26 Ocak 2016 Salı

52 SAYFALIK BİR “GENİŞLETİLMİŞ İKİNCİ BASKI” ŞİİR KİTABI


1987 yılında “Günleri Kayıp Bir Çocuk Güncesi” adını koyduğu ilk şiir kitabını İstanbul’da Osmanlı Matbaasında bastırıp, Kıbrıs’ta piyasaya sunan Tamer Öncül, “Şiirdir Dünya” başlığı altında topladığı ikinci kitabını Ekim 1992’de oluşturmuştu. Bilgisayar tekniğiyle ve 42 sayfanın tek yüzüne basılı olarak çoğaltılmış olan bu kitapçıkla ilgili olarak 27 Ekim 1992 tarihli Kıbrıs gazetesinde yer alan haberde, “Ülkemizde yayın sorunlarını şairin ilginç bir protestosu olarak değerlendirdiğimiz söz konusu çoğaltım yöntemi” şeklinde bir ifade kullanılmıştı. Oysa kitap yayımcılığı ciddiye alınması gereken bir uğraş olmalıydı ve kimin kimi protesto ettiği belli değildi.
Haberi yazan Kıbrıs gazetesinin sanat sayfası sorumlusu Fikret Demirağ, “sözkonusu çoğaltım yöntemi ve kitaba ilişkin görüşlerimize yakın zamanda daha geniş bir yazıda yer vereceğüz” demesine rağmen, üç gün sonraki imzasız yazısında baskı yöntemine değinmeden “Şiirdir Dünya’dan Çakıntılar” başlığı altında yaza yaza şunları yazmıştı. “(Şair Behçet Necatigil) 1968’de yayımlanan “Kısa Şiirler Durağı” kitabımızda 75 kısacık şiir için “esinlemelerle yetinilmiş, şöyle bir çakıp sönüverişler... Çok sevdim” değerlendirmesini yapmıştı. Necatigil gibi büyük bir şairin bu yargısı, hatırladıkça hâlâ içimizden sevinç ürpertileri geçirir doğrusu. Ne yalan söyleyeyim, büyük bir şairden bir tür onay almak demekti bu.”
Demirağ yazısına devamla Tamer Öncül’ün 2. kitabına ilk göz gezdirişini yeni tamamladığını belirterek, şöyle yazmıştı: “Kitaptaki obür şiirler için henüz birşey söyleyecek durumda değiliz, ama bizi çarpan bazı dizeler, ikilikler saptadık. Onları buraya aktarıp, sîzlerle paylaşmak istedik.”
F. Demirağ şunu demeye getiriyordu. “Ben de büyük bir şairim ve bu kitapta şiirden çok, bazı esinlemeler, şöyle bir çakıp sönüverişler bulabildim.”
Aslında “Şiirdir Dünya “ ile ilgili olarak söylenebilecek söz, bu kısa şiirimsi söyleyişlerin, daha çok dizeler halinde sıralanmış, birer düzyazı ve süslü cümleler olduğudur. Özellikle 2. bölümde yer alan “şiirler” bu yapıdadır. Örnekse: “Sahtekar şiir: Parlarken gözleri -sırıtır gibi-, kan damlar dişlerinden -salyalar gibi-”
Tamer Öncül’ün sırf kitap yayımlamış olmak için yayımladığına inandığımız bu kitapçığı, 7 ay sonra yeniden karşımıza çıkarıldı. Bu kez 4 tane “yeni” şiirciğin eklenmesiyle ve yine “Şiirdir Dünya ‘ya dair birkaç söz”ün yazarı Mustafa Gökçeoğlu’nun “Genişletilmiş ikinci baskı için ‘yazdık ikinci sunuşla okuyucuya ulaştırılıyor. “Ülkemizdeki yayın politikasını eleştirme ereğiyle yüzelli adet bilgisayar baskısı olarak üretilen bu kitap, iki ay gibi kısa bir sürede tükenince, (ben de sandım ki bin adet basılarak yok satmış! – A.An) bu genişletilmiş ikinci baskı gündeme gelmiştir. Bu vesileyle ozanı bir kez daha kutlarım.”
1. Baskı için “Okumaya değer. Ozanın kendini aşma uğraşı veren bu çalışmaya önsöz yazma şansının bende olması oldukça onurlu. Ozanın eline sağlık. Başka ne diyebilirim ki” diye yazmış olan M. Gökçeoğlu, “ bu şiirlerde felsefi derinlik de var” saptamasının onuruna da sahip! “Haydi gel sevişelim, yırtılmadan kızlık zarı Ozon kaltağının” cümlesindeki felsefeyi anlamak her yiğidin harcı olmasa gerek!
Kitapçığın her iki baskısında da yanlış yazılmış sözcükler var: “anlıma”, “anlında”, “yalınız”, “yegana”. Yazım kuralına ters yazılmış olanlar da var: “girermi”, “dururmu”, “geçtinmi”, “yada”. Terazinin “tefesi” değil, “kefesi” olmalı.
‘Şiirdir Dünya”nın ilk basımı için “çakıntılar”la yetinen F. Demirağ, (çünkü T. Öncül 9-10 Haziran 1992 tarihli Yeni Düzen’deki köşesinde onun yeni çıkan bir şiir kitabını eleştirmişti) kitabın “ikinci basımı” için Kıbrıs’ta çıkan yazısında, “lirizmden de bir ölçüde payını alan” bu kitap için “Her şairin geçmişinde olan ve olması da belki gerekli bir kitap” tanımlamasını yapıyor. Çünkü artık “şairler tekkesi” haline döndürülen K. T. Sanatçı ve Yazarlar Birliği’nin yazmanı olan T. Öncül, F. Demirağ’ı Birliğin Başkanlığına getirmiştir. M. Gökçeoğlu’nun saltanatı ancak bir yıl sürebilmiştir. 31 Mayıs 1993 günkü Kıbrıs’ın sanat sayfasında, pazarladığı “şair ve sanatçılar”arasına aldığı (Tamer Öncül, “Kötü şiir” ve “Asi şiir”de bunun aksini savunsa da) Öncül’ün sanatsal görüşlerine yer veren F. Demirağ, iki gün sonra da yine aynı sayfada Öncül’ün “matbaa basımıyla çıkan” (aslında düz daktiloyla dizilmiş) şiir kitabı için şöyle yazmış:
“Şiirdir Dünya, bu kez ilk baskısının daha çok dost bir çevrede dolaşıma girmesinin aksine, daha geniş bir çevreye ulaşacak. Kitabın yeni baskısına yeni şiirler eklemiş T. Öncül. Herhalde estetik bağlamda bir dönemiyle hesaplaşması olarak alıyor Şiirdir Dünya’yı ve o defteri kapatmadan önce, ona ait olduğunu düşündüğü şiirleri de katıyor kitaba.” (Kıbrıs, 2 Haziran 1993)
Kitaba eklenen 4 şiirden en yeni tarihlisi Şubat (1993) olmasına rağmen, 1993 yılı başında çıkmış Pygmalion dergisinin ilk sayısında yer alan, Öncül’ün “Deniz Sevişmeleri” ve 2. sayısındaki “Gündüz düşleri” adlı “çakıştırma” ve “aşırtmalar”ı anımsatan son şiirlerinin “onun şiir çizgisinde önemli bir grafik sıçramasını haber veren ürünler” olduğunu yazıyor Demirağ.
26 Mart 1992 tarihli Yeni Düzen’de “Girne’ye doğru yol alırken, arabanın dikiz aynasında yavaş yavaş silinen Lefkoşa’yı seyredip şiir yazdığını” açıklamış bulunan Tamer Öncül, Fikret Demirağ gibi büyük bir şairden “bir tür onay” almış olduğundan, artık  onun gibi büyük konuşabilmektedir: “Dünya küçülmüştür (!) ama genelde Türk Şiiri ya da Kıbrıs Türk Şiirinden dünyada kaç kişinin (ya da) kaç şairin haberi var? Bunun tersi da söz konusu. Türk şairlerin dünyanın başka yerlerindeki kaç şairin şiirinden haberi var.”
F. Demirağ 12 Ocak 1990 tarihli Kıbrıs’ta ustası Cemal Süreya’nın ölümü üzerine kaleme aldığı bir yazıda şunları yazmamış mıydı: “Toplumumuzun şiirseverleri Cemal Süreya’nın şiirini ne ölçüde biliyorlar acaba? Hatta kaçı adını duymuş, merak ediyorum.”
Kendi bilgiçlik veya bilgisizliklerini genelleyen bu kişiler, kültürümüzü de “şiir üretimi”ne indirgemişler. Köşe başlarını tuttukları basın ve radyo-TV’de birbirlerini pazarlamayı sürdürsünler. T. Öncül şöyle diyor. “Sesim duyurur kendini -eğer varsa- Sağır Sultan’a...”


