26 Aralık 2015 Cumartesi

KIBRIS RUM KESİMİNDE GENEL SAĞLIK SİGORTASI’NA GEÇİŞ PROJESİ NASIL HAZIRLANDI?


Hekimce dergisinin 1. sayısında yer alan “Genel Sağlık Sigortası ve sosyal sigortalı hastaların özel hekimlerden de yararlanmaları sorunu” başlıklı yazımızda, Kıbrıs’ın Rum kesiminde Genel Sağlık Sigortası’na geçiş için hazırlanan projeden söz etmiş ve bazı bilgiler aktarmıştık. Bu yazımızda da konuyla ilgili olarak yapılan öteki değerlendirmelerden söz ederek, Kıbrıs Türk kesiminde yapılması gerekenlere dolaylı olarak ışık tutumaya çalışacağız.
Rum Sağlık Bakanlığı üst düzey görevlilerinden ve Genel Sağlık Sigortası projesinin başkanı olan Dr. Andreas Polinikis’in verdiği bilgilere göre, beşikten mezara genel sağlık sigortası sağlayacak olan yeni sistem, ABD, Birleşik Krallık, Fransa ve Almanya’da uygulanmakta olan sistemlerin en iyi yanlarından yararlanılarak ve başka ülkelerdeki yanlış uygulamalardan dersler çıkartarak oluşturulmuştur. Projeye katkıda bulunan uzmanlar arasında Hilary Clinton’un sağlık reform planının baş mali uzmanlığını yapmış olan Harvard Üniversitesi Halk Sağlığı Fakültesi Profesörü William Hsiao da yer almış ve yeni sistemin maliyet hesabını çıkarmıştır. İngiltere’deki York Üniversitesi’nin Sağlık Ekonomisi merkezinden Prof. Alan Maynard ile tıbbi istatistikçi Dr. Trevor Sheldon, Kanada’daki McMaster Üniversitesi’nden Stephan Birch, Stockholm İktisat Fakültesi’nden Bengt Johnsson, İsrail Sağlık Bakanlığı’ndan iki üst düzey yetkili yanında, Kıbrıs Rum Sağlık, Çalışma, Maliye Bakanlıkları ve Planlama Dairesi Teknokratları bu projenin Danışma Komitesinde yer almıştır. (Cyprus Weekly, 28 Ocak 1994)
Uzmanlar tarafından hazırlanmış olan Genel Sağlık Sigortası projesi 15-16 Ocak 1994 tarihlerinde Kıbrıs’ın Rum kesimindeki Baf kentinde yapılan “21. yüzyıl için Sağlık Hizmetlerinde Reform” konulu bir konferansta ele alındı. Halen etkin bir hizmet veremeyen adadaki sağlık hizmetleri sisteminin yerini almak üzere hazırlanan bu yeni sistem, konferansa katılan yüksek dereceli hükümet yetkilileri, parlamenterler, işverenler ve işçi sendikalarının temsilcileri, Kıbrıs Tıp Derneği ve projeyi hayırlamış olan uzmanlar tarafından tartışıldı.
 Konferansa sunulan bildirilerde, makul bir maliyet karşılığında iyi bir sağlık hizmeti sunulması isteniyorsa, Kıbrıs’ta halen yürürlükte olan sağlık sisteminin derhal değiştirilmesi gerektiği konusunda fikir birliğine varıldı.
Yürürlükteki sistemi yeniden yapılandırmak için görevlendirilmiş olan uzmanların görüşüne göre, var olan sorunlar çok iyi bilinmekte olup, uluslararası kabul görmüş sağlam ilkeler temelinde bütünleştirici bir sağlık sistemi reformu yapılırsa, 21. yüzyıl için etkin ve eşitlikçi bir sistem ortaya konabilir.
Uzmanların hazırladıkları raporlara göre, halen Kıbrıs’ın Rum kesiminde tartışılmakta olan temel konular şu şekilde özetlenebilir:
MALİYET: Kıbrıs’ın Rum kesiminde 1992 yılında sağlık için 151 milyon KL harcanmıştır. Harcamalar her yıl artmakta olup, bu artış ulusal gelirin artış hızından %2 daha fazladır. Bir başka hesaplamaya göre, 1992 yılı için toplam yerel sağlık harcaması 138.9 milyon KL olarak tahmin edilmekte ve bunun 83.1 milyon KL tutan miktarının özel kesimde, 55.8 milyon KL’lik bölümünün de kamu kesiminde harcandığı belirtilmektedir. (1992 Yılına ait Sağlık İstatistikleri, Cyprus Weekly, 7 Ocak 1994)
Sağlık için harcanan yıllık para miktarı bazı nedenlerle nisbi olarak düşük kalmıştır. Bu nedenler şöyle sıralanabilir: Kamu kesimindeki sağlık hizmetleri bedava verilmektedir ve bu durum özel kesimdeki fiyatları baskı altında tutmaktadır. Özel kesimde çalışan hekimler, bakması gerektiği kadar hastaya bakamamaktadırlar. Bu arada çok kazanan özel hekimler arasında bazıları vergi kaçırmaktadır ve yüksek teknoloji kullanan hekim sayısı nisbi olarak azdır. Ama gelecekte maliyetlerin artması beklenmektedir. Çünkü ada nüfusu giderek yaşlanmaktadır, yeni teknolojiler sunulmaktadır ve uzmanların deyimiyle “doktor sayısında enflasyon” yaşanmaktadır. Uzmanlar halihazırdaki hekim sayısının fazla olduğunu ve daha da artmakta olduğunu belirtmişlerdir. Doktorlar, sağlık hizmeti talebini artırmaktadır. Doktorların daha fazla harcama yapabilme yeteneği, ki bu gelirleri ile işe aldıkları kişiler için harcadıkları paradır, halkın ödeme isteğinin az olması yüzünden zorlanmaktadır.
ETKİNLİK: Diğer ülkelerdeki sağlık hizmetlerinde olduğu gibi, Kıbrıs’ta da sağlık hizmetlerinin verilmesi etkin bir şekilde olamamaktadır. Bunun nedenleri arasında şunlar sayılabilir: Hizmetlerin duplikasyonu söz konusudur. Kamu kesiminde ve özel kesimde kapasite fazlalığı vardır. Genel olarak ameliyat için bekleme sürelerinin uzun olması ve düşük kalite ile hissedilen devlet hastanelerinin yönetimlerindeki zayıflık söz konusudur. Kendi ölçülerine göre ekonomik bir şekilde çalışamayan çok sayıda özel klinik vardır. Kapsamlı 1. basamak hekimliği sisteminin olmaması yüzünden, gereksiz yere daha çok pahalı olan 2. basamak uzman hekimliği faaliyetlerinde yoğunlaşma olmaktadır. Bazı alanlarda aşırı, bazı alanlarda da yetersiz tedavilere yol açan klinik uygulamalarda, farklılıklar olmakta ve üzerinde anlaşmaya varılmış tedavi uygulama standartları bulunmamaktadır.
Projeye göre, genel sağlık sigortasına geçişin ilk aşamasında 1. basamak hekimlik faaliyetleri, üç aylık bir geçiş dönemi içinde özel kesimde çalışan hekimlere verilecektir. Yani teşhis ve cerrahi dışındaki tedavilerin ücreti, genel sağlık sigortası tarafından ödenecektir. Bunun için gerekli olan siyasal karar henüz siyasiler tarafından verilmemiştir.
Yeni sisteme göre, 1. basamakta bir (doktoruh tedavi edeceği hasta sayısı sınırlı olacaktır (ortalama 1.800 hasta) Çünkü doktor sayısı fazladır. Bazı doktorlar boş oturup, az para kazanırken, bazıları da çok hasta gördüklerinden çok para kazanmaktadırlar. Çok kazancı olan hekimlerin bu yeni sistemi kolayca kabul edemeyecekleri açıktır. Fakir hastalar da, devlet hastanesinde kuyrukta beklemek yerine, özel hekimde 1. basamak hekimlik hizmeti görecektir.
EŞİTSİZLİK: Belli gelir düzeyinin altında olan fakir hastalar için verilmekte olan bedava tıbbi hizmet belgeleri, halen çok kolay elde edilmekte ve devlet hastanelerinde tedavi için beklemekte olan hastalar kuyruklar oluşturmaktadır. Ödeme gücü olanlar, özel kesimi tercih etmektedir, ama bu kesimde de hizmetin kalitesi her yerde aynı değildir. Etkinliği olan kişiler, tercihli tedaviye tabi tutularak, erken hizmet alabilmektedirler. Resmi bir soruşturma halinde, halen hastanelerden bedava yararlananların %80’inin bu haktan mahrum bırakılabileceği belirtilmiştir. Bedava sağlık hizmeti görme hakkına gerçekten sahip olanların %50’si ise özel kesime gitmeyi tercih etmektedir. Bu eşitsiz durumda, yepyeni Mercedes arabasıyla devlet hastanesine gelip bedava hizmet görenlerin yanında, gerçekten buna hakkı olanlar ya kuyruklarda beklemekte, ya da özel kesime gitmek zorunda kalmaktadır.
 Muhtarlar, fakirlik belgesini çoğu kez emeklilere verdiklerini öne sürerken, Kıbrıs Rum Tabibleri Derneği bu belgelerin isteyen herkese verildiğini açıklamıştır. Böylece istismar edilen sistemden devlet önemli gelir kaybına uğramaktadır. Turistlerin bile acil servislerde parasız tedavi gördükleri kaydedilmektedir. Tanıdıkları aracılığıyla ve sosyal durumları nedeniyle işlerini beklemeden yaptıranlar yanında, kuyruklardaki hastalar haksızlığa uğramaktadırlar.
Bedava verilen ilaçlar da suistimal edilmektedir. Bir tek hastanın 1.500 KL’dan fazla ilaç aldığı saptanmıştır. Devlet hastanesinde tek kişilik odanın günlüğü 30 KL, iki kişilik oda 25 KL, daha çok kişilik odalar ise 18 KL olarak Şubat 1992’den beri saptanmış, tedavi parası ise ayrı olarak ödenmektedir. (Cyprus Mail, 21 Mart 1993)
Yasaya göre yıllık geliri 2.750 KL altında olan bekârlar ve 4.500 KL altında geliri olan evli kişiler parasız muayene ve tedaviden yararlanabilmektedir. Yıllık geliri 7.000 KL’nin altında oılanlar ise, tedavinin %50’sini ödemekle yükümlüdür. Acil Servis’teki muayenelerde 1 KL alınması şeklindeki öneri, Temsilciler Meclisi’nde 50 sent’e indirilmiştir. (Cyprus Mail, 21 Ağustos 1992)
Uzmanlar, hastaların ödeme güçlerinin araştırılması konusunda etkin bir uygulamaya gidilmesinin bir çözüm olmadığım, çünkü nüfusun sadece bir kesimine kamu sağlık hizmeti vermenin çağdışı bir sistem olduğunu belirtmişlerdir. Bu şekilde hem sağlık hizmeti veren sistem içinde parçalanma ve gerginliklere yol açılmakta, hem de sistem bir bütün olarak zarar görmektedir.
ZORLUKLAR: Uzmanlara göre, Kıbrıs Rum kesimindeki sağlık hizmetleri sisteminin birçok eksiklikleri vardır. Pahalı olan hastane hizmetlerine ulaşmayı kısıtlayan, “kale bekçisi” görevi yapan, etkin bir 1. basamak hekimliği sistemi yoktur.
Yeni tıp teknolojiler, etkinlikleri kanıtlanmadan benimsenip kullanılmaktadır. Teşhisler ve eczane hizmetleri etkin olmayan bir şekilde sunulmaktadır. Özel kesimde görülen gelir artırmaya yönelik tutum, maliyet etkinliğine bakılmadan sürdürülürken, benzeri şekilde kamu kesiminde de uygulanmaktadır. Bazan da bu tutum, hastalar ve vergi mükelleflerinin yararı için değil, sırf cihazı sağlayanların yararı için kullanılmaktadır.
Reform için kapsamlı bir yaklaşım gerekmektedir. Aksi halde maliyet enflasyonu ve etkin olmama kurumlaşacaktır. Reformun ne getirip, ne götüreceğini üstlenmek için dinamik bir siyasal liderlik gerekmektedir. Uzmanlara göre, yeni modelin uygulanmasıyla, tıp mensupları ve tıbbi malzeme sağlayanlar arasındaki bazı kesimler kayba uğrayacak ve karşı çıkacaklardır. Bir de yeni sistemi geliştirmek için bazı acil harcamalar yapılacak, ama bunun karşılığının alınması için 5 ile 10 yıl gerekecektir.

