8 Haziran 2016 Çarşamba

ORTA DOĞU SORUNU ÇÖZÜMLENMELİDİR

        Orta Doğu son 40 yıl içinde dört savaş, birçok saldırganlık eylemi, 5-10 devrim ve darbe ile sayısız saray isyanına sahne olmuş­tur. Bu bölge bugün dünyamızın ana gerginlik odaklarından biri olmayı sürdürmektedir. Orta Doğu’daki son derecede karmaşık soruna yüzeysel bir bakış bile, bölgenin gelecekte de uluslararası dikkat odağında kalacağını göstermektedir.
Halklar, kültürler ve uygarlıkların en bü­yük kesişme noktalarından birinde yer alan tarihsel Filistin toprağı üzerindeki anlaşmazlık­lar, siyonistlerin sözümona “adanmış toprak”a dönme çabaları, stratejik olarak önemli olan bu bölgedeki emperyalizmin çıkarları ve İsrail devletinin doğuşu, 20. yüzyılın başından 1948’e kadar geçen süre içinde bu bölgede meydana gelen önemli olaylardır. İsrail’in kurulması, ar­dından Arap topraklarının işgali ile sonuçlan­mış ve Filistinli Araplar, kendi ülkelerinden komşu Arap devletlerine kitlesel olarak göç etmişlerdir. ABD’nin Orta Doğu’daki en sadık müttefiki olan İsrail’e verdiği mali, maddi ve moral destek sonucu, 1982 yazında Lübnan’daki Filistinlilere karşı bir soykırımına girişildi. İsrail füzeleri ve bombaları altında FKÖ ölme­di ve bölgedeki en güçlü siyasal güç olarak kaldı. Varlığı boyunca karmaşık gelişmeler geçiren Filistin direniş hareketi, değerli za­ferler kazandığı gibi, acı yenilgiler de aldı.

YAYILMACI VE İŞGALCİ İSRAİL
1948’de İsrail bağımsız bir devlet olarak ilan edildiğinden bu yana, 14,942 kilometre kareye çıkarmış ve böylece Yahudi devleti, eski Filistin toprağının öngörülen %56-47'si yerine, %77’sine sahip çıkmıştır. İsrail-Arap savaşı geriye bazı ciddi ve çözümlenmesi çok zor so­runlar bıraktı. Bir Yahudi ve bir Arap devleti kurulmasını öngören Birleşmiş Milletler’in 181 numaralı kararını geçersiz kıldı. Birçok siyasal sosyal ve insancıl sorun yaratıldı. Haziran 67’deki 3. İsrail-Arap Savaşı sonunda, İsrail ordusu Arap toprağından 70 bin kilometre kareyi işgal etti. Bu İsrail’in savaş öncesi top­rağının üç kat fazlasıydı. Bu saldırgan savaş sonunda
1. Eski Kudüs kenti işgal edilip İsrail’e bağlandı, yasadışı olarak “birleştirildi” ve İs­rail’e başkent yapıldı.
2.  Bölgenin en verimli tarım arazisi olan Batı Şeria işgal edildi. 300 binden fazla Filistinli yurdundan atıldı.
3. Suriye’nin Golan tepeleri işgal edilerek, 100 bin Suriyeli ve 16 bin Filistinli yurtlarını terke zorlandı.
4. İskan edilmemiş olan 56 bin kilometre karelik Sina yarımadası işgal edildi.
5. Yoğun bir iskan alanı olan Gaza Şeridi’ndeki 450 bin Filistinlinin yaşadığı bölge işgal edildi.
Siyonist hareket, daha 1947 yılında BM Genel Kurulu’nun çok karmaşık siyasal bir durumda kabul ettiği, tarihsel Filistin topra­ğının taksim edilmesi planında payına düşen­den asla memnun olmamıştı. Daima güvenlik gerekçesini öne süren İsrail devleti, daha ku­rulduğu günden Filistin’in diğer topraklarını ele geçirmeye başladı. İşte bu İsrail yayılma­cılığı, savaşlara ve Filistinlilerin yurtlarından atılmalarına yol açtı.

SİYONİST IRKÇILIK
Siyonizm, 1974 yılında BM Genel Kurulu’ nun bir kararında da belirtildiği gibi, karakteri itibaryla ırkçıdır. Örneğin İsrail’de halk, Yahudi olan ve olmayan diye ikiye ayrılmaktadır ve Yahudi olmayanlar, ikinci sınıf yurttaşlar olarak işlem görmektedir. Bu durum, sadece işgal altındaki topraklarda yaşayan Araplar için değil, İsrail’de yaşayan Araplar için de söz konusudur ve hayatın bütün alanlarında gö­rülebilir. Siyonist ırkçılık, Filistin halkının haklarını tanımama olarak kendini ortaya koyar. Günlük hayatta görülenin yanında, okul kitaplarında bile ırkçılık vardır. Din ve ırk düşnıanlığı yapılır. Yahudi ulusunun farklılığı ve üstün olduğu tezi savunulur. Ana özel­likleri milliyetçilik, şovenizm, anti-komünizm ve anti-sovyetizm’dir. 1972 yılında ilan edilen “Kudüs Bildirgesi”ne göre, bütün dünyadaki Yahudilerin İsrail’e destek vermesi zorunlu hale getirilmiştir. Dünya Yahudi Kongresi ise barış içinde birlikte var olma fikrine karşı çıkmakta ve eski sosyalist ülkelerdeki Yahudi nüfusu etkilemeye çalışmaktadır.

EMPERYALİZM-İSRAİL BAĞLANTISI
Uluslararası mali sermaye ve egemen çevreler bağlantısının en belirgin örneği İs­rail’de yaşanmaktadır. Uluslararası emperyalizm, kendi yarattığı bu varlık için 1948 ile 1973 yılları arasında 17 bin milyon dolar, 1973’den beri de çok tutucu tahminlere göre 40 bin milyon dolar vermiştir. ABD ve diğer emperyalist güçlerin mali, maddi ve moral desteğini alarak güçlendirilen İsrail devleti, siyasal siyonizm ideolojisinin tezlerini hayata geçirebilmekte ve İsrail’in Arap sakinleri ya­nında, komşu devletlerin Arap nüfusunu da yı­kıcı faaliyetlerinin sonuçlarından etkileyebil­mektedir.       
İşgal altındaki topraklarda 2.5 milyon dönüm Arap toprağı ele geçirilmiştir. Arap evleri sözümona cezai eylemler sonucu buldo­zerlerle yıkılmıştır. 1967 ile1975 arasında, yarısı Gaza Şeridinde bulunan 20 bin ev yıktırılmıştır. Aynı dönemde 30 bin kadar Filistinli hapse atılmıştır ve binlercesi yerlerinden edilmiştir. Suçları ise, Filistin direniş hareketine sempati duymak veya İsrail’e sadık olmamak şeklinde belirtilmiştir.

(Yeni Çağ gazetesi, 15 Aralık 1991)


BM’e üye olup da sınırları bugüne kadar belirlenememiş tek ülke İsrail’dir. İsrail ayrı­ca, İncil’deki tarihsel ve güvenlikli sınırlara sahip olmak isteyen, savunması kolay nehir ve dağlardan oluşan doğal sınırlar isteyen bir ülkedir de. Menahem Begin, Mart 1979’da İsrail Parlamentosu Knesset’te şöyle konuşmuş­tu:
“İsrail, Haziran 1967’den önceki sınır­larına asla dönmeyecektir. Birleşik ve birleştirilmiş Kudüs, İsrail’in başkenti olarak kalacak ve Şeria’nın Batı Yakası ile Gaza Şeridinde bağımsız bir Filistin devletinin yaratılmasına asla izin vermeyecektir.”

