20 Mart 2014 Perşembe

KIBRIS NEREYE GİDECEK?


            1974 yazında Kıbrıs’a yapılan Türk askeri müdahalesinin Dışişleri Bakanı olan Turan Güneş, şu değerlendirmeyi yapmıştı:

            “Hele biz Ada’nın yarısını alalım, oldu-bittiyi yapalım. Yirmi yılda sökemezler bizi oradan... Ondan sonrası da Allah kerim. Birbirini tanımayan, birbirinden farklı, Türk ve Rum nesilleri artık bir arada kimse yaşatamaz.” 

            Kıbrıs’taki kurulan Türk işgal rejimi, 23 Nisan 2003 tarihinden başlayarak, “yeşil hat”tın her iki tarafına yapılan seyahatleri kısıtlı da olsa serbest bıraktıktan sonra, Güneş’in 1974 yılında Cenevre’de Türk gazetecilere söylediği ve Güneri Civaoğlu’nun 19 Temmuz 1994 tarihli Sabah gazetesinde kayda geçirdiği bu sözleri anımsadım. Geçişlerin serbest bırakıldığı ilk hafta içinde, 130 binden fazla Kıbrıslı Rum ve Türk, adanın öteki tarafını ziyaret etti ve özellikle genç nesillerin, birbirini tanımak için aşırı bir ilgi göstermesi dikkati çekti.

            Birçok Kıbrıslı Türkün, Rumcayı hâlâ daha, çok iyi konuşmakta olduğu ve zorla yaratılan 29 yıllık ayrılıktan sonra Rum yurttaşlarıyla birarada olmaktan memnun olması hayretle izlendi. Birçok duygulu karşılaşmanın görüntüleri, çeşitli TV kanallarından verilirken, her iki tarafın basını da bunları yazdı. Kaydedilmesi gereken daha birçok olay yaşandı. 

            Birçok kişi, Kıbrıs Türk liderliğinin ve Türk askeri makamlarının geçişleri serbest bırakmalarına ilişkin gelecekteki tutumları hakkında kuşku duyarken, onbinlerce Kıbrıslı, Kıbrıs Türk liderliği kapıları belki bir süre sonra kapayabilir endişesiyle, 1974’den önce her iki toplumun yaşamakta olduğu eski köy ve kasabalarını ziyaret edip görmek için geçiş noktalarına koştular. Adadaki herkes, Kıbrıs Türk liderliğinin, Kıbrıs sorununun geçmişinde düzenlediği kışkırtma olaylarında ne kadar usta olduğunu bilmekte olup, bu olayları henüz unutmadı. 

            Kıbrıslı Türk ve Rum emekçilerinin 1 Mayıs İşçi Bayramını sabahleyin Lefkoşa’nın Rum kesiminde, geceleyin de Türk kesimindeki Sarayönü Meydanında kutlamalarının anlamı büyüktü. Bu olay 45 yıl sonra ilk defa gerçekleşmekteydi. 1958 yılında, adanın taksim edilmesi politikası güden ve Kıbrıs’taki iki toplum arasında düşmanlık yaratmaya çalışan İngiliz sömürge yönetimine ve onun Kıbrıslı Türk işbirlikçilerine karşı ortak bir gösteri düzenledikten sonra, Kıbrıslı Türk işçiler, Kıbrıs Türk liderliği ve onun yer altı örgütü TMT tarafından, ortak solcu sendikal örgüt olan PEO’dan istifa etmeleri için tehdit edilmişlerdi. 1958’in Mayıs ve Haziran aylarında Kıbrıs Türk gazeteleri, Kıbrıslı Türk işçilerin Kıbrıs Türk liderliğinin politikasını desteklemekte oldukları ve artık PEO ile ilişkilerinin kalmadığını duyuran ilanlarla dolup taşmıştı. İlerici Kıbrıslı Türklerin önde gelenleri olarak bilinen kişilere karşı bir tedhiş dalgası başlatılmıştı. TMT tarafından 4 Kıbrıslı Türk katledilirken, bazıları da yaralanıp ölümden kurtulmuştu. (Bkz. A.An, Kıbrıs’ta Fırtınalı Yıllar 1942-1962, Lefkoşa 1996) 

            6 Haziran 1958 akşamı da, Lefkoşa’daki TC Konsolosluğu’na bağlı Türk Haberler Merkezi’nin kapısı önünde, kışkırtma amacıyla patlatılan bomba olayını yaşandı. Kıbrıs Türk lideri Denktaş, yıllar sonra, bombayı koyanın bir Rum değil de, kendi arkadaşı bir Kıbrıslı Türk olduğunu itiraf etti. Bu, 6/7 Eylül 1955’de İstanbul’daki Rum mallarına karşı düzenlenen kışkırtma olayının bir benzeriydi. Kıbrıslı Türkler, Lefkoşa’daki Tahtakale ve Ayluka mahallelerindeki Rum mallarını yağmalayıp yakarken, buna paralel olarak İstanbul’da da binlerce milliyetçi Türk, gösteri yapmakta ve “Ya taksim, ya ölüm” diye haykırmaktaydı. Dr.Küçük şöyle diyordu: “Kıbrıs’ta Türkler ile Rumların birlikte yaşaması artık imkansızdır.” 12 Haziran 1958 günü Gönyeli köyü yakınındaki ovalarda 9 Kıbrıslı Rumum katledilmesi de, bu dönemin başka bir kışkırtma olayı idi. (agy)  

            Daha sonra Ahmet Gürkan ve Ayhan Hikmet’in TMT tarafından öldürülmesi olayı yaşandı. Her ikisi de avukat olan bu kişiler, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin iki ana toplumu arasında işbirliği ve dostluğu desteklemekte olan haftalık “Cumhuriyet” gazetesini yayımlamakta ve Kıbrıs Türk liderliğinin taksimci politikalarını yoğun bir şekilde eleştirmekteydiler. (Bkz. A.An, Kıbrıslılık bilincinin geliştirilmesi, Lefkoşa 1998) Nisan 1965’de, AKEL Merkez Komitesi’nin Kıbrıslı Türk üyesi olan Derviş Ali Kavazoğlu, sadece Kıbrıslı Türk ve Rumlar arasındaki dostluğu artırmak istediği için, Kıbrıslı Rum sendikacı arkadaşı Kostas Mişaulis ile birlikte öldürüldü.

            Ardından Aralık 1963 ve 1974 yazı yaşandı; 45 yıl geçip gitti. Kıbrıs Türk liderliği, Kıbrıslı Türkler ile Rumların birlikte yaşayamayacakları şeklindeki masalını tekrarlayıp durdu. Ama utanç duvarlarının serbest geçişlere izin vermesinden sonra, binlerce Kıbrıslı Türk ve Rumun karşılıklı olarak birbirlerini ziyaret etmeleriyle bu iddia da tuzla buz oldu.  

            Türk tarafının yeşil hat boyunca seyahat özgürlüğüne koyduğu yasağın kaldırılması için karar almasında, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ndeki Titina Loizidu ve Ahmet An davalarında verilen kararların da önemli katkısı oldu. Basında belirtildiğine göre, Türkiye, AİHM’nin bu kararlarının bir an önce uygulanması için baskı altındaydı. Türkiye’deki makamlar, taksim çizgisinin her iki yanını ziyaret etmek isteyen kişilere izin vermesi için Kıbrıs Türk liderliğine emir vermek zorunda kaldı.

            Öteki tarafın son 29 yılda nasıl değiştiğini görmek isteyen on binlerce Kıbrıslının yollara düşmesi, hem Kıbrıslı Rum, hem de Kıbrıslı Türk politikacılar için bir şok etkisi yarattı. Doğaldır ki, insanlar, 29 yıl önce terk ettikleri ve ziyaret etmelerine izin verilmeyen eski ev ve mülklerine gitmeyi tercih etmişlerdi. Özellikle Kıbrıslı Rumlar, uzun paskalya tatili günlerinde, Türk işgali altındaki bölgeye arabalarıyla ve kitleler halinde akın ettiler.   

            Bazı Kıbrıslı Türk solcu politikacılar, yeşil hattın açılmasını yorumlarken, “Bu Memleket Bizim Platformu” ve “Ortak Vizyon” tarafından düzenlenen Kıbrıslı Türklerin dört büyük gösterisine atıfta bulundular. Gerçi bu gösterilerle, Kıbrıs Türk liderliğinin inatçı politikalarına karşıt olarak Kıbrıslı Türklerin bir çözüm beklentisini dile getirmiş olması, adadaki Kıbrıs Türk liderliği ile Türkiye hükümetini endişeye sevketmişti, ama kitlelerin bu gösterilerinde, bölücü hat boyunca seyahat özgürlüğünün kısıtlanmasına son verilmesi doğrultusunda herhangi bir talep olmamıştı. Hatta CTP yöneticileri, bir genç tarafından gösteri alanına getirilen Kıbrıs Cumhuriyeti bayrağının taşınmasına bile izin vermemişti! Daha sonra, Kıbrıs Cumhuriyeti hükümetinin Kıbrıslı Türkler için aldığı gecikmiş önlemler açıklandığı zaman, CTP yine bunları eleştirerek, “azınlık hakları” şeklinde nitelendirdi. CTP’nin, Kıbrıs’ı ziyaret eden AB dönem başkanı Simitis’in Kıbrıs Türk siyasal partileriyle yaptığı toplantıda, Kıbrıs’ın Türk işgali altındaki kuzey kısmının AB’ye resmen katılmasından önce, Türkçenin AB tarafından, AB’nin resmi dillerinden biri olarak kabul edilmesi gerektiği şeklinde bir çağrıda bulunduğu da ayrıca anımsanmalıdır.  

            Denktaş, CTP lideri Talat’ın Kıbrıslı Rumlara muhalif olan politikasının, kendisinin onyıllardır savunduğu milliyetçi politikasıyla uyum göstermesini takdir etmekte gecikmedi. Kuşkusuz CTP yöneticileri de, Annan Planı’nın sunulmasından bu yana, her gün ve gece, kitle iletişim araçlarında yer almakta ve işgal altındaki kuzeyde hüküm süren  ağır ekonomik durumdan memnun olmayan Kıbrıslı Türk kitlenin dikkatini çekmeye çalışmakta ve bunu Aralık 2003’de yapılacak olan genel seçimlerde kendi partisi adına oya çevirmeye çalışmaktadır. CTP’nin aynı liderliği, Türkiye’den adaya gelen yerleşiklerin, eşit KKTC yurttaşları olarak yeşil hattın güneyine geçme “hakkı”nı savunmak için de öne atılmıştır. CTP’nin Rum mallarında oturmakta olan yerleşiklerin sözümona “mülkiyet hakkı”nı da desteklediği unutulmamalıdır. 

            CTP liderliği, Türk işgal ordusunun adadaki varlığı ile Cenevre Sözleşmesi’ne aykırı olarak adaya getirilen ve 1974’den beri yapılan bütün seçimlerde Kıbrıs Türk liderliğini destekleyen nüfus konusunda da herhangi bir eleştiri getirmekten kaçınarak, populist politikasının rantını toplamak istemektedir. Oysa uluslararası kuruluşların gözetiminde yapılacak güvenilir bir nüfus sayımından sonra, sadece yerli halk olan Kıbrıslı Türklerin oy kullanması gerekmektedir. 

            CTP, genç işadamlarının desteğini sağlamış olup, son belediye seçimlerde üç büyük kentte başarılı olmuştur. Bir grup Amerikan yanlısı “Conflict Resolution” (uyuşmazlıkların çözümü) eğitmeni ve onların barış aktivistleri, bölgemizdeki ABD emperyalizminin çıkarlarına hizmet edecek olan kapsamlı bir Kıbrıs çözümü çerçevesinde, kuzeyde ayrı bir Kıbrıs Türk varlığının devamını desteklemektedirler. Bu “barış aktivistleri”, çeşitli sivil toplum kuruluşlarında çok iyi örgütlenmiş olup, hatta yeni çevreye uyum sağlayacak olan kendi siyasal partilerini bile oluşturmaya çabalamaktadırlar.  

            Her iki taraf arasında temasların başlamasından sonra, meydana gelen yeni durumu değerlendirirken, çok dikkatli olunmalıdır. Türkiye’den gelmiş ve sayıları 100 binden fazla olan sömürgeciler ve 35 bin kişilik Türk işgal ordusu, hâlâ daha Kıbrıs’tadır. KKTC adlı kukla devlet de orada durmaktadır. Yolsuzluk ve mafya tipi ekonomik yapı hâlâ daha egemenliğini sürdürmektedir. BM ilkeleri ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne uymayan ve adadaki taksimi yasalaştıran herhangi bir çözüm formülü, kategorik olarak derhal reddedilmelidir. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlık, toprak bütünlüğü ve egemenliği, en erken bir zamanda yeniden sağlanmalıdır. Görüşmeler, dış karışma olmadan, barış içinde bir yaşam sürmeyi hak eden bu ülkenin bütün yurttaşları için, federal ve demokratik bir yapıyı amaçlamalıdır. Adanın tamamen askerden arındırılması, bölge barışına da hizmet edecektir. Yukarıdaki hedeflere ulaşmak için şimdi gündemde olan, ortak siyasal bir partiyi oluşturmaktır.