(Alternatif Yazın, Temmuz-Ağustos 1993, Sayı:2)

25 Ocak 2016 Pazartesi

FEMİNİST ŞAİRİMİZİN SHOW’LARI


Lefkoşa'nın her iki tarafındaki sanat çevrelerinin çok iyi tanı­dığı şair, sosyolog ve şen dul­larımızdan Neşe Yaşın, tek kişilik show’larıyla başarıdan başarıya koşmaya devam ediyor.
Özellikle son yıllarda ABD des­teğini aldıktan sonra uluslararası platforma da sıçrayan “çocuksu ruhlu" şairimiz, Temmuz 1993'de Lefkoşa'daki ABD Büyükelçiliğinin yeni binasının açılış töreninde oku­duğu “büyük söz” şiirindeki “şa­hane boynuzların olacak milliyetçi­lik / ihanet edeceğim sana / bütün düşmanlarla sevişip” dizeleri hâlâ daha Başpiskopos Hrisostomos ile Rum Temsilciler Meclisi Başkanı Galanos'un kulaklarında çınlamak­ta.
ABD biiyükelçiliği'nin denetlediği "Uyuşmazlıkların Çözümü” Gru­bunun Ağustos 1993’de Oxford'da düzenlediği önemli toplantıya da katılmayı başaran Neşe Yaşın, Eylül 1993’de Makedonya'ya kadar uza­nıp Struga Şiir Akşamları'nda ken­dini göstermişti. Ekim 1993'de Sa­lih Askeroğlu'nu askere gitmekten vazgeçiren barış savaşımcısı şairemiz, toplumumuza ilk defa anti-militarist bir kampanyayı aşılamaya çalışmış, ama fiyaskoyla sonuçlan­mıştı.
Cumhurbaşkanı R. Denktaş’a yazdığı "tarihi ve özel” mektup hâlâ daha konuşulmaktadır.
Çıkardığı bütün gürültüye rağ­men, sadece Neşeciğe daha fazla ün kazandırabilen bu girişim, onu uluslararası savaş karşıtı hareketin kahramanları arasına katmıştı.
Neşe Yaşın, 1994 yılında da “2. Akdeniz Ozanlar Toplantısı" ile 'Türk Edebiyatında Kadın Şairler Konferansına katılarak sanatsal çalışmalarını sürdürmüştür.
Laf aramızda, tüm bu ulus­lararası etkinliklerde Kıbrıs Türk şiirini neden yalnız ve sadece Neşe Yaşın temsil etti diye, öteki şairle­rimiz hep kafa yormuşlardır!.
2/94 sayılı “Cyprus Review” der­gisinde yayımlattığı ve Kıbrıs hari­tasını “penis"e benzettiği yazısıyla da bilim çevrelerinin dikkatini çek­miştir.
1995 yılının Mart'ında Küdüs'teki Uluslararası Şairler Festivalinde kendi kendini temsil eden Neşe Yaşın, bir Amerikan bursuyla ABD'de sürdürdüğü “mesleki temas­larından sonra, KRYK’de birkaç yıldan beri kesintisiz sürdürdüğü ve dakikası başına bir KL ödendiği “41. Oda” ve “Aynı gökyüzü altın­da” programlarına devam etmiş ve Rum kesimindeki dostlarıyla da yıllar önce kurduğu sıcak ilişkileri­ni korumuştur.
Bu cümleden olmak üzere, Rum tarafında yaşamayı tercih eden uzatmalı sevgilisi Niyazi Kızılyürek’in yardımlarıyla Lefkoşa Rum Belediyesi tarafından “Avrupa Kül­tür Ayı” çerçevesinde hazırlanan ve 10 KL'na satılan “Lefkoşa" kitabın­da, hattın öte yanındaki sevgilisine yazdığı şiirlerini yayımlatabilmiştir.
Eğitimci ve maaşlı, uyuşmazlık­ların çözümü uzmanı Fatma Azgın başkanlığındaki 5 kişilik Kıbrıslı Türk Kadınlar grubuyla Pekin’de yapılan BM Dünya Kadınlar Foru-mu'nda kadınlarımızı temsil ettik­ten sonra, adaya dönen Neşe Yaşın Hanım, “Lefkoşa” kitabının basına tanıtılması toplantısına gitmesi için öte tarafa geçiş iznini alamayınca, şikayetini KRYK'deki kendi pro­gramında dile getirmiş ve ilgili yer­lere ihtarlarını yapmıştır!
Görüldüğü gibi çok hareketli bir yaşam sürdürmekte olan Neşe Yaşın, son olarak Kasım ayı başın­da yine Kızılyürek'in organizas­yonuyla Alman Sosyal Demokrat Partisi'ne yakın Friedrich Ebert Vakfı’nın Brüksel’de düzenlediği “Kıbrıs ve Avrupa Birliği" konulu iki toplumlu seminerlere katılmış ve değerli fikirlerini katılımcılara arz etmiştir.
Neşe Yaşın’ın önümüzdeki aylar­da en aktif Kıbrıslı Türk aydın ve sanatçısı olarak hangi “iş”leri başaracağı merakla izlenecektir.