ABD’DEKİ SİYONİST LOBİ
ABD’de Yahudiler, nüfusun %3'ünü oluş­turmakta (6 milyondan biraz fazla) ve seçimlere katılımlarının yüksek olması nedeniyle toplam seçmen sayısının % 6'sına ulaşmakta­dırlar. Siyonist lobi de, başka nedenlerle bir­likte Kongre’de çok güçlüdür. Senato’da İsra­il’in talep ettiği son model uçak, füze, zengin­leştirilmiş uranyum veya mali yardım olsun, hiçbir başvurusu reddedilmemektedir. Siyonist lobi, en başta ABD’deki mali sermayeyi denetlemektedir. Askeri-sanayi kompleksi şu veya bu yolla siyonistlerin elindedir. Siyonist . kay­naklar bile ABD sermayesinin üçte ikisi kadarının siyonist iş adamlarına ait olduğunu ifşa etmektedirler. Çoğu siyonist olan 200 kadar Yahudi örgütü ABD’de çalışmaktadır. Her yıl yüz milyonlarca dolar İsrail devletine akıtıl­maktadır. ABD^de basının %50 kadarı siyonist çevrelerin malıdır ve diğer siyonist örgütlerle birlikte baskı uygulayıp kamuoyunu manipüle
etmekte ve Amerikan desteğini güvenceye al­maktadır. En büyük ABD gazeteleri, örneğin Washington Post, New York Times vd birçok radyo-TV yayın kurumu, siyonistlerin malıdır. Kültür ve santta da durum aynıdır. Siyonist lobiye karşı çıkmaya kimse cesaret edemez. İsrail’e yönelik bütün eleştirileri siyonistler, anti-semitizm, Yahudi aleyhtarlığı olarak suçlarlar. Amerikan politikacıları için kendi hü­kümetlerini eleştirmek, Tel-Aviv’i eleştirmekten daha kolaydır.
            ABD’deki Yahudilerin %76'sı 6 eyalette­ki 16 kentte yoğun olarak yaşamaktadır. Bunlar 181 seçim oyuna sahip New York, Kaliforniya, Pensilvanya, Illinoi, Ohio ve Florida olup, ABD Başkanını seçmede sadece 270 oy yeterlidir. Siyonistler, Genel Seçimlerde kendilerin­den yana olanlar için para yardımı yapmak­tadır. Örneğin 1982’deki Kongre seçimlerinde, 30 siyasal eylem komitesi kuran Amerikan-İsrail Kamu İşleri Komitesi, 1.67 milyon dolar harcamıştı. ABD'deki Yahudiler arasında İsrail yanlıları %95 oranındaolmakla beraber, hepsi de Siyonist değildir. Bu felsefeye inan­mamakla beraber, amaçlarına da karşı çıkmaz­lar. Amerikan Yahudilerinin ancak %5 kadarı güçlü olarak Siyonizmin karşıtıdırlar, ama herhangi bir örgüt çatısı altında örgütlenmemişlerdir.

MİLİTARİST İSRAİL
           ABD, İsrail’e her yıl 2.700 milyon dolar değerinde silah sağlamaktadır. Yani her İsrail yurttaşına 750 dolar düşmektedir. Middle East International dergisinde yazan ABD’li iktisatçı Thomas R. Stauffer’e göre, her 5 Amerikan ailesinden biri, İsrail’e yılda 70 dolar vermek­tedir. Bu paranın çoğu askeri amaçlara har­canmakta ve tahrip silahları geliştirilmektedir. Bu paranın çoğu askeri amaçlara harcanmakta  ve tahrip silahları geliştirilmektedir. İsrail, 6 Ağustos 1982’de Lübnan’daki sivil halka karşı “vakum bombası” kullanıp, denemiştir. Batı Beyrut’taki 8 katlı bir binada patlatılarak 285 kişinin ölmesine yol açmıştır. Patlama anında binada sadece yaşlılar, kadın ve çocuk­lar bulunmaktaydı. İsrail, Lübnan’da ayrıca ABD malı fosfor ve demet bombalarını kulla­narak, büyük miktarda can kaybına ve yaralan­maya neden olmuştur.
Kısacası İsrail, dünyanın en fazla askerileşmiş devletlerinden biri olup, Orta Doğu’da savaş tehdidi üreten bir makina haline dönüşmüştür. İsrail’in günde 4 milyon dolar, yani kişi başına yılda bin doları aşan bir askeri harcaması vardır. Bu, dünyadaki en yüksek askeri harcamadır
.
ÇÖZÜM NEDİR?
Çözüm, İsrail devletinin demokratik bir yapıya kavuşturulması ve batı Şeria ve gaza Şiridinde kurulmuş olan Filistin devleti ile yanyana yaşamasıdır. Ama bunun kabulü ve hayata geçirilmesi, zaman alacaktır. Madrid’de atılan ilk adım Filistin halkının haklı davasını ilerletmesinde önemli bir gelişme olmuştur. Washington ve diğer merkezlerde yürütülecek uluslararası barış görüşmelerinde, Arap ve Fi­listinlilerin haklarının, tanınması ve işgal altındaki topraklardan geri çekilme sağlanmalıdır. Uluslararası durum, Orta Doğu sorununun barışçı yollardan çözümlenmesi için uygundur. Yeter ki İsrail yöneticileri, adil bir barış doğrultusunda demokratik kamuoyunun istemlerine yanıt verebilsin.      


(Yeni Çağ gazetesi, 22 Aralık 1991)

SSCB’NİN DAĞILMASI VE DENKTAŞ, POLİS İSTİHBARATIMIZ VE AL-SAT’ÇILARIMIZ


           “Pazartesi sabahı saat 6.18’de Sovyetler Birliği televizyonundan ilan edilen sağcı darbenin ömrü ancak 60 saat sürdü. Dün 16.15’te sona eren; KGB ve Komünist Partisindeki muhafazakârların “Saray darbesi”nin başarısızlığı...” (Ortam, 22 Ağustos 1991)
Kendisini “reformcu komünist” olarak niteleyen Mihail Gorbaçov’un 1985 yılında SSCB’de başlattığı “Perestroyka” (yeniden yapılanma) hareketinin 6 yıl sonra ülkeye ne­ler getirdiğini bakınız, Batı tarafından “muha­fazakâr” olarak nitelendirilenler nasıl değer­lendiriyordu:
“(Darbe girişiminde de ver alan) KGB Başkanı Vladimir Kryuçkov,11 Aralık 1990 akşamı Sovyet TV’sinde yaptığı bir ko­nuşmada, köktencilerin iktidarı ele geçirerek Sovyetler Birliği’ni yıkmalarının önüne geçmek için kararlı adımı atacağına ilişkin söz vermiş ve aynca ülke içinde dıştan destekli yıkıcı, faaliyetlere ilişkin ciddi bir uyarıda bulunmuş­tu. 13 Aralık 1990 tarihli Pravda gazetesinde çıkan söyleşisinde de Kryuçkov şöyle konuş­muştu:
“Eğer yasalara itaat etmemek, var olan devlet yapılarını yıkmak, siviller için itaatsizlik kampanyaları örgütlemek, devlet gücünün sıfat ve sembollerini yıkmak için çağrılar yayımlanıyorsa, yasaları uygulamak için var olan organların, bu durumun üstesin­den gelmesi gerekmez mi? Sanırım tepkimiz, bu faaliyetlere uygun olmalıdır. Ne yazık ki, yasa dışı faaliyetlerin, aykırılığın ve kötü yönetimin çapı, bizim düşünebildiğimizden daha fazla etkin görünmektedir. Yiyeceklerin dağı­tımında tam bir düzen yoktur. Bazı bölgeler bomboş iken, bazıları yiyecekle doludur. Güvenlik hizmeti, siyasal düzensizliğe karşı otu­rup hoşgörüyle bakmayacaktır. Kremlin ile Sovyetler Birliği’ni oluşturan Cumhuriyetler arasındaki bağların zayıflamış olmasının sosyal ve ekonomik bedelini ödemekteyiz.” (Cyprus Mail, 14 Aralık 1990)
İki gün sonra gelen başka bir haberde, sonradan Rusya KP Birinci Sekreterliğine seçilecek olan İvan Polozkov, “Anayurdun Selameti için Birlik” adlı yeni muhalefet hareketinin lideri olarak Pravda’ya verdiği demeçte, yeni hareketin sosyal dönüşüm süreçleri üzerinde halk denetimini kurmak ve işçilere yüz çevire­rek piyasa sistemine dönüşü önlemek için yurtsever ve demokratik güçleri birleştirmek gerektiğini vurgulamıştı. Polozkov, Parti Merkez Komitesinin 10 Aralık’ta yapılan toplantısında Gorbaçov’a yapılan eleştirilere paralel olarak, reformların ülkenin birçok yerinde anti- sovyet ve anti-sosyalist unsurların iktidara gelmesine izin verdiğini de söyleyerek, resmi organların şimdi tamamiyle bağımsız bir çizgi izlediğini, ama kitle iletişim araçlarının çoğunda köktencilerin denetimi ele geçirdiklerini dile getirmişti.  (Cyprus Mail, 16 Aralık 1991)
Azınlığa düşmüş olan  Sovyet komünistlerinin Lenin’in ülkesinde bugün tasfiye ile karşı karşıya kalmış olmaları, çok dramatik bir gelişmedir. Sosyal Demokrat Yeltsin’in ön plana geçtiği bu ülkede sağa kayış   süre­cektir. Emperyalizm, tüm gücü ile bu sürece destek olmaktadır.

