4 Aralık 2015 Cuma

SÖZE SÖZ: TC GÖÇMENLERİ / GARANTİLER KONUSU


TC GÖÇMENLERİ

Emekçi Halkın Kitle Partisi ne diyor?
“Türkiye’den gelen göçmenler yerleşmişler, Cumhuriyet’in yurttaşları haline gelmişlerdir. Anayasa halk tarafından onaylanmış, bu sorun bir çözüme bağlanmıştır. Göçmenler on yıldan bu yana buradadırlar, yerleşmişlerdir, Kıbrıs Türk toplumu tarafından hızla özümsenmektedirler. Bu nedenle bunun Kıbrıs sorununun çözümü yolunda bir engel olmaması gerektiğine inanıyorum.” (CTP Genel Başkanı Özker Özgür’ün 31 Mayıs 1985 günü Saray Otel’de yaptığı basın toplantısından - Yeni Düzen, 4 Haziran 1985)

Emekçi Halkın İlerici Partisi (AKEL) ne diyor?
“Kıbrıs meselesinin son Türk askerinin ve Türkiye’den gelen göçmenin adadan çekilmesini öngörmeyecek bir anlaşma ile çözümlenmesi düşünülemez.” (AKEL Genel Sekreteri Ezekias Papayuannu’nun 24 Kasım 1985 günü Ciberunda’da yaptığı seçim konuşmasından - Kıbrıs Postası, 27 Kasım 1985)

***

GARANTİLER KONUSU
CTP Genel Başkanı Özker Özgür, 31 Mayıs 1985 günü Saray Otel’de düzenlediği basın toplantısında adanın askersizleştirilmesinden söz etmiş, ancak aynı zamanda Türkiye ve Yunanistan’ın garantörlüklerinin devamında ısrarlı olduğunu belirtmiştir. Bunun üzerine sorulan bir soruya karşılık, garantörlük biçimiyle ilgili olarak şu yanıtı vermiştir:
“Bu ülkede Türkiye ve Yunanistan’dan küçük birer askeri birliğin bulunmasının bir çözüme uygun düşeceği kanısındayım ve bu tür bir garantörlüğün Cumhuriyetin bağlantısızlık statüsüne ters düşmeyeceğine inanıyorum! Bu, Kıbrıs Türk toplumu açısından psikolojik güvenlik nedenleri içindir.”

AKEL Genel Sekretri Ezekias Papayuannu, partisinin seçim programını açıklamak amacıyla 12 Kasım 1985 günü düzenlediği basın toplantısında, garantilerin AKEL için elzem görülmediğini kaydetti ve şöyle konuştu:
“Ancak böyle bir durumda BM Güvenlik Konseyi›nin garantisini en etkin garanti olarak görmekteyiz. Böyle bir şey söz konusu olmayacaksa, o zaman bağlantısız ülkelerin daha geniş garantileri kabul edilebilir. Eğer Türkiye’nin garantör olarak kalmasında ısrar edilirse, o zaman Yunanistan da garantörler arasına dahil edilecektir.” 
1960 Zürih-Londra Garanti Anlaşmalarının kabul edilebilir olmadığını söyleyen AKEL Genel Sekreteri, garantörlerden hiçbirinin tek başına adanın içişlerine müdahale yetkisi bulunmaması gerektiğini de vurguladı.” (Yeni Düzen, 14 Kasım 1985)

DİKO Lefkoşa İlçe Sekreteri Petros Voskaridis, Söz dergisiyle yaptığı söyleşide, Kıbrıs Türklerinin güvenliği ve Türkiye’nin fiili garantisi konusundaki görüşlerini şöyle dile getirdi: “5 bin Türk ve 5 bin Yunan askerinin (sürekli olarak) Kıbrıs’ta kaldığını farz edelim. Bu hem Türkiye, hem de Yunanistan’ın Kıbrıs’ın içişlerine sürekli karışmasını getirmeyecek mi? Bu her iki toplumun çıkarına olmayacaktır. Kendimiz bir güvenlik modeli ortaya çıkarabiliriz. Örneğin sadece her iki toplumun da kendilerini güvenlik içinde hissedebilecekleri Kıbrıs’a özgü bir güç oluşturulabilir. Ama güvenlik meselesi daha çok Kıbrıs Rumlarını ilgilendirir. Türkiye, askerleri Kıbrıs’ta olmazsa ve biz de Türklere saldırırsak (ki saldırmamız asla söz konusu değil) Türkiye’den Kıbrıs’a uçakların gelmesi 7 dakika almaktadır. Bu durumda Türkiye’’nin Kıbrıs’ta sürekli asker bulundurması gereksizdir. Örneğin Kıbrıs’ta sürekli İsveç veya daha başka ülke askeri bulundurabiliriz. Eğer Türk askeri olursa, herhangi bir durumdan yararlanarak bize saldırmayacağını kim garanti edebilir? İşte garantör olarak Kıbrıs’ta Türk askeri bulunmasına bunun için karşı çıkıyoruz.
Garantiler söz konusu olacaksa, halen mevcut üç garantör ülkenin hariç tutulmasını istiyoruz. Uluslararası veya Güvenlik Konseyi garantisi istiyoruz.” (Söz, Sayı:7, 29 Kasım 1985)


(“Süleyman K. Aktaşlı”  takma adıyla, Söz dergisi, 13 Aralık 1985, Sayı:9)

