAYESİ"

Hikmet Afif Mapolar, daha sonra "Bir geçmişin acı hikayesi" başlığı altında 4 ayrı yazı yazarak, basın tarihimizin bir dönemiyle ilgili şu bilgileri vermekteydi:

"Halkın Sesi gazetesi sahibi Dr.Fazıl Küçük Bey çok tuhaf bir adamdır. Bu gazeteci ve başyazara göre, herşeyi yapan, başaran ve cemaatına fayda sağlayan kahraman yalnız kendisidir. Herşeyinde "ben, ben" diye hareket eden Küçük Bey, "benci"liğin tam bir nümunesidir...Küçük Bey, yazılarında bize çatmak sevdasına kapıldı mı; ikide birde, ben onları kapıdışarı ettim, diyerek böbürlenir. Halbuki bu geçmişin öyle acı bir hikayesi vardır ki...

Dr.Fazıl Küçük'ü nasıl tanıdım? Avukat (şimdi Lefke hakimi) Bay Hakkı Süleymanle birlikte 1939-40 yılında "Vakit" gazetesini çıkarıyorduk...O zamanlar Dr.Küçük Lefkoşa Türk Spor Kulübünden bazı kafadarlarıyle birlikte muhalefet bayrağını çekerek ayrılmışlar ve bugünkü Halk Kulübünü kurmuşlar. Bazı arkadaşların teşviki ve ısrarı üzerine Halk Kulübüne ben de kaydolmuştum...(Vakit için kendisiyle röportaj yapmaya gittiğimde) "Vaz geç. Bu cemaat ıslah olmaz! Ben şahsen bu işlerden bıktım usandım artık" demişti. (İstiklal, 28 Haziran 1950)

"Vakit" gazetesi harbin kağıt buhranı karşısında kapanmak zorunda kaldı. O günlerde "Söz" gazetesinden başka bir Türk gazetesi intişar etmiyordu. Dr.Fazıl Küçük de hırsla cemaatın başına geçmek için çırpınıyor ve durmadan Halk Kulübünü emellerine vasıta etmek istiyordu. Cemaat lideri olmak sevdasıyle çırpınan bu adamın gizli emelleri olduğunu zaman zaman ortaya döküyordu.

 
TC KONSOLOSU'NUN RİCASI

1941 yılında "Söz" gazetesi sahibi ve başyazarı Bay Remzi Okan birdenbire hastalandı ve uzun müddet rahatsız yattıktan sonra tedavisi için İstanbul'a nakledildi, fakat çok geçmeden Bay Remzi Okan hayata gözlerini kapadı. Bay Okan'ın rahatsızlığı günlerinde gazeteyi kızları Vedia Okan idare ediyordu. Babalarının ölümü üzerine kanunen gazetenin imtiyazı da bitiyordu. Şimdi ortada kimsesiz kalan rahmetli Remzi Okanın eşi ve çocukları, maddi zorluklarını yenebilmek için çalışmak ve yeniden Söz'ü çıkarmak mecburiyetindeydiler. Fakat hiçbirisinin de yaşları, gazete imtiyazı almağa müsait değildi.

Bu ailenin uğrıyacağı fecaati düşünen Konsolos Bay Recep Yazgın, Dr.Fazıl Küçük'ten bir gazete müsaadesi almasını rica etti. Küçük de maddi kar ve zarara karışmamak üzere Konsolos Yazgan Beyin ısrarı üzerine "Halkın Sesi" gazetesinin imtiyazını aldı."

Mapolar devamla o günlerde Türk sahnesinde sık sık piyeslerinin oynandığını ve kendisiyle tanışan Recep Yazgan'ın kendisinden bu gazetede yazmasını rica ettiğini, kendisinin de bunu reddetmeyerek, hiçbir para almadan "birkaç gün sonra Halkın Sesi'nde 6 ay devamlı "Yaprağı Çevirdikçe" sütununda fıkralar ve başyazılar" yazdığını belirtmekte ve şöyle demektedir:

"Birkaç ay kadar Halkın Sesi'ni rahmetli Remzi Okan'ın kızları idare etti. Fakat o günlerde memlekette yalnız Türk gazetesi olarak Halkın Sesi intişar ettiği için, hükümetin bütün resmi ilanları ve gayrı resmi ilanlar yalnız bu gazeteye veriliyor ve hiç olmazsa birkaç yüz lira ayda bir kar sağlanıyordu. Bunu hisseden gazete sahibi Dr. Fazıl Küçük, kızlarle olan alakasını birdenbire kesti ve gazetenin idaresini tamamen eline aldı. Tabiidir ki yazı ailesinde bulunduğumuz bir gazeteden birdenbire ayrılamazdık. Bu gazeteye meccani işlediğimiz için, o günlerde "gönüllü kahraman ve idealist çocuklardık."

