22 Nisan 2014 Salı

Ahmet Cavit An’ın Türkiye’ye karşı açtığı davanın mahkeme kararı (Özet)


20 Şubat 2003 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin aldığı kararla ilgili olarak Mahkeme Mukayyidi’nin yaptığı basın açıklamasının tam metni:

Ahmet Cavit An’ın Türkiye’ye karşı açtığı davanın mahkeme kararı

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Ahmet Cavit An’ın Türkiye’ye karşı açtığı (başvuru numarası 20652/92) davanın kararını bugün (20 Şubat 2003) yazılı olarak duyurmuştur. Mahkeme,
- altı oya karşı bir oyla, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11. maddesinin (toplantı yapma özgürlüğü) ihlal edildiğine; 
- altı oya karşı bir oyla, Sözleşmenin 13. maddesinin (etkin düzeltme/çare bulma hakkı) ihlal edildiğine;
- oybirliği ile, başvuran kişinin 10. madde altındaki (ifade özgürlüğü) şikayetinin ayrıca görüşülmesine gerek olmadığına karar vermiştir.

Sözleşmenin 41. maddesi (memnuniyet) uyarınca, mahkeme, başvuran kişiye, manevi tazminat olarak 15 bin euro ve masraflar olarak da 4 bin 715 euro ödenmesine karar vermiştir.

1.  İlkesel olgular:

1950 doğumlu, Türk kökenli bir Kıbrıslı yurttaş olan Ahmet Cavit An, “yeşil hat”tın kuzeyinde, Lefkoşa’da yaşamakta olan bir çocuk doktorudur.


Kıbrıs Türk makamlarını ve Kıbrıs’ın kuzeyindeki Türk askeri varlığını  “işgal” olarak niteleyip eleştiren ve başvuruyu yapan kişi, ayrıca Lefkoşa’da 1989’da Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rumlar tarafından kurulan ve kaydedilmemiş bir dernek olan “Bağımsız ve Federal Kıbrıs Hareketi”nin Kıbrıslı Türk koordinatörüdür. Bu hareket, iki toplum arasında yakın ilişkilerin geliştirilmesini hedeflemekte olup, siyasal, kültürel, tıbbi ve sosyal buluşmalar düzenlemektedir.

Başvuruyu yapan kişi, bu tür iki toplumlu buluşmalara katılmak için, “ara bölge”yi veya adanın güney kısmını ziyaret etmek için normalde izin alamamaktadır. 8 Mart 1992 ve 14 Nisan 1998 tarihleri arasında yapmış olduğu 46 talepten, sadece 6 tanesinde kendisine izin verilmiştir. Reddedilen izin talepleri arasında şu toplantılar bulunmaktadır: BM Barış Gücü’nün Lefkoşa Uluslararası Hava Alanı’nda Mayıs 1992’de düzenlediği İlkbahar Şenliği, BM Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) tarafından Haziran 1992’de düzenlenen iki toplumlu tıbbi bir seminer, Ekim 1992’de Ledra Palace’da “Bağımsız ve Federal Kıbrıs Hareketi”nin Eşgüdüm Komitesi’nin bir toplantısı, ayrıca Haziran 1994’de UNHCR tarafından düzenlenen kardiyoloji semineri. Dahası, Mayıs 1992’de Kıbrıs Türk makamları, Kıbrıslı Rumların adanın kuzeyinde başvuruyu yapan kişi tarafından düzenlenen bir toplantıya katılmaları için izin vermeyi reddetmiştir. 

Başvuruyu yapan kişinin iddiasına göre, “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti” (KKTC) Bakanlar Kurulu, kendisinin Kıbrıslı Rumlarla temas kurmasına engel olan bir kararı kabul etmiştir. Bu kararla ilgili olarak, “KKTC” Sağlık Bakanlığı’nın başvuran kişiye hitaben yazdığı 3 Şubat 1992 tarihli bir mektuba atıf yapılmaktadır. Başvuran kişi, 7 Mayıs 1992 tarihinde “KKTC” Başbakanına gönderdiği bir mektupta, bu Bakanlar Kurulu kararının içeriği ile ilgili olarak bilgi talep etmiş, ama hiçbir yanıt almamıştır. Ayrıca, Türkiye Dışişleri Bakanlığına da bir protesto mektubu göndermiş, ama o da yanıtsız kalmıştır. “KKTC” Dışişleri ve Savunma Bakanlığı Konsolosluk ve Azınlıklar Dairesi, başvuruyu yapan  kişiye verdiği bilgide, kendisine izin verilmemesinin “güvenlik nedenleri, kamu yararı ve (başvuruyu yapanın) devlet aleyhine propaganda yapması”na bağladı.      

Başvuruyu yapan kişi, 24 Mayıs 1994’de “KKTC” Başbakan Yardımcısı’na mektup göndererek, ara bölgeye veya Lefkoşa’nın öteki tarafına geçmesine izin verilmemesinin devamı nedeniyle, Bakanlar Kurulu’nun önceki kararının yürürlükte olup olmadığını sormuş, ama herhangi bir yanıt almamıştır.

2. Mahkemenin işlemi ve bileşimi:

Başvuru, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na 8 Eylül 1992 tarihinde yapılmıştır ve Mahkeme’ye 1 Kasım 1998’de iletilmiştir. 14 Nisan 1998 tarihinde kısmen kabul edilebilir bulunmuştur.
 
Karar, yedi kişilik bir yargıçlar kurulu tarafından verilmiş olup, şu kişilerden oluşmaktadır:

Lucius Caflisch (İsviçre), Başkan,
Pranas Kuris (Litvanya),
Botjan Zupancic (Slovenya),
John Hedigan (İrlanda),
Margarita Tsatsa-Nikolovska (Makedonya),
Kristaq Traja (Arnavutluk), yargıçlar,
Feyyaz Gölcüklü (Türkiye), geçici yargıç,
Ve ayrıca Vincent Berger, Bölüm Mukayyidi.

3.  Kararın özeti

Şikayetler:

Başvuru sahibi, Türkiye ve Kıbrıs Türk makamlarının, “yeşil hat”tı geçerek, iki toplumlu toplantılara katılması için Güney Kıbrıs’a gitmesine izin vermeyi reddetmelerini şikayet etmiştir.

Mahkeme Kararı:

Öne sürülen hak ihlalleri ile ilgili olarak Türkiye’nin sorumluluğu

Türkiye, Sözleşme altındaki sorumluluğunu tartışıp kabul etmeyerek, başvuruda öne sürülen iddiaların,  sadece Kıbrıs Türk toplumunun kendi kaderini tayin hakkının uygulaması olarak kurduğu bağımsız ve egemen bir devlet olan “KKTC” ye atfedilebileceğini belirtti. Türkiye özellikle, belirlenen geçiş noktalarındaki denetim ve her günkü yönetiminin ve izin verişlerin, Türkiye’nin değil de, “KKTC” makamlarının özel hukuku ve/veya sorumluluğunda olduğunu bildirmiştir.  

Mahkeme, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini imzalayan ülkelerin, kendilerine ait toprakların dışında da etkiler yaratan makamların eylem ve ihmallerinden sorumlu tutulabileceklerini anımsatmıştır. Böylesi sorumluluk, söz konusu olan devlet, askeri bir eylem sonucu, kendi ulusal toprağı dışındaki bir bölgeyi etkin denetimi altında tutuyorsa da söz konusu olabilir. Böylesi bir bölgede, Sözleşmede konan hak ve özgürlükleri güvence altına alma yükümlülüğü, böylesi bir denetimin, doğrudan doğruya kendi silahlı kuvvetleri aracılığı ile veya kendisine tabi olan yerel bir yönetim tarafından yapılmasına bakılmaksızın söz konusudur. Türkiye’nin “KKTC” makamlarının politikaları ve eylemleri üzerinde gerçekten ayrıntılı bir denetimde bulunup bulunmadığına karar vermeye gerek yoktur. Kuzey Kıbrıs’taki büyük miktardaki askeri birliklerin varlığından açıkça görülmektedir ki, Türk ordusu adanın bu kısmında etkin bir denetim uygulamaktadır. Böylesi bir denetim, onun “KKTC”nin politika ve eylemleri için sorumlu tutulmasına neden olmaktadır. Bu tür politika veya eylemlerden etkilenenler, o nedenle Türkiye’nin “yargı yetkisi”ne girmektedir.

Bu yüzden Mahkeme, şikayet edilen hususların, Türkiye’nin “yargı" yetkisi”ne girdiğini ve Sözleşme uyarınca Türkiye’nin sorumluluğuna neden olduğu kararına varmıştır.

İç hukuk çarelerinin sonuna kadar kullanılması

Mahkeme, Türkiye hükümetinin, iç hukuk çarelerinin sonuna kadar kullanılmadığını öne sürmesini kabul etmemiştir. Çünkü hükümet, öne sürdüğü yolların herhangi birinin, başvuran kişiye herhangi bir şekilde telafi olanağı verip vermediğini gösterememiştir.

Mahkeme, kararının, “KKTC”de çare yollarının etkin olmadığı veya başvuran kişilerin var olan ve çalışan çare yollarına normal olarak başvurmaktan geri durmalarının bağışlanacağı şeklinde genel bir ifade olarak yorumlanmaması gerektiğini vurgulamıştır.

10. Madde

Mahkeme, davadaki ifade özgürlüğü sorununun, toplanma özgürlüğü sorunundan ayrılamayacağına dikkat çekmiştir. Kişisel görüşlerin korunması, Madde 11’de yer alan barışçı bir şekilde toplanma özgürlüğünün amaçlarından biridir. O nedenle, konuyu Madde 10 altında ayrı olarak incelemeye gerek görülmemiştir. Mahkeme, buna karşın, Madde 11’i inceleyip yorumlarken, Madde 10’u gözönünde bulundurmaya karar vermiştir. 

11. Madde

Mahkeme, sadece 8 Mart 1992’den 14 Nisan 1998’e kadar olan altı yıl bir aylık bir süreyi hesaba katabileceğini ifade etmiştir. Bu süre içinde Türk hükümeti, başvuru sahibine önemli miktarda izni vermeyi reddetmiştir; özellikle 46 talepten, sadece 6 tanesine izin verilmiştir. Bazı durumlarda da, izinler, izin talep eden başka kişilere verilmiş, ama başvuruyu yapana verilmemiştir. 2 Şubat 1996 ile 14 Nisan 1998 tarihleri arasında başvuru sahibi tarafından yapılan ve güney Kıbrıs’taki iki toplumlu toplantılara katılma talebinde bulunduğu bütün izin başvuruları reddedilmiştir (toplam 10 talep). 

