27 Şubat 2016 Cumartesi

OLAĞANÜSTÜ KOŞULLAR DEĞİŞTİRİLMEDİKÇE


1974 yılından beri Türkiye Silahlı Kuvvetleri’nin denetimi altında bu­lunan Kıbrıs’ın %37’lik kuzey topraklarında, bir kez daha “genel seçim” yapıldı. 1983’de ilan edilen ayrı devletin meclisine girecek olan 50 mil­letvekili belirlendi.
Seçime katılan 1 tanesi bağımsız ve 350’si 7 siyasal partiye mensup 351 milletvekili adayından 76’sı (%22), Türkiye doğumluydu, Seçilen 50 milletvekilinden 4’ü ise, Kıbrıs’ta iskan edilmiş TC göçmenle­rinden olup, hepsi de Rauf Denktaş’m yeni partisi Demokrat Parti’den se­çilmişlerdir. %29.19 oy oranıyla 15 milletvekili kazanan DP, 1976’dan be­ri iktidarda bulunan Ulusal Birlik Partisi (UBP) ile sağ oyları bölüşmüş bulunuyor. %29.85 oyla 17 milletvekili kazanan UBP, Kıbrıs barış görüşme­lerindeki katı tutumuyla biliniyor.
Genelde sosyal demokrat politikaların sözcülüğünü yapmış olan Toplumcu Kurtuluş Partisi (TKP) %13.27 oyla 5 san­dalye kazanırken, sosyalizm savunuculuğunu terkedip orta yolculuğu benim­semiş olan Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) ise %24.16 oyla 13 sandalyeye sahip oldu.
Kıbrıs’ın kuzeyinde oynanmakta olan vitrin demokrasisinin figüranı olmamak için 1990’da yapılan genel seçimlerden sonra, “meclis” sahnesinde yer almayacağını açıklayan TKP ve CTP, her nedense üç yıl sonra karar de­ğiştirerek, toplum lideri Rauf Denktaş’ın toplumlararası görüşmeleri ak­satmaya yönelik erken seçim harekâtında yerlerini aldılar. Denktaş’ın ye­tiştirmesi olan UBP’li Başbakan Derviş Eroğlu’nun, oyunu kuralına göre oy­nayarak, Denktaş’ın anti-demokratik müdahalelerine karşı durması üzerine artan Denktaş-Eroğlu gerginliği, TKP ve CTP’nin “anavatandaki sosyal demokrat kardeşleri” Erdal İnönü’nün KKTC’ye gelerek, Seçim Yasası tartışmasına müdahale etmesinin sağlanması ardından gevşetilmişti. Eroğlu’nun almaya zorlandığı erken seçim kararının bu kez de sözümona muhalefet tarafından boykot edilmesinden vazgeçilerek, genel seçime giden yol açılmıştı.
Anımsanacaktır, 1985 genel seçimlerinde toplam %37.2 oy alan TKP ve CTP, 1990 genel seçimlerinde TC göçmenlerinin Yeni Doğuş Partisi (YDP) ile birlikte oluşturdukları “Demokratik Mücadele Partisi” adına seçimlere katılmış ve üç parti ancak  %44.4 oy oranına ulaşabilmişti. “Anti-demokra­tik seçim yasası belki bize yarar” diye kumar oynayıp kaybeden DMP’den YDP kökenli 2 milletvekili ile TKP listesinden kazanmış olan E.Vehbi ve İ.Kotak’ın Meclis’e girmesi, bu seçim partisinin dağılmasına neden olmuş­tu.
CTP’nin 7 ve TKP’nin geriye kalan 5 milletvekili, “Meclis’te figüran olmayız” gerekçesiyle görev almayı reddedince, yapılan ara seçimlerde on­ların sandalyeleri (biri dışında) UBP adayları tarafından doldurulmuştu.
Kıbrıslı Türklerin nüfusunun, aradan geçen 20 yılda, 1974’dekine kıyas­la dörtte bir oranında kayba uğrayarak, 80 bin’lere düşmesi ve Türkiye’den getirilip işgal altındaki topraklara yerleştirilen nüfusun 120 bin’e yaklaştığı bu koşullarda yapılan 12 Aralık 1993 genel seçimlerinden orta­ya çıkan “toplumsal irade”nin ne derecede Kıbrıs Türk toplumunu bağlayıcı
olduğu yine tartışma götürmektedir. Türkiyeli yerleşiklerin partisi YDP, Rauf Denktaş’ın oğlu Serdar Denktaş ve kayınpederi milyarder işadamı Sa­lih Boyacı tarafından kurulan Demokrat Parti’ye katılarak, dış güçlerden gelebilecek eleştirilerden sakmılmaya çalışılmıştır. Çünkü yıllardır yer­leşiklerin oy kullanması huzursuzluk yaratmakta ve Rum siyasal partileri ile yapılan sınırlı görüşmelerde bu parti dışlanmaktaydı.
Yerleşiklerin öteki partisi olan “Vatan Partisi” ve yine aynı kesime dayanan İ.Kotak’ın “Hür Demokrat Partisi”, faşist Milliyetçi Adalet Partisi ile birlikte seçime “Milli Mücadele Partisi” çatısı altında girmiş ve ancak %1.97’lik bir oy oranına ulaşabilmiştir. Bir başka şoven parti olan Birlik ve Egemenlik Partisi ise %0.32 elde etmiştir.
Ayrılıkçı KKTC’ye sahip çıkan Kıbrıs Türk ticaret burjuvazisinin par­tisi olan UBP ile Denktaş-Boyacı grubunun DP’sinin yanında, figüranlık rolünü yeniden almış olan TKP ile CTP, Kıbrıs sorununun “Türkiyesiz çözü­lemeyeceği” tezini işlemişler ve Kıbrıslı Türklerle Kıbrıslı Rumların federal birliğini değil de, egemen çevrelerin çıkarına olan politikaları savunmaya soyunmuşlardır. Genel seçim sonuçları da, Türkiye ile Kıbrıs Türk liderliğinin birlikte oluşturdukları “Milli Kıbrıs Politikası”nın kazançlı çıktığını göstermektedir. “Çözümsüzlük çözümdür” diyen katı tutum yanlısı UBP, şimdilik kızağa alınmıştır. BM barış görüşmelerinde sıkıştığı için görüşmecilik görevinden ayrıldığını açıklayan Denktaş, yeni KKTC hükümetiyle bakalım manevra alanını genişletebilecek mi?   
Kıbrıslı Türk emekçilerin kurtuluşunun, Kıbrıslı Rum emekçilerle birlikte düşünülmesi gerektiğini açıkça ortaya koyan herhangi bir siyasal partinin olmadığı koşullarda, seçimlere katılmış en soldaki parti olan Alpay Durduran’ın Yeni Kıbrıs Partisi’nin mahçup politikası, “insanlığın geleceği sosyalizmdedir” sloganına rağmen, geniş kitlelere ulaşmakta başarısız kaldı ve ancak %1.20’lik bir oy oranı elde edebildi. Kıbrıs insanının geleceğinin nasıl bir sosyalizmde olduğuna ilişkin herhangi bir görüş veya proje ortaya koyamayan YKP, kapitalist Avrupa Birliği’ne girmekle bütün sorunların çözüleceği kolaycılığına kaçmıştır. Yine de Kıbrıs Türk siyasal partileri içinde, bugünkü siyasal-askeri yapıya yönelik en radikal eleştirilerin YKP’den geldiği, ama bunların belli bir ideolojik bütünlük kazanamadığı söylenmelidir. 
Yeni KKTC hükümetinin Denktaş’ın güdümünde uzlaşmaz taksimci politikayı sürdüreceği görülmektedir. Kuzey’deki 35-40 bin kişilik Türk askeri gücüne dayanan, 100 bin’i aşkın Türkiyeli yerleşiğin oy desteğine güvenen ve açık-gizli Türkiye odaklarının parasal-ideolojik katkısıyla ayakta tutulan Kıbrıs Türk burjuvazisi, kitle iletişim araçlarındaki farklı görüş üretilmesine olanak vermeyen yapılar kırılmadıkça, üstünlüğünü koruyacak­tır. Büyük ölçüde üretimden kopuk, KKTC devletinin maaşlı köleleri duru­muna itilen Kıbrıs Türk halkı, gerçek çıkarının ayrılıkta değil, Kıbrıs’ın bütünleştirilmesinde yattığına inandırılmadıkça bu çıkmazdan kurtulmak olası görülmemektedir.
Uluslararası hukuka saygı, BM’nin Kıbrıs’la ilgili çeşitli kararları ve AGİK ilkelerinin Kıbrıs’ta uygulanması gerçekleştirilmedikçe, taksimin ge­tirdiği bunalım ve çöküntü devam edecek, belki de bir süre sonra Kıbrıs Türk toplumu tarih sahnesinden silinmiş olacaktır. Çünkü özellikle genç nüfus her yıl adayı artan sayıda terk etmektedir.
İngiliz-Amerikan emperyalizmi tarafından son dönemlerde dayatılmak iste­nen konfederasyon formüllerine dikkati çekmek, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ba­ğımsız, egemen, toprağı bütün, federal ve demokratik bir devlet olarak Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumlar tarafından yeniden yapılanması gerek­tiğini bilinçlere çıkarmak ve sosyalist Kıbrıs’a giden yolda Kıbrıslı emek­çilerin anti-şovenist ve anti-emperyalist birliği için mücadele etmek, ye­ni donemin ihmal edilmemesi gereken en acil görevi olarak önümüzde durmaktadır.


(Bu makale, 19 Aralık 1993 tarihli haftalık Yeni Çağ gazetesinde yayımlanmak üzere hazırlandı, ama gazete tarafından basılması uygun bulunmadı. Bunun üzerine, İstanbul'da yayımlanan haftalık haber dergisi "Haberde, yorumda Gerçek" dergisinin 22 Ocak 1994 tarihli 43. sayısında yayımlandı.) 

KIBRIS TÜRK LİDERLİĞİ İLE ÖZEL HARP DAİRESİ YİNE TERÖRE BAŞVURDU


Kıbrıs Türk liderliğinin 1958 yılından beri uygulamakta olduğu TAKSİM politikasına karşı çıkan demokrat görüşlü insanlarımıza karşı  öldürme, yaralama, tehdit,  baskı, sindirme şeklinde yürütülen faşist eylemler, 40 yıldan beri dönem dönem yoğunlaşarak sürdürülmekte ve demokratik bir toplum yapısına ulaşmamıza engel olunmaktadır.
1958 yılında Kıbrıslı Türk ve Rum işçilerin 1 Mayıs günü ortaklaşa yürüyerek, emperyalizm ve sömürgeciliğe karşı birlikte mücadele etme azminde olduklarını göstermelerinden sonra, Kıbrıslı Türk demokratlar üzerinde TMT tarafından estirilen ilk terör dalgasında ölü ve yaralı verilen şu eylemler meydana gelmişti:
22 Mayıs 1958...PEO Türk Şubesi Başkanı Ahmet Sadi Erkurt’un kur­şunlanması.
                           Yaralanan Ahmet Sadi Londra’ya göç etti.
24 Mayıs 1958...14 sayı yayınlanabilen “İnkılapçı” gazetesinin sahibi ve yazıişleri
                            müdürü Fazıl Önder (32) vahşice öldü­rüldü.
     Mayıs 1958... Berber Ahmet Yahya (26) gece uykuda iken öldürüldü. Lefkoşa 
                                 Türk Eğitim ve Spor Kulübü'nün Türk Yönetim Kurulu üyesiydi.
5 Haziran 1958...İnşaat İşçileri Sendikası Yönetim Kurulu üyelerin­den Hasan Ali’ye
                            silahlı saldırı. Yara almadan kaç­mayı başarabildi.
   Haziran 1958...Leymosunlu berber Ahmet İbrahim (46) Türklerle Rumların birarada
                            yaşayabileceklerini söylediği için kurşunlanarak katledilmişti.
          3 Temmuz 1958...Arif Hulusi Barudi adlı demokrat, bir Rum kuruluşun­da çalıştığı için
                                       tehdit edilmiş, kurşunlanmış, ama ölümden kurtulabilmişti.