 
(Conflict Resolution'cuları eleştirdiği için, haftalık Yeni Çağ gazetesi tarafından yayımlanmadı ve Afrika gazetesinin 8 Ağustos 2003 tarihli nüshasında çıktı.)

YAYIMLANMAYAN MEKTUPTAKİ BİLGİLER


            Son günlerde, gerek ortaokullar için kaleme alınan “Kıbrıs Tarihi” kitapları, gerekse Emin Hikmet’in Afrika gazetesinde yayımlanan mektubu nedeniyle Ahmet Muzaffer Gürkan ve Ayhan Mehmet Hikmet adlı fikir ve siyaset adamlarımızın 1962 yılında öldürülmeleri olayı, yeniden gündeme gelmiştir. Konuyla ilgili olarak, ilk defa 1991 yılında haftalık Yeniçağ gazetesinde yayımladığım bir tarihsel belgeyi, Afrika gazetesi okuyucuları ile de paylaşmak istiyorum.

            Anımsanacağı gibi, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilan edildiği 16 Ağustos 1960 günü ilk sayısı yayımlanan haftalık “Cumhuriyet” gazetesi, Kıbrıslı Türkler ile Kıbrıslı Rumların ortak devleti olarak oluşturulan Kıbrıs Cumhuriyeti devletine sahip çıkmış ve Kıbrıs’ta yaşamakta olan iki toplumu bölmüş olan enosis ve taksim davalarını savunan Rum ve Türk şovenistlerine karşı amansız bir mücadele başlatmıştı.

Ama Cumhuriyet gazetesi şöyle demekteydi:

“Bu gazetenin mensuplarının Kıbrıs Türkleri ve Türkiye efkârı umumiyesine açıklayabilecekleri, ilgi çekici, daha birçok meseleler vardır. Fakat bu gazete mensupları, 16 Ağustos’tan önceki devreyi deşmek istemiyor ve tahrik edilmedikleri, iftiraya uğramadıkları müddetçe de bunu yapmayacaklarına söz veriyorlar.

Bu gazetenin mensuplarının hiç kimseye şahsi kini yoktur. Bu gazetenin mensupları kimin tarafından yapılırsa yapılsın, iyi işleri daima alkışlayacak ve zararlı faaliyetleri korkmadan fakat yapıcı bir ruhla tenkit edecektir. Nihayet bu gazete mensupları, bütün tahriklere ve iftiralara rağmen, medeni ve demokratik mücadelelerine devam edecektir. Bu mensupların dayanağı, şahıslar değil halktır.” (26 Eylül 1960)

            Her ikisi de avukat olan Ahmet Gürkan ile Ayhan Hikmet, kısa zamanda Cumhuriyet gazetesinin satışını 1,500’e kadar çıkarırken, kurdukları Kıbrıs Türk Halk Partisi etrafında da yüzlerce Kıbrıslı Türkü toplayabilmişlerdi. Muhalif Kıbrıslı Türk liderlerden Dr.İhsan Ali’nin de yazarları arasında bulunduğu Cumhuriyet gazetesi, günlük yayına geçme hazırlıklarını da tamamlamıştı.

Ancak 23 Ekim 1961 tarihli nüshasında, “Türk toplumu arasında baskı ve tedhişin bütün şiddetiyle devam ettiği maalesef bir gerçektir. Bu acı gerçeği her gün idarehanemize yapılan çok sayıdaki şikayet ve müracaatlar teyid etmektedir” diye yazan Cumhuriyet gazetesine yönelik baskılar, tehdit düzeyine yükselmişti:  “Toplumumuzun baskıyla susturma teşebbüsleri: Avukat Ayhan Hikmet tehdit edildi” (13 Kasım 1961), “Vatandaş Uyanık Ol: Tedhiş kol geziyor... geçen gece arkadaşımız Avukat Ayhan Hikmet yeni bir tecavüz hareketine uğramıştır” (1 Ocak 1962) “Gürkan’ın arabasına tecavüz edildi” (29 Ocak 1962)

            Rauf Denktaş başkanlığındaki zamanın Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu’nun yayın organı olan Nacak gazetesi, 13 Ocak 1962 tarihli nüshasında, iki muhalif avukat için “Kafanız ezilecekse bu, Türk gençliğinin bileceği iştir” şeklinde bir yayın yapmıştı. “Bu yolda devam ederseniz hayatlarınız tehlikede olacaktır” diye ihtar alan avukatlar, her gün gazeteye gelen telefonlar ve imzasız mektuplarla da taciz edilmekteydiler.

            Cumhuriyet gazetesi, 23 Nisan 1962 tarihli son nüshasında “Rum ve Türk toplumlarını birbirine düşürmek için planlar düzenleyen tedhişçi ve tahrikçilerin elebaşısının yüzündeki maskenin indirileceği günün yakın olduğunu” yazdığı için, gazetenin sahip ve yazarları olan Gürkan ile Hikmet, o günün akşamı vahşi bir şekilde öldürüldüler. (Bkz.A.An, Kıbrıs’ta Fırtınalı Yıllar (1942-1962), Lefkoşa 1996, s.125-132)

            Cinayet olayı ardından Kıbrıs Cumhuriyeti devletinin ilgili makamları tarafından açılan soruşturma, bir buçuk ay sonra “delil yetersizliği” nedeniyle kapatılacaktı. 25 Mayıs 1962 tarihli Nacak gazetesi, 8 sütun üzerine attığı manşette şöyle demekteydi: “Mezarlıktan gelen seslerle cemaata ne güzel hizmet dersi aldık(!)” Yorgacis’e göre Ahmet Gürkan, Türk milli ekstremisler aleyhine ikinci sınıf ajandı. Haberde ise, İçişleri Bakanı Yorgacis’in bomba olayları ve iki gazetecinin öldürülmeleriyle ilgili olarak düzenlediği basın toplantısında, camilere atılan bombaların ve avukatların öldürülmeleri olayını Türklere yüklemeye çalıştığı ve basın toplantısında bazı teyp bantlarının dinletildiği belirtilmekteydi. Öne sürüldüğüne göre, bombalama olaylarından sonra Ahmet Gürkan, Rum İçişleri Bakanına gitmiş ve bu konuda ihbarda bulunmuştu. Habere göre, bantlarda gerçekten Ahmet Gürkan’ın sesi saptanmaktaydı. Ne var ki, bantların kimi yerleri karışıktır; siliktir, anlaşılmaz.

Aynı günkü gazetenin “Nacak” imzalı başyazısında Gürkan’ın Rum İçişleri Bakanı Yorgacis ile konuşması eleştirilmekteydi. Yazının başlığı ise “Mezara mektubumuz var, tehlike budur” şeklindeydi.

1 Haziran 1962 tarihli Nacak’ta ise “Tahkikat kapandı” başlıklı kısa bir haberde, Ayhan Hikmet ile Ahmet Muzaffer Gürkan’ın öldürülmeleri olayı ile ilgili soruşturmanın “delil yetersizliğinden kapandığı ve Yorgacis’in basın toplantısı ile açıkladığı bantların gayri varid” sayıldığı belirtilmekteydi. (agy, s.133-134)

Buna karşın, Nacak gazetesinin maksatlı haberlerini sürdürmesi üzerine, Ayhan Hikmet’in iki çocukla dul kalan eşi Sabiha A.Hikmet, aşağıda tam metnini vereceğimiz bir mektubu göndermek ihtiyacını hissetmişti. Ama ne yazık ki, bu mektup ne Nacak’ta, ne de gönderildiği diğer Kıbrıs Türk gazetelerinde yayımlanmamıştı. Mektubu, Türkçe kopyası ile Rumca çevirisi basan Mahi gazetesinin 25 Temmuz 1962 tarihli nüshasından aynen aktarıyoruz:


“NACAK GAZETESİNE AÇIK MEKTUP VE AÇIKLAMA
                                                                                              
                                                                                                       23 Temmuz 1962, Lefkoşa

Nacak Gazetesi,

Yazı İşleri Müdürü,

Lefkoşa

 
            Sayın Bay,

Cuma, 20 Temmuz 1962 tarihli ve 165 sayılı gazetenizde Merhum Kocam Ayhan Hikmet hakkında çıkan yazı üzerine size bu mektubu yazıyorum. Bu yazı ve bundan evvel kocam aleyhinde gazetenizde yazılanlar üzerindeki kanuni her çeşit haklarımız mahfuz kalmak şartıyle bu mektubumun aynen ilk çıkacak nüshanızda yayınlanmasını, Basın Kanunu’nun ilgili maddesi mucibince talep ederim

1) Manşet olarak sekiz sütun üzerinde “Lagudondis’e en çok yardım edenlerden birisi olarak” Ayhan Hikmet’in adını da yazıyorsunuz. Bu tamamıyle hakikata aykırıdır. Merhum Ayhan Hikmet hiçbir suretle Lagudondis’e yardım etmediği gibi tanışmıyorlardı ve aralarında hiçbir temas ta yoktu. (Lagudondis’le kimlerin ahbap olduğu beraber çekilmiş resimlerini gazetelerde görenler iyi bilirler.)

2) Cumhuriyet Gazetesinin Lagudondis’e büyük çapta yardımcı olduğunu ve Lagudondis’in bu gazetede istediği yazıları yazdırabildiğini yazıyorsunuz. Bu da tamamiyle hakikata aykırıdır. Cumhuriyet Kolleksiyonları ortadadır. Neşriyatında Türklük ve Türk Menfaatları aleyhine tek bir satır bile olmadığı halde bunu nasıl isbat edebilirsiniz?

3) “Lagudondis’in Ayhan Hikmet’e davalardaki bütün tazminatı ve avukat paralarını temin edeceğini bildirmesi” tamamen hayal mahsülü ve uydurma sözlerdir. Lagudondis ile merhum kocam arasında bir temas olmadığına göre bu sözler de söylenmiş olamaz.

4) Halihazırda Cumhuriyet Türk Neşriyat Şirketinin Direktörü olarak da şu hususu katiyetle beyan ederim ki: Cumhuriyet Türk Neşriyat Şirketinin hesapları ortadadır. Lagudondis’ten gazetelerin sevki için posta ücreti alındığı yalanların en büyüğüdür. Cumhuriyet, gayrı meşru kaynaklardan alınan paralarla beslenmiş olsaydı, vurulduğu zaman, kocamın Matbaacı Fikri Bey’e £ 40 (kırk lira) borcu olmazdı.

5) Bir Bulgar gazetesi Ayhan Hikmet’i övücü yazılar yazınca ortaya serilen hakiki hüviyetten bahsediliyor. Bu hakiki hüviyet nedir? Ve böyle bir yazı insanın hakiki hüviyetini tesbit için kat’i bir vesika mı sayılıyor? Şu halde bir Rumca gazete Denktaş’ı över, göklere çıkartırsa bu, Denktaş’ın Rum Dostu Rum Ajanı mı olduğunu tevsik eder?

6) Ben şahsen Lagudondis’in Londra’da bu kadar saçma ve yalan bir konuşma yaptığına inanmıyorum. Bu mektubum ve açıklamam ile onun ağzından çıktığı iddia olunan bütün bu hususları şiddetle tekzip ederim. İftiranın bu kadarına tahammül olunamaz.

Sayın Bay,

Ayrıca sizden de, bazı Türkler tarafından gaddarca ve kahpece vurularak öldürülen kocam hakkında artık gazetenizde daha fazla yazmamanızı rica ederim.

                                                                                              Saygılarımla,

                                                                                  Merhum Ayhan Hikmet’in Dul Eşi

                                                                                  Sabiha Ayhan Hikmet

Not: Bu açık mektubun kopyesi bütün gazetelere gönderilmiştir.”

 

(Afrika, 30 Kasım 2004)

DİNGİLİ KOPARILAN BANKA ÖDÜLÜ


            Afrika gazetesi sonunda bana da sordu: “Bu yıl, Türk Bankası’nın 22. Kültür Sanat Ödülü’nü Rauf Denktaş’a vermesini nasıl değerlendiriyorsunuz?”

Ben, “Çok uygundur” diyorum. Çünkü Kıbrıslı Türklerin kurduğu en eski kuruluşlardan olduğu halde, Türkiyeli yabancı sermaye tarafından ele geçirilmiş olan Türk Bankası, kendi  ekonomi-politikasına ters düşmeyen bir seçici kurulu yıllardır beslemiş ve bu kurulun üyeleri, kendilerince saptadıkları bazı ödül verme ölçütlerini uygulayarak, her yıl bunlara uyan iki kültür insanını ödüllendirmiştir. Hatta jüri üyesi Fikret Demirağ, kurulda yıllarca hizmet verdikten sonra, tıpkı Rauf Bey gibi, görevden ayrılınca ödüle layık görülmüştür. 

