21 Aralık 2014 Pazar

BÖLÜNMÜŞ KENTLER: LEFKOŞA DENEYİMİ

                                                 
 Lefkoşa kenti, Bronz Çağı’nın başladığı MÖ 2500 yılından bu yana iskan edilmiş olup, önceleri Lidra adıyla anılmış ve MÖ 280’de 1. Ptolome’nin oğlu Lefkotheon (Leucus) tarafından yeniden inşa edilmiş; 10. yüzyıldan başlayarak Lefkosia (Lefkoşa) adını almıştır. Kıbrıs’ın Bizans İmparatorluğu’na katıldığı 965 yılından beridir de Kıbrıs adasının başkentidir.

MAHALLELER YANYANAYDI
 
           Osmanlılar Kıbrıs adasını 1571’de fethedip, adaya Anadolu’dan müslüman nüfus yerleştirdikten sonra, adadaki yerel Hıristiyan nüfusa yeni bir etnik-dinsel unsur katılmış oldu. Gerek ada sathında, gerekse Lefkoşa’da iskan edilen müslümanlar, daha çok adayı yöneten Venediklilerin terkettikleri köy ve semtlerde iskan edilmişti. Osmanlı yönetiminde de başkent olarak kalan Lefkoşa, adayı fetheden 12 Osmanlı generalinin adını taşıyan 12 mahalleye ayrılmıştı. Örneğin Arab Ahmet Paşa, İbrahim Paşa, ya da Mahmut Paşa Mahalleleri gibi. Daha sonra Lefkoşa’daki mahalle sayısı 24’e çıktı. Bu mahalleler, zaman içinde, o bölgede yaşayan Müslüman veya Hıristiyan toplumların ibadet yerleri olan cami veya kiliselerin çevresinde oluşmuşlardı. Bu durumda bir cami veya mescidin yanında, bir kilise bulunabiliyordu. Örneğin Baf Sokağı’ndaki Dükkanlarönü Camiinin arkasında Ermeni ve Katolik Kiliseleri veya Ayluka Kilisesinin yanında Akkavuk Mescidi, ya da Faneromeni Kilisesi’nin yanında 1951’e kadar kullanımda olan Araplar Camisi yer almaktaydı.  Lefkoşa’nın bazı mahallelerinde, Müslüman Kıbrıslı Türkler çoğunluk nüfusu oluştururken, bazılarında da Hıristiyan Kıbrıslı Rumlar çoğunluktaydı. Arab Ahmet ve Karamanzade Mahallelerinde ise çoğunluk Kıbrıslı Ermenilerdeydi. Lefkoşalılar, o yıllarda daha çok surlar içinde ve hangi din veya etnik kökenden olursa olsun, içiçe veya yanyana yaşamaktaydılar.
1946 yılında İngiliz Sömürge Yönetimi tarafından yapılan nüfus sayımında, Lefkoşa’nın nüfusu 34,485 kişi olarak saptanmıştı. Nüfus dağılımı ilk defa müslüman ve müslüman olmayan şeklinde değil de, etnik kökenine göre Türk, Rum, Ermeni, Maronit veya Latin olarak belirlenmişti. Bir başka deyişle, Lefkoşa’da 1946’da 20,768 Kıbrıslı Rum, 10,330 Kıbrıslı Türk ve 3,387 de diğer etnik kökenliler olmak üzere, toplam 34,485 kişi yaşamaktaydı. Bunlardan 24,967’si surlar içi denen bölgede kalırken, 9,518 kişi de Köşklüçiftlik, Yeni Kapı ve Yeni Şehir Mahallelerinde yaşamaktaydı.

 
İLK BÖLÜNME 1956’DA

Kıbrıs Rumların oluşturduğu EOKA yeraltı örgütünün, İngiliz Sömürge Yönetimine karşı tedhiş hareketlerine başladığı 1 Nisan 1955 tarihinden sonra, Lefkoşa’da yaşayan insanların huzuru gittikçe bozulmaya başladı. EOKA’cıların Vasilya’daki Kıbrıslı Türk köylülere saldırması ve iki Rum EOKA’cıyı takip eden bir Kıbrıslı Türk polisin öldürülmesi ile adada toplumlararası gerginlik arttı ve çatışmalar başladı. Bunun üzerine İngiliz Sömürge Yönetimi, Lefkoşa’da 26 Nisan 1956 günü öğleden sonra saat 5’den, ertesi gün sabah 4’e kadar sokağa çıkma yasağı ilan ederek, şehri ilk defa kuzey ve güney olmak üzere dikenli tellerle ikiye ayırdı. Halkın Sesi gazetesi, 27 Nisan 1956 tarihli nüshasında şöyle demekteydi:   “Yasağın kaldırıldığı 11 saat esnasında şehir, Batı ve Doğu Berlin gibi, Kuzey ve Güney Lefkoşa tarzında iki kısma ayrılmış, Baf Kapısı’ndan Mağusa Kapısı’na kadar devam eden sokak tamamen kapanmıştır.”

Gazete, bir gün sonraki nüshasında da şu haberi veriyordu:  “Lefkoşa’nın Türk mahallelerinde evi, yazıhanesi veya mağazası bulunan Rumlar, bu mahallelerden uzaklaşmak için Rum semtlerinde yer aramağa başlamışlardır.”

Gazeteci Fevzi Ali Riza da, 3 Ekim 1956 tarihli Hürsöz gazetesinde çıkan makalesinde “Rum semtindeki sokağa çıkma yasağı Türkleri de etkiliyor” diyerek, şöyle devam etmekteydi:  “Mağusa Kapusundan Tahtakaleye kadar olan kısmında 1800 ve Ömerye, Aysava ve Ayyanni mahallesinde ise 800 kadar Türk vardır. Bu hesaba göre Tabakhane ve Nevbethane ile Karamanzade mahallelerinde oturan Türkler dahil değildir. Bunların da 400 kadar olduğu nazarı itibara alınacak olursa, bugün  3000 kadar ırkdaşımız, tedhiş ve tedhişçilerle birlikte olan Rumlarla birlikte aynı cezaya tabi tutuluyorlar demektir ki bu, adalet ve insaf kaidelerine asla uygun değildir.”

Hürsöz gazetesi, 17 Ekim 1956 tarihli nüshasında “Kıbrıs’ın bir Türk ve bir Rum bölgesine taksimi Amerika’da tetkik ediliyormuş” manşetini kullanarak, Atina gazetelerinin, Kuzey’in Türklere, Güney’in de Rumlara verileceğini, 60 bin Rumun ayrılarak kendi bölgelerine göç edeceğini yazdığını aktarmaktaydı. Haberi, New York Times gazetesinin muhabiri Londra’dan bildirmekte olup, bu projenin Londra’da tetkik edilmeğe başlandığı ve Vaşington’da da büyük alaka topladığı duyurulmaktaydı.

12 Kasım 1956’da İngiliz Sömürge Yönetimi yaptığı bir açıklamada, Türk ve Rum maarif işlerinin tamamen ayrıldığını  ve her iki cemaatın maarif işlerinin aynı cemaata mensup birisinin teftişine tabi olacağı ilan etmişti. Aralık ayı içinde önce Türk memurlar, ardından da Türk doktor ve diş hekimleri ayrı bir cemiyet kurduklarını açıkladılar. Ayın sonunda da Türkiye Başbakanı Adnan Menderes, “büyük bir fedakarlık olarak adanın taksimini kabule hazır olduğunu” açıkladı. 

Bozkurt gazetesi, 3 Haziran 1957 tarihli nüshasında, Kıbrıs Türktür Partisi’nin bir toplantısı ardından Lefkoşa ve diğer kazalardaki Türk Belediye azalarının toptan istifa ettiklerini duyurdu. Türk üyeler, 2 Mart 1958’de ayrı belediyeler kurmak için mücadele kararı aldılar ve 16 Haziran 1958’de Dr.Tahsin Salih Gözmen Lefkoşa Türk belediye başkanı olarak Kıbrıs Türk liderliği tarafından görevlendirildi. Ardından diğer kazalarda da ayrı Türk belediyeleri oluşturuldu.

7 Haziran 1958 akşamı Lefkoşa’daki Türk Konsolosluğu’na bağlı Haberler Merkezi’ne TMT üyeleri tarafından bir bomba kondu ve bu kışkırtma eyleminin ardından Lefkoşa’daki karma mahallelerde yaşayan Kıbrıslı Rumların ev ve dükkanları ateşe verildi. 12 Haziran’da İngiliz polisi tarafından düzenlenen Gönyeli’deki bir başka kışkırtma olayı sonunda 8 Kıbrıslı Rum, Türkler tarafından öldürüldü.   Haziran 1958’de, 600 Kıbrıslı Rum aile, Türklerle yanyana yaşadıkları mahalleleri terk etmek zorunda kaldı. Ayasofya Camii yanındaki Belediye Pazarı’ndaki Rum manav ve bakkalların dükkanları yağma edildi. 26 Haziran 1958’den itibaren pazar yeri, artık Türklerin denetimi altına girmiş ve İngiliz sömürge yönetimi bu eyleme göz yummuştu.

İki yıl önce, 1956’da çizilen Lefkoşa’nın taksim çizgisi, Baf, Ermu ve Mağusa Sokaklarından geçmekteydi. İngiliz Sömürge Yönetimi, 1958 yaz aylarındaki toplumlararası çatışmalar sırasında da aynı hat üzerinden Lefkoşa’yı kuzeyde Türk ve güneyde Rum olmak üzere iki bölgeye ayırdı. Mason-Nixon hattı diye anılan bu çizginin bir benzeri, tarihte ilk defa ABD’deki Maryland ve Pennsylvania eyaletleri arasındaki sınır anlaşmazlığı sırasında kullanılmıştı.

 
İKİNCİ BÖLÜNME 1963’DE

Ada 1960’da bağımsızlığına kavuştuğu zaman Lefkoşa’nın toplam nüfusu 45,629 kişi idi. Lefkoşa’da 21 Aralık 1963’da başlayan toplumlararası çatışmaların ardından da aynı taksim hattı, yeşil bir kalemle çizildiğinden, günümüze kadar gelen “Yeşil Hat” oluşmuş oluyordu. Başkent Lefkoşa’yı ikiye bölen ve 6.4 km uzunluğunda olan bu çizgi, 1974’deki savaştan sonra adanın bütününe yayılan 180 km’lik bir ateşkes hattına dönüştürüldü ve İngiliz-Amerikan emperyalizminin adamızı taksim planının somutlaşmasında da rol oynadı.

 
BAŞKENT YANINDA ADANIN DA TAKSİMİ 1974’DE  

Bilindiği gibi 1960’da kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti devletinin bağımsızlık, egemenlik ve toprak bütünlüğü, üç NATO ülkesi olan Birleşik Krallık, Yunanistan ve Türkiye tarafından garanti edilmişti. Ama Yunanistan, 15 Temmuz 1974’de Kıbrıs’ın yasal hükümetine karşı faşist bir darbe düzenleyince, bundan 5 gün sonra 20 Temmuz 1974’de Türkiye, Kıbrıs Türk toplumunu koruma gerekçesiyle adaya askeri bir müdahalede bulundu. Birleşik Krallık da, sadece adadaki egemen üs toprağını koruma altına alarak, olanlara seyirci kaldı ve dış bir askeri gücün adanın kuzey kısmında kalan %37’lik bir bölümünün işgal etmesine engel olmadı.

Türkiye’nin iki askeri harekâtı sonunda çizilen ateşkes veya taksim hattı, adayı Lefkoşa üzerindeki yeşil hattın doğu ve batıya doğru uzatılması sonucu, adamız kuzey ve güney Kıbrıs olmak üzere ikiye ayrıldı. 170 bin Kıbrıslı Rum taksim çizgisinin güneyine, 45 bin Kıbrıslı Türk de taksim çizgisinin kuzeyine göçmek zorunda bırakıldı. Türkiye, adanın kuzeyindeki 35 bin kişilik askeri bir gücün işgali altındaki bölgeye, Cenevre Sözleşmesine aykırı olarak Anadolu’dan nüfus aktardı ve 1983’de burada KKTC adında ayrı bir devlet ilan edildi. 40 yılı aşkın bir süredir Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuzey toprakları, bir sömürge haline getirilmiş olup, AİHM’nin tanımladığı şekilde Türkiye’nin bir alt yönetimi olarak yönetilmektedir.  

