15 Ağustos 2015 Cumartesi

YARARLI TEMASLAR SÜRDÜRÜLECEKTİR


Geçen yıl içinde Kıbrıslı Türk ve Rum solcuların oluşturdukları “Bağımsız ve Federal Kıbrıs için Temas Grubu”, 1958’den bu yana ilk kez Kıbrıslı ilericileri bir araya getiren bir örgüt oldu. Batı Berlin’de yerleşik “Demokrasi ve Çevre Koruma için Eğitim Örgütü”nün finansmanı ile Mayıs ayı ortasında Batı Berlin’de buluşan Kıbrıslı ilericiler, 23-24 Eylül 1989 günlerinde Lefkoşa’daki ara bölgede bulunan Lidra Palas otelinde yeniden bir araya gelerek, daha geniş bir kesime dayalı olarak “Temas Grubu”nun siyasal ve ideolojik çalışmalarını başlattılar.

Batı Berlin’deki tartışma ve konuşmaların geniş bir özeti, 23 Haziran-3 Temmuz 1989 tarihleri arasında Ortam gazetesinde yayımlandı. Lidra Palas buluşmasının dökümü ise, yine aynı gazetede 2-3 Ekim tarihleri arasında çıktı. Haravgi gazetesinin düzenlediği basın şenliği, 30 Eylül-1 Ekim 1989 günlerinde yapıldı ve oradaki izlenimlerimiz de 6-7 Ekim tarihli Ortam’da aktarıldı. Bu şenlikte tanıştığımız Kıbrıslı Rum meslektaş Dr. Markullis’e yaptığımız bir öneri, Kıbrıslı hekimlerin de bir araya gelmesi şeklinde olmuştu. 11 Kasım 1989 günü Lidra Palas bahçesinde düzenlenen “Gürcü Halk Dansları ve Şarkıları Şenliği”nde yeniden temas imkânı bulduğumuz Dr. Markullis, 12 gün sonra bize 30 Kıbrıslı Rum doktorun imzasını taşıyan bir çağrıyı iletiyordu. 29 Kasım akşamı yapılması planlanan ortak toplantı, çağrının bir örgüte değil de, kişilere yapıldığı gerekçesiyle “izin makamı” tarafından reddedilince, gerçekleştirilemiyordu. Bu kez “Temas Grubu”muzun 14 Aralık akşamı Lefkoşa’nın Merkezinde düzenlediği ve bir Kıbrıslı Türk politikacının ilk kez Kıbrıslı Rumlara hitap etme olanağını bulduğu, Yeni Kıbrıs Partisi Genel Başkanı Alpay Durduran’ın konferansı nedeniyle, Rum kesimine geçme olanağını elde ederek, Dr. Markullis’’ten yeni bir çağrı mektubu daha aldık. Sonunda 18 Aralık akşamı, 12 Kıbrıslı Türk ve 34 Kıbrıslı Rum hekimin katılması ile “Tıp Mesleğine Mensup Kıbrıslıların İşbirliği için Komite” kurulmuş oldu.

Ocak ve Şubat ayları içinde Rum meslektaşlarımız tarafından düzenlenecek tıbbi toplantılara Kıbrıslı Türk hekimlerin de çağrılarak, bilgi alış-verişinin sağlanması ve tıbbi bilgilerimizin tazelenip genişletilmesi hedefleniyordu.  Artan bu temaslardan huzursuz olan yöneticiler, aramızdan bir hekim arkadaşı arayarak , kendileri için “istihbaratçı” görevini yapmasını isteyecek kadar ileri gittiler. Oysa bütün temasların basına aktarılması, başlangıçtan beri titizlikle uyguladığımız bir ilke olmuştur.

Otel salonunun kullanılma izninin alınamaması nedeniyle, Ocak ayına ertelenen “Bağımsız ve Federal Kıbrıs için Temas Grubu”nun 2-3 Aralık’ta Lidra Palas’ta yapılması planlanan genişletilmiş toplantısının, 20-21 Ocak günü aynı yerde yapılması bekleniyor. Bu toplantıda her iki tarafın “Federal Kıbrıs” konusunda sunacağı yazılı bildiriler tartışılacak.

12 Aralık akşamı Baf’taki Özgür Düşünce Derneği’nin “Temas Grubu” ile birlikte düzenleyeceği geceye, Kıbrıslı Türk üyelerin katılmasına Kıbrıs Türk makamları izin vermedi. Bu toplantıda konuşan üyemiz Hristina Valanidu’nun açıklamaları, Kıbrıs Rum basınında olduğu kadar, bizim basında da ilgi uyandırdı.

Bu arada Kasım ayı sonunda AKEL içinde başlayan ideolojik tartışmalarda Dinglis ve Papapetru ile birlikte adı geçen PEO Genel Başkanı A. Ziartidis ile H. Valanidu’nun 29 Aralık akşamı Lefkoşa’nın Türk kesiminde konuşmacı olarak katılacakları bir toplantı düzenlendi. Ama yine keyfi bir kararla geçiş izini verilmemesi yüzünden, toplantı 12 Ocak akşamına ertelendi.

Kıbrıslı Rum doktorlardan 5 kişilik bir heyetin 5 Ocak günü kuzeye geçip, temaslarda bulunması için resmi başvuru yapılmış durumda. 10 Ocak’ta Kıbrıslı Ressamlar, 13 Ocak’ta da Kıbrıslı yazarlar ve sanatçılar buluşmak üzere anlaşmış bulunuyorlar.

Bu arada geçişlerin kolaylaştırılması ardından, 70’den fazla Rum gazeteci, 25 spor yazarı, Memur Sendikası ile İlköğretmen Sendikası yöneticileri, PEO ve EDON yetkilileri ayrı ayrı kuzeyi ziyaret etmiş bulunuyorlar. Bütün bu temaslardan en çok yararlanan da, Türk tarafı oluyor.

Görüldüğü gibi Kıbrıslılar arası temaslar yoğun bir şekilde yürütülüyor. Egemen çevrelerin yıllardır işledikleri “Gâvurdan dost, domuzdan post olmaz” şeklindeki şoven propaganda, 1968’de olduğu gibi yıkılmaktadır. Yeter ki ilkeli bir tutum içinde davranan ve Türk-Rum dostluğuna, işbirliğine inanan ilerici insanların temaslarına olanak tanınsın. En geç 48 saat önceden izin isteme şeklinde konan kurala uymayıp, son anda bizim katılacağımız güneydeki toplantılara gazeteci adı altında “izleyici”lerini gönderen yöneticiler, hiç de endişe etmesinler. Kimse ihanet içinde değildir. Toplumlararası karşılıklı güvenin artırılması ve ortak geleceğimizi birlikte kurma mücadelesini ortaklaşa vermek, tek amacımızdır. 