 
DR. KÜÇÜK'ÜN İLK İHTİRASI

Çok geçmeden Dr.Fazıl Küçük işi büyüterek cemaat işlerine dal atmağa başladı ve nihayet ilk ihtirasını belediye meclisi üyeliğine namzetliğini koymak suretiyle tatmine çıktı. Bu sırada bazı sebeplerden dolayı gazetesi de kapatılmıştı. Gazetenin muvakkaten tatilini emreden kanun tahtındaki kapanış münasebetiyle beni hemen çağırtarak vaziyeti anlattı ve "bunun sebebinin ne olduğunu ben pek iyi biliyorum" dedi. Dr.Fazıl Küçük o gün bana "Hükümet Okanlar'a imtiyaz vermek için benim gazetemi kapattı" diye ısrar ediyordu. Hakikaten bir müddet sonra Vedia Okan "Söz"ün yeniden intişarını sağlayabilmek için müracaatta bulundu ve birçok ileri gelen Türk şahsiyetlerinin yardımıyle Okan ailesine "Söz" imtiyazı yeniden verildi. Ve "Söz" o tarihten sonra yeniden başladı. 3 ay kapanış emri sona erdikten sonra Halkın Sesi de neşriyatına devam etti. Tabiatıyle biz yine Halkın Sesi sütunlarında "gönüllü kahraman" olarak yazılar yazıyorduk. (İstiklal, 29 Haziran 1950- Bu olayın Dr.Küçük tarafından değerlendirmesi için Bak. A.An, Kıbrıs Türk Liderliğinin Oluşması (1900-1942), Lefkoşa 1997, s.265)  

Fakat Dr.Fazıl Küçük ile aramızda; belediye seçimi günlerinde küçük bir ayrılık başgöstermeye başladı. Küçük Bey, Rum Komünist Partisi olan Akel teşkilatına sık sık girip çıkıyordu. Bir akşam kendisine, bu hareketin zararlarını izah ettiğim zaman: "Aldırma, dedi; rey koparacağız."

Doktorun bu cevabı karşısında, hayret içinde kalmıştım. Bir başyazarın ve bir doktoruın görüşünün bu kadar basit olabileceğini hiç de tasavvur etmiyordum...Gizliden gizliye solcu Rum belediye namzetleriyle de anlaştığını ve seçimi kazandıkları takdirde Belediye reisi seçiminde solcu Rumları destekleyeceklerini işitiyorduk...

Lidra Caddesinde giderken, bazı Rum işçileri seçimi Türklerden kim(in) kazandıklarını bize sordular. Dr.Fazıl Küçük'ün ve iki arkadaşının kazandığını söylediğimiz zaman Rum işçilerin "Öyleyse belediye reisini de biz çıkaracağız" dediklerine o arkadaşımle birlikte şahit oldum...Bir gün Dr.Fazıl Küçük Bey ve arkadaşları, Akel binasından Yunan ve Türk bayraklariyle çıkarak, Rum solcu işçilerle bir gösteri yaptığını ve daha sonra muhalif tarafın da bu hususta nutuklarında açıklamalarda bulundukları inkar edilemez bir hakikattır...Tekzip etmek cesaretini göstermemişti. Bilindiği gibi Rum solcuları o intihabı kaybettiler. Bundan sonra bazı Akel'de kayıtlı kimselerin Halkın Sesi gazetesinde sık sık yazıları çıkmıya başladı."

 
"ÜÇ AHBAP ÇAVUŞ"UN  GAZETEDEN AYRILIŞ NEDENİ

Mapolar, kendisi ve arkadaşlarının bu duruma sinirlendiklerini belirterek şöyle devam ediyor:

"Bu yüzden Halkın Sesi gazetesinden çekilmek mecburiyetini hissediyordum. Doktoru ikna etmek için çok çalıştım, fakat hiçbir fayda sağlayamadım. Hatta Dr.Küçük Bey, daha ileri giderek Akel'deki birisine kendi gazetesinde bir yazı neşrettirerek; bu zavallıyla "bizi Marksın rüyalarıyla başbaşa bırakınız" dedirtecek kadar ileriye gitti.

Artık sabrımız başımızdan aşmıştı. Kendi milli duygularımızın hançerlenmesine daha fazla tahammül edemiyordum. Kati kararı kendisine bildirmek için yazıhanesine gittim ve bundan böyle Halkın Sesi gazetesinde yazamıyacağımı söyledim. Hiç de aldırmadı, yalnız sebebini sormaktan da kendini alamadı. İzah ettim; "Menfaatıma karışıyorsunuz" dedi.

Daha fazla birşey söylemeği fuzuli buluyordum. Son yazımın gazetesinde intişar ettiği günün ertesi sabahı aleyhimde bir yazı intişar etti..." (İstiklal, 1 Temmuz 1950)

Mapolar 4. ve son yazısında da Dr.Küçük'ün üç ahbap çavuşlar dediği kendisi, Mim Varoğlu ve Nazif Süleyman'ın Halkın Sesi gazetesinden koğulmuş olmadıklarını, kendi arzularıyla ayrıldıklarını ve birkaç gün önce de Yavuz'un kendi arzusuyla çekilmek zorunda kaldığına değinerek, şöyle bitirmekteydi:

"Ağzını biraz daha toplu tutmasını kendisine halisane tavsiye ederiz. Yoksa daha ileriye gidecek olursak, bu cemaat için gizli toplantıda aldığı kararı bu sütunlarda açıklamak mecburiyetinde kaldığımız gün, bu memleketten kaçmaktan başka bir kurtuluş çaresi bulamıyacaktır.