1974 SONRASINDAKİ İLK TEMASLAR

1974’den sonra kuzeyde toplanan Kıbrıslı Türkler ile güneyde yaşayan Kıbrıslı Rumlar arasındaki temaslar, BM Barış Gücü askerleri aracılığıyla sürdürülmüştür. Çeşitli vesilelerle ülke dışında örgüt temsilcilerinin buluşmaları olmuşsa da, Kıbrıslı Türklerin sendikal örgütü DEV-İŞ, ilk defa 18 Ekim 1978’de Dünya Sendikalar Federasyonu’nun Lefkoşa’nın Rum kesiminde yaptığı toplantıya katılmak üzere, PEO’nun davetlisi olarak Lefkoşa’nın Rum kesimine geçti. İki sendika, 10 ve 11 Temmuz 1979’da, yine Lefkoşa’daki ara bölgede, Ledra Palas Otel’de buluşarak, gerek Kıbrıs sorunu, gerekse bazı Kıbrıslı Türk işçilerin Kıbrıs Sosyal Sigortalar Dairesinden emekli aylıklarını almaları konusunu görüştü ve Aralık 1989’dan itibaren çeklerin verilmesine başlandı.

Lefkoşa’nın Türk ve Rum Belediye Başkanları, kentin kanalizasyon sisteminin yenilenmesi için ilk defa buluşup, 25 Eylül 1978’de bir anlaşma imzaladılar. Kıbrıslı Türk ve Rum gazeteciler ise, ilk defa 10 Temmuz 1979 günü Ledra Palas Otel’de buluştular. Lefkoşa’nın kanalizasyon sistemini birleştirme amacıyla her iki taraftan Mühendis ve Mimar Birliklerinin ilk defa toplanması da  17-22 Mayıs 1982’de gerçekleşti.

Daha sonra, Kıbrıslı Türk gazeteci ve politikacılar ile eşlerinden oluşan 30 kişilik bir heyetin 27 Aralık 1984 gecesi Lefkoşa’daki Hilton Otel’de yapılan Kıbrıs Gazeteciler Birliği’nin Noel Balosuna katılması kamuoyunda büyük yankı yapan olaylardandı. Rauf Denktaş’ın oğlu Raif Denktaş ile Dr.Küçük’ün oğlu Mehmet Küçük’ün de konuklar arasında olması bu temasa olan ilgiyi artırmıştı.

Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin Strazburg’da yapılan toplantılarında tanışan Rum ve Türk siyaset adamları da, ilk defa 1987’de DİSİ Milletvekili Yannis Matsis’in konuğu olarak Lefkoşa’nın Rum kesimine geçtiler ve CTP’den Naci Talat ve Ergün Vehbi ile TKP’den İsmail Bozkurt ve Alpay Durduran, bir gece Hilton Otel’de konakladılar.

SIRADAN İNSANLARIN İLK BULUŞMASI

1974 olaylarından sonra iki toplumdan gelen sıradan Kıbrıslıların ilk buluşması ise, BM Barış Gücü’nün Nobel Barış Ödülü’nü alması dolayısıyla, Lefkoşa’daki Ledra Palas Otel’de 24 Ekim 1988 günü düzenlenen törende gerçekleşti. İkinci kitlesel buluşma ise, yine aynı otelin bahçesinde 16 Nisan 1989’da Uluslararası Öğrenci Birliği tarafından örgütlendi. Her iki toplantıya yaklaşık 100 Kıbrıslı Türk izin alıp katıldı ve Kıbrıslı Rum yurttaşlarıyla görüş alış verişinde bulunma olanağını buldu.

10 Mayıs 1989’da ilk defa Prag’da buluşan Kıbrıslı Türk ve Rum siyasal parti yetkilileri, 10 ve 17 Haziran 1989’da Ledra Palas Otel’de buluşarak, günümüze kadar gelen aylık toplantılarının temelini attılar.

“Bağımsız ve Federal Kıbrıs için Temas Grubu” adı verilen bir ortak siyasal hareket ise, önce Mart 1989’da Batı Berlin’de, daha sonra da ara bölgede, 24 Eylül 1989’da Ledra Palas Otel’de toplandı. Bu örgütlenme, ilerici Kıbrıslı Rum ve Türklerin, Türk yeraltı örgütü TMT’nin 1958’deki ilk tedhiş dalgasından sonra ilk defa gerçekleşiyordu. Temel ilkelerimizi ve görüşlerimizi kamuoylarımıza duyurduk ve sonra da, “Kıbrıs’ta federalizm” konusu üzerine hazırlanmış olan her iki taraftan yazılı bildirileri tartışmak üzere buluştuk. “Bağımsız Kıbrıs” konusunu inceleyecek zamanımız olmadı ve Ledra Palas’ta ancak üç defa toplanabildik.

18 Aralık 1989’da Kıbrıslı Tıbbi Profesyonellerin İşbirliği Komitesi’ni 12 Kıbrıslı Türk ve 34 Kıbrıslı Rum hekimle birlikte oluşturduk. 15 Ocak 1990 günü 4 Kıbrıslı Rum hekim arkadaş, Lefkoşa Türk Devlet Hastanesini ziyaret etti. Ama Şubat 1990’da Leymosun’da yapılan Uluslararası Kanser Sempozyumuna Kıbrıslı Türk hekimlerin katılmasına izin verilmedi.  

Bağımsız ve Federal Kıbrıs için Temas Grubu olarak, birçok siyasal, kültürel, tıbbi ve sosyal toplantı düzenledik. Örneğin Kıbrıslı Türk muhalif liderler A.Durduran, M.Akıncı ve Ö.Özgür, Mağusa Kapısı Kültür Merkezi’nde düzenlediğimiz üç ayrı etkinlikte, ilk defa Kıbrıslı Rum dinleyicilere hitap etme olanağını buldular. Ama bu ortak etkinliklerden en çok ses getireni, Aziz Nesin’in Kıbrıs Yazarlar Birliği’nin çağrısı ile 17-19 Aralık 1990 tarihlerinde Lefkoşa’yı ziyaret etmesi ve kuzeye geçerek burada iki defa halka açık toplantı düzenlemesiydi.

 
TEMASLARA KONAN YASAK 

Kıbrıs Türk liderliği, gerçek federal sistemin ilkeleri hakkında kamuoyunu aydınlatma çalışmalarımıza karşıydı. Bir süre sonra geçiş izinlerimizi vermemeye başladılar. Bilindiği gibi Kıbrıs Türk liderliği, Kıbrıs Türk toplumuna taksim fikrinin aşılandığı 1958’den beri, Kıbrıs’ta yaşayan iki ana toplum olan Kıbrıslı Türkler ile Kıbrıslı Rumlar arasında dostluk fikrine karşı olagelmişlerdir.

6 Mayıs 1991’de Temas Grubu Hareketimizden 4 kişilik bir heyet, resmi olarak geçiş izinlerini veren sorumlu dairenin bağlı olduğu Dışişleri Bakanı Kenan Atakol’u ziyaret etti. Bakan bize, Kıbrıslı Rum   yurttaşlarımızla her buluştuğumuzda, Kıbrıs Rum basınının bizim, “işgal altındaki bölge”den geldiğimizi yazdığını ve bizim de “işgal” altında yaşamadığımıza dair birşey söylemediğimizi ifade etti. Ben, Atakol’a Hareketin Kıbrıslı Türk koordinatörü olarak “işgal” değerlendirmesini, Kıbrıs’ta bir gerçek olarak kabul ettiğimi söyledim. Biz Bakanlık’tan ayrıldıktan sonra, Kenan Atakol, bu olayı Rauf Denktaş’a rapor etti. Denktaş da “Türk Barış Kuvvetleri”nin komutanına bir mektup yazarak, bana ve o ziyarette bana eşlik eden diğer üç kişiye asla geçiş izni verilmemesini bildirdi.

 
AVRUPA İNSAN HAKLARI KOMİSYONU’NA YAPILAN İKİ BAŞVURU

13 Mayıs 1991’de Bağımsız ve Federal Kıbrıs için Temas Grubu Hareketi’nin Kıbrıslı Türkler Komitesi, Strazburg’daki Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komisyonu’na, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin “Kıbrıs Türk makamları” aleyhine bir şikayette bulundu. Bu başvuru, Kıbrıs Türk liderliğini öfkelendirdi ve basında bize karşı tepki koydu. Komisyon, Kıbrıs hükümetinin “Sözleşme’nin 1. maddesine göre, Kıbrıs’ın kuzeyindeki Kıbrıs Türk makamlarının eylemlerinden sorumlu tutulamayacağı”na karar verdi ve başvurumuzu kabul edilemez bulduğunu açıkladı. (Başvuru No.18270/92, Ahmet Cavit An ve diğerleri, Kıbrıs’a karşı, 8 Aralık 1991)

3 Şubat 1992 tarihli ve “KKTC Sağlık Bakanlığı”ndan aldığım bir mektupta, “KKTC Bakanlar Kurulu tarafından alınmış ve benim Kıbrıslı Rumlarla temasımı yasaklayan bir karar”ın bulunduğu bana bildirildi.

7 Mayıs 1992’de, KKTC Başbakanı’na bir mektup yazarak, yukarıda sözü edilen mektuptaki Bakanlar Kurulu kararının içeriği hakkında bana bilgi verilmesini talep ettim. Ama hiçbir yanıt almadım.

29 Mayıs 1992’de Türkiye Dışişleri Bakanlığına bir protesto mektubu gönderdim, o da yanıtsız kaldı. 18 Mayıs 1994’de “KKTC Dışişleri ve Savunma Bakanlığı, Konsolosluk ve Azınlık İşleri Dairesi”nden aldığım bir mektupta, 19 Nisan 1994 tarihli izin talebinin bana verilmeme gerekçesi olarak, “Güney’de bulunduğum zaman “devlet aleyhinde propaganda yaptığım” için “güvenlik nedenleri ve kamu yararı” gerekçesiyle bana izin verilmediği bildirildi.  

24 Eylül 1989 ile 8 Eylül 1992 tarihleri arasında, ben, hem kendi adıma, hem de Hareket’in Kıbrıslı Türk üyeleri adına, Dışişleri Bakanlığı’na 87 defa başvurarak, “Yeşil Hat”tı geçip Ledra Palas Otel’e veya Lefkoşa’nın Kıbrıs Rum kesimine geçmek için izin istedim. Sadece 15 defa olumlu yanıt alabildim.

Reddedilen başvurular arasında, 9 Mayıs 1992’de Lefkoşa Uluslararası Havaalanı’nda BM Barış Gücü tarafından düzenlenen “Bahar Şenliği” ve 29 Haziran 1992’de BM Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin örgütlediği iki toplumlu tıbbi seminere katılmam da vardı. Ayrıca, 17 ve 24 Mayıs 1992’de, aynı makamlar, Hareketimiz tarafından Lefkoşa’nın kuzeyinde düzenlenen bir toplantıya Kıbrıslı Rumların katılması için izin vermeyi reddetti. Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komisyonu’na bu durumları şikayet etmek için bir yol bulmaktan başka bir şansım kalmamıştı.      

BM Göçmenler Yüksek Komiserliği (UNHCR) tarafından düzenlenen iki toplumlu tıbbi seminerlere başvuran bütün hekimler gidebiliyorken, sadece bana izin verilmiyordu. Siyasal görüşlerim nedeniyle ayrımcılığa tabi tutuluyordum. Bu şekilde 5 tıbbi seminere katılmam engellendi.

İşte AİHK’una ikinci başvuruyu 8 Eylül 1992’de mesleki gelişmeme engel olunması nedeniyle yaptım. (Başvuru No.20652/92) O sıralar  Rum kesiminde özel izin almış 1500'den fazla Kıbrıslı Türk çalışmaktaydı. Ben de Lefkoşa'nın Rum kesimindeki bir özel hastanede iş bulmuştum ve zamanın ABD Büyükelçisi Robert Lamb'ın da aracı olmasına rağmen, askeri ve sivil makamlar bana  çalışma ve geçiş izni vermediler. Bana karşı uygulanan bu ayrımcılık, 1993 yılında yayımlanan ABD Dışişleri Bakanlığı'nın Kongre Dış İşleri Komitesi'ne sunduğu yıllık raporda da yer aldı.    