Bu yılki ödülün “siyasi kimliği yanısıra yayımladığı kitaplarla bir kültür adamı olarak da temayüz etmiş olan Sayın Denktaş”a verilmesinde, bana göre hiçbir yanlışlık yoktur. Bu sermaye kuruluşunun jüri üyeleri, kendi dünya görüşleri doğrultusunda davranmış ve “bir cumhurbaşkanına ödül vermek etik açıdan ne kadar doğru olur” diye bir dilemma da yaşayarak, kararını vermiştir. İlginçtir, Rauf Bey de bu kararı biraz tuhaf karşılamış ve ödül töreninde yaptığı konuşmada  şöyle demiştir:

“Herhalde Azgın’ın hiçbir zaman aklına gelmezdi gelip de Denktaş’a ödül vereceği. Nasıl ki benim de aklımdan geçmezdi devleti Talat Beye teslim edeceğim. Ama gönül rahatlığı içerisinde devleti Talat Beye ve ekibine verdim.”

            Rauf Bey, doğru söylüyor. Ülkemizde son yıllarda hiçbir zaman akla gelmeyen olaylar yaşanmakta olup,  siyaset ve kültür dünyamızın adeta “dingili kopmuş”tur. Daha önceleri bu ödüle layık görüldüğü için, yine Rauf Bey gibi zamanın “devlet büyükleri”nin elinden ödül alanların bir kısmı, bu yıl Rauf Bey iktidardan indirildi diye, kolay kahramanlığa soyundular. Ödül yıllar önce kararlaştırıldığı üzere ona verilince, küplere bindiler. Kızılca kıyamet kopararak, aldıkları ödül plaketlerini banka yetkililerine geri verdiler. Aslında ben, bankanın oyunu kuralına göre oynayıp, para ödülünü de faizi ile birlikte geri istemesinden yanayım. Çünkü, zamanında bir sermaye kuruluşunun takdiri ile ödül alarak bir hata işlediklerini bugün anlamış olanların, geçen süre içinde işlettikleri parayı, faizi ile birlikte geri vermelerinin bu işin mantığına daha uygun olacağı görüşündeyim. O zaman el elde, baş başta, hesap kapanmış olacaktır.

            Türk Bankası Kültür Sanat Dergisi, yıllar önce Rauf Bey’in “Belge” dergisinde “Marksist Müftü adayı” diye nitelenen Bekir Azgın’ın genel yönetmenliğinde, Eylül 1985’de yayımlanmaya başladığı zaman da bir yazarımız, bu girişimi “devrim” olarak nitelemişti. Bunun üzerine kaleme aldığımız “Türk Bankası Dergisinin Kültür-Sanata Bakışı” başlıklı bir yazıda, şöyle demiştik:

“Aslında bankaların ülke kültür ve sanatına katkıları, gerek Türkiye’de, gerekse güney Kıbrıs’ta yıllardır sürdürülmekte olup, belli bir çevreye hitap etmektedir. Bizde de bu tür etkinliklerin geç de olsa başlatılmış olması sevindiricidir. Bir kimlik arayışı içinde olan Kıbrıs Türk burjuvazisi, sanat ve kültür yaşamına el atarak, bu alanda da egemen olmayı amaçlamaktadır. Bu nedenle bu çabaların dikkatle izlenmesi gerekmektedir.” (Söz dergisi, 8 Kasım 1985, Sayı:4, s.30-31)

            Aradan geçen yıllar boyunca, Banka adına konan ne ödülün, ne de derginin önemli bir yol kat edemediği ortaya çıkmıştır. Sözü edilen makalede şöyle demiştik:

“Öyleyse Türk Bankası Ltd, yüz yıllık süre içinde bu dallarda (öykü ve roman-A.An) yayınlanmış yapıtları yeniden gün ışığına çıkarma, onlardan bir seçme yapma, ya da yeni ürünlerin yayınlanmasını maddi yönden destek vererek sağlama yoluna niye gitmiyor? Banka yetkilileri, 1985 yılı için konan “Kültür-Sanat Ödülü’ne katılacak eserlerden yayınlanmış olma koşulunu ararken, yukarıdaki saptama ile çelişmiyorlar mı? Yoksa zaten parası olup da eserlerini yayınlayabilenleri, ya da sadece kendi banka dergilerinde yayınlatanları mı ödüllendirmek istiyorlar? Halbuki söz konusu yazıda, yayın zorluklarına değinilerek, daha sonra şöyle deniyor: “Araştırmacılarımızın ve bilim adamlarımızın açmazı da, öykücülerimizle romancılarımızın benzeridir. Bu alana giren yapıtların çoğu, gazete ve dergi sayfalarında unutulup gitmektedir.” Türk Bankası bu görevi üstlenemez mi?

Yazının sonunda, yapılması gereken bu ve benzeri işler için Kültür Bakanlığı göreve çağrılmaktadır. Türk Bankası gibi sermayesi güçlü bir kuruluşun hiç olmazsa bazı işleri kendi üzerine alması ve kurduğu Kültür Dairesi’ni bu yolda harekete geçirmesi gerekmektedir. Dergi köşesinden devlete öneri sunma yerine, örnek somut çalışmalar ortaya koymalıdır. Yoksa Banka dergisinin sayfalarını, bazı sermaye yakını sanatçılara ikbal kapısı açmak için kullandırmamalıdır.” (agy)

            Yılların pratiğinin de kanıtladığı gibi, “durgun suları akışa geçirmek” üzere yola çıkan küçük burjuva aydınlarımız, derginin ilk sayısında “çöl görünümünde” diye niteledikleri Kıbrıs Türk yazınında bir kaktüs bile olamadılar. (Görebildiğimiz son 26. sayıda -Ocak 2004- derginin boyutu bile küçültülmüştür! Kaldı ki ilk çıktığı zaman, yılda 3-4 sayı çıkacağı duyurulmuştu!) Sonunda Bankanın bu işlerle görevlendirdiği Bekir Azgın da, şöyle demek durumunda kalmıştır:

“Ödülleri iade eden sanatçıların hepsi de sanatçıdır ve bu ödülü hakkettiklerinden zerre kadar kuşkum yoktur. Aldıkları ödülü iade etmek de en doğal haklarıdır. Toz duman oturunca geriye ne kalacak? Hani, sel gider kum kalır, kalan kum da sahillerdeki inşaatlarda kullanılınca, geride ödül mödül kalmayacak. En azından bu haliyle devam etmeyecektir. Bu sonuç, birey olarak, beni zerre kadar ırgalamaz; meraklıları buyursun, kına yaksın.”

İster misiniz şimdi de sanatçılarımız, kınayı kimin yaktığına değil de, kimi ırgalamadığına ilişkin bir kampanya başlatsınlar...

 
(Afrika gazetesinden Faize Özdemirciler’in talebi ile yazılan bu makale, kendisi de eleştirildiği için orada yayımlanamadı ve haftalık Birleşik Kıbrıs gazetesinin 15 Temmuz 2005 tarihli ve 120 sayılı nüshasında yayımlandı.)

 

TOZLU ARŞİVLERDEN BAZI MEKTUPLAR


Lefkoşa’da yayımlanmakta olan Rumca Mahi gazetesinde, 40 yıldan fazla bir süre önce, Kıbrıslı Türklere yönelik öldürme ve baskı olayları üzerine bazı mektuplar yayımlanmıştı. 1991 yılında haftalık Yeniçağ gazetesinde ilk kez Türkçelerini yayımladığımız bu mektuplar, Mahi gazetesinin sahibi ve yazı işleri müdürü olan Nikos Samson’a hitaben kaleme alınmıştı. Bu mektupların Rumca çevirileri ile birlikte, Türkçe asıllarının fotokopileri de yayımlanmıştı. Konunun yeniden tartışılmaya başlanması üzerine, bu mektupları yeniden kamuoyunun bilgisine getirirken, o dönemde Kıbrıs Türk liderliğinin ayrılıkçı siyasal görüşlerine karşı olan demokrat insanlarımıza karşı estirilen tedhiş, tehdit ve korku havası hakkında Afrika gazetesi okuyucularına bir fikir vereceğimize inanmaktayız. İnsan bu mektupları bir daha okurken, düşünmeden edemiyor: Emperyalizmin adamız üzerindeki emelleri uğruna, toplumumuzun demokratik gelişmesini ve çağdaş dünyanın bir parçası olmasını yarım yüzyıldır engelleyenler, acaba hiç mi hicap duymuyorlar? 

1. Mektup (Mahi, 5 Mayıs 1962)

 
                                                                                                          Lefkoşa, 3 Mayıs 1962

Sayın Bay Samson,

            Adadan ayrılmazdan önce, Kıbrıs basınına sizin gazeteniz aracılığıyla bir açıklama yapmak istiyorum. Açıklamam ayrı sayfada yazılmıştır. Türkçedir. Sanırım bunu Rumcaya çevirme nezaketini göstereceksiniz.

                                                                                  Saygılarımla,

                                                                                  Haşmet M.Gürkan

                                                                                  (Diş hekimi)

                                              

KIBRIS BASININA

            İnanılmaz bir vahşet ile susturulan kara bahtlı “CUMHURİYET” gazetesinin hayatta kalan bir mensubu, maktül Avukat-Gazeteci Ahmet Muzaffer Gürkan’ın kardeşi ve maktül Avukat-Gazeteci Ayhan M.Hikmet’in yakın bir fikir arkadaşı olarak Kıbrıs’tan ayrıldığım bu günde bilinen bazı gerçekleri tekrarlamakta fayda görmekteyim:

            A) Gürkan ile Hikmet Türkiye’nin Kıbrıs politikasına uygun olarak Kıbrıs’ta Türk ve Rum Cemaatlerinin barış içinde yaşayıp Anayasa çerçevesi dahilinde işbirliği yapmaları idealini yılmadan müdafaa ettikleri için, iki Cemaatin yakınlaşmasını arzulamayan, aksine buna engel olmak isteyenler tarafından öldürtülmüşlerdir. Korkunç cinayetin ana sebebi budur. Bu yüzden bu menfur cinayet TAMAMİYLE SİYASİ sebeblerle işlenmiştir.

            B) Gürkan ve Hikmet Türk toplumu içinde demokratik nizamın kurulması, söz ve vicdan hürriyetlerinin gerçekleşmesi için de uğraşıyorlardı. Demokrasiden ürken tekelci çevreler Cemaatımız içinde muhalefetin doğmasını istemiyorlardı. Bu husus menfur cinayetin diğer bir sebebidir.

            C) Cinayeti işleyenler de, bu cinayetten mesul olanlar da maalesef bazı Türklerdir. Bununla beraber masum Türk Cemaatini geçmişte olduğu gibi şimdi de her türlü tedhiş hareketini gönülden takbih etmektedir.

                        Diş hekimi Haşmet Muzaffer GÜRKAN”  



2. Mektup (Mahi, 19 Mayıs 1962):

                                                                                                                      11 Mayıs 1962

Sayın Bay Nikos Samson,

Hür fikirli ve her türlü insan haklarına hürmet gösteren bir vatandaş olarak size bu satırları yazmağa içimdeki vicdan beni mecbur ediyor.

İki büyük fikir adamının –ikisi de Gazeteci ve Avukat olan Ayhan M.Hikmet ile Muzaffer M.Gürkan’ın en canavarca bir şekilde öldürülmelerinden yana aradan bir aylık bir zaman geçmiştir. İlk günlerin faaliyetlerinden sonra bu hadisenin yavaş yavaş unutulmağa başladığı zehabına katılarak müteessir oluyorum. Buna da sebeb bir aylık bir zaman geçmesine rağmen hiçbir ipucunun ele geçirilmemesidir. Birçok vatandaşların bu hususta malumat sahibi olduklarını duydum. Bu bildiklerini bir sır olarak içlerinde saklayarak faydalı hale getirmekten korkmalarında ben şahsen bir sebeb mütalaa edemiyorum. Bu mektubumla vatandaşlarıma cesaret vermek istiyorum. Şöyle ki bu mevzuda en küçük bir malumata sahip olsaydım hiç çekinmeden bunları alakadar makamlara bildirmekte mahzur görmeyecektim. Çünkü böyle bir hareket memleketimizin meselelerinin hallolmasına ve cemaat ve memleket şerefinin ağır bir ithamdan ve lekeden temizlenmesine hizmet edecektir.

            Bütün memleket ahalisinin ve bizim de bildiğimiz gibi tamamen siyasi sebeblerle ve ne yazık ki bazı Türkler tarafından işlenen bu cinayetlerin de ötekiler gibi örtbas edilmesine hiçbir namuslu vicdan razı olamaz. En büyük kabahat ve denaet bu cinayetleri yapanlarla yaptıranlardadır. Tali olarak itham altında kalarak vicdan azabını ilelebet çekecek olanlar da, malumat sahibi oldukları halde konuşmayanlardır. Hakikatlar muhakkak bir gün tebellür edecek ve iyilerle kötüler belli olacaktır. Fakat, beni ve benim gibi düşünen her vatandaşı rahatsız eden yegane şey, canilerin bugün aramızda korkusuzca ve serbestçe ellerini kollarını korkusuzca sallayarak dolaşmalarıdır. Onlar bu şekilde yaşadıkça ve aramızda dolaştıkça, masum vatandaşların yüzü hiç gülmeyecek ve serbestçe konuşmıyacaktır. Bu haklı endişelerimi size arzederim.

Alakadar Makamlara sesimizi duyurmanızı ve erken bir zamanda her hususda adaletin tecelli etmesini arzu ettiğimi tebarüz ettirmenizi istirham ederim.