Fakat Dr.Küçük Beye alenen söyliyelim ki, biz vicdanlı insanlarız ve vicdanımızın hükümleri dahilinde hareket eden kimseleriz; bundan emin olarak bir derece olsun teselli bulabilirler." (İstiklal, 2 Temmuz 1950)

 
(Kıbrıslı dergisi, Ekim 1998, Sayı:38)

 

OSMANLI DÖNEMİNDEKİ KIBRIS'TA KADIN VE HUKUK


            Yunan mitolojisinde güzellik tanrıçası Afrodit'in doğduğu yer olarak bilinen Kıbrıs adasının, 1571 yılında Osmanlılar tarafından fethedilmesi ardından, burada yaşamakta olan Hıristiyan nüfusa ek olarak, Anadolu'dan getirilen Müslüman Türk aşiretlerinin de iskan edildiği bilinmektedir. (1) Kıbrıs'a gelen bu yeni etnik-dinsel unsur ve Osmanlının kurduğu yönetim yoluyla, İslam hukuku da adaya yerleşmiş ve yüzyıllardır adada yaşamakta olan Hıristiyan Ortodoks nüfus üzerinde ve özellikle kadın ve aile yaşamında önemli etkiler yapmıştır.

 
OSMANLI DÖNEMİ ÖNCESİNDE DURUM 

            Kıbrıs adasının 1571'de Osmanlı İmparatorluğu toprakları arasına katılmasından önce, geleneksel Ortodoks Bizans toplumu yapısına sahip olan Kıbrıslı Rumların sosyal ve ekonomik yaşamı, ailenin ve toplum içinde kadının durumu ile ilgili olarak elde edilen sınırlı bilgiler, günümüze kadar ulaşabilmiş olan bazı halk şarkılarının sözlerinden, Batılı seyyah ve tüccarların adayı ziyaretlerinden sonra kaleme aldıkları seyahatnamelerden (2) ve Kıbrıs'taki yabancı ülke konsolosluklarının raporlarından kaynaklanmaktadır.

            Osmanlı yönetimi öncesinde Kıbrıs'ta egemen olan Lüzinyan aileleri ve Latin aristokrasisi, ahlâki açıdan pek de iyi bir isim yapmamışlardı. Bazı 16. yüzyıl seyyahları, denizcilerle tüccarların bazı Ege adalarındaki kadınlarla ilişki kurabildiklerinden söz etmekteyseler de, Kıbrıs, hem Venedik'ten, hem de bu Ege adalarından uzaktı. 16. yüzyıldaki Kıbrıs toplumunda kadınlarla erkekler, günlük yaşamda bir arada değil de, ayrı ayrı yer almaktaydılar. Kadınlar, Kıbrıs'taki Bizans-Ortodoks kültürün gerektirdiği mütevazi kıyafetleri giymekteydiler. (3)

            İtalyan seyyah Jacobus de Verona'nın 1335'de kaydettiğine göre, kadınlar, halk içine çıktıklarında, sadece gözlerini gösteren siyah elbiseler giymekteydiler. Kıbrıs'ı 1394'de ziyaret eden  İtalyan Nicolas de Martoni, Mağusa'nın fahişeleriyle meşhur olduğunu yazmasına karşın, adadaki bütün kadınlarının başlarının siyah başörtüleriyle örtülü olduğunu ve sadece gözlerinin görülebildiğini belirtmektedir. Açık yeşilin tonları, 14. yüzyıl boyunca elbiselerde kullanılan moda renk olarak görülmektedir. 15. yüzyılda ise, kıyafetler, yöre, yaş ve sosyal sınıfa göre değişirken, vücuda yapışık elbiselerin adaya gelmesiyle kadın kıyafetleri önemli ölçüde değişikliğe uğramıştır. Genç kızlar açık renkleri kullanırken, anneler, daha tutucu karakteri gösteren koyu renkleri tercih etmekteydi. Artık Batının modası Kıbrıs'taki giyim stilini etkilemeye başlamıştı. Ama 1500'de Giovanni Bellini tarafından yapılan Venedikli Kıbrıs Kraliçesi Katerina Kornaro'nun portresi, modaya meraklı Kıbrıs hanımlarının Venedik'te giyilen şık elbiselerden pek de etkilenmediklerini göstermektedir.(4) 

            Martoni'ye göre, kadınlar Mağusa'daki refahın kaynağı olan canlı deve tüyü  sanayiinde çalışmakta olup, hiçbir kadın, kumandanın izni olmadan kentten ayrılamazdı. Eğer kentten ayrılmasına izin verilirse, geri döneceğine ilişkin olarak saraya bir kefalet vermek zorundaydı. Yine de kadınlara kentten ayrılma izni çok ender verilmekteydi. Kentte sadece kadınlar yaşamakta olup, yaşamlarını ancak deve tüyü yününden iplik yapıp dokuyarak kazanabilmekteydiler. Kadınların bu dönemde başka sanayi dallarında çalışıp çalışmadığı bilinmemektedir. Kıbrıs'taki Şeri Mahkeme Tutanakları'nda veya Osmanlı arşivlerinde, deve tüyü sanayiinde çalışan işçiler hakkında herhangi bir kayda restlanılamamıştır. Kadınların evlerinden uzaktaki işyerlerinde çalışmaları, ya çok ender görülmekteydi, ya da bu husus pek az kayda geçirilmiştir.