Mahkeme, başvuru sahibinin katılmak istediği bütün toplantıların, diyaloğu ilerletmeye yönelik olup, adada barışı güvence altına alma ümidi ile, kuzeyde yaşayan Kıbrıslı Türkler ile güneyde yaşayan Kıbrıslı Rumlar arasında fikir ve görüş değiş-tokuşunu amaçlamakta olduğunu göz önünde bulundurmaktadır. Başvuru sahibine bu izinlerin verilmesinin reddi, sonuç olarak, onun iki toplumlu toplantılara katılmasına engel olmuş, iki toplumdan insanlarla barış içinde toplantı yapmasının önünü kesmiştir. Buna göre, Mahkeme, başvuru sahibinin barışçı toplanma özgürlüğü hakkına bir müdahalenin söz konusu olduğu sonucuna varmıştır. 

Kuzey Kıbrıs’ta yaşayan Kıbrıslı Türklerin “yeşil hat”tı geçerek, güney Kıbrıs’a gidip Kıbrıslı Rumlarla barışçı bir şekilde toplantı yapması için izin veren herhangi bir yasanın olmadığı görülmektedir. Çünkü başvuru sahibinin toplantı özgürlüğünü kullanmasına konan kısıtlamalar, “yasa tarafından tanımlanmış” değildir. O nedenle 11. Madde’nin ihlali söz konusudur.

13. Madde


Mahkeme, Türk hükümetinin var olan iç hukuk çarelerinden herhangi birinin kullanılması halinde etkin olabileceğini gösteremediği için, 13. maddenin ihlalinin de söz konusu olduğunu gözlemlemiştir.   

Yargıç Gölcüklü, farklı olan görüşünü ifade etmiş olup, karara eklemiştir.


(Afrika gazetesi, 22 Şubat 2003, Çeviri: Ahmet An)

Kararın İngilizce tam metni için bkz. : http://echr.ketse.com/doc/20652.92-en-20030220/view/


DR.AHMET CAVİT AN, STRAZBURG'TA AÇTIĞI DAVA İLE İLGİLİ OLARAK “KIBRIS’TA SOSYALİST GERÇEK” DERGİSİNİN SORULARINI YANITLADI


            İstanbul’da yayımlanan haftalık Aktüel dergisinin 13 Ağustos 1998 tarihli sayısında, Türkiye’nin Strazburg’daki Avrupa Konseyi İnsan hakları Komisyonu’nda avukatlığını yapmış olan ve bir süre önce artık Türkiye’yi savunamayacak durumda olduğunu öne sürerek bu görevinden istifa eden Prof. Bakır Çağlar ile bir söyleşi yayımlandı. Konu, Kuzey Kıbrıs’taki mülkü için Türkiye’yi 640 bin dolar tazminata mahkum ettiren Titina Loizidu idi. Ama söyleşinin bir yerinde Prof. Bakır Çağlar, Kuzey Kıbrıs’ta yaşayan tarihçi Ahmet Cavit An’ın da Türkiye’ye karşı dava açtığına değinerek, Komisyonun Nisan 1998 ‘de davayı görmeyi kabul ettiğini ve büyük bir ihtimalle An’ı haklı bulacağını belirtmekteydi.

            Dr.Ahmet Cavit An, Aktüel dergisinin bu yayınından sonra, yazılarının yayımlandığı aylık “Kıbrıslı” dergisinin yönetmeni Dr.Doğan Harman’a telefon eden bir şahsın, Harman’a “Bu adamın yazılarını artık basmayınız. Zaten onun ayaklarını yakında kıracağız” şeklinde tehditler savurduğunu öğrendiğini söylemiştir. Dr.An, avukatı aracılığı ile bu tehditleri derhal Komisyona bildirdiğini sözlerine eklemiştir.

            Strazburg’taki davanın konusu ve geçmişi ile ilgili olarak Dr.Ahmet Cavit An’a yönelttiğimiz soruları ve aldığımız yanıtları aşağıda bulacaksınız:

- Strazburg'taki davanın konusu nedir?

Strazburg'taki Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komisyonu'na iki başvurumuz olmuştur. İlk şikayetimizi "Bağımsız ve Federal Kıbrıs için Temas Grubu" olarak 13 Mayıs 1991 tarihinde yapmıştık. Bilindiği gibi, Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rumların oluşturdukları bu iki toplumlu Temas Grubu, Bağımsız ve Federal bir Kıbrıs hedefine ulaşmak için, her iki toplum içinde veya ara bölgede çeşitli siyasal, kültürel, tıbbi ve sosyal toplantılar düzenlemiş ve iki toplum arasında anlayış ve işbirliği havasının geliştirilmesi için çalışmalar yürütmüştür. Ama belli bir süreden sonra, yaptığımız çalışmalardan tedirgin olan resmi makamlar, bize geçiş izni vermemeye başladılar.

Kurulduğu 24 Eylül 1989'dan ikinci şikayetin yapıldığı 8 Eylül 1992'ye kadar geçen süre içinde, gerek Temas Grubu, gerekse kişisel olarak benim yaptığım 87 geçiş izni başvurusundan ancak 15'ine olumlu yanıt verilmişti.

3 Ekim 1996 tarihine kadar yapılan toplam 124 başvurudan 102 tanesi  hiç bir yasal gerekçe gösterilmeden reddedilmişti. Öte yandan da 1993 yılından başlayarak, ABD Büyükelçiliğinin himayesinde düzenlenen Conflict Resolution gruplarının toplantılarına katılan yüzlerce Kıbrıslı Türke, sürekli geçiş izinleri sağlanmıştı. Ama onların temaslarına da Aralık 1997'den itibaren yasak konulmuş bulunuyor. 

İkinci başvuru ise, benim tarafımdan, mesleki gelişmeme engel olunması nedeniyle yapılmıştır. O sıralar  Rum kesiminde 1500'den fazla Kıbrıslı Türk çalışmaktaydı. Ben de Lefkoşa'nın Rum kesimindeki bir özel hastanede iş bulmuştum ve zamanın ABD Büyükelçisi Robert Lamb'ın da aracı olmasına rağmen, askeri ve sivil makamlar bana  çalışma ve geçiş izni vermediler.

Temas Grubu'nun gerek Lefkoşa'nın Rum kesiminde, gerekse ara bölgedeki Ledra Palas'ta düzenlediği etkinliklere katılmamız da keyfi bir şekilde engellenmekteydi. Bu arada BM Göçmenler Yüksek Komiserliği (UNHCR) tarafından düzenlenen iki toplumlu tıbbi seminerlere başvuran bütün hekimler gidebiliyorken, sadece bana izin verilmiyordu.

Siyasal görüşlerim nedeniyle ayrımcılığa tabi tutuluyordum. Bu şekilde 5 tıbbi seminere katılmam engellendi. 1500'den fazla Kıbrıslı Türkün Rum kesiminde çalışmasında bir sakınca görülmezken, benim çalışmam her nedense uygun görülmüyordu. Çalışmak bir yana, mesleki eğitimimi herkesin rahatça katılabildiği seminerlerle geliştirmem de engellendiği için, ikinci kez komisyona  şikayette bulunma kararı aldım.

Bana karşı uygulanan bu ayrımcılık, 1993 yılında yayımlanan ABD Dışişleri Bakanlığı'nın Kongre Dış İşleri Komitesi'ne sunduğu yıllık raporda da yer almış bulunuyor.

- Strazburg'daki Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komisyonuna başvurmazdan önce, neden KKTC'de dava açmadınız?

Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'na şikayet etmezden önce, yerel mahkemelere başvurmak istemedik. Çünkü uluslararası tanınmamış bir ülke olan KKTC'deki hukuk sistemine güvenmemekteydik.

Basına yansımış olan şu  haberler de, bu kanımızı doğrulamaktadır:

"Cumhuriyet Meclisinin dünkü oturumunda söz alan SDP Milletvekili Ergün Vehbi, bugünkü yargı düzeninde bir çürüme gözlemlediğini, Meclis'in yargı sistemini yeniden ele alıp değerlendirmesini istedi. Vehbi, "İddia ediyorum ki, bu ülkede yargıya yurttaşın güveni kalmamıştır. Hakimleri, savcıları, dava satan avukatları izleyecek bir mekanizmaya gereksinim vardır" dedi. (Halkın Sesi, 13.12.1991)

"Lefkoşa Kaza Mahkemesinde ciddi olay: Eski Bakan ve Emekli Yüksek Mahkeme Yargıcı Orhan Zihni Bilgehan, "Zaten hukuk devleti mi mevcuttur. KKTC'de mahkemeler ve hakimler dökülüyor" şeklinde konuştu." (Kıbrıs, 14.4.1992)

"Avukat Menteş Aziz, Girne'de fırtına gibi esti ve bir mahkeme duruşmasından önce basın mensuplarına şöyle konuştu: "Tutuklular için iki gün daha tutukluluk istiyorlarmış, geçen hafta da aynısını yaptılar, son dakikada gelip böyle davranıyorlar. 25 yılda memlekette bir polis devleti kurduk. Bir karagöz perdesi kurduk, mahkeme değil." (Kıbrıs ve Halkın Sesi, 6 Eylül 1997) 

"Savunma Avukatı Menteş Aziz, üzerinde çok durduğu mahkeme çıkış saati ile ilgili itirazda bulundu ve şöyle konuştu: "Yargıç tarafından verilen tutuklama emri dosyalardan çalındı. Üç gündür canımı yedim, bulamadım...Bana göre bilinçli bir şekilde alındı. Mahkemeye çıkılan saati kesinlikle saptamak zorundayız. Saptayalım ki her şey ortaya çıksın. Aksi halde, adaleti gerçekleştirmek zorlaşacaktır." (Kıbrıs, 17.6.1998)

 - İlk başvuruyu kimin aracılığı ile yapmıştınız?

Herşeyden önce, davamızın herhangi bir kısıtlama ve korku olmadan, özgürce savunabilecek, demokratik düşünce yapısına sahip bir avukatın bulunması zordu. 13 Mayıs 1991 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'na, Bağımsız ve Federal Kıbrıs için Temas Grubu Kıbrıs Türk Komitesi adına ilk şikayetimizi yaptığımız zaman (Application No.18270/91), avukatımız Lefkoşa'da çalışan demokrat bir kişi olan Ergin Ulunay'dı.