İkinci terör dalgasında, Kıbrıslı Türk demokratların gür sesi haline gelen “Cumhuriyet” gazetesinin sahip ve yayımcıları, yazarları olan iki avukat, Ahmet M.Gürkan ile Ayhan Hikmet, 23 Nisan 1962 akşamı TMT’ye bağlı özel tim üyeleri tarafından vahşice öldürülmüşlerdi.
Üçüncü terör dalgasında ise, Türk ve Rum dostluğunun simgesi haline gelen AKEL Merkez Komitesi üyesi Kıbrıslı Türk sendikacı Derviş Ali Kavazoğlu ile sendikacı Rum arkadaşı Kostas Mişaulis, 11 Nisan 1965 günü yine TMT tarafından öldürüldüler.
Adları buraya yazılmamış daha onlarca demokrat Kıbrıslı Türk, gizli yeraltı örgütlerinin tehdit ve baskılarına maruz kalmış; ya adayı terk ederek hayatlarını kurtarmışlar veya sindirilerek etkisiz hale getiril­mişlerdir.
Türkiye’de öğrenim gören genç insanlarımız da faşist terörden zarar görmüş ve bazıları canlarını kaybederek demokrat ve anti-emperyalist olmanın bedelini ağır bir biçimde ödemişlerdir.
1974’de adamızın darbe-müdahale komplosu sonucu taksim edilmesi ar­dından terör yine durmamış ve dönem dönem tırmanarak korku ve dehşet saçmayı sürdürmüştür. Oluşturulan muhalefet partilerinin ileri gelen­leri, bu partilerin binaları, demokrat ve muhalif kişilerin evleri, arabaları, işyerleri terörün hedefi olarak seçilmiş ve muhalif ses yük­seltenlerin susturulması için çeşitli baskı yöntemleri uygulanmıştır. Amaç tek sesliliği koruyarak, emperyalizm ve yerli işbirlikçilerinin Rum ve Türk toplumlarını ayırıcı politikalarına karşı erkanları sus­turmak ve halkımızın içine itildiği 40 yıla yakın zamandır süren karan­lıktan kurtulması için yol gösterenleri sindirmektir.
Temmuz 1989’da mafya hesaplaşması çerçevesinde lokantacı Bonjur’un 17 bıçak darbesiyle öldürülmesi ile başlatılan faili meçhul cinayet, bombalama, kundaklama, tehdit mektupları gönderme vb yasa-dışı eylemler, günümüze kadar sürdürülmüş, ama hiçbir eylemde polis failleri yakalaya­mamıştır. Yine mafya hesaplaşması şeklinde seyreden bazı bombalama olayları ile aynı saatlere denk düşürülerek, bazı siyasi muhaliflere göz dağı vermek için arabaları bombalanmakta, evleri, parti binaları kurşunlanmaktadır.
Rum Komünist Partisi AKEL’in yayın organı Haravgi gazetesinin basın şenliğine çok sayıda Türkün katılması ardandan, 2 Ekim 1989 akşamı muhalif politikacı Alpay Durduran’ın oturduğu apartmanın önünde pat­latılan bomba, hem arabalara, hem de camlara hasar yapmıştı. Aynı ak­şam da CTP Genel Merkezi önüne patlayıcı madde konmuş, ama fitili kırık olduğu için patlayamamıştı.
16 Ekim 1990 akşamı solcu “Özgürlük” dergisinin sahibi, gazeteci Hürrem Tulga’nın arabası altına konan bomba patlamış ve arabayı hurda haline getirmişti. Aynı akşam CTP’li Fadıl Çağda’nın evinin bahçesinde de bomba patlatılmıştı.
Yeni Kıbrıs Partisi Genel Başkanı Alpay Durduran’ın arabası 15 Ağus­tos 1991 sabahı yeniden bombalanarak, kullanılmaz hale getirildi.
Son olarak da Kanal-6 adlı özel Türk televizyonunda CTP, TKP ve YKP Genel Başkanları’nın dile getirdikleri görüşler nedeniyle, programın önce 5, 6 ve 7 Kasım 1992 tarihlerinde Vatan gazetesinde yayımlanıp kı­nanması ve 9 Kasım akşamı da BRT-TV’sinden gösterilmesi ve Başbakan Eroğlu’nun parti liderlerini ihanet içinde olmakla suçlaması ardından, 11 Kasım 1992 sabahının erken saatlerinde Yeni Kıbrıs Partisi’nin Genel Merkezi, otomatik silahla tarandı.
Kıbrıs Türk liderliğinin gizli-açık yeraltı örgütleriyle işbirliği halinde kendisi gibi düşünmeyenlere karşı uygulayageldigi bu faşist baskıları şiddetle protesto ediyoruz. Demokrat Kıbrıslı Türklerin mücadelesi daha da bilenerek devam edecek, er veya geç başarıya ulaşa­caktır. Devlet terörü haline gelen bu eylemlerin faillerinin, eskiden olduğu gibi yine bulunamayacağından hiç kuşkumuz yoktur.

(“Sosyalist Gözlem” imzasıyla, Sosyalist Gözlem dergisi, No.3, Ocak 1993)


“BÜTÜN İNSAN HAKLARI, HERKES İÇİN”


           “Bütün İnsan Hakları, Herkes İçin” başlığı altında ve 10-12 Haziran 1993 tarihlerinde, Avustur­ya’nın başkenti Viyana’da düzenlenen, Hükümet Dışı Örgütlerin (Non-governmental organizations=NGO’s) temsilcilerinin katıldığı uluslararası insan hakları toplantısı, dünya halklarının şikayet kürsüsü görevini yaptı.
25 yıl önce 1968’de Tahran’da yapılan Uluslararası İnsan Hakları Kon­feransı’ndan bu yana düzenlenen bu ikinci konferans, 14-25 Haziran 1993 tarihlerinde yer alırken, konferans öncesinde düzenlenen Hükümet Dışı Örgütler Forumu’nda iki binden fazla insan haklarıyla ilgilenen grup söz alıp, çeşitli insan hakları ihlallerini dile getirdiler.
1948 yılında kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nden bu yana geçen süre içinde, insan hakları alanında önemli ilerlemelerin sağ­landığı bilinmektedir. Buna rağmen, yine de daha katedilecek çok yol var­dır. BM’ye bağlı İnsan Hakları Merkezi’nin kaydettiği verilere göre, dün­yamızda yaşayan 5.5 milyar insandan en azından yarısına yakın bir kısmı­nın temel ekonomik, sosyal, kültürel, siyasal ve yurttaşlık hakları ya ciddi şekilde ihlal edilmekte veya bu haklardan mahrum bulunmaktadır.
Halen BM üyesi 45 ülkede siyasal cinayetler sistematik olarak yöneten­lerin baskı aracı olarak kullanılmaktadır. Her ay, siyasal nedenlerle dünya çapında 20-30 bin insan hapsedilmekte, bunlardan bin-iki bin kadarı tutuklama sonrası ortadan kaybolmaktadır. Kadınlar mal gibi alınıp satıl­makta, sömürülmekte, savaş ganimeti olarak ırzlarına geçilmektedir. 17 milyondan fazla çocuk herhangi bir barınaktan yoksundur, 5 milyonu göçmen kamplarında yaşamaktadır. 1.5 milyarı sağlık bakımından yoksundur. Her yıl 14 milyon çocuk, 6 yaşına gelmeden ölmektedir.
 Eski Yugoslavya’da halk kıyımı ve kitlesel ırza geçme olayları yaşanmakta, Türkiye hapishanelerinde işkence yapılmakta, Portekiz’de 12 yaşındaki çocuklar ucuz işgücü olarak sömürülmekte, çoğu Avrupa ülkesinde çocuk pornografisi satılmakta, Fransa ve İspanya gibi ülkelerde azınlıkların yasal hakları ayaklar altı­na alınmaktadır. Batı’nın sözümona örnek demokrasilerinde insan haklarına saldırılar ve polis keyfilikleri sürdürülmektedir. Dişsiz ve kağıttan kaplan olarak nitelendirilen BM Örgütü’nün aldığı çeşitli kararlar ve çağrı­lar, yaptığı konferanslar sürerken, temel insan haklarının sürekli olarak çiğnenmesi uygulamalarına devam edilmektedir.
BM İnsan Hakları Merkezi’ne 1993 yılı ortasına kadar olan süre içinde, insan hakları ihlallerine ilişkin olarak 125 binden fazla şikayet yapıldığı açıklanmış ve bu rakamın 1992’dekilere kıyasla üç katına yaklaştığı belirtilmiştir.
BM Genel Kurulu, 18 Aralık 1990’da kabul ettiği bir kararda, Haziran 1993’de Viyana’da toplanan bu ikinci insan hakları konferansının amaçlarını şöyle belirlemişti:
1. 1948’de İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin kabulünden bu yana insan hakları alanında kaydedilen ilerlemenin gözden geçirilmesi ve değerlendirilmesi,
2.  Kalkınma, demokrasi ve insan haklarından evrensel olarak yararlanılması konuları arasındaki bağlantının incelenmesi,
3.  BM yöntem ve araçlarının etkinliğinin değerlendirilmesi,
4.  BM İnsan Hakları çalışanlarına uygun mali ve diğer kaynakların sağ­lanması için yollar önerilmesi.
Viyana Konferansı öncesinde üç kıtada yer alan Hükümet Dışı Örgütler’in hazırlık toplantılarında üzerinde karara varılan en önemli husus, BM’ nin insan hakları konusundaki fonlarını iki kat artırması ve BM’nin in­san haklarıyla ilgilenen bir Yüksek Komiserlik ile bir Uluslararası İnsan Hakları Mahkemesi’ni oluşturması olmuştur. Aynı husus, 10-12 Haziran’da yapılan Viyana toplantısında bir kez daha talep edilmiştir.
Toplantı süresince 5 ana ve 6 yan çalışma grubunda aşağıdaki konular­da bilgi alış verişinde bulunulmuş ve tavsiye kararları alınmıştır:
1.İnsan hakları alanında yapılan çalışmalardaki ilerleme, BM Standard ları ile mekanizmalarının genel olarak etkinliği ve HDÖ’lerin daha fazla katılımı konularının genel değerlendirilmesi,
2.Yerli halkların haklarının bugünkü durumunun değerlendirilmesi,
3. Kadın haklarının korunmasında bugünkü durumun gelişimi,
4. Kuzey ile güney arasında dayanışmanın gerekliliği konusunda bilin­cin yaratılması ve halk katılımının geliştirilmasinde HDÖ’lerin rolüne özel dikkat gösterilerek, insan hakları, kalkınma ve demokrasi arasında­ki ilişkinin incelenmesi,
5. Azınlıklar üzerindeki etkileri başta olmak üzere, ırkçılık, yabancı düşmanlığı, etnik şiddet ve dinsel hoşgörüsüzlük sonucu, insan haklarının çiğnenmesi konularında günümüzdeki eğilimlerin incelenmesi.

Yan çalışma grupları:
1. Militer, paramiliter, polis ve siyasal baskılar, kayıplar, ortadan kaybolmalar, işkence, yabancı işgal ve insan hakları,
2. Çocuk ve gene insanların hakları,
3. Zorla tehcir, yer değiştirme ve barınma hakları,
4. Kast sistemi, kölelik ve BM’nin rolü,
5. Özürlü kişilerin hakları,
6. Viyana ötesi: İnsan Hakları Hareketi’nin oluşturulması.

“Kıbrıs’ta İnsan Haklarının Korunması için Uluslararası Dernek” adlı örgüt adına BM çağrılısı olarak katıldığım bu İnsan Haklarıyla ilgili Hükümet Dışı Örgütler Forumu’nda iki gün süreyle 1. yan çalışma grubunda görev yaptım. Kıbrıs’ta 1974’den beri Türkiye tarafından sürdürülen ya­bancı işgal sonucu ihlal edilen insan hakları üzerinde genel bilgiler ve özel olarak “Bağımsız ve Federal Kıbrıs için Temas Grubu’nun çalışmaları­na konan yasaklar üzerinde, 25 ülkeden gelen HDÖ temsilcilerine bilgiler verdim. Aynı dernek adına foruma katılan bir diğer Rum arkadaş kayıp kişiler hakkında, bir başka Rum insan hakları örgütü adına katılan iki ki­şi de Karpaz’da yaşayan Rumlar ve genel olarak yabancı işgal sonucu çiğ­nenen insan hakları konularında aydınlatıcı bilgiler verdiler.
Çalışma Grubu’nun raporunda insan haklarını ihlal eden BM üyesi 22 ülkenin adının geçmesine rağmen, Forum Sonuç Bildirisinde genel tavsiyelere yer verilmesinin plenum toplantısında protesto edilmesi ilginçti.


(imzasız, haftalık Yeni Çağ gazetesi, 21 Haziran 1993, Sayı:131) 

21 Şubat 2016 Pazar

KIBRIS’TA TOPLUMLAR NEDEN TEMAS ETTİRİLMİYOR?