            Seyyah John Locke'un 1553 yılında gözlemlediğine göre, "Kadınlar daima erkeklerden ayrı bulunmakta ve genellikle kilisenin arka ucunda durmaktaydılar." Adayı 1598'de kısa bir süre ziyaret etmiş olan Cotovicus ise, Kıbrıs kadınlarını "şehvete düşkün" olarak nitelendirmektedir.

            16. yüzyılda kadın kıyafetleri daha fazla değişime uğramış, refah ve bolluğun artmasına bağlı olarak daha parlak renkli kumaşlardan yapılmış elbiselere yönelinmiştir.

 
OSMANLI DÖNEMİNDE KADIN KIYAFETİ

            Alman Oryantalisti Cornelius van Bruyn, 1683'de, Kıbrıs'taki kadınların Anadolu'daki kadınlar gibi giyindiklerini ve başörtüsü taktıklarını yazmaktadır. Ama 18. yüzyılda adayı ziyaret etmiş olan Richard Pococke ile Van der Nyenburg, Kıbrıslı kadınları başı örtülü olarak tanımlamamaktadırlar. Van der Nyenburg, Kıbrıslı kadınların kıyafetini Rodoslu kadınlarla kıyaslamış ve peçe takmadıklarını belirtmiştir. Ricard Pococke ise, kadınların peçesiz dolaştığını ve bu yörelerde bu şekilde dolaşmanın açık saçık olarak nitelendirildiğini yazmıştır. Pococke'a göre, erkeklerin çoğu, karılarına hizmetçileri gibi  davranmakta, onlarla oturup konuşmamakta ve karıları da, ancak kocaları yemeklerini yeyip bitirdikten sonra  yemek yiyebilmekteydi. Başka yazarlar, bunun eski bir Bizans geleneği olduğunu belirtmektedir.

 
ŞERİAT KURALLARA GÖRE YAŞAM    

            Kişi ve aile ahlâkı konusuna büyük önem veren İslam, 16. yüzyıldan çok önce Şeriat kurallarına göre kadın ve aileye ilişkin kurallarını oluşturmuş ve Müslüman olmayan tabaanın yaşam tarzına büyük bir özerklik tanımışsa da, devletin resmi dini olarak Osmanlı Müslüman toplumunun sosyal ve ekonomik yaşamını derinden etkilemiştir.

            Kıbrıs'ın Osmanlı yönetimine geçmesinden sonra, Kıbrıs'taki Hıristiyan yerli halk, gerek Anadolu'dan getirilip adada iskan edilen Müslüman aileler, gerekse din değiştirenlerle birlikte yaşamaya başlamışlardı. Adaya getirilen İslam hukukunun korunması, bunun geleneksel koruyucuları olan kadılar ve Şeri Mahkemeler tarafından sağlanmıştır. Müslüman kadınlar yanında, Rum Ortodoks nüfustan kadınlar da, zorunlu olmamalarına rağmen, İslam hukukundan yararlanmıştır.

            Kıbrıs'ta günümüze kadar gelebilen Şeri Mahkemelerin sicillerinde, Hicri 980 ile 1330 yılları arasındaki vakalar kaydedilmiş olup, toplam 63 adet olan bu defterlerden 4 tanesi Lefkoşa'daki Etnografya Müzesi'nde, 53 tanesi Evkaf Dairesi'nde ve 6 tanesi de Girne'deki Milli Arşiv'de saklanmaktadırlar. Alman araştırmacı Merkelbach'ın da vurguladığı gibi, kadıların çalışmaları hakkında önemli bilgiler elde etmemizi sağlayan bu Şeriye Sicillerinde (Tutanaklarında), sadece İslam hukuku ile sınırlı bilgiler değil, yönetimsel konulardaki görevler hakkında da bilgiler bulunduğundan, Osmanlı dönemindeki sosyal, ekonomik ve yönetimsel tarihin araştırılmasında çok değerli bir kaynak oluşturmaktadırlar. (5)

 
ZİMMİLER DE ŞERİ MAHKEMELERDEN YARARLANDI

            Dr.Kemal Çiçek, Kıbrıs'ta 1698 ile 1726 yılları arasında kaydedilmiş olan Kadı Tutanakları üzerinde yaptığı araştırmalarda, zimmilerin (Kıbrıs'ta yaşayan Hıristiyanların) de kendi aralarındaki davalar için herhangi bir zorunluluk olmamasına karşın, kendi istekleri ile  sık sık ve her konuda Şeri Mahkemeye başvurmayı tercih ettiklerini saptamıştır. İlginç olan, dava konuları arasında boşanma, vasi ve nafaka tayini gibi tamamen kendi kilise hukuklarının ilgi alanına giren özel konuların önemli bir oran tutmasıdır. Çiçek'e göre, "1698-1726 yıllarını kapsayan toplam yedi adet Kadı Tutanağında (toplam 922 sayfa), zimmileri ilgilendiren 822 dava vardır ve bunlardan 82 tanesi miras, 21 tanesi nafaka, 35 tanesi vasi tayini ve 20 tanesi boşanma davasıdır. Toplam dava sayısı içinde zımmileri ilgilendiren dava oranı, yaklaşık olarak %40'dır. Ayrıca sadece zimmileri ilgilendiren, yani davada her iki tarafın da zimmi olduğu davaların oranı ise %27 gibi çok yüksek bir orana ulaşmaktadır.