Komisyona başvuruda bulunduğumuza ilişkin basın bildirimiz Kıbrıs Türk basınında basında yayımlandığında, Denktaş Bey'e yakınlığı ile bilinen Vatan gazetesi, 25 Mayıs 1991 günkü sayısında şu manşeti atmıştı: "Büyük Skandal" . Çünkü biz sorumluları, "KKTC  makamları" diye değil de, "Kıbrıs Cumhuriyeti'nin Türk makamları" diye isimlendirmiştik. Yazıda şöyle denmekteydi: "KKTC makamlarını dış dünyaya karşı "Kıbrıs Cumhuriyetinin Türk makamı" olarak göstermek de yasalarımıza göre herhalde suçtur. Suç değilse, suç olmalıdır. Meclis harekete geçmeli, bu rezilliğin önünü alacak bir yasa derhal yapılmalıdır. ve aynı zamanda herkesin görüp anlaması için Giriş kapılarımıza "Bu Kapıdan KKTC'yi Tanımayanlar Geçemez" diyen bir levha asmalı." Konu hakkında gazetenin görüşünü sorduğu avukatımız ise şöyle demekteydi: "Yapılan müracaatın hukuki ve siyasi yönü varken, hiçbir yorum ve açıklamada bulunamayacağım."

- Bu ilk başvurunun görüşülmesinden sonra çıkan kararda ne denmekteydi?

Komisyonun 8 Ekim 1991 tarihli kararında, "İlgili iç hukuk ve uygulama" başlığı altında şu olgular özetlenmişti:

"Başvuru sahipleri, Ledra Palas Kapısındaki giriş-çıkış noktasının "Birinci Derecede Askeri Yasak Bölge" içinde olduğunu belirtmektedirler. O nedenle askeri makamlar "geçiş izni verilmesinde söz sahibidirler...Kıbrıs Türk askeri, güvenlik ve polis makamları, uygulamada Kuzey Kıbrıs'ta üslendirilmiş bulunan Türkiye'nin Kıbrıs'taki Barış Kuvvetleri Komutanlığı'na bağlıdırlar.

Kuzey Kıbrıs'ta yerel tazmin edilme olasılığı belirsizdir. Çünkü Kıbrıs Türk mahkemeleri, Kuzey'den Güney'e veya Güney'den Kuzey'e seyahat özgürlüğünü, hukuk yönünden değil de, siyasal bir konu olarak değerlendirecek ve o nedenle kendi üzerine yasal sorumluluk almaktan geri duracak, kararları Türkiye askeri makamlarını bağlamayacaktır."

Kıbrıs Cumhuriyeti'nin Türk makamlarına karşı şikayetimizi yaptığımız zaman, Komisyon, Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümeti'nin Kıbrıs'ın kuzeyindeki Türk makamları tarafından yapılan fiillerden sorumlu tutulamayacağını belirledi. Çünkü Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümeti'nin adanın kuzeyinde yasaları uygulaması 1974'den beri engellenmekte olup, yasaların uygulanmasına yönelik bu kısıtlama...Türk Silahlı Kuvvetlerinin oradaki varlığı nedeniyle olmaktadır. (Human Rights Law Journal, Vol.13, No.4, s.153)

- Sonra ne oldu?

Kararın öğrenilmesinden sonra, Avukat Ergin Ulunay, bana, kendisine mesleki ve psikolojik baskı yapılmakta olduğunu ve  Kıbrıs Türk Baro Konseyi'nden atılmak üzere Disiplin Kurulu'na verildiğini duyurdu. Neyse ki,  yapılan oylamada 3'e karşı 4  oyla bu öneri reddedildi.

- Yukarıda sözünü ettiğiniz ikinci başvuruyu ne zaman yaptınız?

İkinci başvuruyu yapmazdan önce, 7 Mayıs 1992'de KKTC Başbakanı Derviş Eroğlu'na ve 29 Mayıs 1992'de TC Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin'e mektup göndererek, yapılan bu haksızlığın giderilmesini rica ettim. Ne yazık ki bu iki makamdan da herhangi bir yanıt alamadım. Bana uygulanan ayrımcılık yüzünden zarar görmekte olduğumdan, 8 Eylül 1992 tarihinde Strazburg'daki Komisyona ikinci şikayetimi yaptım. (Application No. 20652/92)

- Bundan sonraki gelişmeleri de anlatırmısınız?

Kıbrıs'ta İnsan Haklarını Korumak için Uluslararası Dernek tarafından benim için görevlendirilen avukatım Leicester Üniversitesi Uluslararası Hukuk Profesörü Malcolm Shaw'un bana bildirdiğine göre, 18 Eylül 1992'de kabul edilen başvurum, ilk defa 27 Haziran 1994 tarihinde Komisyon tarafından görüşüldü ve şikayetin Türkiye'ye iletilmesine karar verildi.

Komisyon, 8 Nisan 1995'de de Türkiye'ye karşı açılmış olan Loizidu davasında alınacak kararın beklenmesine karar verdi. Bu karar 18 Aralık 1996'da açıklandı.

Komisyon 23 Ocak 1997'de Türkiye'nin benim tarafımdan yapılan şikayetle ilgili görüşünü hazırlamasını talep etti ve bu yanıt 30 Eylül 1997'de verildi.

İnsan Hakları Mahkemesi'nin Loizidu davasında verdiği 18 Aralık 1996 tarihli kararı gözönünde bulunduran Komisyon, 14 Nisan 1998 günü yaptığı oturumda, şikayet başvurumu kabul edilebilir buldu. Şimdi komisyonun vereceği kararı bekliyoruz. 

(Kıbrıs'ta Sosyalist Gerçek, Sayı:33, Ekim 1998)


Yukarıdaki söyleşi 22 Şubat 2003 tarihli Afrika gazetesinde aşağıdaki ek ile birlikte yeniden yayımlandı:

13 Ağustos 1998 tarihli Aktüel dergisinde çıkan NECDET AÇAN’ın Prof. Bakır Çağlar ile söyleşisinden:

“Türkiye aleyhine yapılan dördüncü Rum başvurusu şunu söylüyor: “Kuzey Kıbrıs’ta sadece azınlık Rumların değil, Türklerin de hakları ihlâl ediliyor.” Ayrıca iki önemli tesbit yapılmış: Rum kesimiyle bütünleşme ya da barışçıl yaşama için kurulan derneklere üyeliğin yasak olması ve askeri mahkemelerin varlığı, ki DGM’ler gibi çalışır, Avrupa ve Türkiye’nin hukuk sistemi arasındaki çelişkiyi net bir şekilde açığa çıkarıyor.

- Bu dava kabul edildi mi?

Beklemede, ama enteresan başka bir dava var. İlk kez Kuzey Kıbrıs'ta yaşayan bir Türk, tarihçi Ahmet Cavit An Türkiye'ye karşı dava açtı. Gerekçesi şu: "Ben Kuzey Kıbrıs'ta yaşayan bir kişi olarak Güney'de üye olduğum derneğin toplantılarına katılamıyorum. Bunu engelleyen Türkiye Cumhuriyeti." Önemli yanı şu: Komisyon Nisan 1998'de davayı görmeyi kabul etti ve büyük ihtimalle An'ı haklı bulacak. Normalde An'ın KKTC yetkililerine karşı dava açması gerekirdi, ama Türkiye Cumhuriyeti'ne açtı.

- Basında ileri sürüldüğü gibi Türkiye'nin tazminatı vermeme şansı var mı?

Kesinlikle yok. "Parayı KKTC'den alın" demek de safsata. Dava zaten Türkiye aleyhine açıldı. Karar da Türkiye aleyhine verildi.

- Vermezse ne olur?

Şu an Türkiye aleyhine iki bin dava var. Bir kısmında yargılanıp mahkum oldu, dostane çözüme gidildi, para ödedi. Kıbrıs konusunu diğer konulardan ayırmak teknik olarak mümkün değil. Çünkü hepsinde mahkum olan Türkiye. Türkiye bir sözleşmenin altına imza attı. Ödemezse sözleşmeyi ihlal eden ülke durumuna girer. Basit bir yaptırımı var; 1967 Albaylar Cuntası dönemindeki Yunanistan örneğinde görüdüğü gibi Türkiye dışlanır. Avrupa Konseyi'nden ihraç edilir. Tek örnek oydu, Türkiye ikincisi olur.”

 

“İŞGAL GÜCÜNE YÖNELECEK OLAN TOPLUMSAL MUHALEFET, DENKTAŞ’A YÖNELDİ!”


AHMET AN İLE SÖYLEŞİ:

FAİZE ÖZDEMİRCİLER  

Ahmet An, İstanbul Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nde öğrenciyken, Türkiye basınında yayınlanan Kıbrıs'la ilgili yazıları taramaya ve belgeler üzerinden yazılar yazmaya başlar. Türkiye'de Sosyalist İşçi Partisi'nin yayın organı olan “İlke” dergisinde yayınlamaya başladığı yazılarına, Almanya'da ihtisasını sürdürürken de devam eder. 1982'de Kıbrıs'a döndükten sonra, yerli kaynakları taramaya başlayan An, kitaplar yayınlar, bir o kadar da kitaplar biriktirir. Kıbrıs'a Almanya'nın Leipzig kentinden çocuk hastalıkları uzmanı olarak döner dönmesine de, sosyalist bir ülkeden gelmiş olmak da, “Fırtınalı Yıllar”ı didik didik etmek de, hekim olarak çalışmasını sınırlar. Bu, Haşmet Gürkan'ın “Sohbete gelirler, dişçiye gittiklerini anlatırlar ama bana gelmezler” serzenişini hatırlatır biraz da. İstanbul ve Lefkoşa'da yayınlanan çeşitli gazete ve dergilerde makale ve araştırmalarını yayınlamaya devam eden Ahmet An'ın, “Kıbrıs'ta Fırtınalı Yıllar/ 1942-1962”, “Kıbrıs'ta İsyanlar ve Anayasal Temsiliyet Mücadelesi”, “Kıbrıs Türk Liderliğinin Oluşması”, “Kıbrıslı Türk Bilincinin Geliştirilmesi”, “Kıbrıs'ta Türkçe Basılmış Kitaplar Listesi”, “Kıbrıs Türk Kültürü Üzerine Yazılar”, “Kıbrıs Sorununun perde arkası”, “Kıbrıs Nereye Gidiyor?” ve “Kıbrıs'ın Yetiştirdiği Değerler” şeklinde, her biri belgesel niteliğinde olan yayınlanmış kitaplarının yanısıra, yayıma hazır bekleyen başka çalışmaları da var. İstediği şekilde hekimlik yapamamış olmak Ahmet An'ın içinde ukdedir, ama, söyleşimizde araya giren yayıncısı Remzi Yektaoğlu'nun şu sözlerini de kayda geçmekte yarar vardır: “İyi ki ona hekimlik yaptırtmadılar, yoksa bu kıymetli çalışmalar ortaya çıkmayacaktı!”

Doğu Almanya'da ihtisasınızı bitirip geldikten sonra, nereden başladınız?