Saygılarımla,

-Serbest Meslek sahibi-

(lütfen ismimi mahfuz tutunuz)

 

H: Alaka gösterirseniz bu kabil mektuplarımla sizi yine rahatsız edeceğim. Bu mektubumun eğer mümkünse neşrini rica ederim. Hiç olmazsa Türk kardeşlerim de okuyabilsinler.


3. Mektup (Mahi gazetesi, 29 Mayıs 1962):

Mahi vasıtası ile bütün umumi efkâra TMT hakkında beyanımdır.

            TMT rümuzu Türk Mukavemet Teşkilatı demektir. En adilane bir hükümle idam edilen Menderes ve Zorlu’nun Türkiyedeki diktatörlükleri zamanında verdikleri direktifle Kıbrıs’ta kurulan bu teşkilat, neye ve kime karşı mukavemet edecekti? Kıbrıs Rumlarına karşı mı? EOKA faaliyetleri esnasında bütün Elenler, aman Türklere bir zarar gelmesin diye sakınırken, üçbeş kuruş almak için İngilizlere ajanlık yapanlar, onların silahlarıyle kendi vatandaşlarını vuranlar kimlerdir?

            Selanik’te Atatürk’ün evine bomba Menderes’in emriyle konmuştu. İstanbul’da Rumlara karşı hareket onun emriyle olmuştu. Tarihi Mabedler onun emriyle yakılmıştı. Ve en nihayet Kıbrısta da 7 Haziran gecesi Türk Haberler Bürosunda bombalar onun emriyle patlatılmıştı. (Bayraktar ve Ömergeye gelince... malûm)

            Bütün bu hakikatler Yassıada Mahkemeleri esnasında isbat olunmuş vakalardır. Fakat işin (sakıtların bu denî fiillerin Türk milletini lekeliyecek kadar) feci olduğu anlaşılınca, üzerinde fazla yazılmadı ve hemen örtbas edildi. Amma acı hakikat budur ve bunda Türk milletini lekeliyecek bir vaziyet yoktur. Çünkü en bayağı fırsatlardan istifade etmek istiyen  sütübozuklar her cemiyette vardır. İşte, idam fermanı Menderes ve Zorlununku ile birlikte imzalanan TMT, sanki halka rahat bir nefes aldıracaktı, Kıbrıs’ta. Fakat olmadı... Onlar idam oldu, fakat Kıbrıstaki kuyruklarına bir şey olmadı. Kanun dışı ilan edilen bu teşkilat ne dağıldı, ne de silahlarını teslim etti. Sık sık gittiğim kahvelerde halk ağzından duyduklarım ve selahiyetsiz kimselerin bellerinde gördüğüm tabancalar ve kamalar bu iddiamı isbat edecek mahiyettedir. Bu teşkilat bugün Türk cemaatını ve düşündüklerini serbest olarak söylemekten menetmekte vazifelendirilmiştir. Bu emirlere riayet etmiyenlerin cezası hepimizin de malumudur...

Bir zamanlar ben de silah taşıdım. Fakat etrafa dehşet salmadım ve yapılan yanlış hareketleri tasvip etmedim. Bugün Bay R.R.Denktaş TMT’nin dağıldığını söylüyorsa bunu vesikalarla isbat etmelidir. Halk niçin birbirinden korkuyor? Serbest hareket edemiyor? Fikrini açık olarak beyan edemiyor? Rumların Türklere hücum edeceğini, onları keseceğini halka telkin eden TMT değilse, KİMLERDİR? ...Niçin bu cemaat bir korku, dehşet ve endişe içinde yaşıyor? Kimseden hesap soramıyor? Masum Cemaatımın içinde bu zorbalar kalabalığı olmasa (TMT), halk da ferah olacak değil mi? Rahatça nefes alacak değil mi? Fakat istemiyorlar... Ve bunu ihanet sayıyorlar... Evet, ihanet... Lakin Cemaata ve Millete değil, kendi menfur ve melun emel ve menfaatlarına ihanet.

Şu halde ve maalesef TMT hayattadır ve bütün cinayetler ve kötülükler ve zararlar ondan sadır olmaktadır. O hayatta oldukça da ölüm tehdidi her an başımızda gezecektir. Bu kadar...

-Kıbrıslı Meslek Sahibi Bir Türk-

 
4. Mektup (Mahi, 26 Temmuz 1962):

 İÇİMİZDEKİ KORKU (Mevcudiyeti-Sebebi-Tesirleri)

            Son günlerde Kıbrıs Türk Cemaatı arasında tehdit ve korkunun arttığı artık aşikâr olmuştur. Tehditler, yıldırmalar ve yapılan gizli şikayetler bunun bariz bir misalidir. Basiret sahibi olanlar, içimizde yaratılan korkunun mevcudiyetini kabul etmektedirler. TMT diye bilinen zorbalar teşkilatının, bazı şahısların menfaatlarının haleldar olmaması için, nasıl faaliyet gösterdiğini, halkı nasıl sindirdiğini haksızlığa ve tehdide maruz kalanlar gayet iyi bilirler.

            Türk Mukavemet Teşkilatının elan hayatta oluşunun ve yaşamak için direnmesinin sebebini, onu ayakta tutmağa çalışanlardan sormalıyız. Türk Matbuatı istediği kadar, böyle bir teşkilatın mevcut olmadığını yazsın. Buna ağzını açamıyanlar içlerinden ne diyorlar? Evet. İçimizde büyük bir korku vardır. Doğruyu söylediğimiz zaman tehdit edilmekten, hakkı aradığımız zaman dövülmekten, hesap sorduğumuz zaman da öldürülmekten korkuyoruz.

            İşte bütün bu korkuların üzerimizdeki tesirinin bir neticesi olarak da hareketlerimizi ve konuşmalarımızı kontrola tabi tutuyoruz. İstediğimizi yapamıyor, düşündüğümüzü söyleyemiyoruz. Çünkü TMT’nin her yerde casusları vardır. Bir Elen Vatandaşımızla dostluk kuramaz olduk. Bir Rum Gazinosuna oturamaz olduk. Hem tehdit, hem dayak. Peki, bütün bunlar niçin böyle oluyor ve bunun sonu ne olacak? İçimizde korku yok, tehdit yok, diyecek olanlara ise cevabım şudur: TMT’nin mevcudiyetine inanmasam, buna dair içimde bir korku olmasa ismimi gizli tutmaktan, kendimi tanıtmağa çekinmekten niçin endişe edecektim? Velhasıl cemaat fertleri olarak hepimizin de içinde bir korku ve yılma vardır. Lanetlenmiş TMT dağılmadıkça da bu (Tehdit ve korku) devam edecektir.

                                                                                  (Hakikat Aşıkı Aynı Türk)


5. Mektup (Mahi, 1 Mart 1963):

MAZİDEN İBRET ALMAMIZ LAZIMDIR (Soruyor ve cevap istiyoruz)

            Kıbrıs Türk Cemaatı bir zamanlar çok yanlış yollara sürüklendi. Bu suretle de boş yere birçok zararlara duçar oldu. Birçok masum vatandaşların canına kıyıldı. Bir hiç uğruna öldürülen veya vatanını terke mecbur edilen vatandaşların günahını, bütün bunlara sebep olan Menderes ve Zorlu’nun ellerinde tuttukları Kıbrıs’taki kuklalarına hiçbir şey olmadı. Bunlar halkı “taksim... taksim...” diye tahrik edip, coşturdular. Şuursuz kitleler birçok kiliseleri yaktılar, Rum mallarını yağma ettiler, Türk ve Elen birçok vatandaşları dövdüler, vurdular, öldürdüler. Bütün bunlar “mukaddes bir gaye!” için yapılıyordu: Kıbrıs’ın taksimi için... Bu tez asla tahakkuk etmeyecek boş ve kuru bir iddia idi. Bunun içindir ki “taksim lafı, Menderes’in dar görüşlü kafasından çıktığı halde, sonunda o da bu iddiasından vazgeçmiş ve Kıbrıs için Cumhuriyeti kabul etmişti.

Fakat bugünlerde Kıbrıs’ta yine Taksim fikrinin hortlatılmak istendiğini görüyor ve üzülüyoruz. Çünkü mazide bu gaye uğruna cemaatımız çok zararlara duçar oldu, medeni ve demokratik birçok hakları susturucu zorbalar tarafından elinden alındı. İktisaden de iflasa sürüklendi. Buna bazı misaller vermek için aşağıdaki sualleri sıralıyoruz. Alakadarlar bu suallere doğru cevap verdikleri takdirde vaziyet ortaya çıkacaktır:

            1) EOKA Mücadelesinde Elen vatandaşlarımıza müdahale etmeseydik, bütün bu mücadele esnasında, bir tek Türkün burnu kanayacak mıydı?

            2) Türkleri Rumlara karşı İngilizler niçin kışkırtıyorlardı, bunun bize ne kötü sonuçları oldu? O zaman bize bitaraf kalmamızı söyleyecek ileri görüşlü adamlarımız yok muydu?

            3) Evleri tahrip, mağazaları yağma etmekle, mukaddes sayılan kiliseleri yıkmakla Türk Cemaatına ne gibi faydalar temin edildi?

            4) Kurulan TMT, Türk Cemaatına terör ve tedhiş yaratmaktan, hür fikri susturmaktan, milli muhalefet şuurunun canına kıymaktan ve bütün cemaat fertlerini nemelazımcı yapmaktan başka, herhangi faydalı işe yaradı mı? (Yaramışsa, gösterilsin, alkışlayalım.)

            5) Türkten Türke kampanyasında, Çarşı Murakabe Komisyonu, birkaç zengin tüccarın daha da zenginleşmesine yardım ederken, öte yanda fakir esnafa, işçiye ve halka en büyük darbeyi indirmedi mi?

            6) Şuursuzca ve boşuna başlatılan Türkten Türke kampanyası sonunda Elen ve Ermeni vatandaşlarımız aramızdan çekilince Türk çarşıları felce uğramadı mı? (Bu vaziyet siyasi bir zafer mi sayılmaktadır?)

            7) Celal Hordan denen bir Türkiyeli vardı. Onu Kıbrıs Türklerine kim ve ne için empoze etmişti? Kıbrıs Türk Gençlik Teşkilatı Başkanı olan bu zat Kıbrıs’a gelir gelmez cemaat fertlerini birbirine düşürüp, aramızda şüphe ve tedhişi artırmamış mıydı? Yıldırım Ekipleri bütün köylerde şubeler kurarken, bir yandan da para ve eşya yardımları toplamaktaydılar. (Bu yardımlar ne maksat için toplanmakta idi?) Bu Teşkilatın bize zararından başka ne hayırı olmuştur? Ve K.T.G.Teşkilatı için toplanan on bin liradan fazla para ne olmuştur? Fakir cemaat mensuplarımızın şilininden, tavuğundan buğdayına, yüzüğüne varıncaya kadar elinden alınarak biriken çok büyük bir meblağın kimler tarafından yendiğini öğrenmek hakkımız değil midir?

            8) Tedhişle ve zorla susturulan Kıbrıs Türkleri el’an bugün dahi ağzını açamamaktadır. Bu sualleri soracak, bu yazıyı neşredecek cesaret sahibi Türkçe bir gazetemiz var mıdır? (Olsa idi, bu yazıyı Mahi’ye değil, ona gönderirdim.)

            Hülâsa-ı kelâm şudur: Bütün bu suallerin cevapları ve umumi vaziyetimiz nazarı itibara alınarak, fert fert ve cemaat olarak boş hayallerden vazgeçmeli, taksim rüyasını gördüğümüz uykulardan uyanmalı ve böylece yeni “şuursuzca” maceralara sürüklenmekten sakınmalıyız. Çünkü böyle boş maceraların sonu daima zarar ve mahviyettir. Bizi selâmete ve huzura götürecek olan yegâne yol, eskisi gibi Elen vatandaşlarımızla samimi işbirliği tesis etmek ve onlarla bir arada insanca ve kardeşçe yaşamamız gerektiğini aklımıza yatırmamızdadır. Buna gayret etmeliyiz. Çünkü milli menfaatlerimiz, hakikatte, bunu icap ettirmektedir. Şahsi menfaatların yarattığı boş gürültülere ise kulak vererek rahatımızı kaçırmamalıyız.