Çağdışı siyasal talepler öne sürerek, çeşitli gerekçelerle masadan kaçmaya çalışanlar, “Kıbrıs Meselesi Hilton’da çözüldü” diye manşet atacaklarına, keşke böylesi bir olanağı bize tanıyabilseler de Kıbrıs Meselesini sadece Hilton’da değil, bütün ada çapında çözebilsek! Her iki toplumdan insanların temas kurup, federal bir Kıbrıs için anlayış ve görüş birliğine doğru yol almaları, ancak bu temasların yararına inananların üstesinden gelebileceği bir iştir. 

Oldu-bittileri çözüm diye kabul ettirmek isteyenler, hiçbir zaman barış, dostluk ve işbirliğinden yana olmamışlardır. Taksimi dayatma politikası, enosisi dayatma politikası gibi iflas etmeye mahkûmdur.


(Haftalık Demokrat gazetesi, Sayı:191, 3 Ocak 1990)   

BAY ÖZGÜR’E AÇIK MEKTUP


8 Aralık 1988 tarihli Yeni Düzen gazetesinde yer alan “En az ücret” başlıklı makalenizde “patronların hükümetinin patronlarla birlikte en az ücreti net 182 bin 450 lira olarak saptadığını” yazarak, bunun sorumluluğunun yurtsever aydınlara yükleyivermişsiniz. Bu ne pişkinlik, şaştım doğrusu!

Makalenizi bitirirken de “güçlü, tuttuğunu koparabilen bir sendikal hareketin söz konusu olmaması”, “emekçilerin dağınıklığı, bölünmüşlüğü, örgütsüzlüğü, sınıf bilincinden yoksun olmaları” gerçeğini belirterek, şöyle demişsiniz:

“Demek ki derlenip toparlanmak koşuldur. Sınıf bilinci ile donanmak kaçınılmazdır. Bu konuda yurtsever aydınlara büyük görev düşmektedir. Etin okkasının 10.000 TL olduğu koşullarda bir emekçi günde 6.000 TL’na çalıştırılıyorsa, ülke aydınının bunda büyük sorumluluk payı vardır.”

Özellikle size, CTP Genel Başkanına sormak gerek: Siz kendinizi yurtsever, ya da aydın olarak görüyor musunuz? Yanıtınız hayır ise, o zaman bu mektubu size yazmamış olayım. Yok eğer kendinizi, yurtsever bir aydın olarak görüyor ve üstüne üstlük, siyasal geçmişi 18 yılı doldurmak üzere olan bir muhalefet partisinin yıllardır Genel Başkanlığını yapmaktaysanız, yukarıda saydığınız olumsuzluklarda, sizin sorumluluk payınız hiç mi yoktur, ya da niçin bu kadar küçüktür diye kendi kendinize sormalısınız. Daha geçenlerde yapılan 10. Olağan Kurultayınıza sunulan faaliyet raporunuzda, partinizin nasıl dökülmekte olduğunu açıklayan siz değil miydiniz? Hem de 358 milyon TL’lik yıllık bütçe ile?

“Güçlü, tuttuğunu koparabilen bir sendikal hareketin sözkonusu olmaması”nda genel başkanlık ve diğer yöneticilik görevlerini, partiniz üyesi sendikacı milletvekilleri ile militanların(!) yaptığı “Devrimci İşçi Sendikaları Federasyonu”nun hiç mi sorumluluğu yok? Emekçilerin dağınık, bölünmüş, örgütsüz ve sınıf bilincinden yoksun olduğu koşullarda, bu CTP’li sendikacılar ne yapmaktadır? Efendim? Sosyalist ülkeler tarafından sağlanan tatil olanaklarından ailecek yararlanmak üzere bir ay ülke dışında olabilirler, ama ya geriye kalan 11 ayda ne yapmaktadırlar? Yoksa bilinçli işçi önderleri (!), uluslararası işçi toplantılarından vakit bulup da, işçilerimizi derleyip, toparlayamamakta mıdırlar? Emekçiler bilinçsiz  ve örgütsüz ise, CTP’nin oluşturduğu “Devrimci İşçi Sendikaları Federasyonu”, “Devrimci Gençlik Derneği”, “Gençlik Merkezi”, “Yurtsever Kadınlar Birliği” adı verilen kuruluşlar ne yapmaktadır? Yoksa bu örgütler, sizin gerçekten ne olduğunuzu bilmeyen sosyalist ülkelerin şu veya bu uluslararası toplantıya çağıracakları “bilinçli ilerici Kıbrıslı Türkler”in kitlesel tabanı olduğunu sözümona göstermek amacıyla mı kurulmuşlardır? Yurtseverlik, ya da devrimcilik, mührü eline alıp tabelayı asmakla olsaydı, herhalde toplum olarak bugün içinde bulunduğumuz duruma düşmezdik!..

Kıbrıs Türk emekçisi sınıf bilincinden yoksun ise, bunun esas sorumlusu yurtsever aydınlar değil, bu amaçla kurulan siyasal partiler ve diğer örgütlerdir. Onların kamış gibi eğilen çıkarcı yöneticileridir. Yıllarca savunduğu görüşleri bir gecede değiştirip, sırf kendi kariyerleri devam etsin diye, egemen sınıfla birlikte oy kullananlardır. Oy hesabı uğruna, toplumun maaşa bağımlı memurlar ordusuna dönüşmesi için, binlerce işçinin memurlaşmasına mecliste el kaldıranlardır, yurtsever aydınlar değildir. Toplumun vardığı her önemli aşamada, liderliğin paralelinde tavır alarak, emekçilerin bilincini körelten, onları umutsuzluğa düşüren, toplumsal muhalefeti parlamentoya hapseden sizin gibi politika cambazlarıdır. Olabildiğince sağlanan muhalif güçlerin birlik girişimlerini her defasında dinamitleyen, 1981 Genel Seçimlerinden sonra iktidar olmaktan kaçan, yurtsever aydınlar değil, sizlersiniz. Kıbrıs sorununun üç temel yanına ilişkin görüşlerinizi Rum tarafında söyleyip, Türk tarafında bulanıklaştıran, yurtseverler değil, sizlersiniz. “Emek en yüce değerdir” sözünü Yeni Düzen gazetesine alt başlık yapıp, birinci sayfada da şu başlığı atan siz CTP’lilersiniz: “Bir ineğin masrafı: 132 bin TL, Aylık asgari ücret: 122 bin TL –İNEK KADAR OLAMADIK.” (2.8.1988)

“Emekçi Halkın Kitle Partisi CTP”nin anlı şanlı Genel Başkanı Özker Bey; gözünüzdeki merteğe bakın, sonra başkasının gözünde çöp arayın! Önce kendi hanemizi temizlesek nasıl olur acaba?


(“Ahmet An” imzasıyla, haftalık Demokrat gazetesi, Sayı: 142, 14 Aralık 1988)

KIBRISLI TÜRKLERİN NÜFUSU NE KADAR?