Öte yandan da 1993 yılından başlayarak, ABD Büyükelçiliğinin himayesinde düzenlenen Conflict Resolution gruplarının toplantılarına katılan yüzlerce Kıbrıslı Türke, sürekli geçiş izinleri sağlanmıştı. Ama onların temaslarına da Aralık 1997'den itibaren yasak kondu.

            23 Eylül 1989 ile 28 Ekim 2002 tarihleri arasında gerek Lefkoşa’daki ara bölgede, gerekse Lefkoşa’nın Rum kesiminde düzenlenmiş 58 siyasal, 47 kültürel, 25 tıbbi ve 17 sosyal toplantıya katılmak için yaptığım toplam 147 başvurudan ancak 25’ine olumlu yanıt verilirken, 122’sine olumsuz yanıt verildi.

 
AİHM KARARI VE GEÇİŞ KAPILARININ AÇILMASI      

AİHK’na yaptığım 2. başvuru ile ilgili karar, 20 Şubat 2003’de açıklandı. AİHM, Türkiye’yi işgal gücü olarak suçlu buldu ve bana 15,000 Avro manevi tazminat ve 4,715 Avro da yargı masrafı ödeme cezasına çarptırdı.     



Radikal gazetesi, Ledra Palas barikatının geçişlere açılmasından bir hafta sonra (30 Nisan 2003) şu haberi verdi:

“KKTC ve Rum Kesimi'ne göre, geçişin serbest bırakıldığı 23 Nisan'dan pazartesi akşamına dek, kuzeye geçen Rumların sayısı 80 bini, güneye geçen Türklerin sayısı 30 bini bulurken, Rumlar KKTC ekonomisine pazartesi akşamına dek 2.5 milyon dolar (4.2 trilyon TL) girdi sağladı.

            3 Nisan 2008’de Ledra Sokağı (Lokmacı) geçiş kapısının açılması ile 1974’den beri teması kesilmiş olan Lefkoşa’nın Rum ve Türk çarşıları da birbiriyle birleşmiş oldu.

 
2003-2013 ARASINDAKİ DÖNEMDE TEMASLARIN GETİRDİĞİ YARARLAR

Taksim Hattı üzerinde açılan toplam 7 geçiş kapısının kullanıldığı 10 yıl boyunca, yani 23 Nisan 2003 ile 23 Nisan 2013 tarihleri arasında Kıbrıslı Rumlar tarafından adanın kuzeyine yaklaşık 8 milyon geçiş gerçekleştirilirken, Kıbrıslı Türkler tarafından da adanın güneyine 14 milyon geçiş gerçekleştirildi.

Rakam fazla görünmesine karşın, düzenli olarak kuzeyi ziyaret edenlerin bütün Kıbrıslı Rum nüfus içindeki oranı %10-15 civarındadır. Yapılan bir araştırmaya göre, Kıbrıslı Türklerin %35’inin en az bir Kıbrıslı Rum arkadaşı varken, bu oran Kıbrıslı Türk arkadaşı olan Kıbrıslı Rumlar için sadece %15’dir. Herşeye rağmen, Kıbrıs Türk liderliğinin “Türklerle Rumlar birarada yaşayamaz” şeklindeki propagandasının geçerli olmadığı ortaya çıkmıştır. Kıbrıslı Rumların önemli bir kısmı, adanın kuzeyinde Türk askerinin işgali sürdükçe kuzeye geçmemekte kararlıyken, bir kısmı da geçiş kapılarında kimlik gösterme zorunluluğuna karşı çıkmaktadır. İki toplum arasında güvenin kurulması için, yapılacak daha çok iş vardır.  

            Kıbrıs Türk Ticaret Odası’nın 2004-2013 yılları arasında tuttuğu istatistiklere göre, Yeşil Hat Tüzüğü kapsamında Kuzey Kıbrıs’tan Güney Kıbrıs’a toplam 70 milyon 774 bin 356 Avro’luk satış yapıldı. En çok satılan mal türleri sebze, meyva ve çeşitli çekirdek türleri idi.

            1 Temmuz 2004 ile Aralık 2012 tarihleri arasında, Kıbrıslı Türkler güney Kıbrıs’ta kredi kartıyla yaklaşık 135 milyon Avro tutarında alış-veriş yaparken, Kıbrıslı Rumlar ise Kuzey Kıbrıs’ta yaklaşık 54 milyon Avro harcarken, Türkiye’de de 23 milyon Avro harcadılar.

            Taksim çizgisi üzerinden geçiş kapılarının açılmasından sonra, toplam 9 bin Kıbrıslı Türk, Kıbrıs Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığı’ndan sağlık kartı alarak, güneydeki devlet sağlık hizmetlerinden parasız yararlanmaya başladılar. Kıbrıslı Türk hastaların teşhis ve tedavisi için harcanan para, 2003 ile 2012 yılları arasında toplam 49 milyon Avro tutarken, parasız verilen ilaçların değeri 3 milyon Avro idi. Güney Kıbrıs’ta tedavi gören Kıbrıslı Türklerin  %75’i kronik hastalardı. Örneğin Lefkoşa’nın Rum kesimindeki Onkoloji Merkezinden 1988 ile 2012 yılları arasında 965 Kıbrıslı Türk kanser hastası parasız sağlık hizmeti aldı. Kıbrıs Nöroloji ve Genetik Enstitüsü’nde 2000-2011 yılları arasında toplam 9,927 defa Kıbrıslı Türk hastalar, ayaktan ve yatılı tedavi gördü ve bu hizmetler için toplam 1 milyon 10 bin 797 Avro harcandı.

2011 yılında Lefkoşa’da surlar içinde kuzeyde 51,836, güneyde de 55,014 kişi olmak üzere toplam 106,850 kişi yaşarken, Lefkoşa Büyükşehir Belediye sınırları içinde kuzeyde 61,378, güneyde de 239,277 kişi olmak üzere toplam 300,655 kişi yaşamaktaydı. Bu kentin insanlarının karşılıklı temasının önüne konan bütün siyasal ve askeri engellerin kalkması gerekmektedir.

Dünyadaki tek bölünmüş başkent olarak kalan Lefkoşa’nın yeniden birleşmesi ve adadaki askeri işgal durumunun sona erdirilerek, Kıbrıs sorununun adil ve kalıcı bir çözüme bir an önce ulaşmasını diliyorum.

 
(Bu metin, Kıbrıs Türk Tabipleri Odası’nın Lefkoşa’da 20 Aralık 2014’de düzenlediği “Sağlık Hizmetlerinin Sunumu ve Finansmanı, Bölünmüş Kentler ve Avrupa’da Sendikacılığın Durumu Sempozyumu’nda Dr. Ahmet Cavit An tarafından okunmuştur.)

23 Kasım 2014 Pazar

AHMET AN’LA ÖZEL RÖPORTAJ

(Yeni Düzen gazetesi, 6 Eylül 2014, Gaile Eki, Sayı:282)

(NOT: Metinden de anlaşılacağı gibi, 5. soruya verdiğim yanıtın CTP ile ilgili bölümü, yazı kurulu tarafından sansürlenerek verilmemiştir. Buraya o bölümü de -bold ve italik yazıyla- aktarıyorum.-A.An)

Bu hafta Gaile dergisi olarak ülkemizin son dönemde yetiştirdiği en üretken araştırmacı yazarlarından, Kıbrıs’ta İsyanlar ve Anayasal Temsiliyet Mücadelesi (1571-1948), Kıbrıs’ta Fırtınalı Yıllar (1942-1962), Kıbrıs Nereye Gidiyor? Kıbrıslı Türklerde Sınıf Sendikacılığından Etnik Sendikacılığa Geçiş ve İşçi Muhalefeti (1944-1960), TMT’nin Kurbanları gibi nice önemli eserler veren Ahmet An’la keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. İyi okumalar dileriz...

1. Yazılı tarih geleneğinin güçlü olmadığı bir ülkede, bu alanda çalışmaya nasıl başladınız? Araştırma programınız neyle başladı? Neye doğru evrildi? Çalışmaya başladığınız konuları neden çalışmak istediniz? Çalışma programınızı neye göre oluşturdunuz?

Yüksek öğrenim için 1969’da İstanbul’a gittiğim zaman, üniversitede o sıralar çok yoğun olarak gündemde olan sol dünya görüşü ve eylemleri ile tanıştım. 12 Mart 1971 askeri darbesinden sonra, izlediğim yayınlar üzerindeki baskılar ve yaşanan ortam, beni daha da kamçıladı. Türkiye solu ile basınının Kıbrıs sorununa bakışını öğrenmek üzere, kütüphanelerde eski gazete ve dergileri taradım, kitaplar okudum.

Edindiğim birikimlerden hareketle, ilk makalelerimi 1972 yılı sonunda Yeni Ortam gazetesinde yayımladım. Haziran 1974’de kurulan Türkiye Sosyalist İşçi Partisi (TSİP)’nin yayın organları olan Kitle gazetesi ve İlke dergilerinde Kıbrıs sorunu ile ilgili araştırma yazılarım çıktı.

Belli bir araştırma programı izlemedim. Yaşadığımız güncel olaylar içinde, bazı tarihsel konuların araştırılması ve Kıbrıs sorununun geçmişindeki bazı gerçekleri, Türkiye sol kamuoyuna aktarma isteğim, yazılarımın konularını oluşturdu. Kıbrıs’a döndükten sonra yayımlanan kitaplarımın hepsi de bir boşluğu doldurmak amacıyla kaleme alındı.

2. Türkiye aleyhine AİHM’de dava açan ilk Kıbrıslı Türksünüz. Kıbrıs’ta siyasi cinayetler gibi hassas konuları araştırarak nasıl bir varoluş deneyimlediniz? Türkiyeli otoriterlerle aranız nasıl oldu?

1975 yılında Tıp Fakültesi’nden mezun olduktan sonra, İsviçre’nin Basel kentinde ve Londra’da bir yıl süreyle kalıp, 1974’deki savaştan sonra AKEL’in federasyon tezini benimsemesi ve Kıbrıslı Türklerle ilgili geçmişteki politikaları konusunda araştırmalar ve Kıbrıs Türk Demokrasi Derneği’nde siyasal çalışmalar yaptım. 1958’deki TMT terörü nedeniyle Londra’ya göç etmek zorunda bırakılan Kıbrıslı Türk ileri arkadaşlardan, sözünü ettiğiniz siyasi cinayetlerle ilgili birinci elden bilgiler aldım. Alman Demokratik Cumhuriyeti’nde kaldığım beş yıl sonunda çocuk hastalıkları uzmanı oldum. 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra Avrupa’ya göç eden TSİP yetkilileri ile siyasal çalışmalarda bulundum ve bu süre içinde Dünya Barış Konseyi, Uluslararası Kıbrıs ile Dayanışma Komitesi gibi kuruluşlarla temaslar kurarak, ilerici Kıbrıslı Türklerin görüşlerini olabildiğince geniş kesimlere duyurmaya çalıştım. Eylül 1982’de Kıbrıs’a döndükten sonra da, Kıbrıs sorununu işleyen resmi tarih görüşü dışındaki yazılarımı buradaki çeşitli gazete ve dergilerde de sürdürdüm.

AİHM’nde kazandığım davayı (Djavit An vs Turkey, Application No.20652/92) anımsattığınız da iyi oldu. Çünkü geçiş kapılarının yaklaşık 30 yıldan sonra açılmasının, bu dava sayesinde olduğu, bu davada Türkiye’yi savunan kişi olan KKTC eski Başsavcısı Zaim Necatigil’in 2005’de Ankara’da yayımladığı “Kıbrıs Uyuşmazlığı ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kıskacında Türkiye: Avrupa İnsan Hakları Komisyonu ve Mehkemesi’nde Kıbrıs Rum Yönetimi ve Kıbrıslı Rumlar Tarafından Türkiye Aleyhine Getirilen Davalar” başlıklı kitapta vurgulanmaktadır (s.190). Türkiye’nin bana bakış açısını artık siz tahmin edebilirsiniz.