Yerli kaynakları araştırmaya başladım. Haşmet Gürkan, Harid Fedai, Kutlu Adalı, Hizber Hikmet, dostluklarından çok memnun olduğum arkadaşlarımdı. Onlarla eski kuşakla yeni kuşak arasında bağlantı kurmak amacıyla, Kıbrıs Türk Sanatçı ve Yazarlar Birliği'ni kurduk, amacımız bu örgüt çerçevesinde iki kuşağı buluşturup bilgi aktarımını sağlamaktı ama bilahare, CTP'ye yakın bazı yazarlar örgütü ele geçirerek beni ve Kutlu Adalı'yı ekarte ettiler...

Galeri Kültür Yayınları arasından geliştirilmiş baskısı yayınlanan “Fırtınalı Yıllar”da 1942'den 1962'ye kadar geliyorsunuz; Ayhan Hikmet ve Ahmet Gürkan'ın katledilmesiyle yaşanan o büyük kopuşa. Ardından 65'te Kavazoğlu'nun katledilmesiyle bir kopuş daha yaşanıyor, ya sonra?

1962'de “Cumhuriyet” gazetesi yazarlarının öldürülmesinden sonra demokratik hareket sindirildi. 63-67 yıllarını toplum, enklavlara sıkışmış bir şekilde, TMT askeri yönetiminin idaresi altında yaşadı. 68-74 yıllarına bakıyoruz. Orada da, ne yazık, Kıbrıs işçi sınıfının partisi olduğunu söyleyen AKEL'in Türkiye'de yetişmekte olan solcu öğrencilerle görüş alışverişinde bulunmak adına bir faaliyetini göremiyoruz. 68-74 yılları arasında nispi bir demokrasi dönemi yaşanıyor ama 74 tamamen bir kopuştur ve bütün toplumsal değerlerin yeni baştan kurulması sözkonusu oluyor.

Aydınlar arasında TMT'ye karşı bir muhalefet, ya da tepki geliştiğini göremiyoruz ama...

Tepki vardı fakat bu daha çok TMT'nin teröründen zarar görenlerin, ailelerinin, dostlarının, ateş düştüğü yeri yakar misali, ortaya koydukları bir tepki şeklindeydi. 58 terörü başladığında, biliyorsunuz, önde gelen Kıbrıslıtürk sendika ve parti liderleri canlarını kurtarmak için adayı terketmek zorunda kalmışlardı.

TMT'yi doğru değerlendirerek, bugünü öngörenler var mıydı peki?

AKEL'in Türk kolu üyesi olan kişiler TMT'yi çok iyi değerlendirmişlerdi. Nihat Erim Kıbrıs'a geldiğinde, AKEL Türk Kolu tarafından, Onun aracılığıyla Türkiye Hükümeti'ne iletilmiş bir mektup var. İngiliz emperyalizminin yapmaya çalıştığı taksimin büyük acılara yol açacağını anlatan bir mektuptur bu ve bugün bile tarihi değeri vardır.

Kıbrıs Cumhuriyeti'nin kuruluşundan sonra da iyiye değil kötüye gider herşey. 1958'de katledilen “Inkılapçı” gazetesinin sahibi Fazıl Önder'den sonra, bu sefer de Kıbrıs Cumhuriyeti'ni savunan “Cumhuriyet” gazetesi yazarları Ayhan Hikmet'le Ahmet Gürkan katledilir...

Onlar yeni kurulmuş Kıbrıs Cumhuriyeti'ne iyi niyetle bakıyorlardı ve geçmişe sünger çekelim diyorlardı. 58 olaylarının hesabını size sormuyoruz, yeni bir sayfa açıyoruz dedikleri halde bunu hayatlarıyla ödediler...

“Fırtınalı Yıllar”da mektuplarını ilk defa yayınladığınız, dönemin TC Kıbrıs Büyükelçisi Emin Dirvana da, “Cumhuriyet” gazetesine destek veriyordu...

Destek veriyordu çünkü 27 Mayıs askeri yönetimi Zürih Londra anlaşmalarının yürümesi için karar almıştı ve yazılanlara bakılırsa, TMT'nin faaliyetleri de o dönemde tatil edilmişti...

Dirvana'dan sonra neler oldu ki, herşey tersine döndü

Bildiğim kadarıyla, TMT, Kıbrıs TMT'si ve Türkiye TMT'si diye iki döneme ayrılır. 1 Ağustos 58'den sonra Tansu Paşa'nın liderliğinde oluşturulan TMT, Kıbrıs TMT'sini ele geçirir. Avukatların katledilmesinin, merkezi Türkiye'de olan TMT'nin bilgisi dışında gerçekleştirildiği ve emri verenin de TMT'den bilahare atıldığı söylenmektedir. Elimizde belge yok, bu sadece söylentidir, ancak Kıbrıs küçük yer olduğu için söylentilerin büyük kısmının da doğruluk payı vardır...

Büyük kısmının da yalan olma ihtimali var tabii, dedikodular üzerinden tarih yaratılamayacağına göre...

Doğrudur. Benim şu ana kadar yayınladığım kitapların tamamı belgelere dayalıdır. 1930-60 yılları arasındaki liderlik kavgalarını anlatan 700 sayfalık araştırmam da basın kaynakları taranarak hazırlanmıştır. Anı yazma geleneği olmadığından, sözlü tarih gelişmediğinden, ancak, yazılı kaynaklar üzerinden böyle bir tarih yazma denemesine girişebildim...Çok kapalı dönemler yaşandığı için herkes başından geçenleri açıkça yazma cesaretini de gösteremiyor tabii..

Yazılanlara bakarken de, orada adı geçen insanların öldüğünü, yazılan pek çok şeyi kanıtlama imkanımızın olmadığını görüyoruz ne yazık ki... Buna benzer pek çok şeyle Özker Yaşın'ın hatıralarında karşılaştım mesela...

Aynı şey, Denktaş Bey'in hatıralarında da var. Ölmüş kişiye atıfta bulunarak, kuru belge yığını olarak kendi kişisel görüşlerini aktarıyor, bu da hatıra olmuyor tabii...

Sizin bugüne kadar yayınladığınız kitaplar ve sürdürdüğünüz çalışmalar bir anlamda, alternatif tarih yazımına giriş sayılırsa, ki öyledir, son 30 yılda genç kuşaklara aktarılan ve aslında kasten tahrif edilmiş tarihe bakarsak, sizin başlattığınız alternatif tarih yazımını sürdürebilecek bir dinamik gelişebilir mi adada?

Bu tuğla taşları üzerine yeni tuğla taşları koyarak alternatif bir tarih yazılabilir tabii... Ama, tarihlerin sınıflar üzerinden yazıldığını da çok iyi bilmek gerekir. Bizde 74'ten sonra Kıbrıs Türk burjuvazisi kendi tarihini yazma açısından çabalar harcamıştır. Bu çabalar devlet tarafından destek görmüş, yazılan kitaplar gerek TC Elçiliği, gerek Cumhurbaşkanlığı tarafından satın alınarak geniş kesimlere ulaştırılmaya çalışılmıştır. Fakat işçi sınıfının kendi tarihini yazması bu alternatif tarih çalışmalarıyla yeni başlıyor daha. Sömürge dönemi ve sonrasında emekçi katmanların ve demokratik görüş sahibi kişilerin bakış açısından tarihin yazılması yaklaşımı yeni yeni oluşuyor. Bunda bile, partisel kaygılarla tarih yazılırken belli bir sol görüş açısından bakarak diğer sol görüşleri dışlama olabiliyor. Özellikle öğrenci hareketinin tarih yazımında sadece KÖGEF bakış açısı konu edilerek, onun dışındaki sol gruplar kayda geçmemiştir.

Tabii, genelde bütün kesimlerde, görkemli bir tarih kurmak iddiası var. KÖGEF de böyle...

Kendilerini öne çıkarmak ve tarihi kendilerinin eseriymiş gibi sunmak yanılgısından kaynaklanıyor bu. Benim pek çok yazımda vurguladığım nokta şudur: 74'ten sonra Dev-İş, CTP hareketi 1958'de sekteye uğratılmış sol hareketle hiçbir bağlantı kuramamıştır. Dev-İş 58 sendikal hareketiyle bağ kurmadı. CTP de onun öncesindeki sol hareketlerle ilişki kurmadı.İnkâra gidildiği için o miras üzerinden bir özeleştiri mekanizması da gelişemedi. Zaten CTP başlangıçta 74 istila ve işgal hareketini barış harekatı olarak nitelendirerek yola çıkmıştı ve bu başlangıçla, bütün tahlillerin yanlış çıkması doğaldı...

Şimdi hemen hemen bütün kurumların başında oturan, bir zamanların KÖGEF militanları 80'li yıllarda işgal sözünü kullanıyorlardı, 83'te de KKTC'nin ilânına karşı çıktıklarını çok iyi hatırlıyorum...

Türkiye'deki öğrenci hareketinin 74'e bakışı farklıydı ama daha çok, işgal sözünü kullanan şairlerin şiirlerinin arkasına saklanarak yapıyorlardı bunu. Mesela, benim bir Alman gazetesinden çevirdiğim bir makale vardı “Kıbrıs işgal altındadır” diye, CTP, onu alıp, Lefkoşa ilçesinin faaliyet raporunun içinde ek bir belge olarak sunarak indirekt yoldan bunu söylemeye çalışıyordu ama emekçi halkın kitle partisi olduğunu söyleyen bir parti bunu rahatlıkla ve açık açık söyleyebilmeliydi. Öğrenciler, kişi olarak KKTC'nin ilânına karşı çıkmış olabilirler, doğrudur ama partinin resmi görüşü KKTC'nin ilânına onay vermek şeklindeydi. Ben 74'ten beri bunun işgal ve istilâ olduğunu söyleyenlerdenim, bilahare bu görüşe geçmiş değilim ve biliyorum ki, tek tek kişiler vardı bunun bir işgal istila ve taksim olduğunu söyleyen ama örgütlü olarak Kıbrıslı Türk sol partiler arasında bunu dile getiren olmadı...

Doğu Almanya'da ihtisasınızı tamamlayarak Kıbrıs'a döndünüz, fırtınalı yılları karıştırmaya meyilli oluşunuz da buna eklenince, hayat kolay olmadı değil mi sizin için?

Kendimi bu konularda bilgili hissettiğim için, bilgiden kaynaklanan bir gücüm var benim. 92'de Strazbourg'taki İnsan Hakları Mahkemesi'ne, örgütlenme özgürlüğümün engellendiği gerekçesiyle başvuru yaptığımda da, dayanabildiğim tek güç yine kendi bilgilerimdi.

Loizidu davasıyla sizin davanız kapıların açılmasında etkili oldu mu sizce?

Etkili oldu tabii. Toplumda artan muhalefetin de etkisi oldu. “Afrika” gazetesine uygulanan antidemokratik baskılar, Şener Levent'in hapse atılması, halkta işgal gücüne karşı doğal bir tepki geliştirmişti. 2000 Temmuz'unda yapılan mitingin havası bu yüzden çok daha değişikti.