Kıbrıs sorununun İngiliz-Amerikan emperyalizmi tarafından kışkırtılıp, yıllarca adanın taksim edilmesi için fırsat kollanması planlarının ardın­da yatan ana neden, ada halkını oluşturan Rum ve Türk toplumlarının bir ara­ya gelerek, anti-emperyalist ve ilerici bir cephenin oluşmasını önlemektir.
Zamanın sömürge yönetimi tarafından Kıbrıs Türk liderliği, onun yeraltı örgütü “Türk Mukavemet Teşkilatı” ve çalışmaları koordine eden Türkiye’deki askeri-sivil yetkililere benimsetilen tez “Ya taksim, ya ölüm”dü. Bu bölücü politikaya karşı duranlar, en acımasız biçimde ya öldürülmüşler, ya da ada­yı terke zorlanmışlardı. TMT’nin yaym organı durumundaki Zafer gaze­tesinin 15 Ekim 1965 tarihli başyazısında açıkça “1958’de solcu Türklerin temizlenmesi harekat”ından söz edilmesi, bu tedhiş dalgasının kimler tara­fından yürütüldüğünü kanıtlamaktadır.
Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra da  Türk-Rum dostluk ve işbirliğinin savunuculuğunu yaparak, şöven Kıbrıs Türk liderlisinin komploları­nı ortaya seren, haftalık Cumhuriyet gazetesi’nin iki seçkin avukat yazarı da aynı planlara karşı çıktıkları için 23 Nisan 1962 akşamı vahşice öldürüldüler. Türk-Rum dostluğunun simgesi haline gelen iki sendikacı Derviş Ali Kavazoğlu ile Kostas Mişaulis de, 11 Nisan 1965’de aynı işbirlikçi çevreler tarafından katledileceklerdi.
Her üç tedhiş, korkutma ve sindirme eyleminde de amaç, adanın taksim edilmesi planlarının önünde duran demokrat Kıbrıslı Türklerin safdışı bırakılmasıydı. Ne yazık ki bu amaç gerçekleştirilmiştir.

TAKSİM PLANI 1964’DE AÇIKLANMIŞTI.
18 Nisan 1964 tarihinde zamanın TC Başbakanı İsmet İnönü tarafından açıklanan gizli belgede, Türkiye’nin taksimci planları açıkça ortaya konmakta ve bu plan İnönü tarafından Attila Planı olarak nitelendirilmekteydi. (Stavros Panteli, The New History of Cyprus. London 1984, s.376) 1965 yılında BM Arabulucusu Galo Plaza’ya Dr.Küçük tarafından önerilen de aynı plandı. (Bak. Plaza Raporu, Paragraf 70-75) Zaten bu taksim planı,1964 yılından beri NATO tarafından tartışılmakta olup, Türk ordusunun öngördüğü ile uyuşmaktaydı. (N. Kadritzke / W.Wagner, Im Fadenkreuz der NATO, Berlin 1976, s.107)
Kasım 1967’de yapılan Pipinellis-Cyrus Vance görüşmelerinde adanın taksimi yeniden önerilmişti. Haziran 1971’de Lizbon’da yapılan NATO Dışişleri Bakanları Toplantısında da Yunanistan ile ABD, Kıbrıs’ı taksim etme kararı­nı almışlardı. (S.Panteli, agy, s.379)
1973 yılı sonunda Roma’da yapılan ve Yunanistan’dan Averof ile Bitsios’un, Kıbrıs’tan da Kliridis ile Denktaş’ın katıldığı bir toplantıda konuşan ABD temsilcisi Cyrus Vance, Kıbrıs’ta yeni bir bunalım çıkması halinde ABD’nin, 1964 ve 1967’de olduğu gibi davranmayıp, bu kez Türkiye’yi durdurmayacağını söy­lemişti. (S.Panteli, agy, s.386) Nitekim 1974 yazında yaşananlarla adanın taksimi gerçekleştirilmiştir. Eski bir CIA ajanı olan Hefner, Kıbrıs’taki destabilizasyon çalışmaları için 1973’de 20 milyon, 1974’de de 40 milyon do­ların CIA tarafından harcandığını açıklamıştır.(S.Panteli, agy, s.388)

CIA YILLIĞI NE YAZIYOR?
            CIA tarafından her yıl, Stanford/California’daki Roover Institute adına yayımlanan “Uluslararası Komünist Meseleler Yıllığı” adlı.kitaplarda, dün­yadaki komünist faaliyetleri ülke ülke incelenmektedir. Kıbrıs’la ilgili bölüm, bu konuda uzman olan Thomas W. Adams tarafından hazırlanmaktadır. Kıbrıs’taki komünist faaliyetleri hakkında birçok makale ve kitap hazırlamış olan, Thomas W. Adams, bakınız 1990 Yıllığı’nda ne yazıyor:
“Eğer Kıbrıs’ın kuzeyi ile güneyi bir gün “Federal Cumhuriyet”te yeniden birleşecek olursa, her iki toplumdaki sol kanat partilerin birleşik oy gücü­nün, bir cumhurbaşkanlığı seçiminde oyların çoğunluğunu sağlayabileceği tah­min edilebilir.”
1991 Yıllığı’nda da şöyle deniyor: “Kıbrıslı Türkler arasında üç tane sol kanat partisi vardır: CTP, TKP ve YKP... Üç sol kanat partisi de, Kıbrıs so­runu için federal bir çözümü savunmakta ve buna ulaşmada, toplumlararası yakınlaşmanın bir araç olduğuna inanmaktadır.

YA KOMÜNİSTLER BİRLEŞİRSE
Türkiye’deki faşist 12 Eylül Cuntasının lideri Kenan Evren’in, 18 Kasım 1983 günü kendisini ziyaret eden ABD Başkanı Reagan’ın özel temsilcisi Rumsfeld’e söyledikleri konuyu iyice açıklamaktadır:              
“Denktaş bir kere bu çıkışı yaptıktan sonra (KKTC’nin ilanı-A.An), bun­dan dönmesi çok zordur. Siz  acaba Kıbrıs Türkleri arasındaki iç durumu bili­yor musunuz? Her gün komünistler kuvvet kazanıyor. Bugün, Meclis’te çoğun­luğa Denktaş, ancak bir farkla sahip bulunuyor. Bu durum devam ettiği tak­dirde, bundan sonra yapılacak ilk seçimde tahminim sol grup, iktidarı ele alacaktır. Rum tarafında zaten komünistler var. Türk tarafında da komünist bir grup var. Bunlar birleştiği takdirde, işte o zaman Akdeniz’de tam Sovyetlerin arzuladığı gibi bir durum meydana gelmiş olur. Acaba Amerikalı dostlarımız bunu mu arzu ediyorlar? Denktaş bağımsızlığını ilan ettikten sonra, Anayasa’nın değiştirilmesi için harekete geçti.” (Milliyet gazetesinde ya­yımlanmış olan Kenan Evren’in anılarının 13. bölümünden aktaran Yeni Düzen, 24 ve 25 Mayıs 1991)                    
               
TAKSİM, ORTAK CEPHEYİ ENGELLİYOR
Görüldüğü gibi, ABD emperyalizmi ile ona bağlı işbirlikçilerinin en büyük korkusu, Rum ve Türk toplumlarına mensup, ilerici görüşe sahip partilerin biraraya gelip, ortak bir cephe oluşturmalarıdır. Yunan ve Türk milliyetçiliklerinin ayrımcı etkilerinden arınmış geniş halk yığınlarının ada sathında hiçbir kısıtlama olmaksızın temas etmesi, ortak düşman olan emperyalizme karşı or­tak eylemlere girişmesi, bir bütün olarak ada halkının ortak refahı için dostluk ve işbirliğini geliştirmesi, işte bu nedenle dış güçlerin ve onların yerli işbirlikçilerinin kesinlikle karşı çıktıkları bir konu olmaktadır.
1974’de gerçekleştirilen taksim’in sonuçlarını, iki ayrı devlet esasına dayanan bir formülle kalıcılaştırmak isteyen çevrelerin izlemekte olduğu stratejinin ana hedefi, toplumlararası serbest teması önlemektir. Temel insan haklarının herhangi bir kısıtlama olmaksızın, bütün ada sathında ve herkes için uygulanmasını talep eden ve bu uğurda mücadele eden güçler, taksim­ci politikalara kararlı bir şekilde karşı çıktıkları sürece, birleşik, egemen, bağımsız ve toprağı bütün bir Kıbrıs’a giden federal yola daha erken çıka­bileceklerdir.

“İŞBİRLİĞİ YAPARSAK DAVAYI KAYBEDERİZ”
                ABD ve TC Gizli Servisleri ile uyum içinde çalışan Kıbrıs Türk liderliği, 1958’deki kanlı provokasyonlarla başlattıkları Türk-Rum çatışmasını, 1963 Aralık ayında yeniden alevlendirmiş ve Kıbrıslı Türklerin Kıbrıs Cumhuriyeti devletinden kopup ayrılmalarını gerçekleştirmiştir.
Dr.Fazıl Küçük, 10 Mart 1964 tarihinde TC Başbakanı İsmet İnönü’ye gön­derdiği bir mesajda şöyle demekteydi:
“Bilindiği gibi memurlarımız, kendile­rine verilen direktife uyarak, emeklilik hakları dahil maaş, tahsisat ve diğer ücretlerini feda etmiş ve meslekten ihraç durumuna kendilerini bilatereddüt sokmuşlardır... Geri işbirliğine dönme -geçici bir süre için bile olsa- davamızın gaip edilmesine müncer olacağına inanmaktayız. Şimdiye kadar bizi öldürenler, malımızı yakıp yağma edenler ile bir arada yaşayamayız te­zini savunduğumuz malumdur. Bu böyle iken, Rumlarla gene bir arada ve hatta bir dam altında beraberce yaşamağa ve işbirliği yapmağa başladığımız an, te­zimizi temelinden yıkmış olacağımız kanaatindeyiz. Bir araya gelindikten sonra, bilhassa Güvenlik Konseyi’nin kararı muvacehesinde tekrar federasyon şekline bile gidilmesi ihtimal haricinde olacağı bedihidir.”(Rauf R.Denktaş, Arşiv Belgeleri ve Notlarla İlk Altı Ay, Lefkoşa 1992, s.44)

EOKA-B VE CIA İLİŞKİSİ
1967-74 döneminde Yunanistan’daki faşist cuntanın yöneticilerinden Papadopulos ve Yuannidis, CIA ile doğrudan ilişki halinde çalışmaktaydılar ve Kıbrıs’taki adamları ve EOKA-B örgütünün yardımıyla anti-komünizm, enosisçilik ve Makaryos’un ortadan kaldırılmasına yönelik çalışmaları koordine et­mekteydiler. Kıbrıs’ın bağımsızlığına karşı yürütülmekte olan çeşitli tedhiş hareketlerinin başladığı 1969 ile 1971 yılları arasında, Kıbrıs’taki CIA so­rumlusu olan Eric Neff’in 1974 yılı başında, 15 Temmuz darbecilerinin Cumhur­başkanlığına getirdikleri Nikos Samson ile temas etmiş olması ilginç bir gelişmeydi. Kıbrıs’ta ele geçirilen EOKA-B belgelerine göre, darbeden hemen önce Atina’dan Kıbrıs’a gönderilen CIA paraları günde 6 bin dolardı. ABD’nin Atina’daki Büyükelçisi Tasca ile Yuannidis’in ilişkisini CIA sağlıyordu. Makaryos, darbeden sonra Le Monde gazetesine verdiği bir demeçte, EOKA-B’nin önde gelen bir üyesi adına ABD’de kesilmiş olan 33 bin dolarlık bir çekten söz etmiş ve çek sahibinin bu para transferi hakkında herhangi bir açıklama yapamadığını belirtmişti.(Le Monde’dan aktaran Nea Ellas, 18 Eylül 1974)
22 Haziran 1975 tarihli To Vima gazetesine bir demeç veren Darbeci Albay Yuannidis. “Makar.yos’u ne Amerikalılar, ne de Türkler istiyorlardı” şeklin­de konuşurken, Oriana Falaci ile yaptığı bir söyleşide de “Afrodit Harekatı’nı yaparak, Makaryos’u alaşağı etmesi halinde Türk askeri yetkililerinin herhangi bir tepki göstermeyeceklerine dair onlardan gü­vence aldığını” söylemişti. (aktaran Fileleftheros, 7 Kasım 1974-)

NATO’CU GARANTÖRLER
Amerikan Merkezi İstihbarat Örgütü CIA’ nin Yunanistan, Türkiye ve Kıbrıs’taki yerli işbirlikçileri eliyle planlayıp, uyguladığı 15 Temmuz Darbesi ile onu izleyen 20 Temmuz Türk Müdahalesi ve adanın  %37’lik kuzey toprakla­rının işgali, Amerikan Emperyalizminin Kıbrıs üzerindeki kötü emellerinin birer sonucudur. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlık, egemenlik ve toprak bütünlüğünün garantörü olan üç NATO ülkesinden biri olan Yunanistan, Kıbrıs’ın yasal hükümetine karşı faşist bir darbe düzenlerken, ikinci garantör ülke olan Türkiye, Kıbrıs’ın topraklarını işgal ederek, ikiye bölmüş ve kuze­yinde kendine bağımlı bir devletçik oluşturmuş, ada üzerinde 1960’dan beri iki egemen askeri üs bulunduran üçüncü garantör ülke ve eski sömürgecisi İngiltere ise tüm bu olanlara seyirci kalmış, kılını kıpırdatmamıştır.