            İmparatorluğun diğer bölgelerindeki Hıristiyanlarla karşılaştırıldığında durum daha net bir şekilde ortaya çıkıyor. Amerikalı tarihçi Jennings'in Kayseri üzerinde yaptığı bir araştırmaya göre, bu oranlar sırasıyla %22 ve %11'dir. Bu oran hiç bir zaman %34'ü geçmemiştir. Aynı şekilde Jennings'e göre, oldukça fazla zimmi nüfus barındıran Trabzon şehri sicillerinde de sadece Hıristiyanları ilgilendiren dava oranı sadece %15'dir. Bu oran Amasya'da yalnızca %8'dir." (6)  

 
KADINLAR VE ŞERİ MAHKEMELER

            Kadıların özel görevlerinden biri de, toplumdaki bütün kadınların hak ve çıkarlarını korumaktı. Osmanlı'nın adayı fethinden 25 yıl sonra, yani 1595 yılına gelindiği zaman, özellikle Lefkoşa'daki kadınların büyük bir kısmı, Lefkoşa çevresindeki bazı köyler ve belki de bütün Kıbrıs'taki kadınlar, 1580 yılından başlayarak Şeri Mahkemelerden yararlanmışlardır. Bunlar arasında yerli halktan Hıristiyanlar, kısa bir süre önce İslam dinine geçmiş olanlar ve yaşlı Müslümanlar da bulunmaktaydı.

            19. yüzyılın ortalarına kadar Kıbrıs'ta her türlü davanın bu mahkemelerde görüldüğü, günümüze kadar ulaşmış olan Şeri Tutanaklardaki dava kayıtlarından anlaşılmaktadır. Ortodoks Kilisesi'ne bağlı mahkemelerin bağımsız bir statü kazanması ise, ancak 1864 yılında, Sultan Aziz'in Başpiskopos Sofronius'a gönderdiği bir beratla sağlanmıştır. (7)

            Lefkoşa'daki Şeri Mahkemenin kadınlara sağladığı koruma, Osmanlı İmparatorluğu'nun diğer yerlerindeki benzer Şeri Mahkemelerin sağladığı korumayla eşdeğerdi; ama şüphesiz Kıbrıs'taki gelenek ve siyasal gelişmeler de etkili olmaktaydı. Her türlü durumda, anlaşmazlıkta taraf olan Müslüman, Hıristiyan veya Yahudi, herkes Şeri Mahkemeye başvurabilmekte, ama kararlarına da uymak zorundaydı.

            Kıbrıs'taki kadınlar, erkeklere tanınan aynı yasal hakların çoğundan yararlanabilmekte ve bu hakların güvence altına alınması için mahkemeye başvurma olanaklarını da eşit derecede kullanabilmekteydi. Rum Ortodoks çoğunluk nüfusa mensup kadınlar, doğaldır ki kendi sorunlarını kendi dinsel toplumu içinde çözme seçeneğine sahipti, ama Şeri Mahkeme önüne getirilen ve görülmesi kabul edilen herhangi bir davada alınan karar, Şeri kurallara göre alınırdı.

            Lefkoşa Şeri Mahkemesinin arkasında Osmanlı devletinin müeyyide gücü bulunmaktaydı ve adadaki bütün Osmanlı yetkilileri, Şeri Mahkemenin kararına uymak ve onu uygulamak zorundaydı. Kadınlar, özellikle evlilik, boşanma ve miras ile ilgili sorunlarını çözümlemede, kendi geçinceleri için gerekli destek veya nafakayı almayı, ya da kendi kişisel mülkünü kullanmayı güvence altına almada veya evlilik içinde görülen fiziksel zor kullanımıyla ilgili şikayetleri iletmede Şeri Mahkemeden yararlanmaktaydılar.

            Kadınları ilgilendiren küçük veya büyük sorunların çözümlenmesinde mahkemenin önemi, mahkemeye yapılan başvuruların sıklığından anlaşılabilmektedir. Amerikalı araştırmacı Jennings'e göre, 1580 ile 1640 yılları arasında saptanan 2975 mahkemelik vakanın yaklaşık dörtte birinde, en az bir kadın olaya katılmıştır. Bu vakaların yaklaşık dörtte üçünde (%73) en az bir Müslümanın adı geçmektedir. Jennings, yaptığı araştırmalarda, bu vakalara karışmış Müslüman ve zimmilerin gerçek sayısı veya ikisi arasındaki oran konusunda herhangi bir veri bulamadığını belirtmektedir. Bazı vakalar sırasında (cinai olanlar hariç), kadınlara, erkeklere kolayca tanınmayan, kendilerini  yasal bir vekilin temsil etmesi ayrıcalığı tanınmıştır. Müslüman kadınların %39'u bu tercihten yararlanırken, Hıristiyan kadınların sadece %23'ü bu tercihi kullanmıştır. Geleneksel olarak Şeri mahkemeler, halkı mahkemelerde bir vekilin temsil etmesini teşvik etmektedir. Mahkemeye giden kadınların gittikçe artan oranı da, kuşkusuz kadınların mahkemeye olan güveninin arttığının bir göstergesidir.