RUMLARLA TEMASTA GRUPÇULUK


İlk kez, BM Barış Gücü’nün 1988 yılı Nobel Barış Ödülü’nü kazanması nedeniyle, 24 Ekim 1988 günü Lefkoşa’daki ara bölgede bulunan Ledra Palace’ta düzenlediği halka açık toplantıya katıldıktan sonra, Rumlarla temas konusunu daha yoğun bir biçimde yaşamak ve düşünmek olanağını elde etmiştim. Orada konuştuğum Kıbrıslı Rum gazeteciler, yazarlar, aydınlar ve politikacıların, Kıbrıs Türk toplumunun bireylerini yeterince tanımadıklarını ve tanıdıkları kadarıyla bile, yanlış bilgilere sahip olduklarını gözlemlemiştim.
Aradan geçen 15 yıla yakın süreli bu toplumlararası temassızlık durumunun, Kıbrıs sorununun çözümlenmesinde ne gibi olumsuz etkiler yaptığını o gün bir kez daha anlamıştım. Çünkü 15 yıl boyunca zaman zaman, gerek Kıbrıs’ta, gerekse ada dışında düzenlenen Kıbrıslılar arası buluşmalar, birer göstermelik dostluk toplantısı olmaktan öteye geçememiş ve ancak gazete sayfaları arasında yitip giden, birkaç ortak bildirinin ne tüter, ne kokar havası ile sınırlı kalmıştı. Oysa ki, özellikle Kıbrıs sorununun barışçı ve demokratik bir şekilde, her iki halkın yararına çözümlenmesini isteyenlere bu temaslarda büyük görev ve sorunluluklar düşmektedir.
Toplumlararası barış ve teması sadece kendilerinin gerçekleştirebileceklerini sanan bazı siyasal partiler, bu tür toplantılarda sorunun özünü oluşturan konuları tartışmamakta ve bu konuda, birbirlerini ikna edici ortak düşüncelere varamamaktadırlar. Kapalı kapılar ardında teslimiyetçi bir politika güden CTP’nin, Kıbrıs Türk halkının kişiliğine karşı saygı uyandıracak bir ciddi politikayı 15 yıldan fazla bir süredir benimseyememiş ve uygulayamamış olması, temaslarda dar grupçu tavırlarıyla sadece kendi partisine yakın kişilere olanak tanıması, buradaki en büyük olumsuzluğu oluşturmaktadır. İlerici Kıbrıslı Rumlarla temas olanaklarını, Kıbrıs Türk solunun kişilikli bir şekilde temsiliyeti yolunda kullanmayarak harcayan CYP, “ben yaptım, oldu” zihniyetiyle hareket edip, yarardan çok zarara yol açmaktadır. Bu tür toplantılara katılanların çoğunun Kıbrıs sorununun inceliklerini ve herhangi bir yabancı dili yeterince bilmemeleri işin bir başka yanıdır.
Dünya Barış Konseyi toplantısına katılmak için 3-5 CTP’liye Barış Komitesi kurdurtup, dış ülkelere salan, Dünya Demokratik Kadınlar Federasyonu’nun uluslararası toplantısına katılmak için sadece CTP’li milletvekillerinin kadınlarından oluşan Yurtsever Kadınlar Birliği (YKB)'ni ortaya sürüp, Moskova’da rezil olan, Uluslararası Öğrenci Birliği’nin kurultayına Kıbrıs Türk gençlik hareketini ne derecede temsil ettiği şüpheli olan bir tabela örgütü şeklindeki Devrimci Gençlik Derneği (DGD)’nden 3-5 CTP militanını gönderen, Dev-İş’in olmayan Sendikal Gençlik Örgütü adına temsilcilikler oluşturan, “Friends of Cyprus”un temas toplantılarına yabancı dil bilmeyen ve Londra’dan takviye alan milletvekillerini davet ettiren, sırf çevre konulu toplantıya katılmak için “Yeşil Barış” diye uluslararası bir kuruluşun adını taklit ederek, 500 liraya 4 sayfalık bülten çıkaranlar, yine hep aynı grupçu çevreler değil midir?
Kabul ediyoruz. Bu gibi uluslararası toplantılara katılma tekeli haklı veya haksız olarak sizlere verilmiş olabilir. Ama Kıbrıs Türk toplumunun ilericileri adına bu tür grupçu ve partizan tavırlara bir an önce son vermelisiniz. “Birlik, mücadele, dayanışma” sloganını ağızlarından düşürmeyenlere bunlar hiç de yakışmamaktadır.
Unutulmamalıdır ki, eğer Kıbrıslı Rum ilericiler, Kıbrıslı Türklerin de bu adada insan gibi yaşamaya hakları olduğunu ve en az Rumlar kadar değerli toplum ve düşünce adamlarına sahip olduğunu kabul etmek zorunda kalacaklarsa, bu pısırık ve teslimiyetçi politika güdenler sayesinde değil, onurlu Kıbrıs Türk kişiliğini onlara kabul ettirecek ilerici Kıbrıslı Türklerin çetin ve zorlu çabalarıyla sağlanacaktır.


(Ortam gazetesi, 13 Nisan 1989)

BİR MAYIS’IN 100. YILDÖNÜMÜ YAKLAŞIRKEN


1 Mayıs 1886 günü, işçi sınıfının ilk kez Amerika Birleşik Devletleri›nde genel greve başvurduğu gündür. ABD’nin Şikago kentindeki işçiler, yıllardır uğrunda mücadele verdikleri 8 saatlik işgünü hakkını elde etmek, ücret düşüklüğünü ve işçilerin birlik-dayanışma içinde olmalarının baskıyla önlenmesini protesto etmek için topluca genel greve gitmişlerdi. Aynı anda New York, Filadelfiya, San Fransisko ve Baltimor gibi diğer ABD kentlerinde de işçiler grevlere gitmişti. Toplam yarım milyona yakın sayıda işçinin grevi, Amerikan burjuvazisine korkulu günler yaşatmıştı.
3 Mayıs 1886 günü, polis ve silahlı grev kırıcılar, tabanca ve tüfeklerle McGormick-Harvester Fabrikası önündeki grevcilere saldırdılar ve 6 işçiyi öldürdüler. Ertesi gün Hay Market alanında toplanan grevci işçiler, katliam ve saldırıları protesto ettiler. İşçi önderi Albert Parsons, yaptığı konuşmada kapitalist sömürüyü dile getirerek, 8 saatlik işgünü mücadelesinin gerekçelerini vurguladı. Konuşmadan sonra işçiler dağılırken, bir provokatörün patlattığı bomba, 4 işçi ile 7 polisin derhal ölmesine yol açtı. Atlı polislerle kiralık katiller bu sırada işçiler üzerine ateş açtılar. Birçok işçi öldü veya yaralandı. Bunun ardından yüzlerce işçi tutuklandı ve işçi önderi Parsons ile arkadaşları, burjuvazi tarafından “ulusal güvenliği tehlikeye düşürmek ve kamu düzenini bozmak”la suçlandılar. İşadamları Derneği, Parsons’u ele geçirenlere 10 bin dolar ödül vereceğini duyurmasına rağmen, o kendiliğinden gidip teslim oldu. Çünkü suçsuzluğundan emindi.

ŞİKAGO’NUN 8 KURBANI
Yapılan düzmece mahkeme sonucu, “Şikago’un 8 kurbanı” diye anılan yiğit işçiler, ölüm cezasına çarptırıldılar. Üçünün cezası ömür boyu hapse çevrildi. Bir tanesi hücresinde ağzına dinamit konularak katledildi. Geriye kalan ve aralarında Parsons’un da bulunduğu 4 işçi önderi ise, idam kararının geri alınması için dilekçe verip, özür dilemeyi reddettiklerinden 11 Kasım 1877 günü idam edildiler. Parsons red gerekçesinde şöyle demişti: “Bütün dünya suçsuz olduğumu biliyor. Eğer asılırsam, cani olduğumdan değil, sosyalist olduğumdan asılacağım.”
ADLİ HATA KABUL EDİLİYOR
26 Haziran 1893 günü Illinois Valisi, 1 Mayıs mahkemesinin taraf tutularak yapıldığını, sanıkların polisleri öldürmediklerini ve asılan 4 işçinin adli bir hatanın kurbanı olduğunu belirterek, ömür boyu hapse mahkûm olmuş 3 işçinin affedildiğini açıkladı. Ama Amerikan işçi sınıfının 1 Mayıs 1886’da gösterdiği birlik ve dayanışma artık tarihe mal olmuştu. Amerikan Emek Federasyonu (AFL), 1888 yılında yaptığı toplantıda, 8 saatlik işgünü elde edilinceye kadar, 1 Mayıs 1890’dan başlayarak, her yılın 1 Mayıs gününde işçilerin gösteriler düzenlemesini kararlaştırdı. Aynı günlerde de 8 saatlik iş günü için ülke çapında gösterilere başladılar.