3. İhsan Ali, Derviş Kavazoğlu, Ahmet Berberoğlu, Faiz Kaymak, Nevzat Karagil, Hakim Zekâ Bey gibi Kıbrıs Türk tarihinin önemli tarihsel kişileri ile ilgili yazdınız. Bu kişiler arasında kendinize örnek aldığınız birisi var mı? Varsa neden?

“Kıbrıs Türk Basın Tarihi”ni yazmak üzere eski gazetelerimizi tararken, sizin saydıklarınız dışında daha birçok, önemli hizmetlerde bulunmuş Kıbrıslı Türkün varlığından haberdar oldum ve çoğu, matbaacı M.Akif tarafından kaleme alınmış olan bu yaşamöykülerini “Kıbrıs’ın Yetiştirdiği Değerler” başlığı altında iki ayrı kitapta topladım. “Kıbrıs Türklerinin Siyasal Tarihi (1930-1960)” adlı 700 sayfalık çalışmamda da, 1950’lerde oluşan ve adamızın taksim edilmesinden yana olan Dr.Küçük-Rauf Denktaş liderliğinden önce yapılmış siyasal kavgalara yer verdim. Özellikle liberal demokrat ve sosyalist görüşteki Kıbrıslı Türklerin, baskı ve sindirme politikalarına karşı verdikleri mücadeleler, genç kuşaklar tarafından bilinmemektedir. “Geçmişini bilmeyen, geleceğini de kuramaz” diye bir veciz söz vardır. O nedenle, toplumumuzda verilen demokrasi mücadelesinde örnek alınacak birçok kişilik vardır ve genç kuşaklar bunları mutlaka okuyup, öğrenmelidir, diyorum.

4. Kıbrıs tarihinde işlenen dört (Ayhan Hikmet, Ahmet Muzaffer Gürkan, Derviş Ali Kavazoğlu ve Kutlu Adalı) siyasi cinayetin failleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Adlarını saydığınız dört değerli aydınımız da, ne yazık ki toplumumuzda demokrasinin kökleşmesini istemeyen iç ve dış güçlerin maşaları tarafından öldürülmüşlerdir. Bu siyasi cinayetlerin failleri hakkında hiç de iyi şeyler düşünmediğim açıktır. “TMT’nin Kurbanları” adlı kitabımda topladığım yazılarla, bu değerli insanları anarak, onları genç kuşaklara tanıtmayı amaçlamıştım.

5. 1974’den sonra siyasi süreçte CTP ve TKP’yi ayıran nokta tam olarak neydi? Ekonomi politikaları ve siyasi rejim konusunda TKP ve CTP’nin temel tezleri neydi?

Ben makalelerimde, o yıllardaki CTP’yi sol sosyal demokrat, TKP’yi de sağ sosyal demokrat olarak nitelendirmiştim. CTP, dış politikada, AKEL’e yakın bir çizgi izlerken, TKP’deki sol kanat, başta SSCB olmak üzere sosyalist ülkeler topluluğunu “revizyonist” diye nitelendirmekteydi. 1975’deki askeri işgalin yardımıyla oluşturulan KTFD’nin, 1983’de KKTC’ye dönüşmesine her iki parti de onay vermiş ve Rauf Denktaş’ın Kurucu Meclis ve yeni devlet anayasası marifetiyle iktidarda kalmasına yol açmışlardır. İç politikada ise, her ikisi de, sürekli iktidar partisi olan UBP’ye muhalefet yaparak, iktidara geldiklerinde, kendilerinin devleti daha iyi yönetecekleri öne sürmekteydiler. Yani ekonomik politika olarak da devlet kapitalizmini savunmaktaydılar.

Ne var ki gerek TKP, gerekse CTP, iktidara geldikleri zaman, iç ve dış politikalarında herhangi bir köklü değişikliğe gitmemişler ve var olan ayrılıkçı yapıyı sürdürmüşlerdir.

Kıbrıslı dergisinin Nisan 1998 tarihli (Sayı:32) nüshasında yer alan “İkisi de sosyal demokrat, şimdi ne olacak?” başlıklı makalemde işaret ettiklerim, sorunuzun bir bölümüne yanıt verebilir:

“Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP)'nin Sosyalist Enternasyonal'e üye olmak için başvurması ardından, 18 Ocak 1998 günü yaptığı olaylı Olağanüstü Kurultayında, programında bir değişiklik yaparak "CTP sosyalist bir partidir" cümlesini yazması ile ülkemizde sosyal demokrasiyi benimseyen Kıbrıs Türk partilerinin sayısı ikiye çıkmış oldu.

Yıllardır Stalinci geleneğin gölgesinde, kendisini "emekçi halkın kitle partisi" diye tanıtan, daha sonra bu tanımlamayı programından silerek, bir süre "kırmızı" rengi terkedip, "yeşil"lenen CTP, yeni genel başkanının ağzından ideolojik yapı değişikliğini "CTP için her renk aynıdır" şeklinde değerlendirmişti. Bir TV söyleşisinde eski genel başkan Özker Özgür, "Marksist" olduğunu açıklayınca, yeni genel başkan Mehmet Ali Talat da "Marksist-Leninist" olduğunu açıklayıverdi. Demek ki hala daha sidik yarışındalar.(...)

Şimdi gelelim CTP'nin, Toplumcu Kurtuluş Partisi (TKP) ile olan siyasal farklılıklarına. Bu soruyu, TKP Genel Başkanı Mustafa Akıncı şöyle açıklıyor:

"Şimdi belki soru, "aranızda ne fark var" değil de "ne fark kaldı" şeklinde olabilir. Çünkü CTP ile TKP arasında öteden beri ciddi ideolojik bir fark var. Belki CTP kendi ideolojik iç sıkıntılarını ilk defa bu kadar dışarıya yansıtmaya başladı. Bu bilinen bir olgu idi, ama CTP siyasi yelpazedeki yerini sosyal demokrat bir çizgi olarak nitelendirmedi hiçbir zaman.Örneğin CTP tarihte son zamanlara gelene kadar Sosyalist Enternasyonal üyeliğini düşünmedi şimdiye kadar. Ben öyle bir mesaj almadım şimdiye kadar. Neden Sosyalist Enternasyonal'dan bahsediyorum, çünkü Sosyalist Enternasyonal sosyal demokrat partilerin bir arada bulunduğu bir platformdur. CTP parti programında belli olmasa bile Sovyetler Birliği ile daha sağlıklı bir diyaloğu olduydu. Batı dünyası kurumlarıyla karşılaştırıldığında, dolayısıyla arada çok büyük bir fark olduğu sadece bu ideolojik bağlamdan bile belli oluyor. Şimdi bu CTP içindeki son gelişmeler bu partiyi hangi noktaya götürür onu bilemem. O benim işim değil, kendi parti örgütlerinin yöneticilerinin üyelerinin kararlarıyla oluşacak bir olgudur. Ancak bizim temelde Kıbrıs sorununa ilişkin bir söylemimiz var ki o konuda da ayrı düşünüyoruz CTP ile...2. DP-CTP Hükümeti kurulurken bize resmen teklif geldi. Orda yaptığımız tartışmalarda bir kere daha net olarak ortaya çıktı ki bizim söylemimiz epey farklılaşıyor CTP ile."

Akıncı, 2 Şubat (1998) günü Kıbrıs gazetesinde çıkan söyleşisinde daha sonra, ayrıntıya girerek, KKTC'nin devlet olarak varlığını savunma, kendi para birimini basma, çözüm çerçevesi ortaya çıkmadan AB'ye üyelik görüşmelerine katılmama gibi konularda CTP'den nasıl ayrıldıklarını anlatmaktadır. Anlaşılan bir süre daha, CTP ve TKP ayrı kulvarlarda koşmayı sürdürecekler ve enerjilerini şoven ve tutucu sağ kanat leyhine harcayacaklardır. Böylece Kıbrıslı Türk sosyal demokratların birliği bir başka bahara ertelenmiş olacaktır.”

6. Kıbrıs siyasi tarihinde en fazla sahip çıkılması gereken geleneğin hangisi olduğunu düşünüyorsunuz?

Doğaldır ki Kıbrıs siyasi tarihindeki sol ve demokrat geleneğe sahip çıkılmalıdır. Toplumumuzda demokratik hakların kazanılması için, örgütlü halk güçleri yüz yıla yakın bir zamandır mücadele vermektedir. İngiliz sömürge döneminde, yöneticilerden mevki kaparak veya zamanın Kıbrıs Türk liderliğinin koruması altına girerek, eski görüşlerini terk edenler olduğu gibi, TMT’nin devletleşmesinden sonra da, Kıbrıs sorunundaki resmi Türk görüşünü benimseyerek, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin taksim yoluyla ortadan kaldırılmasına hizmet edenler de olmuştur. Sol gösterip, sağ vurma geleneği hep, topluma ihanet edenlerin gittiği yol olmuştur. Bunların korkmadan teşhir edilmesi, dürüst politikacıların öne geçmesi için kaçınılmaz bir görevdir.

7. Kıbrıs Türk Solunun bugün geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Hangi noktalarda eleştiriyorsunuz?

Kıbrıs Türk solunun bugün geldiği nokta (ki bu Kıbrıs Rum solu için de geçerlidir), büyük bir başarısızlık örneğidir. Muhalefette iken verilen sözlerin, iktidara gelince tutulmaması, sol politikanın inandırıcılığına indirilen büyük bir darbe olmuştur. Çalışan halkın değil de, sömürü ve talandan yana olanların çıkarlarını savunan bu partiler, uyguladıkları sermaye yanlısı neo-liberal politikalarla geniş kitlelerin politikadan kopmasına yol açmışlar, kendi parti yandaşlarına haksız kazançlar sağlayarak, kurulu düzenin devamına hizmet etmişlerdir.

8. Kıbrıs’taki yeni kuşağa ilişkin ne düşünüyorsunuz? İzinizden gitmek isteyebilecek genç araştırmacılara önerileriniz nelerdir?

Yeni kuşağın önemli bir bölümü, politikadan uzak durmaktadır. Hazır yemeye alıştırılmış
ve geleceğe ilişkin planları olmayan, günübirlik bir yaşam sürmektedir. Azınlıkta kalan bir bölüm ise, toplumumuzun içine düşürüldüğü çıkmazın nedenlerini sorgulamakta ve geleceğe ilişkin görüşler geliştirmektedir. İşte bu kesim, benim umudumdur. Onlara, daima sorgulayıcı olmalarını öneriyorum.
Unutturulan geçmişimizi tüm ayrıntıları ile öğrenmeye çalışmalarını, hatalardan dersler çıkarmalarını ve günümüzü iyi tahlil ederek, geleceğe ilişkin bir politika geliştirmelerini ve bu doğrultuda örgütlenmelerini öneriyorum. Gelecekte, ya sosyalist bir dünya düzeni kurulacak, ya da barbarlığa dönüş olacaktır. Onların tercihinin ezilen ve sömürülen halklardan yana olacağına inanmak isterim.


 

31 Ağustos 2014 Pazar

ECEVİT’İN ÖNERİSİ VE FEDERASYON


Bilindiği gibi enosisçiler ve taksimcilerin çatışması sonucu, Aralık 1963’’te yeniden alevlenen Kıbrıs sorununa bir çözüm bulmak amacıyla, 24 Haziran 1968’de başlatılan toplumlararası görüşmelerde hedef, barışçı yollardan “bağımsız, egemen ve üniter devlet” esaslarına dayanan bir anlaşmaya varmaktı. 3 Temmuz 1972’de yeniden ve bu kez anayasa uzmanlarının katılımı ile genişletilmiş olarak başlatılan Beşli Görüşmelerde, iki yıla yakın bir süre içinde taraflar, yasama, yürütme ve yargı konularında anlaşmaya varmışlar ve uzun tartışmalara yol açan bölgesel yönetim konusunda bir çözüm bulunması için Türk ve Yunan anayasa uzmanlarına görevler verilmişti. Anlaşmazlığa yol açan polis ve mahkemeler konularında uzlaşmaya varılmasından sonra, 1974 yılı içinde anlaşma metninin imzalanması beklenmekteydi.
Türkiye’de CHP’nin MSP ile koalisyon yaparak iktidara gelmesi ve hükümet programında “Kıbrıs sorununun çözümü için federal devlet şeklinin” önerilmesi ile 2 Nisan 1974’de toplumlararası görüşmeler kesintiye uğradı. Kıbrıs Türk Yönetimi Başkanı Rauf Denktaş da ayrı bir Türk devletinin ilan edileceği yolunda konuşmaya başlamıştı. Rum toplumunun görüşüne göre, Türkiye’nin, görüşmelerin 1968 yılından beri üniter devlet temelinde yürütülürken, aniden federal devlet tezine yönelmesi ve zamanın Başbakanı Bülent Ecevit’in ağzından bunu dile getirmesi, görüşmelerin temelini yıkmış ve devamını da gereksiz kılmıştı.