            Doğaldır ki, Şeri Mahkemeler daha çok erkeklere ait bir mekândı. Kadılar ile her türlü mahkeme ve polis yetkilisi erkek olduğu gibi, saatlerce mahkemedeki işlemleri seyredip dinlemeye gelmiş yöre halkının hemen hemen hepsi de erkekti. Duruşmada bulunmak üzere gelen kadınlar, mahkemede uzun süre kalamazdı. Kadınların da erkekler gibi iyi gözlemde bulunabildikleri kabul edilse bile, akıllarının erkeklerden daha az olduğuna inanıldığından, tanıkların hemen hemen hepsi yine erkeklerden oluşmaktaydı. Belki de kadınların halk içinde görünmesi, teşvik edilmek istenmeyen bir şeydi. Mahkemelerde kadınlar tanık olarak dinlendiği zaman, daha çok kişisel sorunlar söz konusuydu ve kadınların tanıklığı, erkeklerin tanıklığının yarısına eşdeğerdi. Bir başka deyişle, iki güvenilir kadın tanık, bir erkek tanığa eşit tutulurdu. Sırf kadınları ilgilendiren bir konuda bir dava görülmekteyse, ancak o zaman sadece kadınların tanıklığı yeterli kabul edilirdi.

            Kadınlar, Lefkoşa Şeri Mahkemesine sürekli olarak ciddi hak taleplerinde bulunmaktaydı. Bu talepler, yeniçeriler, polisler, sipahiler ve valilik dairesine karşı yapılmaktaydı. Şikayetler ise, kocalar, babalar, oğullar ve diğer yakınlara karşı hiçbir zorluk olmadan yapılabilmekteydi. Kadınlar, kendilerine karşı yapılmış yasal suç duyurularına karşı da, çoğu kez şahsen, buna olanak yoksa vekilini kullanarak yanıt vermek durumundaydılar.

 
KADINLARLA İLGİLİ DAVA KONULARI

            Kadınların sahip olduğu önemli haklardan biri de, mal ve mülkü satın alma, satma ve miras yoluyla elde etmeyle ilgiliydi. Jennings'in 1580 ile 1637 yılları arasındaki Şeri Mahkeme tutanakları üzerinde yaptığı araştırmalardan anlaşıldığına göre, taşınır ve taşınmaz mal el değiştirmelerinde sürekli artan oranlarda kadınlar rol almıştır. Kadınlar, belki de veraset uygulamalarındaki değişikliklerden etkilenme yüzünden, taşınır ve taşınmaz malları satın almaktan çok, satmaktaydılar. Bu dönemdeki toplam 19 taşınmaz mal el değiştirmesi vakasında kadınlar, 13 vakada satış yaparken, 6 vakada da alış yapmışlardı. Toplam 65 taşınır mal el değiştirmesinde ise, kadınlar 50 satış ve 15 alış gerçekleştirmişlerdi. Açıktır ki, kadınların ellerinde, erkeklerde olduğunun tersine, mal ve mülk birikimi çok seyrek sağlanırdı. Bu birikimi sağlayan az sayıda kadın ise, mal ve mülkünü biriktirme, yönetme ve talep etme işinde başarılı olmaktaydı.

            Kadınların elde ettiği servetin büyük bir kısmı miras yoluyla olmaktaydı. Kendilerine toprak, ev ve para mirası kalan kadınlar, evlilik öncesi kendilerine mal verilmesi (drahoma), hediye veya satın alma yoluyla da taşınır ve taşınmaz mal sahibi olabilmekteydiler. Şeri Mahkemelerde uygulanan İslam yasalarına göre, kadınlar da, erkek yakınları gibi miras hakkına sahiptiler ve teorik olarak onlar da erkekler gibi mal-mülk sahibi olabilmekteydiler. Ama ellerinde biriktirdikleri bu serveti, erkek yakınlarına satmakta ve bunu daha çok para olarak saklamaktaydılar. Bu para, ekonomik bağımsızlık değilse bile, bir güvence sağlamaktaydı. Kadınlar, sıklıkla kadılara başvurarak, mallarının erkeklerden korunması için destek istemekte ve mahkemelerin de bu desteği kendilerine sağladığı görülmekteydi. Bazen de bir erkek, karısının mülkü üzerinde fazla sıkı bir denetimi olduğundan şikayetle, mahkemeye başvurmaktaydı. Kadının yerel toplum içinde ve evi dışındaki ekonomik etkisinin derecesi, kadının sahip olduğu mal ve mülkle yakından ilgiliydi.  