Bütün ada sakinlerini kapsayacak şekilde Kıbrıs'ta en son resmi nüfus sayımı 11 Aralık 1960 tarihinde yapılmıştı. “Census of Population and Agriculture 1960” adlı ve 1962 yılında Lefkoşa’da Hükümet Matbaası’nda basılan kitaba göre, Kıbrıslı Türklerin sayısı 104,320 olarak saptanmıştır. Aynı sayımda adada yaşayan toplam Müslüman nüfus için 104,942 rakamı verilmektedir. Bu durumda, genellikle Kıbrıs Türk toplumu ile birlikte yaşayan ve Müslüman olan 475 çingenenin ve diğer Müslüman bu rakama dahil edildiği anlaşılmaktadır.

1971’DE 119,147
1970'li yıllara kadar Kıbrıslı Türklerin nüfus sayımı yapılamamış olup, bu konuda herhangi bir bilgi elde edilememiştir. Kıbrıs'ta BM Barış Gücü'nde de görev yapmış olan Kanadalı araştırmacı Richard A.Patrick'in 1976'da yayımladığı "Political Geography and the Cyprus Conflict 1963-1971" adlı çalışmasından derlediğimiz bilgilere göre, 1971 yılı başlarında, ada sathında yayılmış bulunan Kıbrıs Türk yerleşim bölgelerinde toplam 119,147 Kıbrıslı Türk yaşamaktaydı.

1973’DE 114,960
Kıbrıs Rum yönetimi tarafından yapılan 1973 yılına ait nüfus tahminlerinde ise, Kıbrıslı Türklerin sayısı 114,960 olarak gösterilmektedir. (Bak. George Karouzis, Proposal for a solution to the Cyprus Problem, Nicosia 1976, s.13)

20 EKİM 1974’DE 115,758
1974 olayları ardından ilk defa olarak yapılan nüfus sayımıyla ilgili olarak Otonom Kıbrıs Türk Yönetimi İçişleri ve Adalet Bakanlığı Genel Sekreteri Ahmet Sami tarafından hazırlanmış 20 Ekim 1974 tarihli raporda şu bilgiler verilmektedir:
"Otonom Kıbrıs Türk Yönetimi bölgesinde toplam 83,719 Kıbrıslı Türk yaşamaktadır. Güneyde ise toplam 32,039 Kıbrıslı Türk kalmıştı. Bunlardan 10 bin kadarı İngiliz Egemen Üs Bölgesinde, 4,200'ü Leymosun ve köylerinde, 12 bini Baf kazasında, 2,630'u Larnaka kazasında, 3,209'u Lefkoşa kazasının köylerinde bulunuyordu. Aynı raporun bir başka yerinde 19 Ekim 1974'e kadar 12 bin kadar Kıbrıslı Türkün kendi imkanlarıyla kuzeye göç ettiği belirtilmektedir.
Verilen bu bilgilere göre, 1974 Temmuz'undan önce, savaş sonrasında çizilen Atilla hattının kuzeyinde 71,719, güneyinde de 44,039 kişi olmak üzere, Kıbrıs'ta yaşayan Türklerin nüfusu 115,758 kişi idi.

ÜÇ YIL İÇİNDE NÜFUSTA 39,611 KİŞİLİK ARTIŞ
9 Ağustos 1977 tarihli Zaman gazetesinde verilen bir habere göre, KTFD İskan ve Rehabilitasyon Bakanı Hakkı Atun, 1974 ile 1977 arasındaki üç yıllık süre içinde 20,934 ailenin, yani 83,650 kişinin kuzeyde iskan edildiğini açıklamıştır. Ekim 1974'de güneyli Kıbrıs Türk göçmenlerin sayısı 44,039 olarak saptandığına göre, geriye kalan 39,611 kişinin Türkiye'den getirtilen göçmenler olduğu ortaya çıkmaktadır.

ÇELİŞKİLİ AÇIKLAMALAR
10 Haziran 1976 tarihli Zaman gazetesi, Rauf Denktaş'ın seçim konuşmasında şunları söylediğini yazmaktadır: "Karşımıza geçenler, halkın acısını istismar ediyorlardı. 80 bine yakın insanın sökülüp, ekilmesi vardı. Bu dev görevi yapanlar da insandı. Hatalar olabilirdi."
Denktaş Bey, resmen açıklanan 44,039 rakamına, TC'den getirtilen göçmenleri de katarak, 80 bin rakamıyla politika yapıyordu.

SEKİZ YIL İÇİNDE NÜFUS ARTIŞI 47,186
Elde edebildiğimiz son resmi bilgiye göre, 1974 ile 1982 yılları arasında KTFD bölgesinde yapılan iskan çalışmaları sonunda 91,225 kişi iskan edilmiştir.

Yerleşim bölgeleri      Aile sayısı       Kişi sayısı
Lefkoşa                      3,078               11,259
Girne                          4,905               18,850
Gazi Mağusa              8,621                34,580
Güzelyurt                   4,738                18,634
Maltepe                     1,818                  7,902
______________________________________                 
                                23,160                91,225

(Kaynak: DPÖ – İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı 1984-1988 – Tasarı, s.343, Tablo 223, DPÖ Yayını, Lefkoşa, Eylül 1983)

Güney göçmeni olan Kıbrıslı Türklerin sayısı 44,039 olduğuna göre, 1983 yılı sonu itibariyle 47,186 TC yurttaşının Türk Silahlı Kuvvetleri’nin denetimi altında olan Kuzey Kıbrıs topraklarına yerleştirilmiş olduğu söylenebilir.

GEÇERLİ SAYILMAYAN (!) NÜFUS SAYIMINA GÖRE YAPILAN TAHMİN
DPÖ tarafından yayımlanan 1978 İstatistik Yıllığı’nda “Nüfus” başlığı altında şöyle denmektedir:
“KTFD’de Barış Harekatından hemen sonra Ocak 1975’de de facto nüfus sayımı yapılmıştır. Ancak sayım sırasında KTFD’ne geçemeyen, Güney Kıbrıs’ta ve Erenköy’deki Türk nüfus kapsam dışı bırakılmıştı. Anılan nüfusun toplam nüfus içerisindeki yeri büyük önem arzettiğinden 1975 yılında yapılan sayım geçerli sayılmamıştır.
1975 yılında yapılan nüfus sayımından faydalanılarak KTFD 1978 yılı tahmini nüfus elde edilmiştir.” (s.8) Bundan sonraki sayfada verilen bilgilere göre, 71,642’si erkek ve 73,358’i kadın olmak üzere 1978 yılında Kuzey Kıbrıs’ta 145,000 kişi yaşamaktaydı. (s.9)

1984’DE NÜFUS 157,984
Başbakanlığa bağlı Devlet Planlama Örgütü İstatistik ve Araştırma Dairesi tarafından Aralık 1985’de yayımlanan en son “1984 İstitistik Yıllığı”na göre ise, KKTC’nin toplam nüfusu 157,984 kişidir.
Oysa aynı İstatistik Yıllıklarına göre, 1977 ile 1984 yılları arasında toplam 21,309 doğum ve toplam 2,416 ölüm kaydedilmiştir. Bu durumda söz konusu dönem içinde (çok az olan, Kıbrıs dışına göç edenlerin sayısı göz önünde bulundurulmazsa) 18,893 kişilik bir nüfus artışının olması gerekir. Bu durumda (1977 yılına ait 2,923 doğum ve 236 ölümü hesaba katmazsak) 1978 yılında 145 bin olan nüfusun, 1984’de 161,286 kişi olması beklenir. Eğer 1984 İstatistik Yıllığı’nda verilen 157,984’lük nüfusu esas alacak olursak, o zaman da 3,302 kişinin ülke dışına göç ettiği kabul edilmelidir.