O hava ne ile bozuldu?

Conflict Resolution hareketinin, sivil toplum kuruluşlarını ele geçirmesi toplumsal muhalefetin pasifizasyonuna neden oldu. İşgal gücüne yönelecek olan muhalif hareket, Kıbrıs'taki statükonun başı olarak gösterilen Rauf Denktaş'a yöneltilerek, belki de Denktaş'ın da onayıyla, AKP'nin uyguladığı plan CTP'yi iktidara getirdi ve ABD'nin istediği yumuşak taksim formulü geniş kitleler tarafından kabul gördü.

Oysa, 2000 yılında toplumda işgale karşı gelişen doğal tepkiden yola çıkarak, sizin Türkiye'ye karşı kazandığınız dava ile Kutlu Adalı'nın davası üzerinden bir muhalefet gelişebilirdi...

Evet ama bunun için, Kıbrıs sorununun geçmişi hakkında ayrıntılı bilgi sahibi olmak lâzım, uluslararası hukuktan şaşmamak, uluslararası hukukun neler gerektirdiğini bilmek lâzım...

Talat'ın, “Kıbrıs sorunu siyasidir hukuki değildir” şeklinde kurduğu talihsiz bir cümle var...

Kıbrıs meselesi siyasidir hukuki değildir diye tamamen siyah beyaz bir tabloyu topluma sunmak yanıltıcıdır. Kıbrıs meselesi direkt olarak uluslararası hukuku ilgilendiren bir konudur. Garantör olan Yunanistan darbe yapıyor, ikinci garantör Türkiye darbeyi önleyecek diye bir işgal ve istila harekatı gerçekleştiriyor, üçüncü garantör ise, adada üsleri olduğu için buna dahil olmak istemiyor, herşeyi seyrediyor. Bu durumda, 3 garantör ülke gerçekte adanın bağımsızlığını egemenliğini ve toprak bütünlüğünü garanti etmeyip kendi çıkarlarını Kıbrıs halkının çıkarlarından üstün gördükleri için suçlu durumdadırlar. Bu nedenle, Kıbrıs halkı açısından siyasetin, uluslararası hukuk üzerinden yürütülmesi ve yasadışı olarak kurulmuş olan KKTC'nin hiçbir zaman uluslararası hukuk tarafından tanınmayacağı noktasından hareket edilmesi gerekir.

Talat'ın kurduğu bu cümle bilgi noksanlığıyla ilgili olabilir mi?

İçte sorunları çözemeyeceklerini gördükleri için, bir Kıbrıs Rum aleyhtarlığı kampanyası üzerinden çıkış yolu bulmaya çalışıyorlar ve bu çok tehlikeli. Kıbrıs'ın birleştirilmesi için yola çıkanların, Kıbrıs'ın ayrılığını pekiştirecek politikalara yönelmesi Kıbrıslı Türkler açısından acı vericidir. Ben seçimlerden önce Talat'ın 3.Denktaş olacağını söylemiştim. “Kıbrıs Rumlarının mülkiyet hakları adaya göç etmiş Türkiyelilerin insanlık haklarından önce gelemez”, şeklinde bir demeci vardı. Bunlar Talat'ın toyluğunu gösteriyor.

Annan Planı'yla birlikte hızlandı değil mi, CTP'nin ve Talat'ın yükselişi?

AB üyeliğine giden yolda Türkiye'nin önü açılacak gerekçesiyle, Kıbrıslı Türkler rehine olarak kullanılmaya başlandı ki, bu da Türkiye'nin uluslararası politikası ve Kıbrıslı Türklerin geleceği açısından tehlikelidir. Kıbrıslı Türklerin çıkarları, her zaman Türkiye'nin çıkarlarıyla uyuşmayabilir. Talat, “KKTC'yi AB'ye üye yapacağım” şeklinde bir demeç verdiğinde, ben, o dönemden kırmızı ışıklarımı yakmıştım. Nasıl oluyor da yasadışı bir devleti sen AB'ye sokacağını söylüyorsun.

Annan Planı'nın hiç gerçekleşmemek üzere hazırlanmış olduğuna dair bir sonuç çıkıyor bütün bu konuştuklarımızdan.

Londra Anlaşması da o şekildeydi. Annan'la aynı şey tekerrür etti. Kıbrıslıların yapmadığı bir anayasa dış güçler tarafından Kıbrıs halkına empoze ediliyor. Bu noktada Rum halkının referandumdaki yüzde 76 “hayır”ını yabana atmamak gerekir. Bu “hayır”ın içinde, belli bir kesimin, sırf dıştan Kıbrıs'ın bağımsızlığını engelleyecek maddelerin planda olması nedeniyle “hayır” dediğini unutmayalım.

Kapılar açılınca Rumlarla Türkler arasında çatışma çıkması belki de özlenen birşeydi de bu gerçekleşmeyince referandumdaki Rum “hayır”ı kullanıldı...

Ne olursa olsun, bütün bunlardan Kıbrıs Türk solu zarar gördü ve Kıbrıs'ın yeniden bütünleşmesi yolunda bir hareket artık sıfırdan başlamak zorunda. Toprak bütünlüğünü ve egemenliğini gözeten bir politikayı hayata geçirmek eskisinden çok daha zor ve bir o kadar yakıcı hale geldi, bir an önce yapılması gerekir...

Son 30 yılın boşa harcanmışlığı bu umutları da kırıyor...

Rum toplumunun 30-40 yıl Kıbrıs Cumhuriyeti'ni idare etmelerinin getirdiği dezavantajlar oldu. Rumlarda, devleti tek toplumlu olarak kabul ederek Kıbrıs Cumhuriyeti'nin Rum devleti olduğu görüşü gelişti. Türkler de bundan kopuk olmanın getirdiği dezavantajlarla, milliyetçi solun politikaları sonucu KKTC'yi sahiplenmeye yöneldiler. Bu da, Kıbrıs'ın gelecekteki birliği açısından tehlikelidir. İki tarafın dostluğunu gözeten, Kıbrıs'ın bütünlüğünü sağlayıcı bir politika geliştirmek ve bunu kitlelere yaymak, kitleleri bu doğrultuda bilinçlendirmek büyük bir kampanyayı gerektirecektir ama ne yazık ki, CTP de AKEL de, iki tarafın işbirliğini yönlendirecek politikalar gerçekleştirmekte kısır kalıyorlar. Tek tek bilinçli insanlar var ama bunların örgütlenebilmesi için henüz koşullar olgunlaşmış değil, olgunlaşması için çok çaba harcamak gerekir...

Aydınlar ne yapıyor diye sormayacağım, ne yapmıyorlar diye de sormayacağım, bunu bir başka sohbette konuşalım ama ne yapmalıdır aydınlar?

Tarihsel hataları, gerçekleri, politik hataları ve uluslararası hukukun Kıbrıs'ta öngördüğü doğruları hiç durmadan günde 24 saat hatta 25 saat kamuoyuna yansıtmalıdırlar. Bu açıdan sorumludurlar. Oysa yazar örgütlerimiz daha çok edebi yazarları içine alıyor, onlar da CTP ve AKEL'e yakın, bu yüzden partilerin dışına çıkıp davranan yazar sayısı az. Karşılıklı yazıların çevrilip diğer topluma ulaştırılması ise en azından şimdi mümkün görünmüyor.

 (Afrika gazetesi, Pazar Eki, 15 Mayıs 2005)

TÜRKİYE SOLUNUN UNUTTUĞU KIBRIS


Aydınlanma.net adlı internet sayfasında, 8 Ekim 2003 tarihinde, Nejat Ağırnaslı tarafından hazırlanan  “TÜRKİYE SOLUNUN UNUTTUĞU KIBRIS” başlıklı dosyada yer alan ve Hikmet Acun’un Ahmet An ile yaptığı söyleşiyi aşağıda veriyoruz:

BM, AB, Türkiye, Yunanistan bağlamında, Kıbrıs’ı nasıl değerlendiriyorsunuz.?

A.A : Kıbrıs, BM üyesi bağımsız bir devlettir ve 1 Mayıs 2004 tarihinde AB üyesi ülkeler arasına katılacaktır. Kıbrıs Cumhuriyeti, 1960 yılında bağımsız bir devlet olarak kurulurken, eski sömürgeci ülke İngiltere ile birlikte Türkiye ve Yunanistan, adanın bağımsızlık, egemenlik ve toprak bütünlüğünün garantörleri olarak kayda geçirilmişlerdir. Kıbrıs’ta yaşamakta olan iki ana etnik-ulusal toplum olan Rum ve Türk toplumlarının 70:30 oranında iktidarı paylaştıkları bu fonksiyonel federatif devletin, bağlantısız bir dış politika uygulamasından rahatsız olan emperyalizm, 1960 anayasasıyla resmen yasaklanmış bulunan enosis ve taksim politikalarını sırayla uygulatarak, sonunda adayı 1974 yazında ikiye bölmüştür. O tarihten beri adanın kuzeyindeki %37’lik bölümünü askeri işgali altında tutan Türkiye, BM kararlarına uymak bir yana, Cenevre Sözleşmesine aykırı olarak bu topraklara nüfus taşımış ve adanın demografik yapısını kendi lehine bozmuştur. Etnik yönden homojen Türk ve Rum bölgeleri yaratmaya yönelik taksim politikası ve ayrılıkçılık, Kıbrıs halkının ezici bir çoğunluğu tarafından onay görmemektedir. Yıllardır verilen mücadele, adanın federal bir devlet çatısı altında yeniden birleştirilmesi ve halkın birliğinin sağlanmasına yöneliktir. 23 Nisan 2003’den bu yana, Türk tarafının kısıtlı da olsa izin vermesi ile, ateşkes hattının her iki yakasının karşılıklı olarak ziyaret edilmesi, “Türklerle Rumlar bir arada yaşayamaz masalı”nın çöktüğünü bir kez daha göstermiştir. Aralık 1963 olaylarından sonra, 1968’de normalizasyona dönüldüğünde de, benzeri olaylar yaşanmış ve 1974 yazına kadar iki toplum arasında herhangi bir çatışma meydana gelmemişti.

Denktaş ile Türkiye Hükümeti arasında BM planlarına ilişkin biçimsel çelişki, Kıbrıs’ta muhalefete nasıl yansıyor?