GENEL SAĞLIK SİGORTASI NASIL ÇALIŞACAK?
Uzmanlar tarafından hazırlanan 10 sayfalık raporda, genel sağlık sigortasının devlet, işveren ve çalışanların katkılarıyla finanse edileceği ve gelir düzeyine bakılmaksızın bütün nüfusu kapsayacağı belirtilmektedir. Katkılar, kişinin gelir düzeyiyle orantılı olacak ve temel esas, hastaların kendi doktor ve hastanesini seçme hakkına sahip olmasıdır. Sistem maliyetlerin denetimine göre ve yüksek nitelikli tıbbi hizmetin güvence altına alınmasıyla ilerleyecektir.
Genel sağlık sigortası, bağımsız bir yönetim tarafından yürütülecektir. Hastalar, özel kesimden bir “aile doktoru” seçebilecek ve bu doktor kendisine kayıtlı olan hastaların dosya sayısına göre ödenecektir. Her aile doktorunun en az 1,000 tane kayıtlı hastası olmalıdır ve bu sayı 3,000’i aşamaz. Aile doktorları “kaleci” görevi yapacak ve hastaları gerekli gördüğü takdirde bir uzman hekime veya devlet hastanesine havale edecektir.
2. basamak hekimliği tedavisi için özel veya kamu tercihi hastaya ait olacaktır. 3. basamak hekimliği, örneğin kalp cerrahisi, devlette kalacaktır. Çünkü bunun için gelişmiş teknoloji sadece devlette vardır.
Yeni sisteme göre, devlet hastaneleri, özel kesim hastaneleriyle eşit temelde yarışacaktır. Maliyetler, genel sağlık sigortası tarafından hastalar adına ödeneceğinden, devlet hastaneleri de kendi kendilerini finanse etmek zorunda kalacaklardır. Bunun için de önkoşul, devlet hastanelerinin Sağlık Bakanlığı’ndan mali ve yönetim açısından bağımsız olması zorunluluğudur. Yeni teknolojinin getirilmesi, özel ruhsatlarla sıkı bir şekilde denetlenecektir. İlaç sistemi sınırlandırılacaktır. Yararlı olduğu kanıtlanmamış tedaviler, sistem tarafından ödenmeyecektir.
Laboratuvar hizmetleri ve ilaçlar, teklif usulüne göre büyük miktarlarda “satın alınacaktır”. Verilen sağlık hizmetlerinde belli bir düzey aranacak, bu düzeyi tutturamayanların hizmet sunmasına izin verilmeyecektir.
Uzman raporuna göre, yeni sağlık sigortası sisteminin sunulması, 1992 fiyatlarına göre 126 milyon KL’na mal olacaktır. Bu, gsmh’nın %10.5’i kadardır. Devlet halen, bu amaçla 60 milyon KL’nı her yıl harcamaktadır. (Cyprus Weekly, 14 Ocak 1994) Aynı miktar paranın harcanması sürdürülürse, %6’lık bir açık olacak, bu da işçi ve işverenden sağlanacaktır.
Kendi hesabına çalışanların gerçek gelirlerinin tahmin edilmesi gerekeceğinden bazı sorunlar çıkabilecektir. Ama ideal bir sağlık sistemi olmadığından, halen uygulanmakta olan sistemlerin en iyi yanlarından yararlanılarak, Kıbrıs’ın yerel koşullarına uyarlanacaktır.
3. basamak hekimliğin bir kısmı da ülke dışından satın alınacaktır. Halen her yıl 5 milyon KL dış tedaviler için harcanmaktadır. Bunun azaltılması için de İngiltere ve İsrail’den getirilen uzmanların Kıbrıslı hekimlere yardımcı olması için çalışmalar yapılmıştır. Projede görevlendirmek üzere, özellikle halk sağlığı uzmanı, epidemiyolojist, meslek hastalıkları uzmanı gibi dallarda master yapmaları için personel eğitimi gerçekleştirilmiştir. (Cyprus Weekly, 28 Ocak 1994)

(Hekimce dergisi, Sayı:3, Nisan-Mayıs-Haziran 1994)


GENEL SAĞLIK SİGORTASI VE SOSYAL SİGORTALI HASTALARIN ÖZEL HEKİMLERDEN DE YARARLANMASI SORUNU


Kıbrıs Türk Serbest Çalışan Hekimler Birliği, 9 Ocak 1978 tarihinde kurulduğu zaman, amaçları arasında şunlar da vardı:
     - Sosyal Sigortalar Yasası dolayısı ile, halkın ve serbest çalışan hekimlerin haklarının korunması için çalışmak.
     - (Sağlık hizmetlerinde) sosyalizasyona gidilmesi için çalışmalar yapmak ve bunu benimseyen her teşekkül ile birlikte hareket etmek.
Birliğimizin 24 Mart 1984’de yeniden canlandırılmasından bu güne kadar geçen 10 yıla yakın süre içinde, ülkemizde Genel Sağlık Sigortası’nın, halen var olan Sosyal Sigorta düzenlemesiyle birlikte hayata geçirilmesi için çeşitli çalışmalar yaptık. Nihayet UBP Hükümeti’nin Sağlık Sakanı Dr. Mustafa Erbilen, 5 Ekim 1989 tarihli Kıbrıs gazetesine şu açıklamada bulundu: “Genel Sağlık Sigortasını gündeme getireceğiz. UBP’nin programında böyle bir konu vardır. Seçimden sonra inşallah gündeme getireceğiz.”

SEÇİM SÖZÜ NE ZAMAN TUTULACAK?
Seçimlerden çıkan UBP, Haziran 1990’da yayımladığı hükümet programında “hastalara doktor seçme özgürlüğü yaratılacak” diyerek, kendini bağlamıştı. Nitekim yeni UBP Hükümetindeki Çalışma ve Sağlık Bakanı Dr. Ertuğrul Hasipoğlu, halka şu açıklamayı yaptı:
“1 Ocak 1991 tarihînden itibaren, sosyal sigortalı hastalar, dilediği doktora giderek muayene olabilecek, ilaçlarını piyasadaki eczanelerden alabilecek.” (Kıbrıs, 20 Ağustos 1990)
Benzeri ümit verici açıklamalar, 31 Ağustos ve 5 Eylül 1990 tarihli Kıbrıs’ta da yer aldı. 26 Eylül 1990 tarihli Kıbrıs’ta ise Dr. Hasipoğlu çok iddialı konuşarak şöyle diyordu:
“İşçi ve işverenlerin sigorta primlerini artırarak, çalışanların sağlık hizmetlerinden yeterli düzeyde yararlanmalarına yeni esaslar getirilecektir. Bu açıklamamı yaparak kendimi de, hükümeti de bağladım. Gerçekleştirmezsem istifa ederim... Sigorta primlerinin artırılmasıyla birlikte, işçiler sadece devlete ait sağlık tesislerine değil, özel sağlık kuruluşları ve doktor muayenehanelerine de başvurabilecekler. işçiler, muayene ve tedavileri için herhangi bir ücret ödemeyecek, ancak doktorların verecekleri ilaçları eczaneden alırken, toplam ilaç bedelinin henüz belirlenmemiş bir miktarını eczacıya ödeyecekler.”
Dr. Hasipoğlu, sağlık hizmetlerine çalışan katkısının sadece işçiler için düşünülemeyeceğini, memurlardan da katkı isteneceğini söyledi. Devletin, memurların muayene ve tedavilerini ücretsiz karşıla­yacağına ilişkin yasal hüküm bulunduğunu hatırlatan Dr. Hasipoğlu, “Memur katkısını bu yasa hükmünü kaldırdıktan sonra isteyeceğiz” dedi.

YASAL DEĞİŞÎKLİK 1990’DA, UYGULAMA 1 OCAK 1991’DE
Serbest Çalışan Hekimler Birliği Yönetim Kurulu üyeleri olarak, Temmuz 1990’da Bakan Dr. Hasipoğlu ile görüştüğümüz zaman, bize Ekim 1990’a kadar gerekli yasal değişikliklerin yapılacağı söylenmiş olmasına rağmen, herhangi bir taslak çalışma henüz elde yoktu ve bu çalışma için bizden görüş isteniyordu.
Lefkoşa, Güzelyurt ve Mağusa’da Birlik üyelerimizle yaptığımız kitle toplantılarında, meslektaşlarımızın taleplerini saptayarak, Çalışma ve Sağlık Bakanlığına yazılı olarak ilettik. Biz bu önerilerimizde, daha çok genel ilkeler üzerinde durmuş ve serbest çalışan hekimler olarak nelere dikkat edilmesi gerektiğini vurgulamıştık. Genel Sağlık Sigortasına giden yolda sosyal sigortalı hastaların, devlet sağlık kuruluşları yanında, özel kesimdeki sağlık hizmetlerinden de nasıl yararlanabileceklerini düzenleyecek ayrıntılı yasa ve tüzükler hakkında herhangi bir şekilde görüş bildirecek durumda değildik. Çünkü hareket noktasını oluşturacak olan istatistik veriler elimizde yoktu ve Bakanlığın bu konuda neler düşündüğünü, neler planladığını bilmiyorduk.

