22 Mart 2016 Salı

HASTANE DÖKÜLÜYOR (MUŞ) !


22 Mart 1996 tarihli KIBRIS Gazetesi’nin manşetin­de okuduğumuz ve Tıp-İş Başkanı Dr. Erol Şeherlioğlu’nun verdiği bilgi ve belgelere göre, Lefkoşa Dr. Burhan Nalbantoğlu Devlet Hastanesi’nin durumu içler acısıy­mış, devlet para vermiyor, personel ve tıbbi araç açığı had safhada, cihazlar sürekli arızalı, çalışan huzursuz ve kalite düşükmüş. Önce KIBRIS Gazetesi’ne teşekkür ederiz. Bu konuda gereken önemi verip, üzerine gittiği için. Daha sonra Tıp-İş Başkanı’na, bir meslektaşı ola­rak sormak istiyoruz: “Daha önceleri neredeydiniz?”
İlginçtir, ne zaman bu ülkenin Sağlık Bakanlığı, yıl­lardır yılan hikâyesi gibi uzayıp giden sağlıksız sağlık sistemimize bir düzenleme getirme çabasıyla harekete geçse, bu sistemsizliğin sorumlularından biri olan kamu görevlisi hekimler ve onların sendikası kazan kaldırır, grev yapar, ortalığı birbirine katar. Bu eylemlerinde “bir yer”lerden de destek bulmaları ayrı bir konu. Zaten sis­temsizliği ilke kabul edenlerin, düzene girmesi olanak­sız gibi.
Tıp-İş’in gerçekleştirdiği üç büyük grevin geçmişine baktığımız zaman, hepsinin öncesinde de Sağlık Bakan­lığı’nın yeni bir düzenleme getirme çabası içinde oldu­ğunu görürüz. Bunların dışında, hastanenin eksiklikle­rinin giderilmesi ve sağlık sisteminin çağdaş bir düzeye ulaştırılması için herhangi bir grev yapıldığını ne duy­duk, ne de basında bu konuda şikâyetleri içeren mek­tupların yayımlandığına tanık olduk! Sorun hep çıkar­lara halel gelmemesinden kaynaklanıyor.
            1976’da sağlık hizmetlerinde “tam gün” çalışma yasa­sı yürürlüğe girip, 1960’lardan kalan hem içerde, hem dışarda usulsüzlüğüne son vermek istendiğinde yine greve gidilmişti. Daha sonra dışarıda klinik çalıştırıl­madığına ilişkin gazete ilânları ardından, %40 ek tahsisat alma başlatılmıştı. Yasalara aykırı olarak yine dev­lette 9-12 arası çalışıp, geriye kalan zamanı kendi özel kliniklerinde geçirmeye başlayan kamu görevlisi he­kimlere karşı, haklarını aramak isteyen sadece özel ke­simde çalışan meslektaşlarımız, Serbest Çalışan He­kimler Birliği’ni 1978’de oluşturarak, önlemler alınma­sını talep ettiler. Ama Sağlık Bakanlığı’na söz dinletemediler.
1984’de yeniden örgütlenen Serbest Çalışan Hekimler Birliği’nin Başkanı olan Dr. Erbilen, tesadü­fen Sağlık Bakanı olup, yasaları uygulamak isteyince, bu defa 1986 yılı sonundaki Tıp-İş’in 9 günlük grevi sahnelendi, yine kazan kaldırıldı. Hastanelerdeki düzensizlikler yine gazetelerde politika yapma, çıkarları sürdürme aracı olarak kullanıldı.
            SHB’nin kurulduğu günden beri savunmakta olduğu "Sosyal Sigortalı hastaların özel kesimden de hizmet alabilmesi” ilkesini ha­yata geçirmeye çalışan zamanın UBP hükümeti, geri adım atmak zorunda bırakıldı. Yeni bir sağlık yasasının çıkarılacağına ilişkin protokoller imzalanmış olmasına karşın, hiçbir şey somutlaşamadı.
1993 yılının ilk ayla­rında, bu kez de Dr. Hasipoğlu’nun UBP Sağlık Bakanı olması ile ilerletilmeye çalışılan sigortalıların özel kesimden de hizmet alabilmesi ilkesi, karşısında yine TIP-İŞ’in grev eylemlerini buldu. Bu defa da hastane­lerde çalışan ve düşük ücret alan sağlık personelinin durumu ön plana çıkartılmış ve esas mesele örtbas edil­meye çalışılmıştı (Bak. 16/3/1993 tarihli Kıbrıs’taki ya­zımız). O günlerde hastanelerin içler acısı durumuyla il­gili olarak gazetelere belge verme, ya da hastanelerin döküldüğünden söz etme yoktu. Zaten esas istenen, si­gortalı hastaların sadece özel kesimdeki hekimlerde de­ğil, meslektaşlarımızın yasadışı özel kliniklerinde de muayene edilebilmesinin sağlanmasıydı!
Bunun üzeri­ne “bir taktik” olarak ilk aşamada eczanelerden yararlanma başlatıldı. Ama serbest çalışan hekimlerin mağ­dur durumları yine devam etti. Günlerce bir hasta bile göremeyen serbest çalışan hekimlerin bir kısmı ülkeyi terkederken, bir kısmı da başka iş alanlarına kaymaya başladı. Vergi Dairelerinde kazanmadıkları gelirin ver­gisini ve sosyal sigorta primini ödemeye zorlandılar. Hem de 10 yıllık tıp eğitiminden sonra geçimlerini yete­rince sağlayamayıp, herhangi bir gelecek güvencesi al­tında olmadan. Öte yandan ise bir yolunu bulup kapağı devlete atmış olan kamu hekimleri, hem devletten % 40 ek tahsisath maaş almayı açık kliniklerine rağmen sür­dürdüler, hem de devlet hastanesinin olanaklarını ken­di özel hastalan için tepe tepe kullanmayı sürdürdüler. Serbest çalışan meslektaşlarının bir kısmının sefaleti pahasına, dökülen sağlık sisteminden paylanna düşeni kopardılar. Hastanelerdeki rezilliklerle ilgili ne bir de­meç verdiler, ne de grev yaptılar.
Şimdi ise CTP’li Sağlık Bakanı Avukat H. Celâl, so­runları yaratan ve sürdüren aynı arı kovanına elini so­karak, sağlık sistemimize yasal bir düzenleme getirme çabası içinde görünüyor. Yeni yasaların çıkıp çıkamaya­cağı bizce yine tartışmalıdır. Ama en azından klinik şef­lerine gönderdiği mektuplarda, onlardan dışarıdaki özel kliniklerini kapatmalarını istemiş bulunuyor. Bu du­rum karşısında, sıranın kendilerine de gelebileceğinden endişelenen diğer kamu görevlisi hekimler, TIP-İŞ ara­cılığıyla, yıllardır akıllarına gelmeyen ve bu konuda ne kamuoyu oluşturmuş, ne de grev yapmış olanlar “cesur açıklamalar”da bulunarak, bakanlığı kendi silahıyla vurma oyununa yatmış görünüyor.
            “Şifa bulmak için geldiği hastanede uzun kuyruklar­da beklerken daha çok hasta olan vatandaşlar, bazen de bakınacağı doktoru bulamıyor, ya da sıra kartlarının tü­kenmesinden dolayı muayene olmadan boynu bükük evinin yolunu tutuyor”muş! Ya da ”Hasta olunca da kendi imkanları ile özel kliniklerin kapısını çalıyor”muş!
Serbest çalışan hekimlerin kliniklerinde göre­medikleri bu hastalar, sakın TIP-İŞ üyesi kamu hekim­lerin dışarıdaki özel kliniklerinde para karşılığında mu­ayene ve tedavi görüyor olmasınlar. Çünkü biz sadece serbest çalışan hekimler olarak bu hastaları kendi kli­niklerimizde göremiyoruz. Deyim yerinde ise sinek avlı­yoruz!
Evet, sistemin aksaklıklarından sadece kamu görevli­si hekimler sorumlu değildir. Dürüst olarak çalışmakta olan kamu görevlisi hekimleri de bu eleştirilerin dışın­da tutmak istiyorum. Tabii ki yılların ihmali ile henüz kadrolaşamamış olan ve bilimsel yöntemlerle uzun va­deli planlar yapamayan Sağlık Bakanlığı, en başta gelen sorumludur. Ama biraz daha gerçekçi olalım ve çuvaldı­zı önce hekimler olarak kendimize batıralım! Şeffaf ola­lım, ama her zaman ve her konuda. Sadece kendi nasırımıza bastıkları zaman değil!