(Kıbrıslı dergisi, Aralık 1995, Sayı:5)
  

SİYASAL DEĞİNMELER


ABD’nin son Kıbrıs Büyükelçisi Richard Boucher, adadaki görevinin 12 Haziran’da sona ermesi öncesinde başta R. Denktaş ol­mak üzere Kıbrıslı Türk politikacıla­ra veda ziyaretlerinde bulundu. Denktaş, “Buradaki göreviniz süresince ba­zen biz, bazen de Rumlar, size sal­dırdık, ancak oyunun kuralı bu” şek­linde konuşup, Kıbrıs’ta politika oyu­nunun nasıl oynanmakta olduğu hak­kında ipuçları verirken, Türk kesi­mindeki siyasal yelpazenin en solunda ver alan YKP’nin yaym organı Yeni Çağ da şu değerlendirmede bulundu:
“Boucher, Marcel Wahba’dan sonra büyük bir kitlenin sevgisini kazanmış olarak siyasal partilere veda etti. Bo­ucher, iki toplumdan yüzlerce kişinin sorunların çözülmesiyle ilgili bilimsel metodlar hakkında eğitilmesine yardımcı olmuş ve iki toplum arasında temasların artırılmasına çalışmıştı... Rum tarafında da gerçekçi açıklamaları nedeniyle eleştiriye uğrayan Boucher, yine de görevini yerine ge­tirirken sevgi kazanmıştı.”
ABD Büyükelçisinin mesaisine hay­ran kalmış ve ne idiğü belli “bilimsel metodlar” hakkında eğitilmiş yüzlerce elit kişinin, nedense sıradan yurttaşların temas ettirilmesi konusunda herhangi bir çalışma yapmamaları ve buluşmalarının sonuçları hakkında sadece ABD Dışişleri Bakanlığı’nın haberdar etmeleri kamuoyunun dikkatinden kaçmıyor. İnşallah bir an önce Kıbrıs’a “Amerikan barışı”nı getirirler de haklarındaki şaibeler ortadan kalkar!
                                                           ***
Bir DP milletvekili Parti Meclisi toplantısında şöyle konuşmuş: “Kur­tuluş ordumuz TMT’yi EOKA’yla aynı kefeye koyup terörist diye nitelerse Cumhurbaşkanının tam tersine birleşik bir Kıbrıs’ı isterlerse, bunun hesabı tabii ki CTP’ye sorulacaktır.”
Bir kitaplık laf herhalde buna der­ler. Biz de Rauf Bey’in, toplumlararası görüşmelere başladığı 1968’den beri, birleşik bir Kıbrıs isteğiyle görüşme­ler yaptığını sanıyorduk. Yanılmışız!...
                                                           ***
Aynı DP Parti Meclisi toplantısında DP milletvekili Kenan Akın da “koalisyonun küçük ortağı CTP’nin ne istenirse yapacak bir konumda olduğunu ileri sürmüş.
Akın’ı gönülden kutlarız. Çünkü bu yerinde saptaması ile, CTP’nin daha birçok can alıcı konuyu neden “paran­teze alıp” iktidar koltuğunun altına attığını açıklamaktadır.
                                                           ***
CTP’nin 1992’de yapılan 12. kurul­tayında Özker Özgür’e karşı Genel Başkanlık için adaylığını koyan Fatma Azgın, o zamanlar “Özkerci” olan bu­günün CTP yöneticileri tarafından “Denktaş’ın adayı” olarak nitelendirilmişti. Aradan geçen süre içinde kendileri de Denktaşçı olmayı başa­ran bugünün CTP yöneticileri, Fatma Hanım’ı “Sağlık Bakanlığı Danışmanlığına getir­erek, belki de on­dan özür dilemek istemişlerdir.
Azgın, bir gazeteye verdiği demeçte, Genel Başkanlık sandalyesini bu yılın başında yapılan son kurultayla kaybeden Özgür’ü şöyle eleştirdi:
“20 yıl başkanlık yapan Özker Özgür, mi­ras olarak bugün şikayet ettiği bir CTP bıraktı. Bugünkü felaketten kur­tulmanın yolu, Özker Özgür’ün tekrar başkan olması ve CTP’nin hükümet­ten çekilmesi kadar basit olsa keşke... Sorunlarımızı aşmanın yolu, herşeyi yeniden ele alıp projelendirmekten geçer.. Sayın Özgür’ün CTP ve toplumu sivilleştirme-demokratikleştirme projesi varsa buyursun anlatsın, insanları ikna etsin. Ancak bu yolla tekrar başkan olabilir, CTP hükümetten de çekilebilir.”
Görüldüğü gibi, kelin merhemi ol­sa, kendi başına sürermiş. O nedenle. CTP’yi Amerikan planları doğrul­tusunda projelendirip, daha da “dü­men suyuna alma” ve çar-çur edilmiş sol oyları daha da pasifize etme söz konusu!
Özgür, “Şu anda istifam söz ko­nusu değil. Parti içinde kalıp hatayı düzeltmek gerekir” derken, 24 Haziran’da CTP’den istifa eden 212 CTP’linin sözcüsü Barış Burcu ise istifa mektubunda diğer şeyler yanında şöyle diyor:
“Politikayı kendi çıkar ve statülerinizin bir amacı haline getirdi­niz. Politik mücadeleye olan inançları sarstınız. Yönetiminiz ve dayandığınız çıkar şebekesi sayesinde CTP politik raydan çıkmıştır. Politika değil, öde­nekli siyasetçi ve siyasi kadrolar üre­ten yeni bir kimliğe bürün­müştür. CTP’nin bunca yıllık poli­tikaları ve ilkelerini besleyen un­surlar, CTP’den beslenmeyi bir yaşam mentalitesi edinenlere ye­nilmişlerdir. Yaşadığımız acı gerçek budur. Bu yüzden, solda yeni bir oluşuma ve/veya platfor­ma gerek vardır. Buna olanak tanımak ve tarihsel katkımızı koymak amacıyla partinizden istifa ediyoruz.. Egemenler, CTP’yi yeterince kullandıktan sonra sokağa atacaklardır. Yönetiminiz bu ömrü uzatmak için çırpınıp duruy­or. Oysa sizi kamuflaj için hükümete aldılar. Deşifre olmuş, soldaki inan­dırıcılığını yitirmiş CTP’yi buruşturup fırlatacaklardır.”
Bakalım Kıbrıs Türk solu, bu sorun da içinde, Kıbrıs Türklerinin içine sürüklendiği siyasal, ekonomik ve sosyal bunalımlardan bir çıkış yolu üretebilecek mi?

(Kıbrıslı dergisi,  Temmuz 1996, Sayı:12)