TEMEL SAĞLIK YASASI  DA ÇIKACAK
Devlet Sağlık kuruluşlarında çalışan hekimler için uygulanacak Temel Sağlık Yasası’nın bir an önce çıkartılarak, kamuda çalışan hekimlerin çalışma saatleri ve yasadışı olarak çalıştırmakta oldukları muayenehane ve kliniklerin durumlarının ne olacağı konusunda hükümetin vereceği kesin kararı beklerken, tartışmalarımızı Kıbrıs Türk Tabipler Birliği yöneticileriyle de sürdürdük. 1 Ocak 1991 için verilen sözde durulmamıştı. Ciddi herhangi bir hazırlık da yoktu. Konu bu defa, 7 Mart 1991 günü çalışmalarına başlayan 1. Sağlık Şurası’nda gündemin baş maddesi olarak belirlendi. Genel Sağlık Sigortası’nın ayrıntılı bir şekilde ele alınması, komisyon çalışmalarına havale edildi. Ne yazık ki, memur zihniyetiyle düşünülüp, sadece kamu görevlisi ilgililerin katılabileceği ve serbest çalışan hekimlerin muayenehanelerinde hasta bekledikleri saatlerde yapılan bu çalışmalara, serbest çalışan hekimlerden ancak birkaç temsilci katılabildi. Zaten alınan şura kararları kapalı dosyalar arasında kaldı ve kamuoyuna aydınlatıcı hiçbir bilgi verilmedi.
O sıralarda Kıbrıs Rum kesiminde, Vasiliu Hükümeti tarafından açıklanan Genel Sağlık Sigortası’nda öngörülen hususlarla ilgili olarak kaleme aldığım bir makalede, bizdeki çalışmaları da değerlendirmiş ve “Komşuda pişse, bize de düşse” dileğinde bulunmuştum (Ortam, 7 ve 8 Mart 1991).

TC VE RUM KESİMİ DE GENEL SAĞLIK SİGORTASINA GEÇİYOR
Türkiye’de 1983 yılından beri, Kıbrıs’ın Rum kesiminde de 1966 yılından beri sürdürülen Genel Sağlık Sigortası oluşturma projeleri, çeşitli nedenlerle uygulama aşamasına henüz geçmemiş bulunuyor. Hazırlanan projeler için birçok ön araştırma yürütülmüş ve konu etraflıca incelenmiş, eleştiriler değerlendirilmiştir.
Vasiliu hükümeti tarafından kamuoyuna açıklanan projenin 1991 yılı sonunda son şeklini alması düşünülmüşken, 1993’de hâlâ daha tam uygulamaya geçilmemiştir. Genel Sağlık Sigortası için Eylül 1992’ye kadar üç tane kapsamlı teknik araştırma yapılmıştır. Örneğin Haziran 1988’de bitirilip teslim edilen Llewelyn-Davis-Weeks Raporu 6 cilttir.
Rum Sağlık Bakanlığı bu araştırma projeleri için on binlerce Kıbrıs Lirası harcamış ve bilirkişilerden görüş almıştır. Bizde ise, Genel Sağlık Sigortasına geçiş yolunda ilk adım olarak, Sosyal Sigortalı hastaların özel kesimde çalışan hekimlerden de yararlanmaları halinde ortaya çıkacak tablo ile ilgili olarak hiçbir bilimsel teknik çalışma yapılmamıştır.
19 Ocak 1993 tarihinde, Serbest Çalışan Hekimler Birliği temsilcileri olarak Sosyal Sigortalar Dairesi’nde yapılan toplantıda, yöneticilere ilettiğimiz istatistik veri sağlanması talebimiz karşılıksız kalmıştır. Bize söylenen, 35 bin kişinin sosyal sigortalı olduğu ve 1993 yılı için toplam 33 milyar TL’nin sağlık harcaması olarak kullanılacağıdır. Sigortalıların yakınlarına ilişkin sayıyla ilgili olarak da “35 bin çarpı 3-4 kişi” gibi gelişigüzel bir yanıt verilmiştir.
Oysa biz şu soruların yanıtlarını arıyorduk:
“Devlet sağlık hizmetlerinden yararlananların toplam sayısı (paralı, parasız ve SSK’lı) ne kadar? Her 3 ayda bir, düzenli olarak prim ödeyenlerin sayısı kaç? Ödemeyenler tedavi olabilecek mi? Prim ödeyenler SSK yönetimine girebilecek mi? Bir emekliye düşen aktif memur sayısı kaç kişi? Her yıl devlet hastanelerine ödenen SSK’lı hastalara ait vizite, reçete, ameliyat paralarının dökümü nasıldır? Her yıl ödenmeyen sağlık primi toplam miktarı ne kadardır? vd.”

ARAŞTIRMA YAPMADAN OLMUYOR
Bir ülkedeki Sağlık Bakanlığı’nın asli görevlerinden olan sağlık ve hastalık haritasının çıkarılması, koruyucu hekimlik çalışmalarının tedavi edici hekimlikten daha önde tutulması gibi çalışmalar, ne yazık ki bizim toplumumuzda yapılmamaktadır. Öyle olunca da, bütün çalışmalar karanlığa kurşun sıkmakla eşdeğer olmaktadır.
Rum İstatistik ve Araştırma Dairesi’nin 1989 yılına ait Sağlık Araştırmasının 1991 yılı sonunda yayımlanan sonuçlarına bir bakalım: Sağlık sistemi Kıbrıslı Rum nüfusun %88’ini kapsamaktadır, ama halkın yarıdan fazlası özel kesime giderek, paralı tedavi olmaktadır. 1989’da iki ay süreyle 14.931 kişi üzerinde yapılan anket sonuçlarına göre, katılanların %50’den fazlası özel muayenehaneleri, %40’ı da özel klinikleri tercih ettiklerini belirtmişlerdir. Devlet sağlık hizmetlerini tercih edenlerin oranı Leymosun’da sadece %29 iken, Baf’ta %62 idi. 1989 yılı içinde 3.2 milyon doktor vizitesi gerçekleştirilmiş ve kişi başına yılda 5.8 vizite düşmüştür. Doktora gitme durumu yaş ve cinsiyete göre değişkenlik göstermiş ve en genç ve en yaşlı gruplar için bu sayı yüksek bulunmuştur. Kadınlar yılda 6.5 vizite yaparken, erkekler için bu sayı 5.2 olmuştur. Aradaki farkın kadınların gebelik ve doğum olaylarıyla ilgili olduğu düşünülmüştür. En çok şikayet nedeni olarak da, bin kişi arasında Arthritis 79 kişi, Hipertansiyon 76 kişi, böbrek ve lumbago rahatsızlıkları 10’ar kişi olarak belirlenmiştir. 1989’da hastalıklara bağlı olarak kaybedilen işgünü sayısı 1.6 milyon olmuş, yani her çalışan kişi için yılda 6.7 günlük işgünü kaybedilmiştir. Bunlar arasında 10.5 çalışanın kaybı, 4 haftada 1 veya daha fazla işgünü olarak gerçekleşmiştir. Yüksek dereceli memurlar en az gün kaybedenler olurken, teknisyen, fabrika işçisi ve basit mesleklerde bu daha fazla olmuştur. (Cyprus Mail, 12 Kasım 1991)
Bizim toplumumuzda buna benzer bir çalışmanın bir an önce yapılmasa gerekmektedir. Sağlık Bakanlığı tarafından her yıl yayımlanmakta olan, ama “devlet sırrı” gibi saklandıklarından bize verilmeyen “Faaliyet Raporu”nda yer alan kuru istatistikler, sağlık planlaması yapılırken herhangi bir yarar sağlayamamaktadır. Örneğin devlet hastanelerinde her yıl kullanılan aşı miktarı verilirken, toplumumuzda çocukların kaçta kaçının temel aşılama programından yararlandığına ilişkin herhangi bir oran yoktur. Kaç tane röntgen filmi çekildiği belirtilirken, bunun kaçta kaçının gerekli olup olmadığı, ya da ne tür radyografilerin daha sıklıkla yapıldığına ilişkin herhangi bir araştırma yapılmış değildir. Doğumların üçte ikisi, özel kliniklerde gerçekleştirilirken, bunun nedenleri üzerinde bir çalışma yapılmamıştır. Ama devlet hastanelerinden hasta avlayıp, kendi özel kliniklerinde doğum ve tedavisi yapılan hastaların şikayetlerine ilişkin herhangi bir kayıt yoktur. UBP hükümetine yakın hekimlerin bugünkü part-time çalışma esasına göre istihdam edilmeleri, ama full-time çalışır gibi kamu görevlilerinin bütün haklarından yararlanmaları sürmektedir.

RUM KESİMİNDEKİ PROJENİN ÖZETİ
Rum kesiminde uygulanacak olan Genel Sağlık Sigortası kapsamında çalışacak olan kamu görevlisi hekimler, sözleşmeli olarak istihdam edilmektedir. Uzmanların projede öngördükleri ana husus, serbest çalışan hekimlerden satın alınacak tıbbi hizmetlerin Genel Sağlık Sigortasının belkemiğini oluşturmasıdır. 1. basamak sağlık hizmetleri ağırlıklı olarak özel kesim tarafından sağlanırken, devlet kesimi de 2. ve 3. basamak sağlık hizmetlerini tasarruf edeceği para ile geliştirecektir. Ama orada da siyasal kaygularla, uzmanların önerdiğinin aksine, 1. basamak sağlık hizmetlerine fazladan hekim alınmaktadır. Rum Serbest Çalışan Hekimler Derneği, Sağlık Bakanlığı’nın bu politikasına karşı çıkmış ve artan polikliniklerle paranın boşa harcanmakta olduğunu, devletin ana sorumluluk alanı olan 2. ve 3. basamak hekimlik hizmetlerini ihmal ettiğini vurgulamıştır. Sağlık Bakanlığı bünyesinde özel kesimdeki sağlık hizmetleriyle ilgilenecek ayrı bir bölüm kurulması yönünde verilen sözlerin tutulmadığı, özel klinikleri denetleyen, doktor ve eczacıların reçetelerini inceleyen bir bakanlık biriminin kurulması gerektiği, tıbbi tahlil laboratuvarlarında standardizasyonun denetlenmesi zorunluluğu Rum kesimindeki meslektaşlarımız tarafından da Sağlık Bakanlığından talep edilmektedir. (Cyprus Mail, 27 Ocak 1989)
Genel Sağlık Sigortası projesine göre, özel kesimde çalışan doktorların artan oranda sağlık hizmeti vermesi öngörülürken, bizdeki gibi “çok çalışan çok, az çalışan az kazanacak” gibi adil olmayan hasta dağılımı yerine, Rum kesimindeki her aile hekimine 1800 yurttaş kaydedilecektir. Onların sağlıklı veya hastalıklı olmalarından sorumlu olan aile hekimi belli bir para alacaktır. Nitekim Türkiye’deki önerilmiş sistemde de, Genel Sağlık Sigortası kapsamında, hekimlere kayıtlı kişi başına asgari bir ücret ödenecektir. (Cumhuriyet, 8 Kasım 1992) Bunun üzerinde bakılacak hasta veya yapılacak tedavi durumuna göre, belli bir fark ödemesi yapılacaktır. 2. ve 3. basamak sağlık hizmetinin gerekli olduğu durumlarda, o aile hekimi hastasını, ya özel veya devlet kesimindeki bir uzmana havale edebilecektir.
Kıbrıs Rum kesiminde her yıl sağlık için 150 milyon KL veya gayrı safi milli hasılanın %5’i kadar bir para harcandığı hesaplanmıştır. Yetkililer, yıllık sağlık harcamalarının, o yıla ait enflasyon oranının %2 üzerinde bir artış göstereceğini hesaplamışlardır. Çünkü Kıbrıs halkı sağlığına düşkün olup, halen nüfusun %11’i 65 yaşın üzerindedir ve bu oran 2020 yılında %25’e çıkacaktır. Türk kesiminde ise, kesin nüfus sayısı bir yana, bu tür ileriye yönelik projeksiyonlar söz konusu bile olmamaktadır.
Rum kesimi için yaptırılan ve Harvard, York ve diğer yabancı üniversitelerden uzmanlardan oluşan bir grubun yardımıyla geliştirilen Genel Sağlık Sigortası projesine göre, gittikçe artan sağlık maliyetlerini ancak böylesi bir ulusal sistem içinde karşılamak mümkün görünmektedir. Böylece özel kesimle yarışa girmek için harekete geçecek olan devlet kesimi, halen var olan bürokrasi, değişmeyen çalışma saatleri ve sağlık hizmetlerinin eşitsiz dağılımı gibi sorunların da çözümlenmesini sağlayacaktır. Yapılan saptamalara göre, halen bir Rum hasta özel kesimdeki bir doktordan bir günde randevu alabilirken, devlet kesiminde 14 gün beklemek zorunda. Ameliyat için bekleme süresi ise, özel kesimde 2 gün, devlet kesiminde 17 gündür. Devletteki bir doktordan randevu alınsa bile, muayene için devlette 63 dakika, özelde ise 15 dakikalık bir bekleme süresi vardır. Doktorla görüşme süresi devlette 12 dakika iken, özel kesimde 19 dakikadır. Genel Sağlık Sisteminin birçok Kıbrıslı Rumun özel kesimdeki doktorlara gitmesini teşvik edeceği tahmin edilmektedir; çünkü ücretler sistem tarafından karşılanacaktır ve böylece devlet hastane ve polikliniklerindeki yığılma da azalacaktır. Bizde ise bu yığılma, dışarıda özel klinik ve muayenehane çalıştırılmasına göz yumulması nedeniyle, sabahleyin kuyrukta bakılamayan hastaların, öğleden sonra kamu görevlisi devlet hekiminin dışarıdaki yasadışı özel kliniğinde hasta bakmasıyla çözümlenmektedir! Sadece özel kesimde çalışan hekimler ise, kendi yaşamlarını belli bir düzeyde sürdürebilecek geliri sağlayacak sayıda hasta muayene ve tedavi edemediklerinden yakınmakta veya bir süre sonra adadan ayrılmak zorunda kalmaktadırlar.