                                                                                  (Hakikat Aşıkı Bir Türk Vatandaşı)

6. Mektup: (Mahi, 15 Mart 1963)

KIBRIS TÜRK SİYASETİNDEKİ AKSAKLIKLAR VE BUNDAN KURTULUŞ YOLU

            Kıbrıs Türk cemaatının bugünkü siyaseti –memleketimizin esas problemlerine göre ayarlanmadığı ve belli gaye etrafında teessüs etmediği için- çok büyük bir çıkmaza girmiş bulunmaktadır. Türk halkının hakiki arzusu hilafına meydana gelen bu vaziyetten kurtulmak için cemaat idarecilerinin şuurlu bir siyasi programı hazırlamaları ve ona göre hareket etmeleri elzemdir. Atatürk İnkılaplarını tam manasıyla bellemiş ve milli menfaatları kavramış müstakil bir münevver olarak hemen şunu arzetmek isterim: Modern Türkiye’nin banisi Atatürk, iki komşu milletin menfaatlarının ancak dostça ve kardeşçe yaşayarak temin edilebileceğini daha o zamandan takdir ettiği içindir ki, Türk ve Yunan milletleri arasında sağlam temeller üzerinde bir dostluk kurmuştu. Şimdi bizim de –Türk Cemaatını- içinde bulunduğumuz keşmekeşten kurtaracak olan ancak bu nurlu yol, Kıbrıs’ın Türk ve Elen Cemaatları arasında kurulacak olan dostane münasebetlerdir. Böyle bir dostluğun ve kardeşçe yaşayışın yeniden kurulmasına itiraz edecek olanlara vereceğimiz cevap şudur: Biz sizden daha fazla milli hislere ve şuura sahip ve milli menfaatların üstüne titreyen insanlarız. Samimi, anlayışlı bir dostluk ve işbirliği kurulduktan sonra cemaatımızın milli menfaatları gasbedildiği takdirde bunları iade etmek için mücadele etmeği gayet iyi biliriz. Ama nasıl? Akl-ı selimle ve milletimize yakışır bir vakar ve programla. Bugün yapıldığı gibi yaygaralarla ve hiçbir netice vermiyen şuursuz hareketlerle değil...

            Eğer hakikaten cemaat olarak bu adada rahat ve emin yaşamak istiyorsak, Büyük Atatürkle Venizelos’un çizdikleri siyasete göre hareket etmeli ve milli programımızı ancak ona göre ayarlamalıyız. Bizim için tek kurtuluş yolu ancak budur...

                                                                                  (Hakikat Aşığı Bir Türk Vatandaşı)

 
(Afrika, 5 Ocak 2005)

M.ZEKÂ BEY’İN ENGELLENEN CUMHURBAŞKANLIĞI ADAYLIĞI


            Kıbrıs Türk toplumunun yetiştirdiği önemli hukuk adamlarından biri olan Mehmet Zekâ Bey (1903-1984), Lefkoşa’da ilk ve orta öğrenimini tamamladıktan sonra, İstanbul ve Londra’da hukuk eğitimi gördü. 1930 yılında yapılan Kavanin (Yasama) Meclisi seçimlerinde Mağusa-İskele bölgesi milletvekilliğini kazandı ve Meclis kapatılana kadar milletvekilliği yaptı. Daha sonra, İngiliz Sömürge Yönetimi’nin oluşturduğu Meşveret (Danışma) Meclisi’nin tek Türk üyesi olarak çalıştı. Serbest avukat ve 1940 yılından 1966 yılına kadar kamu görevinde hakim olarak görev yaptı. 1949’da Türk İşleri Komisyonu Başkanlığına atandı. 1961 yılında Kıbrıs Cumhuriyetini temsilen seçildiği Strazburg’taki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde ölene kadar hakimlik görevinde bulundu.

Damadı hukukçu Oktay Feridun, Zekâ Bey’in hem Türkler, hem de Rumlar tarafından sevilen, sayılan bir kişi olduğunu belirmekte ve onunla ilgili şu anısını anlatmaktadır:

“1960-1963 arası Makarios’un da bulunduğu bir partide Başsavcı Tornaridis ve daha hatırlayamadığım bazı ünlü Rumlar, Türkler ve Zekâ Bey bir yerde toplanmış, konuşuyor ve şakalaşıyordu. Bir ara söz seçimlere gelince Makarios espri yapmış ve demişti ki: “Ben seçimlerde bu Ada’da yalnız bir kişinin beni mağlup edeceğinden korkarım. O da Zekâ’dır. Çünkü ona tüm Türklere ilaveten Rumlar da oy verecektir.” (Başhakim Zekâ, Anı-Yaşantı, Yayıma Hazırlayan: Harid Fedai, Lefkoşa, 2002, s.68)

 
DEVLET GÖREVİNDEN AYRILMAMIŞTI

Oktay Bey, şu önemli noktalara da dikkat çekmektedir:

“Zekâ Bey ve diğer hakimlerin 1963 Aralık hadiselerinden sonra Rum tarafında görevlerine devam etmeleri tamamen Anavatan büyüklerimizin bilgisi ve direktifi altında ve yerli liderlik makamlarımızca da uygun görülüp müsaade edilmiş ve bunlara istinaden yer almıştır. Bendeniz o günlerde Cumhurbaşkanı Muavini Dr.Küçük’ün resmi sarayında da görevli idim ve orda toplanan Genel Komite’de, Adli Komite Başkanı olarak da görev yapıyordum. Rahmetli İnönü’nün “Eğer görevinizde kalmanızdan tek bir Türk bile faydalanacaksa, görevinize devamınız gerekir” mesajını verdiğini hatırlarım. Yine 1965 yazında Antalya’da iken bir gün Zekâ Bey sınıf arkadaşı, yanlış hatırlamıyorsam Başbakan Hayri Ürgüplü ile telefonda konuşmuş ve Türk Cemaatinin kendilerine (hakimlere) kötü gözle bakmaya başladığını söyleyerek, artık Rum tarafındaki göreve gitmekten vazgeçmek istediklerini bildirmişti. Sayın Hayri Ürgüplü ise konuyu Bakanlar Kurulu’na götüreceğini söylemişti. Birkaç gün sonra şu mesajın gelmiş olduğunu hatırlıyorum: “Vazifeye devamınız Bakanlar Kurulu’nca takarrür etmiştir.” Bu konuda bazı şahıs ve çevrelerce o zaman yapılan suçlamaların yersizliği bu açıklamalarımdan aşikâr olmaktadır. Zekâ Bey hiçbir zaman toplum menfaatlerini gözardı etmemiş, O’nun milli mücadelemize de yardımı büyük olmuştur.” (agy, s.69)

Bilindiği gibi, Aralık 1963 olaylarından sonra Kıbrıs Cumhuriyeti’nin devlet ve hükümet yapısından geri çekilen ayrılıkçı Kıbrıs Türk liderliğine, 9 Mart 1964 tarihli bir mektup gönderen TC Başbakanı İsmet İnönü şöyle demişti:

“Adada emniyetin tesisi için gerekli tedbirler alınması ve bunlar alındıkça mümkün olan en kısa zamanda, Cumhurbaşkanı Muavini ile Türk Bakanlardan başlamak üzere bütün Türklerin peyderpey devlet teşkilatındaki vazifeleri başına dönerek, Kıbrıs Rumlarının menfi faaliyetlerine karşı, devlet mekanizması dahilinde, anayasa ve kanun yollarıyla, sebatla ve metanetle mücadele etmeleri milli davamızın başarısına büyük ölçüde yardımcı olacaktır... Kıbrıslı kardeşlerimizin, Adada emniyet teessüs edince, normal işleri başına dönmeleri, Kıbrıs meselesinin nihai hâl şekli hakkındaki malum tezimizin terki manasına katiyyen tazammum etmeyecektir...”

             Rauf Denktaş ise “Hatıralar”ında bu öneriyle ilgili olarak şu değerlendirmeyi yapmaktadır:

“İnönü’nün mesajı liderlik arasında maneviyatın daha da bozulmasına neden olur. “Bu şartlarda mücadeleye devamın ne yararı vardır?” diyenler vardır.” (Cilt:1, s.174-175)

Denktaş, 1 Kasım 1964 tarihli notlarında da, ortak devlet mekanizmasından ayrılarak zor koşullar altında yaşamaya zorlanan Kıbrıs Türk toplumunun  içindeki durumla ilgili olarak şunları yazmaktadır:

“Halit Ali Rıza ve Berberoğlu geldiler. Uzun boylu konuştuk. Söyledikleri: “Halk moral takviyesine muhtaç değildir. Duruma alışkanlık hasıl olmuştur. Kapılar açılsa Kıbrıs’ta kalacak münevver pek azdır. Elinde imkan olanlar Ada’yı terkedecekler. Netice’den herkes ümidini kesmiştir. Ümidini kesmeyen ve “ergeç kazanacağız” diyen ve Teşkilatın belkemiğini teşkil eden bir küçük zümre vardır. Bunların imanı ve inancı sayesinde mücahitler ayakta durabilmektedir. Bunlar da ümidi kaybederse cemaatin hâli dumandır...” (Cilt:1, s.588)

 
DENKTAŞ’IN “HATIRALAR”INDA ZEKÂ BEY

            1963 olaylarından sonra Kıbrıs Türk enklavlarında askeri ve sivil makamlar tarafından oluşturulan Genel Komite’nin üyeleri arasında yer alan Zekâ Bey, ılımlı görüşleri ile tanınmaktaydı. Rauf R.Denktaş, 28 Temmuz 1964 tarihli “Hatıralar”ında şunları yazmaktadır:

            “Zekâ Bey, (...) sonunu getiremeyeceğimiz zorlayıcı tedbirler yerine (eğer çıkış olmayacaksa veya netice uzayacaksa) daha ılımlı bir siyasetle Rumlara yaklaşarak baskıyı ve ezgiyi azaltma çareleri aramamız icap ettiğine işaret etti.

            Hariciyeciler, mes’elenin Kasım’a veya Aralık’a kadar, belki de bir sene daha uzayabileceğinden bahsediyor – bundan ötesini kimse kestiremiyor, kimse bir şey söylemiyor.

Dışişleri’nden ayrıldığımızda Zekâ Beyin morali bozuldu. “Dışişleri Bakanı ile de görüştüm, kendisini çok sıkıştırdım. Çıkarma yapmak niyetleri yoktur. Hâlâ daha diploması yolu ile bir hâl çaresi arıyorlar. Halk bir ay daha dayanamaz diyoruz, halbuki bunlar Kasım’dan Aralık’tan ve hatta bir sene beklemekten dem vuruyorlar. Halk perişandır; tahammülün sonuna gelmiştir. Bunu anlayan yok. İnönü ile de görüşeceğim. Ona da açık konuşacağım. Geri gittiğimde herkes benden kesin cevap bekliyor. Hakikati söylemem lazım. Göç korkunç bir duruma geliyor. Ümit büsbütün kesilirse, adada kimse kalmayacak. Rumun idaresinde kaç kişi yaşayabilir?” diyor. ” (Cilt:1, s.430-431)

29 Temmuz 1964: (...) Denktaş’ın TC Dışişleri yetkilisi Yavuz Aktulga’ya yazdığı mektuptan:

“Muhterem Yavuz Bey,

Dünkü toplantıdan sonra Zekâ Beyin morali çok bozuldu. Bu ruh hâli içinde Kıbrıs’a döner ve Dr.Küçük ile diğer arkadaşlara ve halka ümit kalmadığını beyan ederse müdafaa sistemimizde ve mücahitler üzerinde şok tesiri yapacaktır. Bunun önlenmesi şarttır. Belki Başbakan ile yapacağı görüşmede moralini yükseltecek birşeyler işitir.

Zekâ Beyin durduğu noktalar şunlardır:

1.Ada fiilen Yunan (veya Rum) işgali altındadır. Etkili bir Türk müdafaası yoktur ve içinde bulunduğumuz şartlar altında olamaz da.

2. İşgale uğramış bir memleketteki halk işgalin acısını ve baskısını azaltmak için yumuşak önlemler alır; bizim yaptığımız gibi işgal kuvvetlerinin dikine gitmez. Biz “hakkımızı alacağız” iddiası ile hep dikine gidiyoruz; fakat bu hakkı alabilecek tedbirlere başvurmuyoruz. (...)” (Cilt:1, s.435)


FUAT SAMİ’NİN YAZDIKLARI

Fuat Sami de “Hatıra Defteri”nin 25 Temmuz 1964 tarihli sayfasında, “Zekâ Bey’in Ankara ziyareti çok önemli” diyerek, Türkiye’yi ziyaret etmekte olan Zekâ Bey’in Kıbrıs sorunu için yapılacak yeni bir anlaşmada görüşmeci olacağını tahmin etmekteydi. (Yayıma Hazırlayan: Dr.Servet Sami Dedeçay, Cilt:1, s.61)

Fuat Bey, 5 Ağustos 1964 günü ise şunları yazmış:

“Zekâ Bey, Ankara’daki danışma toplantısından döndü. Kıbrıslı Türklere kaldı, gerekirse 4 hakim atamaları kabul edip Mahkemelerde çalışmalı. Zekâ Bey Başhakimliği kabul ederse, siyasal çözüme de katkıda bulunabilir. (Cilt:1, s.64)

 
DENKTAŞ, HAKİMLERİN GÖREVLERİNE DEVAMINA KARŞIYDI

Hakimlerin görevlerine devamı konusuyla ilgili olarak Rauf Bey, 14 Eylül 1964 tarihinde şöyle yazıyor:

“Hakim Zekâ Bey bir müddetten beri İstanbul’da. Murat Akıner’e “15’inde geri gidiyorum. Mahkeme Reisliğini kabul etmem için Ankara’dan talimat aldım” demiş. Makarios’un Anayasa’ya aykırı olarak ihdas ettiği mahkemelerde riyaseti Türk hakim yapacak! Halbuki Zekâ Bey Ağustos ayı içinde burada iken kendisine bu mevkiyi kabul edemeyeceğine dair talimat vermişlerdi. Zekâ Bey de Eylül’ün 15’ine kadar idare etsem fikrine saplanmıştı. Bunu da cevaben olur denmişti. Şimdi 15’inden sonra vazifeye resmen başlamak için bilgi verilmiş diye Lefkoşa’ya dönüyor. Hariciyeden Yavuz Aktulga Beyle konuştum. Böyle bir talimat verilip verilmediğini sordum. “Verilmedi, Ağustos’taki konuşma dışında bir şey olmadı” dedi.