TC GÖÇMENLERİNE İLİŞKİN DİĞER VERİLER
Yukarıda verilen değişik kaynaklara bakarak, 1974 Temmuz’undan sonra Kuzey Kıbrıs’a yerleştirilen TC kökenli göçmenlerin sayısı hakkında kesin bir yargıya varmanın güç olduğu anlaşılmaktadır.
Daha önce Söz’de yayımlanan (Sayı:26, 11 Nisan 1986) diğer veriler arasında, doğrudan TC kökenlilerle ilgili tek bir istatistiki bilgi, tek bir konuda sınıflandırılmıştır. O da, Türkiye’den gelen Türk vatandaşlarına verilen çalışma ve iş-ortaklığı izinleridir. 
1984 yılına ait İstatistik Yıllığı’nda açıklandığına göre, 1977 ile 1984 yılları arasında toplam 14,915 Türk vatandaşına Kuzey Kıbrıs’ta çalışma veya iş-ortaklığı kurma izni verilmiştir. Her birinin en az 3 kişilik bir aileyi temsil ettiği düşünülürse, 47,745 kişi eder. Bu da iskan edilen 47,186 TC yurttaşı sayısıyla uyum göstermektedir. Bir kısmının Kuzey Kıbrıs’tan ayrılıp, geri döndüğünü farzetsek bile, en iyimser bir tahminle 40 bin civarında TC göçmeninin Kuzey Kıbrıs’ta iskan edildiği öne sürülebilir.

TC GÖÇMENLERİNİN EĞİTİM DÜZEYİ DÜŞÜK
Sözü edilen 26 numaralı Söz dergisinde, 1984 yılı içinde kaydedilen 2,653 doğumdan yüzde 60’ının, ilkokul veya altında eğitimi olan KKTC yurttaşları tarafından gerçekleştirildiği belirtilmişti. Yani TC kökenli ailelerin doğurganlığı, orta ve yüksek öğrenime sahip Kıbrıslı Türklere kıyasla 1.5 kat defa fazladır.
“2. Beş Yıllık Kalkınma Planı 1984-1988 Tasarı” adlı DPÖ yayınında (Eylül 1983) yer alan “çalışan nüfusun 1982 yılı itibariyle eğitim durumu” başlıklı tabloda ise, çalışan nüfusun yüzde 67.5’inin ilkokul ve altında bir eğitime sahip olduğu gösterilmektedir. (s.24)

SONUÇ: BU GİDİŞ NEREYE?
1960’da 104,942 ve 1974’de 115,758 olan Kıbrıslı Türklerin nüfusu, 1974 Temmuz’undan itibaren, TC kökenli göçmenlerle birlikte gösterilerek, 1986’da 162,676’ya  ulaşmıştır. (Bak. 1987 Geçiş Yılı Programı – Taslak, DPÖ, Ağustos 1986, s.152) 14 yılda (1960-1974) 10,816 artan nüfus, 12 yılda (1974-1986) 46,918 artış gösterebilir mi? Okuma-yazma oranının yüksek olmasıyla övünen Kıbrıs Türk toplumu, kendi bölgesinde de mi azınlık olma yoluna gidiyor? Her 3.5 kişiden birinin TC kökenli olduğu Kuzey Kıbrıs’ta, ilkokul ve altında eğitimi olanların egemenliğine doğru mu yol alınıyor? Acaba bu gidiş nereye?
1977 yılı verilerine göre üretken sektörlerde çalışanların sayısı yüzde 58.1 iken (25,995 kişi), 1986’de yüzde 49.8’e (31,393 kişi) inmiştir. Buna karşılık, aynı dönem içinde hizmet sektöründe çalışanlar yüzde 41.9’dan (18,800 kişi), yüzde 50.2’ye (31.854 kişi) yükselmiştir. (Bak. 2. Beş Yıllık Kalkınma Planı, s.24 ve 1987 Geçiş Yılı Programı – Taslak, s.151)
1. Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda öngörülen yüzde 7’lik büyüme hızına karşın, gerçekleşme yüzde 2.5 düzeyinde olmuştur. Gayri safi milli hasıla 1977 fiyatlarıyla 1978’de yüzde 5.7 artış gösterirken, 1980’de 0.7 ve 1981’de de -7.1 oranında büyük bir gerilemeye uğramıştır.
DPÖ tarafından yayımlanan 1987 Geçiş Yılı Program Taslağı’na göre, 1986 yılında gayri safi milli hasılanın 1977 sabit fiyatlarıyla yüzde 5.5 oranında büyüyeceği tahmin edilmektedir! Bu çok iyimser bir tahmin olup, gerçekleşmesi çok zordur. Çünkü Kıbrıs Türkü, üretici hayattan kopartılarak, gittikçe daha fazla sayıda “devlet kapısı”na bağımlı kılınmaktadır. 1979 yılında kamu hizmetinde 7,088 memur ve işçi çalışırken, 1986 Mayıs ayı itibariyle bu rakam 12,104’e ulaşmıştır. Bu durumda, çalışan nüfusun yüzde 19.1’i, devlet kesiminde istihdam edilmiştir. Ayrıca bütçeden 5,429 kişi emekli maaşı çekmektedir. Bunların 3,846’sı memur, öğretmen ve 1,525’i de mücahit emeklisidir. Kısacası toplam 17,533 kişi devletten maaş almaktadır.
Midesinden “devlet”e bağlanan ve üretici hayattan gittikçe bilinçli bir şekilde kopartılan Kıbrıs Türkünün önemli bir kesimi, geleceği “devlet kapısı”nda görmeye başlamıştır. TC’den taşıma suyla dönen KKTC değirmeni, buna daha ne kadar dayanacaktır? Nüfusunun üçte biri TC göçmeni olan, diğer üçte birinin TC’den gelen maaşla geçindiği Kuzey Kıbrıs’ta gelecekten umutlu olmak için yeterli nedenler var mıdır?
12 yıllık muhalefet politikaları, 1974’den sonra kurulmuş olan bu yağma, vurgun ve sömürü düzenine karşı, henüz ciddi bir alternatif getirememiştir. Oysa bu düzene onay vermeyen muhalif oylar, 23 Haziran 1985 genel seçimlerinde yüzde 37.2, 1 Haziran 1986 yerel seçimlerinde de yüzde 46.5’lik bir orana yükselmiş bulunuyor.
Sol muhalif güçlerin, bu potansiyeli iyi değerlendirerek, federal bir çözüm uğrunda ciddi bir mücadele vermesi kaçınılmaz hale gelmiştir. Yoksa yağmurdan kaçarken, doluya yakalanılacaktır...