ÖZERK KOORDİNASYON KURUMU ZORUNLU
Rum kesiminde uygulanması öngörülen sistemin, daha çok koruyucu, aydınlatıcı ve araştırmacı hekimliğe ağırlık verecek şekilde hazırlandığı belirtilmektedir. (Cyprus Weekly, 19 Şubat 1993) Uzmanların raporunda belirtildiğine göre, özel ve devlet kesiminden sağlık hizmeti satın alacak olan, ayrı ve özerk bir kurum oluşturulacaktır. Bizde de, gerek Serbest Çalışan Hekimler Birliği, gerekse Tabipler Birliği böylesi bir özerk koordinasyon kurumunun oluşturulmasını ve hizmet alacak olanlarla, hizmet verecek olanların bu kurumda temsil edilmelerini daha ilk görüşmede Bakanlıktan talep etmiş, ama anlayış görmemiştir. Israrla konu üzerinde durulması üzerine, danışma nitelikli bir kurulun oluşturulabileceği kabul edilmiş, ama karar mekanizması, projelendirme ve yürütme yine Bakanlıkta bırakılmıştır.
         Rum Sağlık Bakanlığından yapılan bir açıklamadan öğrendiğimize göre, son üç yıl içinde Genel Sağlık Sigortası projesi üzerinde 15 kişi çalışmakta olup, nihai rapor Eylül 1993’te hazır olacaktır. (Cyprus Mail, 17 Şubat 1993)
19 Ocak 1993 tarihinde Serbest Çalışan Hekimler Birliği ile Sosyal Sigorta Dairesi yetkilileri arasında yapılan görüşmede, Müsteşar tarafından bize verilen “Sözleşme Taslağı”, çok ilkel bir metindir. Uygulamadaki ayrıntılarla ilgili olarak hazırlandığı söylenen tüzük ise bizden saklanmaktadır. 8 Şubat 1993’de Sağlık ve Çalışma Bakanı Dr. Hasipoğlu ve Müsteşarı ile yaptığımız son görüşme ardından, 24 Şubat’ta devlet hekimlerinin “kendi özel kliniklerimizde bize de SSK’lı hastaya bakma hakkı verilmeli” talebiyle (Bak Kıbrıs, 9 Mart 1993) greve gitmeleri üzerine bütün çalışmalar durdurulmuş bulunmaktadır. Serbest çalışan hekimlerin SSK’lı hastalara bakmaları halinde uygulamanın ne şekil alabileceğine ilişkin herhangi bir teknik araştırma veya projelendirme yapılmadığından, ne hizmet satacak sağlık örgütleri, ne de bundan yararlanacak işçi örgütleri fikirlerini ayrıntılı olarak ortaya koyamamaktadır. Çalışma ve Sağlık Bakanı Dr. Hasipoğlu’nun bize söylediği şudur: “Bazı hizmetleri bir süre için özele açacağım, eğer iyi yürütülmezse, derhal kapatacağım!”

TUTULMAYAN GAYRI CİDDİ SÖZLER
“Sigortaların özele açılması uygulamalarına [1] Ocak 1993’de geçiliyor şeklinde basında yer alan (Kıbrıs, 26 Eylül ve 18 Ekim 1992) açıklamalar, yıl sonunda “gerekli hazırlıklar yapıldıktan sonra, 1993’ün ilk üç ayı içerisinde”ye dönüştü. (Halkın Sesi, 27 Aralık 1992)
Yapılan son ayrıntılı açıklamada, “Sosyal Sigortalar Dairesi, önümüzdeki Mart ayında özei hekimlere açılıyor” deniyordu. (Kıbrıs, 15 Şubat 1993) Özel doktora bir SSK belgesiyle başvurup, ücret ödemeden muayene ve ameliyat edilebileceğinin belirtildiği haberde, Dr. Hasipoğlu şöyle devam ediyordu: “Ancak özel hekimin isteyeceği ücret, Sosyal Sigortalar Dairesi’nce belirlenen miktardan fazla ise, bunun farkını hasta ödeyecek!”
 Bu iki ifade arasındaki çelişki, sağlık hizmeti verenle hasta arasında tartışmalara yol açacak niteliktedir. Yine ancak basın haberlerinden öğrenebildiğimiz bir başka ayrıntıda şöyle deniyor: “Kişi 7 gün içerisinde aynı hastalıktan muayene olamaz, tahlil yaptıramaz, ilaç alamaz... Harçlar ve Ücretler Tüzüğü’ne göre alınacak sağlık hizmetinin yüzde 20’sini sigortalı, geriye kalanını da Sigortalar Dairesi ödeyecek... Doktor veya laboratuvarcıların resmi tatil günlerinde çalışması halinde kendilerine ek ücret ödenmez... Sigortalı eş ve bakmakla mükellef olduğu çocukları, bu hizmetten bir yıl içerisinde 10 defadan fazla yararlanamayacak.” (Kıbrıs, 11 Nisan 1993) Sosyal sigortalı bir kişinin ne zaman hasta olup olamayacağını da saptasalardı bari, diyesi geliyor insanın.
11 Nisan 1993 tarihli Kıbrıs’ta Dr. Hasipoğlu, “Önümüzdeki birkaç ay içerisinde sigortaları özele açabileceğimiz inancındayım” dedi. 2 Ağustos 1992’den itibaren de şu uygulamanın başladığı açıklanmıştır: “Sosyal Sigortalı hastalar ile onların geçindirmekle yükümlü oldukları aile bireylerinden, özel doktorlar tarafından istenen röntgen ve laboratuvar tetkikleri, Sağlık Bakanlığına ait hastanelerde 2 Ağustos’tan itibaren ücretsiz yapılabilecek.” (Kıbrıs, 1 Ağustos 1992) Aradan geçen bir yılı aşkın süre içinde, verilen hizmetlerin nasıl gerçekleştiğine ilişkin herhangi bir açıklama henüz kamuoyuna yapılmamıştır.

SAĞLIK PRİMİ ARTIRILDI, HİZMET VERİLMİYOR
“Serbest hekimlik ve serbest eczacılık sistemine geçişe katkı sağlamak amacıyla 1 Temmuz 1992 tarihinden itibaren sosyal sigorta primlerine %3’lük artış getirildiği”nin açıklandığı 10 Ağustos 1992 tarihinden (Kıbrıs gazetesine verilen demeç) bu yana, yine bir yılı aşkın bir süre geçmiş olmasına rağmen, kesilen prim karşılığında sözü edilen hizmetler verilmemiştir. Nitekim Avukat Mustafa Asena’nın bu nedenle Sosyal Sigortar Dairesini dava edeceği basına yansımıştır. (Ortam, 27-28 Temmuz 1993)
Bakanlık Müsteşarı’nın “yönetmelik büyük olasılıkla bu ayın içerisinde serbest çalışan eczacılar ve doktorlarla görüşülüp yürürlüğe girecektir” (Ortam, 29 Temmuz 1993) demesine rağmen, yalancı çoban hikayesine devam edilmiştir!..
Çalışanların sosyal sigortalı (sağlık sigortası da içinde) olması yasal bir zorunluluk olarak getirilmiştir, ama sağlık hizmetlerinin sadece devlet sağlık kuruluşlarından alınması zorunluluğu adil bir hizmet olmamaktadır. Devlet sağlık hizmetlerine koşanlar, karşılarında yeterli bir hizmet bulamayıp, kuyruklar oluştururken, verilecek hizmet, kamu görevlisi hekimlerin yasadışı olarak dışarıda çalıştırmakta oldukları muayenehane ve kliniklere kanalize olmakta, bu da serbest çalışan hekimler aleyhine bir durum yaratmaktadır. Oysa Genel Sağlık Sigortası bir an önce uygulamaya geçirilse, bu haksızlık da ortada kalmış olacaktır.
Örneğin Rum tarafında devlet kesimi, Rum doktorların %20 kadarını istihdam etmekte, ama nüfusun %70’ine sağlık hizmeti vermektedir. Poliklinikler çok kalabalık olup, çoğu kez doktorlar günde 60’dan fazla hastaya bakmaktadır. Bu arada Rum devlet kesiminde çalışan hekimlerin dışarıda özel klinik ve muayenehane bulundurmalarının kesinlikle yasak olduğunu ve diğer kamu görevlileri gibi bu işe tevessül ettikleri belgelendiği takdirde, ilk defasında bin KL, ikinci defasında iki bin KL ceza ödeme ve disiplin cezası söz konusudur. (Cyprus Mail, 29 Mart 1991)