KÜLTÜREL SORUNLARIMIZIN ÇÖZÜM YOLU


Yazılı basınımıza bir göz atacak olur­sak, yayınlanmakta olan 7 günlük gazeteden 4’ünün birer siyasal parti or­ganı olduğunu, diğer 3’ünün de Kıbrıs Türk liderliğinin geleneksel poli­tikalarını yansıtmakta olduklarını görürüz. Haftalık ve aylık birer yayın organını dışarda tutacak olursak, gün­lük gazetelerimizin daha çok iktidar - muhalefet partilerinin kör döğüşünü yansıtmakta olduklarını saptarız. Res­mi haber ajansının haberleri, birkaç sütun yazarının  günlük tüketim için yazdıkları makaleler ve bazı magazin haberleriyle doldurulan gazetelerim­izde fikir yazıları ile kültürümüzün yer almaması büyük bir eksiklik oluşturmaktadır.
            40 yılı aşkın bir süredir başımıza örülen Kıbrıs sorununun çözümlenemeyişinin iç etkenlerinden biri de, Kıbrıs Türk toplumu olarak siyasal, ekonomik. sosyal ve kültürel geçmişimizi iyice araştırıp, yayınla­mamış olmamızdı. Geçmişte yapılan hatalar ve tutulan yanlış yollar, bugün bizi aşılması çok zor olan sayısız sorunlar karmaşası ile karşı karşıya bırakmıştır. Geç de olsa, bir yerlerden başlamak, sürdürülen çalışmalara güç katmak ve 21. yüzyıla yaklaşırken çağ­daş bir perspektif açmamız gerekmek­tedir.
Radyo ve TV yayınlarımız da gelişm­eye muhtaçtır. Özellikle son yıllarda kültürel yanı iyice zayıflayan program­lar, belirli kişilerin kendi kendilerini reklam etme aracı durumuna düşmüş ve programlar hep bu belli kişilerle yapılır olmuştur. Program sunucularının kullandığı dil, Türkiye’nin özel radyo ve TVlerinin etkisiyle bozulmuş ve her çeşit sululuk bu tür canlı yayınların kaçınlmaz bir unsuru haline gelmiştir. Yoğun etkisi altında kaldığımız Türkiye’nin basın ve yayın organları, yerli kültür üretiminin, önünde en büyük engeli oluşturmaktadır. Büyük mali ve teknik olanaklara sahip olan bu basın-yayın kuruluşlarının karşısın­da direnip, yaşamını belli bir düzeyin üzerinde tutmaya çalışan bizdeki kuru­luşlar, eşitsiz koşullar altında olduk­larından daima hep yenik düşmekte­dirler.
Siyasal bir partiye değil de, yerli mali kuruluşlara dayanarak, özgürce kültürel etkinliklerde bulunabilmek için daha çok yol alınması gerekmekte­dir. Gazetelerimizin kültür - sanat say­falarının başına çöreklenmiş olan belli isimler, sadece kendilerinin ve dar çevrelerinin ürünlerine yer vermekte, yeni imzaların duyurulmasına hiç de yardımcı olmamaktadırlar. Örneğin bir imza, üç günlük gazetenin sanat say­fasında yazı ve şiirlerini yayımlatabilirken, başka bir tanesi hiç birinde görüşlerini dile getirememektedir. Kıbrıs Türk Kültürünü, edebiyatını sadece şiire indirgeyen bazıları ise, başka bir birikimi olmadığı için hep şi­irden dem vurmakta ve öteki dalların gelişip yayılmasına engel olmaktadır.
Lefkoşa’daki belli bir çıkar grubunun organı haline dönüşmüş bu­lunan Kıbrıs Türk Sanatçı ve Yazarlar Birliği’nin KKTC Milli Eğitim ve Kültür Bakanlığı’nın oluşturmaya çalıştığı Kültür Sanat Danışma Kurulu’nu tekeli altına alma çalışmaları, konuyla ilgili çevrelerde büyük tepkilere yol açmış ve birçok örgüt ve bağımsız kişiler, Bakanlığın ayrımcı politikasını protesto etmişlerdir. 1996 yılında toplanacağı söylenen “Kültür Kurul­tayının da yine aynı çevrenin rejisinde yapılacağından kuşkulanılmaktadır.
Üniversitelerimizin Kıbrıs Türk kültürü konusunda da araştırmalar ya­pacak olan Merkezler oluşturmaya başlamaları olumlu gelişmelerdir. Ne yazık ki belli bir birikim üzerine kurul­ması gereken bu merkezler, konuya gerektiği önemi vermemekte ve daha çok siyasal yönlendirmelerin esiri ol­maktadırlar. Örneğin DAÜ’nün Kıbrıs Ansiklopedisi yayımlama projesi, konusunun uzmanı olan bir kişiye veya kurula değil de, eski bir politikacıya teslim edilmiştir. Seçim kaybetmiş milletvekili adayları yönetim kurulları­na getirilirken, Sanatçı ve Yazarlar Bir­liği Başkanlığı ile birlikte DAÜ Kıbrıs Araştırmaları Merkezi Başkanlığını yürütmekte olan İsmail Bozkurt, Pak­istan’a giderek, “Demokrasi ve Edebiy­at” konulu bildiriler sunmaktadır. An­siklopedi hazırlamakla ilgili herhangi bir birikimi olmayan kişiler, Danışma Kurulu’nda yemekli toplantılara katıl­maktadırlar.
Kıbrıs Türk Toplumu’nun geçmişteki siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel yapısıyla ilgili tek kaynak olan Kıbrıs Türk yazılı basınının gözden geçir­ilmemesi halinde, derme - çatma bil­gilerle hazırlanacak olan bir Ansiklope­di, gerçek işlevini göremeyecektir. O ne­denle. daha önce de uyardığımız gibi bir an önce bu kaynaklar taranarak ve gerekli bilgiler günümüze aktarıl­malıdır. Üniversitelerimiz gerçek bilim yuvaları olmak istiyorlarsa, önce geçmiş kültürümüze sahip çıkmalıdır­lar. Sanat ve kültür adamlarımız da, tek kişilik gösteriler yerine, toplum çıkarlarını gözeten, geniş kitlelere ulaş­mayı amaç edinen bilim emekçileri olmalıdırlar. Bozulan insan dokumuzun onarılması ancak bu yolla mümkündür.

(Kıbrıslı dergisi, Ocak 1996, Sayı::6)