            Kadınların taşınmaz mal birikimine sahip olmasının en sık görülen şekli, erkeklerde de olduğu gibi miras yoluylaydı. Mahkeme, İslam miras yasalarıyla ilgili gerekli işlemleri uygulamaktaydı. Lefkoşa Şeri Mahkemesi tutanaklarında emlak tiplerinin açık bir şekilde sınıflandırıldığını veya hangi mirasçılara neyin düştüğünü gösterir bir veri bulunmamakla beraber, birçok vakada rakip taraflar, anlaşmazlıklarını dostça çözmüşler ve mirasın bölünme şekli konusunda yapılan anlaşmanın, Şeri Mahkeme tarafından kaydedilmesini istemişlerdi. Bu hakkı, Müslüman olmayan kadınlar bile sıkça kullanmışlardı.

            Kıbrıs'ta kadınların çocuk sahibi olmamaları durumunda, kendi babalarından miras kalan toprağı işleyebilmeleri için özel kurallar kabul edilmişti. Sipahilerin, böylesi kadınlara topraklarını kullanmaları için izin vermesi gerekmekteydi. Bu durumda toprak, işleyemeyen mirasçı olmaması durumunda yapıldığı gibi, başkasına "resm-i tapu" ödemesi karşılığında devredilemezdi.

            Ortadoğu'da seyrek de görülse, az sayıdaki bazı kadınlar, borç para almakta veya vermekteydi. Kocalarına veya yakınlarına borç para veren kadınların varlığı, kadınların, etraflarındaki erkeklerden ayrı olarak kendi mal ve mülklerine sahip olduklarını ve miras, ya da başlık paralarına kendilerinin hükmedebildiklerini göstermektedir. Ama yine de borç para veren kadınların Kıbrıs'taki sayısı azdı.               

            Kadınlar bazen, başkalarının borç ödemelerinde güvence veren kimseler olmaktaydı (kefil bil-mal). Borçlanan kişi, borcunu ödeyemezse, güvenceyi veren herhangi bir Müslüman veya Hıristiyan kadın kefil, kendi parasıyla bu borcu ödemek durumundaydı.

            Kadınlar, erkeklerden daha sıklıkla, küçük çocukların koruyucusu (vasi'si) olmaktaydı. İslam yasalarına göre, anne veya babasından birini kaybetmiş olan küçük çocuk, yetim/yetime olarak kabul edilmekteydi. İslam miras hukukuna göre, annesiz kalan bir yetimin babası, çok fakir değilse, kendi olanaklarıyla çocuğunu büyütmeliydi. Babasız kalan bir yetimin annesi veya diğer yakınları ise, yetime kalan mirastan, çocuğun günlük geçincesi için belirlenecek bir miktar paranın alınması amacıyla mahkemenin karar vermesi için başvuruda bulunurdu. Geride kalan anne veya babanın yeniden evlenmesi, çok yaşlı olması veya ikamet yerinin değiştirilmesi hallerinde, vasi de değişebilirdi. Vasi'nin görevleri arasında, yetime ait ve ona miras kalmış olan herhangi bir malı erişkin yaşa gelinceye kadar, onun adına korumak da vardı. Kadıların en önemli görevlerinden biri de, vasilerin, yetimlerin iyilik hali ve mal varlığını korumada dürüst davranıp davranmadığını güvence altına almaktı. Bazen de kadı dışında, çoğu kez akrabadan bir kişi (nazır), bir çocuğa miras kalmış olan taşınmaz malların yönetimini üstüne alırdı.

            Şeri Mahkeme tutanaklarında, kadınların geleneksel tarım sistemi veya aile yaşamı dışında çalıştığına ilişkin hemen hemen hiç bir kanıt bulunamamıştır. Osmanlı sosyo-ekonomik sistemi, kadınların etkinlik alanını kısıtladığından, kadınlar, dükkan sahibi, tüccar veya zanaatkâr olamazdı. Pamuk ipliği eğirmek ve yünlü kumaş dokumak bunların dışında idi. Lüzinyan ve Venedik yönetimlerinde ve sonradan da 19. yüzyılın başında adayı ziyaret etmiş seyyahlar, bu hususu kaydetmişlerdir. Ayrıca, yukarıda da anlatıldığı gibi, kadınların borç para verdiğinden, Mağusa'daki deve tüyü sanayiinde çalışmasından, birkaçının bazı küçük kuruluşlarda yönetici (mütevelli) olarak çalıştığından söz edilebilir. İki Hıristiyanın dellal olarak çalıştığı, Müslüman bir dönmenin evde hizmetkâr olarak çalıştığı kaydedilmiştir.  

            1881'de Kıbrıs'ı ziyaret etmiş olan Arşedük Louis Salvator, Lefkoşa'da bir Kadınlar Pazarı'nın varlığından söz etmekteyse de, burasının ne zaman kurulduğuna ilişkin her hangi bir bilgi bulunmamaktadır.