BM,  KIBRIS CUMHURİYETİ’Nİ ESAS ALIYOR
1968 yılından beri BM gözetiminde sürdürülmekte olan toplumlararası görüşmelerin 1993 yılında vardırıldığı aşamayı, görüşmecilik görevinden is­tifa ettiğini açıklayan Türk görüşmeci Rauf Denktaş şöyle özetlemiştir:
“BM Genel Sekreterliği’nin anlaşmaya 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin esas alma­sı, sıkıntı yaratmıştır. ABD’nin Lefkoşa Büyükelçisi Robert Lamb, “egemen­lik esasına dayanan bir anlaşma yapamazsınız” şeklinde yaklaşımlar getirmiştir. 1960 Cumhuriyetinin varlığını kabul ettiğimiz anda bütün girişimleri­miz, haklarımız, tapularımız (savaş sonucu ele geçirilip, eşe-dosta dağıtı­lan Rum malları için verilen yasadışı tahsis belgeleri, A.An) ortadan kal­kar ve büyük bir siyasi kaos meydana gelir. Bunu kabul edemeyiz... Türk ta­rafı açısından Kıbrıs sorunu çözümlenmiştir. Ancak dünya adada uzlaşma istemektedir. Bunun federasyondan tek yanlı olarak vazgeçmekle yapılmaması gerekir.” (Halkın Sesi, 7 Temmuz 1993)
Denktaş’ın görüşmecilikten çekilme manevrası, BM görüşmelerinde sıkışmasından kaynaklanmaktadır ve geçicidir. 1974’de Türk ordusunun gerçekleştirdiği taksim çözümünü, konfederal bir yapı içinde hukukileştirme çabaları sürdürülmek­tedir. Ne hazindir ki, “nevi şahsına münhasır” Kıbrıs Türk solu, taksime ve onun sonuçlarına karşı, hedefleri belirli, politikası açık bir alterna­tifi henüz sunamamıştır. Çoğu kez de, gerek Denktaş’m, gerekse onun ağababalarının kurdukları tuzaklara düşmektedir. Toplumlararası gerçek temaslara konan yasakları kaldırmak yönünde mücadele vermekte de isteksiz görünmektedir.
Sabah yazarı Çetin Altan bile şöyle yazmaktadır: “Kıbrıs’ta artık dünya bütünleşmesinden kopuk bir Türk inadı, ters durmaktadır. Kıbrıs’ın Rum Komünist Partisi aracılığıyla Sovyet nüfuzu altına girme olasılığı kalmamıştır. O yüzden Türk barikatına da gerek kalmamıştır.” (aktaran Kıbrıs, 1 Ekim 1992)
Çetin Altan, Türk barikatına gerek kalıp kalmadığını bir de Rauf Denktaş’a ve CIA’nin Kıbrıs uzmanlarına sormalıdır. Sosyalist Kıbrıs’a giden yola barikatı koyan onlardır.


(İki bölüm halinde, Yeni Çağ gazetesi, 13 ve 20 Eylül 1993)

KIBRIS’A İNGİLİZ-AMERİKAN BARIŞI GETİRMEK İSTEYENLERE TEPKİ


       26 Eylül 1993 akşamı Rum Antenna Televizyonunun yaptığı yayın, ertesi günkü bütün Rum gazetelerinde geniş yankı yaptı. Haravgi gazetesi haberi tam manşet olarak verirken, kullandığı başlıkta “konfederatif çözüm şeklini ileri  götürmek için halkın sırtında pis bir oyun oynanmakta olduğunu” vurguladı. AKEL Genel Sekreteri Hristofyas ise, “Antenna’nın açıklaması bizde şok yarattı. Tam bir gizlilik içinde temaalar yapıldığını, temasları yapanların maksatları hakkında konuşma yapmaktan kaçındıklarını” açıkladı. Diğer siyasal par­ti yetkilileri de, bir süreden beridir İngiliz ve Amerikan yetkililerin gözetiminde bazı Kıbrıslı Rumlarla Türkler arasında yürütülmekte olan gizli temaları kınadıklarını açıkladılar.
Sözü edilen ve ilk defa Kıbrıs Türk basınında 26 Temmuz 1993 günkü Kıbrıs gazetesinde “Bay Denktaş’la Bayan Klerides buluştu”  başlıklı haberle (liderlein oğul ve kızı da katılımcılar arasındaydı) duyurulan Oxford’daki “Uyuşmazlıkların Çözümü” (Conflict Resolution) toplantısına katılan Rum ve Türklerin, 24 Eylül günü Tîirk kesiminde açılan ve ABD’nin düzenlediği “Kültürlerarası Fırça Darbeleri-2” sergisi nedeniyle kuzeye geçerek yeniden buluşmalarıydı. Bu serginin açılışı nedeniyle bir basın bildirisi yayımlayan 23 Kıbrıslı Türk, Amerikan güdümlü serginin toplumlararası gerçek yakınlaşmaya hizmet etmediğini belirterek, ABD’nln bölücü duvarların kalkması için çaba göstererek, samimiyetini kanıtlamasını talep etmişlerdi.
            Anlaşılan, CR toplantılarına iki yılı aşkın bir süredir katılmakta olan Rum grubunun çalışmalarından Rum basını hiç haberdar değildi. Türk basını ise, Oxford toplantısı nedeniyle haberdar olmuş ve “ABD, İngiltere, Kanada vd Batılı ülkelerdeki vakıflar ve kuruluşlar tarafından ortaklaşa düzenlenip finanse edilen bu gizli toplantıya KKTC’den katılanların kimler olduğunu” anılan haberden öğrenmişti. Katılımcılar, adaya döndükten sonra bir panel düzenleyerek, toplantının sonuçlarını halka açıklayacaklarını duyurmaktaydılar.
3 Ağustos 1993 tarihli Kıbrıs’ta, yine Oxford toplantısına değinilmekte ve bu tür toplantıları düzenletenlerin “yönetenleri yönetenler” olduğu vurgulanmaktaydı!
19 Ağustos akşamı KTMMOB lokalinde yapılan panelde CR toplantılarına katılan şu kişiler konuştular: KKTC Cumhurbaşkanlığı Araştırma ve Tanıtma Danışmanı Ahmet C.Gazioğlu, Kıbrıs Vakfı KKTC Örgütü faal üyelerinden Ergün Olgun, son CYP Kongresinde Genel Başkanlığa aday gösterieln aktivist Fatma Azgın ve şa­ir Neşe Yaşın.
17 Ağustos akşamı BRT-TV’de Gazioglu ile aynı konuda bir söyleşi yapan Olgun, CR toplantılarının resmi diplomasinin bilgisi dahilinde ve ona para­lel yürütüldüğünü açıklamıştı. Panelde de, katalist ülkelerin, çatışmaların temel nedenlerini bulmada taraflara yardımcı olduklarını belirtmiş ve ABD’nin Kıbrıs sorununda dikkatin kendi sorumluluğundan başka yöne çekilmesi için mî bu tür toplantıları düzenlediği, şeklindeki sorumuza yanıt vermekten kaçınmıştı. Gazioğlu ise, bu toplantılar sayesinde Türklerin hâlâ daha 4 karı aldıklarına inanan Rumları aydınlattıklarını savundu. F. Azgın, CR toplantıla­rında tarafların kendi görüşlerini birbirlerine zorla kabul ettirmelerinin söz konusu olmadığını, en az 5 yıl sürecek uzun bir zaman diliminde atılacak küçük adımlarla yetinilmesi gerektiğini belirterek, gizlilik kuralı gereği elde edinilen bilgilerin isim verilerek açıklanamayacağını söyledi. Tabii ki CR toplantılarıyla topluma bir 19 yıl daha kazandırılıp kazandırılmayacağı konusunda herhangi bir şey  söylemedi. Toplantılar sürdürülecek ve CR konu­sunda uzmanlaşan katılımcılar, uzlaşmazlığı adım adım çözeceklerdi!
Panelde katılımcılara yöneltilen soruları agresif bulduğunu söyleyen Azgın, CR deneyimi sayesinde kızmadan soruları yanıtlayabildiğini açıkladı! Mehmet Birinci de, sorulara verilen yanıtlarla asıl agresif tavrın Azgın tarafından gös­terildiğini söyledi.
Dinleyicilerden ve CR üyelerinden Bekir Azgın da, benim N.Yaşın’a yönelt­tiğim şu sorunun kişisel olduğunu öne sürerek müdahalede bulundu: “Emperyalizm ve CIA’nin Kıbrıs uzlaşmazlığında bir dış faktör olarak etkisi hakkındaki görüşleriniz, CR toplantılarından sonra geçerliliğini yitirdi mi? “
1989 yılında başlatılan ve 2. toplantısından sonra faaliyetleri kısıtla­nıp, sonra da Türk liderliğince yasaklanan “Bağımsız ve Federal Kıbrıs için Temas Grubu”nun da toplumlararası yakınlaşma için çaba sarfettiğini, ama görüşlerinin  liderlikçe onaylanmaması yüzünden çalışmalarının akame uğratıldığını belirten bir başka soruya E.Olgun’un verdiği yanıt ilginçti: “Demek ki onlar başarısız olmuş ki bizi kurdular!”
Bağımsız ve Federal bir Kıbrıs yerine, konfederal ve bağımlı bir yapıya yönelen İngiltere, ABD, Kanada vd Batılı ülkelerin denetimindeki CR toplantılarına katılanlardan biri (Neşe Yaşın) şöyle demiş: “Biz geleceğin yöneticileri olaca­ğız!”
Yönetenleri yönetenler size kanat gerdikçe, yolunuz açık olsun!..

Not: Yukarıdaki yazı, sırasıyla Yeni Çağ, Yeni Düzen, Ortam ve Kıbrıs gazeteleri ile Haravgi gazetesine gönderilmiş, ama hiçbiri tara­fından yayımlanmamıştır. Sözü geçen gazetelerin düşünce özgürlüğüne ne derece önem verdikleri böylece ortaya çıkmaktadır. (A.An)


(Sosyalist Gözlem dergisi, Lefkoşa, Sayı:7, Ocak 1994)

UYUŞMAZLIKLARIN ÇÖZÜMÜ MÜ, SÜRDÜRÜLMESİ Mİ?


İngilizcede “Conflict Resolution” (biz yazımız boyunca CR diye kısalta­rak kullanacağız) deyimi, Türkçede “Uyuşmazlığın Çözümü” anlamına gelmek­te olup, uluslararası ilişkilerde özellikle Amerikalılar tarafından sıklık­la kullanılan bir kavram haline getirilmiş bulunuyor. Gerçi Avrupa ve dün­yanın diğer yerlerinde bu konuda çalışmalar yapan başka merkezler de bulun­maktadır, ama CR araştırmaları daha çok Amerikan üniversitelerinde yoğun olarak yapılmaktadır.
“Track 1” diye adlandırılan ve uyuşmazlığa taraf olan kesimleri temsil eden resmi kişi ve kurumların yürüttükleri diplomasiye paralel olarak yü­rütülen “Track 2” diplomasisinde, hükümet dışında yer alan ve kamuoyunu oluşturan kişi ve örgütlerin biraraya gelerek, iki kesim arasında var olan uyuşmazlıkların nedenlerinin araştırılması ve bu nedenlerin ortadan kaldırılması doğrultusunda, uzun vadeli önlemler alınması söz konusudur. Uygulayıcıları tarafından bir davranış bilimi olarak nitelendirilen CR, aralarında uyuşmazlık bulunan ve bu nedenle çatışan etnik eruplar veya ulusların anlaşmazlık noktalarını zaman içinde giderici çeşitli yöntemler geliştirmiştir. (Bak. Maria Hadjipavlou-Trigeorgis, Conflict Resolution Mechanisms: A Comperative Study for Four Societies, The Cyprus Review, No. l, Spring 1989, s.67-92) Biz burada daha fazla ayrıntıya girmeden, bir de CR hareketinin tarihsel geçmişine kısaca bir göz atalım.