(Söz dergisi, Lefkoşa, Sayı:55 ve 56, 31 Ekim 1986 ve 7 Kasım 1986)

DAYANIŞMA CTP’LİLERLE Mİ, YOKSA CEPLERİNİ DOLDURAN PARTİ YÖNETİCİLERİYLE Mİ?


28 Mart 1986 günkü Yeni Düzen gazetesinde Cumhuriyetçi Türk Partisi’nin (Kıbrıs Cumhuriyeti’ni mi, yoksa KKTC’yi mi benimsediği belli olmayan partinin) Mali Sekreteri Mehmet Civa’nın Londra’ya gittiği ve orada her yıl yapılan ve gelenekselleşen CTP ile dayanışma gecesine katılacağı duyuruluyordu. Atatürkçülüğün de son yıllarda fıcırığı çıkmış olacak ki, bu yıl bu konuda Londra’da konferans verilmiyor, sadece para toplama ile yetiniliyor.

Devletten aldığı parti yardımı ve 12 milletvekilinin maaşından yapılan kesintilerle yılda yaklaşık 24 milyon gelir sağlayan CTP’nin, her yıl düzenlediği piyango çekilişleriyle de üye ve sempatizanlarına “köşeyi dönme umudu” vererek, 20 milyon TL ek gelir sağladığı biliniyor. Üye aidatları, bağışlar ve “geleneksel” Londra katkılarıyla 50 milyon TL’sına varan yıllık gelir, herhalde ana muhalefet partisini ülkenin en güçlü halk örgütü durumuna getiriyor.

Öte yandan İleri Basımevi’nin birkaç yıl önce 8 milyon olan hesap açığının basımevi sorumlusunun sırtına yüklendiği hatırlardadır. Şimdilerde ise kapatılmış olan açıkların yeniden kabardığı ve bu kez 50 milyon TL’na vardığı söylentileri dolaşıyor. Emekçi halkın kitle partisi olduğunu öne süren CTP, acaba niçin sürekli açık veriyor? Hem siyasi, hem mali yönden? Muhalefeti, genel seçimlerden sonra “ana” boyutuna erişen bu en eski siyasal partimizin, sol muhalefet görevinin yanında, emekçi halkımızı bilinçlendirme görevini de ihmal ettiği gözlemlenmektedir. Politik, ekonomik ve ideolojik mücadele üçlüsünden, özellikle ideolojik alanda zig-zaglar çizip, “kurşuni” davranan CTP’nin bir düzen partisi haline geldiği ve “Yeni Düzen”i için mücadele vermekten cırladığı yaygın kanıdır. Dahası, tutarsız davrandıklarını kendi yöneticileri bile dost çevrelerinde kabul etmektedirler.

CTP yöneticilerinin sahipliğindeki İleri Basımevi’nin Müdürlüğüne atanan Güzelyurt milletvekili Mehmet Civa’nın, kendisine gösterişli bir “çalışma” odası hazırlayarak, 350 bin TL’lık masa-koltuk takımı aldığı, çiçeği burnunda CTP milletvekillerinin seçilir seçilmez sırayla yeni arabalar satın aldıkları göz önünde bulundurulursa, düzenin nimetlerinden yararlanmakla, bu muhalif “Yeni Düzen”cilerin ehlileştikleri anlaşılıyor.

Eleştirdikleri UBP-TKP koalisyonuna seçenek olarak ne sunduklarını kamuoyu merak etmektedir. UBP dışı partilerle bir koalisyon veya yeni seçim yasasıyla demokratik bir erken seçime ne diyorlar acaba? Yoksa yeni bir seçim masraflı ve tartışmalı mı olur? Zaten iç ve dış politikada, resmi ideolojiye bir seçenek sunmadıktan sonra, seçimleri kazanmışsın veya kaybetmişsin ne yazar. Ama olan, “CTP’ye umut bağlamış” emekçi halk kitlelerine oluyor. Onlara bunalımdan çıkış yolunu kim gösterecek? Halkı değil de, ceplerini ve kendi çıkarlarını düşünen sol sosyalistlerimiz, acaba ne zaman titreyip de kendilerine gelecekler? Yoksa yeni bir seçimde, halkın oylarıyla mı titretilecekler? Göreceğiz…


(“Süleyman K. Aktaşlı” imzasıyla, Söz dergisi, Sayı:26, 11 Nisan 1986)

SSCB ARALIK 1963 OLAYLARINI NASIL DEĞERLENDİRMİŞTİ?


21 Aralık 1963 tarihinde Kıbrıs’ta başlayan toplumlararası çarpışmalara ilişkin olarak 28 Aralık 1963 günkü SBKP Merkez Organı Pravda gazetesinde “Sömürgeciliğin Yankısı” başlıklı bir makale yayınlanmıştı. Makalede olayların çıkış nedenleri üzerinde durulduktan sonra şöyle devam edilmekte idi:

“… NATO propaganda organları, Kıbrıslılar için trajik olan bu günlerde Rum ve Türk asıllı Kıbrıslılar arasında silahlı çarpışmaların nedeninin, Başkan Makarios’un memleket için normal hayatı zorlaştıran Anayasa’nın çeşitli maddelerinin değiştirilmesi ile ilgili son teklifleri olduğu hususunda okuyucularına ve dinleyicilerine inanç verme çabasını hızlandırmışlardır.

… Bundan ötürü, yukarıda belirtilen hesabın amacı, Kıbrıs’taki anormal durumun gerçek nedenlerini gizlemektir. Bu nedenler, Şubat 1959’da emperyalizm ve NATO yöneticileri tarafından Kıbrıslılara empoze edilen ve kabul olunan Londra ve Zürih anlaşmalarından gelmektedir. Askeri üsler için Kıbrıs topraklarının bir kısmının koparılması, Kıbrıs’a “garantilerini” yani müdahale haklarını, askeri “işbirliği” empoze etmek ve bağımsız bir dış siyaset takip edilmemesi için Rum ve Türk Kıbrıslılar arasındaki suni ayırımı pekiştirmek sureti ile bu anlaşmalar Kıbrıs Cumhuriyeti için bir siyasi saatli bomba olup, Kıbrıs’ın hükümranlık haklarına büyük ölçüde tecavüz etmektedir.”