(“Dr. Ahmet Cavit” imzasıyla, Kıbrıs gazetesi, 31 Mart 1996)



SAĞLIKSIZ SAĞLIK ORTAMIMIZ SÜRÜYOR


Anımsanacağı gibi 1994 yılı ba­şında DP-CTP koalisyon hükü­meti göreve başladıktan birkaç ay sonra, CTP’li Sağlık Bakanı Ergin A. İlktaç, yıllardır çıktı-çıkacak denen “Sağlık Hizmetleri Yasa Tasarısı”nm hazır olduğunu açıklamış ve Devlet Bakanı Başbakan Yardımcısı Özker Özgür’e sunmuştu. Özgür, tasarıyı kısa sürede hazır­lamaları nedeniyle Bakanlık yetkililerini ve katkısı bulunanları kutlamış ve yaptığı ko­nuşmada “sağlık hizmetlerinde sistemsizli­ğin sistem olarak kabul edilmesi nedeniyle geçmişte büyük sorunlar yaşandığını” belir­terek, yasanın çıkmasıyla bu olumsuzluğun giderileceğini vurgulamıştı.
Sağlık Bakanı İlktaç ise, tasarının önemli bir yasal boşluğu dolduracağını vurgulayarak,  full-time esası­na dayanan tasarıda etkin ve verimli bir sağ­lık hizmeti için sağlık çalışanlarının çalışma şartları ve haklarının düzenlendiğini, tasarı­nın yasalaşması ile sağlık hizmetlerindeki belirsizlik ve sistemsizliğin ortadan kalkaca­ğını açıklamıştı. (Kıbrıs, 29/4/94)
Başbakan Hakkı Atun’un bu konudaki değerlendirmesi de şöyleydi:
“Konu son derecede ciddi ve önemlidir. Hükümetimiz bu konuda süratle adım atacaktır... Verimli, etkili ve huzurlu bir sağlık hizmeti için gereken süratle yapılacak ve yerel seçimlerden sonra yasa ivedilikle Meclise gönderilecektir.” (Ortam, 14/6/94).
Seçimler yapılıp 1994 yılı sonuna gelindi­ğinde, ortada somut herhangi bir şey yine yoktu ve Başbakan Atun şöyle konuşmak­taydı:
“Sağlık hizmetlerinde verimlilik artırı­lacak, personelin tayin-terfileri süratlendiri­lecek, personel sıkıntısı aşılacak, hizmetler­de arzulanan düzeyde disiplin sağlanacak­tır!”
Atun, hastanelerde idari sorunlar bulun­duğunu, doktorların mesai saatlerine uymaları dahil birçok konuda çalışmalar yapılması gerektiğine parmak basıyor, ama çözüm or­tada görünmüyordu. (Kıbrıs, 5/11/94)
Sadece özel kesimde çalışan hekimlerin mağduriyetini getiren, kamu görevlisi hekimlerin hem kamuda, hem özel kesimde çalış­maları sorununa DP-CTP hükümetinin de bir çözüm getiremeyeceği ortaya çıkmış bulu­nuyor. Devlet olanaklarının bazı nüfuzlu hekim kesimine peşkeş çekilmesinin önüne henüz set çekilmiş değildir. “Maliyet hesabı”na göre çalışacak bir sağlık sisteminin uygulamaya konacağına ilişkin herhangi bir gelişme yoktur. Sosyal sigortalı hastalara sağlık hizmeti veren tek kurum olarak devlet hastaneleri, sudan ucuz muayene ve tedavi ücreti almayı sürdürmekte, kuyrukta muaye­ne olamayanlar öğleden sonra kamu görevli­si hekimin dışarıdaki kliniğine kanalize edil­mektedir.
“Sağlıkta yeni uygulama: Memura sağlık paralı” diye basına yansıtılan projenin 1994 yılı sonlanna doğru hayata geçirileceği Sağ­lık Bakanı İlktaç tarafından açıklanmış ol­masına rağmen, 1995 yılının ortasına yak­laşırken, konu ne tartışmaya açılmış, ne de gerekli planlama yapılmıştır. Bu projeye göre, bugüne kadar sağlık hizmetlerinden ücretsiz yararlanan yaklaşık 13 bin kamu görevlisinden de, sigortalı çalışanlarda ol­duğu gibi, bu hizmetler karşılığında %20’sinin kişi tarafından ödenmesi, geriye kalanının da çalışanlardan kesilecek prim fonundan ödenmesi öngörülmekteydi. (Kıbrıs, 1/7/95)
Rum kesimindeki kamu görevlilerinin sendikası olan PASİDİ’nin red ettiği paralı sağlık hizmetine, Kıbrıs Türk memur sendikalarının nasıl bir tepki göstereceği, genel sağlık sigortası içinde bunun nasıl bir yer al­ması gerektiği konuları hep tartışılmalı ve topluma yararlı sonuçlar üretilmelidir.
Sadece kamu görevlisi hekimlerin maaş düzenlemesini öngören ve genel sağlık sisteminin nasıl olmasına yönelik kapsamlı bir yapı getirmeyen “Sağlık Hizmetleri Yasası”nın bile hâlâ daha geçirilemediği bir başı bozukluk içinde, bir de sosyal sigor­talıların reçetelerini özel eczanelerde yaptır­maları uygulamasının nasıl yürüdüğüne bakalım:
Uygulamanın başladığı 7 Haziran 1994’ten itibaren, özel kesimde çalışan hekimler tarafından sosyal sigortalılar için yazılan reçete sayısı ve bunların tutarı 26 Ocak 1995 günü yapılan Sosyal Sigortalar Dairesi’nin ilgili toplantısında şöyle açıklan­mıştır:

Haziran 1994              160 reçete                    45 milyon TL
Temmuz 1994              381 reçete                  120 milyon TL
Ağustos 1994               543 reçete                  182 milyon TL
Eylül 1994                   806 reçete                  273 milyon TL
Ekim 1994                   879 reçete                  275 milyon TL
Kasım 1994                1033 reçete                 357 milyon TL
Aralık 1994                1307 reçete                 424 milyon TL
________________________________________________
Toplam:                      5109 reçete              1.676 milyon TL