ASKER-SİVİL İLİŞKİLERİ
Carnegie Mellon Üniversitesi’nden Martha Harty ile John Modell, Journal of Conflict Resolution dergisinde yayımlanan (Vol.35, No.4, December 1991, s.720-758) makalelerinde, “The First Conflict Resolution Movement, 1956- 1971” başlığı altmda özetle şöyle yazmaktadırlar:
“İlk olarak 1952 yılında ‘Carnegie Corporation’ adlı kuruluşun finansmanı ile Sosyal Bilimler Araştırma Konseyi, askerler ile sivillerin ilişkilerini inceleyecek olan bir komite kurmuştu. Uygulanacak politikayı formüle etmede yardımcı olan bu komite, 1956’da “Ulusal Güvenlik Politikasını Araştırma Komitesi” adını almıştır. “Journal of Conflict Resolution” dergisi ise Mart 1957’den beri yayımlan­maktadır. 1959 yılında Komite adını “Uyuşmazlıkların Çözümü üzerine Araş­tırma Merkezi”ne çevirmiştir.”
Görüldüğü scibi, CR sadece masum bir davranış bilimi olarak gelişmemiş, aksine daha başlangıç aşamasında, Amerikan emperyalist politikasının aske­ri uygulayıcıları ile sivil uygulayıcılarına bilimsel veriler sağlayıp, var olan uyuşmazlığın nasıl yönlendirilebileceğine ilişkin politika formülasyonuna katkıda bulunmuştur.
ABD’nin Atlanta kentinde bulunan ve eski ABD Başkanlarından Carter’in katkılarıyla oluşturulan Carter Merkezi’ne bağlı CR Programı’nın yönetici­lerinden Joyce Neu, yeryüzünde uzun yıllardır süren uyuşmazlıklarla ilgili olarak konuşurken şöyle demiştir:
“Uluslararası topluluk, uyuşmazlıkları çözmek için siyasal istekliliği göstermektedir. Süper güçler, taraf tuta­rak, başka ülkelerdeki iç anlaşmazlıkları körüklememektedirler.”(Cyprus Weekly, 24 Eylül 1993)
Oysa ki uygulama hiç de öyle olmamaktadır. Bölgesel çatışmalarda, emperyalist güçler, o bölgedeki kendi çıkarlarını koru­mak ve sürdürmek için çatışan taraflardan birini veya ötekini, bazı durum­larda da her ikisi içinde yer alan kendi taraftarlarını desteklemektedirler. Ekonomik gücü elinde tutan ve kamuoyunu, karşı tarafa karşı düşmanca duygular beslemesine yol açacak bir şekilde oluşturan egemen çevreler, bu uyuşmazlıktan zarar gören geniş halk kesimlerinin gerçeklerin bilincine varmasına karşı her türlü entrikayı çevirirler, onların görüşlerinin yayıl­maması için ellerinden geleni esirgemezler. Çatışan taraflar arasında res­mi görüşmeler sürerken, ona paralel olarak yürüttükleri CR çalışmalarında, anlaşmazlığın geniş halk kesimleri ve her iki tarafın genel yararına çözüm­lenmesi yerine; sözümona gayrı-resmi kişi ve örgütlerle, ama resmi ideolo­jinin onayı alınarak, sorunun son çözümlemede egemen güçler leyhine sonuçlandırılmasını gözetirler.

KIBRIS UYUŞMAZLIĞINDA CR
1958 yılında toplumlararası bir çatışmaya dönüştürülen Kıbrıs uyuşmazlı­ğında da. resmi diplomasi yanında CR yönteminin kullanılması çalışmaları yapılmıştır.  Bu çalışmalara geçmezden önce, Kıbrıs sorununda tarafların birbirlerine karşı psikolojik yaklaşımları ve tutumları üzerine yapılmış değerli bir çalışmadan söz etmek gerekiyor. J.Tenzel ve M.Gerst adlı iki Amerikalı psikolog, 1971 yılında Kıbrıs’ta gerçekleştirdikleri bu araştır­mada, 216 Rum ve 62 Türk Kıbrıslı ile görüşerek, kırsal ve kentsel kesim­lerde, erkek ve kadınlar arasında karşı topluma ilişkin psikolojik tavır­ları incelemişler ve 1972 Mayıs’ında Dallas’ta yapılan Amerikan Psikiyatri Derneği’ nin yıllık toplantısında bir bildiri halinde sunmuşlardır.
1957 ‘den beri ABD’de yaşamakta olan psikiyatri profesörü Vamık D.Volkan ise, 1979 yılında yayımladığı “Kıbrıs-Savaş ve Uyum: Çatışan iki etnik grubun Psikoanalitik bir tarihi” adlı İngilizce kitabında, daha çok Kıbrıslı Türklerle ilgili kendi değerlendirmelerini aktarmıştır. Yukarıda sözü edi­len iki Amerikalı psikoloğun çalışmasına da değinen Volkan, onlar tarafın­dan saptanmış olan verilerin, Kıbrıslı Türklerle Kıbrıslı Rumların birbir­lerine çok benzediklerini göstermek için “yorumlandığını” belirterek, ken­di siyasi görüşleri açısından eleştirmektedir. (agy, s.36) Prof. Volkan’ın son döneme ilişkin çalışma ve değerlendirmelerine ileride yeniden değini­lecektir.
Kıbrıs uyuşmazlığını CR açısından ilk inceleyenlerden biri de Amerikalı Prof.Leonard W.Doob olmuştur. 1970’li yılların başında Afrika ve İrlanda’da grup çalışmaları yapmış olan Prof.Doob, Kıbrıs’la ilgili olarak “müda­hale yöntembilimi”ni uygulamış ve elde ettiği sonuçları “Journal of Social Psychology” dergisinde yayımlamıştı. (December 1974 ve February 1976).
1985 yılı yazında Kıbrıs’a gelen Prof. Doob, 8 Kıbrıslı Rum ve 8 Kıbrıslı Türk ile birlikte, Barış Gücü’nün kolaylık sağladığı Lefkoşa’daki Lidra Palas Oteli’nde “Toplum İlişkileri üzerine Yale Projesi”ni gerçekleş­tirmiştir. Arabölgede yer alan bu otelde haftada iki kez olmak üzere bulu­şup, kendi aralarında konuşan katılımcılara Prof.Doob hiçbir müdahalede bu­lunmamıştı. Projenin amacı, iki toplumun yakınlaşmasına yardımcı olacak ve iki taraftaki yönetici seçkinlerin, çatışmanın bir bütün olarak çözülmesi­ne yarayacak bu tür projelerin yararına inandırılması şeklinde belirlenmiş­ti. Siyasal nedenlerle Kıbrıs Türk tarafının kendi katılımcılarına geçiş izni verilmesini durdurması üzerine son verilen bu proje ile ilgili olarak Maria Hadjipavlou-Trigeorgis şöyle demektedir:
“Sorun şuydu: Bu toplantıya katılanlar, burada öğrendiklerini ve kazandıkları kendi deneyimlerini, halka ve yönetici elit gruplara nasıl aktarabilirlerdi? Bu soru yanıtlanama­dı.”(The Cyprus Review, No.l, Spring 1989, s.85)

BASININ TEPKİSİ
Tam da bu noktada, Amerikalı profesörünn Kıbrıs Türk liderliğinin izni ve onayını alan kişilerle düzenlediği bu toplantılar basından tepki görmüştü.” 8 Ağustos 1985 tarihli Yeni Düzen gazetesi konuyla ilgili haberine şu baş­lığı atmıştı: “İlişkiler gelişiyor mu? Türk ve Rum “aydınlar” Lidra Palas’ta tartıştı.” Haber şöyle devam ediyordu: “Kıbrıs Türk ve Kıbrıs Rum tara­fından çeşitli kişiler, dün Lidra Palas otelinde biraraya gelerek çeşitli konularda görüş alış-verişinde bulundular. Muhabirlerimizin elde ettiği bilgiye göre, Amerika’nın Yale üniversitesi profesörlerinden Prof.Doob’un organize ettiği toplantıyı Türk tarafından Dr.Bekir Azgın, Raif Denktaş, Haşmet Gürkan, Ahmet Aker, Bülent Kanol ve Soner Arif katıldılar. Dünkü toplantıya katılanlar daha önce SDP binasında kendi aralarında bir toplan­tı yaptılar. Dünkü toplantıya katılanlarm kimler tarafından tesbit edildi­ği ve bu toplantıya hangi sıfatla katıldıkları öğrenilemedi.”
9 Ağustos 1985 tarihli Yeni Düzen, şunu açıklıyordu: “Amerikalı profesör Kıbrıslı Türk ve Rum “Aydınların” toplantısının gizli kalmasını  ve politika  karıştırılmamamasını istedi...Toplantıya katılan Kıbrıslı Türklerden Bekir Azgın, bu konuda kendilerinden basına açıklama yapılmamasının isten­diğini, Türk tarafının da bu “gentleman’s agreement”e uyduğunu söyledi.”
Yeni Düzen’in 21 Ağustos 198S günkü haberi ise şöyleydi: “Özellikle Amerikada bulunmuş kişilerin de aralarında bulunduğu grubun, çalışmaları hakkında basına henüz herhangi bir açıklama yapılmamış bulunuyor. Kıbrıslı Türk ve Rumların 7-8 kez Lidra Palas’ta biraraya geldikleri ve “iki toplu­mu yakınlaştırıcı önlemler” konusunda görüş alış-verişi yaptıkları haber veriliyor... Prof.Doob’un önümüzdeki haftalarda adadan ayrılması bekleniyor.”
Aynı gazetenin 23 Ağustos 1985 tarihli sayısında, olayın Rum basınını da tedirgin ettiğini duyuran 20 Ağustos tarihli Fileleftheros’un değerlen­dirmesi yer aldı: “Yanlaş anlamalara meydan bırakmamak için gizlilik bir yana bırakılmalıdır.”
Türk grubundan Haşmet Gürkan’ın ayrılması ve başka yeni kişilerin de katılması ile Eylül’ün ilk haftasına kadar sürdürülen bu toplantılar, Rauf Denktaş’ın New York’a gitmek üzere 9 Eylül 1985’de adadan ayrılması ardın­dan, askeri makamların arabölgeye geçiş izni vermemesi üzerine sona erdi­rilmişti.          

RAPOR DIŞİŞLERİ BAKANLIĞINA İLETİLİYOR
Daha önceleri 1979’da Harvard Üniversitesi’nde ve 1984’de Cambridge /Massachusetts’de, ABD’de öğrenim gören Kıbrıslı Rum ve Türk öğrencilerin katılımı ile benzeri “workshop”lar yapılmış ve “üçüncü taraf” olarak sosyal bilimciler ve CR uzmanları gözlemci olarak bu toplantılarda yer almışlardı. Maria Hadjipavlou-Trigeorgis’e  göre bu toplantıların amaçlarından biri de, Kıbrıs anlaşmazlığı üzerine Kıbrıslı Rum ve Türk katılımcıların yaptıkları tartışmanın içeriği hakkında bir raporun hazırlanarak, ABD Dışişleri Bakanlığına iletmekti. (agy, s.85)
1988 yılı yazında Norveç Uluslararası Sorunlar Enstitüsü tarafından yine Lefkoşa’daki Lidra Palas Otelinde, Kıbrıslı Rum ve Türk seçkinlerin katıldığı üç günlük bir “workshop” düzenlenmiş ve BMBG’nün kolaylık sağladığı bu toplantıların o sıralarda başlatılmış olan Vasiliyu-Denktaş görüşmelerine katkı sağladığı öne sürülmüştür. (James H.Wolfe, Cyprus: An Action Memorandum, CR Program of the Carter Center of Emory University, Atlanta, 15-17 January 1992, s.7-8) Wolfe, benzeri bir toplantının 1977’de Roma’daki “Amerikan Üniversiteleri Alan Çalışanları” tarafından düzenlendiğinden söz etmekte ve şöyle demektedir:
            “Araştırma enstitüleri ve üniversite merkezleri, her iki toplumun liderlerini biraraya getirme yeteneğine sahip olup, bu şekilde ortak bir siyasal bilinç yavaş yavaş geliştirilebilir. (agy) Amaç doğru konmuş olmakla beraber, çalışmalar resmi ideolojinin yeniden üreticileri tarafından yürütüldüğü ve halktan gizlendiği için ne yazık ki istenilen sonuca ulaşılamamaktadır.
“Toplumlararası işbirliğinin her iki tarafa da yarar sağladığını göstererek, bir “Kıbrıslılık” bilincinin geliştirilmesine katkıda bulunabilecek olan hükümet-dışı örgütler”den söz eden James H. Wolfe, toplumlararası ilişkilerin yeniden şekillendirilmesinde bu örgütlere esaslı görevler düştüğünü vurgulamaktadır.(agy, s.7)  Oysa ki. Kıbrıs’ta yapılan bu tür CR uygulamalarında, özellikle Kıbrıs Türk kesiminden katılanlar, Kıbrıs Türk liderliği ve ona yakın seçkinler tarafından belirlenmekte ve gerçek bir “hükümet-dışı örgüt” niteliğinde bir çalışma yapılamamakta ve amaca hizmet edilememektedir. Başarılı olarak sürdürülen projeler ise, ancak her iki resmi makamı temsil eden kişi ve örgütlerin, gerek bazı BM yan kuruluşları, gerekse AT fonları tarafından finanse edilen iki toplumlu bazı projeleri hayata geçirmelerinde söz konusu olabilmektedir.