2. ENTERNASYONAL’İN KARARI
Sonunda 14-21 Temmuz 1889’da Paris’te toplanan 2. Enternasyonal’e katılan delegeler, işçi sınıfına karşı 1 Mayıs 1886’da ABD’de uygulanan bu katliamı anmak ve sınıf kardeşlerinin bu ilk genel grevini ölümsüzleştirmek için 1 Mayıs gününü, “İşçi Sınıfının Uluslararası Birlik ve Dayanışma Günü” ilan edilmesi kararını aldılar. Kararda şöyle deniyordu:
“Tesbit edilen tarihte, bütün ülkelerde ve bütün şehirlerde aynı zamanda uluslararası büyük gösteri yapılacak ve gösteri aracılığıyla emekçiler, 8 saatlik işgününün yasal olarak kabul edilmesi için resmi makamları zorlayacaklardır... Amerikan Emek Federasyonu 1 Mayıs 1890‹da böyle bir gösteri yapılması konusunda daha önceden karar vermiş olduğundan aynı tarih uluslararası gösterinin tarihi olarak kabul edilmiştir.”
Zaman içinde 8 saatlik işgünü hakkı, çeşitli ülkelerde resmen tanındı ve 1 Mayıs işçiler için tatil günü olarak kabul edildi. Her ülkede burjuvazi, bu tarihsel öneme haiz günün anlamını unutturmak için çeşitli yollara başvuruyor. “Bahar Bayramı” adını takıyor. Ama uluslararası işçi sınıfı hareketi, dünyanın dört bir yanında 1 Mayıs›ı şanına yakışır bir biçimde anarak, enternasyonal dayanışmasını dile getirmektedir. Bütün ülkelerin işçilerinin birliği, mücadelesi ve dayanışması, 1 Mayıs günlerinde doruk noktasına varıyor.

KIBRIS’TA 1 MAYIS’LAR
Kıbrıs işçi sınıfının örgütlenmeye başladığı 1920’li yıllardan başlayarak, 1932’de ilk sendika yasasının çıkması ile 84 üyeli ilk işçi sendikasının (kunduracılar tarafından) kurulmasından beri, 1 Mayıs’lar kutlanagelmektedir. “Enosis” konusu yüzünden çıkan anlaşmazlıklar, 27 Aralık 1942‹de ayrı milliyet esasına göre ilk Türk sendikasının (12 dülger tarafından) kurulmasına yol açmıştır. Ama Rum ve Türk işçiler 1 Mayıs’ı, 1958 yılındaki terör ve sindirme harekâtına kadar birlikte kutlamışlardır. 13 Kasın 1941‹de kurulan Tüm Kıbrıs İşçi Federasyonu (PEO), Kasım 1952’de Türk işçiler için merkezi bir büro oluşturmuştu.
1954'de 1500 Kıbrıs Türk işçisi PEO’da örgütlü iken, aynı yıl kurulan Kıbrıs Türk İşçi Sendikaları Federasyonu (Türk-Sen)’nda 740 işçi kayıtlı idi. 1958 teröründen sonra Kıbrıslı Türk işçiler PEO’dan kopmaya zorlandılar ve 1958'de 1,137 olan Türk-Sen’in üye sayısı 1959'da 4,829'a yükseldi. 1964'e gelindiğinde bu sayı 3,733'tü.
1968 yılından başlayarak Rum ve Türk işçilerin yeniden aynı işyerlerinde çalışmaya başlaması, 1974'de sona erdi. 30 Kasım 1976'da Devrimci İşçi Sendikaları Federasyonu (Dev-İş)’nun kurulması ile Kıbrıs Türk işçisi yeniden sınıf temeline dayalı sendika hareketine kavuştu.
1977 yılında Dev-İş tarafından 1 Mayıs’ın yeniden kutlanmaya başlanması, günümüze kadar sürdürülmüştür. 1984 kayıtlarına göre Türk-Sen’de 11,809, Dev-İş’te 4,494 ve diğer sendikalarda 5,912 işçi üye olmak üzere toplam 22,215 örgütlü işçimiz bulunmaktadır. Bu yılın 1 Mayıs gösterisini daha yığınsal bir katılımla gerçekleştirmek hedefimiz olmalıdır.


(imzasız, Söz dergisi, 25 Nisan 1986, Sayı:28)

TÜRK BANKASI-SANAT DERGİSİ


          Geçen yıl aralıklarla 2. ve 3. sayıları yayımlanan Türk Bankası Kültür-Sanat Dergisi’nin Aralık 1986 tarihli 4. sayısı, nedense bir buçuk aylık bir gecikmeyle Şubat ayı ortasında satışa sunuldu. Yüzde 50’nin üzerinde faiz talep eden Türk Bankası Ltd’nin “Güveninizi sımsıkı saklayan, şimdi de kültür sanata açılan bir pencere” olarak nitelendirdiği bu kültür hizmetinin ederi, 250 TL’den 400’e ve şimdi de 500 TL’ye fırlamış. Öte yandan dergiye yazı verenlere ise, şimdiye kadar herhangi bir telif veya tercüme hakkı ödenmediğini öğrenmiş bulunuyoruz. Türk Bankası bu dergiyi eğer her yıl milyonlar harcayarak, sırf bazı kişilerin gurdalanmasını sağlamak için çıkartmıyorsa, ona yazı veren kültür ve sanat adamlarına emeklerinin karşılığını da vermek durumundadır. Bunun da ötesinde, bu pencerenin Kıbrıs Türk toplumunun geçmişte kalan kültür mirasını gün ışığına çıkartmak ve onu yeni kuşaklara tanıtmak şeklinde genişletmesi gerekir. Derginin ilk sayısı için yazılan bir yazıda da belirtildiği gibi, (ne yazık ki yetkililer, dile getirilen görüş ve önerilere değil de, yazarların adlarına takmışlar kafalarını. Ama biz, örneğin Banka Genel Müdürü’nün adıyla kelime çağrışımları yapacak kadar onların düzeyine inmeme kararındayız), yazar ve sanatçıların basılmış ürünlerine ödül vermek yerine, maddi olanaksızlıklar yüzünden yayımlanamamış eserlerin gün ışığına çıkmasına veya eski eserlerin  tıpkı basımlarının hazırlanmasına yardımcı olunması görüşündeyiz.