Görüldüğü gibi sosyal sigortalılar, zaman­la bu uygulamadan haberdar olmuş ve giderek artan sayıda reçetelerini özel kesim­deki eczanelerde yaptırmışlardır. Fakat yine de 27 bin aktif sigortalıdan, ancak 1300 tanesinin bu hakkını kullandığı ortaya çık­mıştır (bazıları birkaç reçete yaptırmıştır). Öte yandan sözü edilen süre sonunda, yani Aralık 1994’te, sosyal sigortalıların sadece sağlık primi olarak yatırdıkları para mik­tarının 9 milyar 181 milyon TL’ye ulaştığını öğrenebildik. Bu durumda, geriye kalan ve sağlık amaçlı olarak toplanmış olan 7.5 mil­yarlık paranın hangi kalemlere harcandığı, ya da başka fonlara aktarılıp aktarılmadığı konusunda herhangi bir bilgi elde edemedik.
Çok korkulan istismar konusunda ise saptanabilenler şunlar: Bazı hekimler bir tek yatılı hasta için 15-16 kalem ilaç yazarak, bütün klinik gereksinmesini bu yoldan kar­şılama yoluna tevessül edebilmiştir. Özellik­le Gazimağusa bölgesinde fazla ilaç yazıldığı saptanmıştır: Reçete başına 420 bin TL düşen Gazimağusa’ya karşılık, Lefkoşa’da reçete başına 290 bin TL’lik ilaç düşmüştür. Sosyal sigorta emeklilerine, ki insan en çok ilaca bu dönemde ihtiyaç duyabilir, bu hak tanınmadığından, bazı sigortalıların, ken­dileri adına babalarının ilaçlarını yazdırarak alma yoluna gittikleri de saptanmıştır. Sadece hastalık oranı düşük olan genç ve orta yaş grubuna tanınan reçete yaptırma hakkının, yaşlılar için de tanınması halinde istismarların engellenebileceği düşünülmek­tedir.
Öte yandan Sosyal Sigortalar Dairesi, 1994 yılı içinde, 152 milyarı devletten olmak üzere 593 milyar TL'yi aşan prim tahsilatı yaptığını açıklamıştır. (Kıbrıs, 7/2/95). Sözün kısası, sosyal sigortalı hastalar, bolluk içinde yokluk yaşamakta ve plansız, programsız çalışan Sosyal Sigortalar Dairesi ve Sağlık Bakanlığı’nın yönetim beceriksizliği yüzünden, haklarını layıkıyla kullanamamaktadırlar. Burada tabii ki en büyük sorumluluk, çalışanların örgütlerinde ve bu hakları elde etmek için yeterli bir kavga vermemelerindedir. Birçok sosyal sigortalının da haklarından bihaber olduğu bilinmektedir ve kendilerine herhangi bir bildirim yapılmamıştır.
            Kamu kesiminde çalışan hekimlerin sendikası olan Tıp-İş, hem içeride, hem de dışarıdaki muayenehane ve kliniklerinde çalışan üyelerine ek gelir sağlamakta olan bugünkü çarpık düzenin yerine, halk yararına yeni bir sistemin gelmemesi için grev yapma dahil elinden geleni ardına koymazken, serbest çalışan hekimlerin üçte birinin örgütlendiği Birlik ise, Başkanının CTP yöneticisi olması nedeniyle pasif davranmakta ve aynı partiye mensup olan ne Sağlık Bakanını, ne de Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanını eleştirmeye yanaşmamaktadır. Bir yıla yakın bir süredir, sadece birkaç defa toplantıya çağrılan SÇHB Yönetim Kurulu çalışamaz haldedir. Oysa 1994 Haziran’ında Sosyal Sigortalar eczanelere açıldığı zaman, Sosyal Güvenlik Bakanı Özkan Murat, 3 ay sonra da serbest çalışan hekimlere açılacağı sözünü vermişti. Sosyal Sigortalar Dairesi’'al Sigortalar Dairesi› Haziran›nin sadece devletten değil, özel kesimden de sağlık hizmeti satın alması için yıllar önce SÇHB tarafından başlatılmış olan mücadele, Birlik Başkanı›nın işleri kapalı kapılar ardında partili bakan arkadaşlarıyla tek başına, ya da partili hekimlerle birlikte yürütmeye çalışması nedeniyle sonuç alıcı olmamıştır. Öte yandan, K.T.Tabipler Birliği’nin konuyla ilgili görüş ve uyarılarına kulak tıkama geleneğini sürdüren CTP’li Sağlık ve Sosyal Güvenlik Bakanları, UBP’nin 18 yıl sürdürdüğü “Biz yaparız, olur” zihniyetinin devamcısı olmuşlardır. Sözün kısası, sağlıksız sağlık ortamımızda hamam ve taslar aynı, yalnız tellaklar değişmiştir...


(“Dr. Ahmet Cavit-Çocuk Doktoru” imzasıyla, Kıbrıs gazetesi, 5 Mart 1995) 

TIP-İŞ’İN BAĞNAZ GÖRÜŞÜNE YANITIMDIR


            12 Ocak 1985 günkü Halkın Sesi gazetesinde “Tıp-İş Bakanlar Kurulundan geçirilen karara dikkat çekti” başlığı ile bir haber yayımlandı. Kamuoyunu demeç ve bildiri bombardımanına tutarak, kamu görevlisi hekimlerin yasadışı özel kliniklerinde haksız kazanç sağlamalarını “demokratik bir hak”mış gibi göstermeye yeltenen Tıp-İş yöneticilerinin son zamanlarda hırçınlaştıklarına tanık olmaktayız.
Söz konusu Bakanlar Kurulu kararında, Türkiye Cumhuriyeti dışında herhangi bir ülkede kazanılmış tıbbi uzmanlık belgesinin, yurdumuzda da geçerli olması kabul edilirken, 1976 yılından beri korunan Kıbrıs Türk Tabipler Birliği Yasasındaki 32 (1) ile 32 (3) maddeler arasındaki çelişki de giderilmiş oluyor.
Son 5 yıl içinde, özellikle Federal Almanya’da tıbbi uzmanlık kazanıp da geri dönen hekim arkadaşlara karşı kullanılmak istenen yasadaki bu çelişkili maddelerle ilgili olarak, Başsavcılık da 17 Ekim 1984’de görüş belirtmiş ve bu çelişkinin düzeltilmesi için Sağlık Bakanlığı’nın dikkatini çekmişti.
Hekim arkadaşlar hatırlayacaklardır. K.T.Tabipler Birliği, konu ile ilgili olarak 16 Temmuz 1983 günü olağanüstü bir kongre toplamıştı. Kongre’nin olağanüstü toplanarak bu çelişkiyi düzeltmesi için 71 hekim arkadaş imza vermişken, yine Tıp-İş yöneticilerinin baskı ve tehditleri sonucu 25 meşlektaşımız imzasını geri çekmişti. Olağanüstü Kongre için gerekli olan 70 üyenin imzası yerine, ancak 27 üyenin imzası ile gerçekleştirilen toplantıda, konu ayrıntılarıyla tartışılmıştı. Hepsi de Tıp-İş üyesi olan 14 hekim, yasadaki çelişkinin öylece kalmasını (!), 2 hekim ise Türkiyeli öğretim üyelerinden oluşacak bir değerlendirme jürisinin oluşturulmasını isterken, 11 hekim de TC dışında kazanılmış tıbbi uzmanlıkların bizde de aynen tanınmasını istemişti.
Aradan geçen süre içinde, gerek K.T.Tabipler Birliği, gerekse Sağlık Bakanlığı yetkilileri, TC dışında tıbbi uzmanlık kazanmış meslektaşlarımıza hem meslek izni, hem de çalışma izni sağlayarak, klinik ve muayenehane çalıştırmalarını onaylamışlardır.
Durum böyle iken, Tıp-İş yöneticileri, son “tam-gün” uygulaması kararı ardından başlattıkları kazan kaldırma ve yasaların üzerine çıkma harekâtı çerçevesinde, TC dışında tıbbi uzmanlık kazanmış meslektaşlarımıza karşı bir karalama kampanyasını yeniden canlandırmışlardır. Tıp-İş’e yakın olan UBP milletvekillerinden Dr. Yüksel Tüccaroğlu da, Sağlık Bakanlığı’nın bütçesi Meclis’te görüşülürken, KTTB yasasının 32 (1) ile 32 (3) maddeleri arasındaki çelişkiyi kullanarak, F.Almanya’da tıbbi uzmanlık kazanmış arkadaşlarımızı suçlamaya yeltenmiştir. Oysa ki yasanın 32 (3) maddesi “bir tabip veya diş tabibi, yabancı bir ülkede iktisap etmiş olduğu ve belgelerle saptanan mesleki unvan veya sıffatlarını kullanmaya hak kazanır ve bu sıffat ve unvanlarla tanınır” demekte ve icra-ı meslek hakkı da aynı yasanın 29. maddesinde sınırsız olarak tanınmaktadır. F.Almanya’da uzmanlık eğitimi görmüş 12 meslektaşımız, Dr. Tüccaroğlu’na hitaben kaleme alıp imzaladıkları bir açık mektupta, ona gerekli yanıtı vermiş bulunmaktadırlar.
Tıp-İş yöneticilerinin “çok acilmiş gibi” deyimi ile küçümsemeye çalıştıkları konunun geçmişi bu şekildedir. Kaldı ki, bağımsız-bağlantısız-egemen olduğunu iddia eden hiçbir devlet, ülkesine dönen uzmanlarının belgelerini başka bir ülkenin Bakanlığına onaylatmak durumunda değildir ve olmamalıdır da. Hekimlik dışındaki mühendis, mimar, muhasip, idareci vb dallarda kazanılmış diğer diploma ve uzmanlık belgelerinin de onaylatılmadığı gibi. Kaldı ki “anavatan ve milliyetçilik” edebiyatına soyunup bilimsel düzeyi uluslararası çapta onay görüp tercih edilen belgeler hakkında kuşku uyandırmak, ne meslek ahlâkıyla, ne de bilimin evrenselliğiyle bağdaşmamaktadır. Bilimsel düzey kıyaslamasına girilirse, kimin yaya kalacağı belli olmayabilir.
“KKTC Sağlık Servislerine bağlı olarak çalışan hastahanelerin tümünde aynı idari düzenin sağlanması, Türkiye Cumhuriyeti’nin Kıbrıs’ta asistan yetiştirme yetkisini bugünkü ilmi düzeyiyle hiçbir doktora veremeyeceğini çok açık bir şekilde bildirmesi üzerine” Genel Kadro (Değişiklik) Yasa Önerisi hazırlayıp, Kurucu Meclis’e sunan Tıp-İş yöneticileri değil miydi?
Tıp-İş yöneticilerini daha ciddi olmaya davet ediyorum.