A.A: Denktaş ile Türkiye Hükümeti, BM tarafından sunulan Annan Planı’nı kendi taksimci maksimalist tezlerine uygun görmedikleri için reddederken, Kıbrıs Türk muhalefeti, içinde bulunulan çıkmazdan bir kurtuluş yolu olarak bu plana sarılmış görünmektedir. Plan, aslında savaş yoluyla adada oluşturulan iki devletli yapıyı kalıcılaştırmayı amaçlamakta ve AB muktesebatına ters bazı düzenlemeler içermektedir. “Çözüm ve AB üyeliği” hedefinde işbirliği yapma kararı alan Cumhuriyetçi Türk Partisi-Birleşik Güçler, Barış ve Demokrasi Hareketi ve Çözüm ve Avrupa Birliği Partisi, Annan Planına sahip çıkarken, Türkiye’nin gerek şimdi, gerekse gelecekteki “birleşik Kıbrıs” devleti üzerindeki vesayetine ilişkin olarak yeterince tepki koyamamaktadırlar.

Kendi kaderini tayin bağlamında, örneğin Birleşik Demokratik Kıbrıs alternatifi, Türk solunda bir model oluşturabilir mi ?

Oluşturabilir ve öyle olmak durumundadır. Kıbrıs Türk solu, adanın etnik ayrımcı küçük devletlere bölünmesi yerine, adadaki her iki milliyetten emekçi halkın güçlerini birleştireceği “Birleşik Demokratik Kıbrıs” alternatifini savunmalıdır. Emperyalizme maşalık edecek ve kendi kendine yeterli olamayan ayrılıkçı bir yapı, adanın kurtuluş mücadelesine yarar değil, zarar verecektir.

Rum ve Türk aydınlarını da içine alan sosyalistlerinin ortak (ya da paralel) bir koalisyonu var mı?

A.A:
Ne yazık ki şu anda yok. Özel Harp Dairesi’ne bağlı yeraltı örgütü “Türk Mukavemet Teşkilatı” (TMT)’ nin 1958’deki ilk tedhiş dalgası ardından, Kıbrıslı Türk emekçilerin ortak işçi sendikası PEO’dan ve ortak siyasal parti AKEL’den ayrılmaları ve sonrasında gelişen olaylar zinciri, ortak siyasi çalışmaları zora sokmuş ve hatta sona erdirmişti. 1962’de, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin devamı ve Rum-Türk işbirliği için mücadele eden haftalık “Cumhuriyet” gazetesinin avukat olan sahip ve yazarları Ahmet Gürkan ile Ayhan Hikmet’in katledilmeleri, 1965’de AKEL MK üyesi Kıbrıslı Türk sendikacı Derviş Ali Kavazoğlu’nun, yine sendikacı olan Rum arkadaşı ile birlikte pusu kurularak öldürülmeleri, sosyalistler için büyük kayıp olurken, TMT için de toplumu bir korku ve sindirme havasına sokmasına yardımcı olmuştu.


1968 ile1974 arası dönemde Türkiye’de öğrenim gören gençler arasında sosyalizmi benimseniş olan aydınlar, enosis politikasına yakın durması nedeniyle AKEL ile yakın ilişkiler kuramamıştı. 1974 sonrasındaki taksim koşullarında, iki taraf arasında ilişkilerin en az düzeye inmesi bir başka zorluğu oluşturdu.

1989 yılı içinde her iki taraftan solcu aydınların bir araya gelerek oluşturdukları “Bağımsız ve Federal Kıbrıs için Temas Grubu”, 1958’den bu yana oluşturulan ilk ortak girişimdi. Yapılan siyasal, kültürel ve sosyal içerikli ve iki toplumlu etkinliklerin her iki kamuoyunda da geniş yankı yapması üzerine, Kıbrıs Türk liderliği bu temaslara önce kısıtlamalar ve daha sonra da yasaklar getirdi. Her iki taraftan siyasi partilerin başlattıkları karşılıklı ziyaretler daha sonra devam etmişse de, bunlar daha çok bilgi alış-verişi ve ortak bildiri yayımlamanın ötesine pek geçemedi. Ara bölgedeki Pile köyünde, bazı sol grupların katılımı ile düzenlenen temsili toplantılar da somut bir sonuca ulaşmadı ve sosyal içerikli buluşmalar olarak kaldı.

23 Nisan sonrasının değişen koşullarında ortak siyasal çalışmaların başlatılması kaçınılmaz görünmektedir.

Paramiliter örgütler,örneğin ülkücü-mafya/Gladiyo, Kıbrıs’ın iç politik yaşamını nasıl etkiliyorlar? Bunların partilere ve Meclise yansımaları politik bakımdan nasıl oluyor?

A.A:
TMT ve sonradan ortaya çıkan benzeri paramiliter örgütler, “devlet” desteği ile çalıştıkları için, eylemlerinin faillerini saptamak ve cezalandırmak pek olası olmuyor. Muhalif partilerin binaları önünde veya muhalif kişilerin arabaları altında patlatılan bombaların sorumlularının, ya da Kutlu Adalı gibi yazarların öldürülmesinde faillerin ortaya çıkarılması mümkün olamamıştır. Bu şekilde yaratılan korku havası ve savrulan tehditler, iç politik yaşamın demokratikleşmesi önündeki en önemli engellerdendir. Siyasi parti temsilcileri tarafından Meclis’te açılan çeşitli soruşturma dosyaları da sonuçlandırılamamakta ve eylemler, yapanın yanına kalmaktadır.

Kıbrıs solu, Türkiye’nin politik görünüşünü nasıl algılıyor?

- Örneğin Türkiye’nin bölgede savaş ve işgal gücü rolünü oynaması, Kıbrıs’ta nasıl algılanıyor?

- Kıbrıs solu, Kürt sorunu ile kendi sorunları arasında politik bir ilişkilenme görüyor mu?

A.A : Kıbrıs solu, Türkiye’deki politik gelişmeleri yakından ve günü gününe izlemektedir. Ne yazık ki, Türkiye solu Kıbrıs’taki savaş ve işgali, yeterince değerlendirememiş ve Türkiye’nin 30 yıldan beridir, Kıbrıs’ta uluslararası hukuka aykırı olarak yaptıklarına karşı yeterli tepkiyi koyamamıştır. Bağımsızlık, egemenlik ve toprak bütünlüğünün garantörü olduğu komşu ülke Kıbrıs’ı işgal edip, ikiye bölen ve burada kendine bağımlı yasadışı kukla bir devletçik kuran TC egemenleri, Kürt sorununda da yasadışılıklarını sürdürmekte ve komşusu Irak’taki savaş ve işgale çanak tutmaktadır. Kendi ülkesindeki Kürtlerin her türlü demokratik hakkını ayaklar altına alıp, “ülkenin bölünmez bütünlüğü” üzerinde söylevler verenler, Kıbrıs’ta bölünmenin baş sorumlusu ve koruyucu olabilmektedir.

Çok merak edilen bir soru: İdeolojik -politik bir karşılık olarak, Kıbrıs solu, Türkiye solu ile nasıl ilişkileniyorlar.?

A.A: Kıbrıs solu ile Türkiye solunun kısıtlı da olsa ilişkileri vardır. Bu ilişkiler, gerek Rum solu, gerekse Türk solu açısından devam etmektedir, ama sembolik ve temsili olmanın ötesinde somut eylem ve güçbirliği henüz gerçekleştirilmemiştir. İdeolojik-politik bazı sorunların karşılıklı olarak masaya konup, tartışılması zamanı artık gelip çatmıştır.

Seçimlerde 2 milyon oy alan ve Türkiye solunun ana güçlerini kapsayan birlik üzerinden gerçekleşen Emek, Barış, Demokrasi Bloku size nasıl yansıdı?. - bunu hem model, hem de politik çizgisi bakımından soruyorum!

A.A : Kıbrıs Türk solunun sorunlarından farklı bir politik yapısı olan Emek, Barış, Demokrasi Bloku’nun çalışmalarını, basından ve internet üzerinden izlemeye çalıştık. Deneyim olarak bilgilenmenin ötesinde pek bir şey olmadı.

Kıbrıs Kadın gruplarının Türkiye’deki, çeşitli kadın grupları ile ortak çalışması biliniyor. İki tarafın proje kooperasyonlarından öte, bir koalisyon olarak örgütlenme gibi bir çabaları var mı?

A.A :
Gerek siyasal parti, gerekse sendika veya diğer kitle örgütlerinin ortak çalışmaları çok kısıtlı olarak yapılmaktadır. İki ülkenin farklı koşulları, koalisyon gibi daha yakın işbirliklerinin kurulmasına engeldir. Deneyim aktarımı ve bilgilendirme açısından daha fazla işler yapılabilir kanaatindeyim.

Seçim stratejisi bakımından, Kıbrıs solunun bir seçim bloku projesi var mı?
Soruyu sosyalistlere sorayım. Kıbrıslı sosyalistler Aralık’ta yapılması öngörülen seçimlere yönelik, bağımsız bir programa sahip mi, bu programı nasıl deklare edecek ve genel olarak,
Kıbrıs halkına, seçimler üzerinden geleceklerine dair neler önerecek?

A.A : Cumhuriyetçi Türk Partisi-Birleşik Güçler, “sağ veya sol cepheleşme yok, çözüm yanlıları ve karşıtları var” diye özetlenecek bir söylem içindedir. Başlangıçta “Birleşik Güçler” diye düşünülen “Kıbrıs Türk Ticaret Odası” güçleri, kendi siyasal partisini “Çözüm ve Avrupa Birliği Partisi”ni kurarak, iktidardaki Ulusal Birlik Partisi ile Demokrat Parti’den hoşnut olmayan çözüm yanlısı kesimlerin oylarına talip olduğunu açıklamıştır. Öte yandan “Barış ve Demokrasi Hareketi” içerisinde yer alan üç siyasal parti, yani Toplumcu Kurtuluş Partisi, Birleşik Kıbrıs Partisi ve Kıbrıs Sosyalist Partisi bir araya gelerek bir “seçim bloku” oluşturmuştur. Aynı siyasal çatı altında buluşamayan bu üç siyasal oluşum, yani CTP, BDH ve ÇABP, sonradan bir araya gelerek “Çözüm ve AB üyeliği”ni hedefleyen bir işbirliği protokolu imzalamıştır. Yayın organında Stalinizme hayranlığını çekinmeden belirten Kıbrıs Sosyalist Partisi ayrı tutulacak olursa, bu seçim bloğunun siyasal yapısı, daha çok sosyal demokrat ve liberallerden oluşmaktadır. Seçimlere katılma konusunda henüz görüş açıklamamış ve kuzeydeki nüfus yapısının belirlenmesi için AİHM’ne başvurmuş olan Yurtsever Birlik Hareketi ise, ilerici demokrat bir parti konumundadır. Bunlar dışında kalan diğer sosyalist bireyler ise, örgütlü olmadıklarından herhangi bir programa sahip değildir.

Seçimlerden sonra Kıbrıs’ı neler bekliyor? Kıbrıs solu ve sosyalistler, bu geleceğin neresinde duracak?