 
EVLENME-BOŞANMA-NAFAKA SORUNLARI

            Kıbrıs'taki geleneksel aile hukuku, bütün kadınlara mantıki bir geçinme düzeyi sağlayacak şekilde düzenlenmişti. Uygun kaynak olduğu sürece, erkekler karılarına alıştıkları düzeyde bir destek vermek zorundaydılar. Kadına evlilik öncesi verilen mal (drahoma), kadının kişisel mülkü olarak kabul edilirdi; boşandığı veya kocası ölüp de dul kaldığı zaman kadının geçincesini sağlamayı amaçlamaktaydı. Kadının ve çocukların geçincesini sağlama yükü, erkeklerin sorumluluğu altındaydı. Evlilik öncesi verilen mal ve para, çok çeşitliydi. Lefkoşa Şeri Mahkeme Tutanaklarında sözü edilenlerin miktarı değişik olmakla beraber, ne yazık ki kanıtlar da azdır.

            Evlendirmeler, kızın babası veya erkek akrabaları tarafından yapılırdı. Yine bu tutanaklarda, gelin veya güveyin evlenmede ne kadar para ödediğine ilişkin herhangi bir veri bulunamamıştır. Evlilik, herhangi resmi bir devlet veya dini kuruluşa bağlı olmayan tamamen özel bir sözleşmeydi. Eğer evlilik öncesi verilen mal-mülkle ilgili ayrı bir kayıt yapılıyorsaydı, buna ilişkin ayrı listeler tutulmuş olması gerekir. Çünkü Şeri Mahkeme Tutanaklarında bu konuda bilgi bulunmamaktadır.

            Boşanma ve boşanmaya ilişkin zorunlu sorumluluklar, sık sık kaydedilmekteydi. Boşanma basit bir işlem olup, evlilik sözleşmesinin bozulması olarak algılanmaktaydı. Boşanma, normalde tek yanlı olarak koca tarafından ilan edilmekte ve bir miktar para verilerek, kadının hamile olup olmadığına ilişkin bir süre beklenmekteydi. Kadın, bekleme süresi bittikten sonra, isterse her hangi biriyle yeniden evlenebilirdi. "Hul" denen boşanma şeklinde, kadın boşanma talebinde bulunmakta veya karşılıklı olarak boşanma kararı alınmaktaydı. Bu durumda, boşanmanın erkek üzerindeki sosyal etkisi daha az olur ve kadının boşanmaya ilişkin onay verdiği kayda geçirilirdi. Boşanma sıklığı hakkında herhangi bir tahminde bulunmak güç olsa da, hul'un erkeğe mali açıdan daha pahalıya patladığı bilinmektedir.

            Kıbrıs'ta erkeklerin birden fazla kadınla evlenmesi (poligami) olaylarınin varlığına ilişkin çok az kanıt vardır. Olduğu vakalarda da, erkekler yeniçeri veya polis subaylarıydı.

            Şeri Mahkeme Tutanaklarına göre, Hıristiyan kadın ile Müslüman erkek arasında olan karma evlilikler, seyrek görülmeyen olaylardandı. Kıbrıs'ı ziyaret eden Pococke, Pinkerton, W.Turner gibi Batılı  seyyahlar ve Şeri Mahkeme Tutanakları bu tür karma evliliklerden söz etmektedirler. Bu gibi durumlarda, kadınlar Müslüman olmakta ve Arapça bir isim almaktaydılar. Baba adları da Abdullah olarak değiştirilmekteydi.  Böylesi kişiler de Şeri kurallara uymaktaydılar. Müslüman doğmuş kişiler ile sonradan Müslüman olan erkek veya kadınların kendi aralarında evlenmesi de herhangi bir engel yoktu. Öte yandan Hıristiyan bir erkeğin Müslüman bir kadınla evlenmesi olanaksızdı.

 

Yararlanılan kaynaklar:  

(1) Doç.Dr.Cengiz Orhonlu, Osmanlı Türklerinin Kıbrıs Adasına Yerleşmesi (1570-1580), Milletlerarası Birinci Kıbrıs Tetkikleri Kongresi Türk Heyeti Tebliğleri, Ankara 1971.

(2) Cobham, C.D., Excerpta Cypria. Materials for a History of Cyprus, Cambridge, 1908

(3) Jennings, Ronald C., Christians and Muslims in Ottoman Cyprus and the Mediterranean World, 1571-1640, New York University Press, 1993 (Bu makale kullanılan bilgilerin önemli bir kısmı, bu kaynaktan alınmıştır.)

(4) Female Costume in Cyprus from Antiquity to the Present Day, Anastasios G.Leventis Foundation Publications, Nicosia,1999

(5) Merkelbach, Jacob, Die Protokolle des Kadıamtes Nikosias aus den Jahren 1105/06 (1693-1695), Frankfurt am Main, 1991

(6) Çiçek, Dr.Kemal, Osmanlılar Zamanında Kıbrıs'ta Türk Adaleti ve Rumlar, Kıbrıs Mektubu, Ankara, Temmuz 1995, No.3

(7) An, Ahmet, Kıbrıs'ta Türk Hukuk Kurumlarının Geçmişine Kısa Bakış, Kıbrıs Türk Kültürü Üzerine Yazılar, Lefkoşa 1999.

 
(Tarih ve Toplum, Aylık Ansiklopedik Dergi, İstanbul,  Mart 2000, Cilt:33, Sayı:195)