Yarın akşam uçak alanına giderek Zekâ Beyle konuşmamız lazım.” (Cilt:1, s.518-519)

Rauf Denktaş, Haluk Bayülken’e yazdığı 14 Ekim 1964 tarihli raporda da şöyle demektedir:

            “Hakimlerimiz “muvakkat bir süre için” vazifeleri başına gittiler. Böylelikle mahkemelerde çalışan Türk memur, mütercim, mukayyit ve mübaşirler de vazifelerine dönmek zorunda kaldı. Türk hakimler mahkeme huzuruna getirilen ve hükümete karşı ayaklanma ile veya buna mümasil suçlarla suçlandırılan Türklerin davalarını görüyorlar ve görecekler...Ve yine bu şekilde ve bu şartlar altında Türk memur ve polisleri vazifelerine döndükten sonra, Makarios idaresi, propagandaları icabı, “Rum cemaatinden ayrı bir idare -hatta coğrafi ayrılık esasına dayanan bir idare” davamızın ne olacağını düşünmeniz icap eder...Vazifeye gidemeyen diğer memurların durumu ne olacak? Bunların arasında şimdiden “hakimler vazifelerine gidiyor; bu, davaya zarar getirmiyor da, bizim gitmemiz mi davaya zarar getirecek?” diyenler vardır. Zamanla bunlar çoğalacaktır. Neticede, Makarios’un Türk mukavemetini kırmak için hazırladığı oyuna geliyoruz ve 9 aylık mukavemetin manası kalmıyor.” (Cilt:1, s.563 ve 564)

Kıbrıs Türk toplumunu hukuk dışı davranışlara yönelten Rauf Bey, “Hatıralar”ında şunları da önermektedir:

“O halde biz Makarios’u tanımayacak tedbirleri düşünmeli ve bunları en had safhasına çıkartmalıyız. Türkiye’nin de tasvibi ile müstakil Türk Cumhuriyetini kurmalıyız... Buna rağmen şu veya bu sebepten Türklerin Makarios hükümetini tanımaları ve bunların sayılarının gün geçtikçe artması beni ürkütüyor... Rum bölgesinde kalan Türklerle irtibat var mı bilmiyorum. Eğer yoksa, “milli vazifelerinin neler olduğu hakkında” Kıbrıs’ın Sesi radyosu vasıtasıyla direktifler verilebilir. Cemaat olarak parolamız “Makarios hükümetini red ve inkâr” olmalı ve bunun için geniş ölçüde propagandaya girişmeliyiz. Makarios hükümeti meşru  hükümet değildir. Onu tanımamak, ona vergi vermemek, memurları ile işbirliği yapmamak her Türkün vazifesidir. Bu hükümetin organlarına, vasıtalarına, binalarına karşı da sabotaj hareketlerine girişmek bu vazifenin bir icabıdır.” (Cilt:2, s.29)

“Kıbrıslı Türklerin, her kasabada Rum semtinde Anayasaya aykırı bir şekilde icrayı faaliyet eden mahkemelere başvurmalarını şimdiye kadar önleyebilmiş bulunmaktayız. Fakat son günlerde Türkiye İş Bankası Lefkoşa Şubesinin, bankaya borçlu bulunan ve kredi bakımından tehlikeli olan bazı Rumlar aleyhine dava açmak tasavvurunda olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz.” (Cilt:2, s.172)

“Anayasaya aykırı olarak kurulan mahkemelerde Türkiye’nin isteği üzerine Türk hakimler vazife görmektedirler. Hakim Zekâ Bey de, en kıdemli hakim olarak, Baş hakim mevkiini işgal etmektedir.” (Cilt:2, s.187)

“Kliridis’in şartlarını kabul ederek meclise gidildiği takdirde Rum hükümetinin meşru bir hükümet olduğu bizce de tanınmış olacaktır.” (Cilt:2, s.267)

“Rumlarla teşriki mesaiyi hattı asgariye indirmeliyiz. Alış veriş dahil her türlü temas sıfır derecesine indirilmelidir. Bunu yapabilecek miyiz? Bilmiyorum. Stok yiyecek ve diğer zaruri eşya mevcut mu? Bilmiyorum. “Hükümet”e müracaat ederek pasaport alma, araba ruhsatı çıkartma gibi olaylar da durmalıdır...Ankara ile tam bir işbirliği halinde bu planı yürütmeniz icap edecek. Hakimlerin vazifelerinden çekilmesi bu planın bir safhasıdır.” (Cilt:2, s.277-278)

“Aleyhimize kullanılan ve kullanılacak olan diğer konular şunlardır: Mağusa’da, Limasol’da Türklerle Rumlar bir arada çalışmaktadırlar. Hakimler ve bazı memurlar (gümrük memurları ve mahkeme memurlarından bazıları) Rumlarla işbirliği halindedirler. Bunlar Rumlarla teşriki mesai ediyorlar da diğerleri niye etmiyor? Rum bölgesi denilen yerlerde yaşayan on binlerce Türk Rum idaresinden memnundur vs.” (Cilt:2, s.327)

 
ENGELLEYEN KİMDİ?

Zekâ Bey, TC Dışişleri Bakanlığı Kıbrıs bölümü sorumlusu Yavuz Aktulga’ya gönderdiği 12 Aralık 1964 tarihli ve “Kıbrıs’ta mahkemelerin durumu” başlıklı yazısına şu notları eklemişti:

1.Mahkemelerde görevli Türk memurların, mahkemelere dönmelerine Rum makamları müsaade etmiş ise de, bunlardan bir kaçı vazifeye dönmüş, geride kalanların bir kısmı dönmek istememiş ve dönmek isteyenlerin bir kısmına da Türkler tarafından dönme müsaadesi verilmemiştir.

2. Rum makamları mahkemelere gidecek olan avukat, davalı, davacı ve tanıklar için yoklamaya tabi olmadan yol serbestisi tanımıştır ve yalnız Baş Savcının müracaatı ile ve mahkeme tarafından verilecek emir ile mahkemeye giden kimseler tevkif olunabilecekleredir.

3. Lefkoşa Türk semtinde yeniden mahkeme açılmasına teşebbüs edildiği, fakat bir semere vermedi. Rum Adalet bakanı hükümet otoritesinin tanınmadığı bir bölgede mahkeme açılmasına Kıbrıs Hükümetinin muhalif olduğunu söyledi. Bu hususta daha esaslı teşebbüslere ihtiyaç vardır. (...) (agy, s.156)

           Zekâ Bey, hatıralarında şöyle demektedir: “’940 yılından ‘966 yılına kadar mahkeme hakimliği yaptık ve zaman zaman terfi ederek, nihayet ‘964’de Kıbrıs Başhakimliğini aldık. ‘966’da durakladık, çünkü Türkler bu tarafta kalmamızı istedi. Gerçi İsmet Paşa’nın yazılı emrine uyarak, ben, Başhakimliği bir müddet devam ettirdim. Fakat ondan sonra, ‘ya bütün Kıbrıs’ın Başhakimi olurum veya Başhakimlikten çekilirim’ dendi ve bu hususta da İsmet Paşa’nın bütün tavsiyelerini ve önerilerini yerine getirdim.” (agy, s.45)

 
TÜRK HAKİMLERİN İSTİFASI

Fuat Sami, Hatıra Defteri’nin 2. cildinin 16 Haziran 1966 tarihli sayfasında, Hakim Zekâ Bey’in Kıbrıs Türk liderliği ile görüştüğünü ve bir gün sonra (17 Haziran günü) görevinden istifa ettiğini kaydetmektedir. Cyprus Mail gazetesi ise 18 Haziran 1966 tarihli nüshasında Zekâ Bey’in Başyargıçlıktan istifa ettiğini duyurmaktaydı. Fuat Bey devamla şunları yazmaktadır:

“İnönü hükümetinin ahmaklıklar dönemi kapandı. Kimse Zekâ’nın siyasiler elinde bir kukla olmasını beklemesin. Türk tarafı 1963’den beri yoksun olduğu kendi yargı hizmetini kurmak isteyecek.” (s.65)

 
DENKTAŞ’IN KALEMİNDEN İÇ DURUM

            Rauf Denktaş, yine “Hatıralar”ında toplumun o günlerdeki durumunu şöyle yansıtmaktadır:

“Plümer ve Ramadan Cemil’in müşterek görüşleri şu: “Cemaat birbirine düşmüştür. Lefkoşa’nın kapıları açılsa adayı terk edecek veya Rum tarafında geçecek çoğu vardır. Hak, adalet yok, zorbaların idaresi var. Doktor başlangıçta her şeyi askerlere teslim etti. Şimdi hiç bir yetkisi yoktur.” (Cilt:2, s.336)

“Makarios’un Ankara Sefiri Ahmet Zaim “Zürih anlaşmalarının sivri uçlarını bertaraf ederek Makarios’la uzlaşmak gerekir” düşüncesini yabancı diplomatlara iletmekten geri kalmıyor. Birilerinin Ahmet Zaim’i uyarması gerek.” (Cilt:3, s.257)

“Sayın Dırvana’nın tutumu bambaşkaydı. Rumların hüsnüniyetine inanmıştı. Bize “Menderes’in macera politikasını takip etmeğe meyyal emrivakiciler” diye bakıyordu... Dırvana’ya göre Cumhuriyet’in düşmanı bizdik. Taksim yapmak için emrivakiler yapabilirdik, Türkiye’yi belaya sokabilirdik vs.” (Cilt:3, s.371-372)

Bu gün genel komite kadrosundan bir şey beklemek hayaldir. Orada çok kıymetli, eskiden beri bu dava için mücadele eden arkadaşlar olmakla beraber, taviz politikası zihniyetinin öncülüğünü yapan, ileride Rumlar ile bir arada yaşayacağız düşüncesiyle, davranışlarını ona göre ayarlayan arkadaşlar maalesef çoğunluktadır.” (Cilt:4, s.16)

“Cemal Müftüzade’den Rauf Denktaş’a mektuptan: “Şimdilik söyleyemeyeceğim çok şeyler vardır. Hazırlamış olduğum hatıratım neşredildiğinde (dava hayırlı bir neticeye vardığında neşri mümkün ve caiz olabilir) çok şeylere daha vakıf olacaksınız. Kendimden ziyade zavallı Cemaata acımaktayım. Cemaat ne dertte, baştakiler ne dertte!” (Cilt:4, s.206)

 
FUAT SAMİ’NİN HATIRA DEFTERİNE NOT ETTİKLERİ

23 Ocak 1968 : “M.Zekâ, Cumhurbaşkanlığı Yardımcılığı için aday olacak. Dr.Küçük ve çevresi yeteneksiz.” (Cilt:3, s.14)

24 Ocak 1968: “Dr.Küçük, Halkın Sesi’nde hoşlanmadığını açıkladı (s.15)

27 Ocak 1968: “Zekâ adaylığını koymayacağını açıkladı.” (Cilt:3, s.15)

14 Şubat 1968: “Halkın Sesi gazetesi,  M. Zekâ’nın geçen Pazar Agon gazetesine verdiği demeçte, Kıbrıslı Türkler ile Kıbrıslı Rumların işbirliğinin gerekliliğini söylemesine saldırdı. Onu Rum yanlısı olarak suçladı.

23 Şubat 1968 : “Zekâ Ankara’dan döndü. İlter Türkmen ile görüşerek ona çözümle ilgili görüşlerini vermiş. TC Dışişleri Bakanı ona karşı iyi davranmamış. (s.26)

 
ZAMANIN TC BÜYÜKELÇİSİ’NİN ANILARINDAN

O dönem Kıbrıs’ta görev yapmakta olan Ercüment Yavuzalp’in “Kıbrıs Yangınında Büyükelçilik” adlı hatıra kitabında (Ankara 1993, s.133-143) Zekâ Bey’in Kıbrıs Cumhurbaşkanı Yardımcılığı için aday olması  konusu ile ilgili olarak şunları yazmaktadır:

“Kendisini ismen tanımakla beraber, adaylık konusu ortaya çıkıncaya kadar Zekâ Beyle karşılaşmamıştım. Bununla beraber, Ada genelinde saygın bir şöhreti olduğunu biliyordum.