TÜRK LİDERLİĞİNİN ANTİKOMÜNİZMİNDE DEĞİŞME YOK
“SSCB”de yapılan reformların, ülkeye açlık, yokluk ve zorluk değil, güzel ve ferah günler getirdiğinin gösterilmesine yardımcı olunması gerektiğini de ifade eden Denktaş, şunları söyledi:
“Ümit ederim ki Gorbaçov’un gidişi ile ülkede neler olabileceğini görmüş olan ABD ve Avrupa, cömertçe kendisine yar­dımcı olur.” (Kıbrıs, 23 Ağustos 1991)
1984 yılında “Adanın Akdeniz’de bir Küba olmasını önledik” diye övünen aynı Denktaş’ın Sovyet Temsilcisi Yuri Fokin’i kabulünden sonra “Kıbrıs sorununun 1963’de ne ise, bugün de aynı olduğunu” söylemesi üzerine, o demecini bir daha okuduk:
“ABD aleyhimizdedir ve Kıbrıs’ı bir günde Akdeniz’in Küba’sı yapabilecek Rumlardan yana davranmaktadır. Sovyetler de Kıbrıs’ın bağımsızlığını ve egemenliğini yok etmek isteyen Rum tara­fına ağırlık vermektedir. Kıbrıs, Türkler saye­sinde bağlantısız kalmıştır.” (Cumhuriyet, 23 Mayıs 1984)
Kıbrıs Cumhurbaşkanı Yardımcısı Dr. Fazıl Küçük de ABD Başkanı Johnson’a başvurarak, “Kıbrıs’a komünistlerin silahlı sızması “ ile “yeni bir Küba haline gelmesinin önüne geçmesini istememiş miydi? (Washington Post, 26 Şubat 1964) Anti-komünist Kıb­rıs Türk liderliği 1963’te ne ise, bugün de aynıdır.  

ŞOKE OLAN KIRICI: “POLİSİN İSTİHBARATINDA İŞ YOK”
“Denktaş, bomba olaylarından “şoke” olduğunu ve kırıcı olmamak için bugüne kadar açıklama yapmaktan kaçındığını söyledi. Olay üzerine Polis Genel Müdürü’ne derhal bir yazı gönderdiğini de açıklayan Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, şöyle konuştu:
“Üst üste mey­dana gelen bu olaylarda polisin tek bir sonuç alamaması, kabul edilir bir durum değildir. Bu konularda muhakkak sonuç alınmasını, suç­luların mahkemeye çıkarılmasını istiyorum. Bu yapılmazsa, polisin istihbaratında “iş yoktur” demektir ve polisin baştan aşağıya ele alınıp reorganize edilmesi gereği ortaya çıkar. Küçük bir ülkede herkes herkesi biliyor, kuş uçsa herkesin haberi olur.” (Kıbrıs, 18 Ağus­tos 1991)
“Denktaş dün yaptığı yazılı açıklamada, bombalama olaylarının faillerinin bulunması için yapılan çalışmalar hakkında Polis Genel Müdürü’nden bilgi aldığını belirterek, şunları kaydetti: “Polisin 24 saat esası üzerinden çok yoğun bir biçimde konuyu büyük bir ciddiyetle takip ettiğini öğrendim. Başlatılan çalışmaların mevcut ipuçları çerçevesinde sürdürülmesinden ve aldığım bilgiden memnun oldum. Polisin bu konuda başlatmış olduğu çalışmalar sevindirici ve güven vericidir.” (Kıbrıs, 21 Ağustos 1991)
Denktaş Bey, acaba olayların hemen ar­dından Polis Genel Müdürü’nden bilgi almadan demeç verdiği ve “kırıcı” olduğu için özür de diledi mi?
“Devleti yaralamaya kimsenin hakkı yoktur... Konuya nereden bakılırsa ba­kılsın, üzücüdür ve tedbir gereklidir”!

“ÇARŞININ RUHUNA FATİHA” OKUTAN POLİTİKALAR
“Eroğlu: Muhtemel bir çözüm, KKTC’nin dinamik ve gelişen bugünkü ekonomik yapısının çökmesine, Kıbrıs Türk halkının girişimciliğinin son bulmasına, üretimden kopuk bir halk hali­ne gelmesine ve ekonomik kalkınmanın dur­masına neden olacaktır.” (Kıbrıs, 18 Ağustos 1991)
E hani “ekonomimizde görülen gelişme­ler, 1990 yılının ikinci yarısında başlayan krizlerle bir duraklama dönemine girmişti”? Bunu siz Kıbrıs’a söylerken, bir gün önce aynı ga­zete bu doğrultudaki haberleri manşetinde ve içinde duyurmuyor muydu: “Mutfak masrafı çekilmez oldu. Kim pompalıyor bu fiyatları? Mutfaktaki yangın kontrolden çıktı. Çarşının ruhuna fatiha.”
Anlaşılan KKTC’nin Başbakanı, kendi ekonomi politikalarının sağlam temel­ler üzerine oturtulmaması yüzünden çıkmaza saplanmasının sorumluluğunu, geleceğe atfet­mek çabasındadır. Çünkü muhtemel bir çözüm, bu hatalı politikaların ruhuna da fatiha okuyacaktır. Kıbrıs Türk halkının girişimciliği ve üreticiliği, yeni koşullara uyum gösterecek ve gelişecektir.

KKTC’NİN AL-SAT’ÇILARI NİÇİN YATIRIM YAPMIYORLAR?
Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Baş­kanı Ali Coşkun’un “KKTC’de yatırım yapaca işadamlarına sağlanan teşvikler, çifte kaymaklı kadayıf gibi” demesine rağmen (Cumhuriyet, 2 Mart 1987), KKTC’nin güvenilir bir toprak ola­rak görülmemesinin nedenlerini bir de Sakıp Sabancı’dan dinleyelim:
“Kıbns’a gittiğimde gördüm ki, oranın cebi kabarıkları şapkayı toplamış, ya İstanbul’a taşınmış, ya da Lond­ra’ya. Sonra da kalkıp Sakıp Sabancı gelsin, Kıbrıs’ta yatırım yapsın diyorlar. Ekonomik yatırım hesaba kitaba dayanır, kâr esastır. Yatırım yapan, yatırımın konusunu, büyüklüğü­nü ve özellikle yerini seçerken en çok nasıl kâr sağlarım diye düşünür. Düşünmek zorun­dadır da. Aksi halde, bu yatırım sakat doğar, yaşamaz.” (aktaran Ortam, 15 Ağustos 1991)
            Üretenlerin değil de,  al-sat’çıların cenneti haline gelen KKTC’de bankalarla ilgili şu bilgiler, soygunun boyutları hakkında yeterlidir sanırız:
“TC Bankalar Birliği’nin bölgelere gö­re yapılan kredi ve mevduat işlemlerini gös­teren verilerine göre, Mağusa, Girne, Güzelyurt ve Lefkoşa’daki bankalar kendilerine ya­tırılan mevduatın 4 katını kredi olarak kullan­dırıyor... Belirlemelere göre, Kıbrıs bölgesinde bankalar topladıkları 174.8 milyarlık mevduata karşılık 746.7 milyarlık kredi kullandırdı. Açılan kredilerin tamamına yakın bölümünü ihtisas kredileri dışında kalan krediler oluştu­ruyor.” (Cumhuriyet, 23 Temmuz 1991)
K.T. Ticaret Odası’nın yayın organında yer alan “Eroğlu bavul turizmine sıcak bakıyor” (Ekonomi, 16 Ağustos 1991) manşetinin önemi belli olmuyor mu?


(“Haftanın Götürdükleri” köşesinde çıkan bu yazının başlığı sonradan konmuştur. Yeni Çağ gazetesi, 1 Eylül 1991)

SSCB VE SBKP TASFİYE EDİLMEKTEDİR!


“Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin faaliyetleri askıya alındı. TARİHİ KARAR! Dün olağanüstü toplanan Sovyetler’in daimi parlamentosu niteliğindeki Yüksek Sovyet, 383 oyla bu tarihi karan aldı. Karar aleyhinde yalnız 29 kişi oy kullandı.” (Ortam, 30 Ağus­tos 1991)
SSCB’de bu noktaya nasıl gelindiğini an­lamak için yakın geçmişten birkaç haber ve değerlendirmeyi okumakta yarar var:
“Rusya Komünist Partisi MK üyesi Yuri Belov, ülkede­ki bunalımdan “Komünist Parti oligarşisinin bur­juva yaşam biçimi ve eğilimlerinin” sorumlu olduğunu savunarak, adını vermeden de olsa Başkan Mihail Gorbaçov dahil tüm parti yöne­timini “Karşı devrime yol açmakla” suçladı... “Gölge Sermaye” olarak nitelediği “anti-komünist güçlerin “Sovyetler Birliği’nin egemen­liğini ve bütünlüğünü parçalamayı amaçladıkla­rını belirten Belov, bu çevrelerin hedeflerine ulaşmak için, ülkede iç savaş çıkarma çabaları­nı da sürdürdüklerini kaydetti.” (Cumhuriyet, 24 Mart 1991)
“SSCB’de birkaç yıl öncesine kadar uy­gulanan plan ekonomisi uyannca tümü devlete ait olan ekonomik işletmelerin yüzde 70’inin 1995 yılı sonuna kadar özelleştirilmesini öngören yasa, SSCB Yüksek Sovyeti’nin dünkü otu­rumunda kabul edildi.” (Cumhuriyet, 2 Temmuz 1991) 
“Sovyetler Birliği Devlet Başkanı Mihail Gorbaçov, Komünist Parti Merkez Komitesi’nin Moskova’da iki gün süren toplantısı sonunda yaptığı konuşmada, Komünist Partinin ve top­luma bugüne kadar benimsetilen modelin iflas ettiğini, artık yeni bir model belirlemeleri zamanının geldiğini kaydetti.” (Kıbrıs, 4 Ağus­tos 1991) 

BÜROKRASİNİN ÇÖKÜŞÜ
Şimdi de uzak geçmişten, Sovyet Devriminin Lenin’den sonra ikinci lideri olan Trotski’den 1930’lu yılların ortasında yapılmış bir değerlendirmeyi okuyalım ve bugünkü bunalımın nedenlerini, Stalinist bürokrasinin aç­mazını görelim:
“Bürokrasi, bilinçli bir siyasal güç olarak devrime ihanet etmiştir. Ne var ki muzaffer bir devrim, bereket versin, sadece bir program, bir bayrak, sadece siyasal kurumlar değil, ayrıca bir sosyal ilişkiler sistemidir de. İhanet etmek yeterli değildir. Bunu devirmeniz de gerekir. Ekim devrimi, yönetici katman tarafından ihanete uğratılmıştır, ama henüz devrilmemiştir. Devrimin oluşmuş bir proletaryası, onun en iyi unsurlarının bilinci, dünya kapita­lizminin çıkmazı ve dünya devriminin kaçınıl­mazlığı ile uyum gösteren büyük bir direniş gücü vardır.” (L. Trotsky, The Revolution Betrayed, New York, 1965, s.251)
Trotski, kitabında Batı’da bir sosyalist devrimin olabileceğini düşünüyor ve şöyle yazıyordu:
“Teknik, ekonomik ve askeri anlamda emperyalizm, kıyas kabul etmeyecek derecede daha güçlüdür. Eğer Batıda devrimle felce uğratılmazsa, Ekim Devrimi ile oluşan rejimi süpürüp götürecektir.’’ (s. 227)
Sovyet bürokra­sisi, sosyal kazanımlarını kendi yöntemleriyle savunmak için proletaryayı siyasal olarak mülksüzleştirmiştir. Üretim araçları devlete aittir. Ama devlet, bürokrasiye “aittir” dene­bilir. Henüz tamamen yeni olan bu ilişkiler pekişirse ve norm halini alırsa, işçi­lerin direnişi olsun veya olmasın, uzun erimde, proletarya devriminin sosyal kazanımlarının tamimiyle tasfiyesine yol açacaktır. Ama bun­dan söz etmek için en azından şimdilik erken­dir. Proletarya henüz son sözünü söylememiştir.” (s. 249)
Trotski daha sonra şöyle yazıyordu:
“Bugünkü Sovyetler Birliği’nin karakterini daha iyi anlamak için, isterseniz onun gelece­ğiyle ilgili iki farklı faraziyede bulunalım. Önce farzedelim ki Sovyet bürokrasisinin, eski Bolşevizmin bütün niteliklerine sahip ve hatta son dönemin dünya deneyimiyle zenginleşmiş dev­rimci bir parti tarafından devrildiğini farzedelim. Böyiesi bir parti, işçi sendikaları ve sovyetlerde demokrasinin restorasyonu ile işe başlayacaktır. Sovyet partilerine özgürlüğü ye­niden verebilecek ve vermelidir de. Kitlelerle birlikte ve onların başında, devlet aygıtının acımasızca tasfiyesine girişecektir. Siyasal devrimden sonra -yani bürokrasinin azledilmesiyle- proletarya, yeni bir sosyal devrimi değil, ekonomiye çok önemli reformlar dizisini ge­tirmelidir... İkinci faraziyede bulunursak ve eğer bir burjuva partisi, yönetimdeki Sovyet kast’ını devirecek olursa, bugünkü bürokratlar, yöneticiler, teknisyenler, müdürler, parti sek­reterleri ve genelde imtiyazlı üst çevreler ara­sında az sayıda olmayan hazır hizmetkârlar bulacaktır. Bu durumda tabii ki devlet aygıtın­da bir tasfiye gerekli olacaktır. Ama bir bur­juva restorasyonu belki de devrimci bir partiye kıyasla daha az insan tasfiye edecektir. Yeni iktidarın görevi, üretim araçlarının özel mülki­yetini yeniden sağlamak olacaktır. Her ne kadar Sovyet bürokrasisi bir burjuva restoras­yonunu hazırlamakta çok ileri adımlar atmışsa da, yeni rejim, mülkiyet şekli ve sanayi yöntemleri konusunda bir reform değil, sosyal bir devrim yapmak durumunda kalacaktır.” (s.252)
Trotski,  “İhanete uğramış devrim” adlı kitabından başka, kaleme aldığı son “Stalin” adlı eserinde de bir dizi neden yüzünden SSCB’deki Stalinist rejimin o günkü şekliyle on yıllarca sürebileceği sonucuna varmıştı. Bugün gelinen aşamada ikinci faraziyenin gerçekleşmekte olduğu ve özel mülkiyete yeniden dö­nülme sürecinde yol alındığı görülmektedir.  SSCB ve SBKP tasfiye edilmektedir!
“Beyaz Saray sözcüsü Marlin Fitzwater, “Başkan Gorbaçov’un Komünist Parti Genel Sekreterliğinden istifa ettiği ve parti Merkez Komitesini partiyi feshetmeye çağırdığı açıklandı. Bu haberi, reform sürecinde atılmış yeni bir adım olarak, memnuniyetle karşılıyoruz” dedi.” (Ortam, 26 Ağustos 1991)
“Gorbaçov’un yayınladığı iki ayrı kararnamede de Komünist Parti mülkiyetinin yerel yönetim konseylerine devredilmesi ve tüm devlet organlarındaki Komünist Parti hücrelerinin dağıtılmasının ka­rarlaştırıldığı açıklandı.” (Yeni Düzen, 26 Ağus­tos 1991)