Üç ay sonra 15 Temmuz 1974’de faşist Yunan Cuntası ve Kıbrıs Rum kesimindeki askeri güçleri eliyle Başkan Makaryos’a karşı düzenlenen başarısız darbe girişimi ve 20 Temmuz’da Türkiye’nin Kıbrıs’a karşı askeri müdahalesi ile oluşturulan de fakto durum, 16 Ağustos 1974’de, yani Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluşundan 14 yıl sonra, ada topraklarının kuzeyde Türk ve güneyde Rum bölgesi olmak üzere ikiye taksim edilmesine yol açtı.
Kıbrıs’taki faşist cuntanın başına getirilen Nikos Sampson, 1981 yılında Atina’daki Eleftheri Ora gazetesinde tefrika edilen anılarında şöyle yazmaktaydı:

“İhanetin sorumluları, aylarca önce Ecevit’le bir araya gelmiş ve kendisiyle anlaşmaya varmışlardı. Kıbrıs’a müdahalesine karşılık ihanetin sorumluları Türklere Girne kasaba ve ilçelerini önermişlerdi. Bu, Kıbrıs sorununun kesin şekilde çözümlenmesi çerçevesinde düşünülecekti. Böylece Girne, Türklerin 1963’den beri denetimlerinde bulundurdukları Lefkoşa kasabasının kuzey kesimi ile birleştirilmiş olacaktı. Anlaşmaların bu çerçevesi içerisinde ihanetin sorumluları, Türkiye Başbakanı Ecevit ile nüfus mübadelesi de yapmak üzere anlaşmış ve federal çözüm bulunması konusunda mutabakat sağlanmıştı.” (aktaran Samson’un Anıları, KTFD Enformasyon Dairesi Yayınları, Şubat 1983, s.81-82)
13 Şubat 1975 günü KTFD’nin ilan edilmesi üzerine, 20 Şubat-12 Mart tarihleri arasında yapılan BM Güvenlik Konseyi toplantılarında, bütün üyelerin hassasiyetle üzerinde birleştikleri nokta, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığı, toprak bütünlüğü ve bağlantısızlık siyasetine saygı gösterilmesi esası olmuştu.

30 Aralık 1975’de Milliyet gazetesine verdiği bir demeçte, “İki bölgeli federasyon tezinin kabul edilmemesi durumunda Kıbrıs Türk toplumu bakımından tek çarenin Türkiye ile birleşmek olduğunu” açıklayan Rauf Denktaş, 1976 yılı içinde yaptığı çeşitli açıklamalarda böyle bir durumda, bağımsız bir Türk devletinin kurulması yoluna gidebileceğini belirtmişti. 12 Temmuz 1976’da açıklanan ilk UBP hükümetinin programında ise, Kıbrıs’ta bağımsız ayrı bir Türk devleti ilan etme hakkı saklı tutulmuştu. (Milliyet, 13 Temmuz 1976)
15 Kasım 1983’de KKTC’nin ilan edilmesi ile, Kıbrıs Cumhuriyeti ile olan bağlar tamamiyle kopartılmış oluyordu. 18 Kasım günü kabul edilen BM Güvenlik Konseyi’nin 541 No’lu kararında KKTC ilanının yasadışı olduğu ve geri alınması gerektiği vurgulanarak, BM Genel Sekreterinin bir an önce toplumlararası görüşmeleri başlatması isteniyordu. 10 Eylül 1984’de başlatılan bu görüşmeler, çeşitli zorlu aşamalardan geçerek, 26 Şubat 1990’daki Denktaş-Vasiliyu zirvesine kadar getirildi. Bir anlaşma taslağının imzalanması beklenen bu görüşmede, Rauf Denktaş’ın şimdiye kadarki çerçevenin dışına çıkarak, Kıbrıs Türk toplumu için ayrılma hakkı talep etmesi, zirveyi akamete uğrattı.

5 Mart 1990 günü yazılı bir açıklama yapan Kuzey Kıbrıs fatihi ve günümüzün DSP Genel Başkanı Bülent Ecevit, şu görüşü öne sürdü: “Bir ara çözüm olarak KKTC yalnızca dış ilişkileri ve dış güvenliği bakımından Türkiye’ye bağlı, fakat rejimi kendisi belirleyen ve tüm içişlerini kendi bildiği gibi yürüten bir özerk devlet durumuna gelebilir. Tabii böyle bir ara çözüm, ancak Kıbrıs Türk halkınca demokratik bir halk oylamasıyla uygun bulunursa yürürlüğe girmelidir.”
Rauf Denktaş, “üzerinde düşünülmesi gereken gerçekçi bir yaklaşım” olarak nitelendirdiği bu öneri hakkında şöyle demiştir: “Türkiye’nin elçiliklerinde, Kıbrıs’ın temsilciliğini de yürütmek ve böylelikle dünyaya girmek akıl işidir, mantık işidir. Aleyhimizde yaratmış oldukları bir durumun gereğidir. Bu anlaşma yapılabilir ve yararlı olduğu görüşündeyim.” (Kıbrıs, 7 Mart 1990)

UBP Genel Başkanı ve Başbakan Derviş Eroğlu da, Ecevit’in önerisini memnunlukla karşıladığını ve UBP’nin kurulduğu gün Kıbrıs’ta ayrı bir Türk devleti kurma düşüncesiyle yola çıktığını açıklamıştır.
Öte yandan Rum basınında 11 Mart 1990 günü çıkan ve “Corriera della Sera” adlı İtalyan gazetesinden aktarılan bir habere göre, 8 Mart’ta New York’ta İtalyan Başbakanı Andreotti ile BM Genel Sekreteri de Cuellar arasında yapılan bir görüşmede, de Cuellar Andreotti’ye “Kıbrıs’ın bir bölümü, Türkiye’nin Puerto Riko’su olamaz” demiştir.

Aslında Ecevit’in yaptığı öneri ile BM Genel Sekreteri de Cuellar’ın benzetmesi birbirini tamamlamaktadır. Ünlü Karayipler Denizi’ndeki Adaların en doğusunda yer alan Puerto Riko adası ile ABD arasında, KKTC ile Türkiye arasında olması önerilen ortak devlet ilişkisi aynen söz konusudur. 1898 yılından beri adayı işgali altında tutan ABD’ye ait olan Puerto Riko adası üzerinde yaşayan 3 milyon insan, 1917’den beri ABD vatandaşı sayılmaktadır. 1948 yılında kendi valisini seçme hakkına kavuşan Puerto Riko, 1952 yılında yapılan bir referandumla kendi anayasasını onaylamış ve ABD Kongresi tarafından da kabul edilen anayasası ile bu ada devletçiğine ABD’ye bağlı serbest bir devlet statüsü tanınmıştır. Puerto Rikolular’ın ABD Kongresi’nde temsilcileri yoktur ve federal vergi ödememektedirler. Ecevit’in önerdiğine benzer şekilde, Puerto Riko’nun savunma ve dış politikasından ABD hükümeti sorumludur. 23 Temmuz 1967’de yapılan halk oylaması sonucunda seçmenlerin yüzde 61’i ABD ile ortak devlet statüsünün devamını isterken, yüzde 39’u da ABD ile tamamen birleşmeden, yani ABD’nin 51. eyaleti olmaktan yana görüş belirtmişti. 1972 yılında yapılan seçimlerde ise, 1940’dan beri iktidarda olan Halkçı Demokrat Parti ile Yeni İlerici Parti, yüzde 95 oyu toplayarak, ABD ile sürekli birleşme taraftarı politikanın egemenliğini kanıtlamışlardı. 1968 yılında başlayan Puerto Riko’nun bağımsızlığı yanlısı hareket ise baskı altında tutulmaktadır.
Tekrar Bülent Ecevit’in önerisine dönersek, şu görüşle karşılaşırız: “Bu öneri, federal çözümü gündemden kaldırmayacak ve engellemeyecektir. Tam tersine Kıbrıs Rumlarının geçmişe dönüş hayallerini sona erdireceği için federal çözümü belki de kolaylaştıracaktır.” Görüldüğü gibi, burada da 1964 yılından beri Türkiye’nin Kıbrıs sorununda yürütmekte olduğu ikili politika ve sahtekârlık ortadadır. Hatırlanacaktır, zamanın Türkiye Başbakanı İsmet İnönü “Muahede hükmü dahilinde bulunmak için resmi ağızdan taksim sözü ile değil, federasyon şekli ile münakaşaya başladık” diyerek, Türk politikasının hedefinin adayı taksim etmek olduğunu açıklamıştı. (Nihat Erim, Bildiğim ve gördüğüm ölçüler içinde Kıbrıs, Ankara 1975, s.427-428)

Nitekim Nisan 1977’de Viyana’da Rum tarafına sunulan ilk yazılı Türk önerilerinden, son olarak 26 Şubat 1990’da New York’ta sunulan 27 sayfalık belgeye kadar olan dönemde egemen olan görüş, federasyon maskesi altında Kıbrıs’ta iki ayrı devletin kabulünü dayatmak olmuştur. Madalyonun öteki yüzündeki gerçek ise, 1974 Temmuz’undan beri pratik olarak Kuzey Kıbrıs’ın Türkiye’nin bir vilayeti olarak işlem gördüğüdür. Rum tarafını federasyon istemiyor diye suçlamak, Türk tarafının kendisinin istemediğini karşı tarafa yakıştırmasıdır. Federasyon diye diye bugün varılan aşama, Kuzey Kıbrıs’ın Türkiye’nin Puerto Riko’su haline gelmesinin dünyaca kabul edilmesi talebidir. 16 yıldır askeri güce dayanılarak sürdürülen bu de fakto durum, uluslararası hukuk kurallar, BM Kuruluş Bildirgesi ve Helsinki Nihai Senedi’ne ters düştüğünden de jure olarak kabul edilemez. Kıbrıs adasının birleştirilmesi, ancak uluslararası hukuk kurallarına saygı göstererek, gerçek bir federal devletin kurulması için yapıcı tutum içine girmekle olasıdır. Konfederal öneriler, ya da Türkiye Cumhuriyeti ile KKTC arasında federasyon oluşturma önerileri, barışa hizmet etmez. Ancak Türkiye’nin Kıbrıs adası üzerindeki şoven ve yayılmacı emellerine hizmet eder. 1974 yılında adanın taksimi kastedilerek federal devlet tezine dönüş, 1964’de İnönü’nün çizdiği hedefi bir kez daha açığa çıkarırken, bugünkü uzlaşmaz Kıbrıs Türk liderliğinin de stratejisini ve federasyondan ne anladığını ortaya sermektedir. Gerçek federalistler ile Kıbrıs’ın bağımsızlık, egemenlik, toprak bütünlüğü ve bağlantısızlığını savunanlar, bu stratejinin yanlışlığını ve barış düşmanı yönünü sürekli olarak gündemde tutmak zorundadırlar.

(Bu makalenin Rumca çevirisi, Ahmet An imzasıyla 20 Mayıs 1990 tarihli Embros gazetesinde yayımlanmıştır.)