NELER VAR?
36 sayfalık derginin ilk yazısı, eski sosyoloji öğretmenlerinden Ozan Z. Fikretoğlu’nun imzasını taşıyor. Derginin ilk sayısında ABD’li burjuva sosyologlarının kitaplarından alıntılar aktaran Fikretoğlu, daha sonraki sayılarda alıntıladığı yazıların kaynağını göstermeyerek, onları kendi özgün araştırması gibi sunmayı yeğlemiş. Resmi kaynaklara göre 35 milyon yoksul, 23 milyon okuma-yazma bilmeyen, 8 milyon işsiz ve 3 milyon barınaksız insanın yaşadığı ABD’yi, derginin 3. sayısında “bolluk ve refah ülkesi” olarak niteleyen yazar, bu sayıda “Dil, Kültür ve Sosyalleşme” başlığını koyduğu derlemesinde, yine dağınık bir anlatım kullanmakta. Bir yandan korelasyon, üniversal, sembolizma, vokabüler, imaj gibi yabancı kelimeleri aynen verirken, öte yandan da imge, bilişsel, aşama gibi Öztürkçe kelimeleri seçiyor. Çeviri kokan yazıdan Türkçe söylenmemiş iki örneği buraya aktarmakla yetinelim: “İmgelerin kalidoskop akışı içinde algılanan dünyanın zihinsel düzenlenmesi, büyük ölçüde zihinlerde linguistik sistemlerce yapılır.” (s.2) “Sembolizma sürecinin herhangi bir sistemde ancak mevcut sembolleştirmenin bir fonksiyonu olduğunu doğrulayabiliriz.” (s.3)
Derginin sürekli şairlerinden Fikret Demirağ’ın  “Şiirin vaktine mezmur” başlıklı şiiri, Emin Çizenel’in bir deseni eşliğinde sunuluyor. Kendini “Ben yukarlarda dünya seyircisiyim” diye tanımlayan şair, “biraz mezmur, biraz mesih sesi gibiyim” diyor.
5 sayfalık bir bölüm, Londra’da yaşamakta olan “dünyanın ilk uzay şairi” Osman Türkay’ın “Vladimir Mayakovski’nin ölümü” başlıklı yazısına ayrılmış. Yazı içine serpiştirilen şiirlerin, İngilizce’den çevrildiği anlaşılıyor. Mayakovski için “bolşevik devrimine ve komünizm din bilimine sarıldı. Aradığını bulamayınca, sonunda ölümü seçmekte karar kıldı” sözleri kullanılıyor.

ŞİİR AĞIRLIKLI İÇERİKTE ISRAR
11. sayfada, güya bu ülkede daha önce barış ve insancıllığı konu alan hiç bir şiir yazılmamış gibi, bunu ilk defa “1974 kuşağı” diye nitelenen şairlerin yaptığını öne süren Neşe Yaşın’ın “Kapılar” adlı bir şiiri var. Kuşakdaş olarak tanımladığı Aşık Mene’nin bir deseni eşliğinde sunulan ve “ve kadınlar... onlar ki» gibi Nazım Hikmet’in dizelerini anımsatan şiirde feminist görüşler de dile getirilmiş. “Nasıl da anlamazdı kadının ne güçlü olduğunu” diyen Yaşın, erkeklerden şikayet ediyor: “Herşeye karışırlardı bulundukları yerden.” Evliliği de şöyle tanımlıyor: “ve parmaklarına pırıltılı halkalar giyip/ Beyaz güvercinler gibi/ tutsak evine girdiler.”
Bir başka dizede karşı cinsle olan biyolojik uyum bu kez onaylanıyor: “İnce bir sızıyla yaşandı özlem/ sessizce indi / yürekten kasıklara”. Neşe Yaşın’ın “Kapılar” şiiri, şiir dili açısından başarılı diyebileceğimiz bir ürün.
12. ve 13. sayfalarda Cevdet Çağdaş, 3. sayıda başlattığı “Kıbrıs Türk Resmi”nin geçmişin ilişkin anılarını sürdürüyor.
Bunu Filiz Naldöven’in bir şiiri izliyor. “Hoşnut değilim ovalar gibi serilmek varken / Bir seccade kadar yer tutmaktan” diyen Naldöven, güzel şiirini şu dizelerle bitiriyor: “Ey rüzgâr/ neden vurmadın sözlerimi/ göklerdeki tüm kuşların kanatlarına/ dünyasının içinden geçip o büyük nehre akan/ sudaki en büyük yoğrulmadadır hayat.”
Harid Fedai, 2. sayıda başlattığı “Kıbrıs Türk Yazınında İlkler” dizisini bu sayıda da sürdürüyor. Müsameretname (1892), Kıbrıs’ta basılmış bilinen ilk Türkçe kitap oluyor. 18. ile 24. sayfalar arasında Haşmet M. Gürkan, “Eski Resimlerle Lefkoşa”yı anlatıyor. (Lefkoşa Türk Bankası bu yazıyı genişleterek, ayrı bir baskı halinde okuyucuya sunamaz mı?)
Nevzat Yalçın’ın Mapolar’a ithaf ettiği “Bir gün” şiiri, Arthur Lindkvist’ten çevirdiği “Vaiz’in dedikleri” şiiri, Osman Türkay’ın Mayakovski’den, Azgın / Demirağ’ın Yasenin’den çevirdikleri birer uzun şiirle, Sunay Akın’ın iki şiiri dergide yer alan diğer şiirler. Ali Nesim ise “Duygularla yaşamak istiyorum” yazısını kaleme almış.
Derginin son sayfaları Devlet Sergisi ve ödülleri ile yeni çıkan kitaplarla ilgili değinilere ayrılmış. Son sayfada ise Türk Bankası’nın vücut kültürüne de hizmet ettiğini gösteren “Sonbahar Tenis Turnuvası”nın sonuçları duyuruluyor.


(Kıbrıs Postası, 6 Mart 1987)   

UMUT HANGİ İNSANDA?


Lefkoşa Belediye Tiyatrosu’nun sahnelediği son oyunun adı “Umut İnsanda”. Oyunu tanıtma broşürünün ilk yazısında şöyle deniyor: “Lefkoşa Belediye Tiyatrosu kurulduğu günden beri bir arayış içerisindedir. Öz ve biçim birlikteliği ile beraber özgün Kıbrıs Türk tiyatrosu’nun kimlik arayışı içerisindedir. Bunun için değişik bir takım denemeler yaptık. Bu kez de “şiir-tiyatro” denemesine giriştik. Amacımız ülkemiz tiyatrosuna bir kimlik bulma yolunda birikim sağlamaktır. Bu çalışma tam anlamı ile bir denemedir.”