MALİYETLER DÜŞECEK
Uygulanma çalışmaları sürdürülen Genel Sağlık Sigortası projesine göre, halen hasta başına 48 KL olan devlet maliyeti, yeni sistemle 14.3 KL’na düşerek, daha rasyonel bir maliyete geçilecektir. (Cyprus Mail, 27 Ocak 1989) Kıbrıs Rum nüfusuna göre yeterli sayıda yetişmiş hekim bulunmasına rağmen, kötü dağılım yüzünden yeterli ve ucuz hizmet halen verilememektedir. Çünkü 1. basamak sağlık hizmetleri ile koruyucu hekimlik konularında pek fazla örgütlülük yoktur. Rum kesiminde, İngiltere’de yapılan sezaryen doğum sayısından yaklaşık iki kat daha fazla sayıda sezaryen yapılması da endikasyonların yerindeliği hakkında kuşkular doğurmaktadır. (Cyprus Mail, 22 Mart 1992) Aynı ve benzeri sorunlar, Türk kesiminde de halen yaşanmaktadır. Ama bu konularda el yordamı tahminler dışında, herhangi bir bilimsel araştırma yapılmamıştır.
Bir başka benzer durum da şudur: Devlet hastaneleri özel kliniklere kıyasla daha iyi donanımlı olmasına rağmen, Rum kesimindeki doğumların %60’ı özel kliniklerde olmaktadır. (Cyprus Mail, 20 Eylül 1985) Bizde ise bu oran, hemen hemen aynı ve hatta daha yüksektir. Tıbbi donanımı olmayan özel kliniklerdeki doğumlarda, post-natal asfiksi nedeniyle gelişen spastik özürlülerin artan sayısı bunun kanıtıdır. Devlet hastanesinde henüz prematüre bebek bakımıyla ilgili özel bir bölümün kurulmamış olması, devletin 2. basamak sağlık hizmetlerine verdiği önemi göstermektedir.

BİLİMSEL CİDDİYET GEREK
Eğer devlet, 2. ve 3. basamak hakimliğine gerekli önemi vermeyecekse, özel kesimde “Doktorlar Hastanesi” denilen ortak işletme modeline destek vermelidir. Rum kesiminde uygulanacak projede, bu konuda da “özel klinik oluşturma mücadelesi verenlere yardım ve kolaylıklar” sağlanmıştır. Yok eğer, Genel Sağlık Sigortası’na geçilmesinde kesin kararlı ise, bir an önce ciddi fizibilite ve teknik proje çalışmalarına başlanmalıdır.
Türk-Sen Sağlık Sandığı gibi uygulama başlatıp, 6 ay sonra “olmadı, kapatıyorum” denecekse, hiç yola çıkılmasın, daha iyidir. Biz serbest çalışan hekimler olarak, hizmeti alan ve verenlerin demokratik katılımıyla hazırlanıp uygulanacak ve birlikte denetlenecek çağdaş bir genel sağlık sigortası için Sağlık ve Çalışma Bakanlığı yetkililerini daha ciddi olmaya davet ediyoruz.

(Hekimce dergisi, Sayı:1, Ekim-Kasım-Aralık 1993)

23 Aralık 2015 Çarşamba

ZEDELENEN HEKİMLİK AHLÂKI


Hekimlerin ticari davranışları, son zamanlarda gerek Batılı ülkelerde, gerekse bizde kamuoyu tarafından tartışılan konular arasında yer almaktadır. Hastalıkla ticaret yapma, parasız hizmet vermesi gereken devlet sağlık kuruluşlarında rüşvet karşılığı ameliyat yapma, devlet hastahanelerinden tıbbi ve diğer malzemenin çalınması gibi skandallar, “beyaz önlüklü tanrılar”a ilişkin saygınlığın yok olmasına yol açmaktadır.
            Sermayeye dayalı toplumsal düzenlerde hekimlik ahlâkında görülen bu hızlı çöküntü, ekonomik bunalımın derinleştiği koşullarda daha da hızlanmıştır. Sağlık hizmeti veren gerek devlet, gerekse büyük özel tıp işletmeleri, “serbest pazar ekonomisi” denen sistemle giderek daha fazla bir şekilde bütünleşmekte ve “meta-para ilişkisi” yüzün­den sağlık sömürüsü daha da artmaktadır. Özellikle gelişmiş Batılı ülkelerde artan hekim sayısı, hekim işsizliği ve “kazanç alanı”nın giderek daralmasına ilişkin endişeler, hastaların ve toplumun yararına olmayan bir meslek yarışını hızlandırmıştır.

BİZDEKİ BAŞIBOZUKLUK
Ülkemizde sağlık hizmetlerine ilişkin yasaların, belli bir hekim grubunun ticari çıkarına ters düşmesi yüzünden uygulanmaması sonucu, kamu görevlisi olup, yasa dışı özel klinik çalıştıran hekimlerle, sayıları giderek artmakta olan serbest çalışan hekimler arasında, eşit olmayan koşullarda bir yarışa yol açılmıştır. Sağlık Bakanlığı yetkilileri de, kamu görevlisi hekimlere dolgun maaş vermek yerine, yasalara aykırı olarak onların özel klinik çalıştırmalarına göz yummaktadır. Devlet hastahanesindeki başıbozukluk ve kişisel çıkar paylaşımı ise bizzat Sağlık Bakanı’nın bilgisi dahilinde sürdürülmektedir. Hastahane olanaklarını kullanarak hastalık ticareti yapan “tüccar hekimler”in çeşitli davranışları, serbest çalışan hekimlerin mesleki saygınlıklarına zarar verecek şekiller almaktadır.
Doğaldır ki, birçok hekim, kendi kişisel hekimlik ahlâkına ilişkin inançlarını, ticari zorlamaların üzerinde tutmaya çalışmaktadır. Ama ne yazık ki, bu tür hekimlerin sayısı giderek azalmakta ve bozuk düzenle bütünleşmiş tutucu hekim çevrelerinde çoktan “düzendışı” kalmakla suçlanmaktadırlar. Bir yolunu bulup kamu görevlisi olabilen idealist genç hekimler de, “yaşlı kuşak”ın belli bir kesimini örnek olarak, kişisel çıkarlarını ön plana geçirmenin yolunu zorlamaktadırlar. Bununla beraber bir çok hekimin, hastalıkla ticaret yapma olanağını veren çeşitli durumlara karşı durduğu ve yasallık sınırlarında çalıştığı gözlemlenmektedir.

GELİŞMİŞ ÜLKELERDE DURUM
ABD Senatörü Edward Kennedy’nin “Dünyadaki en iyi sağlık hizmeti bizdedir - ama zenginler için” deyişi, giderek artık hem Batı Avrupa, hem de ülkemizde geçerli olmaktadır. Bilgi ve becerilerini, kişisel zenginleşme için kullanan hekimlerin sayısındaki artış, toplum sağlığı açısından anlamlı ve acı bir gelişmedir.
Öte yandan tıbbi olarak yapılması zorunlu olmayan ameliyatların sayısında bir artış görülmektedir. Örneğin, ameliyat edilmesi öngörülen 12 bin hasta üzerinde yapılan bir Amerikan araştırmasında, hastaların ameliyat sonrasında yapılan muayeneleri sonucunda %30 ile 50’sinin ameliyat edilmesi için ortada hiçbir neden bulunmadığı saptanmıştır. New York Times gazetesine konu ile ilgili olarak müstehzi bir şekilde demeç veren bir kadın-doğum uzmanı, gereksiz yere rahmin alınması ameliyatlarına ilişkin şunları söyleyebilmiştir: “Meslektaşlarımdan bazıları, ayda 1-2 defa rahim alma ameliyatı yapmasalardı, klinik kiralarını zor ödeyebilirlerdi!”
Bir diğer olgu da, hastaların, sağlık hizmeti veren kişilerin söz ve eylemlerine artık gözü kapalı olarak inanmadıklarıdır. Bazı gelişmiş ülkelerde, kötü tedavi ve dikkatsizliğin yol açtığı sonuçlar yüzünden ciddi davalar açılmaktadır. (Bak. Kıbrıs Postası, 18 Nisan 1984, bu sütunlar) 1973 yılında ABD’de mesleki hatalar yüzünden doktorların hasta veya ailelerine 100 milyon dolar ceza ödediği tahmin edilmektedir. Federal Almanya’da ise, ölen hastaların kalp pillerini çıkarıp, yeni diye tekrar satan bir doktor-hemşire-yönetici şebekesi ve altın dişleri toplayıp diş teknisyenlerine para ile satan diş hekimleri olayı kamuoyunu uzun süre işgal etmiştir.

NELER YAPILABİLİR?
Her ülkede genellikle hekimlere çalışma izni veren ve sağlıkla ilgili mesleklerin düzenlenmesinden sorumlu bir organ vardır. Örneğin hekimler için “Tabipler Kurulu”, diş hekimleri için “Dişçiler Kurulu”, hemşireler için “Hemşireler Kurulu” gibi. Bu kurullar, ilgili meslek dalında çalışan kişilerin kabahat, kusur, suç veya hata işlemeleri halinde, mesleki çalışma iznini geri alma veya bir süre meslekten alıkoyma yetkilerini kullanırlar, ya da “mesleki saygınlığı zedeleyici kötü bir davranışta bulunması” halinde araştırma yaparak onları yargılarlar. İngiltere’de bu son cümle, 1969 Tıp Yasasında “ciddi mesleki kötü davranış” şeklinde değiştirilmiştir. Bizdeki Mayıs 1976 tarihli Kıbrıs Türk Tabipleri Birliği Yasası’nın 25., 39. ve 40. Maddeleri, gerekli yasak ve müeyyideleri belirtmektedir. Ama ne yazık ki, sözkonusu kuruluşumuz, toplumsal işlevini yerine getirmekten çok uzaktır.
Gelişmiş ülkelerde “ciddi mesleki kötü davranış”ın kesin tanımlanması henüz yapılmamıştır. Ama hekimlik kaydının geçici veya sürekli olarak silinmesine yol açan bazı suçların tam tanımlaması yapılmıştır. Yasa ayrıca, disiplin kurulunun verdiği karara karşı yüksek mahkemeye başvurma hakkını tanımaktadır.