Makalede devamla, Kıbrıs’taki olayların çıkarılmasının asıl nedeninin garantör devletlerin, Kıbrıs’ın içişlerine karışmk için yaratıldığı ileri sürülmekte ve 25 Aralık 1963 tarihinde Türk uçaklarının Kıbrıs semalarında uçmaların değinerek şöyle denilmekte idi:

“Türk Hava Kuvvetlerinin jet uçakları Kıbrıs üzerinde “ihtar uçuşları” yapmakta ve savaş gemileri Kıbrıs yakınlarında seyretmektedir. Kıbrıs’ta savaş durumunda olan Türk birlikleri de kullanılmakta ve Larnaka’daki İngiliz askeri üssünün komutanları “asayişi sağlamak” bahanesi ile zırhlı arabalar kullanmaktadır. NATO çevrelerinin Kıbrıs’taki olayları izlemekte ve demokrat ve vatansever davranışları bastırmak için planlar hazırlamakta olduğu görülmektedir.”

30 Ocak 1964 günü TASS ajansı tarafından yayınlanan bildiride ise Londra’da İngiltere’nin çağrısı üzerine toplanan Konferansın amacının, Batılı devletlerce -özellikle İngiltere- Kıbrıs’ın hürriyet ve bağımsızlığını tehdit ettiği belirtilerek,  şöyle denmekteydi:

“… Londra Konferansı, Kıbrıs’ın hürriyet ve bağımsızlığına karşıdır. Sözde, Kıbrıslıları Kıbrıslılara karşı koruyacak olan uluslararası bir kuvvetin kurulmasının planları hazırlanmaktadır. Uluslararası diye gösterilen askerler, gerçekte saldırganın askerleri, Kıbrıs’a asker gönderecek olan NATO’nun büyük devletleri, ulusal kurtuluş hareketlerine karşı kuvvetlerini kullanma alışkanlığı olan, bu harekete karşı olanlardır. Bu kuvvetlerin, Kıbrıs’a düzen ve asayişi geri verip, Kıbrıslıyı Kıbrıslıdan koruyacağı iddia edilmektedir. Bazı Batılı başkentler, dünyada yaşayan insanların bu çeşit askerlerin böyle bir amaca hizmet edeceklerine inanacak kadar aptallaştığını mı sanıyor? Sağduyu, Kıbrıs’ı yıllarca yönetimi altında tutan, halkını bastıran, orada bir askeri üs bulunduran ve oradan komşu Arap ülkelerini tehdit eden ülkenin, Kıbrıs’ı korumaya en az layık devlet olduğunu ispat eder. Geçmişte boyunduruk altında tutma, dostluk kılığı ile yapılıyordu. Şimdi ise, Kıbrıslılar uzun ve kahramanca bir uğraşmadan sonra, yine kandırma yolu ile köleliğe itilecektir. Her ülke kendi savunmasından sorumludur. Kıbrıslılar kendi ülkelerinin savunmasından neden sorumlu olmasınlar? Niye bunu başkalarının yapması hususunda Kıbrıslılar zorunlu bırakılsınlar? Büyük NATO ülkeleri -İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri- askerlerini Kıbrıs’a göndermek istemektedirler. Aynı zamanda, küçük bir devletin bağrına süngüyü saplamak için bu yüz kızartıcı ve tehlikeli işe, Kıbrıs’ı çevreleyen çeşitli ülkeleri de katmak istiyorlar. Bu işe de “Kıbrıs problemini çözmek” diyorlar. Hükümran ve bağımsız bir ülkenin hükümranlığına saygı nerede kalmıştır? İç sorunlar yüzünden, çarpışma olan ülkeler diğer ülkelerin kışkırtması ile hareket edip, asker göndermeye kalkışmaları ile ortaya çıkacak sonuçları kolayca kestirebilirler. Böyle davranışlar, bu çeşit sorunların çözümüne hiçbir zaman yararlı olmamıştır ve olamaz da. Buna karşılık, durumun önemini artırıp, uluslararası barış ve güvenliği tehlikeye koyarlar.”

Bildiride devamla, Kıbrıs’ın 1960 yılında bağımsızlığını kazandıktan sonra, kendisini saldırgan bir bloka karşı koruyarak, tarafsız kalabildiği, ancak bu bağımsızlık ve hükümranlığını diğer ülkelerde olduğu gibi (Hindistan, Endonezya, Cezayir, Gana, Mali, Burma, Seylan) korumaya hakkı olduğu belirtilerek, şöyle denilmekteydi:
“Sovyet halkı, kendi tecrübelerine dayanarak, bir ülkenin içişlerine karışmanın ve uluslar arasındaki çatışmaların ne olduğunu çok iyi bilmektedir. Herhangi bir ülkenin iç sorunları hakkında hüküm vermek, o ülkenin iç siyasetine aittir. Sovyetler Birliği, Kıbrıs’ın bağımsızlık, hükümranlık ve toprak bütünlüğünü sağlamak hususundaki meşru arzularını desteklemekte, nasıl ve ne şekilde olursa olsun, Kıbrıs’ın iç sorunlarına karışma hususundaki dıştan gelen girişimleri kınamaktadır. Kendi gelişmeleri hakkında karar almak, yalnız Kıbrıs halkına aittir. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin sorunlarına herhangi bir karışma, BM yasasının ve genel olarak kabul edilmiş olan Devletler Hukuku kurallarının kaba bir bozulması olacaktır. Barışı ve uluslararası güvenliği sürdürme ile görevli bir kuruluş olan Güvenlik Konseyi kayıtsız kalamaz, fikrini açıklamak ve bu devletin bağımsızlığını korumalıdır.

TASS Haberler Ajansı, Sovyetler Birliği’nin ileri gelen çevrelerinin, bu bölgede barışı tehlikeye düşürebilecek uluslararası karışıklığın Kıbrıs üzerinde meydana gelemeyeceğini ümit ettiğini açıklamakla görevlendirilmiştir. Şu veya bu nedenden ötürü, Kıbrıs’ın ve ona komşu ülkelerin içişlerine karışmayı benimsemiş olan Batı’nın bazı büyük devletlerince iyi niyet gösterilmelidir. Dünyanın bu kısmında, durumu karmaşık bir hale sokmaktan çekinmelidirler.” (aktaran Aysel İ. Aziz, 1964’de Kıbrıs ve Sovyetler, A. Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, Eylül 1969, No.3, s. 170-173)


(“Kıbrıs sorununda belgeler” köşesinde ve “Derleyen: Ertan Yüksel” imzasıyla, haftalık Söz dergisi, Sayı:25, 4 Nisan 1986)     

YENİ AÇIKLAMALAR IŞIĞINDA COĞRAFİ FEDERASYON, YA DA AYRI DEVLET TEZİ


Cumhuriyet gazetesi muhabiri Yalçın Doğan’ın “10. Yıldönümünde Kıbrıs Barış Harekâtı’nı Ecevit Anlatıyor” başlıklı söyleşisinde Bülent Ecevit’in açıklamaları da Türk görüşü olarak federasyon tezine ışık tutmaktadır:

“Cumhuriyet Halk Partisi olarak biz başından beri, çok eski yıllardan beri Kıbrıs için bir federal çözüm öngörürdük. O sırada coğrafi temele dayanan bir federal çözüm öngörmek zordu. Fakat coğrafi temele tam dayanmadan da bir federal çözüm istenirse uygulanabilirdi.