SANAT BEZİRGÂNLARININ SON ÇIRPINIŞLARI


Kıbrıslı’nın 5. sayısında yer alan “Feminist şairimizin showları” başlıklı yazımız, geniş bir okuyucu çevresi tarafından ilgiyle karşıla­nırken “Neşeciği Sevenler Kulübü”nün üyeleri tarafından “düzeysiz” bu­lunmuş! Oysa ki, tepki gösterenler yazıda belirtilen 10’dan fazla show’a ilişkin herhangi bir görüş dile ge­tirmediler. Sadece “şen” ve “uzatmalı” sıfatları üzerinde durarak, yazının özünü ve vurgulamak istediği esas mesajı gözden uzak tutmaya çaba­ladılar.
Sözümona “çamur atma”larımıza karşı Neşeciğin “mağduriyeti”ni ka­nıtlama yarışına çıkanlar, onunla yakın “işbirliği” içinde olanlardı ve bu da bizi yadırgatmadı. N. Yaşın ve F. Demirağ’ın yakın dostu olan Faize Özdemirciler adlı şair bayan, İstan­bul’da Ersin Tatar’ı telefonla ara­yarak, neden bu yazının basılmasına izin verdiğini sormuş. Neşeciğin sınıf arkadaşı Sevgül Uludağ, Doğan Harman’a “Ya Ahmet An bu dergide yazı yazmayacak, ya ben” diye kurusıkı tehdit sallamaya yeltenmiş. Bir başkası, beş yıldan fazladır her hafta yazdığım siyaset yazılarıma 6. defa sansür uygulayın­ca, benim Yeni Çağ’dan uzaklaşmama yol açmış.
Ülkemizdeki kültür sanat çalış­malarını denetim ve tekelleri altına almaya çalışan sözümona “ilerici” bir kliğin eline geçen K.T. Sanatçı ve Yazarlar Birliği’nin Yönetim Kurulu da, yayımladığı bir açıklamada “med­yanın kişilik haklarına, düşünme ve yaratma özgürlüğüne (?)” yaptığı saldırılan dikkatle izlediği ve bu konudaki mağdurlara (sözkonusu yazımızda yaptığı show’ları teşhir et­tiğimiz Neşe Yaşın’a ve Henri Matisse’in “Oyuncu” adlı desenini çalıp Lefkoşa Belediye Tiyatrosu’nun “Bir şey yap Met” oyununun afişine ko­yan Yaşar Ersoya, A.An) desteğini belirttiğini” duyurdu.
Yaptığımız araştırmada, bu açıkla­manın aynı Birlik’ten M. Kansu’nun dükkanında Neşe Yaşm ve Fikret Demirağ’la birlikte yazıldığını ve Birlik’in demirbaş sekreteri Tamer Öncül’ün işyerinde çoğaltılıp, basına ve­rildiğini öğrendik. Açıklamanın Kıb­rıs, Yeni Düzen, ya da Halkın Sesi’nde basılmayıp, sadece 16 Ocak 1996 tarihli Ortam ve Vatan’da yer alması da bir başka ilginçliktir. Çünkü adı geçen ilk üç gazetenin sanat say­falarını yönetenler, kendilerini, kış­kırttıkları bu olayın dışında tutmayı yeğleyince, açıklamayı yayımlatmak diğer iki gazetedeki Neşe’nin hâmile­rine düştü.       
F. Demirağ’ın bu işe neden önayak olduğunu da öğrendik: Meğer, asker­lik görevi yapmamak için Lefkoşa’nm Rum kesiminde yaşamayı tercih eden Neşeciğin arkadaşı, onun şiirle­rini Rumca’ya çevirip kitap olarak basma hazırlıkları içindeymiş.
Görüldüğü gibi, yine toplumsal yarar değil de, kişisel çıkar ilişkileri ön planda tutulmuş. Rumca “Nea Epohi” dergisinin özel sayısının hazırlanışında ve Ledra Palas’taki “Şiir Gecesi”nde de yine aynı çevrelerin entrikalarını ortaya çıkarıp yayım­ladığımızda, aynı konuda eleştiriler yapmıştık: Hep belli bir çevrenin pazarlaması sözkonusuydu. Oysa bu tür etkinlikler dileyen herkese açık olmalıydı.
Yazımız nedeniyle bize, Neşe Hanım’ın dava açması için onu kışkır­tanları biz biliyoruz. Neşe buna yanaşmıyormuş, ama dava açarsa, yine sırf show amacıyla açabilirmiş! Keşke buna girişseler de, biz de şen günlerin canlı tanık­larıyla kullandığımız sıfatların yerindeliğini kanıtlayabilsek! Ama şimdilik sadece iki örnekle yetine­ceğiz.
Birincisi klinik bir olay olan şair bayanın “düşünme ve yaratma özgür­lüğünü kullanarak, şehitler için di­kilmiş anıtları “Fallus”a benzettiği ve Yeni Düzen’de yayımlattırdığı (12-14 Eylül 1986) “İçimizdeki ölüm anıt­ları” başlıklı yazılarıdır. Diğeri de Türkiyeli sosyalistlerin yayımladık­ları haftalık Söz dergisindeki kendi köşesinde “Kadın erkek savaşları” adı altında yazdığı şu satırlardır:
“Uzak bir şehirde sabaha doğru bir erkeği terketmiş, o uyurken kağıda bir mezar resmi çizip, mezar taşının üzerine ismini ve altına içli ayrılık sözlerini yazıp gizlice evden çıkmış, yeraltı trenlerinde ağla­yarak dolaşıp onu meraktan çılgına çevirmiştim.. Bu ilişkiyi bitirmeye kararlıydım. Bu kararlılık çok kısa sürdü ve onun beni bulabileceği bir yere gittim. Telefon çaldı. Bek­lediğim gibi oydu. Meraktan çıldır­mıştı. Kalbi sıkışmıştı. Yumuşak ve şefkatli konuşuyor; beni özel ak­şam yemeğine davet ediyordu... Ben yemeden içmeden kesilmiş, yataklara düşmüştüm. Kadın arka­daşımla kurduğumuz cephe beni rahatlatıyordu. Erkek kimliği ile il­gili bilimsel analizler yapıyor, onlara hak ettikleri dersi vermekten söz ediyorduk.
Ben akşam yemeğine gittim. Ka­dın arkadaşım bunu onaylamadı, ama anladı. Biz kadınlar böyleydik işte!
Uzun yıllar kadınlarla birlik olup, erkekleri çekiştirdiğimi itiraf et­meliyim. Bu arada düşmanla ‘işbir­liği’ yapmaktan da geri durma­yarak” (25 Kasım 1995)
KTSYB’nin açıklamasında “özgür kadın’la “serbest kadın”ı karıştıran bir anlayışa mensup olduğumdan söz ediliyor. Açıklamayı kaleme alan “özgür kadın”, önce özgür ile serbest arasındaki “ince ayrım”ı bize açık­lasın ki Türkçemizi geliştirebilelim! Bizim kullandığımız “şen dul” tanım­lamasının nereden kaynaklandığını yukarıda örnekledik.
Özgür kadın kimliğini dilimize doladığımız filan yok. Burada KTSBY’nin öne sürdüğü gibi basın ah­lakının hiçe sayıldığı bir durum da yok. Aksine toplum ahlakını hiçe sayanların teşhiri söz konusu. KTSYB, önce Neşeciğin ve benzerlerinin toplumda oluşturduğu bu imajı sorgulamalıdır.
N. Yaşın’ın akıl hocalığına soyunan F. Demirağ, 3 ve 6 Ocak (1996) tarihli Kıbrıs gazetelerindeki sayfasında yayım­ladığı yazılarında “edebiyat, sanat ve kültür yaşamımızda artık bilimsel eleştiri mekanizmasının oluşturul­ması ve çalıştırılması gerektiğini es­kiden beri savunduğunu” yazdı. Oysa kendinin bu konuda hiç de hazır ol­madığı geçmişte birçok defalar kanıt­lanmıştır.
Söz verdiği halde, kendisinin 40’dan fazla yazısını eleştiren 13 say­falık “Kıbrıs gazetesinin kültür sanat sayfası üzerine değinmeler”imi ve 11 sayfalık “Mehmet Yaşın’ın Antolojisin­deki ‘sunuş’ üzerine düşünceler” başlıklı çalışmamı yayımlamamıştır. O zaman bu mekanizma nasıl çalışa­cak?
Davranış ve bilgi yanlışlarınız eleş­tirildiğinde gocunup, konuları sap­tıracağınıza, dönünüz ve bir de ay­naya bakınız. Toplumun, ne oldu­ğunuzu bildiğini siz de göreceksiniz. Sizi gidi “sanat” bezirgânları...