MESLEKİ SUÇLAR
Yasa dışı kürtaj, hasta ile veya ailesinden biriyle zina, alkollü araba kullanma, ilaç alışkanlığı, yeteneksiz yardımcı çalıştırma, mesleki ihmâl, hastalık raporu satışı ve reklam yapma sözkonusu suçlar arasındadır.
Herhangi bir şekilde kendi mesleki uzmanlığına dikkat çekici yayın yapmak veya yapılmasına göz yummak, bu yolla yeni hastalar cezbederek mali kazanç sağlamak, bir hekim için ahlâk dışı bir davranış oluşturmaktadır. Birçok ülkede, bazı mesleki yeteneklere dikkat çeken ilanlar yüzünden hekimler disiplin kuruluna verilmektedir. Oysa bizim ülkemizde ameliyat ve özellikle doğum sonrasında gazetelere verilen teşekkür ilanları, ilgili meslek dallarındaki hekimler arasında bir reklam yarışı haline sokulmuştur. Halbuki Kıbrıs Türk Tabipler Birliği Yasası’nın 39. maddesi bu tür ilanları açık bir şekilde yasaklamaktadır.  Gelişmiş ülkelerde, sağlık mesleği çalışanlarının bu şekilde davranmaları halinde, çoğu kez kendi meslek örgütlerince uyarılarak basınla olan ilişkilerde aşırı dikkat ve uyanıklık gösterilmesi istenmektedir.
Öte yandan sağlık mesleğinde çalışan hekim, eczacı ve diğer yan dallar mensupları, sağlık konularında kamuoyunun sürekli olarak bilgilendirmeyi bir görev olarak kabul etmektedirler. Ülkenin sağlık sorunları kısır kişisel suçlamalara girmeden, ilkeler düzeyinde bilimsel olarak basın ve diğer kitle iletişim araçlarında tartışılmaktadır. Bizde ise ne yazık ki, bu tavır içinde olanlara yersiz tehditler yönelmekte, ya da bilimsel temele oturtulmayan plansız-programsız bir “Kanserle Savaşım” adını kişiler, gereksiz yere bir kanser psikozuna itilmektedir.

SONUÇ
Yukarıda değinilen veya değinilmeyen sağlık sorunlarına ilişkin tüm bilinen gerçekler, sadece zedelenen hekimlik ahlâkını ve “hasta” olan sağlık sistemini değil, insancıl değerleri ticaretle, insanlığı da elde edilebilen kârla ölçen toplumsal düzenin bir yansımasıdır.
Sağlık sömürüsüne karşı çıkan ve insancıl inançlara sahip hekimlerin varlığı, bize ümit vermektedir. Bu hekimler, kendi asli görevlerine yabancılaşmayı getiren nedenleri, sermayeye dayalı düzenin günlük gerçekleri içinde bulmakta ve bu durumu yenmenin yollarını aramaya çabalamaktadırlar.
Hekimlik mesleğini “pazar ekonomisi”nin zincirlerinden kurtarmak ve insanlık dışı “meta-para ilişkilerini” insanın sağlık bakımı alanından atmak için, sosyal ilişkilerde temelli değişiklikler gerekmektedir. Hekimlerin, geniş halk kitleleri yanında başka bağlaşıkları da vardır. Çünkü August Babel’in de dediği gibi, kendilerini dar burjuva bakış açısından kurtarmak isteyen ve yeni toplumsal düzeni sevinçle onaylamaları gereken iki toplumsal gruptan biri öğretmenlerse, diğeri de hekimlerdir.

(Kıbrıs Postası gazetesi, 25 Haziran 1984)


GEREKSİZ İLAÇ TÜKETİMİ SORUNU


Birleşmiş Milletler’e bağlı Dünya Sağlık Örgütü, Ekim 1983’de Cenevre’de yayınladığı bir rapor da, gelişmekte olan ülkelerin sağlık bütçelerinin büyük bir kısmını dıştan alınan pahalı ilaçlara gittiğini açıklamıştır. Bu ülkelerin her yıl, yabancı ilâçlar için 9 milyar dolar ödedikleri ve büyük bir döviz kaybına uğradıkları belirtilmektedir. (Cyprus Mail, 11.10.1983)
            Hatırlanacağı gibi yine Dünya Sağlık Örgütü, 17-21 Ekim 1977 tarihlerinde Cenevre’de yaptığı bir toplantıda, gelişmekte olan ülkelere önerilecek temel ilaçların seçimi konusunda bir çalışma yapmıştı. Dünya piyasasında bulunan başlıca 25 bin tür ilaç arasında yapılan bilimsel bir seçme sonunda, az gelişmiş ülkeler için 250, gelişmekte olan ülkeler için 600-700, gelişmiş sanayi ülkeleri için de 1,000 tür ilacın yeterli olduğu saptanmıştı. Aradan geçen 7 yıla yakın süre içinde, özellikle üçüncü dünya ülkelerinde ilaç sorunu çözümlenememiş, aksine bolluk içinde yokluk uygulaması sürdürülmüştür. Bir yandan bilinçsizce gereksiz ilaç tüketimi, kötü alışkanlık ve savurganlığa yol açarken, öte yandan da geri kalmış bölgelerde ilaç yokluğu   yüzünden hastalıklarda artış ve ölümler gözlenebilmiştir.

İLÂÇ TEKELLERİNİN TEPKİSİ
DSÖ’nün saptadığı “En fazla gerekli olan ilaçlar listesi” hiçbir yerden tepki görmezken, Uluslararası İlaç Üreticileri Federasyonu’nu tedirgin etmiş ve DSÖ, “kitle hastalığı sayılmayacak, az görülen hastalıklara yakalanmış  kişileri çaresiz bırakmak”la suçlanmıştı.
DSÖ İlaç ve Tedavi Edici Maddeler Bölümü Başkanı Dr. Fatanisso ise, çok uluslu ilaç tekellerine şu yanıtı vermişti:
“Binlerce değişik markayla üçüncü dünya pazarlarında yer tutmaya çalışan çok uluslu şirketler, ellerindeki geniş olanaklarla söz konusu ülke yetkililerini etkileyerek, bu ülkelerin zaten yetersiz olan sağlık bütçelerinin büyük bölümünü tüketmektedirler. İkinci sakınca ise, çok ulusluların kitle sağlığı açısından büyük önem taşıyan, temel sorunları çözücü nitelikteki ilaçlara gereken önemi vermemeleridir. Gerçekten, gelişmiş batılı ülkelerde ilaç tüketimi, toplam  sağlık harcamaları içinde %10 dolayında pay alırken, bu oran gelişmekte olan ülkelerde %40, hatta %50’nin üzerine çıkabilmekte, bazı gelişmekte olan ülkelerde 15-16 bin değişik marka ilaç pazarlanırken, sıtma ve bazı salgın kitle hastalıklarının önü alınamamaktadır.

BİLİNÇSİZCE İLÂÇ TÜKETİMİ
Kapsamlı bir ulusal sağlık politikası olmayan ve toplum yararına bir sistemi yerleştirememiş ülkelerde, fakir insanlar, çoğu kez gereksiz yere pahalı batılı ülke ilaçlarını satın alarak, iyileşmeye giden yolun anahtarına sahip olduklarını sanmaktadırlar. Yoksulluk içinde olan insanların, gereksiz ilaç kullanımı ile büyük miktarda parayı yanlış yere harcadıklarına ilişkin bu çelişki, Diana Melrose’un “Bitter Pills” (Acı Haplar, Oxford, 1983) adlı kitabında ayrıntıları ile anlatılmaktadır. Yazar, soruna yabancı olanlar için dikkatli bir belgesel çalışma sunarak, çocukların beslenme bozukluklarında anabolik steroidlerin kullanıldığını, bazı ilaçların yan etkilerini gösteren prospektüslerin ilaç kutularına konmadığını ve satışının nasıl ahlâk dışı bir şekilde gelişmekte olan ülkelerde reklâm edildiğini açıklamaktadır.

İLÂÇ PAZARLAMASI
Dünyayı bir ahtapot gibi saran çok uluslu ilaç tekelleri ile onların işbirlikçilerinin sırf kâr amacı ile ilaç tüketimini artırmaya yönelik pazarlama harcamalarına bir örnek verelim: Federal Almanya Gençlik, Aile ve Sağlık Bakanlığı’nın verilerine göre, Federal Alman ilaç tekelleri, sadece kendi ülkeleri içinde ilaç tanıtımı için yılda 2,5 ile 3 milyar mark arasında bir harcama yanmaktadırlar. (Humanitas 18/83) Doktor ziyaretleri ile ilaç tanıtımı yapan firma temsilcilerinin sayısı 12 bin kadar olup, sadece bunların yıllık harcamaları 1.4 milyar mark tutmaktadır. Reklâm, özel paketleme ve diğer basım işleri gideri olarak da yılda 500 milyon mark harcanmaktadır. Tabii ki bu giderler, ilaç fiyatları üzerine konarak, yeni ilaç tüketicilerinin cebinden alınmaktadır.
Bu arada Türkiye’de ilaç fiyatlarının oluşumuna ilişkin şu bilgileri de aktaralım: Hammadde, ilaç fiyatına %17-32 oranında yansırken, ambalaj ilaç fiyatının ortalama %15’ini, tanıtma ve satış giderleri %15-18’ini, işçilik giderleri ise, ancak ilaç fiyatının % 10’unu oluşturmaktadır.
Cenevre’de oluşturulan “Sağlık için Uluslararası Eylem Grubu”, geçtiğimiz Mayıs ayı içinde yaptığı bir açıklamada, çok uluslu ilaç tekellerini, ucuz ve basit ilaçların bulunmaması nedeniyle her yıl onbinlerce çocuğun öldüğü gelişmekte olan ülkelere, gereksiz ilaçların satılması için baskı yapmakla suç­lamıştır. 50 tüketici grubu ile kalkınma ajansını temsil eden eylem grubu, üçüncü dünya ülkelerine yapılacak ilaç pazarlamasında reklâm, fiyat, satış ve dağıtımı denetleyecek uluslararası bir yasanın çıkartılmasını istemektedir. (Cyprus Mail, 16.5.1984)

İLAÇ HAMMADDESİ DE TEKELLERDE
1979 yılında Fransa’da yayınlanan bir raporda, ilaç hammaddesi üretiminin 2000 yılına ulaşmadan, sadece 20 çok uluslu şirketin tekelinde toplanması öngörüldüğü belirtilmektedir. Diğer ülkelerdeki ulusal ilaç şirketleri ise, bu büyük tekellerin ürettiği hammadde­leri uygun bileşimlerle türe­terek, ancak yabancı patente bağlı olarak çalışmalarını sürdürebileceklerdir.   Nitekim bugün dünya ilaç piyasasını elinde tutan 30 batılı şirket, ürettikleri ilaç ham maddelerinin %30’dan fazlasını, az gelişmiş ülkelere satmaktadır. Az gelişmiş ülkeler ise, sağlık bütçelerinin %70’e varan miktarını ilaç dışalımları için kullanabilmektedirler.
           