(“Dr. Ahmet Cavit” imzasıyla, Halkın Sesi gazetesi, 19 Ocak 1986) 


KTTB’NİN 27 EKİM 1984’DE YAPILAN GENEL KURULUNDA YAPTIĞIM KONUŞMA


Değerli Arkadaşlar,
            Kıbrıs Türk Tabipler Birliği Yönetim Kurulu’nun geçtiğimiz iki yıllık dönem içindeki faaliyetlerine, 4 Mayıs 1976 tarihli örgüt yasasının 24. maddesinde belirtilen görevleri açısından göz atmazdan önce, size, 14 Eylül 1984 tarihli Frankfurter Allgemeine gazetesinden bir haberi aktarma istiyorum. Haber şöyle:
            “Hamburg Şehir Yönetim Meclisi’nde alınan bir kararla Şehir Tabip Odası Yasası’na bir madde eklenerek, hekimlerin tedavi esnasında yaptıkları hataların Tabip Odası’na bildirilmesi zorunluluğu getirildi. Meslektaşının hatasını bildirmek zorunda olan hekimlerin başvuruları, Tabip Odası’nca değerlendirilerek, gereği yerine getirilecektir. Karar, 1963 ile 1981 yılları arasında yaklaşık 37 bin ameliyat yapan bir ortopedi profesörüne karşı, 123 hastanın tazminat davası açmış bulunması üzerine alınmıştır.”
            Gerçi ülkemizde ne Meclis, ne de Tabipler Birliği etkin bir şekilde çalışmamaktadır, ama böylesi maddelerin eklenmesi bir yana, en azından var olan KTTB yasasının tam anlamıyla uygulanmasını istemek, örgüt üyesi hekimlerin en doğal hakkı olsa gerek. Zaten çağdaş hekimliğin ahlâk kuralları, görev ve sorumlulukları, bizleri belli kurallara saygılı olarak çalışmaya zorlamaktadır.
            Konumuza bu açıdan bakacak olursak, KTTB’nin Kıbrıs Türk hekimliği için önüne konan görevleri yerine getirdiğini söylemek çok güçtür. Yasasının 24. maddesinde belirtilen Yönetim Kurulu görevlerine bir bakalım:
“Madde 24/1: KTTB’nin kütüğünü, kütük yönetmenliğine göre hazırlamak.”
Böyle bir kütük yönetmenliğinin var olup olmadığını bilmiyorum. Ama Serbest Çalışan Hekimler Birliği adına geçen Mart ayında Tabipler Birliği’nden elde ettiğimiz kayıt defterinde, örgütün kesin üye sayısını açık olarak göremedik. Hayatta olmayan hekimlerden tutun, ülkeyi çoktan terketmiş olan meslektaşlara kadar birçok kişinin adı, bu listede yer alıyordu. Kimin nerede çalıştığı, uzmanlık dalı veya tam adresi konusunda bu defterden kesin bir bilgi elde etmek imkansızdı. Bizim saptamalarımıza göre, Mart 1984’de KTTB’nde kayıtlı kamu sektöründen 103 hekim, 15 diş tabibi ile özel sektörden 72 hekim, 60 diş tabibi, yani toplam 250 üye vardı. Bugünkü kesin üyelik durumu hakkında, aidatları toplamış bulunan Yönetim Kurulu bilgi verirse memnun oluruz.
       “Madde 24/4: Üyeler arasında doğacak anlaşmazlıkları gidermek, çözümlenmeyen anlaşmazlıklar ile deontolojiye ve meslek haysiyetine uymayan davranışların soruşturmasını tamamlamak ve hazırlanan dosyaları Onur Kurulu’na vermek.”
Bu görevin yerine getirilmesinde de Yönetim Kurulu’nun çok pasif kaldığı gözlemlenmiştir. Geçen Genel Kurul’da 36’ya karşı, 48 oyla kabul edilen “Part-time uygulaması” yönündeki kararın hayata geçirilmesi için Tıp-İş aracılığı ile Meclis’e bir yasa tasarısı sunulurken, yine aynı genel kurulda oybirliği ile alınan “Sağlık Hizmetlerinin Sosyalizasyonu için Mücadele” kararı doğrultusunda ne yazık ki hiçbir çalışma yapılmamıştır. Dahası, özel kesimde çalışan hekimlerin mesleki ve ekonomik çıkarlarını zedeleyen ve ayrıntıları ile burada eleştirmek istemediğimiz uygulamalar sürdürülerek, onlara yasal kılıflar geçirilmeye çalışılmıştır.
“Madde 24/5: “Üyelerin bilgilerini artırmak için mesleki organizasyonlar yapmak.”
Özellikle bu madde 1976 yılından beri hayata geçirilemediği için, yine geçen genel kurulda bilgi artırıcı seminerlerin düzenlenmesi kararı alınmıştı. Aradan geçen 2 yıl içinde bu konuda da hiçbir şey ortaya konamamıştır. Serbest Çalışan Hekimlere daima üvey evlat muamelesi yapmış olan Sağlık Bakanlığı yetkilileri ise, büyük bir gürültü ile ilan ettikleri “Kanser Yılı” nedeniyle çağırdıkları öğretim üyelerine devlet hastahanesinde ve mesai saatleri içerisinde 3-5 konferans verdirerek, görevlerini yerine getirdiklerini sanmışlardır. 1984 yılının sonuna yaklaşırken, “Kanser Yılı”nda yapılan çalışmaların dökümü ve toplumumuz açısından konuya bilimsel yaklaşım içinde olması gereken Tabipler Birliği’nin ne yaptığını sormak, herhalde her üyenin görevi olmalıdır.
“Madde 24/7: Muayenehane ve özel sağlık kurumları çalışmalarını standardize etmek için yasalara uygun bir yönetmelik hazırlamak ve buralarda yapılan çalışmaların yönetmeliğe uygunluğunu denetlemek.”
Böyle bir yönetmelik, 8 yıldır yapılmamış ve sadece Sağlık Bakanlığı’nın 1933 yılından kalma “Özel Hastahane, Klinik ve Doğumevleri Nizamnamesi” uygulanmıştır. Bir işgüzarlık eseri olarak, muayenehaneler de dahil olmak üzere bütün kliniklere gönderilen 28 Şubat 1984 tarihli ve Sağlık Bakanlığı’nın imzasını taşıyan mektup, meslektaşlar arasında huzursuzluk yaratmıştır. İnsan sağlığı açısından tehlike arzeden ve söz konusu Yasa’ya uygun olarak çalıştırılmayan kliniklerin yapılacak teftişler sonucu, 1 Nisan 1984 tarihinden itibaren yasal işleme tabi tutularak kapatma yoluna gidileceği bildirilen mektubun hangi sonuçlara vardığı ise bilgimiz dışındadır. Şu kadarını belirtelim ki, bazı arkadaşların yasalara uygun olarak düzenlenen kliniklerinin resmi kaydının, belli çevreler tarafından engellenmesi halen sürdürülmektedir.