A.A : Seçimlerden sonra da ana sorun, Kıbrıs’ın birleştirilmesi, federal ve demokratik bir devlet yapısında Kıbrıslı Türklerin de iktidarı paylaşması, adanın üs ve askerden arındırılması olacaktır. Mayıs 2004’de Kıbrıs Cumhuriyeti’nin AB üyesi olmasından önce, sorunun çözümlenmesi için zaman çok dardır. “Euro-partition” denen AB’ye girişle birlikte, adadaki taksiminin kalıcılaşması, önümüzde duran en büyük tehlikedir. Ne yazık ki Kıbrıs Rum solu, bu tehlikeyi bertaraf etmek için Kıbrıs Türk solu ile ilkeli bir güçbirliği için harekete geçmekte çok geç kalmıştır.

Türkiye sosyalistlerine ve soluna bir mesajınız var mı?

A.A : Kıbrıs Türk ve Rum solu ile daha sıkı temas ve dayanışmadan başka ne dileyebilirim ki. Yılların ihmalini aşmak kolay aşılacak bir görev olmasa gerek.

 

12 Nisan 2014 Cumartesi

KIBRIS SORUNUNU BİTİRME KARARI ALAN ABD HÜKÜMETİ İLE NATO'NUN TÜRK ORDUSUNA DESTEK BELGESİ


KUZEY KIBRIS'IN TÜRKİYE TARAFINDAN SÖMÜRGELEŞTİRİLMESİNİ AMAÇLAYAN "ÇOK GİZLİ" YÖNETMELİK

Kıbrıs Türk Federe Devletinin İstemi Üzerine Kıbrıs’ın Türk Bölgesindeki İşgücü Açığının Türkiye’den Gönderilecek İşgücü İle Kapatılmasına İlişkin Yönetmelik

ÇOK GİZLİ  (Sınırlı sayıda basılmıştır)    Tarih: 2.5.1975, NO: 97

BÖLÜM  I - GENEL ESASLAR / AMAÇ
MADDE 1- Kıbrıs’ın Türk Bölgesinin ekonomik yönden kalkındırılmasının sağlanması amacıyla Kıbrıs Türk Federe Devletinin istemi üzerine, bölgedeki işgüdü gereksinmesinin sür’atli ve planlı bir şekilde karşılanmasıdır.

KAPSAM
MADDE 2- Bu Yönetmelik: Kıbrıs’ın Türk Bölgesine gönderilecek işgücünün ve önceliklerinin saptanmasını, seçimini değerlendirilmesini ve gruplandırılmasını,
Bu görevi yapacak örgütün kuruluş ve işleyiş esaslarını,

Uygulamada izlenecek yöntemleri,
Uygulamada kullanılacak mali kaynakları ve sarf usullerini,

Gönderilecek işgücü için bölge ve aile seçimi ölçütlerini ve tarım sektöründen gidecek işgücünün seçiminde öncelikli yöreleri kapsar
BÖLÜM II - “Gönderilecek” işgücü, bölge ve aile seçimi ölçüt ve genel öncelikleri

İŞGÜCÜ
MADDE 3- Tarım, sanayi, turizm ve diğer hizmet sektörlerinde istihdam edilmek üzere Türkiye’den Kıbrıs’ın Türk Bölgesine gidecek olan işgücü aşağıdaki guruplardan oluşur.
- Daha evvel Türkiye’ye göç etmiş bulunan Kıbrıs kökenli, T.C. uyruklu veya halen Türkiye’de ikamet eden ve çalışan Kıbrıslı Türkler,

- Çiftçiler ve tarım işçileri,
- Sanayi, Turizm ve diğer hizmet dallarında çalışacak kalifiye işçiler,

- Esnaf , zanaatkarlar, sermaye ve işletme sahipleri, çeşitli mesleklerdeki fikir işçileri, çeşitli meslek dallarındaki uzman ve teknisyenler.
- Vasıfsız işçiler.

GÖNDERİLECEK İŞGÜCÜNÜN SAPTANMASI
MADDE 4- Üçüncü maddenin b, c ve e fıkralarında kayıtlı işgücü için aşağıdaki koşullar aranır :

- Aile başkanı veya aile sayılan kişi olmak,
- Medeni haklarını kullanma ehliyetine sahip bulunmak,

- Kendisine gösterilecek yöre ve sektörde istihdam edilmeyi kabul ve taahhüt etmek.

BÖLGE VE AİLE SEÇİMİ ÖLÇÜTLERİ :
MADDE 5- Üçüncü maddenin b, c ve e fıkralarında kayıtlı işgücü için bölge seçimi ölçütleri ve öncelikleri:

- Sosyal uyum yeteneği yüksek olan nüfusun yaşadığı bölgeler,
- Kıbrıs’taki istihdam dallarına yatkın bilgi ve beceriye sahip nüfusun yaşadığı bölgeler,

- Nüfus yoğunluğu fazla ve iskan sorunu büyük olan bölgeler,
- Deniz yakını dağlık ve ormanlık bölgeler,

- İklimi Kıbrıs’a benzer bölgeler.

MADDE 6 – Üçüncü maddenin b, c ve e fıkralarında kayıtlı işgücü için aile seçimi ölçütleri:
Ailelerin Türk Vatandaşı, anadillerinin Türkçe olması,

Aile reisinin okuryazar, askerliğini yapmış bulunması, 45 yaşından büyük olmaması ve sağlık durumunun verilecek işi yapmaya elverişli olması,
Aile reisleri ve fertlerinin yurt dışına çıkmasına engel olacak kanuni sakıncalarının bulunmaması.

MADDE 7 – Tarım kesiminden gidecek işgücü için, köyler açısından:
- Yerleşik durumda olmayan göçebelere,

- Yapılan veya yapılması planlanan barajlardan göl sahası içinde kalan veya kalacak köylere,
- 6831 Sayılı Orman Yasasının 13/B maddesi kapsamına giren orman içi köylere,

- Topraksız nüfusun yoğun olduğu köylere,
- Tarihi ve turistik değere sahip yerler üzerinde kurulmuş olan köylere, öncelik verilir.

MADDE 8- Aileler açısından:
- Topraksız yahut yeterli toprağı olmayan ailelere,

- Yeterli gelir getiren bir işe veya mülke sahip bulunmayanlara, öncelik tanınır.

BÖLÜM III  -  ÖRGÜT
MERKEZİ ÖRGÜT:

MADDE 9 – Türkiye’den Kıbrıs’ın Türk Bölgesine aktarılacak işgücü ile ilgili politikayı saptamak, planlamak ve koordinasyon hizmetlerini yürütmek üzere Kıbrıs Koordinasyon Komitesi bünyesinde bir “İŞGÜCÜ PLANLAMA KOMİSYONU” kurulur. Bu Komisyon Kıbrıs Koordinasyon Komitesi Başkanının başkanlığında aşağıdaki kuruluşların ve başkanlıkça gereksinme duyulacak diğer kuruluşların üst kademe temsilcilerinden oluşur.
- Genelkurmay Başkanlığı

- Milli Savunma Başkanlığı
- İçişleri Bakanlığı

- Dışişleri Bakanlığı
- Maliye Bakanlığı

- Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı
- Çalışma Bakanlığı (İş ve İşçi Bulma Kurumu Genel Müdürlüğü)

- Köy İşleri ve Kooperatifler Bakanlığı (Toprak ve İskan İşleri Genel Müdürlüğü)
- Sosyal Güvenlik Bakanlığı (Sosyal Sigortalar Kurumu Genel Müdürlüğü)

- Toprak ve Tarım Reformu Müsteşarlığı

MADDE 10 – İşgücü planlama komisyonunun görevleri şunlardır:
- Komisyonun çalışma ilke ve yöntemini saptamak,

- İşgücü aktarmasında izlenecek genel uygulama politikasını saptamak,
- Kıbrıs Türk Federe Devletinden işgücü gereksinmesi konusunda gerekecek bilgi ve istekler ışığında gerekli değerlendirmeleri yapmak ve uygulama birimlerine değerlendirme sonuçlarını iletmek.

- İşgücü gönderilmesine ilişkin genel zamanlama planını hazırlamak,
- Uygulama birimleri arasında gerekli işbirliği ve koordinasyonu sağlamak ve ortaya çıkacak darboğazlara çözüm getirmek.

UYGULAMA BİRİMLERİ VE GÖREVLERİ:

MADDE 11 – Uygulama birimleri ve bu birimlerin görevleri aşağıda belirtilmiştir.
Köy ileri ve Kooperatifler Bakanlığı (Toprak ve İskan İşleri Genel Müdürlüğü):

Kıbrıs’ın Türk Bölgesinde tarım işkolundaki işgücü gereksinmesini karşılamak üzere Türkiye’de tarım sektöründe çalışıp da Kıbrıs’a gitmek isteyenlerden talep ve taahhütname almak, değerlendirmek, sonuçlarını işgücü planlama Komisyonuna bildirmek ve Kıbrıs’a gönderilmelerine karar verilenlerin Mersin’e intikallerini sağlamak üzere gerekli tüm tedbirleri almak.
Çalışma Bakanlığı (İç ve İşçi Bulma Kurum Genel Müdürlüğü):

Kıbrıs’ın Türk Bölgesinde sanayi, turizm ve diğer hizmet sektörlerinde istihdam edilmek üzere Türkiye’den Kıbrıs’a gitmek isteyenlerin talep ve taahhütnamelerini almak, değerlendirmek, sonuçlarını işgücü Planlama Komisyonu’na bildirmek ve Kıbrıs’a göndermelerine karar verilenlerin Mersin’e intikallerini sağlamak üzere gerekli tüm tedbirleri almak.

Madde 12 – Kıbrıs’ın Türk Bölgesine gönderilmesine karar verilen ve bu maksatla Mersin’e getirilecek olan işgücünün Mersin’de kalacağı süre içinde iaşe ve ibatelerini sağlamak ve eksik kalan formalitelerini de tamamlayarak Ada’ya intikallerini gerçekleştirmek üzere İçel İş ve işçi Bulma Kurumu Şubesi bünyesinde bir “İŞGÜCÜ GÖNDERME KOMİTESİ” kurulur.
Bu komite İçel Valisinin başkanlığında aşağıdaki kuruluşların yöneticileri ile Valinin uygun göreceği diğer yetkililerden oluşur.

- Emniyet Müdürlüğü
- Toprak ve İskan Müdürlüğü

- İş ve İşçi Bulma Kurumu Şube Müdürlüğü
- Sağlık ve Sosyal Yardım Müdürlüğü

MADDE 13- İşgücü Gönderme Komitesinin Görevleri şunlardır:
Kıbrıs’a gitmek üzere Mersin’e gelecek nüfusun uzun süre bekletilmesini ve yığılmasını önlemek üzere uygulayıcı birimlerle devamlı haberleşme ve koordinasyonu sağlamak.