NO COMMENT
(14 Ocak 1996 tarihli Cyprus Mail gazetesinden)

 “Her yıl yapılan Gazetecilerin Yılbaşı Balosu’na kaçınılmaz olarak medya tarafından önemli bir yer verilmektedir. Sıradan gazeteci­ler, kendi okuyucu veya seyircilerine gazetecilerin ne kadar önemli ol­dukları duygusunu vererek, adadaki herkesin bu baloya katıldığını an­latırlar. Ve doğrusu, büyük çaplı İş adamları veya siyasetçilerden hiçbiri bu baloya katılmamazlık etmezler.
6 Ocak Pazar günü yapılan bu yılkı dansta, Cumhurbaşkanı Kleridis ve Yannakis Matsis dışındaki bütün siyasal liderler, Marios Tokas’ın müthiş şarkısı “Benim yur­dum ikiye bölünmüş ortasından”ı okumak için sahneye çıktılar.
Olayın hepsi bu değil. Şarkının rahatsız edici sözleri, sözümona şair olan bir Kıbnslı Türk bayan tarafın­dan yazılmıştı ve ertesi gün bazı gazetelerde başlık atanlara cafcaflı sözler söyleme olanağını verdi.
Fileleftheros gazetesi, ön sayfasın­daki şarkı söyleyen parti liderlerini gösteren bir fotoğraf altındaki bir başlıkta şu saçmalığı yazdı: “Bir kitle halinde siyasal liderlik, sözleri Neşe Yaşın’a ait olan ‘Benim yurdum ikiye bölünmüş ortasından’ şarkısını söyledi ve gerçekten bir duygu seline yol açtı. Ertesi gün de Ulusal Konsey’de tek ve bölünmez egemenlikle ilgili kararlar oybir­liğiyle alındı.
Simerini gazetesi de olayı kendi ön sayfa başlığında liderlerin “pot kırması” olarak nitelendirdiği bu zavallılık üzerine şunları yazdı: “Bu şarkı, yurdumuzun hangi yarısını sevmemiz konusunda bize kurnaz bir ikilem sunmaktadır. Bunlardan biri işgal altındaki, ötekisi özgür bölgelerdir.
Ama Kıbrıs, işgale rağmen tek ve bölünmez bir bütündür ve hangi kısmını seveceğimize ilişkin bir seçme yapma konusundaki sahte bir ikilem, sadece Türklerin taksimci emellerini güçlendirir...”
Perspektif duygusunu yitiren gazete, iç sayfalarında da bu çılgın­lık hakkındaki yazı işleri müdü­rünün uzun bir yorum yazısına yer vermektedir.
Bir avuç yorgun ve duygusal siyaset adamı tarafından söylenen ve ana okullardaki kısa şiirler gibi ba­sit olan bu değersiz ve duygusal şar­kıya atfedilen siyasal önemi anla­mak için özel bir beyne sahip olmak gerekiyor.”
Yoruma gerek var mı?


(Kıbrıslı dergisi, Şubat 1996, Sayı:7)

BİR SÖZLÜK ÇALIŞMASI NASIL OLMAMALI?