“Madde 24/8: Halk sağlığı ve hekimlik mesleği alanlarında araştırmalar yapmak.”
KTTB’nin ana görevi olarak görmek istediğimiz bu madde, ne yazık ki gözardı edilmektedir. Çeşitli ihtisas komisyonları oluşturarak, ülkemizde gerek halk sağlığı, gerekse hekimlik sorunlarına ilişkin araştırmalar yapmak, çıkış yolları göstermek ve ortak çözümleri uygulamakla, Tabipler Birliği’nin hem saygınlığı artacak, hem de sahip olması gereken bilimsel düzeyi kanıtlanacaktır. Dileğimiz, hiç olmazsa gelecek dönemlerde sınırlı da olsa bu konuda bazı çalışmalara başlanmasıdır.
Madde 24/11: “Sinema, Radyo, hizmetliler veya sair yazılı ve sözlü araçlarla reklam yapılmasını önlemek.”
Yönetim Kurulu’nun bu görevini, yasanın 39. maddesi ile birlikte değerlendirmeliyiz. Orada şöyle denmektedir:
“1. Hiçbir tabip veya diş tabibi, icra-i tababet ettiğine dair basın veya başka herhangi bir yolla reklam yapamaz, Ancak (a) Muayenehanesinin veya kliniğinin dışına KTTB’nin tüzükle saptayacağı biçim ve büyüklükte ismini, mesleğini ve tıbbi niteliklerini ve varsa ihtisas dalını içeren bir tabela koyabilir.”
Ne yazık ki, burada öngörülen tüzük de henüz yapılmamıştır. Ticari şirket tabelalarının boyutlarına ulaşan tabelalar halen kullanılmaktadır. (b) bendinde belirtilen muayenehane veya kliniğin adres değiştirmesi veya (c) (d) bendlerinde belirtilen yeni muayenehane veya kliniğin açıldığını bildiren ilanlar yanında, ki bunların da KTTB tüzüklerine uygun olmaları gerekmektedir, bir de, uzun bir süredir özellikle doğum ilanları aracılığı ile yapılan reklamlar vardır. Bu konuda açık bir ticari reklam söz konusudur. Özel hekimler bir yana, ne yazık ki yasaya karşın, kamu görevi dışında özel kliniği olmadığını gazetede duyuran hekimlere, yine aynı gazetenin bir başka sütununda özel kliniğinde yaptırdığı bir doğum için teşekkür ilanı çıkabilmektedir. Oysa yasa bu konuda çok açıktır. Gereken yapılmamaktadır.
“Madde 39/2: Bu maddenin birinci fıkrasında belirtilenler saklı kalmak koşuluyla bir tabip veya diş tabibi dolaylı veya dolaysız olarak hasta sağlamak için veya mesleki avantajını artırmak için reklam yapamaz, diğer meslektaşları için zararlı olan veya dikkati çeken ilan veya yayın yaptıramaz veya hasta sağlamak için hiçbir şekilde aracı veya simsar kullanamaz veya istihdam edemez veya bu işleri yapanlarla işbirliği yapamaz veya onlar tarafından çalıştırılamaz.”
Yasanın gereklerini yerine getirmek, Tabipler Birliği’nin asli görevlerinden biridir ve bu konuda kesin bir karar alınması için genel kurulun bir kez daha dikkatini çekmek isterim.
            “Madde 24/12: Gerek muayenehane, özel klinik veya polikliniklerde, gerekse ek görev yapmak sureti ile meslek icra eden tabip ve diş tabiplerinin tedavi ücretlerinin en az ve en çok miktarlarını gösteren tarifeler düzenlemek.”
Burada sözü edilen tedavi ücretleri çoğu yerde pazarlık şeklinde yürütülmekte ve ticarete dökülmektedir. Ancak vizite ücretleri konusunda son 2 yılda bazı kararlar alınmıştır. Geçen yıl 21 Ocak 1983 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan uzman, pratisyen ve diş hekimi ücretleri, bu yıl ancak 6 Mart 1984 tarihinde açıklanmıştır. Tabanı 500 TL gibi çok düşük bir miktarda tutularak, Türk-Sen Sağlık Fonu’nun vizitesine yasal kılıf geçirilmiştir. Tavan olan 2,000 TL ise, her zaman olduğu gibi vizite artışını ilk önce yapan bazı özel klinik sahibi kamu görevlilerince zaten uygulanmakta idi.
“Madde 24/13: Olağan Genel Kurul toplantıları ile Olağanüstü Genel Kurul toplantılarının yapılması için gerekli işlemleri yapmak”
  Geçtiğimiz dönemde 16 Temmuz 1983 tarihinde “TC dışında kazanılan tabiblik ve uzmanlık unvanlarının tanınması” konusunda bir olağanüstü kongre düzenlenmiştir. Toplantı için önce 71 kişi imza vermişken, daha sonra 25 kişi imzasını geri çekmiştir. 26 kişinin katıldığı oylamada 14 kişi yasanın olduğu gibi kalmasını savunurken, 11 kişi de TC dışında kazanılmış diploma ve uzmanlıkların bizde de kabul edilmesini istemiştir. Yasanın 32. maddesinin 1. ve 3. fıkraları arasında var olan çelişki, Başsavcılık tarafından da kabul edilmiş olmasına rağmen, yasayı bu çelişik şekli ile geçirten çıkar çevreleri, hiç bir yasal dayanağı olmayan ısrarlarını günümüze kadar sürdürmüşlerdir. Ama sanırım Başsavcılığın verdiği son kararla, bu husus en erken bir zamanda düzeltilecektir. Çünkü bağımsızlık iddiasında olan hiçbir devletin herhangi bir kuruluşu, yasal tasarruflarını başka bir devlete onaylattırmak durumunda değildir ve olmamalıdır. Kaldı ki aynı yasal statüde olan Kıbrıs Türk Mühendis ve Mimarlar Odası  da bu konuda üyeleri arasında mezuniyet ve uzmanlık yapılan ülkelere göre bir ayrım yapmamaktadır.
Geçen genel kurulda kabul edilen kararlar arasında yer alan Sosyal Sigorta Kurumu’nun özel hekimlere açılması ve özel hekim raporlarının kabulü konularında Dr. Hami arkadaşımız size bilgi verecektir. Bu nedenle bu konulara değinilmemiştir.
Sözlerime son verirken, yeni seçilecek Başkan ve Yönetim Kurulu üyelerine yeni dönem içinde KTTB’ni Kıbrıs Türk hekimliğine saygınlık kazandırabilecek bir yapıya kavuşturmalarını diler, hekimliği, insan sağlığını sömürerek, ticari bir kazanç aracı haline getiren herkesi genel kurul önünde şahsen açıkça kınadığımı bildiririm. Dinlediğiniz için teşekkürler.”