Rum gazetelerinde haberi gördükten sonra, bu adaylık işinin nereden çıktığını araştırdık. Tahmin ettiğimiz gibi, ortaya çıkan fırsatı, başta Zekâ Beyin damadı ve Denktaş’ın yokluğunda cemaat başkanlığına vekalet eden Şemsi Kâzım olmak üzere, Küçük’le hesaplaşma peşinde olan muhalifleri değerlendirmek istemişler. Bunlar, Küçük’ün karşısında olan bazı mücahit bölük komutanları ile birtakım dernek yöneticilerini de yanlarına alarak Zekâ Beyi bu işe ikna etmişler. Bunların, Küçük’ün, uzun yıllar iş başında olmasından kaynaklanan yıpranması yanında, kendine has mücadele yöntemleri dolayısıyla da karşıtlarının sayısının gittikçe arttığı, mevcut ortamda seçimin Küçük’ün bertaraf edilmesi için çok iyi bir fırsat yarattığı sonucuna varmış oldukları anlaşılmaktaydı.” (s.137)

 
TEBLİGAT YAPILIYOR

Ercüment Bey devamla, anormal koşulları öne sürerek, demokratik kuralların işlemesinin “sakınca”larına değinmekte ve Zekâ Bey’i büyükelçiliğe çağırarak, onun Dr.Küçük karşısında Kıbrıs Cumhurbaşkanı Yardımcılığı için aday olmaktan vazgeçirmek için iknaya çalıştığını anlatmaktadır:

“Davetime hemen icabet etmekle beraber, bu işten pek memnun olmadığı yüzündeki ifadeden anlaşılıyordu. (....) “Gururlu bir insan olan Zekâ Bey, tebligattan ziyade bir tür ikna etme şeklindeki bu sözlerimden sonra, başlangıçtaki gergin havadan kurtuldu ve benimle daha rahat konuşmaya başladı. Hiçbir siyasi ihtirasının olmadığını, bazı meslek teşekkülleri yöneticileri ve bazı mücahit komutanlarının kendisine gelerek adaylığını koymasını istediklerini, bunun milli bir görev olduğunu söyleyerek ısrarlı davrandıklarını, bu durumda istekleri geri çeviremeyerek aday olmayı mecburen kabul ettiğini söyledi. “Ancak, Türkiye Hükümeti istemezse, Anavatan uygun görmedi der çekilirim” diye ilave etti.

Zekâ Beye, “Anavatan uygun görmedi, onun için adaylıktan çekiliyorum” şeklinde bir beyanatın Rumlara propaganda alanında istismar edecekleri bir malzeme vereceğini, ayrıca Türkiye’nin adaylar arasında ayrım yaptığı izlenimi yaratacağını, oysa böyle bir şeyin söz konusu olmadığını, bizim çabamızın, bu seçimin herhangi bir olaya meydan vermeden ve toplumumuzda gereksiz ve zararlı çatışmalara yol açmadan yapılmasını sağlamak olduğunu söyledim. Bu koşullarda en iyi hareket tarzının, “Çok adaylı seçimin, bu aşamada toplumumuz için zararlı olacağı kanaatine vardım. Bu nedenle adaylıktan vazgeçiyorum” şeklinde bir demeç vermek olacağını düşündüğümü ifade ettim.

Zekâ Bey, “Ben hiçbir neden göstermeden çekilirsem, olaylar çıkar” dedi. Görüşmeden edindiğim izlenim, Zekâ Beyin, bir kere vermiş olduğu sözden dönmekte güçlük çekmekte olduğu, ancak, kendisi ile saygılı, fakat tutumumuzun kesin olduğunu açıklıkla belirten bir üslupla yaptığım konuşmadan sonra, bu işin kendisine söylenildiği kadar basit ve kolay bir iş olmayacağını anlamaya başladığı şeklinde idi. Kendisini kırmamaya özen göstererek, toplum yararını neden göstererek çekilmesinin en iyi yol olacağı hususundaki görüşümüzde ısrar ettim. Bunun üzerine, “Bana iki gün müsaade edin. Düşünüp, size kararımı bildireyim” dedim.

Herhalde, benden ayrıldıktan sonra, adaylığını koymasını isteyenlerle istişare etmeye gitti. Bu arada, Ankara’ya gidip, hükümetle konuyu bizzat görüşeceği yolunda haberler çıktı. Böyle bir şeyin, kendisini bu işe itenler tarafından önerilmiş olması ihtimal dahilindedir.

 
DR. KÜÇÜK’ÜN ŞANTAJI

İkinci adayın ortaya çıkması haberinden zaten çok rahatsız olmuş bulunan Dr. Fazıl Küçük, Zekâ Beyin Ankara’ya gideceği haberi üzerine daha da telaşlandı ve Ankara’ya iletmem için bana bir mesaj getirdi. 

Mesajda, çok adaylı bir seçimin topluma getireceği zararlar ayrıntılı bir şekilde vurgulanıyor, mevcut koşullarda eşit bir kampanya sürdürülemeyeceği söyleniyor, sonunda da eğer bir kampanya yapılmak durumu olursa bütün kirli çamaşırları ortaya dökmek zorunluluğunun ortaya çıkacağı ilave ediliyordu. Satırların arasında, eğer çok adaylı bir seçim yapılır ve kampanya yürütmek gerekirse, açıklanmasında sakınca bulunacak bazı hususlara değinmek zorunluluğu benim için kaçınılmaz olacaktır mesajı mevcuttu. Gerek oldu bitti şeklinde bir ikinci adayın ortaya çıkarılması, gerek telaşa kapılıp böyle bir davranışa girmesi, maalesef, mücadelenin bu aşamasında toplumdan beklediğimiz sorumluluk duygusu ile bağdaşmıyordu.

Zekâ Beyin adaylığı yönündeki cereyan, onun bu iş için uygun görülmesinden çok, Küçük’ün bertaraf edilmesine yönelik istekten kaynaklandığı için, bu konuda Küçük’ün ortada dolaşması, sorunun çözümüne katkı yapacak nitelikte değildi. Kaldı ki biz, Türkiye olarak, Küçük’ünkünden daha geniş bir amaç çerçevesinde, yani toplumun mücadele gücü ve birliğinin zarar görmesini önlemek amacı ile, seçimin tek adaylı olarak yapılmasını istiyorduk. Buna rağmen mesajı Ankara’ya gönderdim.” (s.139-141)

 
DENKTAŞ’IN DEĞERLENDİRMESİ

Rauf Denktaş ise “Hatıralar”ının 1968 yılını kapsayan 5. cildinde yer alan ve 26 Ocak 1968 tarihli notlarında, konuyla ilgili olarak şunları yazmakta ve Zekâ Bey’in adaylığının perde gerisinde yatanları kendince şöyle yorumlamaktadır:

“Hakim Zekâ Beyin birdenbire Dr.Küçük’ün karşısına ve “Denktaş’la işbirliği yapabilecek kişi” olarak çıkarılması teşebbüsü tesadüfi değildir. İçte askeri liderlik ile Dr.Küçük arasında devam edegelen bir uyuşmazlık vardır. Mücahitlerin büyük bir kısmı askeri lidere bağlıdır. Askeri lider, taviz vermemek ve verdirtmemek için Ankara’nın hoşuna gitmeyen kararlar almakta, Lefkoşa’daki TC Büyükelçiliği ile de ters düşmektedir. Alay Komutanlığı da Büyükelçiye dayanıp askeri liderin aleyhine cephe aldıktan sonra işler daha da kızışacaktır. Askeri liderlik Cemaat Meclisi Başkan Vekili Dr.Şemsi Kâzım’la işbirliği içindedir. Dr.Şemsi Kâzım, Doktor Küçük’e karşı aday yapılmak istenen Hakim Zekâ Beyin damadıdır. Askeri kanat Dr.Küçük’ün Halkın Sesi kanalı ile başlatılan saldırılarına karşılık “Zafer” gazetesinin yayınlanmasını sağlar. “Zafer” gazetesi Doktor Küçük’e saldırılarında Denktaş yanlısı bir çizgidedir. Bundan da güdülen gaye, Doktor Küçük’ün safında olanları “Zaferciler” veya “Denktaşçılar” diye adlandırılan, fakat esasta “Askeri kanat” anlamına gelen “milliyetçi, tavizden yana olmayan” kanada çekmektir. Bu gelişmeler tabiatıyle Dr.Küçük’ü bana karşı etkilemekte ve Cemaat’ta büyük bir huzursuzluğa neden olmaktadır. Cemaat sevdiği ve saydığı Dr.Küçük’le, güvendiği, yetenekli, fedakar bir asker komutan (Kenan Coygun) arasındaki gerginlikten etkilenmekte, yumruk gibi olması gereken Cephe’de ayrılıklar genişlemektedir. “Zafer” gazetesinin Hakim Zekâ Beyin adaylığı ile ilgili yazısı bu açıdan değerlendirilmelidir. Hakim Zekâ Beyin adaylığını koyduğu takdirde ulusal davamızın giderilmesi mümkün olmayan yaralar alacağı inancındayım. Bu görüşümü askeri lidere, Dr.Şemsi Kâzım’a, Kutlu Adalı’ya, Fazıl Plümer’le Dr.Niyazi Manyera’ya ve Zekâ Beye duyuruyorum. “Zafer” gazetesinden benim adımı kullanarak Dr.Küçük’ün karşısına çıkılmamasını bir kez daha istiyorum.” (s.65)

 
SONUNDA ZEKÂ BEY GERİ ÇEKİLİYOR

Ercüment Yavuzalp’in anlattıklarından devam edelim:

“Zekâ Beyle görüştükten bir gün sonra, o sırada New York’ta bulunan Denktaş, Osman Örek’le ortak bir bildiri yayınlayıp, bunu Lefkoşe’ye gönderdiler. Bildiride, kısaca, içinde bulunulan durum ve çok ciddi tehlikeler karşısında, şahsiyet yarışması veya şahsi politika güdülmesine ne zaman, ne de zeminin kesinlikle müsait olmadığı, bu konuda Sayın Dr.Fazıl Küçük dışında aday olarak isimleri duyulan diğer şahısların ve davaya inanan bütün cemaat mensuplarının da aynı düşünceyle hareket edeceklerine inanmakta oldukları ifade ediliyordu.

Hem Türkiye, hem de Denktaş’ın tutumu böyle olunca, Zekâ Bey’in ısrarlı olmasına imkan kalmadığı belli oldu. Zannediyorum, Zekâ Bey bu işe, söylediği gibi siyasi bir ihtirası tatmin için değil, kişisel intikam peşinde olanların kendisine ilettikleri yanlış bir değerlendirmeye dayanarak, sırf topluma yardım ediyor inancı ile girmişti. Yaşlı ve tecrübeli bir kimse olarak, bundan sonra Zekâ Bey için sorun, kişiliği yaralanmaksızın bu işten sıyrılmaktı. Biz ona yardımcı olduk.

            Zekâ Bey, kendisi ile görüşmemden iki gün sonra beni görmeye geldi. Dr.Fazıl Küçük’ün siyasi koşullar imkan verdiği an, normal seçimler için fırsat sağlayacağına dair beyanat vermesi halinde adaylıktan çekileceğini söyledi.

Karşılıklı beyanatlar üzerine, bir yandan Küçük, diğer yandan Ankara ile devamlı temasta bulunarak çalıştık. Sonunda aşağıdaki metinler üzerinde mutabakata vardık.” (...) “22 Ocakta Zekâ Beyin adaylığının ortaya atılması ile ortaya çıkan adaylık bunalımı, dört gün süren geceli gündüzlü çabalar sonucunda bu şekilde çözülmüş oluyordu.

            Mevcut yasaya göre 15 Şubata kadar yeni aday çıkmadığı ve bu durum tespit olunduktan sonra geçen 6 saat içinde de Dr.Fazıl Küçük’ün adaylığına karşı bir itiraz yapılmadığı için kendisi seçim tarihi olan 25 Şubat beklenilmeden, cumhurbaşkanı yardımcısı olarak seçilmiş sayıldı.” (agy, s.142)