EMPERYALİZM, KIBRIS CUMHURİYETİ’Nİ ORTADAN KALDIRMA PLANLARINDAN VAZGEÇMİYOR


Emperyalist güçlerin, Kıbrıs halkının İngiliz sömürge yönetiminden kurtulduğu 1960 yılından bu yana, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırmak için sürekli olarak çaba gösterdikleri bilinmektedir. Aynı güçlerin adayı tekrar kendi denetimleri altına sokup, NATO’nun Ortadoğu’daki saldırgan politikasında bir sıçrama tahtası olarak kullanma isteklerinden vazgeçmedikleri, geçtiğimiz ay içinde ortaya çıkarılan yeni bir komplo hareketi ile bir kez daha doğrulanmıştır.
NATO’cu çevreler, dört yıldır kuzey bölümünü işgalleri altında tuttukları Kıbrıs adasında, eski Acheson Planı’na uygun olarak ikili enosisi gerçekleştirmek ve böylelikle sorunu bir an önce “çözümlemek” amacı ile Kıbrıs Cumhurbaşkanı Kipriyanu’nun devrilmesini hedef almışlardı. Hükümet sözcüsünün yaptığı açıklamaya göre, darbe teşebbüsü, bir grup eski EOKA-B üyesi ile faşist güçleri destekleyip, finanse eden bazı Batı Alman çevreleri tarafından düzenlenmişti. Nitekim darbe teşebbüsü ile ilişkisi olduğu saptanan Federal Almanya’nın Lefkoşa’daki eski elçi yardımcısı Paul Kurbjuhn, Kıbrıs’ın içişlerine karıştığı nedeniyle derhal sınırdışı edilmiştir. Alman diplomat, bu yılın başlarında görevinden ayrıldığı halde, yurduna dönmemiş, Kıbrıs’ta kalarak yıkıcı faaliyetlerine devam etmişti. Yapılan açıklamada ayrıca Kurbjuhn’un yabancı politikacılar ve çeşitli haberalma servisleri ile yakın ilişkide bulunduğu bildirilmiştir.

Atina’da yayımlanan Kathimerini gazetesi ise, darbe teşebbüsünün gerici Alman Hıristiyan Sosyal Birliği (CSU)’nin ileri gelen çevreleri tarafından finanse edildiğini yazmıştır.
Hatırlanacağı gibi Makaryos da, 1977 yılı Şubat ayında bir Yunan gazetesinde çıkan demecinde, federal Almanya Başkanı Schmidt’in kendisi ile yaptığı bir görüşme sırasında Cumhurbaşkanlığı görevinden çekilmesini ve sadece dini görevi ile uğraşmasının daha doğru olacağını söylemekten kaçınmadığını açıklamıştı.

Kıbrıs sorununa, emperyalist güçlerin bölgedeki çıkarlarına uygun bir “çözüm” bulmayı amaçlayan yıkıcı faaliyetlere Alman neo-nazileri yanında İsrail Siyonistlerinin de destek oldukları, son komplo olayında ortaya çıkmıştır. Sağcı bir Rum futbol takımını çalıştırmakta olan İsrailli ajanın, Alman diplomat ile ilişkide olduğu saptanmış ve o da aynı şekilde sınırdışı edilmiştir.
Bu yılın Nisan ayı içinde Kıbrıs polisi tarafından ele geçirilen suikast ve saldırı planları ile ilgili olarak bir açıklamada bulunan AKEL Genel Sekreteri Papayuannu, daha o zaman, bu planların gerisinde Alman ve İsrailli ajanlar ile cunta kalıntılarının olabileceğini belirtmiş, 14. Parti Kongresi’nde yaptığı konuşmada ise, ABD ve NATO’nun hâlâ Acheson Planı’na uygun olarak ikili enosisi amaçladığını bir kez daha dile getirmişti. 

Kıbrıs sorununun barışçı bir şekilde çözümlenmesini engelleyen emperyalist güçlere Alman neo-nazi ve intikamcılarının katılması, yeni bir olay değildir. 1960 yılında bağımsızlığın ilanından sonra EOKA’cı Rum faşistler İngiliz askeri üsleri üzerinden silahlandırılırken, TMT’ye mensup Türk faşistler de Bonn’daki Hitler generallerinden Gehlen’in “Bundes Nachrichten Dienst”i tarafından silah, cephane ve para yardımı ile 1963 olaylarına hazırlanıyordu.
Faşist Alman ve Türk gizli servisleri arasındaki “yakın işbirliği”, daha 1943 yazında SS Dış Ülkeler Casusluk Dairesi Başkanı Walter Schellenberg ile Türk askeri gizli servisi şefi arasında imzalanan anlaşmada şekillendirilmişti.

1964 yılı başında Kıbrıs hükümeti istihbarat kaynaklarının eline geçen bir belgeye göre, Ağustos 1962’de Kiel’den yüklenmiş bir gemi Mağusa’daki bir İngiliz askeri bölgesine, her biri en az yarım ton ağırlığında olan 45 büyük kasa içinde silah ve cephane getirmişti. Nitekim 1963 çarpışmalarında TMT üyelerinin Batı Alman malı silah ve mermi kullandıkları saptanmıştır.
Aradan geçen 15 yıl içinde emperyalist güçler, yıkıcı emellerinden vazgeçmemişlerdir. AKEL Genel Sekreteri Papayuannu, 1974 yazında Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makaryos’a karşı düzenlenen CIA damgalı darbe girişiminin dördüncü yıldönümü nedeniyle Lefkoşa’da düzenlenen yığınsal mitingde yaptığı konuşmada da Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlık, egemenlik ve toprak bütünlüğünü yıkmaya yönelik komploların devam ettiğini söyleyerek, halkı uyanık olmaya çağırmıştır.

Öte yandan emperyalistlerin adayı taksim etme planlarına hizmet eden kukla KTFD’nin başı Denktaş ise, ABD Başkanı Carter’den aldığı direktiflerle barış meleği kılığına girmekte, sorunun “çözümü” yolunda “yeni öneriler” getirmektedir. Ambargo görüşmeleri öncesinde yapılan ve Maraş’ın BM yönetiminde 35 bin Rum göçmeni için yerleşime açılması ile ilgili öneri, gerici güçler ile cunta kalıntılarının desteklediği Kleridis’in emperyalist planlara karşı direnen Rum demokrasi cephesini bölme çabaları, ortaya çıkarılan son darbe teşebbüsü, Yunanistan’daki gerici çevrelerin ikili enosis üzerinde yayın yapmaları, hep emperyalist ve NATO’cu “çözüm planları”nın birer parçasını oluşturmaktadır.
Fakat Kıbrıs’ın bağımsızlığı, egemenliği, toprak bütünlüğü, üs ve askerden arındırılması için mücadele vermekte olan barış ve demokrasi güçleri, her türlü emperyalist çözüm formülüne karşı durmaktadır. Başta Sovyetler Birliği olmak üzere diğer sosyalist ülkeler, dünyanın öteki ilerici ve anti-emperyalist güçleri, Kıbrıs halkının haklı mücadelesi ile politik, moral ve maddi dayanışma içindedir. Sonunda Kıbrıslılar kazanacaktır.

(Bu yazı, İstanbul’da yayımlanan sosyalist Kitle dergisinin 8 Ağustos 1978 tarihli nüshasında-Sayı:222- imzasız olarak yayımlanmıştır.)

PEO 1 MAYIS’TA KIBRISLI TÜRK İŞÇİLERLE DAYANIŞMA İÇİNDE


1 Mayıs Uluslararası İşçi Sınıfının Savaş ve Dayanışma gününde, Kıbrıs işçi sınıfının en ileri sendikal örgütü olan 35 binden fazla üyeli Tüm-Kıbrıslılar İşçi Federasyonu (PEO), Kıbrıslı Türk işçi ve çalışanlara seslenerek, onlara toplumlararası dostluk ve işbirliği mesajı göndermiştir.
1920’lerde başlayan ve Tüm-Kıbrıslılar İşçi Komitesi (PSE)’nin öncülüğünde gelişen Kıbrıs sendika hareketi, 13 Kasım 1941’de PEO’nun kurulması ile örgütlenmesini geliştirmiştir. İngiliz sömürge yönetiminin ekonomik ve politik baskılarına karşı savaşarak, Türk ve Rum Kıbrıslı işçilerin haklarını savunmuş olan PEO, 1952 Kasım’ında Kıbrıslı Türk işçiler için özel bir büro kurmuş, Rum işçilere kıyasla örgütlenme düzeyi düşük olan sınıf kardeşlerinin, PEO çatısı altında örgütlenmesini sağlamıştı. 1954 yılında PEO’ya bağlı Kıbrıslı Türk işçilerin sayısı 1,500’ü aşarken, Türk işçi lideri Ahmet Sadi, PEO Merkez Yönetim Kurulu üyeliği ile Türk Bürosu sekreterliğine seçilmişti. Lefkoşa, Leymosun ve Mağusa Kaza Yönetim Kurullarında da profesyonel Kıbrıslı Türk sendikacılara yer verilmişti. Türk işçileri aydınlatmak üzere sosyal sigorta, sendika özgürlüğü, madencilerin çalışma saatleri gibi önemli konularda birçok Türkçe broşür yayınlanmıştı. Ayrıca aylık olarak çıkarılan Türkçe İşçi Bülteni’nin, 1955 yılında sömürge yönetiminin olağanüstü durum ilanı ile kapatılan ilerici Türk gazetesi İnkılapçı’nın Yazı İşleri Müdürü Fazıl Önder’in yönetiminde haftalık olarak çıkması kararlaştırılmıştı.

Fakat Türk ve Rum işçilerin ortaklaşa hazırladıkları 1 Mayıs 1958 yılı törenlerinden sonra, emperyalizmin taksim planlarına engel olan Kıbrıslı Türk ilericilere karşı Denktaş’ın kurduğu faşist TMT tarafından bir terör ve sindirme hareketi başlatıldı. Önce ilerici Türk Eğitim ve Spor Kulübü yakılıp yıkıldı, daha sonra da en yetenekli Türk işçi liderlerine karşı bir katliam harekâtına girişildi. Ahmet Sadi, yaralı olarak kurtulmuşsa da, Fazıl Önder ve Ahmet Yahya faşist saldırganların kurbanı oldu. TMT yayınladığı bir bildiri ile PEO’ya bağlı 3,000 Türk işçisini, örgütlerinden istifaya zorladı, aksine davrananlar ölümle tehdit edildi. Sonuç olarak 1958 yılında, ayrılıkçı ve şovenist Kıbrıs Türk İşçi Birlikleri Federasyonu’na üye olan işçi sayısı 1,137 iken, 1959’da 4,829’a yükseldi.
Böylelikle İngiliz sömürgeciler ve onların işbirlikçisi Denktaş ve çetesi, 1958 yılına kadar ortak sınıfsal örgütlerde örgütlenmiş olan Kıbrıslı Türk ve Rum işçilerin birliğini ve sendikal hareketi parçalamış ve ardından çeşitli kışkırtma olayları yardımıyla toplumlararası anlaşmazlıkların tohumlarını ekmiştir.

Geçtiğimiz yılın Kasım ayında yapılan PEO’nun 16. Kongresi, Kıbrıslı Türk işçilere bir çağrıda bulunarak, Kıbrıs işçi sınıfının ortak amaçları etrafında yeniden elele vererek, hayat düzeyinin yükseltilmesi ve barış için savaşmalarını istemiştir. Çağrı şöyle devam etmektedir:
“İşçiler ve çalışanlar olarak hem siz, hem de biz, sosyal ve ekonomik kazanımlarımızı savaş öncesi eski düzeyine yükseltmek yanında, onları, bizim ve çocuklarımızın hayatını mutlu kılmak için hayatın bütün alanlarına yayabiliriz. Rum ve Türk Kıbrıslılar olarak bunu elde etmemizin yolu, Kıbrıs sorununa Kıbrıslı bir çözüm şekli, yani Kıbrıs ve onun halkının çıkarlarına ve Birleşmiş Milletler kararlarına dayanan bir çözüm şeklinin bulunması için çaba göstermemizdir.”