19 Mart 2016 Cumartesi

DEVLET HASTANELERİNİ KAPATMAK DAHA EKONOMİK OLMAZ MI?


Kıbrıs gazetesinin 3 Eylül 1997 tarihli manşetinde, “Türkiye, Londra ve üçüncü ülkelere 7 yılda 5 bin 909 hasta gönderdik, trilyona yakın harcama yaptık: Tedaviye 903 milyar” denmekteydi. Haberin altında ise, Sağlık ve Çevre Bakanlığı Müsteşarı Ahmet Alper’in “doktorlarınıza güvenin” çağrısı var, ama gazeteniz muhabirinin sorduğu şu can alıcı soruya yanıt verememiş: “Hastanelerimize ve doktorlarımıza toplumda büyük bir güven bunalımı var. Bu nasıl aşılabilir?”
İşte esas sorun burada yatıyor. Geçenlerde annem rahatsız oldu. Acil servise götürdük. Nöbetçi hekim, evde oturarak nöbet tuttuğu için, hastanede değildi. Taşkınköy’den hastaneye gelmesi bir buçuk saat aldı! Hastamız ise pratisyen hakimin bilgisine terk edilmiş halde bekletildi. Muayene sonrası hastaneye yatırılan hasta, orada üç hafta kadar kaldı. Ama girişteki şikayetleri, çıktığında da sürüyordu. Bu süre içinde her bir kafadan bir teşhis kondu. Sözün kısası hastaneye yatırılan hastalar Allah’a emanet. İyileşirse iyileşir, iyileşmezse ölür. Hatta dahası, bazı hekimler “hastanız zaten yaşlı, ölüme kendinizi alıştırmanız gerek” diyecek kadar basitleşebiliyor.
Devlet hastanelerindeki doktorların nöbetlerini evden yürütmeleri uygulamasına bir an önce son verilmelidir. Dünyanın hiç bir yerinde böyle “on call” maskaralığı görülmemiştir. Hastanede her zaman ve mutlaka, önemli dallardan uzman bir hekim bulunur.
Hastamız, için konsültasyon talep edilen doktorlardan bir tanesi. “Pazar günü tatilimi bırakıp gelip, hastanızı muayene ettim” diyerek, güya hastamız için özel bir kolaylık yapmış gibi konuşmuştu. Oysa bir hekim “on call”da ise ve çağrılıp muayene yapıyorsa, bunu bizim hatırımız için yapmıyor, bunu görevi gereği ve “on call” ödeneği karşılığı yapmak durumunda ve zorunda. Ama devlet hastanelerindeki doktorların büyük bir çoğunluğu, saat 9-12 arası çalışıp, günün diğer saatlerinde kendi özel muayenehane ve kliniklerinde para karşılığı hasta baktıkları için, kayıt dışı ekonominin önemli bir bölümünü oluşturmaktadırlar. Devlet yetkilileri ise yıllardır buna göz yumarak, Kamu Görevlileri Yasası’na göre suç işlemektedirler.
Nöbetini hastanede kalıp tutan az sayıda hekimden biri olan bir tanesi, başka bir kamu hekimi meslektaşı tarafından “biz hastaneyi yetersiz, dışarıyı da tercih edilmesi gereken bir yer yapmak için çaba gösterirken, sen tersini yapmaya mı çalışıyorsun?” diye azarlandığından şikayet ediyordu. Ama üzüm üzüme bakarak kararırmış, sonunda onun da dışarıda muayenehane açtığını duyduk.
Son Hipokrat Şirketi skandalında da görüldüğü gibi, DAÜ’nün neden devletten değil de. çoğunluğunu kamu görevlisi doktor ve yakınlarının oluşturduğu özel bir şirketten sağlık hizmeti satın alma yoluna itildiği de böylece anlaşılmış olur. Neymiş, kamu görevlisi bir hekim şirketin yöneticiliğini pir aşkına milyarlık bedava yapıyormuş!.. Dahası özel bir TV’ye çıkıp, bunları Sağlık Bakanının yanında ahkam keserek savunabiliyor! Lefkoşa’daki LÖMER skandalına ise bakalım Bakanlık ne zaman el atacak?
Aklı fikri dışarıda bakacağı hastalarda olan kamu görevlisi hekim, hastanede yatan hastalarıyla ne kadar ilgilenebilir, ona nasıl güven verebilir? Tatil günlerinde ise, herşey telefonla idare edilmeye çalışılıyor. Hasta yakınlarına hastanın durumu ile ilgili tatmin edici ve yeterli açıklamalar yapılmıyor. Hasta hakları denen birşeyden doktorlarımız galiba haberdar değil.
Hastanedeki hemşire ve hastabakıcıların hastaya ilgisi ve bakımı ayrı bir dert. Yatak çarşaflarının değiştirilmesi, hastanın günlük temizliği ve benzeri konularda verilen hizmet hiç de tatmin edici değil. Odalardaki hamamböcekleri ile mücadele etmek, hasta yakınlarının boyun borcu. Çünkü gerekli, önlemler alınmazsa, hastanızın üzerinde dolaşan böceklcri uzaklaştırmak için nöbet beklemeniz gerek! Eleman azlığından şikayet eden hastane yetkilileri, acaba bunun giderilmesi için neden grev dahil direniş yollarını aramıyorlar? Yoksa hastane grevi, yalnız doktorların özel kliniklerinin kapatılması gündeme geldiği zaman mı başvurulan bir yöntemdir?
      Sağlık Bakanlığı eğer bugün %30-40 kapasite kullanımı ile çalışan Devlet Hastanelerini düzene koyamayacaksa, buraları bir an önce kapatıp, bütün hastalarımızı ülke dışına göndersin, herhalde daha akıllıca bir iş yapmış olur. Çünkü o zaman, başta, günün büyük bir kısmını özel kliniklerinde geçiren devlet hekimleri olmak üzere, diğer kamu sağlık personeline (zaten onlar karın tokluğuna çalışıyor), har vurup harman savrulan ilaç ve tıbbi malzemeye ödenen milyarlarca lira devlet hazinesine kalacak ve belki de daha kârlı çıkacağız.