TEMAS GRUBU DENEYİMİ VE ENGELLENMESİ
Batı Berlin kökenli ve SDP ile Yeşiller Partisi’ne yakın bir kuruluş olan “Demokrasi ve Çevre Koruma için Eğitim örgütü”nün daveti ve finansmanı ile Mayıs 1989’da Batı Berlin’de toplanan 10 Kıbrıslı Rum ile 10 Kıbrıslı Türkün, daha sonra Eylül 1989’da Lefkoşa’daki Lidra Palas’ta biraraya gelerek oluşturdukları “Bağımsız ve Federal Kıbrıs için Temas Grubu” da toplumlararası temasları artırmak ve işbirliği ortamını geliştirmek için çaba gösterip, toplantılar düzenlemekteydi. Ama resmi Türk görüşünü eleş­tirip, her iki tarafta oluşmuş stereotiplerin toplumlararası düşmanlığı nasıl körüklediklerini ortaya koyan bu iki toplumlu hükümet-dışı örgüt, üçüncü toplantısını yaptığı Mart 1990’dan itibaren, çeşitli saldırı ve en­gellerle karşılaşmaya başladı. Gerek ara bölgedeki Lidra Palas Oteli’nde, gerekse Lefkoşa’nın Rum veya Türk kesimlerinde düzenlenen siyasal, kültü­rel, sosyal ve tıbbi içerikli toplantıların gerçekleştirilmesine engel olmak için gerekli geçiş izinleri, Kıbrıs Türk resmi makamları tarafından verilmedi. Bu da, Kıbrıs’taki Rum ve Türk toplumlarının temasına karşı olan Kıbrıs Türk liderliğinin ayrılıkçı politikasının neyi amaçladığının açık bir kanıtını oluşturdu. CR toplantılarındaki gizliliğin aksine, Temas Grubu, sürekli olarak her iki taraftaki kamuoylarını çalışmalarından haber­dar ediyor ve tartışılan konuların içeriğini basında yayımlıyordu. (Ör. Ba­tı Berlin toplantısından notlar, Ortam, 23 Haziran-3 Temmuz 1989, Lidra Pa­las toplantısında neler tartışıldı?, Ortam, 2-3 Ekim 1989, Mağusa Kapısı Kültür Merkezi’ndeki toplantıdan notlar, Yeni Düzen, 18-22 Aralık 1989, Durduran ve Kızılyürek’in Rum kesimindeki konuşmaları, Yeni Düzen, 16 Ara­lık 1989, Akıncının konuşması-Temas Grubu Lidra Palas’ta toplandı, Demok­rat, 24 Ocak 1990, 2. Toplantıya sunulan bildiriler, Yeni Düzen, 29 Ocak- 6 Şubat 1990, Özgür’ün konuşması, Yeni Düzen, 27 Şubat 1990, Temas Grubu Kıbrıs sorununu tartışıyor, Yeni Düzen, 12-14 Şubat ve 6-8 Mart 1990)
“Bağımsız ve Federal Kıbrıs için Temas Grubu”nun Türk kanadının çalışmalarına Mart 1990’dan başlayarak kısıtlamalar getiren Kıbrıs Türk lider­liği, kendisinden bağımsız olarak hareket eden bu grup üyelerine karşı çıkmış ve “sorumlu makamlara bilgi vermelerini” talep etmiştir. (Halkın Se­si, 28 Kasım 1990) Türk üyeler aynı gün yayımladıkları bir açıklamada, Rauf Denktaş’ı yanıtlamışlar ve hiçbir demagojik gerekçeye dayandırılmadan top­lumlararası temasın serbest bırakılması çağrısını yinelemişlerdi.
Temas Grubu’nun Kıbrıs Türk Koordinatörü veya üyelerinin temas izni almak üzere Türk makamlarına yaptıkları toplam 96 başvurudan (en sonuncusu 4 Ekim 1993 tarihi için) 81 tanesinin reddedilmiş olması, liderliğin bu konudaki ayrımcı tutumunun en somut kanıtıdır. Seyahat ve iletişim özgürlü­ğünün, resmi görüşten farklı düşündükleri için Temas Grubu üyelerinden esirgenmesi ve yasaklar konması, Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komisyonuna şikayet edilmiş bulunuyor.    

CR TOPLANTILARINA ONAY VAR
Durum bu şekilde gelişmişken, CR toplantıları için Kıbrıs Türk liderli­ğinin olumlu bir yaklaşım sergilediğine tanık olunmuştur. Çünkü Kıbrıs Türk kesimi adına bu toplantılara katılan kişiler, resmi Türk görüşüne yakın olup, liderliğin onayını alarak bu toplantılara katılmaktaydılar. Kanada Uluslararası Barış ve Güvenlik Enstitüsü’nün Araştırma Bölümü adına psikolog Prof. Ron Fisher’in öncülüğünde Ottova’da yapılan CR Seminerine şu “etkin şahsi­yetlerin katıldığı açıklanmıştı: Ahmet Aker, Mustafa Akıncı, Vedat Çelik, Ahmet C.Gazioğlu, Rüstem Tatar, Mümtaz Soysal. (Working Paper 21, Cyprus- Visions for the Future by F.Lafreniere and R.Mitchell, March 1990)
Kıbrıs’taki BM Barış Gücü’nde önemli sayıda asker bulunduran Kanada’nın katkısıyla gerçekleştirilen bu toplantıya katılanların, ortak bir Kıbrıslı kimlik oluşturmak için iki toplumun birlikte çalışmasının gerekliliği konu­sunda fikir birliğine vardıkları” ve “ilk adım olarak ders kitaplarının gözden geçirilerek olumsuz stereotiplerden arındırılmasının kararlaştırıldığı duyurulurken, sistematik ve gayrı-resmi, kişiden kişiye toplumlararası temasların gerekliliği” de vurgulanmaktaydı. Türk katılımcıların, adadaki İngiliz üsleri gibi Türk üslerinin de kurulabileceğini talep etme­leri, ilginç bir gelişmeydi.(agy, s.65)
Haziran 1991’de yine Prof. Fisher’in örgütlediği ve Londra yakınlarında yapılan bir CR toplantısıyla ilgili olarak yayımlanan raporda, katılımcıların “şu veya bu şekilde federasyon çözüm şeklini benimseyen kişiler” oldu­ğu vurgulanmış (s.11) ve toplantının basına kapalı ve gizlilik esası üzerin­de yapıldığı belirtilmişti. (s.10) Prof.Fisher, Temas Grubu’nun Kıbrıs Türk koordinatörüyle de temasa geçip, katılım için güvence vermiş olmasına kar­şın, toplantıya Denktaş’ın danışmanlarında Ahmet Gazioğlu, Ergün Olgun ve Osman Örek katılmıştı. Toplantıda şu güven artırıcı önlemler üzerinde durulmuştu: Ortak işletmeler, ticaret ve projelerin geliştirilmesi, ortak araştırma merkezi oluşturularak Kıbrıs sorunu ve barışın inşası için ortak çalışmalar yapıl­ması, ortak bir sanat sergisi düzenlenmesi, bir Temas Grubu oluşturularak ortak etkinliklerin koordine edilmesi. (Final Report by Ronald J.Fisher, Peacebuilding for Cyprus: Report on Conflict Analysis Workshop, 17-21 June 1991, May 1992, s.24-28) Rum katılımcılar, sözü edilen güven artırıcı önlem­lerin statükonun bir parçası haline gelip, nihai anlaşmaya varılmazsa ken­di kayıpları anlamına gelebileceği kaygusunu dile getirmişlerdi.(agy,s.15) İngiltere’de yapılan bu 4 günlük CR toplantısında tartışılan konuların bir özeti, Cyprus Weekly gazetesinde yayımlanmıştı.(5 February 1993)
CR toplantılarını düzenleyen Kanada Barış ve Güvenlik Enstitüsü’nün devre dışı kalması ardından çalışmalarına Amerikalı CR uzmanlarından Louise Diamond ile birlikte sürdürmeye başlayan Prof.Fisher’in bu aşamada katılımcıların sayısını daha da artırdığını görmekteyiz.
26 Temmuz 1993 tarihli Kıbrıs gazetesinin sansasyonel “Bay Denktaş’la Bayan Klerides buluştu” başlığı altında kamuoyuna duyurduğu haberde şu bilgiler yer almaktaydı: “Aralarında KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın oğlu, milletvekili Serdar Denktaş’la (32), Rum Yönetimi Lideri Klerides’in millet­vekili kızı Gattie Klerides’in (40) de bulunduğu Türk ve Rum heyetleri dün Oxford’da Kıbrıs sorununu tartışmaya başladılar... ABD, Ingiltere, Kanada ve batılı ülkelerdeki vakıf ve kuruluşlar tarafından ortaklaşa düzenlenip fi­nanse edilen gizli toplantıya KKTC’den şu kişiler katılıyor: Ergün Olgun, Serdar Denktaş, Fatma Azgın, Ahmet Gazioğlu, Neşe Yaşın, Sarper İnce, Şakir Alemdar, Taner Selçuk, Bekir Azgın, Boysan Boyra.
Dünyada halklar arasında çıkan ihtilafların çözümü için geliştirilen ye­ni yaklaşımların tartışmaya açıldığı Oxford toplantısına katılan KKTC heye­ti, bu toplantının hazırlıklarının Rum heyeti ile bir süreden beri Lefkoşa’da Ledra Palace Oteli’nde sessizce yürütüyordu...”
Nitekim katılımcılardan Fatma Azgın, Oxford’dan gönderdiği bir yazısın­da ‘‘gerekli beceriyi, donanımı sağlamak üzere yapılan çalışmalar, önce iki kesimde ayrı ayrı, son bir yıldır Ledra Palas’ta müşterek eğitim toplantı­larına dönüşmüştü” diyerek, basına aktarılmayan bu CR toplantıları hakkın­da ilk kez bilgi veriyordu. (Yeni Düzen, 26 Temmuz 1993) Bir başka yazısın­da ise “Resmi diplomasi yanında, yurttaşlar diplomasisini mutlaka geliştir­memiz gerektiğini söyleyebiliriz” derken (Y.Düzen, 6 Ağustos 1993), daha ön­ce “Bağımsız ve Federal Kıbrıs için Temas Grubu”nun çalışmalarından neden uzak durulduğunu ve konan yasaklar hakkında neden tepki göstermediklerini açıklayamadı. Yazının başlığına koyduğu “Derin sularda yüzebilmek” yeteneğinin nasıl kendilerine bahşedildiğinden de söz etmedi.
13 Ağustos 1993 tarihli Cyprus Weekly gazetesi de, bir süre önce Boston’da 38 Kıbrıslı Rum ve 11 Kıbrıslı Türk öğrencinin bir araya gelerek, 4 gün süreyle CR çalışması yaptıklarını yazdı. Harvard Üiniversitesi’ne bağlı “Conflict Management Group” tarafından düzenlenen ve ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı’nın finansmanıyla gerçekleşen bu toplantıyla ilgili olarak bilgi ve­ren Oriana Muridis, tartışma sonunda her iki tarafın da özgür olmaktan ya­na tavır aldığını ve bölücü “yeşil hat”tı istemediğini, iki toplum arasında artık uyuşmazlıkların olmaması gerektiğine inandıklarını aktardı. Et­nik benzerliklerini tartışan grubun birlikte yiyip içtiklerini, dansettiklerini ve toplantının bitiminde Kıbrıs sorununa bir çözüm bulmaya hazır ol­duklarını  belirten Muridis, bu çözümün kime sunulması konusunda emin olma­dıklarını belirtti.          