Her şeyden önce “bir kimlik bulma” yolunda girişilen bu “şiir-tiyatro” denemesini olumlu karşıladığımızı belirtmek isteriz. Yerel sanatçılarımızın, bazı şiirleri oyunlaştırma, onları uygun bir sahne tasarımı ve müzik eşliğinde seyircilere sunma isteği sevinçle karşılanmalıdır. Bunun ne ölçüde başarılı olduğu ise, kuşkusuz seyirciler tarafından değerlendirilecektir.

Biz “Umut İnsanda” oyununu seyrettikten sonra, oyunun adının daha çok “Umutsuzluk İnsanda” şeklinde olması gerektiği kanısına vardık. Şiirleri yazan Fikret Demirağ, aynı tanıtma broşüründe yer alan yazısında, çağımızı “Umut ve Dehşet Çağı” olarak tanımlarken şöyle diyor: “Kısacası her şey insandan” başlayıp, “insanda” bitiyor. Ne yaparsa o yapacak. Yaşamı ve gezegenimizi tümüyle yok edebilecek güç de onda, kurtarabilecek bilinç de. Her şey gelip sevgiye, umuda, bilime, kültüre dayanıyor. Elbirliğine. Yani bilince.”

Oyunun üzerine kurulduğu Demirağ’ın şiirleri, bu çağın “dehşet”ini bir trajedi havasında vermeye çalışıyor. Ama ne yazık ki, seçilen şiirler arasında bir konu bütünlüğü ve devamlılığı sağlanamamış. En önemlisi, oyunun mesajında yoğun bir küçük burjuva kötümserliği egemen kılınmış. Karamsarlığın karşısındaki umut, yeterince ortaya konamamış. Banddan verilen klasik müzik üzerine geri planda okunan ve yer yer müziğin, şiirden daha fazla duyulduğu bölümler var. Tiyatro oyuncuları anlamlı veya anlamsız bazı hareketler yapıyorlar. Bu tür anlatıma sıkça başvuruluyor. El, kol ve vücutların hareketleri ile pandomimi çağrıştıran figürler bile, yavaş çekimli film gibi sunularak, bu karamsarlığa katkıda bulunuyor. Bu figürler bazen konu ile bir uyum sağlamakla beraber, yer yer gösterinin seyrini ağırlaştırıp, sıkıcılaştırıyor. Hele, ikinci perdede bu ağdalanma tekdüzeliğe yol açarak, kendini daha da hissettiriyor.

“Umut İnsanda” ise ve umut “bilim, kültür, elbirliği ve bilinç”te ise, ne yazık ki bu sahneye yansıtılamamış. İnsanın adeta, “Fikret Demirağ’ın umudu yansıtan, en azından Kıbrıs veya Akdeniz’in doğasını, insanını daha iyimser bir şekilde anlatan başka şiirleri yok muydu?” diye sorası geliyor.

Sahne tasarımını gerçekleştiren Emin Çizenel, tanıtma broşüründe şöyle yazıyor: “Sahnede kullanılan ana eleman kumaştır. Birkaç kaçış noktasına doğru çekilen ve enine süzülmüş dökümler, sonsuzluk duygusunu taşımalı. Sahne içi, yerçekimi kara parçasının uzay boşluğu ile arasındaki espası vermeli. “Sonsuzluk ve aydınlık”. Bütün kirlenmelere karşın ille de “aydınlık”. Bütün umutsuzluklara karşın hep bir umut ışığı. (Işıkları yönlendirmedeki amaç.) Metinin ana mesajındaki “yaşanan onca umutsuzluğa karşın aydınlık bir dünya özlemini” ayakta tutan bir imaj için.”   

Kumaşın, ışıkların etkisiyle “sonsuzluk” izlenimini verdiğini kabul etsek bile, “aydınlık”ı gösterdiğini söylemek oldukça güç. Her şeyden önce sahne tasarımı o şekilde düzenlenmiş ki, sözü edilen bu “umut ışığı”nın iki perde boyunca seyirciler tarafından yakalanması, ya da görülmesi olası değil. Ancak Çizenel’in de sözünü ettiği “birkaç kaçış noktası”, dehşet çağından bunalıp, kaçan küçük burjuvanın sığıntı köşeleri olabiliyor. Yani şiir metni yanında, sahne tasarımı da umudun ortaya çıkarılmasında etkili olamamış. Kumaş ayrıca dia’ların görüntüsünü de yamuklaştırıyor, “enine süzülmüş döküm” yerlerinde.

“Giriş ile birlikte koridor, fuaye, ana salon girişi ve salondan sahneye geçiş, Kıbrıs’a doğru yol alan bir rotanın belli başlı coğrafik isimleri. Sahne Kıbrıs’tır, ya da öyle olmalı”  Ama bu zorlama niye? Oyuncular da “Demirağ’ın şiirini yorumlayıp, sahneye aktarırken, bu dünyalı akdenizli, adalı insanı öne çıkartmaya çalıştık” derken, zorlama bir yerel olma çabası seziliyor. Öyleyse nerede Akdeniz’in masmavi gökyüzü, ya da denizi? Nerede adamızın iyimser insanı? Biz bu kadar kötümser miyiz? İnsanımızın veya insanlığın umudu hiç olmazsa sahnenin bir köşesindeki parlak beyaz bir ışık hüzmesiyle veya finaldeki anlamlı bir tablo ile verilemez miydi? Umut ille de Beethoven’in “Neşeye şarkı”sı ile mi verilmeliydi?

Lefkoşa Belediye Tiyatrosu’nun sahnelediği “çağdaş tragetya”nın müziğini, ağırlıklı olarak 19. yüzyıl klasiklerinden seçen Bekir Azgın, tanıtma broşüründe olağandışı bir alçakgönüllülük göstererek, kendisini “oyunun oluşmasında en az katkısı olan kişi olarak tanımlıyor ve şöyle yazıyor: “Seçilen müzik amaca hizmet edecek olursa, başarı yönetmenin ve oyuncularındır, yok eğer başarılı olmazsa, kusurun tümü bana aittir.”

Yukarıda da belirtildiği gibi müzik, istenen “öz ve biçim birlikteliği”ni yeterince sağlayamamış. Türkü’den söz edilirken, gitar müziği yerine, kendi halk müziğimiz kullanılamaz mıydı? “Çok seslilik”te kalmak için Arman Ratip’in çeşitlemeleri, ya da Has-Der Oda Müziği Orkestrası’nın düzenlemeleri mi uygun düşmezdi? “Evrensel ölçüler içinde seçildiği” savlanan 15 bestecinin müzikleri ile konu-müzik bütünlüğü kaygusu yerine, broşürde de yazıldığı gibi, daha çok sesli müziğe seçici kadar yakın ilgi duymadığı sanılan izleyiciye “öğretmenlik” yapılmak istenmiş. Bestecilerin doğum-ölüm yılları yerine, bari alınan eserlerin adları yazılsaydı da dersimizi tam öğrenmiş olurduk, diyesi geliyor insanın.