(“Ş. Erdal-Lefkoşa” imzasıyla, Kıbrıs gazetesi, 7 Eylül 1997)

KIBRIS GAZETESİ’NİN “SÖZ BİZİM” KÖŞESİNE MEKTUP


Ben Serbest Çalışan Hekimler Birliği’nin Genel Sekreteriyim. Ama aşağıda dile getireceğim görüşlerin kendi kişisel görüşlerim olduğunu ve Bir­liğimizin bu konuda alınmış kesin resmi bir görüşü olmadığı için yal­nız beni bağladığını da ayrıca yazınızda belirtmenizi rica ederim.
Sosyal Sigortalıların, Devlet Sağlık Hizmetleri yanında Serbest Ça­lışan hekimlerden de sağlık hizmeti alabilmeleri, Birliğimizin yıllardır savunduğu bir görüş olup, son genel seçimlerden sonra hükümeti oluşturan UBP Kabinesinin de programına girmiş, Sağlık Bakanının bu konuda çeşitli sözleri olmuştur. Son olarak gazetenizin 15 Şubat 1993 tarihli sayısında Bakan Hasipoğlu, “Çalışma ve Sağlık Bakanlığı’na bağlı Sosyal Sigortalar Dairesi, önümüzdeki Mart ayında “özel hekimle­re’’açılıyor” şeklinde konuşarak, kamuoyuna kesin bir tarih de vermiştir. Bu çerçevede SSK Binasında yetkililerle Birliğimiz arasında 19 Ocak 1993 günü yapılan “Sözleşme taslağı”na ilişkin ilk görüşme ardından Serbest Çalışan Hekimler olarak bizim bu konudaki taleplerimiz iletil­miş ve bilahare 8 Şubat 1993 günü Sağlık ve Çalışma Bakanı ile yapı­lan görüşmede, uygulamada çıkabilecek aksaklıkları ve diğer ilgili sorunları görüşüp, SSK Yönetim Kurulu’na görüş bildirecek olan ve SSKya özel kesimden hizmet verecek olan Hekimler, Eczacılar, Laboratuvarcılar ve diğer ilgililerden oluşacak bir Danışma Kurulu oluşturulması talebimiz kabul edilmiştir. K.T.Tabibler Birliği çatısı altında yapı­lan ve Birliğimizin de katıldığı değerlendirme toplantılarında, Birli­ğimizin Sözleşme metnine “bu sözleşme sadece özel çalışan hekimlerle yapılır, kamuda çalışıp da, dışarıda özel klinik çalıştıranları kapsa­maz” şeklinde bir ibarenin kaydedilmesi doğrultusunda bir talep getirdiği ve bunun Bakanlık Yetkililerince kabul edildiği ve bizim bu konu­da kesin tutum içinde olduğumuz belirtildiği zaman, Tıp-İş temsilcisi meslektaşımız bu tutuma karşı olduklarını belirtti . Çıkacak Şağlık Yasasında “part-time çalışacak hekimler için”de dışarıda  SSK hastalarına bakma yetkisinin ve sözleşme yapılması hakkının verilmesini talep ettiklerini söyleyen temsilci, bu yapılmadığı takdirde greve gideceklerini bizlere açıkça söyledi. Nitekim bir süre sonra sağlık hizmetlerinde greve gidildiğini gördük. Burada özellikle vurgulamak istediğim bir husus vardır: KTAMS üyesi 600 sağlık çalışanı gerçekten haklı isteklerle öne çıkmaktadırlar. Tıp-İş’in taleplerinin bir kısmı haklı görüle­bilir. Ama 9 Mart 1993 günkü (bugün) gazetenizde yayımlanmış olan talep paketinde de görülecegi gibi, grevin ardında yatan ana gerekçe SSK’lı hastalara dışarıda da bakma talebi geri planda tutul­muştur. Eğer hekim seçme özgürlüğünden söz ediliyorsa, hastalar (SSK üyesi hastalar), Devlet sağlık kuruluşlarında bu Tıp-İş üyesi arkadaşlara muayene olabilirler. Zaten Bakanlık onların bu muayeneleri için bu meslektaşlarımız için bir döner sermaye ödeneği vermeyi düşünmekte olduğunu Birliğimize iletmiştir. Eski ve yeni pakette yer alan “part- time çalışma seçeneği verilmesi” talebi, yukarıda sözü edilen SSK’lı hastaya dışarıda bakabilme isteğinin gerçekleştirilmesine yöneliktir. Ne yazık ki dün akşamki Tıp Haftası açılış etkinliğinde yine Tıp-İş yetkililerinden öğrendiğimize göre, yapılan ön anlaşma gereği Bakan­lık gerileyerek, SSK’nın özel kesime açılması projesini bilinmez bir tarihe ertelemiş ve Tıp-İş’in diğer taleplerinin yerine getirilmesi için bir komisyonun kurulacağı doğrultusunda karara varılmıştır.
Özetle belirtmek gerekirse, çeşitli sosyal ve ekonomik sorunlar içinde özel klinik ve muayenehane çalıştırmakta olan serbest çalışan hekimlerin, yıllar geçtikçe azalan hasta sayısı ve düşen aylık gelirlerini artırma yönünde bir adım olan, SSK’lı hastaların özel kesimde de mua­yene ve tedavi olabilmeleri konusu Tıp-İş’in engellemesi ile bilin­meyen bir tarihe ertelenmiştir. Onlar 5.3 milyon TL aylık maaşı az bulup, çeşit çeşit ek tahsisat talep ederken, biz serbest çalışan hekimlerin bir kesimi, ayda 2 milyon TL (20 hasta) geliri zor elde edebilmek­tedir. Gelirimizin üzerinde SSK primi yatırmak durumunda iken, Vergi Dairesi ile cebelleşiyoruz. Kamuda çalışan hekimlerin yıllardır yasadışı olarak özel klinik ve muayenehane çalıştırmalarına göz yuman yetki­liler, bize üvey evlat muamelesi yapmaktan ne zaman vaz geçecek? Bu yasadışı ve haksız uygulamalara son verilmesini yıllardır talep eden Serbest Çalışan Hekimler Birliği, yetkililerin duyarsızlığı yüzünden sürekli olarak mağdur olmakta ve meslektaşlarımız, 10 yıllık eğitimle­rini bir tarafa bırakarak başka mesleklere yönelmekte veya adayı terke zorlanmaktadırlar. Ülkemizde 1960’lı yıllarda az hekim olması nedeniyle başlatılan kamu hekiminin dışarıda da klinik açması konusu, aradan 30 yıldan fazla bir süre geçmiş olmasına rağmen ne yazık ki kangren halini sürdürmekte ve hekimlerin büyük ölçüde prestij kaybına da neden olmakta­dır. Eli yüzü düzgün bir Sağlık Çalışanları Yasası’nın vakit geçirilmeden çıkarılması bizim de dileğimizdir. 100’den fazla serbest çalışan uzman hekim ve 80 kadar serbest çalışan diş hekimi, bu ülkede Sağlık Bakanlı­ğının sadece kamu hekimlerinin değil, serbest çalışan hekimlerin de Bakanı olduğunu göz ardı edilmemesini yıllardır yetkililere söylemektedir.
Ne yazık ki yine, bizim mesleki ve ekonomik çıkarlarımız ayaklar altına alınmıştır. Dünyanın hiçbir yerinde “part-time doktorluk” bu şekilde uy­gulanmamaktadır. Değerli hekim arkadaşlarımız varsa ve ille de serbest olarak çalışmak istiyorlarsa, onlarla “özel sözleşmeli doktor” statüsü yapılabilir ve hizmetlerinden günde 3-4 saat yararlanılabilir. Ama part-time adı altında bugünkü yasadışı durumun yasallaştırılmasını talep etmek ve bunun sağlanması için ülke sağlık kuruluşlarını grevde tutmak hiç de adil bir tutum olmasa gerek. Bizim yıpranma payımız, telefon muafiyeti yüzdeliğimiz, görev riskimiz hiç mi yok? Ne yıllık iznimiz var, ne has­talık iznimiz! Klinik kapalı kaldı mı gelirimiz yok demektir. Ne yazık K.T.Tabibler Birliği de bu konularda ses verememekte, kamu görevlileri­nin organı gibi çalışmaktadır. Kendi Birliğimiz ise, mücadelelerimizin daima sonuçsuz kalması ve her girişimimizin karşısına Tıp-İş’in çıkması ve Bakanlık yetkililerinin ilgi göstermemesi yüzünden etkisiz bir konuma itilmektedir. Bir yılgınlık ve bezginlik egemenliğine mahkum edil­mek istenmektedir. Gazetenizin, bu kişisel görüşlerimin kamuoyuna yansı­masında yardımcı olacağı inancındayım. Size daha ayrıntılı bilgiler ver­meye ve serbest çalışan hekim arkadaşlarımızm sorunlarını iletmeye dai­ma hazır olduğumu duyururum. Çalışmalarınızda yeni başarılar dilerim. Hiçbir partiye bağlı olmadığım için parti gazeteleri dışında sizlere başvurmayı uygun buldum. Gerekli ilgiyi göstereceğinize inanıyorum.