İZLENİMLER VE ‘PIRILTI’LARI
SSCB’de gelişmeler dramatik boyutlar alırken, bizdeki bürokratik sosyalistler de kabuk değiştirmekte, ama sudan çıkmış balık görüntüsü vermektedirler. Geçen yıl CTP Genel Başkanı “Proletaryayı esas alarak geleceğe yönelmek yanılgılara neden olmaz mı?.. Değişmekte olan dünya ile birlikte biz de kendi ölçülerimiz içinde değişiyoruz” diye yazmıştı. (Yeni Düzen, 16 Nisan 1990)
1991 yılı başında parti gazetesinin başlığını değiştirip, 4 gün süreyle “Emek en yüce değerdir” belgisini atan­lar, sonradan bunu yerine koymuşlar, ama gerek yayın politikasında, gerekse yorumlarında bu belgiden giderek uzaklaşmışlardır.
“Ortanın ortası” bir politikadan şunları okuyabildik:
“İşgal” denen olay gerçekleşmeseydi Kıbns Türklerinin bu safhada Ulusal Sorun gibi bir sorunu tartışıyor olacaklarını sanmıyorum. 1963 ve 1974 olayları, Kıbns Türklerinin uluslaşma sürecinde iki önemli kilometre taşıdır. (23 Temmuz 1991)
23 Ağustos-5 Eylül arası da iki sütün yazarından paralel olarak “Bir geziden izlenimler” okumak durumunda kaldık. Şimdi­lerde yazamayan “Sanat Kulisi”nin Metin Anıl’ının tanımlamasına göre (21 Mart 1991), “Yeni Düzen okuyucularına iyi kafa cimnastiği yap­tıran” bu “düzeyli” yazılardan bazı alıntılar aktararak, yargıyı okuyucuya bırakıyoruz:
“Ben tatili severim. Ne aptalca bir söz. Tatili sevmeyen mi var... Ben yorucu tatili severim.” (27.8.)  “Kuyruklarımızı bacaklarımızın arasına sokup otelden çıkıyoruz. Ağızları bıçak açmıyor...” “Son balık ziyafetinde “doydum” demeğe dilim varmadı, “yoruldum” dedim... Bana kala kala, ayak işleri kalıyordu. Övünmek gibi olması, ama bunları iyi yaparım!” (29.8.) “Darbe yapanlar çoğunlukla, ya basurlu, ya prostatlıdır.. Saygıdeğer konuklardan biri, ayıptır söylemesi, ama altını ıslatmıştı.” (4.9.) Bugün geriye baktığım zaman hepsi birer anı olarak geçmişte kaldığını farkediyorum. Dene­yim birikimi bu olsa gerek.” (5.9.)
Bu arada Yeni Düzen’in 2 Eylül’den itibaren “yeni bir aşamaya girerek” günlük aktüel (aktüalite olacak herhalde) eki “Parıltı”yı vermeye başla­dığını müjdelemek istiyoruz! Gerçi manken ve seks meraklıları renkli Kıbrıs’ı tercih etmektedirler, ama ya tutarsa. Belki üç-beş kişiyi bu yolla bilinçlendirebilirsiniz!


(“Haftanın götürdükleri” köşesinde çıkan bu yazının başlığı sonradan konmuştur. Yeni Çağ gazetesi, 15 Eylül 1991)

DENKTAŞ’IN YENİ BROŞÜRÜ: “DÜNÜ, BUGÜNÜ, YARINI İLE KIBRIS DAVAMIZ”