Gönül arzu ederdi ki, oyunun bütün müzikleri özgün, ya da yerel olsun. İlk kez bir ekip çalışması yaptığını belirten Kâmran Aziz, ilk şarkıda neşeli bir havayı verebilirken, diğerlerinde oyunun kötümser havasına kendisini kaptırmış ve marş temposunu andıran melodileri tercih etmiş göründü.

Sonuç olarak, “Umut İnsanda” oyunu, her yönüyle seyirciye yoğun bir karamsarlık aşılayarak, yönetmenini amacına ulaştırıyor. Nitekim bu amaç, giriş yazısında da belirtiliyor: “Umudu bize göre “Çağdaş Tragetya” olarak deneme-bulma metoduyla sahnelemeye çalıştık.”

“Ama trajik olan ortadan kaldıracak olan yine insan. Geleceğimizin daha güzel, barış içinde, aydınlık olmasını sağlayacak olan yine insandır.” Doğru söylenmiş, katılıyoruz. Ne var ki bu “tragetya”dan kurtuluş yolu, karanlıkta bırakılıyor. Bunu oyunun metni de, sahneye konuluşu da, müziği de göstermiyor veya göstermek istemiyor. Sadece sonbahardan ve gelecekteki çiçek tomurcuklarından, doğayı yeşerten insandan, soyut insan sevgisinden söz ediliyor. Füzeleri yapıp, atomu patlatan, doğayı cesede çeviren insan’a güven belirtiliyor!

Oysa “insan olarak senin emeğin” yıkım için de kullanılabiliyor, “insan olarak senin şarkın” savaş narası da olabiliyor! Umut hangi insanda? Nerede olması, oluşturulması gereken “umut, bilim, kültür, elbirliği, bilinç”?
Kaldı ki dünyalı, akdenizli, adalı insan hiç de gösterildiği gibi kötümser değildir. Günlük yaşamında ve mücadelesinde bunu kanıtlamaktadır. Zıtlıklar, çelişkiler çağında önemli olan, “Umut ve Dehşet arasındaki o sırat dengesinde mutsuz, gerilimli, bunalımlı, aynı zamanda da yarınlarından çok şey umarak, gizli bir coşkuyla yaşamayı sürdürmektedir. Sevgisizlik yanında sevgi, bencillik yanında toplumcu bilinç, yalnızlık psikozu yanında kitlesel insan tavrı.” Öyle değil mi Fikret Demirağ? “Sana güveniyorum, sevgiyi bulan sana, karşısına kin’i diken sana.”  Ama bu kini bilince, sınıf kinine dönüştürmedikçe sanatın işlevi ne?

(“Tülay Denizciler” takma adıyla, haftalık Söz dergisi, 24 Ocak 1986, Sayı:15)

LEFKOŞA SAHNELERİNDE İKİ GÜLDÜRÜ


Lefkoşa’da çalışmalarını sürdürüen iki tiyatro topluluğumuz, 27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü’nde perdelerini iki yeni oyunla halka açtılar. Her hafta Cuma ve Cumartesi günleri izlenebilen bu oyunlardan biri, Devlet Tiyatrosu’nun sahnelediği “Kim bu adam?” adlı güldürü. Yerli yazarlarımızdan Özden Selenge tarafından kaleme alınmış. Diğer oyun ise Türkiye’nin ünlü mizah ustası Aziz Nesin’in 4 öyküsünden yine kendisi tarafından oyunlaştırılan “Sen adamı deli edersin” adlı kabare oyunu. Her iki oyuna ilişkin değerlendirmelerimizi şöyle özetleyebiliriz:

1.KİM BU ADAM?

1983 Haziran’ında izlediğimiz “Annem niçin miyavladı?” gibi yine Kıbrıs’ın kırsal bölgesinde geçen Özden Selenge’nin bu yeni oyunu, genel bir değerlendirme olarak belli bir başarı çizgisine ulaşmış görünüyor. “Yerel yazarlarımızı teşvik etme” amacıyla Devlet Tiyatrosu yönetmeni Hilmi Özen ve yardımcıları tarafından sahnelenen oyunda, toplumsal yaşamımızdan artık silinmekte olan “bohçacı kadın” tipi ele alınmakta. Zaliha Susuzlu, bohçacı kadın Sultan rolü ile iyi bir oyuncu olma yolunda ileri adımlar atıyor. 50’lik Hacı, Yusuf’u canlandıran Çetin Özen ise her zamanki artistik yeteneğinin rahatlığıyla oynuyor. Ayhatun Ateşin, Yusuf’un karısı Emete’de Kıbrıs ağzının belirgin ses özelliklerinden olan geniz ünsüzü n’leri özgün şekliyle aktaramamakla dikkati çekiyor. Oysa kendisi sahneye alışmış bir oyuncu olarak göz dolduruyor. Dünür’ü canlandırdığı erkek rolünde de başarılı. Ancak teknik açıdan erkek sesinin band’dan verilmesi, ülkemizde bir ilk uygulama olsa gerek. Yadırganan bir durum. Geri zekalı oğlan rolünde Nevzat Şehitcan, Seydali ile çok başarılı bir tip çiziyor. Zaten esas güldürü ögesi onun karakteriyle aktarılmak istenmiş. Diğer oyuncular ise gerek diksiyon, gerekse oyunculuk açısından küçük rolleriyle pek başarılı olamıyorlar.

“Kim bu adam?” oyununda konu ve diyaloglar açısından bazı abartmalar söz konusu. Örneğin 50’lik bir adamın liseyi yeni bitirmiş, kızı yaşındaki bir kişiye aşık olması, onu üçüncü eş olarak seçmesi ve genç kızın gözüne girmek, beğenisini kazanmak için 15-16 yaşın kıyafetine bürünmesi, sırf güldürü unsuru adına yapılsa bile, bizim toplum gerçeğimize ne kadar uymaktadır? 1974 sonrasında Kuzey’den getirilen göçmenler, bölünmüş Kıbrıs’ın bir gerçeği haline gelmişse de, Adana’lı toprak ağası tipi oyuna konmayabilirdi. (Nitekim o oyuncunun ülkeden sınırdışı edilmesi nedeniyle, bu karakterin oyundan çıkarıldığını öğrenmiş bulunuyoruz.) Özden Selenge’nin bundan önceki oyununda da yine bir “Türkiyeli” tipi vardı. Yoksa bu durum, Devlet Tiyatrosu’nun TC’li oyuncuların da rol alarak, bütünleşmemizin kanıtı olacak, “olmazsa olmaz” bir zorunluluk mu acaba? Seçilen bazı güldürü motiflerinde, örneğin Adidas-Aids benzeşmesi gibi zorlama hissediliyor, hatta gelin adayına söylenecek “tatlı şeyler” sıralamasında uzun bir liste veriliyor.