12 Mart 1992 tarihli Ortam gazetesinin Sanat sayfasında yer alan değerli bir dostum Harid Fedai’nin yazısı şu cümle ile bitiyordu:
“Bu türden tartışmaların, eleştirilerin gündemimizden hiç eksilmemesi dileğiyle”.
Ne yazık ki bizde bilimsel tartışma ve eleştiri geleneği henüz gelişmemiş olup genelde eleştiriye karşı bir hoşgörüsüzlük vardır. 1986-87-88 yıllarında çeşitli yayın organlarında yayımlanan eleştiri yazılarıma ara vermemin bir nedeni de bu hoşgörüsüzlüktü. Mustafa Gökçeoğlu tarafından hazırlanan “Kıbrıs Türk Atasözleri ve Deyimleri Sözlüğü”nü okuduktan sonra, kitapla ilgili görüşlerimi ilk aktardığım kişi Harid Fedai oldu. Çünkü kitabın ön sayfalarında kitabı denetleyen kişi olarak onun adı yazılıydı.
Gökçeoğlu’nun “Tezler ve Sözler 1” başlıklı kitabı 1988 yılında yayımlandığında yazarı tarafından bana iletilmiş ve görüşlerim istenmişti. Karşılıklı bir konuşmamızda Gökçeoğlu’na söylediğim eleştiriler, onun tepkisine yol açmış ve hatta bir süre benimle konuşmamıştı. “Sözlük”le ilgili görüşlerimin kendisince nasıl karşılanacağını bilmiyorum, ama Harid Bey’in ısrarı üzerine kaleme sarılmak durumunda kaldım. Yapıcı eleştirilerimin anlayışla karşılanacağını ummak isterim.
İlk dikkatimi çeken, kitabın başlığı oldu. Kapak üzerinde “Kıbrıs Türk Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü” derken, iç sayfada doğru şekliyle “Kıbrıs Türk Atasözleri ve Deyimleri Sözlüğü” biçiminde yazılmış. Önsözde ise iki farklı biçimde yer alıyor.
Önsözde, yazarın böylesi bir çalışmayı ülkemizde ilk kez gerçekleştirmiş olduğu gibi bir izlenim verilmeye çalışılmış. Oysa ki Nisan 1969’da yayımlanan Mahmut İslamoğlu’nun “Kıbrıs Türk Folkloru” adlı kitabında (s.67-71) Kıbrıslı Türkler tarafından kullanılan atasözlerinden küçük bir demet yer almış. Oğuz M. Yorgancıoğlu’nun 1980 yılında bastırdığı “Kıbrıs Türk Folkloru” adlı zengin derlemesinde “Deyimler” (s.131-141) ve “Atasözleri” (s.141-146) alfabetik sıra gözetilerek yayımlanmıştır. Erdoğan Saraçoğlu’nun “Kıbrıs Ağzı” adlı kitabında da (1980), Atasözleri (s.44-57) verilmiştir.
Kitabın 1. sayfasında yer alan “Sözlüğün hazırlanmasının öteki etkenleri” başlıklı bölüm ise Hasan Eren’in Türk Dil Kurumu’na sunduğu bildiriyi küçümseyici bir nitelik taşımaktadır. Oysa ki burada Eren’in bildirisi de içinde, diğer Kıbrıslı Türklerin bu konuda yaptıkları yayınlar değerlendirilebilirdi, konu zaten “sözcükler” değildi.
Gökçeoğlu, kendisiyle yapılan bir söyleşide, Kıbrıs ağzı ile ilgili bir çalışma içinde olduğunu söyledi. Umarız bu çalışmasında, Türkiye’nin çeşitli üniversitelerinin Türk Dili ve Edebiyatı Bölümlerinde yine Kıbrıslı Türk öğrenciler tarafından hazırlanmış (benim saptamalarıma göre 1960-80 arası 15 tane) tez çalışmalarını da gözden geçirir ve “ilk” olma iddiasında bulunmaz. Tıpkı Eralp Adanır’ın kitabına yazdığı önsözde, bu kitabı ilk deneme kitabı olarak nitelemesi gibi.
Burada da geçmişte yayımlanan kitapları görmezlikten gelme sonucu yazar şunları yazabilmiştir:
“Ne yazık ki bir-iki tekil araştırma dışında adada konuşulan dil üzerinde yeterli araştırmalar yapılmamıştır. Bunun doğal sonucu olarak da Kıbrıs Atasözleri Sözlüğü, ne de Deyimler Sözlüğü hazırlanmamıştır.” (Tezler ve Sözler 1, s.35)
Sözlüğün düzenlenişinde yapılan en önemli hata, atasözleri ile deyimlerin ayrı ayrı değil de, karışık olarak düzenlenmesi ve alfabetik sıraya özen gösterilmemesidir. Böylelikle sözlüğün kullanılışlı olması engellenmiştir. Benzer atasözü ve deyimler için “Bak” diye atıfta bulunulurken, nereye bakılacağı yazılmamıştır. Nitekim Bekir Azgın, kitapla ilgili yazısında, bakıp bulamayınca sinirlenmiş ve şöyle yazmıştır:
“K harfindeki atasözleri ve deyimleri baştan sona, tam üç kez taradım, ama nerede olduğunu bir türlü körlenemedim.” (Yeni Düzen, 12 Eylül 1991)
Bu durumda Gökçeoğlu için “son yıllardaki araştırma ve yayınlarıyla Kıbrıs Türk folklorunun en ciddi araştırmacılarından biri konumuna geldi”ğini belirten Azgın’ın yargısını yukarıda değinilen diğer hususlar ışığında yeniden değerlendirmesi gerekmez mi?
M. Gökçeoğlu ise 12 Mart 1992 günü Ortam’da çıkan Neriman Cahit’le yaptığı söyleşisinde kendisini şöyle savunma gereğini duymuş:
“Bilgisayarla yapılması gereken bir işi, elli yıllık bir daktilo makinesiyle yapmaya çalıştım. Bunun sonucu sözlükte her harfi kendi içerisinde alfabetik sıraya koyamadım.”
Oysa ki yüzyıllardır sözlük hazırlayan bilim adamları, kart/fiş sistemiyle çalışmakta ve yeni bulgularını kolaylıkla listelerine ekleyerek, alfabetik sırayı korumakta, son şekliyle de dizgiye vermektedirler.
Kitapta bazı tekrarlar da vardır. Örneğin s.30’da “Andillayla bakmak, s.33’de Andilya koyup ardından bakmak, s.31’de “açık boğaz aç kalmaz, s.43’de tekrarlanıyor, bu kez Türkiye’deki Açık ağız, aç kalmaz, şekliyle birlikte verilerek, ilkinden farklı olan “yaşayan kişi geçim yolunu arayıp bulur” açıklaması yapılıyor. Biz bu deyimi “Aç boğaz, açık kalmaz” şekliyle de biliyoruz. Kaldı ki Türkiye’nin hangi yöresinde nasıl kullanıldığı ayrı bir konu. Yoksa Türkiye’de yayımlanan sözlükler taranarak, bizde kullanılanlara ulaşılmak kaygusuyla  mı hareket edilmiştir?
s.44’de yer alan “Adamın karnına karnına vurmuşlar da ah arkam dememiş” deyimi, eğer bir dizgi yanlışı yoksa, aslında “demiş” şeklinde kullanılmaktadır. Aksi takdirde karnına vurulan adam, niye arkasının ağrıdığını söylesin. s.41’de “ağzı dili yok” yazılmışken, s.48’de “Ağzı dili yok ya!” diye yeniden sıralanmış. Bunlar sadece bir harf altında toplananlardan ilk elden saptanabilen yanlışlar.
Düzenlenişteki bir başka büyük yanlış, Rumca sözlerle karışık olarak söylenmiş deyimlerin “Kıbrıs Türk Atasözleri ve Deyimleri Sözlüğü”ne alınmış olmasıdır. Bunlar kolaylıkla ayrı bir başlık altında toplanarak verilebilirdi. Kaldı ki eski nesillerin Türkçe yanında Rumcayı da kullanmaları, bu tür söyleyiş şekillerini getirmiş, ama Kıbrıs Türkçesinin bir kalıcı unsuru haline gelememiştir. Bizde Türkçe söylenmekte olan birçok Rum atasözünün varlığı da bilinmekteyken, böylesi bir çalışmada Rumca yayımlanmış çalışmaların da taranması gerekirdi.
            s.10’daki alıntı yetersizdir. Öte yandan s.58’de yer alan “Bok değil de dedem boku” deyimi için Bak. Bok değil de iskada, diye Rumcaya atıfta bulunulması (o da, yanlış açıklamasıyla s.59’da yer alıyor) yersiz bir değerlendirmedir. Angoni sahibi olmak (s.33), abofasi etmek (s.46), barabono etmek (s.51), bomilarga suratlı, bastarda, buroma doğmak (s.53) gibi sözcükler ise ancak Rumcadan Türkçeye hazırlanmış bir sözlükte yer alabilirdi. Şu sözcükler ise Türkçe Sözlük’te zaten yer alıyor: Beddua etmek (s.55), çılgına dönmek (s.78), Çıt kırıldım olmak (s.57), batağa saplanmak (s.65).
Kıbrıslı Türklerin atasözleri ve deyimleri arasında müstehçen olanların sayısının önemli bir miktara ulaştığı bilinmektedir. Gökçeoğlu’nun kitabına almadığı ve bizim derlemiş olduğumuz bazılarının burada başka şekillerde yazıldığını gördük. Hatta müstehçen olmayan deyimlere bile eklemeler yapıldığı haller var: “Ben derim bayram haftası, sen dersin yandı götünün tahtası (s.60), at binenin, kılıç kuşananın, yarak uçananın (?) (s.49). Bize göre müstehcen olan deyimler de ayrı bir başlık altında toplanabilirdi.
Yazının daha fazla uzamaması için burada sadace “d” harfine kadar olan ilk 78 sayfada ilk okuyuşta saptayabildiğim yanlışlıklara değindim. s.2 ile s.27 arasında yer alan bölümde dile getirilen birçok özel yargıya katılmadığımı belirtmek isterim: Karasakal deyimi 1974’den sonra değil, 1960’larda yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır. “Baronun köleleri gitti” deyimi herhalde yalnız yazarın köyünde kullanılmaktadır. (s.5) Kıbrıs Türklerinin kökü kökmeği genelde Güney Anadolu’dur (s.7) iddiası hiçbir dil örneği ile kitapta kanıtlanmamaktadır. “Saat beş gibi gelirim” deyimi yerleşmiş bir deyim değil, moda bir deyimdir. (s.7), “Yetmiş iki buçuk bin millet” deyiminde (s.8) yazarın bir matematik hatası vardır. “Azgan”ın karşılığını iki ciltlik Türkçe Sözlük’te bulamayan Gökçeoğlu, Bener Hakkı Hakeri’nin sözlüğüne baksaydı (s.5) Derleme Dergisi’nden alındığını görecekti (s.10), s.13’de “aşağıdaki sayacağım sayrılıkların günümüzde kökü kazınmıştır” deniyor. Oysa karın ağrısı, sancı, uyuz, kuduz, kolera, sıtma, körlük, delilik vd hep var ve Kıbrıs Türkü sayrılık değil, hastalık demektedir! “Adalının beğenisi,” “ada insanı”, “ada Türkleri” gibi söyleyişler ise bir zorlama ürünüymüş gibi geliyor.
“Çok sıkı çalışmıştım. Ödülü bekliyordum” diyen M. Gökçeoğlu’na (Yeni Düzen, 5 Mart 1992) yeni çalışmalarında daha fazla dikkat ve özen göstermesini diliyorum.