          Kıbrıs gazetesi, “Kıbrıs’ta bitmeyen kav­ga” başlıklı 16 sayfalık ekten sonra, 1 Temmuz 1991 tarihinde, bu kez 32 sayfalık yeni bir ek dağıttı: “Dünü, bugünü, yarını ile Kıbrıs Davamız”, Yazan: Rauf R. Denktaş.
Halkın Sesi gazetesinin köşe yazarlarından Eşref Çetinel 4 Temmuz günkü yazısında konuyla ilgili ola­rak şöyle yazdı: “Denktaş zannedersek bu kitabıyla muhalefete hodri meydan demiştir. Şimdi muhalefetin sesini bekleyeceğiz. Sayın Denktaş, Kıbrıs’ın yarını konusunda kesin bir şey söylememiştir... 30 sayfada sürekli dünü ve bugünü anlatmaktadır. O halde yeniden sorul­malıdır. Yarınlar nedir?”
Biz ilk ekle ilgili görüşlerimizi kamuoyuna aktardığımız için, ikincisiyle ilgili olarak da bazı değinmelerde bulunacağız. Muhalif diye bilinen CTP ve TKP’nin ne ses verdiğini bilemiyoruz. Denktaş Bey’in “yarınlar”dan hiç söz et­memesinin de bir sırrı olsa gerek! Bizim de dikkatimizi çekti. Yazar’ın dün ve bugün hak­kında söyleyip, yorumladıkları, bilinen Sahibi­nin Sesi plağı; çeyrek yüzyıldır aynı türküyü okuduğu için yeni birşey yok. Kaldı ki plak o kadar yıpranmış ki artık cızırdıyor. Bilmem kaçıncı kez “Akritas Planı’nı bu kitaba ek olarak koyuyorum” demiş olmasına rağmen, unutmuş. Ama birşey değil, o artık ezberimizde. Keşke Kliridis’in “İfadem: Kıbrıs” adlı kita­bının 1. Cildinde yer alan Kıbrıs Türk Liderliğinin “Geçici Merhale Planı”nı da ekte ver­seydi de, bu konuda da eşitliğimiz sağlanmış olurdu! Enosisçilere karşı, taksimcilerin “ayrı Türk devleti” planının varlığını, Kıbrıs’ın okuyucuları da öğrenmiş olurdu.
Denktaş, 27 yıllık ayrılıkçı politikasının hiçbir uluslararası kuruluştan onay görmemesi üzerine çok öfkelidir ve şunları yazıyor:
“İhtilafı yaratan biz değiliz; 1960’daki ortaklık devletinin ismini ve uluslararasındaki konumunu (Kıbrıs dahilinde Kıbrıs Türküne egemen olamamasına rağmen) silah zoru ile gasbetmiş olan Rum yönetimi­dir. Bu gasptan “prensip meselesidir” diye vaz­geçip, Kıbrıs Türklerinin siyasi eşitliğini ve ortaklık statüsünü kabul edemiyor. Bizim bun­ları “prensip meselesi” yapmamız, Rum tara­fının bu gasb’ı devam ederken ve biz bu sal­dırıya ve gasba karşı can ve kan pahasına di­renip, kendi irademizi yürütürken aldığımız bü­tün yasal tedbirlerin geçerli olmadığını kabul etmemiz anlamına gelir ki bunun sonucu hiçbir kimsenin omuzlayamayacağı ağır bir kaos olur. Bunu gördüğümüz içindir ki, Rumlarla gün gele federal bir ortaklık kurulabilecekse, Kuzey Kıb­rıs Türk Cumhuriyetinin federasyon oluşmadan önce uluslararası tanınma işleminin tamamlan­ması gerektiğini savunuyoruz.” (s.11)
Aslında ayrılıkçı politikayı kabul etmek, ağır bir kaos” olmaz mı?
***
“Geçici Merhale Planı” gereği Aralık 1963’de Kıbrıs Cumhuriyeti’nden kopan Kıbrıs Türk liderliğinin yaptıklarını ve bunlarla ilgili olarak BM raporlarında nelerin yazıldığını 14 Nisan 1991 tarihli (Yeni Çağ’daki) köşemizde anlatmıştık. Kıbrıslı Türk bakan ve milletvekillerinin terk ettikleri Kıbrıs Hükümeti, Türkiye’nin de benim­sediği Güvenlik Konseyi’nin 4 Mart 1964 tarihli ve 186 numaralı kararında, Ada’da “şid­detin ve kan dökülmesinin önlenmesi için ge­rekli olan bütün ek tedbirleri almaya” çağrı­lırken, “Kıbrıs’ta, Kıbrıs Hükümeti’nin rızası ile bir Birleşmiş Milletler Barış Gücü’nün ku­rulması tavsiye” ediliyordu.
Kıbrıs Cumhuri­yeti’nin Kıbrıs Türk makamları, 28 Aralık 1967’de oluşturdukları “Kıbrıs Geçici Türk Yönetimi”nin Temel Kuralları’nın 1. Maddesinde şöyle diyordu:
“Kıbrıs Cumhuriyetinin 16 Ağustos 1960 tarihli Anayasasının bütün kural­ları uygulanıncaya kadar, Türk bölgelerinde yaşayan Türkler, Geçici Türk Yönetimine bağlanmıştır.” (agy, s.28)
Denktaş’ın yazdığına gö­re, (21 Nisan 1971’de) “Geçici” sıfatı kaldı­rılmış ve 1 Ekim 1974 tarihine kadar yasama etkinliklerini “Kıbrıs Türk Yönetimi Meclisi” adı altında sürdüren Yasama Meclisi; bu tarih­te almış olduğu bir kararla, 1974 Harekâtının yarattığı yeni koşullar ışığında yasama etkinliklerini “Otonom Kıbrıs Türk Yönetimi Meclisi” olarak sürdürmeye devam etmiştir. (agy, s.15)
30 Temmuz 1974 tarihli Cenevre Andlaşmasında, üç garantör ülkenin Dışişleri Bakanları 5. maddenin 2. fıkrasında “Kıbrıs Cumhuriyeti’nde fiiliyatta Türk ve Rum olmak üzere iki muhtar idarenin mevcut bulunduğunu not etmiş” olmalarına rağmen, taksimci Kıbrıs Türk liderliği niçin ayrı devlet ilan etti?
“1974 Harekâtının yarattığı yeni koşullar” Kıb­rıs Cumhuriyeti devletini ve toprağını bölmek için, Garanti Andlaşması’nın hükümleri hilâfına kimler tarafından istismar edildi?
 “Milletler­arası anlaşmalar uyarınca bulunanlar dışındaki bütün askeri personelin... Kıbrıs Cumhuriyeti’nden geri çekilmesini rica eden” 20 Temmuz 1974 tarihli (353) Güvenlik Konseyi kararı ile “Genel Sekreter’in iyi mesaisiyle, iki toplum temsilcileri arasında eşitlik esası uyarınca ilişkilerin ve görüşmelerin başlamasını uygun bulan” 1 Kasım 1974 tarihli (3212) Genel Ku­rul kararı ortada dururken, adadaki Türk Silahlı Kuvvetlerine arkasını dayayarak KTFD’yi kim oluşturdu?
12 Mart 1975 tarihli (367) ka­rarında Güvenlik Konseyi, “Kıbrıs Cumhuriyeti ülkesinin bir kısmının “Federe Türk Devleti’ olmasını öngören 13 Şubat 1975 tarihli tek taraflı kararı... esefle karşılamış ve ilgili taraf­ların, ilgili BM kararlarının uygulanmasını teh­likeye düşüren veya düşürebilecek olan bütün tek taraflı eylemleri konusunda kaygılarını açıklamıştı.
KTFD Meclisinde muhalefetten yana olabilecek güçler dengesini bozmak ve kendi görev süresini iki dönemle sınırlayan Anaya­sa’yı değiştirmek için 15 Kasım 1983’de “sözümona bağımsız” KKTC’yi ilan eden Kıbrıs Türk liderliği yine, uluslararası topluluk tarafından kınanmıştı. 18 Kasım 1983 tarihli (541) Güvenlik Konseyi kararında, bu ilanın 1960 tarihli Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Kuruluş Andlaşması ile Garanti Andlaşmasına ters düştüğü, bu ilanın yasal olarak geçersiz addedildiği ve geri alınması çağrısının yapıldığı ve bütün devletlere, Kıbrıs Cumhuriyeti’nden başka herhangi bir Kıbrıs devletini tanımamaları için çağrıda bulunulduğu belirtilmişti.
Rauf R. Denktaş adı geçen broşürde, 27 yıllık ayrılıkçı politikasının herşeye rağmen onaylanması ge­rektiğini öne sürerek, “KKTC’yi yok farzetmekten vazgeçiniz diyoruz” şeklinde yazabi­liyor ve şöyle bağlıyor: “Rum tarafı, buna rağmen uzlaşmaz ve sahte bir ünvan altında tüm Kıbrıs’ın Hükümeti olduğunu iddia et­meyi yeğlerse, Kıbrıs Türklerinin yapacağı birşeyi kalmayacağım sizlerin de anlayacağını ümit ederiz.” (s.20)
Güvenlik Konseyi’ndeki Büyükler’e hitap eden Denktaş, KKTC Mecli­sini “hazırol”da tutup, sıkıştığı anda TC’ye bağlanma kararını alabileceğini mi ima etmek istiyor? Biz de ona kendisinin son cümlesini değiştirerek hitap etmek istiyoruz: “Dileğimiz, şimdiki Türk liderlerinin, Denktaş’ın hatalı yolundan çıkıp, doğru yola gelmeleridir.”
***
2 Temmuz 1991 tarihli Kıbrıs’ta Denktaş’ın yazılı açıklaması şu başlıkla verilmiş: “Vasiliu suçuna ortak arıyor”. Kimin suçuna ortak aradığı belli de, Rauf şöyle yazıyor:
“Hile ile Türk çiftçilerden alınan ağır faizler altında gasbedilen Türk topraklarının hesabı bizde mevcuttur.. Kıbrıs Türklerini %32 toprak­larından %3’e sıkıştırıp onların acıları ile alay ettiler... Bizi Girne dağlarının verimsiz etek­lerine ve tepelerine süremezler.”
Denktaş, Türk topraklarının hesabında hata yapıyor. Broşürde %30 oranını veriyor. (s. 15) 1964’de Türk Cemaat Meclisi’nin yayımladığı “Turkish Cypriot Community Struggling for Existence” adlı yayında %30-35 deniyordu. 27 Nisan 1966 tarihli Enformasyon Dairesi yayını Special News Bulletin’de %35 yazıyor. Yayın tarihi ve yeri belli olmayan “Turks and Cyprus: Introduction to the Problem of Cyprus” adlı bro­şürde, Kıbrıslı Türklerin mülkiyeti %29 ile %35 arasında değişen bu tahminlerde, hali arazi ve diğer özel kişilere ait olmayan mülkiyette Türklere düşen payın çok yüksek tutulduğu anlaşılmaktadır. Kaldı ki Kıbrıs Cumhuriyeti’nin elindeki verilere göre, Kıbrıs’taki toplam özel mülkiyetin %12.3’ü Kıbrıslı Türklere ait olup, hali arazinin de orantılı olarak buna eklenmesi halinde %16.8’lik bir oran elde edilmektedir.
Baf’taki %14.4’lük Türk toprağını, Larnaka’daki %16.6’lık toprağı , Leymosun’daki %9.6’lık mülkiyeti terkedip, Girne dağlarının verimsiz eteklerine topladığı insanlarla alay eden her kimse, elindeki tapuları masaya çekinmeden koymalıdır:
Fethedilen %37 ile bir ara kabul edildiği öne sürülen %29+ ve %16.8 ortadadır. Plaza Raporu’nda Türk makamlarının %20’ye razı oldukları yazılmamış mıydı? Kim kiminle alay ediyor? Vasiliyu, Fileleftheros’a verdiği demeçte, toprak pazarlığını %25’ten açıp daha da aşağıya inmek amacında olduk­larını açıkladığına göre (Kıbrıs, 9 Temmuz 1991), haydi tapularla masa başına.

(Yeni Çağ gazetesi, 14 Temmuz 1991)