(“Dr.Ahmet Cavit -Çocuk Doktoru-” imzasıyla, Kıbrıs gazetesi, 16 Mart 1993)


SAĞLIK BAKANI’NIN SAĞLIKSIZ ÇELİŞKİLERİ


            UBP-TKP Koalisyon hükümetinin Sağlık Bakanı Dr. Mustafa Erbilen’in TKP’den istifa mektubunda şu cümleler yer alıyordu (8.8.1986):
            “Devrimci” geçinen Akıncı, doktorların kliniklerinin kapatılması çalışmalarında TKP’nin aldığı yegane puanı yok etti. Şubat ayındaki Yürütme Kurulu toplantısında bağlayıcı karar aldırtarak, Sağlık Bakanlığı’nın kamu görevlisi doktorları yasadışı hareketlerinde serbest bırakmasını sağladı. Daha o günden benim Sağlık Bakanlığından istifa etmem gerekir idi. Fakat partinin mahalli seçimlerde yara almaması için her şeyi içime gömdüm, bekledim. Ve ben, bütün halk tanıktır ki, mahalli seçimlerde tam bir parti disiplini ve anlayışıyla hareket ettim.”
            TKP Yürütme Kurulu’nun Erbilen’e karşı yanıtını içeren bildiride şöyle deniyordu (16.8.1986):
            “Parti yetkili organları Sayın Erbilen’den her zaman plan-program istemiştir. Neyi, nasıl, hangi şekilde çözüme götüreceğini bir sisteme bağlamasını istemiştir. Sayın Sağlık Bakanı ise şimdi yaptığı gibi, kişilerle uğraşarak, sorunu çözme yolu aramıştır. Bazı doktorları görevden aldıktan sonra, sözkonusu doktorların affedilmesi üzerine de parti yetkili organı, kendisinden fevri davranışlarını durdurmasını ve süratle bir programla Yürütme Kurulu’na gelmesini istemiştir. Olay budur. Ancak öyle anlaşılıyor ki, Sayın Sağlık Bakanı, Parti’den ayrılırken bu konudaki sorumluluğu partinin omuzlarına yükleyerek gitmeyi tercih etmiştir.”
            Herşeyi içine gömen Dr. Erbilen, TKP’den ayrılıp UBP’ye geçince, kamu görevlisi olup da yasa-dışı özel klinik çalıştıranların durumunu çözümleyebildi mi? Yoksa bu kez de sorumluluğu UBP’li hekim ve milletvekillerinin omuzlarına yükleyerek, bağımsızlığı mı tercih edecek? Bir yıl önce “özellikle hekimlerin çalışma koşullarının tam gün çalışma düzeni içerisinde yeniden gözden geçirilerek, bir yasa çerçevesinde düzenleneceğini, bu konudaki çalışmaların başlatıldığını” bildiren Sağlık Bakanı, anlaşılan bu hızla giderse, Yasa’yı gelecek seçimlerden önceye ancak çıkartabilir. Belki yeniden seçilmesini de böylelikle sağlar!...
***
           “Yüksek oranda radyasyon bulunduğu yolundaki tahlil sonuçları nedeniyle KKTC de Türkiye’den çay ve fındık ithalatını dünden itibaren yasakladı. KKTC Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanı Mustafa Erbilen, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu tarafından yapılan tahlil sonucu Karadeniz yöresi çay ve fındığında kilogramda 775 bekerel radyasyona rastlanıldığını açıklaması üzerine, “Bu radyoaktivite, AET tarafından belirtilen limitlere göre, insan sağlığına aykırıdır ve bu tür ürünlerin kullanımı yasaklanmalıdır” dedi. Mustafa Erbilen, Türkiye’den çay ve fındık ithaline konulan yasağın, bütün deniz ve hava gümrüklerine bildirildiğini kaydederek, “ithalatı durdurmamız, insan ve toplum sağlığına gösterdiğimiz saygının bir gereğidir” şeklinde konuştu. (Cumhuriyet, 13.12.1986)
Çelişkiler Bakanı Dr. Erbilen, daha sonra şu açıklamayı yaparak, “devletlerarası sorun yaratan bakan” olmadığını kanıtladı:
“Türkiye Atom Enerjisi Kurumu yetkililerince temas neticesi, halen piyasamızda bulunan fındık, çay ve hamsi balıklarının Türkiye’den Kıbrıs’a ihraç edilmeden önce ölçümden geçirildiği ve insan sağlığına zarar verecek oranda radyasyon bulunmayanların gönderildiği belirlenmiştir. Şu anda piyasada bulunan ve gümrükte bekleyen gıda maddelerinin sağlığa zararsız olduğunun belgelenmesi koşuluna titizlikle dikkat edilecektir.” (Birlik, 23 Aralık 1986)
***
       Temmuz 1985’de UBP-TKP Koalisyonu’nun Sağlık Bakanı Dr. Erbilen’in hükümet programı ne diyordu?
        “Kamu ve özel kesime bağlı sağlık kuruluşlarında sigortalıların bakımına olanak tanınarak, hastanın hekimini bizzat kendisinin seçmesi sağlanacaktır. Doktor, eczacı, hemşire ve diğer teknik ve idari personelin tam gün mesai ilkesine uygun olarak çalışması sağlanarak, iş verimi artırılacaktır.”
          Eylül 1986’da UBP-TKP Koalisyonu’nun Sağlık Bakanı Dr. Erbilen’in hükümet programı ne diyordu?
       Koruyucu ve tedavi edici sağlık hizmetlerinin yurttaşlarımıza zamanında, düzenli ve güven verici bir biçimde götürülmesi, sağlık hizmetlerinin daha verimli yürütülmesi ve kamu ile özel kesime bağlı sağlık kuruluşlarının bir düzen ve ahenk içerisinde hizmet vermesi amacıyla tüm yasal ve idari tedbirler alınacaktır. Kamu görevlisi doktorlar ile diğer sağlık personelinin çalışma koşulları yeniden düzenlenecektir. Gıda sağlığı konusunda kontrollerin daha etkin bir şekilde yapılmasını sağlamak amacıyla gerekli düzenlemeler yapılacaktır.”
         Son bir buçuk yıldır Başbakanı ve Sağlık Bakanı, ilk kez Tıp Fakültesi mezunu olan hükümetlerle yönetilen toplumumuzda, galiba şimdiye kadar böylesine sağlıksız bir sağlık hizmeti halka sunulmamıştır. Yasasız, tasasız, geleceğinden emin devlet doktorlarının bir kısmı, sağlık sömürüsünü sürdürürken, devlet ilgisinden yoksun, klinik mastafını bile çıkarmakta zorluk çeken bir kısım özel hekimimiz var. Halkın büyük bir kısmı ise çaresiz, gangrenleşen sağlık sorunlarının çözümü için başvuracak “yasal makam” arıyor. Nerede o hükümet programlarında verilen sözler? Nerede o meslek ve kişilik onuru?

(“Dr. Ahmet Cavit” imzasıyla Kıbrıs Postası’nda bana verilen “Ülkeden Ülkeye Sağlık Sorunları” sütunu için Aralık 1986’da hazırlayıp, gönderdiğim bu yazı, maalesef yayımlanmamştır.)