AYRILIKÇI LİDERLİK ÖZGÜRCE TEMASA KARŞI
Görüldüğü gibi ülke dışında düzenlenen bu tip toplantılar olabildiğince uyumlu ve pürüzsüz seyredebiliyorken, Kıbrıs’ta bu tür buluşma ve tartışma­lar pek düzenlenmemektedir. Gerek Kıbrıs Türk liderliği, gerekse ABD Büyük­elçiliği, seçilmiş kişilerin değil de, sıradan insanların buluşup tartışa­cakları ortamları hazırlamaktan özenle geri durmektadırlar. 24 Ekim 1988’de Barış Gücü’nün Nobel Barış Ödülü’nü alması nedeniyle Lidra Palas Oteli Bah­çesi’nde BM tarafından düzenlenen herkese açık toplantı öncesinde, liderlik ile basın-yayın organlarının takındığı, katılımı engelleyici tavır hâlâ da­ha hatırlanmaktadır. Kıbrıs Türk liderliği, temas barikatlarının kalkmasıy­la kendi ayrılıkçı ideolojisinin yıkılacağını bildiği için, her zaman iki toplumun temasını kısıtlı tutmuş ve işbirliğinden yana olan toplum kesimlerinin birbiriyle özgürce temas etmesine daima karşı durmuştur. Ortak bir Kıbrıslı kimliğin geliştirilmesine karşı olan gerek Kıbrıs Türk, gerekse Kıbrıs Rum milliyetçileri, taksim ve enosis tezlerini bu nedenle geniş halk kitlelerine benimsetmeye çalışmışlardır. Dış emperyalist güçler de, Kıbrıs üzerindeki kendi çıkarlarını ilerletmek için, yerli egemenlerin bu tezleri­ne destek olmuşlardır. Aşağıda bu konuya yine değinilecektir.

CR DESTEKLEYİCİLERİ KİM?
3 Ağustos 1993 tarihli Kıbrıs gazetesinde yer alan ve Oxford’daki CR toplantısının ardındaki güçlere değinen “Mustafa Köker” imzalı yazıda şu bilgiler yer almaktaydı: “Bu gibi toplantıların organizesini gerçekleştiren ve başta ABD olmak üzere İngiltere gibi dünya siyasetini tesbit eden ülke­leri yönlendiren birçok kuruluş karşımıza çıkıyor.
Mesela, son zamanlarda Türkiye’nin geleceğine yönelik raporlar hazırla­yan Rand Corporation veya yine merkezi ABD’deki Carnegie Endowment gibi ku­ruluşların isimleri sık sık ortalarda dolaşıyor.
            Genellikle “ilmi” çalışmalar yaptığı iddiasındaki bu kuruluşlar, Devlet Başkanlarına ve Dışişleri Bakanlıklarına araştırmalar, raporlar hazırlarlar. Raporları hazırlayanlar da eski büyükelçi veya konunun uzmanlarıdır. Dolayısıyla etkilidirler.
            Zaman zaman ilgili ülkelerin istihbarat kuruluşlarının legal organı gi­bi faaliyetleri de bulunan bu enstitü veya vakıflar, üniversiteler ile de sürekli olarak göbek bağı içindeler.”  
Oxford’da düzenlenen CR toplantısının, merkezi Washington’da olan “Institute for Multi-Track Diplomacy” tarafından örgütlendiğini belirten yazar, “Yönetenler, yönetilenler” adını koyduğu yazısını şöyle bağlıyordu:
“Şimdi bu kuruluşlar, sürekli olarak perdenin ön tarafında sanatı en profesyonel şekilde icra ediyorlar. Devlet yönetimlerinin girmek istemediği veya diplo­masi kuralları ile çelişen konularda başrol bazen adı “Enstitü”, bazen de “Vakıf” olan bu yardımcı ve “Bağımsız (!)” kuruluşlara ihale edilir. Bu kuruluşlar ise görevlerini harfiyen olmasa da en iyi şekilde yerine getirme çabası sarfederek. yönetenleri yönetirler. Yönetilenler ise, fert ve toplumları aşıp, milletler ve devletler olarak her dönemde bulunabilmekte!”
İçeriğine büyük ölçüde katıldığımız bu yazının yazarı (takma adla yazdı­ğını sanıyorum), sözü edilen toplantıdan KKTC resmi makamlarının “resmen” haberi olmadığını, ancak Kıbrıs Rum yönetiminin “resmen” haberi olduğunu da belirtmekte ve “içerili” olduğu imajını vermekteydi. Oysa ki katılımcılar­dan en azından Ahmet Gazioğlu’nun Cumhurbaşkanlığı Danışmanı olduğu ve di­ğer bazılarının ise aynı çevreye yakın oldukları bilinmektedir.
Oxford toplantısıyla ilgili ilk haberi yazan Mehmet Ali Akpınar, “Kıbrıslı Türkler adaya döndükten sonra bir panel düzenlecek ve Oxford toplantısı­nın sonuçlarını halka açıklayacak” demişti. Nitekim 13 Ağustos günkü gaze­tede yer alan bir haberde, “Uyuşmazlıkların Çözümü Grubu Girişim Komitesi” adına Ergün Olgun’un 19 Ağustos’ta yapılacak açık oturumla ilgili açıklamasına yer veriliyordu. 17 Ağustos 1993 akşamı, BRT-TV’de CR grubu üyelerin­den Ahmet Gazioğlu’nun hem Ergün Olgun, hem de Vamık Volkan’la bir söyleşi yapması da ilginç bir programlamaydı. Tabii ki konu yine “uyuşmazlıkların çözümü” idi.           

OXFORD TOPLANTISIYLA İLGİLİ AÇIK OTURUM
19 Ağustos akşamı gerçekleştirilen Açık Oturumu yöneten Ahmet Gazioğlu, yaklaşık iki yıldan beri Kıbrıs’la ilgili CR çalışmalarının yapılmakta olduğunu söyleyerek, uyuşmazlıkların çözümünün, kamuoyu yaratabilecek kişile­rin seçimiyle başladığını vurguladı. Toplantıya izleyenlerden bazıları, ge­rek Ahmet Gazioğlu’nun, gerekse Ergün Olgun’un kimlere danışmanlık yaptık­larını biliyorlardı. Nitekim Ergün Olgun, konuşmasında “çatışmanın olması doğaldır, önemli olan değişimin düzenlenmesidir” diyerek, ne doğrultuda ça­lışıldığı konusunda ipuçları verdi. Konuşmacılardan Fatma Azgın ise, CR sa­yesinde klasik diplomasi çağının artık kapanmak üzere olduğu müjdesini ver­di! Üçüncü konuşmacı Neşe Yaşın da “iletişim becerileri ve bazı teknik yön­temler” yerine, kendisinin bu gruba katılmasını eleştirenlere yanıt verme­yi denedi. (Konuşmaların özeti için Bak.Halkın Sesi, 22 Ağustos 1993)
Konuşmalardan sonra dinleyiciler tarafından sorulan sorular ne yazık ki TAK ajansının basında çıkan haberinde yer almadı. 26 Eylül 1993 akşamı Rum Antenna-TV’sinde yapılan yayın üzerine, Oxford toplantısıyla ilgili olarak Rum kesiminde           tepkilerden sonra hazırladığım makalenin basınımızda yayımlanamaması, benim bu CR toplantılarıyla ilgili olarak baştan beri taşıdığım kuşkuların ne derecede haklı olduğunu ortaya çıkarmıştır.
30 Ekim 1993 günü Ledra Palas Otelinde yeniden buluşan Oxford CR grubu­nun Türk ve Rum üyeleri, 24 Temmuz-3 Ağustos tarihlerinde Oxford’da yapı­lan semineri değerlendirdiler. Ergün Olgun tarafından basına verilen açıklamada, CR benzeri iki toplumlu faaliyetlerle halka açık etkinliklerin düzenlenmesi konularında görüş birliğine varıldığı duyuruldu. Rum basın haberlerinden anlaşıldığına göre, Ledra Palas’taki toplantıya katılan Louise Diamond, hakkında çıkarılan Amerikan Dışişleri Bakanlığı’na bağlı bir dip­lomat olduğu yolundaki söylentileri, toplantıdan sonra verdiği bir demeçte yalanlamış ve sadece kendisinin bir milletvekili ve enstitü öğretmeni oldu­ğunu söyledi. (aktaran Kıbrıs, 2 Kasım 1993) CR grubu üyesi ve DİSİ mil­letvekili Keti Kliridis ise Mahi gazetesiyle yaptığı bir söyleşide, adı ge­çen grubun çalışmalarının medya tarafından yanlış yansıtıldığından yakındı. (aktaran Kıbrıs. 8 Kasım 1993)

RUM KESİMİNDEKİ TEPKİLER
CR grubunun Rum üyelerinin, Lefkoşa’nın Türk kesimine geçerek ABD Büyük­elçiliği tarafından düzenlenen iki toplumlu bir resim sergisini Türk üyelerle birlikte ziyaret etmeleri ve daha sonra Türk kesiminde toplantı yapmala­rı ardından gelen Antenna TV’nin yayını, Rum siyasi çevrelerinde geniş yankılar ve tepkiler yarattı. Örneğin Haravgi gazetesi haberi tam manşet olarak verdi ve kullandığı başlıkta “konfederatif çözüm şeklini ileri gö­türmek için, halkın sırtında pis bir oyun oynanmakta olduğunu” vurguladı.
            Eleftherotipia gazetesi ise, “Amerikan güdümünde kapalı bir çevrenin, kuşkulu temaslar yapmakta olduğunu ve milli davayı, Ulusal Konsey’in çiz­diği yoldan saptırmaya çalıştığını” öne sürmekteydi. Antenna televizyonu, yaptığı yayında, Türklerle Rumlar arasındaki bu tür temaslara, İngilizlerin ve Amerikalıların destek vermelerinin, zihinlerde birçok sorular yarat­tığını, çünkü son zamanlarda konfederatif bir çözüm lehinde tavır takındık­larının gözlemlendiğini vurgulamaktaydı.(aktaran Kıbrıs, 28 Eylül 1993)
Mahi ise CR toplantılarıyla ilgili olarak şu soruyu sormaktaydı: “Eğer bu temasların amacı, yakınlaşmaksa, neden bu toplantılar gizli olarak yapılmaktadır? “(aktaran Cyprus Mail, 29 Eylül 1993)
Rum katılımcıların bağlı oldukları “Barış Merkezi” adlı kuruluş ise, “karanlık bir çözümü ilerlet­mekte oldukları”na ilişkin iddiaları reddederken, üyelerden Stelios Yorgiu, “politika yapmakta olduğumuzu öne sürmek bir şakadır” diyordu. (Cyprus Week­ly, 1 Ekim 1993)
Eleftherotipia’nın “Üçüncü Atilla” diye nitelendirdiği bu toplantılara ilişkin değerlendirmesinde şu hususlar dikkati çekmekteydi: “Siyasi çevreler, bu seminerlerin içeriği konusunda yoğun endişe belir­tiyorlar. Bunların değerlendirmesine göre, bu seminerlerin hedefi, ulusal bilincin sulandırılmasına ve diplomatik düzeyde ısrarla görüşülmekte olan ve acı olması beklenen kuşkulu uzlaşma formüllerinin benimsenmesi için ka­muoyunu şekillendirmeye yöneliktir. Bu açıdan bakıldığında, seminere katı­lan kişilerin seçimi bir tesadüf olarak kabul edilmiyor.” (aktaran Birlik, 8 Ekim 1993)