BÖLGESEL ÇATIŞMALAR VE KIBRIS SORUNU


İkinci Dünya Savaşının bitiminden bu ya­na geçen 40 yıldan fazla süre içinde, her ne kadar Üçüncü Dünya Savaşı diye nitelendirebi­leceğimiz bir global savaş çıkmamışsa da, yerel savaşların yaşanmadığı hemen hemen hiç bir gün olmamıştır. BM Örgütü’nün 40. Kuruluş  yıldönümü nedeniyle yapılan bir açıklamaya göre, 1945’den bu yana yerel veya bölgesel savaşlarda 21 milyon insan canlarını kaybetmişlerdir. Ölenlerden yarıya, yakını, sadece 1980’li yıllarda ölmüştür. Her beş ölüden üçü­nün siviller olması ayrı bir husustur. Sadece Vietnam Savaşı sırasında atılan bombaların sayısı, İkinci Dünya Savaşı süresince atılan toplam bomba sayısından fazla olmuştur. Bu savaş sırasında kullanılan bütün kimyasal silah miktarı, Birinci Dünya Savaşında atılanlar ka­dardı. Son İran-lrak Savaşında ise bir milyon­dan fazla insan yok olmuştur.
Bilim adamlarının saptamalarına göre 1950’li yıllar ile 1980’li yıllar arasında 250’den fazla bölgesel savaş yapılmıştır. Bu savaşlarda genel olarak hiçbir taraf tam bir üstün­lük sağlayamamıştır. Son on yıl içinde ortaya çıkan bir başka gerçek, anlaşmazlıkların as­kersel yollardan çözümlenemeyeceği, ancak ve ancak siyasal yollardan başarı sağlanabileceği­dir.
Bölgesel savaşların önlenebilmesi için, çatışma olan yerlere dıştan silah sağlanmasının durdurulması, çatışmaya, komşu ülkelerin bu­laştırılmaması ve bölge halkının kendi gelişme yolunun hiçbir dış müdahale olmadan güvence altına alınması gerekmektedir.
Bölgesel savaşların çıkış nedenleri arasın­da büyük farklar olmakla birlikte, genelde çatışmalar uluslarararası veya bölgesel çelişkilerden, belli bir ülkenin sömürge döneminden kalan geçmişinden, yeni sosyal süreçlerden, fetih po­litikasına dönüşten, etnik anlaşmazlıklardan veya benzeri birçok nedenlerden kaynaklanmaktadır. Çatışmaya kalıcı bir çözüm bulmak, an­cak tarafların kendi çabalarıyla olasıdır.   Çatışmanın geliştiği uluslararası ortam da önemli olup, ya sorunu karmaşıklaştırır, ya da buna­lımın erken giderilmesini sağlar.
  Gelişmekte olan ülkeler bölgesinde yer alan devletlerin siyasal, ekonomik, askeri, ide­olojik, tarihsel ve kültürel durumları, ileri kapitalist ülkelerin askeri ve ekonomik çıkarlarıyla sıkıca bağlantılıdır. Bu devletlerin hakları ve yönetimleri, kendi özgül çıkarlarını, var olan durumdaki çelişkileri kullanarak, ender olmamakla beraber savunabilirler. Ama bazen yakın oldukları büyük bir güce zarar verebilir­ler. Bunalım durumunun gelişme mantığına gö­re, ikili olan çatışma, örneğin İran-Irak çatış­ması, Körfez Bölgesi çatışmasına ve dış güçle­rin katılımıyla uluslararası durumu bozan bir karmaşaya dönüşebilir.
Bölgesel çatışmalar üç ayrı grupta inceleyebiliriz:
1. Grup, kapitalist ve sosyalist ülkeler arasındaki çatışmalardır. Örneğin 1964-1973 yılları arasındaki Hindi Çini’nde olanlar ve 1950’li yıllarda Kore’de olanlar bu gruptandır. Dünya barışı için çok tehlikeli çatışmalar olup, bağ­laşıklık sorumlulukları nedeniyle diğer ülkeleri de dolaylı veya dolaysız yoldan içine çekebilir.
2. Grup, emperyalizm ile ulusal kurtuluş hare­ketleri arasındaki zıtlıklardan doğan çatışmalardır. Güney Afrika’da bağımsızlık savaşı ve­ren Namibia’nın durumu bana örnektir.
3. Grup, emperyalistler ile kapitalistler, ya da gelişmekte olan ülkeler arasında olan çatışmalardır. Bu, ya eski ve yeni kapitalistler ara­sında olur, ya da bir ülkedeki ulusal konsolidasyon veya ulusal toplumun oluşması sürecin­de ortaya çıkar. İran-Irak savaşı, 1971’de  Bangladeş’in kurulmasına yol açan Hindistan-Pakistan savaşı veya 1963-1966 arasındaki Endonezya-Malezya çatışması bu gruba örnektir. Büyük nükleer güçlerin de işe karışmasıyla dünya barışı tehlikeye girebilir. Örneğin ABD, 1945 yılından bu yana bu tip 300’e yakın çatışmaya silahlı güçlerini kullanarak müdahale etmiş ve kendi dış politik görüşlerini kabul ettirmeye çalışmıştır.
 Her çatışmayı, uluslararası hukuk açısından tek tek incelemek gerekmektedir. Birçok durumda, egemen bir ülkenin içişlerine dıştan bir karışma sözkonusudur ve bu, zor kullanmama ilkesi zedelenerek yapılır. BM  ilkeleri ayaklar altına alınır. Örneğin Orta Doğu’daki çatışmalarda Filistin halkının kendi kaderini tayin etme hakkına engel olunmaktadır. Ya da Nikaragua’da olduğu gibi kendi kaderini tayin hakkını kullanan bir ülkenin kendi sosyal, eko­nomik ve siyasal gelişme yolunu kendisinin seçmesi önlenir. Dolaylı saldırı ile eğitilmiş silahlı gruplar ülkeye dıştan sokulur ve içteki gelişmeler önlenir. Afganistan buna bir örnek­tir.
            Bölgesel bir anlaşmazlık olarak zaman zaman sıcak çatışmalara yol açan Kıbrıs sorununda ise, bağlantısız bir dış politika yurütmekte olan Kıbrıs Cumhuriyeti devletini ortadan kaldırmak amaçlanmaktadır. Kıbrıslı Rumların başlattığı sömürge aleyhtarı harekeketi, Kıbrıslı Rumlarla Kıbrıslı Türkler arasındaki bir etnik çatışmaya dönüştürmeyi başaran emperyalizm ve onun her iki taraftaki yerli işbirlikçileri, 500’den fazla insanın ölümüyle sonuçlanan 1955-60 döneminin ardından, yine boş durmadılar. Adanın Yunanistan’a bağlanmasını isteyen enosisçiler ile Türkiye ve Yunanistan arasında paylaştırılmasını isteyen taksimcilerin, Aralık 1963’te yeniden başlattıkları toplumlar­arası çatışmalardan yararlanan “garantör ülke­ler”, Kıbrıs’a NATO askeri gönderme ve onu Doğu Akdeniz’de batmayan bir uçak gemisi hâline getirme planlarını uygulamak istemiş­lerdi. Toplumlararası barış görüşmelerinin başladığı 1968 yılına   kadar 678 Kıbrıslının ölümüne yol açan iç savaş, daha sonra nisbi bir barışla 1974’e kadar sürmüştü. 1974 yazında yaşanan faşist darbe ve onu izleyen Türkiye’nin Kıbrıs’ın kuzey topraklarının yüzde 37’sini işgali, bu kez 4,250 kişinin ölümüyle sonuçlanıyordu.
Kıbrıs’ı Yunanistan’ın 53. Vilayeti yapma girişimi, adanın Kuzeyini Türkiye’nin 68. vilayeti olması yollarını açmıştı. Şimdi Türk tarafı, işgal altındaki bölgede Türk Silah­lı Kuvvetlerinin ve aktarılan 60 bin Türkiyeli göçmenin desteğinde kurulan ayrılıkçı KKTC’yi, toplumlararası görüşmelerde yasal unsur olarak kabul ettirmek istemektedir. Dahası, Türk tarafı, federal bir çözüm derken Kıbrıs’ın bağımsızlık, egemenlik ve toprak bütünlüğünü zedeleyecek olan bir formülü, yani konfederasyonu kabul ettirmeye çalışmaktadır. Oysa uluslararası kamuoyunun ve Kıbrıslıların benimsediği en gerçekçi çözüm, barışçı görüşmeler yoluyla, iki bölge arasında askeri bir sınırın bulunmadığı, üs ve askerden arındırılmış, tek ve federal bir Kıbrıs Cumhuriyeti’dir. Kıbrıs’ın uluslararası statüsü konusunda ise, ilgili tarafların katılacağı bir uluslararası konferansın toplanması gerekmektedir.           


(Yeni Çağ gazetesi, 2 Aralık 1990)