Son yıllarda ilerici sendikalara örgütlenmeye başlayan Kıbrıslı Türk işçi ve sendikaların, taksimci Denktaş yönetimine karşı sürdürmekte oldukları ekonomik ve politik mücadele gittikçe yükselmektedir. Son bir yıl içinde kuzeydeki işgal bölgelerindeki çeşitli işyerlerinde 8,000’i aşkın işçi ve memurun katıldığı 25 grev hareketi yer almıştır.
Emperyalizm ve NATO’nun Kıbrıs’ı taksim etme planları uğruna yerinden yurdundan edilmiş, işinden tarlasından sökülmüş olan Kıbrıslı Türkler, bugün çok güç şartlar altında yaşamaya zorlanmaktadır. Kıbrıs Türk Amme Memurları Sendikası tarafından açıklanan rakamlara göre, Ekim 1974 ile Kasım 1976 arasındaki dönemde hayat pahalılığı %78 artmıştır. Kıbrıs Türk liderliğine yakın olan bir avuç sermayedar ve onların destekleyicilerinin yağma, vurgun, hırsızlık, karaborsacılık, soygun ve sömürü düzeni devam etmektedir. Çalışanların %10’unu oluşturan 2,000 işçi, işten atılmış, kayıtlı işsiz sayısı Ocak 1977’de 3,500’ü bulmuştur. Libya’ya işçi olarak gitmek isteyenlerin yanında, İngiltere ve Avustralya gibi dış ülkelere göç etmek için yetkili makamlara başvuranların sayısının da 3,000 olduğu açıklanmıştır.

İşte böyle bir ortamda, PEO üyesi Rum işçilerin ortak düşmana karşı ortak savaş için Kıbrıslı Türk işçilere yaptığı çağrı ve dostluk ve işbirliği için uzattığı el, büyük bir önem kazanmaktadır. PEO’nun 1 Mayıs belgilerini yineliyoruz:
-          Kıbrıslı Rum ve Türkler’ Kıbrıs’ın kurtulması için ortak mücadele yolunda ileri!

-          Rum-Türk dostluk ve işbirliği: Kıbrıs’ın geleceği için en iyi garanti!

-          Kıbrıslı Türkler – size Kıbrıs’ın yeniden inşası için dostluk ve işbirliği elimizi uzatıyoruz!

-          İşgal kuvvetlerinin adadan çekilmesini istiyoruz!

-          Erkek ve kadın işçiler, Rum ve Türk çalışanlar! Kıbrıs’ı kurtarmak ve yeniden inşa etmek için birlikte mücadele edelim!

(Bu yazı, İstanbul’da yayımlanan sosyalist Kitle dergisinin 9 Mayıs 1977 tarihli -Sayı:159- nüshasında imzasız olarak yayımlanmıştır.)

12 Temmuz 2014 Cumartesi

AYRILIKÇI BAZI GÖRÜŞLER VE FEDERAL BİR ÇÖZÜMÜN GEREKLİLİĞİ ÜZERİNE


Kıbrıs’ta yaşayan iki ana etnik-ulusal toplum arasında var olan ve kökü İngiliz sömürge yönetimi dönemine dayanan milliyetler sorununun, Kıbrıslı Türk ilerici aydınlar arasında tartışılmaya başlanması, önceleri işçi sınıfı partisinin Kıbrıs Türk toplumuna ayrılma dahil kendi kaderini tayin hakkını tanıması şeklinde başlamışsa da, daha sonra “Kıbrıs’ta ulusal sorun” adı altında yayınlanan mektuplarla içeriği boşaltılarak, amacından saptırılmıştır.(1)

Getirilen şabloncu tezlere göre, Kıbrıs gerçekleri alt-üst edilmiş ve zorlama yorumlarla ayrılıkçı şoven harekete “sol”dan destek sağlanmıştır. Oysa adayı bölmek isteyen emperyalizm ve gerici çevrelerin iktidar mücadelelerinde toplumların sürekli ayrılığına ilişkin görüşler yaydıkları ve etnik-ulusal anlaşmazlıkları körükledikleri bir ortamda politika bilimcilerine düşen görev, ayrılıkçı hareketin altında yatan motifleri, bunun ardındaki sosyal güçleri ve onların politik platformdaki gerici ideolojilerini açığa çıkarmak olmalıydı.

Bilimsel olma iddiasıyla aktardıkları alıntılarla, 1974 sonrasının Kıbrıs’ını, Çarlık Rusyası’nın kenar bölgelerine benzetenler, Kıbrıs’ta iki ulusun bir çırpıda oluştuğu ve klasik tanımı ile “ezen ve ezilen” ulusların bulunduğu görüşünden hareket etmelerine rağmen, söz edilen uluslaşma süreçlerinin nasıl ve hangi zaman dilimi içinde oluştuğuna değinmemişler ve “bunu göstermek zor değildir” diyerek, tezlerinin temel dayanağını boşta bırakabilmişlerdir. (2)

Adada yaşayan Türk ve Rum toplumları arasında özellikle 1878’den bu yana süregelen temsiliyet mücadelesi ve anayasal sorunlar gözardı edilerek, “bugün Kıbrıs’ta var olan devlet sınırları” reel politikacılık uğruna esas alınmış ve mekanik bir yaklaşımla 1974 sonrasının bölünmüşlüğü aklanmıştır.

Oysa tarih göstermiştir ki, bir ülkede politik güçler kutuplaşmaya başlayıp, ekonomik ve politik bağımsızlık için verilen mücadele keskinleştiği zaman, o ülkede işçi sınıfı ideolojisi ve proletarya enternasyonalizmi temelinde doğru bir milliyetler politikasının geliştirimesi hem kaçınılmazdır, hem de çok önemli bir sorundur. Özellikle nüfusun birden fazla etnik unsurdan oluştuğu ülkelerde, devletin bağımsızlık ve egemenliğinin kazanılması, güvence altına alınması ve geliştirilmesi, içteki milliyetler sorununun çözümlenmesi ile yakından ilişkilidir ve bu sorun sadece ekonomik, sosyal, politik ve kültürel içerik temelinde çözümlenebilir. (3)

Bu ülkelerdeki milliyetler politikası, nüfusun etnik bileşimi, etnik süreçlerin karakteri, maddi olanaklar vb gibi objektif şartlar ile devlette iktidar sorununun anayasal şeklinin nasıl olacağı sorunu, iç ve dış politika, egemen olan ideolojinin rolü vb gibi subjektif faktörlere bağlıdır.(4)
Bütün bunlara bağlı olarak her ülkenin işçi sınıfı partisinin milliyetler politikasında da şekil ve yöntemler açısından birçok farklılıklar ve hatta bazı hatalar görülmektedir.

Ülke içinde var olan milliyetler sorununun çözümlenmesinde, özellikle Asya ve Afrika’daki devrimci demokratlar, ulusal-devrimci hareketler ve bilimsel sosyalizm partilerinin ana görevi, Leninci milliyetler politikasının ana taleplerini ve Sovyetler Birliği ile diğer sosyalist devletlerin deneyimlerini yaratıcı bir şekilde, kopyacılığa kaçmadan kendi ülkelerindeki somut koşullara uygulamaktır.

Ama gelgelelim sözkonusu Asya ve Afrika’daki ülkelerin çoğunda, sömürge yönetimi döneminde uygulanan milliyetler politikası, sorunların çözümünü engellemiş ve devletleşme, Kıbrıs’ta olduğu gibi, uluslaşmanın konsolidasyonundan önce gerçekleşerek, bağımsız ulus temeline dayanmadan elde edilmiştir.

Bilindiği gibi, ulusların oluşması, kendine özgü yasallığı olan evrensel bir süreçtir ve bunun özgüllüğü, tarihsel, etnik, dilsel vb başlangıç şartlarına, günün sosyo-ekonomik gelişme sorunlarına ve iç politika ile uluslararası plandaki güçler dengesine bağlıdır. Ulusların oluşması süreci genellikle birçok geçici zorlukları da beraberinde getirir ve emperyalizm, bu zorluklardan yararlanarak sorunları yokuşa sürmekten geri durmaz. Ama tarihsel deneyim yine göstermiştir ki, ulusal ve dilsel farklılıklar, burjuva sosyologları ve yazarlarının öne sürdükleri gibi tayin edici öneme sahip değillerdir. Esas olan, ulusal ve uluslararası sınıf mücadelesi ve özellikle emperyalizmin yeni sömürgeci faaliyetleridir. (5)

Kıbrıs sorununun bugün içinde bulunduğu aşamaya bu çerçevede baktığımız zaman, özellikle 1974 sonrasının Kıbrıs Türk toplumunda etnik ve ulusal (toplumsal anlamda) bilincin gelişmesinde görülen bazı hareketlenmeleri, Kıbrıs Türk ulusunun oluştuğu şeklinde değerlendirmenin aceleci ve yanlış bir tutum olduğu ortaya çıkar.

Bilindiği gibi, herhangi bir halk topluluğunu veya milliyeti, ulus olmaktan ayıran fark, toplumdaki üretici güçlerin özellikle kapitalizm koşulları altında, henüz daha düşük bir gelişme düzeyinde olması ve iç-dış ilişkilerde iş bölümü derecesinin de az gelişmiş olması ile belirlenir. Çağdaş kapitalist halk topluluklarında dil ve toprak birliği, ekonomik, politik ve kültürel hayat birliği ve etnik bilincin var olması, kural olarak bir ulusal dönüşme için yetersiz kalmaktadır. Ayrıca çoğu kez, “kendi başına ulusal bir varlık olma” yeteneği hiç uyanmamıştır. Bunun kısmen uyanmaya başladığı yerlerde bile, ulusal bir gelişmenin oluşması için gerekli ön koşullar her zaman yoktur. Bir başka deyişle, ayrı bir ulus oluşturma faktörlerinden biri olan “kendi başına ulusal varlığını sürdürebilme” olanağı, pratik gereklilik açısından bulunmamaktadır. (6)

Kıbrıs sorununun ortaya çıkmasında rol oynayan iç ve dış etkenler ışığında konumuza bakacak olursak, “sol” ideologların dediği gibi “Rum ulusunun devlet sınırları içinde zorla tutulan Türkler”in “bugün Kıbrıs’ta var olan devlet sınırları koşullarında” “bağımsızlık”larını ilan etmeleri halinde, doğacak yeni durum kime yarayacaktır ve Kıbrıslı Türklerin iç toplumsal sorunları açısından neyi değiştirecektir?

Bir kere sorun, devrim öncesi Rusya’sı ile devrim sonrası Sovyetler Birliği’nde tartışılan ulusal sorundan büyük farklılıklar göstermektedir. Nitekim Lenin, o günlerde halkların ilkesel olarak kendi kaderlerini tayin hakkını talep etmesinni, ulusal bağımsızlık isteyen bütün hareketlerin koşulsuz olarak desteklenmesiyle eş tutmadığını ve kendi kaderini tayin hakkının şu veya bu şekilde uygulanmasındaki amacın, proletaryanın sınıf mücadelesindeki genel çıkarlarına bağımlı olması gerektiğini vurgulamıştı:

“Proletaryanın sınıf mücadelesinin çıkarlarını, ulusal kendi kaderini tayin hakkı isteminden daha başa koymalıyız. Zaten bu şart, ulusal sorunda bizim görüşümüzle burjuva demokratik görüş arasındaki farkı ortaya koyar.” (7)

Böylece kendi kaderini tayin hakkının tanınmış olmasının, işçi sınıfı hareketinin, belli bir ulusun ayrılmasını mutlaka onaylamasını gerektirmediği ortaya çıkmış olur. Özgül bir durumda, belli bir ulusun veya ulusal topluluğun ayrılmasına ilişkin tavrın belirlenmesinde parti, sözkonusu ulusal hareketin hedeflerini de hesaba katmak zorundadır. Çünkü bu hareket, emperyalizmi zayıflatıp, ondan kurtulmaktan çok, onu güçlendirme ve korumaya yönelik olabilir. Lenin’den alıntılarla bilimsel sosyalizmi yaratıcı bir şekilde kullanmak yerine, mekanik bir kopyacılığa düşenlere, Lenin’in şu saptaması da burada hatırlatılmalıdır:

“Kendi başına devletlerin yaratılması, bazen emperyalizmin güçlendirilmesi anlamına gelir.”(8)