Oyuncuların makyajı da “Kıbrıslı” çehreyi yansıtmaktan uzak. Birkaç oyuncuda her iki kaş siyah boyayla kalın olarak boyanarak, ortası çatılmış. Yerli yersiz yanaklara ben’ler oturtulmuş veya boyayla yüz kırışıklıkları yapılmak istenmiş. “Annem niçin miyavladı?” oyununda da Emine’nin çatık kaşları ve koyu boyası dikkat çekiyordu. Gerçi Kıbrıs’ın bazı yörelerinde çatış kaş görülüyor, ama bu tipik bir Kıbrıslı özelliği değildir.

Oyunun en çok beğenilen yanı herhalde, Kıbrıs’ın havasını seyirciye en iyi şekilde yansıtan müziği olmuştur. Bölümleri birbirine bağlayan müziği besteleyen Bülent Berkay ile Erhan Özbeşer’i kutlamak gerek. Onlar gitarla ritim ve tempo tutarken, Aytaç Çağın’ın kemanesi seyircileri coşturuyor. Müzik eşliğinde okunan Kıbrıs manileri ise bu coşkuyu tamamlamakta. Keşke bu müzik parçasını ayrı olarak radyodan dinleyip, bandına sahip olabilmeli diye düşünmeden edemiyor insan.

Aslında bu tür yerel oyunların daha sık olarak, ama konu tekrarına veya sözcük/deyim abartmalarına başvurmadan radyo ve televizyondan sunulması gerek. 1960’lı yıllarda Bayrak Radyosu’ndan sunulan “Alekko ile Caher”in skeçleri büyük bir beğeni ile izleniyordu. Ne yazık ki sonradan, bazı kişilerin engellemesi sonucu yayından çıkarıldılar. Oysa Rum toplumu, yerel oyunları hem radyodan, hem de televizyondan başarı ile yayımlamayı sürdürüyor. Yerel sanatçı ve yazarları teşvik edip, yüreklendiriyor. Bizde de bu tür oyunların yazılabilmesi için sadece yerel yazarların oyunlarını oynamakla yetinilmemeli, daha da ileri gidilerek, onlara telif hakları ödenmeli, mali yönden de tatmin edilmelidirler. Bir de şu önemli konu var. Kıbrıslılığımıza sahip çıkmayı devlet politikası haline getirebilmiş miyiz? Sanat ve kültürde de yerel ürünlerin gelişip olgunlaşması için var olan her çaba desteklenmeli, teşvik edilmelidir. Tiyatro özelinde, yerel oyunlarımızın ille de kırsal bölgede geçmesi gerekmiyor, kentteki yaşam ve sorunlar yumağı da yansıtabilir. Hep yerel ağız yerine, yazı Türkçesiyle de oyunlar yazılmalı ve sahnelenmelidir.

2. SEN ADAMI DELİ EDERSİN

Lefkoşa Belediye Tiyatrosu, “Umut insanda” adlı şiir-tiyatro denemesinden sonra, şimdi de kabare tarzında Aziz Nesin’in bir oyununu sahneliyor. Dört gösteriden sonra basında “iki haftadır kapalı gişe oynanıyor” diye tanıtılan oyun, ne yazık ki Aziz Nesin’in mizah öykülerindeki başarı ve olgunluğa erişememiş. Sıradan bir müsamere düzeyinde kalmış. Belediye Tiyatrosu’nun başarılı çifti Işın ve Erol Refikoğlu’nun oyunculukları bile oyunun tekdüzeliğini gidermeye yetmemiş. Eserin “orta oyunu” anlayışı ile sahnelendiği belirtiliyor. Ama bu, özellikle “Damdaki Deli” bölümünün ille de seyircinin ortasında, koltuk sıkışıklığı içerisinde oynanmasını gerektirmezdi herhalde. Dahası, “demir merdivendeki deli”nin soğuk “espri”lere gülmeyen seyircilerin üzerine atlayacağını söylemesi de yersizdi.

“Kabare” türüne yerel katkı olsun diye, ANAP temsilcisinin UBP kurultayında söylediği  Kıbrıslıların fazla çocuk yapmaları gerektiği şeklindeki söz de oyun metnine eklenmiş! Akıl hastahanesinden kaçan delilerin her biri için 100 TL ödül verileceği söylenirken, kerevizin bağının 250 TL olduğunun söylenmesi de herhalde yaşadığımız hızlı enflasyonun bir ifadesi olsa gerek.

Osman Alkaş, polis komiseri rolünde iyiydi. Gülgün Sakallı’nın ses tonu, son bölümdeki çığlık çığlığa kahkahalarıyla kulak tırmalayıcılığının doruk noktasına ulaşıyordu. Birçok seyircinin başağrısı ile salondan ayrıldığına tanık olundu. Orta oyunu veya kabare türü böyle mi olmalıydı?

Nerede “Özgürlüğün Bedeli” ve “Sevgili Doktor” gibi eserlerle başarılı oyunlar sergileyen Lefkoşa Belediye Tiyatrosu? Yoksa deneme tiyatrosu diye diye seyircimiz denek taşına mı dönüştürülmek isteniyor? Eli-yüzü düzgün eserlerin sahnelenmesi zamanı acaba ne zaman gelecek? Brecht’çilerden bir de Brecht oyunu seyretmeyecek miyiz?

Lefkoşa Belediye Tiyatrosu yönetmeni Yaşar Ersoy’un “Bu süreci yaşayacağız” başlıklı bir yazısında da belirttiği “kültür ve sanatsal gelişmemizin toplumun diğer yapılarına koşut kısırlaştığı” yargısı acaba gerçekleşti mi? “Çok dar ve dağınık bir çevre, çok küçük bir azınlık, bir elin parmaklarını geçemeyecek kadar sanatçı, güçlükler ve olanaksızlıklar içinde ancak özverili çabalarla etkin gerçek sanat yapıtlarının yaratılmasına çalışmaktadır” diyen Ersoy’un kendisi de bu sürecin içinde yaşamaktadır. Zaten bunu kendisi de saptamakta ve şöyle yazmaktadır: “Yanlış yöntemlerle yanlış yerlerde arıyoruz toplumsal kişiliğimizi. Her şeyden önce kendimizin “insanın” değişmesi gerekli. Herhalde insan değişmeden hiç bir şey değişmez. İnsanın değişmesi de ekonomik ve kültürel koşulların değişmesine bağlıdır.” (Özgürlük dergisi, Şubat-Mart 1986, s.16)

Aynı sayfada yazan Muzaffer Ulaş’ın Brecht’ten aktardığı şu alıntı, sözkonusu ettiğimiz her iki güldürü oyunu için de geçerlidir: “(Gerek oyun seçiminde, gerek oyun değerlendirmesinde) seyircilerin alışkanlıklarına ne olçüde doyum sağladığına değil, bunları ne ölçüde değiştirdiğine bakılarak, çağdaş tiyatro konusunda bir değer yargısına varılır.” Değindiğimiz her iki güldürü gösterisinin de bu değer yargısıyla uyuşmadığı ortaya çıkmaktadır.