BİZDE DURUM NEDİR?
Toplumumuza ait önemli her konuda olduğu gibi sağlık konusunda da sağlıklı istatistik veriler yoktur. Dışalım, üretim ve kalite denetimi tamamıyle bir başıbozukluk içindedir. Elimizde kesin bir rakam bulunmamakla beraber, 1983 yılı içinde yaklaşık 1 milyar TL değerinde ilaç ve tıbbi malzemenin dışalımının yapıldığı tahmin edilmektedir. Bunun yarıya yakın bir kısmını Türk lirası ile Türkiye’den, diğer kısmı ise döviz karşılığında yabancı ülkelerden satın alınmıştır. K.T. Eczacılar Birliği Yönetim Kurulu üyelerinden Nebil Nabi’nin bu yıl yapılan İlaç Sorunları Paneli’nde verdiği bilgiye göre, sadece ihale yoluyla devlet sağlık hizmetleri için alınan ve 1983 yılı içinde tüketilen 500 tür ilaç ve tıbbi malzemenin değeri 250 milyon TL’dir.
Özel ecza depoları ve eczahaneler aracılığı ile dış alımı yapılıp, satılan ilâçların önemli bir bölümü Türkiyeli turistler tarafından satın alındığından, yerel tüketimle ilgili kesin bir rakam elde etmek zorlaşmaktadır. “Turistik ilaç” kategorisine giren ilaçlar arasında Aspirin. Panadol, Tagamet, kabızlık ilaçları, göz ve kontakt lens damlaları, multivitamın tabletleri, Vicks ve orijinal antibiyotikler sayılabilir. Avrupa kay­naklı ilaçların bir kısmının da Güney Kıbrıs’tan kaçakçılık yoluyla bölgemize sokulmakta olduğunu hatırlatalım.
Yerel ilaç üretimi ise tablet, şurup gibi üretimi kolay, kârı yüksek, taklit ilaçlar şeklinde gerçekleşmektedir. Devlet Laboratuvarı’nda ancak kantitatif olarak yapılabilen analizlerde, örneğin 1982 yılında yerel üretilmiş 10 ilaçtan 4’ünde aktif madde eksikliği saptanmıştır.

TÜRKİYE’DE İLAÇ SORUNU
Yerel ilaç tüketiminin büyük bir bölümünü sağlayan Türkiye’de de gereksiz ilaç tüketimi söz konusudur. Gerçi ilaç tüketiminin çeşitli sosyal sınıf ve tabakalar arasında aynı dağılımı göstermediği bir gerçektir, ama Türkiye’de özellikle kırsal kesimde sosyal sağlık güvencesinden yoksun, düşük gelir düzeyindeki gruplarda gerçek ilaç tüketimi son derece düşüktür. Sosyal Sigorta Kurumu’na bağlı sigortalıların ilaç tüketimi, kişi başına ortalama genel tüketimin iki katından daha fazla olduğu saptanmıştır. (Cumhuriyet, 29.12.1979)
Bunun yanısıra bazı ilaçlar için, özellikle bunları elde edebilir durumda olan kesimlerde gereksiz bir tüketim yaratılmaktadır. Serbest piyasa koşullarının gereği olan propaganda ve reklâm, bu kesimde de etkinliğini sürdürmektedir. Bunun sonucu, bazı etkisiz ilaçların kullanımı ve gereksiz vitamin tüketimi olgusu yayılmaktadır. Örneğin Türkiye’de vitamin eksikliklerine ait gerçek klinik tablolar, bazı özel durumlar dışında (raşitizm gibi) son derece az görülürken, vitaminlerin, genel ilaç tüketimindeki yeri ikinci sıradadır. (aynı yerde)

GEREKSİZ ANTİBİYOTİK KULLANIMI
İlaç tüketiminde birinci sıra, antibiyotiklerindir. Merkezi İsveç’de bulunan Uluslararası Pazar Araştırması (IMS)’nın, kaynaklarına dayanarak verdiği bilgiye göre, Türkiye’de 1982 yılının Ekim ayından 1983 Ekim ayına kadar geçen bir yıllık sürede antibiyotiklere harcanan para miktarı 14 milyar 706 milyon 836 bin TL’dir. Böylece Türkiye, bilinçsiz antibiyotik kullanmada dünyada sayılı bir ülke durumundadır. (Cumhuriyet, 3.1.1984)
Türkiye Eczacılar Odası Genel Sekreteri Rifat Güney’e göre, “Türkiye’de ilaçlar konusunda üretimden tüketime kadar büyük bir sorumsuzluk” vardır. Antibiyotiklerin bu ölçüler içinde fazla tüketim düzeyine ulanmış olması, bu sorumsuzluğun küçük bir parçasıdır. “Eczanelerde antibiyotiklerin serbestçe satılması, her ateşi çıkanın bunlardır birini alıp kullanmasını yasaklanmalıdır” diyen eczacı Erdal Baykal, şöyle sürdürüyor görüşlerini: “Türkiye’de gereksiz antibiyotik kullanımı bizim gibi antibiyotik hammaddesini dışardan ithal eden bir ülke için son derece de sakıncalı. Ege Üniversitesi tarafından yapılan bir araştırmaya göre de Türkiye’de sorumsuz ilaç kullanımı sonucu her yıl 250 kişi hayatını kaybediyor.” (aynı yerde)
Görüldüğü gibi, ancak doktor gözetimi altında kullanılması gereken antibiyotik gibi ilaçların denetimsiz bir şekilde satışı ve yaygın olarak kullanılması, bugün üfürükçülüğün yerini almış bulunmaktadır. Oysa antibiyotikler sayesinde tıp, büyük ilerlemeler kaydetmiş ve 30 yıl önce öldürücü seyreden menenjit, nefrit, süt çocuğu toksikozu gibi birçok hastalık tehlikeli olmaktan çıkmıştır.       Ama antibiyotikler, tamamıyle zararsız ilaçlar değildirler. Gelişigüzel verilen antibiyotiklere karşı mikropIar direnç kazanırlar. Bu nedenledir ki ilaç laboratuvarları, hergün piyasa şu veya bu mikroba karşı direnç kazanmamış yeni yeni antibiyotikler çıkarmaktadırlar.
Ufak bir ateş yükselmesinde çocuğuna aspirin verir gibi herhangi bir antibiyotik veren anne-baba, bir süre sonra ne kadar yanlış bir iş yaptığını anlamalıdır. Başta sağlık hizmetlerinde çalışanlar olmak üzere, halkın rasyonel ilaç kullanımı konusunda eğitilmesi burada önem kazanmaktadır.

RUHSAT VE MÜSTAHZAR ENFLASYONU
Temmuz 1980 verilerine göre, halen Türkiye’de 20 bin dolayında alınmış ilaç ruhsatı vardır ve piyasada 3,500’den fazla ilaç türü bulunmaktadır. (Cumhuriyet, 3.7.1980) Bunlar arasında 219 çeşitle öksürük şurupları rekor kırmaktadır. Bunu 176 çeşitle vitaminler ve 165 çeşitle antibiyotikler izlemektedir. Analjezikler 146, hormonlar 115, cilt hastalıkları ilaçları 151, kalp-damar hastalıkları ilaçları 126 çeşit olarak piyasaya çıkarılmıştır.
1. Bölge Eczacı Odası Genel Sekreteri Ayla Köktuğ, “müstahzar enflasyon” denilen bu durumun rekabeti artırdığını ve kalite kontrolü­nü güçleştirdiğini söylemektedir. Köktuğ, halkın hekime gitmeden, prospektüse göre ilaç aldığını ve bilinçsiz biçimde tüketimi körüklediğini belirtmiştir. (aynı yerde)

KÂR İÇİN TÜKETİM
Türkiye’de ilaç üreten 10 büyük şirketin 1981 yılında toplam 25 milyar TL olan cirosu 1982 yılında 34 milyar TL’ye yükselmiştir. (Cumhuriyet, 8.9.1983) İlaç sanayisinin en büyüklerinden olan iki yabancı firma (Sandoz ve Birleşik Alman) kendi faaliyetlerine ilişkin rakamların açıklanmasını istemedikleri için verilen rakamlar, gerçekleşmiş ciro toplamını temsil etmemektedir. 1983 yılında Türkiye’de fabrika fiyatlarıyla yaklaşık 75 milyar TL’lık ilaç üretildiği açıklanmıştır. (Cumhuriyet, 21.3.1984) Gerçek üretim ve kâr oranlarının da bunun kat kat üzerinde olduğu kesindir. Açıklamalara göre, aradaki büyük artışlar büyük ölçüde ilaç fiyatlarına getirilen zamlardan kaynaklanmıştır. Etki alanı aynı olan müstahzarlar ile ilaç türlerindeki fazlalık da gereksiz ilaç tüketimini hızlandırıcı etkenler arasında sayılmaktadır.

SONUÇ
Toplum yararına ve yapısına uygun bir sağlık politikası saptanmadan, gerek sağlık hizmetlerinde çalışanlar (kamu ve özel kesim), gerekse halk, rasyonel ilaç kullanımı konusunda eğitilmeden, ilaç üretimi, dışalımı ve piyasa denetimi devlet eliyle yapılmadan, ilaç sorunlarına kalıcı bir çözüm bulmak olası değildir. Öksürene, başı ağrıyana, ateşi çıkana renk renk haplar, şuruplar iğneler sunan ilaç tüccarlarının kâr hırsı ve sağlık sömürüsi, ancak bu şekilde engellenebilir.

(Kıbrıs Postası gazetesi, 20 ve 21 Haziran 1984)


KANSERLE SAVAŞ CİDDİ BİLİMSEL TEMELLERE OTURTULMALIDIR.


Geçtiğimiz Şubat ayı ortalarında yerel basında çıkan ve Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Dr. Ayten Berkalp tarafından ilk kez açıklanan, toplumumuzdaki kanser vakalarının artışına ilişkin haber, kamuoyunda endişe yaratarak dikkatleri üzerine çekti. Açıklamaya göre, KKTC’de yılda yaklaşık 150 kanser yakası görülmekte olup, bir yıl içinde kanserden ölenlerin sayısı ise 40 civarındadır. Bununla kanserin, en çok ölüme neden olan hastalıklar listesinde ikinci sırayı aldığı belirtilmektedir. (1)
KKTC Sağlık Bakanlığı’­nın henüz gerektiği şekilde örgütlenmemiş olması ve yönetim açısından bir gevşeklik içinde bulunması nedeniyle, diğer konularda olduğu gibi kanser konusunda da sağlıklı ve güvenilir istatistik bilgiler elde bulunmamaktadır. Nitekim Devlet Hastahanesi Patoloğu Dr. İsmet Mustafa da, kanser vakaları konusunda tam bir istatistik bilgi vermenin mümkün olmadığını açıklamıştır. Çünkü tüm kanser olayları hastahaneden geçmemektedir. (2)

KANSER KAYIT MERKEZİ YOK
Sağlık Bakanlığı’nın yasal bir düzenleme ile kanser vakalarının, kurulacak bir “Kanser Kayıt Merkezi”ne bildirilmesi zorunluluğunu getirmemiş olması nedeniyle, serbest çalışan hekimlerce teşhis edilen kanser vakalarına ilişkin bilgiler derlenememektedir. İhbarı zorunlu hastalıklardan söz açılmışken, bulaşıcı hastalıklarla ilgili ve halen yürürlükte olan yöntemi de eleştirmek gerekir. Sömürge döneminden kalma bir yasa gereğince, serbest çalışan hekimlere posta ile bulaşıcı hastalıkların ihbarına ilişkin aylık formalar gönderilmektedir, ama hekimler veya kamuoyu, en azından yıllık değerlendirmelerden haberdar edilmemektedir. 1982 İstatistik Yıllığı’nda konu ile ilgili 19 bulaşıcı hastalık adı yer alırken, ihbar formasında, 1980 yılından beri yeryüzünde görülmeyen çiçek hastalığı veya ülkemizde rastlanmayan veba, tifüs, trahom, Dang humması, Hummayı Racia ve tifo’ya da yer verilmektedir. Çünkü yürürlükteki yasa 1932 yılından kalma olup, henüz gözden geçirilmemiştir.