Ayrılmanın uygun olup olmadığının değerlendirilmesinde kullanılan bu dialektik ve sınıfsal yaklaşım, milliyetlerin çıkarları ile tam bir uyum içindedir. Bazılarının öne sürdüklerinin aksine ulusal kurtuluş, ayrı ulusal devletin kurulması ile eşdeğer değildir. Ayrılma, her zaman ulusun veya ulusal topluluğun çıkarına uygun değildir, ne de her zaman ulusal veya toplumsal kurtuluş ile eşanlamlıdır. Hatta Lenin birçok kereler, bir ulusun politik olarak ayrılmasının, ayrılınan ülkenin sosyal yapı olarak sosyalist olması halinde (ki Kıbrıs somutunda Güney Kıbrıs, uluslararası sorunlarda bağlantısızlık politikasına bağlı ve sosyalist ülkelerin yanında yer almaktadır), ayrılan ülkenin emperyalist güçler tarafından esaretine yol açabileceği uyarısını yapmıştır. (KTFD’nin NATO üyesi TC’ye ekonomi dahil her yönden bağımlı olmasını hatırlayalım.) Zaten bir ulusun gerçek ekonomik ve kültürel ilerlemesi, ancak emperyalizmden ekonomik bağımsızlık temeli üzerinde olasıdır. (9)

Bilindiği gibi günümüzde kendi kaderini tayin hakkı, bazen yeni sömürgeci çevreler veya milliyetçi liderler tarafından ayrılıkçı eğilimleri haklı göstermek için kullanılıp yorumlanmakta ve kendi durumlarını güçlendirmeleri amacıyla ortaya atılmaktadır. (10) Tıpkı bizde olduğu gibi. Oysa yukarıda gösterildiği gibi ayrılma her zaman ve her türlü araçla, bir veya diğer halkın gerçek çıkarlarıyla bağdaşmaz. Bir ülkeyi küçük ve ekonomik yönden zayıf devletçiklere bölmekle, onun sosyal ve ekonomik gelişmesine engel konmuş olur. Hele bu Kıbrıs gibi küçücük bir ada olursa. Küçük, ekonomik ve politik yönden zayıf devletlerin varlığı ise, ancak bunu kendi çıkarlarına uygun gören emperyalist ve yeni sömürgeci çevrelere hizmet eder.

Bugün Kıbrıs’ta var olan milliyetler sorunu, politik, ekonomik, ideolojik, anayasal ve halkların sosyal kurtuluş mücadelesi esnasında ortaya çıkan diğer sorunlardan oluşan büyük bir bütündür. Kendi kaderini tayin hakkı ilkesinin tanınıp, (1974 sonrası oluşan koşulların yardımıyla), etnik-ulusal temelde ve bir ayrılma şeklinde gerçekleştirilmesini talep etmek, bugünkü şartlar altında var olan güçlükleri daha da zorlaştırmak (ve toplumlararası anlaşmazlığı daha da keskinleştirmek) demektir. Gerçi tarihsel deneyim, ayrılıkçılığa karşı mücadelede bu hakkın reddinin gerekli olmadığını, aksine bu ilkenin tutarlı bir şekilde öğretilmesini göstermektedir, ama bize göre Kıbrıs somutunda ayrılma ve “bağımsız” ayrı bir devletin kurulması aşırı bir tedbirdir. Toplumlararası görüşmelerde ortaya  çıkan güçlükler, hiç de çözümlenemez sorunlar değildir. Yeter ki karşılıklı iyi niyet ve uzlaşma isteği olsun.

Kabul etmek gerekir ki, her iki halk arasında bir güvensizlik vardır, ama yeniden dostça ilişkilerin kurulması da olanaksız değildir. Böylesi durumlarda, uzun süre bir düşmanlık ve karşılıklı güvensizlik ortamında yaşamış olan halkların, eşitliklerinin formel kabulünden çok, kendi çıkarlarının daha somut garantilere bağlanmasını istemesi doğaldır.(11) Nitekim Afrika ülkelerindeki etnik sorunların çözümünde esas olan ilkeler, onların anayasalarına yansımıştır. Kıbrıs’ta da bunun böyle olması gerekecektir.

Örneğin Nijerya’nın ileri gelen bilim ve politika adamlarından Dr. Obafemi Awolowo, ülkesinin  geçirdiği deneyimlere ve özellikle 1966-70 yıllarının olaylarına dayanarak ve başta Sovyetler Birliği olmak üzere diğer ülkelerin milliyetler sorununun çözümüne ilişkin deneyimlerinden yararlanarak Nijerya için mutlaka federal bir anayasa gerektiğine ve ancak böyle bir anayasanın ülkede var olan çeşitli etnik-ulusal grupları bir arada tutabileceğine ve etkin bir yönetim altında kalkınmayı da teşvik edeceğine parmak basmıştı.

Dr.Awolowo’ya göre, artık Nijerya’nın önünde duran ikilem, daha önce olduğu gibi, ünitarizm ile federalizm arasındaki seçme değil, ama konfederalizm ile federalizm arasındaki seçme idi. (Aynı seçme, bugün Kıbrıs için de geçerli ve günceldir.) Ünitarizm gibi konfederasyon da, Nijerya’daki günün koşullarına uymamaktaydı. Çünkü konfederasyonda merkezi hükümet, tamamıyle devlet hükümetlerinin iradesine bağımlıdır.

Nijeryalı bilim adamı “Nijerya Anayasası Üzerine Düşünceler” adlı kitabında (İbadan, 1966), Sovyetler Birliği de dahil olmak üzere bazı ülkelerdeki devlet oluşumu deneyimlerini inceleyerek, şu sonuçlara varmıştı:

“Bir ülkede tek, iki veya çok dil konuşuluyorsa ve uzun bir zaman dilimi içerisinde farklı milliyetlerin oluşmasına yol açan toplumlardan meydana gelmişse, o ülkenin anayasası federal olmalı ve federasyonu oluşturan birimler, dil ve milliyet eşitliği temelinde örgütlenmelidir.”

Dr.Awolowo, 1975 Ağustos’unda ülkesindeki askeri rejime sunduğu planda şöyle diyordu: “Bizim  dört hedefimiz, şimdi şaşmaz bir biçimde ve açıklıkla ortaya çıkmıştır. Federalizm, demokrasi, iyi liderlik ve sosyalizm. Bu dört hedeften en acil olanı federalizm’dir.” (12)

Görüldüğü gibi Afrika’daki ilerici politikacılar, etnik sorunların, var olan devlet sınırları içinde çözümlenmesini ve bütün halkların eşitliği ilkesini savunarak, gerçek ulusal (ülkesel anlamda) birliğin yaratılmasını ana istem olarak yükseltirken, tutucu güçler de sınırların yeniden çizilmesinde ve etnik temele dayalı yeni devletlerin oluşmasında  ısrar etmektedirler. (13)

Konumuza 1970 tarihli ““Birleşmiş Milletler Şartı uyarınca Devletlerarası Dostane İlişkiler ve İşbirliğiyle İlgili Milletlerarası Hukuk Prensiplerine Dair Bildiri” ve halkların kendi kaderini tayin etme hakkı açısından yaklaştığımız zaman da şu bilimsel doğrularla karşılaşırız. Doç.Dr.Sevin Toluner, “Kıbrıs Uyuşmazlığı ve Milletlerarası Hukuk” adlı kitabında “Kıbrıs’ta bağımsız bir Türk devletinin kurulması” istemlerini şöyle değerlendirir:

“Ancak, Türk toplumu, bu görüşü,  bağımsız bir devletin kurulabilmesi için  gerekli olan maddi unsurları, -bir ülke parçası üzerinde devamlı ve etkin bir kontrol icra eden hükümeti-, Türk silahlı harekâtları sonucunda, yani bir dış yardımla gerçekleştirebilmiştir. Bu silahlı harekâta ve bu silahlı harekâtlar sonucunda gerçekleştirilmiş olan fiili duruma meşruiyet kazandıran esaslar ise, daha önce de belirttiğimiz gibi tek taraflı olarak hukuki status quo’nun değiştirilmesi hakkını sağlamaz. Bu fiili durumu, Kıbrıs devleti ülkesinde ayrı bir bağımsız devletin kurulması yolunda bir aşama olarak değerlendirme, bu esasları çerçevesi dışına çıkmak anlamına geleceği kadar, Bildiri’nin sekizinci paragrafında yer alan devletlerin milli birliği ve ülke bütünlüğüne saygı gösterilmesi yükümüne aykırı olacağı için, “self determinasyon” hakkı ile ilgili esaslar çerçevesinde de haklı gösterilemez.

Bu fiili durum gözönünde bulundurulmaksızın “self-determinasyon” prensibinin uygulanması ise, bu hak, her iki toplum için de bir hak olduğuna göre, 1960 Andlaşmaları öncesinde ortaya atılan çeşitli iddia ve görüşlerin tekrarlanmasına yol açacaktır ki, yeniden açılacak bu tartışmaların, Türk toplumunun çıkarlarını egemen, bağımsız ve ülkesi bütün bir Kıbrıs Devleti çerçevesinde yine “self-determinasyon” hakkına dayanılarak savunulan iki toplumun eşitliği prensibine dayalı, iki bölgeli bir federasyon tezinden daha iyi koruyabilecek bir çözümün kabul edilmesiyle sonuçlanabileceğini kesin olarak ileri sürmek, bizce, güçtür. Bu hukuki durum gözönünde tutulduğunda askeri harekâtın meşruiyetini savunmak ve istilacı devlet sıfatını üstlenmemek çabası içine sokulan Türk hükümetinin bağımsız bir Kıbrıs Türk devleti’nin kurulması biçminde bir çözümü teşvik edici bir tutum benimsemekten kaçınmasını, anlayışla karşılamak gerekir.

Esasen, Kıbrıs Türk toplumunun bağımsız bir devlet kurmak yoluyla elde edileceği düşünülen hak ve çıkarlardan fiilen yararlanabilmesi, diğer devletler tarafından, yeni bir devlet olarak tanınmasına bağlıdır.” (14)

Olayların hangi yönde gelişeceğini ise, ülkemiz içindeki ve dışındaki güçler dengesi gösterecektir.

 
DİPNOTLAR:

1.Harman, Doğan, Kıbrıs’ta Ulusal Sorun, Lefkoşa 1982 (İşçi’nin Sesi Yayınları’nın 18.

   kitabı olarak çıkan Emine Engin ve Yıldırım Girneli’nin “Kıbrıs Sorunu” adlı kitabını

   eleştirmek amacıyla yazılan mektuplardan oluşmakta olup, sağcı basın tarafından da

   benimsenmişti.)

2. agy. s.19, 20, 22, 42

3. Kubitschek, H-D / Timm, K. : Nationenbildung, multinationale Staaten und

    Nationalitaetenpolitik in Asien und Afrika in (Autorenkollektiv) Nichtkapitalistischer

    Entwicklungsweg, Berlin 1972, s.363-376

4. agy

5. agy

6. Fedossejew, P.N. (Autorenkollektiv): Der Leninismus und die nationale Frage in der

    Gegenwart, Moskau 1974, s.54-55

7. Lenin, W.I., Werke, Bd:6, s.454

8. agy, Werke, Bd:11, s.351

9. Zenushkina, I: Soviet Nationalities Policy and Bourgeois Historians, Moscow 1976, s.123

10. Ismagilova, R.N.: Ethnic Problems of the Tropical Africa-Can they be solved, Moscow

      1978, s.194

11. Staruschenko, G.B.: Özgürlüğe kavuşan ülkelerde Ulus ve Devlet (Rusça), Moskova

      1967, s.260

12. aktaran Ismagilova, R.N.; agy, s.128-129

13. agy

14. İstanbul Üniversitesi, Hukuk Fakültesi Yayını, İstanbul 1977, s.423

 

(Bu yazı, 1983 yılı Ekim ayı sonunda kaleme alınmış ve “Osman Ergün” takma adıyla Ortam gazetesine verilmiş, fakat yayımlanması uygun görülmemiştir. Aynı yazı, bu defa 10 Kasım 1983 tarihinde Türkiye Sosyalist İşçi Partisi’nin teorik yayın organı olan İlke dergisinde yayımlanmak üzere Almanya’ya postalanmış, ama orada da yayımlanmamıştır.)