(“Hasan M. Gündüz” takma adıyla, Söz dergisi, 25 Nisan 1986, Sayı:28) 

“MERDİVEN”LE SINIF DEĞİŞTİRMEK

      Lefkoşa Belediye Tiyatrosu’nda sahnelenen yeni oyunun adı, “Merdiven”. Asıl mesleği inşaat mühendisliği olup da Ankara Devlet Tiyatrosu’nda çalışmış olan Nazım Kurşunlu’nun 1964 yılında kaleme aldığı ve ilk defa Ankara Devlet Tiyatrosu tarafından oynanan bu oyunun konusu şöyle:
          Hamdi Bey (Yaşar Ersoy), uzun süre bir devlet dairesinde kayıt memurluğu yaptıktan sonra, Muamelât Müdürlüğü’ne yükselmiş, çalışkan ve dürüst bir memurdur. Emekliye ayrıldıktan sonra eline geçen emeklilik parasıyla, 30 yıldır düşlediği bahçeli bir eve sonunda sahip olur. Ama bahçesinin bir kısmının evin önünden geçen yol yapımı için kullanılacağını öğrenen Hamdi Bey ile karısı Şefika Hanım (Işın Refikoğlu), buna çok üzülürler. Yol yapımını gerçekleştirecek olan Vecihi Bey (Osman Alkaş), Hamdi Bey’in eski çalışma arkadaşlarındandır ve Hamdi Bey’e destek olmak için söz konusu evin bodrumunu şirket için kiralar. Vecihi Bey’in iş ortağı olan İsmail (Erol Refikoğlu), tipik bir “üç kağıtçı müteahhit”dir. Çeşitli dolaplar çevirerek, Hamdi Beyleri kendisine borçlandırır. Önce kendi evlerinin bodrum katına sığınmak zorunda bırakılan karı-koca, daha sonra da kovularak, şehir dışında küçük bir gecekonduda yaşamak zorunda bırakılacaktır.
       Lefkoşa Belediye Tiyatrosu, 1987 Çevre ve Konut Yılı nedeniyle, Nazım Kurşunlu’nun bu oyununu seçerek, çevre ve konut sorunlarını ele almak istemiştir. Ama ne yazık ki, oyunlarında toplumsal sorunları ve orta sınıf insanlarını konu alan yazarın bu eseri, çevre ve konut sorunlarını belirgin bir biçimde (yönetmenin belli bölümleri eserden çıkarıp, bazı bölümler veya diyaloglar eklemesine rağmen) seyircilerin bilincine çıkarmakta yetersiz kalıyor. Özellikle birinci perde, kurşun gibi ağır ve sıkıcı bir tempoda seyrederken, ancak ikinci perdede biraz hareketlenme gözleniyor.
       Program broşüründe “çağdaş bir yorumla” yeniden ele alındığı belirtilen oyun, “yaşadığımız düzenin sonucu yalnız bırakılan, çaresizliğe itilen insanların sırtlarına basarak yükselen İsmail’lerin zaferi, insanımızın dramıdır” şeklinde tanıtılarak, yazarın umutsuz ve çaresizliğini onaylıyor. Kendi halinde yaşayan orta tabaka insanının hiç bir zaman özlediği yaşam biçimine erişemeyeceğini göstermek isteyen ve bu durumu seyircisine benimseten yazar, çıkış yolları üzerinde bize bir tek ışık bile gösterememektedir. Öte yandan “çağdaş bir yorum”la neyin kastedildiği belli olamıyor. Oyunun sahneleniş şekliyle, adının niçin “Merdiven” olduğu da pek anlaşılamamaktadır. Sahne ortasında yer alan, ev ile bahçe arasındaki merdiven midir sözü edilen? Yoksa bununla ilgili bölüm de, yönetmenin 1964 tarihli oyunu “çağdaşlaştırması” sonucu kırpılarak atılmış mıdır? Bizim öğrendiğimiz kadarıyla oyunun sonunda Şefika Hanım şöyle demektedir: “Bu dünya bir merdiven, Hamdi Bey! Kimi iner, kimi çıkar.” Bu sözler oyundan atılmamış olsa bile, emekli Muamelât Müdürü Hamdi Bey ile karısı Şefika Hanım’ın aldatılmışlıklarına veya acizliklerine bir açıklama getirmekten uzaktır. Belediye Tiyatrosu’nun oyunu bitiriş şeklinde olduğu gibi, Hamdi Bey’in “Heyyt” diyerek, üç kağıtçı müteahhit İsmail’in üzerine yürümesi ile sorun çözümlenecek midir?
          Çevre sorunu, emekli kişilerin küçük ev bahçeleri ile uğraşmaları veya yol yapımının getirdiği sorunların işlenmesi (ki burada yasadışı bir tapu oyunuyla yolu bahçeden geçirten Süreyya Bey denen ve sahnede hiç görünmeyen bir kişinin düşünceleri, görüşleri aktarılmıyor) ile ne derecede aydınlatılabilir? Konut sorunu ise, eski evin yıkılması ve yerine bir apartman dikilmesi bölümünün eklenmesiyle mi işlenmiştir? Her iki sorunun da özünü oluşturan “daha çok kâr”a dayalı sermaye düzenine yönelik hiç bir “çağdaş yorum” seyirciye aktarılamamaktadır.
        “Merdiven” , draturji yanında, oyunculuk açısından da pek başarılı olamıyor. Yerli yerine oturmuş tek başarılı karakteri Işın Refikoğlu çiziyor. Yaşar Ersoy, ikinci perdenin başında felçlenerek, daha da yıkılmış ihtiyar rolünü oynarken, aniden birinci perdedeki canlılığına kavuşuyor. Neden? Osman Alkaş, belli bir düzeyi tutturmaya gayret ederken, Gülsüm’ü oynayan Gülgün Sakallı, her zamanki çığlık çığlığa hali ve abartılı oyunuyla, ikinci perdedeki Erol Refikoğlu’nu da etkilemişe benziyor. Mahmut ve diğer üç işçi, müsamere kadrosunu tamamlıyor.
        Başarısızlık oyunculuk ve yanlış eser seçimi yanında değineceğimiz bir diğer nokta, tiyatro salonunun havalandırılmamış ve kötü kokulu (perde açılınca sahne arkasından gelen lağım kokusu muydu?) olması ve konuşan, alkış tutan küçük çocukların durumudur. Çevre ve konut sorunlarına ilgi gösteren Lefkoşa Türk Belediyesi’nin bu konularda da titiz olmasını ve önlem almasını diliyoruz.


(Kıbrıs Postası gazetesi, 27 Mayıs 1987)