 
OKTAY FERİDUN GERÇEKLERİ ANLATIYOR

“Seçimler arifesinde Strazburg’dan döndüğü gece genç mücahit komutanlarından birkaçı Zekâ Bey’in evine gelmişler ve Zekâ Bey’den Cumhurbaşkanlığı Muavinliğine namzetliğini koymasını ısrarla talep etmişlerdi. Bunları destekleyenler arasında K.T.Alayı Komutanı Merhum Fazıl Polat Paşa, Lefkoşa Sancaktarlığı, hemen hemen bütün mücahit komutanları, eski TMT mensupları, Türk Cemaat Meclisi üyeleri, belli başlı kulüp ve dernek yöneticileri, Çiftçiler Birliği ve köy muhtarları da vardı. Mücahit komutanları taleplerinde ısrar ediyorlardı. Zekâ Bey onlara hitaben tatlı ve kibar bir üslupla politikaya karışmak istemediğini ve böyle bir zamanda diğer namzetlerle meydanlarda karşı karşıya gelmek gibi bir niyeti bulunmadığını ısrarla ileri sürmüş, özür dilemiş, “biz nasıl silahlarımızla cephede görev yapıyorsak, siz de bu görevi kabul etmelisiniz!” diyerek, onu adeta ikna yoluyle de olsa kabule zorlamışlardı. Zekâ Bey bu durumda kabul etmekten başka çare görmemişti. (Bundan sonra da mücahitler evin etrafına gözlemciler koymuşlar, her ihtimale karşı Zekâ Bey’in evine girip çıkanları kontrol ediyorlardı.) Ben o zaman Başsavcı idim ve ilaveten Dr.Küçük’ün maiyetinde genel Komite’de de görevli idim. Seçim propagandaları başladıktan birkaç gün sonra Sayın Büyükelçi Ercüment Yavuzalp beni aradı ve Zekâ Bey’i sordu. Onu bulup gece belli bir satte (hatırlamıyorum) Büyükelçilik binasına gitmemizi istedi. Benim de orda hazır olmamı isteyip istemediğini sorduğumda, bana “evet, sen de gel” dedi. Zekâ Bey’le belirtilen saatte Elçilik Binasına gittik. Sayın Yavuzalp ve Teşkilat Başkanı bir odada ikisi oturuyorlardı. Ben ise “kalayım mı?” diye sorduğumda bana “evet, sen de kal!” dediler ve oturduk. Derhal konuya girdiler ve kendilerinden yaşlı saygın birine hiç de yakıştırılamayacak üslup, ton ve öfke ile Zekâ Bey’den adaylığını derhal geri çekmesini istediler. Zekâ Bey kendilerine durumunu izaha çalıştı. Mücahit gençleri ve kendini destekleyenleri kırmak istemediğini, fakat madem ki kendileri öyle istiyorlardı, onların gönlünü almak için kendilerine “Anavatanımızın bu kritik zamanlarda toplumu seçime götürmenin uygun olmayacağını” izah etmesi için vakit verip müsaade etmelerini önermiş, rica etmiş, fakat onlar öfkeli tutumlarına devamla “hayır, sen gidip kendin vazgeçtiğini söyleyeceksin, Anavatan her türlü belanızı çeker, bunu da mı ona yükleteceksiniz? “ mahiyetinde sözler söylemeyi sürdürmüşler ve geç saatlere kadar bizi orda tutmuşlardı. Bu olayın yer aldığı aynı gece, Kemal Rüstem Bey’in de kokteyili vardı. Ben ve Zekâ Bey de davetliydik. Fazıl Polat Paşa eşimden ne için gelemediğimizi öğrenince hiddetlenmiş ve “niye oraya gittiler, gitmemeliydiler!” gibi öfkeli sözler söylemiş ve çok sinirlenmişti. Zekâ Bey, daha sonra Anavatan’ın içinde bulunulan şartlardan dolayı bir seçim yapılmasına taraftar olmadığını Türkiye’deki yetkililerden öğrenmesi üzerine daha demokratik bir ortam oluşuncaya kadar adaylığını geri çektiğini açıklayacaktı.” (Başhakim Zekâ Bey, Lefkoşa 2002, s.70-71)

 
KUTLU ADALI’NIN TANIKLIĞI

Kutlu Adalı, Yeni Düzen gazetesindeki köşesinde çıkan “Dikenli Yol” adlı 9 yazılık dizisinde (Yaseminlerimi Geri Verin, Lefkoşa (1999), s.69-117) Zekâ Bey’e yapılanlara da değinmiş ve Ercüment Yavuzalp’ın olayları anlatış şeklini eleştirerek şunları yazmıştı:

“Zekâ Bey’in aday olmayı kabul etmesi, Kıbrıs Türk toplumu ve Rum tarafında bomba gibi patlamıştı. Olay Türkiye’de ve dünyada yankılar uyandırmıştı. Dr.Küçük adaylığını koymamayı bile düşünmüş, bunu çevresine söylemişti. Yerli ve yabancı basın mensupları Zekâ Bey’in evine akın etmişti. Tanıdığı dünya çapındaki hukukçular ve politikacılar, başarı mesajları yollamaya başlamışlardı. Rumlar ise hem memnun, hem de tedirgindiler. Kimi çevreler telaş ve korkuya kapılıyor, kimisi de yeni taktikler uygulamayı tasarlıyordu. Rumlara göre Zekâ Bey, birdenbire ortaya çıkmış, ya da çıkarılmış bir kimsedir.

          Bunca zamandır ortada görülmüyordu. Politik geçmişi olmayan bir insanın adaylığını koymasının altında yeni bir Türk taktiği yatabilirdi...

Dr.Küçük cephesinde ise Denktaş’ı istemeyenler, Zekâ Beyin adaylığı karşısında birdenbire Denktaşçı oldular ve Ankara’da sürgünde, av partilerinde zevkli yaşam süren bir kişi olarak eleştirdikleri Denktaş’a sarıldılar. Ta New York’a kadar mesajlar yolladılar! O sırada Denktaş, New York’tadır. Zekâ Bey doğa aşığı bir kişiydi. Köyden, halktan, topraktan hiç korkmamıştı. Hangi görevde, hangi mevkide bulunursa bulunsun köyü Bladanisso’ya sık sık gider, tarlasında, bahçesinde uğraşır, köylülerle birlikte çalışır, sade ama gerçek bir yaşamın tadını doğayla haşır neşir olmakla bulurdu. Adaylık kararını verdikten sonra birkaç gün düşünmek için köyüne gider. Çalışma programını sakin kafayla orada çizmeye çalışır. Ne var ki, döndüğünde kendisini kötü bir sürpriz beklemektedir. Bu arada TC Lefkoşa Büyükelçiliği Maslahatgüzarı Ercüment Yavuzalp ve Bayraktar harekete geçmiş, Dr.Küçük lehine Ankara’ya mesajlar gönderilmiş, hiç kuşkusuz Ankara’dan da bu yolda mesajlar daha önce Elçiliğe iletilmişti. Onlar bu hareketi ve seçimleri demokrasi açısından değil, milli dava, birlik ve beraberlik açısından görüyorlar, ırmaktan geçerken at değiştirmek istemiyorlardı. Bu nedenle köyden Lefkoşa’ya dönen Zekâ Beyi hiç de nazikane olmayan davranışlarıyla Büyükelçiliğe çağırırlar. Elçilikten Zekâ Beyin damadı Başsavcı Oktay Feridun Beye telefon gelir: Zekâ Beyin Elçiliğe gelmesini istiyoruz. Kayınpederini acele al da gel!”

Zekâ Bey, gerçekten damadı Oktay Feridun Beyi de yanına alarak Elçiliğe gider. Oktay Beyin hukukçu, avukat ve başsavcı olduğu, yüksek görevler yaptığı, çok saygın, dürüst bir kişi olduğu bilindiği halde Elçiliğe böyle nezaket kurallarına uygun düşmeyen biçimde çağrılması üzüntü yaratır. Zaten Ercüment Yavuzalp’in pek çok önyargılı ve eksiklerle dolu, taraf tutan “Kıbrıs Yangınında Büyükelçilik adlı 1993 yayımı anılarında bu durum fazlasıyla sezilmektedir. (...)

Ercüment Yavuzalp ve Bayraktar Yardımcısı Erdinç Bey nazik olmayan biçimde, gece yarısı, uygunsuz bir zamanda ve saatte Zekâ Beyi ve damadı, zamanın başsavcısı Oktay Feridun Beyi tam bir diktatörce huzuruna çağırıp, hakaretamiz baskılarda bulunur, adaylığını geri çekmeye zorlar. Zekâ Bey olgun, onurlu bir kişilikte, halkın bütün kesimlerinin kendisini göreve çağırmasıyla, bu şerefli görevi üstlendiği, bir vatandaş olarak halkına borcu olduğunu, bu milli görevden kaçmasının doğru olmayacağını, huzursuz olan halkın umutlarını kıramayacağını, onları bir kaosun içine atamayacağı, insan haklarını, demokratik kuralları anlatırsa da karşısındaki diktatör görevliler sert sözler ve davranışlarla Zekâ Beyin direncini kırmaya çalışırlar.

Zekâ Beye bütün söyledikleri şudur: Birlik beraberlik bozulacak. Kıbrıs Türkleri parçalanacak. Mücadele gücü zayıflayacak. Dava yara alacak. Rumların ekmeğine yağ sürülecek. Rumların seçime gitmelerinin amacı, aslında Cumhurbaşkanı Muavinliği makamını hukuken ortadan kaldırmak içindir. Dr.Küçük seçilmezse, bu iş bitmiş olacaktır. Seçim normal bir zamanda yapılmış olsa haklısınız. Toplum bu aşamada bir seçim kargaşası yaşayamaz. Bu nedenlerle tek adayla, Dr.Küçük ile seçimlere gidilmesi uygun görülmektedir.(...)

Saatler gece yarısını çoktan geçmiştir. Zekâ Bey hiç de nazik olmayan söz ve davranışlarla, bir suçlu gibi Elçilikte baskı altında, hem de Başsavcı olan damadının gözleri önünde adaylıktan vazgeçirilmeye zorlanmaktadır.

Yavuzalp istemektedir ki, Zekâ Bey şöyle bir açıklama yapsın:

“Çok adaylı seçimin, bu aşamada toplumumuz için zararlı olacağı kanaatine vardım. Bu nedenle adaylıktan vazgeçiyorum.” Zekâ Bey hukuk adamıdır, buna yanaşmaz. Bir elçinin görevinin böyle baskılar olmadığını da bilir. Çok sevdiği Anavatanın elçisinin bu duruma düşmesinden, ya da düşürülmesinden derin üzüntü duyar. Davranışları, konuşması, uslubu diplomatik kuralların dışına çıkmış bir elçinin, diktatörce çırpınışlarına dayanamaz. Bu basitlik karşısında Zekâ Bey şöyle der: “Bana iki gün müsaade edin. Düşünüp size kararımı bildireyim.”

Zekâ Bey ve damatlarıyla ertesi gün bizzat konuştum ve Zafer gazetesi için flaş bir haber çıkarmaya çalıştım. Yazılmamak koşuluyla Yavuzalp ile yaptığı konuşmaları öğrendim. Bana herhangi bir demeç vermedi, ancak temaslarına devam edeceğini söylemekle yetindi. Ve “Sabredin, birkaç güne kadar bazı açıklamalarda bulunacağım” dedi.

Salih Çelebioğlu ile birlikte 27 Ocak 1968, Cumartesi gününün Zafer gazetesini bağlamış, baskıya vermek üzereydik ki, Zekâ Bey ile Dr.Küçük’ün açıklamaları geldi. Baskıyı hemen durdurduk. “Son Dakika: Seçim yok. Karar dün akşam geç saatlerde açıklandı” başlığı altında yazılan açıklamaları yayınladık. Dr.Küçük’ün ise kendi gazetesi Halkın Sesi’nde bir gün önce (26 Ocak 1968) New York’ta bulunan ve kendisini destekleyen Denktaş ile Osman Örek’in ortaklaşa yaptıkları “Vatan, millet, Sakarya, birlik, beraberlik” havalarında ve Dr.Küçük’ten sonra sırada biz varız anlamında verdikleri uzun bir demeci manşetten yayımlamıştı. Bu demecin arkasında yine Ercüment Yavuzalp ile Ankara vardı. (Anılarında gizlemiyor.)

Denktaş sürgünden geldiğinde kendisine sordum: “Tam, Dr.Küçük halkın oylarıyla düşürülüyordu, nereden icap etti de lehine ta New York’tan demeç yolladınız?”

Denktaş’ın yanıtı şu olmuştu: “Ansızın Ankara’dan bir mesaj geldi. Dr.Küçük tehlikede. Seçilme şansı hiç yok. Osman Örek ile durumu değerlendirdik, mesajı yolladık!”

           Bu olaylar, bu açıklamalar, bu mesajlar, bu baskılar gösteriyordu ki, mevcut ekip dışında Kıbrıs Türklerine seçme ve seçilme hakkı yoktu.” (agy, s.97-102)

           “Zekâ Beyin adaylığı ve yapılan baskılar aslında utanç verici yüzkarası bir davranıştır. Düşünebiliyor musunuz, Zekâ Bey Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne seçilmiş bir yargıçtır. Yapılan baskı sırasında yanında bulunan da damadı Başsavcı Oktay Feridun Beydir. Böyle olduğu halde Ercüment Yavuzalp “Kıbrıs Yangınında Büyükelçilik” adlı kitabında, 1984’te ölmüş olan Zekâ Beyi, 1993 yılında eksik ve yanlış bilgilerle kötülemektedir. Üstelik Elçi iken yaptığı baskıları normal bir davranışmış gibi övünerek anlatıyor. Sanki de Türkiye’nin Kıbrıs’ta yabancı elçiliğini yapmıyor, Türkiye’yi temsil etmiyor, olağanüstü yetkilere sahip Şırnak Valisi gibi davranıyor. Oturup demokratik seçimleri savunacağına, Ankara’yı ikna edeceğine, demokrasi isteyen halka ve adaylara baskı yapıyor, onları adaylıktan vazgeçirmeye çalışıyor, seçimlere gidilmemesi için uğraşıyor. Belki de bu yüzden olacak, daha sonraki günlerde Denktaş için yapılan protesto mitinginde, bir grup tarafından Elçilik binasında taşlanacaktır. Kimbilir belki de taşlanan ilk ve son TC Büyükelçisi olacaktır.” (agy, s.104-105)     

           İşte bu ülkenin demokrat bir hukukçusuna bile, yukarıda anlatılan olaylar yaşatılabilmiştir. Gerisini düşünmek sayın okuyucunun hayal gücüne bırakılmıştır.  

 (Afrika gazetesi, 10-11-12 Kasım 2003)