Kafilelerin geçici süre ile barındırılacakları yerin temini ve iaşeleri ile her türlü tedbiri almak ve yürütmek,
Kafilelerin beraberinde götürecekleri zati ve ev eşyalarının muhafazasını sağlamak,

Kıbrıs’a gideceklerin eksik kalan formalitelerini ikmal etmek,
Kafilelerin ve eşyalarının Kıbrıs’a intikallerini sağlamak,

Kıbrıs Türk Federe Devleti Ankara Temsilciliği Mersin Şubesi ile gerekli işbirliğini sağlamak.

BÖLÜM IV - MALİ KAYNAKLAR

MADDE 14- Tarım sektöründen Kıbrıs’ın Türk Bölgesine işgücü gönderilmesinin gerektirdiği masraflar, 2510 Sayılı Kanuna ek 1309 sayılı kanununa ek 1306 sayılı Kanununun bazı maddelerinin uygulama şeklini gösterir Yönetmelik” esaslarına göre karşılanır. Bu fondan yapılacak harcamalar gelecek Mali Yıl Bütçesinden talep edilir.

MADDE 15- Sanayi, turizm ve diğer hizmet sektörlerinden Kıbrıs’ın Türk Bölgesine işgücü gönderilmesinin gerektirdiği masraflar, Kıbrıs’taki işverenin katkısı ile oluşan fondan ve diğer kaynaklardan karşılanır.

BÖLÜM V - UYGULAMADA İZLENECEK YÖNTEM
GENEL ESASLAR:

MADDE 16 – İşgücü aktarması süreci içinde görev alacak Mülki Amirler, Toprak ve İskan Müdürleri, iş ve işçi Bulma Kurumu Şube Müdürleri ve ilgili diğer yöneticilere, uygulamaya geçilmeden önce, işgücü gönderilmesine ilişkin politik, hedef ve yöntemler açıklanır.

İŞGÜCÜ GÖNDERİLMESİNE İLİŞKİN İŞLEMLER:
MADDE 17- Tarım Sektöründen Gönderilecek İşgücü:

a – 2510 ve buna ek 1306 Sayılı Kanun kapsamına giren ve daha önce Toprak ve İskan İşleri Genel Müdürlüğüne Türkiye’de yerleştirilmeleri ve istihdam olanaklarına kavuşturulmaları için başvurmuş olan göçebe grupları ve köy topluluklarına öncelik tanınır. (Uygulamaya ilk başlanacak olan göçebe gruplarının ve köylerin listeleri eklidir. Bu listelerde yer alan göçebelerin ve köylerin kendi aralarındaki öncelik sırası ise, Kıbrıs’tan gelecek iş gücü talebinin niteliği ve yönetmelikteki bölge ve köy seçim ölçütleri dikkate alınarak uygulayıcı birim tarafından tespit edilir.)
Ancak, bunların dışında kalan veya topraksızlık açısından büyük sorunları bulunan köylerden gelecek istemler de, olanaklar elverdiği oranda değerlendirilir.

Bu yönetmelik uyarınca, tarım sektöründen Kıbrıs’a gitmek isteminde bulunanlar, Yönetmeliğin yürürlüğe girişinden itibaren en geç 3 ay içinde istemlerini yazılı olarak ilgili mercilere yapmak zorundadırlar. Gerektiğinde bu süre işgücü planlama komisyonu tarafından uzatılabilir.

b-Yukarıda öncelikleri saptama göçebe grupları ve köy toplulukları ile Toprak ve İskan Müdürlüklerince bizzat temas edilir ve istemde bulunanlardan talep ve taahhüt formları, köy ihtiyar heyeti huzurunda usulüne uygun olarak alınır. Vilayetçe saplanan tarihten sonra yapılacak talepler kabul edilmez.
Talep ve taahhüt formları, Yönetmelikte yer alan aile seçim ölçütlerine uygunlukları yönünden, il makamınca kurulacak bir komisyon eliyle değerlendirilecek, gönderilmeye aday olanların köyler itibarıyla isim listeleriyle birlikte Toprak ve İskan İşleri Genel Müdürlüğüne gönderilir.

Toprak ve İskan İşleri Genel Müdürlüğüne illerden gelen talep ve taahhüt forumları ile isim listeleri Kıbrıs’tan alınan taleplere göre değerlendirilerek gönderilmeleri uygun görülenler için, gidecekleri yöre ile aile ve nüfus sayısı belirlenmek suretiyle hazırlanacak listeler, onaylamak üzere, işgücü Planlama Komisyonu’na iletildi.
Onaylanan listeler Toprak ve İskan İşleri Genel Müdürlüğü tarafından, gerekli formalitelerin tamamlanması için, süre de belirtilerek valiliklere ulaştırılır.

Taahhütname verenlerin Kıbrıs’a intikalini sağlamak üzere, Toprak ve İskan Müdürlüğü ve İş ve İşçi Bulma Kurumu Şube Müdürlüğünün işbirliği ile, gidecekleri gerekli Kıbrıs için geçerli işçi pasaportu naahalinde verilir. Diğer formaliteler de en geç verilen süre içinde tamamlanacak sonuç toprak ve iskan işleri Genel Müdürlüğüne bildirilir.
Toprak ve İskan İşleri Genel Müdürlüğünden verilecek nakit talimata çerçevesinde mahalli örgütçe hazırlanacak nakil plansına göre işgücünün Mersin’e intikali sağlanır. Ve işgücü gönderme komitesine zamanında bilgi verilir.

MADDE 18 – Sanayi, Turizm ve diğer hizmet sektörlerinde gönderilecek işgücü
Sanayi, Turizm ve diğer hizmet sektörlerinde ilişkin işgücü talepleri isimli veya isimsiz olarak, İş koşulları da belirtilmek suretiyle, Kıbrıs Türk Federe Devletinin yetkili mercilerine iş ve işçi bulma kurumu genel müdürlüğüne ulaştırılır.

Alınan talepler, bu yönetmelikte yer alan ve işgücü planlama komisyonu tarafından saptanan ilkeler ışığında değerlendirilerek, iş ve işçi Bulma Komisyonu Genel Müdürlüğü tarafından merkez ve taşra örgütleri eliyle karşılanır.

Kıbrıs’a gönderilecek işgücünün, meslek ve iş dalları listeleri, bilgi için işgücü Planlama Komisyonu’na ve gönderme işlemlerinin yapılması için Mersin İşgücü Gönderme Komitesine iletilir.
MADDE 19- On yedinci ve on sekizinci maddelerde belirtilen işgücü dışında kalanlar, Kıbrıs’a gidişleri ile ilgili başvurularını doğrudan doğruya veya Kıbrıs Türk Federe Devleti Ankara Temsilciliği aracılığı ile Kıbrıs Türk Federe Devleti Planlama ve Koordinasyon Bakanlığına yaparlar.

 
BÖLÜM V - DİĞER HÜKÜMLER
MADDE 20 – Kıbrıs’a çalışmak üzere gidenler, Kıbrıs’ın Türk Bölgesinde mevzuata uymakla yükümlüdür.
Gönderilecek işgücüne Kıbrıs’ta sağlanacak olanaklar, tanınacak olanaklar ve Türkiye’deki sosyal güvenliklerine ilişkin hususlar Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Kıbrıs Türk Federe Devleti arasında yapılacak bir protokolle saptanır.

Çeşitli maddelerle, Kıbrıs Türk Federe Devleti tarafından Türkiye’ye iade edilmelerine karar verilenlerin, sait şekilde dönenlerin dönüş masrafları karşılanmaz ve bunlar dönüşlerinde 2510 ve buna ek 1306 sayılı Kanun hükümlerinden yararlanamazlar.
MADDE 21 – Kıbrıs’a gitmesine karar verilenlerden, askerlik, hastalık, ölüm ve benzeri haller dışında kalan nedenlerle, kendilerine tebliğ edilen tarihte hazır olmayanlar haklarını kaybetmiş sayılırlar.

MADDE 22 – İşgücü’nün Kıbrıs’a gönderilme süreci içinde yapılacak olan nakil, iaşe ve ibate masraflarından yalnız Türkiye İçindeki son yönetmeliğin mali kaynakları bölümünde belirtilen fonlarda karşılanır.
MADDE 23 – Üçüncü maddenin b, c ve fıkralarında belirtilen nileler, sadece ev eşyası zati eşya olmak üzere en çok 500 kg. ağırlığında eşyaların beraberlerinde götürebilirler, Ancak mesleğin gerektirdiği araç ve gereçler bu sınırlamanın dışındadır.

 
BÖLÜM VII - İSTİSNAİ HÜKÜMLER
MADDE: 24 – Kıbrıs’a gidecek işçiler için, iş ve İşçi Bulma Kurumu Genel Müdürlüğü tarafından uygulanan “Yurt Dışında İşe Yerleştirme Hizmeti Yönetmelik”in 67. Maddesinin 2. Paragrafı uygulanır.

MADDE 25 – Taramanın veya büyük bir çoğunluğunun Kıbrıs’ın Türk Bölgesinde gönderilmesi düşünülen köyler ve topluluklar hakkında, bütünlüğün bozulması amacıyla, bu yönetmeliği 6. Maddesinin b fıkrasındaki koşullar aranmayabilir.
MADDE 26- Birinci ve İkinci Barış Harekatının fiilen katılan Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarından şehit aileleri ve ebeveyni, malül gaziler ve gazilerden Kıbrıs’ın Türk Bölgesine gitmek isteyenlere, bu Yönetmelik kapsamına giren gruplara nazaran öncelik tanınır.
Bunlarla ilgili talepler Milli Savunma Bakanlığınca alınan ve gönderilmeye aday olanların isimleri, Kıbrıs’ta istihdam dalları da belirtilerek işgücü planlama Komisyonu aracılığı ile Kıbrıs Türk Federe Devleti yetkilileri makamlarına intikal ettirilir.

Bu şekilde Kıbrıs’a gidecek olanlar da, bu Yönetmelik kapsamını içinde diğer gruplara tanınan haklardan yararlandırılırlar.

BÖLÜM VIII - YÜRÜRLÜK
MADDE 27 – Bu Yönetmelik Bakanlar Kurulunca onaylandığı tarihte yürürlüğe gider.

MADDE 28 – Bu Yönetmeliği Bakanlar Kurulu yürütür.

(Bu Yönetmelik 7/9514 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile yürürlüğe konulmuştur.)

Kaynak: Yeni Düzen gazetesi, 13 Kasım 2011, Adres Kıbrıs eki  
              Yeni Çağ gazetesi, 18 Kasım 2011