… Bizim hükümete gelişimizden önceki yıllarda Türkiye, belki de terimlerin önemini kavrayamamak yüzünden, federasyon tezinin, federal devlet tezinin tam karşıtı olan “üniter devlet” (birlikçi devlet) tezine, hiç değilse sözle angaje olmuş durumdaydı. Yani, bir federal devlet değil, birlikçi bir devlet yapısı içinde Türklerin çok sınırlı haklarla yer alacağı bir devlet.

Oysa biz, gerek 1969 seçim bildirgemizde, gerek “Akgünlere” başlıklı 1973 seçim bildirgemizde, “federatif devlet” terimini kullanarak, federal çözümü benimsediğimizi kesinlikle belirtmiştik.

1974 başında kurduğumuz hükümet programına da bu ifade aynen konulmuştur. Dolayısıyla, bizim 1974 başında Milli Selâmet Partisi’yle birlikte bir koalisyon hükümetiyle iş başına gelişimiz, Kıbrıs için federal çözümün resmen gündeme getirilmesi anlamını taşıyordu.

1974 hükümet programında bu konuda şu sözler yer almaktaydı:
“İki cemaatten oluşan Kıbrıs’ta, Türk toplumunun eşit egemen statüsünün korunması ve devlet yönetiminde iki cemaat arasında her yönü ile huzurlu bir işbirliğinin sağlanması için en isabetli çözüm şeklinin federatif bir sistemde bulunacağına inanıyoruz. Böyle bir çözüm yolunun, Kıbrıs’ın ülke bütünlüğünü ve bağımsızlığını kuvvetlendirecek bir temel teşkil edeceği inancındayız.”

Bu sözler gösteriyor ki, biz Kıbrıs’ta “ENOSİS” Ada’nın Yunanistan’a katılmasına veya “taksim”e, yani Türkiye ile Yunanistan arasında bölüşülmesine karşı olduğumuz gibi, “birlikçi” (üniter) devlete de karşı idik. Daha o dönemde biz Kıbrıs’ta iki toplumun “eşit egemenlik statüsü”nü vurguluyorduk; ancak “birlik” devlet kavramını reddederken, Kıbrıs’ın bütünlüğünü ve bağımsızlığını sürdürme gereğini de savunuyorduk…

…Kısacası, Rumların ve Yunanistan’ın davranışı, “Bu antlaşmalar işlemiyor. Bunları yok sayalım” biçiminde özetlenebilir. Bizim tutumumuzsa, antlaşmaların özünü, o arada Türkiye’ye, Yunanistan’a ve İngiltere’ye tanıdığı garantörlük haklarını koruyarak, federatif devlet yapısı içinde işlerliğe kavuşturmaktı.

… Seçim bildirgelerimiz herkesin gözleri önündeydi ve kuşkusuz bunları büyükelçiler de izliyordu.

… Yıllardan beri Türkiye’de iş başına gelen hükümetler, Kıbrıs için federal çözümden söz etmemişlerdi. Hatta en üst düzeydeki Türk yetkililerinin ağzından, Yunanistan’ın ve Kıbrıs Rumlarının çok işine gelen “üniter devlet” (birlikçi devlet) sözü de maalesef alınmıştı. Anlaşılan bu, Yunanistan’da bir alışkanlık yaratmıştı. Türklerin artık federasyondan söz etmeyeceklerini düşünüyor olmalıydılar. Onun için, bizim Türk ve dünya kamuoyuna, federal çözüm tezini, iktidara aday görünen bir büyük partinin seçim bildirgesiyle sunmuş olmamız, anlaşılan onlarda tedirginlik uyandırmıştı.

Bizim hükümete gelişimizden kısa bir süre sonra, 1974 Mart sonlarında, Sayın Rauf Denktaş, Kıbrıs’la ilgili sorunları görüşmek üzere Ankara’ya geldi. O vesileyle hükümet programımız doğrultusunda yaptığım açıklamada da ben, Kıbrıs için en geçerli çözümün federasyon olduğunu söyledim. Buna Yunanistan’dan tepki geldiği gibi, asıl sert tepki Makarios’tan geldi. Makarios, benim bu ifadeyi kullanmış olmamı zaten uzun zamandır sürüncemede kalan, bir sonuç umudu vermeyen toplumlararası görüşmeleri kesmek için bir gerekçe gibi kullandı. Yani Makarios, bizim federal çözüm tezimizi toplumlararası görüşmeleri kesmek için bir bahane olarak kullandı. (Bak. Cumhuriyet, sözkonusu söyleşi, 24 Temmuz 1984)
***
“Bilindiği gibi Kıbrıs sorununa “bağımsız, egemen ve üniter devlet” esaslarına dayanan barışçı bir çözüm yolu bulmak amacıyla Kıbrıs Türk ve Kıbrıs Rum toplumları temsilcileri arasında 24 Haziran 1968’de başlatılan toplumlararası ikili görüşmelerden bir sonuç alınamamıştı. 3 Temmuz 1972 tarihinde yeniden ve genişletilmiş olarak başlatılan beşli görüşmelere BM Genel Sekreteri Waldheim’ın özel temsilcisi Osori Tafall ile birlikte Türk ve Yunan anayasa uzmanları da katılmışlardı. Aradan geçen iki yıla yakın bir süre içinde taraflar, yasama, yürütme ve yargı konularında anlaşmaya varmışlar, uzun tartışmalara yol açan bölgesel yönetim konusunda bir çözüm bulunması için anayasa uzmanlarına görev verilmişti. Anlaşmazlıklara yol açan polis ve mahkemeler konularında uzlaşmaya varılmasından sonra, bir ara her iki taraf da iyimser bir tutum içine girmiş, görüşmelerin hiç olmazsa 1974 yılında sona ereceği ve soruna bir çözüm yolu bulunabileceğine dair ümitler belirmişti.

2 Nisan 1974 günü, görüşmelerin kesilmesinin nedeni, siyasi gözlemcilere göre, yeni Türk hükümetinin, Kıbrıs sorununa çözüm yolu olarak gördüğü “Federal Devlet” konusundaki demeçleri ve Kıbrıs Türk Yönetimi Başkanı Rauf Denktaş’ın ayrı bir Türk devletinin ilan edileceği yolundaki konuşmalarıdır.

Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios, “Türk yöneticileri, Kıbrıs sorununa federal bir çözüm bulunması üzerinde ısrar ettiklerine göre, toplumlararası görüşmelere devam etme gereği ortadan kalkmış olur” demiştir. Makarios, bununla beraber görüşmelere yeniden başlanabilmesinin ihtimal dışı olmadığını söylemiş, fakat bunun tamamen Türk tarafına bağlı olduğuna işaret ederek, “Görüşmelerin durdurulmasındaki bütün sorumluluk, Ankara’ya aittir” demiştir. Rum tarafının görüşüne göre, Türkiye’nin federatif çözüm istediğini resmen tekrarlaması, toplumlararası görüşmelerin esasını yıkarak, başarısızlığa mahkûm etmiş ve devamını da gereksiz kılmıştır.  (Bak. Ali Akansel, Kıbrıs: Kaynayan Kazan makalesi, İlke dergisi, Mayıs 1974, İstanbul, s.7)  


(“Kıbrıs Sorununda Belgeler” köşesinde ve “Derleyen: Ertan Yüksel” imzasıyla, haftalık Söz dergisi, Sayı:19, 21 Şubat 1986)

İNSAN HAKLARI PANELİ VE MÜCADELE


Hatırlanacağı gibi 30 Eylül ve 1 Ekim 1989 akşamları, Lefkoşa’nın Rum kesiminde yer alan Haravgi gazetesinin basın şenliğine 60 kadar Kıbrıslı Türk, yetkili makamlardan izin alarak katılmıştı. Bu kişiler arasında yer alan milletvekili Alpay Durduran’ın evi önünde şenliğin ertesi akşamı bir bomba patlatılmış, 3 Ekim sabahı da CTP Genel Merkezi binasının önünde patlamamış bir bomba bulunmuştu.

Türk ve Rum toplumlarının yakınlaşmasına katkıda bulunma çabasında olan politikacıları korkutup, sindirmek için bilinen şoven çevrelerce başvurulan bu tedhiş eylemleri, o günlerde toplumumuzun demokratik güçleri arasında nefret uyandırmış ve şiddetle kınanmıştı. Aradan geçen süre zarfında her nedense olayın suçluları bulunamamış, yetkililer tarafından bu konuda herhangi bir açıklama da yapılmamıştır.

Toplumlararası dostluk ve işbirliğine karşı olan faşist ve şoven çevreleri kınamak ve bir durum değerlendirmesi yapmak için o günlerde başlatılan çalışmalar, önce bir “Demokrasi Kurultay” toplanacağı şeklinde duyurulmuşsa da, daha sonra isim değiştirerek, BM İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin kabul ediliş yıldönümü olan 10 Aralık günü, “Barış, Demokrasi ve İnsan Hakları” konulu bir panel şeklinde gerçekleştirildi. Paneli düzenleyen iki siyasal parti ile diğer demokratik örgütler, Kıbrıs Rum kesiminde de 21 siyasal ve demokratik örgütün katılması için düzenlemelere gitmişler, ama “izin makamı”nın kuzeye geçiş izni vermemesi yüzünden toplantının iki toplumlu katılımla yapılması engellenmiştir. Gerçi onar dakikalık konuşma süresi verilen panelde, 18 Kıbrıslı Türk örgüt yanında, 21 de Kıbrıslı Rum örgütün konuşması ve bunların Türkçe çevirilerinin yapılması halinde, toplantının kaç saat süreceği ayrı bir teknik sorun olacaktı, ama neyse ki dinleyicilere de söz hakkı verilmesi, örgütleyiciler tarafından 5 gün sonraya, 15 Aralık akşamı KTÖS salonunda yapılacak foruma ertelenerek, her iki halde de soruna bir çözüm yolu bulunmuş!

Panele katılan 18 örgütten 16’sı bildiri sunacağını duyurmuşken, 14’ü bunu gerçekleştirmiştir. Bunlardan dördü ise (CTP, YKP, KTÖS ve GASAD) bildirilerini çoğaltarak, dinleyicilere dağıtmışlardır. Keşke bildiri ve konuşmaların hepsi bir kitapçık olarak yayınlanarak, daha geniş bir kitleye sunulabilse… “Geçiş izni” verilmediği için toplantıya katılmayan 21 Kıbrıslı Rum örgüt adına divan başkanlığına iletilen mesajda, benzeri bir buluşmanın en erken bir zamanda gerçekleştirilmesi dileği belirtilmiştir.

Panele sunulan bildirilerin hemen hemen hepsi de Kıbrıs’ın kuzeyinde bazı temel insan haklarının uygulanmasındaki aksaklıkları eleştirmişler ve bundan da iktidar partisi UBP’yi sorumlu tutmuşlardır. CTP Genel Başkanı Özker Özgür şöyle konuşmuştur:
“Kıbrıs’ta toplumlararası sorun, insan haklarının önünde bir engelse, daha çok geciktirilmeden çözümlenmelidir… Geçmişin olumsuzlukları Kıbrıs’ta federal bir çözüme yönelmemize ve Kıbrıs’ta yaşayan herkes için insan haklarını geçerli kılmayı amaçlamamıza engel oluşturmamalıdır… Toplumsal haklar diye diye insan hakları rafa kaldırılmıştır.”

Özker Özgür, konuşmasının sonunda her zaman olduğu gibi, sorunun çözümlenmesini çabuklaştırmanın yolunun “Kıbrıs, Türkiye ve Yunanistan’ın ilerici, demokrat ve devrimcilerinin güçbirliğini gerçekleştirmek” olduğunu yinelemiştir.

YKP Genel Başkanı Alpay Durduran ise şu noktalara dikkat çekmiştir:
“Toplumun baskısı, çevrenin baskısı ve temel insan hak ve özgürlüklerinin karşısında “görünen hükümet” ve yasal güçlerden daha etkin gizli bir hükümet vardır… Devleti yöneten meşru, gayrı meşru güçler, terörün destekleyicisidirler… Bu insan hakları gününde herkesi …devlet terörünü yıkmak için savaş vermeye çağırıyorum.”

DEV-İŞ ve BES temsilcilerinin de vurguladığı gibi, panele katılan örgütlerin bir araya gelip, demokrasi, barış ve insan hakları için mücadele vermeleri gerçekleşmezse, bu panelin de sıradan bir kutlama toplantısından başka bir işleve sahip olmayacağı açıktır. Kıbrıs üzerinde yaşayan iki ana etnik-ulusal toplum arasında iletişim ve seyahat özgürlüklerinin engellenmesini yığınsal eylemlerle değil de, sözle protesto etmekte öte, bir şeyler yapılmalıdır. Halk-Der ve Özgürlük Grubu temsilcilerinin de belirttikleri, insan haklarının her ülkedeki politik ve ekonomik düzenden kopuk olarak düşünülemeyeceği gerçeği göz ardı edilmeden, insan haklarının üretici sınıfların bir kazanımı olduğu ve geliştirilmesinin onların mücadelesine bağlı olduğu unutulmamalıdır.

Anayasada yazılı olan birçok hakkın henüz hayat geçirilememiş olması, bu hakların kitlelerce alınmış değil, egemenlerce verilmiş olmasına bağlıdır. Evrensel insan haklarına sahip çıktığımız ve onlar için bilinçli olarak mücadele etmek üzere kitleleri harekete geçirebildiğimiz oranda, bu hakları elde edebileceğiz. Gerisi, şekilsel toplantılar olarak kalmaya mahkûmdur. 


(Haftalık Demokrat gazetesi, Sayı:189, 13 Aralık 1989)