NELER TELKİN EDİLDİ?
Eleftherotipia’ya göre, CR toplantılarında Amerikalılarla İngilizlerin, Türklerle Rumlara yaptıkları telkinlerin, ya da önerilerin bazıları şöyleydi:  
- İki topluma eşit siyasil haklar tanınması ve iktidarın eşit şekilde paylaşılması.
- İstila kelimesinin kullanılmasından kaçınılması.
- Dış ülkelerdeki, toplantılara, ortak heyetlerle gidilmesi.
- Kıbrıs’ı terketmek isteyecek Kıbrıslılara tazminat verilmesi.
- “Sınırların” şimdi olduğu gibi kalması.
- Hatta Kıbrıs’ın bir Amerikan eyaleti olmasının önerilmesi.
Bunların yanında Kıbrıslılık bilincinin yaratılması için bir dizi olumlu öneriler (Ör. üniter bir eğitim sisteminin oluşturulması, ortak bir tarih yazılması, ortak siyasi partiler kurulması, ortak şirketler ve örgütlerin oluşturulması) ve bazı acaip öneriler (Ör. kadın ve erkekler için ortak güzellik yarışmaları düzenlenmesi, nudistler için ortak plajlar, ortak bir dine gidilmesi) yer almaktaydı.(aktaran Kıbrıs, 7 Ekim 1993)
Cyprus Mail gazetesinde 5 Eylül 1993 günü CR toplantıları örgütleyicilerinden Prof. Fisher ile yapılan söyleşide, Mayıs ve Haziran 1992’deki toplantıların 5 Rum ve 5 Türk üyenin katılımıyla ve sadece eğitim konusun­da yapıldığını ve eğitimcilere yönelik bir dizi önerinin geliştirildiği belirtilmekteydi. Öğrenci değişim programları bu öneriler arasında yer al­maktaydı.
Söz CR önerilerinden açılmışken. CR toplantılarına katılan Maria Hacıpavlu ve eşi tarafından “The Journal of Conflict Resolution” dergisinin Haziran 1993 tarihli sayısında yer alan “Kıbrıs: Uyuşmazlıkların Çözümlenmesine evrimsel bir yaklaşım” başlıklı makalesinde dile getirilen önerilere de göz atmakta yarar vardır: “İki bölge veya devlete ek olarak üçüncü bir ortak bölgenin oluşturulması...TC askerleri 5 yıl daha kalabilir çözümden sonra... Ortak bölgede ilk dönem ikiye ayrılabilir: Barışma dönemi ve (federasyonu) “deneme” dönemi... İlk 5 yıllık barışma döneminde ortak bölgeyi BM veya AT’nin CR uzmanları tarafsız olarak yönetecektir... Kıbrıs Türk tarafı %7 toprak verme yerine, ortak bölgeye %12’lik bir katkıda bulunabilir. Maraş, Lefkoşa’nın surlariçi bölgesi ve Omorfo bölgesi, bu ortak bölgeyi oluşturacaktır. Böylece Kıbrıs Türkleri %29 yerine, %24 kendi ayrı bölgele­rine ve %12 ortak bölgeye sahip olacaklardır. Eğer Türkler toprak vermek istemezlerse, çok istedikleri tanınma sağlanabilir, ambargo kaldırılabilir, ortak ekonomik işbirliği sayesinde hayat standardı yükseltilebilir... Sun­duğumuz bu önerilerin tartışılması için, çeşitli siyasal partilerin (hem ik­tidardakiler, hem muhalefet) bütün liderlerinin her iki taraftan da gelip, (örneğin dıştan, tarafsız bir kuruluş tarafından, bu Atlanta’daki Carter Barış Merkezi, Washington’daki Woodrow Wilson Merkezi veya New York’taki BM olabilir) Kıbrıs dışında sıkı tutulmamış, 10 günlük, gayrı-resmi, sorun çö­zücü bir workshop’ta tartışmaları sağlanabilir.” (agy, s.340-360)

PSİKİYATRİ PROFESÖRÜNÜN GÖRÜŞLERİ
Görüldüğü gibi, sonuçta Kıbrıs’taki oldu-bittileri kalıcılaştırmaya yö­nelik bir evrim burada da söz konusu edilmektedir. Yukarıda sözü edilen ve uzun yıllardır ABD’de yaşayan Kıbrıslı psikiyatri profesörü Vamık Volkan ise şu görüşü savunmaktadır:
“Kıbrıs konusunda iyimser değilim, yakın za­manda bir çözüm olanaksızdır. Kıbrıs sorunu daha çok gençtir ve iki taraf henüz yas tutma devresine bile girmemiştir. Kaldı ki mikrop kapmış psikolo­jik bir yara olan bu anlaşmazlığın tedavisi, çok uzun bir süreyi gerektir­mektedir. Bunu, benim torunlarımın torunlarının torunları belki görür!” (K.T.Sanatçı ve Yazarlar Birliği’nin düzenlediği toplantıdan, Kıbrıs, 27 Temmuz 1991)
Virginia Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yapan Volkan, Ameri­kan hükümeti tarafından oluşturulan ve uluslararası ilişki şekilleriyle, aralarında etnik çatışmalar olan toplumlarm davranışlarının psikolojik ne­denlerini bulmaya amaçlayan bir araştırma grubunda ulaştıkları sonuçları da bu toplantıda anlatarak, çatışan toplumlarda farklılığı yaratan nedenlerin aslında çok küçük ayrılıklar olduğunu, ama bu küçük ayrılıklar yüzünden, anlaşmaya en fazla yaklaştıkları dönemlerde, ters dönüp zıtlaştıklarını, bunun bir akordiyon gibi, bazen yaklaşan, bazen uzaklaşan bir ilişki oldu­ğunu söylemiş, ama grupları ayıracak ve uzlaştıracak üçüncü grubun bunda neden başarılı olamadığına değinmemişti. Aksine bu küçük ayrılıkların ke­mikleştiğinden söz ederek, iyileşmeyle ilgili herhangi bir öneride bulun­mamıştı. (Halkın Sesi, 28 Temmuz 1991)
Aynı görüşlerini, hangi çevrelere yakın olarak çalıştığı iyi bilinen Kıb­rıs Vakfı KKTC Örgütü’nün düzenlediği bir başka toplantıda da aktaran Volkan, bu araştırma yönteminin yeni geliştirildiğini ve ABD Dışişleri Bakan­lığı tarafından incelenerek, bölgesel sorunların çözümünde kullanılmaya ça­lışıldığını belirtti. Kasım 1992’de yine aynı Vakfın düzenlediği bir gece­de “Etnik terörizmin psikolojik yönü”  konusunda konferans veren Vamık Volkan (Halkın Sesi, 27 Kasım 1992), 1993 yılı yazında ise CR grubu üyeleriyle birlikte kamuoyu oluşturma görevine devam etti. (Halkın Sesi, 9 Temmuz 1993)
Davranış Bilimleri ve Politik Psikoloji uzmanı olarak tanıtılan Prof.Volkan, Kıbrıs’ta büyük çapta savaş olmadığını ve özellikle 1974’den sonra adanın ikiye bölünmesiyle etnik çatışmaların durduğunu öne sürerek, ortala­ma etnik çatışma ömrünün genelde 30 yıl olduğunu söyledi. Fakat 1958’den beri Kıbrıs sorununun neden çözümlenemediğine hiç değinmedi, ne de herhan­gi bir öneri getirdi. Hatta daha da ileri giderek, CR gruplarının hazırla­dıkları projelerle Amerikan hükümetinden para yediklerini, herhahgi bir sonuca ulaşamadıklarını söyledi. BRT-TV’de yaptığı söyleşide ise, CR grupla­rını bakır, kendisinin çalıştığı projeleri ise altın olarak değerlendirdi!
Virginia Üniversitesi’ne bağlı “Akıl ve İnsan İlişkileri Merkezi” Baş­kanlığını da yapan Vamık Volkan’ın 2 Eylül 1993 tarihinde Ankara’ya gittiği, aralarında Genel Kurmay Başkanlığı yetkililerinin de bulunduğu komis­yon üyelerine bir brifing vererek, dünyada etnik terörün kaynağı, etnik kö­keni farklı insanların neden terör eylemlerine katıldığı ve psikolojik mü­cadele yöntemlerini anlattığı basında duyurulmuştu.(Cumhuriyet, 17 Eylül 1993)
Eski ABD Başkanı Carter’in kurduğu “Carter’s International Negotiation Network”ün kurucuları arasında yer alan Prof.Volkan, 15-17 Ocak 1992 tarihlerinde Atlanta’da yapılan ve Ergün Olgun ile Vedat Çelik’in de katıldığı bir CR toplantısında şöyle konuşmuştu:
“Bazı etnik gruplar yüzyıllardır düşmandırlar. Birlikte olmamak onlar için sadece insan doğasındandır ve aslında belli etnik gruplar arasındaki ayrılığın istikrarı, en iyi siyasal yaklaşım olabilir... Bazen birliktelik en iyi çözüm değildir. Yeryüzündeki her bir etnik grup için bağımsız bir devleti savunduğum fikrini öne sürü­yor değilim. Ama başka gerçekçi durumlar da düşünülebilir. Ben sadece Ame­rikan diplomatlarının deneyimlerinden edindikleri olası bilinç süreçlerine değinmekteyim.” (CR Toplantısına sunduğu bildiriden, s.14-15)
Aynı CR toplantısında konuşan James H.Wolfe ise şunları söylemiştir:
“Çö­züm, 1964’de ilk defa önerildiği gibi NATO’nun aktif katılımı şeklinde ola­bilir. BMBG’nü oluşturan 4 birlikten (Kanada, Danimarka ve İngiltere) zaten NATO ülkeleridirler. Gücün, NATO tarafından desteklenen bir etkinli­ğe dönüştürülmesi çok az bir yapı değişikliğini gerektirecektir. Zaten At­lantik İttifakı’nm kendisi yeni bir rol aramaktadır.” (Bildirisinden, s.7)
Sözü edilen bu CR toplantısından kısa bir süre sonra, ABD Dışişleri Bakanlığı’nda Kıbrıs konusunda gizli bir “değerlendirme” toplantısı yapıl­dığı basına yansımıştır. (Kıbrıs, 7 Şubat 1992) Dışişleri Bakanlığının Kıb­rıs Koordinatörü Nelson Ledsky başkanlığındaki toplantıda, “Federal Kıbrıs Cumhuriyeti’ne geçiş sürecinde karşılaşılacak sorunlara” ağırlık verildiği ve “geçiş sürecinde Federal Kıbrıs Cumhuriyeti’nin diplomatik forumlarda temsili ile diplomatik temsilciliklerin oluşturulması” konusu üzerinde du­rulduğu haber verilirken, çalışmalarda, Southern Missisippi Üniversitesi profesörlerinden olan ve Dışişleri Bakanlığı “Uzun Dönem Siyasi Tahminler Dairesi’nde çalışan James Wolfe’un rol oynadığının belirlendiği kaydedil­mekteydi.        

VOLKAN: “BİR ARADA YAŞAMA İMKANSIZ, SINIR GEREK”
1993 yılında ülkemizi yine ziyaret eden Prof. Volkan, "Kıbrıs sorununu BM çözmeye çalışırken, işin toplum psikolojisi yönünü göz ardı ediyor... Et­nik sorunlar sadece mantıkla çözülemez” şeklinde konuşmuştu. Kıbrıs gazetesinde çıkan söyleşisinde şöyle diyordu:
“Kıbrıs sorunu aslında 1974’de çö­zülmüştü... Bana göre Kıbrıs’ta Türk ve Rum toplumlarının bir arada yaşaması imkansızdır... Benim kişisel görüşüm, Kıbrıs’ta Türkler ve Rumların psikolojik sınır olmadan bir arada yaşaması imkansızdır. Bu sınır ancak poli­tikacılar tarafından konulabilir. Bireysel çabalar bunun için çok yetersiz­dir.” (11 Temmuz 1995)
Yakın ilişki içinde olduğu Kıbrıs Vakfı KKTC Örgütü’nün yöneticilerinden olan Ergün Olgun’un düzenlediği bir başka konferansta da “Tarihsel perspektif içinde Türk-Yunan ilişkileri”ne değinen Prof.Volkan, Türk-Yunan ilişkilerinde yakınlaşma olmayacağını vurgulamaktaydı. (Kıbrıs, 27 Ağustos 1993)
Bütün bu yukarıda anlatılanlardan görüleceği gibi, Kıbrıs sorununda adada yaşamakta olan Kıbrıslı Türkler ile Rumlar arasındaki ilişkilerin iyileştirilmesine yönelikmiş gibi yapılan ve zaman zaman olumlu çalışmalar­ da içeren “Conflict resolution” (uyuşmazlıkların çözümü) projeleri, son çözümlemede iki toplum yararına olacak bir uzlaşmayı değil de, uyuşmazlığın emperyalizmin Kıbrıs üzerindeki çıkarlarını koruyacak bir şekilde çözümlenir gibi görünmesini hedeflemektedir. O nedenle, sadece Amerikancı seçkinlerin değil de, bütün Kıbrıslılarm temas ve işbirliğinden yana olan siyasal güçlerin CR toplantılarının özünde yatan gerçekleri iyi kavrayarak, halkı ve kamuoyunu bilgili kılmaları gerekmektedir. Yıllardır her iki tarafta oluşturulmuş bulu­nan stereotiplerin etkisinin azaltılarak, halkların dostluğu ve işbirliğinden yana olan kesimlerin etkinliğinin artırılması, Sosyalist, Bağımsız ve Federal Kıbrıs için verilmekte olan çok boyutlu mücadelenin başarıya ulaşmasının güvencesi  olacaktır.

(Sosyalist Gözlem dergisi, Lefkoşa, Sayı:7, Ocak 1994)