(Halk Bilimi dergisi, Lefkoşa, Sayı:26, Nisan-Haziran 1992)



İNTİHARLAR, KORUYUCU HEKİMLİK ÇALIŞMALARI İLE AZALTILABİLİR


Kıbrıslı’nın geçen sayısında “İnti­harların sebebi ne?” konulu ya­zılarımız büyük ilgi uyandırdı. Kanal T televizyonu da 11 Şubat 1999 ak­şamki yayınında, “Çapraz Ateş” programında aynı konuyu işledi. Dr. Doğan Harman, programa konuk ettiği psikolog, sosyolog, polis ve gaze­tecilerle, genelde intiharlar ve özelde ülkemizde bir ay içinde yaşanan üç askerin intihan olayını tartıştı.
Aşağıda konuyla ilgili, elde ettiği­miz bazı bilgiler yer almaktadır:
“Stockholm Karolinska Enstitü­sünde depresif hastalar üzerinde araştırmalar yapan Psikiyatrisi Marie Asberg, intihara teşebbüs edenlerin kanında, sinir sisteminin önemli me­tabolizma maddelerinden olan serotonin’in çok az düzeyde olduğunu orta­ya çıkarmıştır. 1970’li yıllardan beri­dir, intihar etme olasılığı bulunan ki­şilerin beyinlerindeki biyokimyasal süreçleri inceleyen New York’taki Al­bert Einstein Tıp Koleji psikiyatristlerinden Herman van Praag da, intihar tehlikesi altında olan kişilerde seroto­nin metabolizmasının bozuk olduğu­nun saptandığını ve bu maddenin “biyokimyasal bir marker” olarak araştırılabileceğini öne sürmüştü. Bi­lindiği gibi metabolizma atıklan, (ki serotonin de bunlardan birisidir) insanda uyku, iştah ve vücut sıcaklı­ğının düzenlenmesinde rol oynamak­tadır. Berlinli Psiko-farmakolog Bruno Müller-Oerlinghausen de, serotonin ile diğer sinir iletimine yarayan kimyasal maddeler arasındaki ilişkilerle ilgili bilinmeyen daha birçok mekaniz­manın bulunduğunu belirtmektedir. Amerikalı araştırmacı van Praag, sinir-serotonin sisteminin, depresyon ve agresyon ile ilişkisi bulunduğuna inanmaktadır.
Her 100 bin kişiden 40’ının inti­har etttiği Macaristan’dan sonra, 28 intiharla dünya İkincisi olan Finlandi­ya’da kışın havanın erken kararma­sıyla intihar olayları arasında herhan­gi bir ilişki bulunamadığı açıklanmıştır. Sorunlarını başkasına açmamakla bilinen Fin erkekleri arasında intihar, çok sık görülmektedir. Her 2 bin Fin erkeğinden 20 küsuru, intihar etmek­te olup, 15-24 yaş grubu için en yük­sek oran Finlandiya’ya aittir. Yapılan bütün araştırmalarda, yüksek intihar oranını açıklayabilecek herhangi bir ortak neden bulunamamıştır. Gerçi her vakada depresyon ve yaşamda yalnızlık söz konusudur, ama bu her normal insanda da söz konusu olabi­lir. Finlandiya Akıl Sağlığı Dairesi ta­rafından yürütülen bir araştırma pro­jesinin sonuçlarına göre, intihar edenlerin % 50’sinde, ailesi veya ar­kadaştan ile normal kişisel ilişkinin olmadığı ve iletişimde zorluklar bu­lunduğu saptanmıştır. İntiharların, Finlandiya’nın tarihsel süreç içerisin­deki gelişmesine paralel olarak artış gösterdiği kaydedilmiştir. 1990’lı yılla­rın ekonomik gerileme döneminde Finlilerin moral değerlerini yeniden gözden geçirerek, birbirleri için daha çok zaman ayırmaları beklenmektey­di.
1980’li yılların sonunda. Yeni Ze­landa’daki gençler arasında artan in­tihar olaylarını önlemek üzere faaliye­te geçen Sağlık Bakanlığı. “İntihar Riski ve Önlenmesi” konulu bir araştırma gerçekleştirmişti. Ergenlik döneminde fizik ve duygusal etkinli­ğin artması, duyguların değişkenliği ve davranışlann aşınlığı yüzünden in­tihara yönelmenin anormal olmadığı­na dikkat çeken uzmanlar, ergenlik dönemindeki yaşanan işsizlik sorunu ve ekonomik sıkıntılann önemli birer etken olduğunu belirttiler.
Ulusal Gençlik Konseyi ile Halk Sağlığı Vakfı da, gençler için düzenle­dikleri eğitici programlarla stress’i yenmenin yollannı öğreterek, ruhsal danışmanlık hizmetlerinin artırılmasını sağladılar.
1986 yılında İtalyan Silahlı Kuv­vetlerin üçte ikisini sağlayan zorunlu askerlik hizmetlerinde görülen yaygın intihar olaylarını araştıran Savunma Bakanlığı yetkilileri, kışlalardaki ya­şam biçimini iyileştirip, psikolojik da­nışma hizmetlerini artırmışlardı. Bazı  subayların genç askerlere karşı işken­ceye varan kötü davranışlarda bulunmaları üzerine, bazı genç askerler olayı basına yansıtmış ve kışlalardaki kötü davranış ve kötü sağlık koşulları kamuoyunun bilgisine getirilmişti. Askeri yetkililer, ülkedeki 500 kışla­dan çoğunda sağlık koşullarının uy­gunsuz olduğunu kabul ederek, 5.5 milyon dolarlık bir iyileştirme kam­panyası başlatmış ve istihdam edilen psikoloji uzmanlarının, askerler ara­sında görülen depresyon vakalannın tedavi ve araştırılmasında yardımcı olmaları sağlanmıştı.
Kıbrıs’ın Rum kesimindeki inti­har olayları, 1987 yılında 19’a ulaştığı zaman bir araştırma yapan psikiyat­risi Takis Endokas, intihar eden Kıbrıslı Rum gençlerin çevreleriyle ileti­şim zorluğu çektiklerini ortaya çıkar­mıştı. Kıbrıslıların rahat ve açık in­sanlar oldukları, kosmopolitan bir ya­pıda oldukları izlenimi vermelerine karşın, aslında utangaç, duygularını bastıran ve sırlarını kimseyle paylaş­mayan bir karaktere sahip olduklarını öne süren Dr.Evdokas, Kıbnslıların uzun süre sömürge yönetimi ve askeri çatışma ortamında yaşamış olmala­rından ötürü, bundan etkilendiklerini ve 1974’dan bu yana intihar olaylarının %90 arttığını saptamış bulunu­yor.
Kıbns’ın Türk kesiminde ise, sağ­lıklı istatistikler tutulmadığından, in­tihar bir yana, sağlık-hastalık alanın­da herhangi bilimsel bir araştırma da­hi yapılmamakta ve koruyucu hekim­lik ihmal edilmektedir. Bu nedenle de, örneğin intihar olaylarının sosyal, ekonomik ve psikolojik nedenleri hak­kında bir fikir sahibi olamamaktayız.
Toplumumuzun sağlık ve hastalık haritasının bir an önce, bilimsel veri­lerle ortaya çıkarılması gerekmekte­dir. Sağlık Bakanlığı’nı acilen göreve çağırıyoruz.”

(imzasız olarak, Kıbrıslı dergisi, Mart 1999, Sayı:43)