KANSERLE SAVAŞ YILI
1984 yılının Sağlık Bakanlığınca “Kanserle Savaş Yılı” ilan edildiği hatırlanacak olursa, bu yolda atılacak daha pek çok adımın var olduğu görülecektir. Türkiye’den getirtilecek 5 uzmanın katılacağı ve Bakanlıkça düzenleneceği açıklanan kongre ve bilimsel toplantılarla aydınlatma ve eğitim çalışmalarının etkin bir şekilde sürdürüleceği belirtilmiştir. Dileğimiz bu gibi toplantıların yine mesai saatinde ve sadece Devlet Hastahanesi hekimlerine yönelik olarak, hazırlanmamasıdır.

SORULAR
Toplumumuzdaki kanser vakalarının artış nedenleri üzerine herhangi bir ciddi. bilimsel çalışmanın sürdürüldüğüne ilişkin olarak kamuoyuna henüz bir bilgi sunulmuş değildir. Sözü edilen yıllık 150 kanser vakasında kadın ve erkek olarak cinsiyet dağılımı nasıldır? Sağlık Bakanlığı Müsteşarı’nın belirttiği gibi sadece deri kanserleri mi hayli yaygındır? Meme, rahim boynu ve akciğer kanserinin sıklık oranları nedir? Kanserle ilgili uluslararası bilimsel yayınlar izlenmekte midir? Toplumumuzla hangi benzerlikler veya farklılıklar vardır? Kanser konusunda ülke dışındaki hangi bilim kuruluşları ile işbirliği yapılmaktadır?
“Şimdiye kadar yapılmayan istatistik bilgilerin derlenmesi çalışmaları da başlamış bulunuyor” diyor Bakanlık Müsteşarı (4). Bir başka ifadesinde “Bu işle uğraşan yabancı uzmanlarla birlikte bir araştırma yaptık” diye­rek (5), bir araştırmanın varlığından söz etmektedir. Öte yandan “Kanserle Savaş Projesi”ne atıfta bulunularak “Bu projenin, önce kanser insidans çalışmaları ve taramalarla detaylandırılması” gerektiğine değinilmektedir. (6) Bu  konularda deneyimli Bakanlık personeli var mıdır?

BOYAMA YÖNTEMLERİ YETERSİZKEN
Kobalt 60 gibi kullanılması büyük bir bilgi ve yetenek gerektiren ve Avrupa’da bile ancak üniversite kliniklerindeki deneyimli uzmanlar tarafından kullanılan aletlerin “dış yardım projeleri aracılığıyla siparişinin yapıldığı” kamuoyuna açıklanmıştır. Toplumumuzda kanserin niçin artarak yaygınlaşmakta olduğu henüz bilimsel olarak sağlanmamışken, kanser konusuna vakıf yeterli uzman hekim yokken, en temel kanser teşhis aracı olan Patoloji dalında bile çeşitli boyama yöntemlerinin henüz tam olarak uygulanamadığından yakınılırken, Kobalt 60 gibi pahalı ve bakımı güç araçların getirtilmesi, ne yazık ki göstermelikten öteye gidememektedir.

GAYRİ CİDDİ EL İLÂNLARI
Yerel basında “çeşitli kanserlerin ilk belirtilerini gösteren el ilanlarının bastırılarak dağıtıldığı” belirtilmiş olmasına rağmen, sözkonusu el ilanlarının içeriği basın organlarında yansıtılmamıştır. Kanserle Savaşım Derneği tarafından hazırlanıp, çeşitli eczahane vitrinlerine yapıştırılmış olan el ilânlarından söz edilmekte ise, bunun tamamen ilkel bir el ilanı olduğuna dikkat çekmemiz gerekmektedir. “Kanser erken teşhisle tedavi edilir” alt başlıklı el ilanında, doğrudan doğruya muayenesi mümkün olan kanser yerleri arasında gırtlak, tiroid, prostat, rahim ve makat da sayılmakta ve “arasıra bu yerleri kendi kendinize muayene etme alışkanlığını kazanın” denerek, hekimlik ahlâkına ve bilimsel teşhis yöntemlerine saygısızlık edilmektedir. Söz konusu organlara dıştan ulaşılması ancak hekim tarafından ve gerekli tıbbi araçlarla mümkündür ve bu husus her yurttaşça tahmin edilebilmektedir. Kişilerin yılda en az iki defa muayeneye gitmesi tavsiye edilirken, acaba eldeki olanaklar önceden biliniyor mu?

KANSEROJENLER AÇIKLANMALI
Yine Kanserle Savaşım Derneği, bazı deterjan ve şampuanların kanser yapıcı olduğunu belirtmiş, ama bunların hangileri olduğunu açıklamamıştır. Sağlık Bakanlığı Müsteşarı da, Devlet Kimya Laboratuvarı’nın çeşitli deterjanlar, ilaçlar, böcek öldürücü ve hormon ilaçlarını incelenmekte olduğunu söylemiştir. (7) Çalışmaların bir an önce sonuçlandırılarak kamuoyuna bilgi verilmesi ve bu kanserojen maddeleri içeren ürünlerin satışının der­hal durdurulması gerekmektedir.

RUM TÜKETİCİLER DERNEĞİ’NİN AÇIKLAMASI
Kıbrıs Rum kesiminde faaliyet gösteren “Tüketiciler Derneği”nin Genel Sekreteri Hristodulos Miltiotis tarafından geçtiğimiz yıl sonunda yapılan ilginç bir açıklama, ülkemizdeki kanser araştırmalarında ve kanserojenlerin saptanmasında uyarıcı olmaktadır. (8) Habere göre, gelişmiş ülkelerde üretimi ve satışı yasaklanmış olan bazı maddeler, birçok kalkınmakta olan ülkede yaygın olarak kullanılmaktadır. Açıklamada herhangi bir firma veya marka adı verilmeden, Japonya’da binlerce tüketicinin sakatlanmasına yol açan ilaçların, birçok kalkınmakta olan ülkeye yaygın olarak dağıtıldığına dikkat çekilmektedir.
Deri kanserine yol açan kanserojen maddeler içeren pijama ve diğer tekstil ürünleri yanında, rahim kanserine yol açan gebelik önleyici araçların, kalkınmış ülkelerde yasaklanmış olmalarına rağmen, ithal edilmekte olduklarını belirten Kıbrıs Rum Tüketiciler Derneği, bunun nedeni olarak ithalat, üretim, malların bileşiminin denetimi ve taşınmasıyla ilgi­li yasal boşlukların bulunmasını göstermektedir.

SAĞLIĞA ZARARLI MADDELER
            Miltiodis devamla şöyle konuşmuştur: “Tüketicilerin sağlığına zararlı olabilecek plastik çocuk oyuncakları, mutfak eşyaları, tekstil ürünleri, şampuanlar, saç boyaları, kozmetikler ve antibiyotikler gibi maddeler, denetimsiz olarak büyük miktarda Kıbrıs’a ithal edilmektedir. Birçok tüketici, derneğimize başvurarak, son kullanım tarihi geçmiş çeşitli tüketim maddelerinin, örneğin kutu yiyeceklerinin satıldığını bildirerek, şikayet etmiştir.”
Yukarıda sözü edilen durum, aynen Kıbrıs Türk kesimi için de geçerlidir. Özellikle bakkallarda emek-su gibi satılan Asprin, Panadol ve Tagamet satışı sürerken, eczahanelerde reçete istenmeden, antibiyotikler de dahil birçok ilacın satışı, yasal bir düzenleme olmadığından sürdürülmektedir. Ülkemizde yapılan antibiyogramlarda birçok antibiyotiğe karşı direnç oluşmuştur. Bu da antibiyotik tedavisinde bazı güçlükleri beraberinde getirmiştir. Gerekli yasal önlemlerin vakit geçirilmeden alınması, yine Sağlık Bakanlığı ile ilgili kuruluşların görev ve sorumlulukları gereğidir.

NÜKLEER STOK-KANSER İLİŞKİSİ
Yerel bir gazetemizde geçenlerde ilginç bir varsayıma değinilerek, kanser konusunda şunlar belirtilmiştir:
“Kanserin, nükleer silahların veya nükleer santralların yaydığı radyasyonla büyük çapta ilişkisi olduğu kesinlikle saptanmış bilimsel bir gerçektir. Bu bilimsel gerçekten hareketle şu soruyu sorup, yanıtını aramakta zorunluluk duyuyoruz: Kıbrıs’taki İngiliz Egemen  üslerinde yapılan nükleer silah stoklaması, Kıbrıs’ta yaygınlaşan kanserin kökenindeki nedenlerden biri olamaz mi? Varsayımımıza güç katan diğer önemli bir olgu da, kanser olayının İngiliz Egemen Üsleri yöresindeki yerleşim alanlarında yoğunluk ve artış göstermesidir. Hastalık çoğunlukla Dikelya ve Ağrotur üsleri çevresinde görülmektedir. Dikkate alınması gerekn ilginç bir oluşum değil midir bu? (9)
Ne yazık ki, bu soruya ilgililer tarafından henüz bir yanıt verilmiş değildir ve soru güncelliğini korumaktadır.

SONUÇ
20 yılı aşkın bir süredir çözümsüzlüğünü sürdüren Kıbrıs sorunu ve özellikle 1974 sonrasında artan ekonomik ve sosyal sorunların, toplum üyelerimiz üzerindeki etkileri de kanser araştırmalarında “stress”in ana kaynağı olarak gözden uzak tutulmamalıdır. Yapılacak kapsamlı bir araştırmada, epidemiyolojik çalışmalara ağırlık verilmesi, koruyucu hekimlik açısından kanserin tedavisinden daha önce gelmelidir. Tedavide, erken ve kesin teşhiste yetenekli uzman kadroların hem kamu, hem de özel kesimde yetiştirilmesi kaçanılmazdır. Aksi takdirde örneğin 35 yaşındaki genç kadınlarımızın rahimlerinin bazı hekimlerce, yanlış teşhisler sonucu sökülüp atılması (hem de yanlış ameliyat tekniği nedeniyle kanser çıkma olasılığı yüksek olan rahim boynunun alınmaması ile) sürecektir.

Dipnotlar:
(1) Birlik, 13 Şubat 1984
(2) Kıbrıs Postası, 8 Nisan 1984
(3) Kıbrıs Postası, 6 Nisan
(4) Aynı yerde
(5) Kıbrıs Postası, 8 Nisan 1984
(6) Birlik, 13 Şubat 1984
(7) Kıbrıs Postası, 6 Nisan 1984
(8) Cyprus Mail, 14 Aralık 1983
(9) Birlik, 6 Nisan 1984, Günün Yorumu

(Kıbrıs Postası gazetesi, 7 Mayıs 1984)