19 Nisan 2016 Salı

1948 MADEN GREVİNİN 68.YILDÖNÜMÜ


1948 yılında, 13 Ocak’tan 16 Mayıs’a kadar 125 gün süren Kıbrıslı maden işçilerinin şanlı grevinin 68. yıldönümünü anmak üzere burada toplanmış bulunuyoruz. Grev ile ilgili ayrıntılara geçmezden önce, o yıllarda Kıbrıslı emekçilerin örgüt yapısına kısaca bakmakta yarar var.
Ada halkının oluşturan iki ana etnik-ulusal topluma mensup emekçiler, 1942 yılına kadar ortak çiftçi ve işçi kuruluşlarında örgütlenmişlerdi. Kıbrıslı Türk çiftçiler, Kıbrıslı Rumların adayı Yunanistan’a bağlama (enosis) talepleri yüzünden, 30 Nisan 1943’de ortak örgüt Tüm Çiftçilerin Kıbrıs Birliği (PEK)’ten kopup, Kıbrıs Türk Çiftçiler Birliği’ni oluşturdular. Kıbrıslı Türk işçiler de, 13 Ağustos 1944’de işçi sınıfının ortak örgütü olan Tüm Kıbrıs İşçi Federasyonu (PEO)’dan ayrılarak, 1 Ağustos 1945’de Kıbrıs Türk İşçi Birlikleri Kurumu çatısı altında birleştiler.
Kıbrıs Türk İşçi Birlikleri Kurumu’na üye olan Lefke Madenciler Birliği ile PEO üyesi Maden İşçileri Sendikası’na bağlı maden işçileri, 1945 yılı sonunda Lefke’de bulunan Amerikan sermayeli Kıbrıs Maden Şirketi (CMC)’nin işyerlerinde çalışan maden işçilerinin taleplerini görüşmek üzere toplandılar. Lefke’deki Çoronik’in kahvesinde yapılan bu toplantıya Türk işçiler adına İrfan Süleyman ve Yusuf Mustafa katılırken, Rum işçileri PEO’ya bağlı Maden İşçileri Sendikası’nın Genel Sekreteri Pandelis Varnava, Avraam Hristu ve Hristos Morfitis temsil etmekteydi.
Lefke Türk Madenciler Birliği, maden işçilerinin taleplerini PEO’ya bağlı olan Maden İşçileri Sendikası temsilcileri ile görüşmeyi kabul etmek için, önce, adanın Yunanistan’a bağlanması talebinin gündeme getirilmeyeceğine ilişkin bir bildiri yayımlaması şart koştu. Bunun kabul edilmemesi üzerine toplantı ertelendi ve maden işçilerinin talepleri tartışılamadı.
Kıbrıs Türk İşçi Birlikleri Kurumu adına Hasan Şaşmaz,  PEO Genel Sekreteri Andreas Ziartidis’e gönderdiği bir mektupta, iki toplumun birbirinin ulusal duygularına ve kuruluşlarına saygı gösterilmesi koşuluyla, ekonomik alanda ve grev girişimlerinde işbirliği yapabileceklerini duyurdu. PEO, önce bu mektubu yanıtlamaktan kaçındı. Ama üç ay sonra, Ziartides tarafından verilen resmi yanıtta, Türk İşçi Birlikleri ile işbirliği yapmaya hazır oldukları bildirildi. 

MADEN İŞÇİLERİNİN ORTAK 1 MAYIS KUTLAMASI
Maden işçileri, 1947 yılında ortak bir toplantı yaparak, Lefke-Mavrovuni (Karadağ)-Ksero (Gemikonağı) yöresinde 1 Mayıs’ta işi, bir günlüğüne boykot ederek, birlikte kutlama yapmayı kararlaştırdılar. Şirket yönetimi bu haberi öğrenince, işyerlerine dağıttığı bildirilerde, 1 Mayıs’ta ocaklara yeterli sayıda işçi inmemesi durumunda, işyerlerini üç günlüğüne kapatacağını duyurdu.
Türk ve Rum maden işçilerinden oluşan ortak komite, yaptığı değerlendirmede, oybirliği ile alınan karardan geri dönülmeyeceğini ve 1 Mayıs’ın bütün işçiler tarafından gün boyunca kutlanacağını açıkladı. Nitekim 1 Mayıs 1947 günü, tek bir maden işçisi bile madenlere inmedi.
            Gerçekleştirilen kutlama toplantıları ve geçit törenleri görülmeye değer ve duygulandırıcıydı. Lefke-Karadağ yöresindeki maden ocaklarında 700’e yakın Kıbrıslı Türk işçi çalıştığından, buradaki toplantılarda Kıbrıslı Türklerin katılımı daha da belirgindi. 2,000’e yakın işçinin gerçekleştirdiği bu ortak eylem, çok önemliydi. Çünkü Kıbrıs işçi hareketinde etnik-ulusal temele göre ayrılmış olan sendikaların, ilk kez ortaklaşa düzenledikleri bu gösterilere, işçilerin eşleri ve çocukları da katılmıştı. Kutlama yürüyüşü, Gemikonağı’ndan başlayıp, Lefke’deki maden işçilerinin mahallesinden geçerek, Karadağ’daki sendika binaları önünde sonlandırıldı. Yürüyüş sonunda ise, kaza yöneticisine verilmek üzere, işçilerin taleplerini içeren bir bildiri onaylandı.    
            İşçi sınıfının uluslararası dayanışma günü olan 1 Mayıs 1947’de, maden işçilerinin  işbaşı yapmaması üzerine, Kıbrıs Maden Şirketi’nin Genel Müdürü Hendricks, tehditlerini gerçekleştirdi ve işyerlerini üç gün süreyle kapattı. Sendikanın olayı protesto etmesine rağmen lokavt, 5 Mayıs’a kadar sürdü. Maden ocaklarının açılmasından sonra da ilişkiler gerginliğini korudu. Ama bu eylem, maden işçilerinin daha da bilinçlenmesine, sendikalarına daha fazla sahip çıkmalarına ve hem kendilerinin, hem de ailelerinin birbirlerine daha fazla kenetlenmelerine yol açtı. Bu olayları izleyen 1948’deki büyük grev, bu tespiti doğrulayacaktı. 

İŞÇİLERİN  TALEPLERİ
            Kıbrıs Maden Şirketi’ne ait Lefke-Karadağ madeninde çalışan 2,000’e yakın işçi, 16 Aralık 1947 günü bağlı oldukları sendikalar aracılığıyla işverenden 23 maddede toplanan bazı taleplerde bulundular. Bu taleplerin bazıları şunlardı: Örgütlenme hakkı, daha az çalışma saati, daha yüksek yevmiye, daha fazla mesai ücreti, tatil günlerinin 5’i ödenekli olmak üzere 7’den 13 güne çıkartılması, işçi sınıflamasında değişikliğe yol açacak bir ücret artışı.
İş sözleşmesinde daha liberal ölçülerin kullanılmasını da isteyen madencilerin bu taleplerini değerlendiren işveren temsilcisi Harvery, bu talepleri reddetti. Onun görüşüne göre, son ücret ayarlamasından bu yana  hayat pahalılığında hiçbir değişiklik olmamıştı ve bu talepler, işçi maliyetlerini yüzde 25 oranında artıracaktı.
            Hem işveren, hem de işçi tarafı görüşlerinde diretiyor ve değişiklik yapmıyordu. Madenlerde çalışan 700 kadar Türk işçisinin örgütlü olduğu Lefke Madenciler Birliği’nin üyesi olduğu Kıbrıs Türk İşçi Birlikleri Kurumu adına Genel Sekreter Aziz Tuncay ile Tüm Kıbrıs İşçi Federasyonu (PEO) adına Genel Sekreter Andreas Ziartidis tarafından Lefkoşa’da 8 Ocak 1948 günü imzalanan işbirliği protokolu sayesinde, iki işçi federasyonu arasında temas ve işbirliği kolaylaştırıldı. Madenlerde, limanlarda, ulaşım, tekstil ve ayakkabı alanlarında, fırınlarda, inşaatlarda, hükümet ve askeri işyerlerinde ve diğer iş kollarında ortak grevler ve başka eylemler düzenlenmesine olanak sağlandı.

GREV BAŞLIYOR
            Maden işçilerinin ortaklaşa düzenledikleri toplantılardan sonra, 11 Ocak 1948 günü oybirliği ile grev kararı alındı. İlk aşamada 5 günlük bir grev, 13 Ocak 1948’de başlatıldı. Sağcı Rum İşçi Sendikaları Konfederasyonu (SEK), bu greve katılmama kararı aldı.  
 CMC Genel Müdürü Hendricks, Kıbrıs Türk sendikalarının Rum solcu sendikaları ile greve katılmasını kınadı. Öte yandan bazı Türk sendikaları aracılığı ile sürdürülen ve Türk maden işçilerinin, Rum sınıf kardeşlerine karşı kullanılması ve taleplerden  vazgeçilmesi çabaları ise bir sonuç vermedi.
            5 günlük grev, AKEL’in desteklediği Lefkoşa’daki PEO Genel Merkezi ile danışmalardan sonra, yerel sendikalar tarafından uzatıldı. Bunun üzerine CMC Genel Müdürü, çalışmak isteyen işçilerin başvurması halinde, madenin açılacağını duyuran 10 bin tane el ilanı dağıttırdı. Ama işçilerin birliği, bu oyunu boşa çıkarttı. Sendika tarafından yapılan ve hükümetin anlaşmazlığa müdahale etmesini isteyen çağrı reddedildi.

KIBRIS TÜRKLERİ DE GREVİ DESTEKLİYOR.
            Grevcilerle, ailelerinin ihtiyaçlarını karşılamak için Kıbrıslı Rum ve Türklerin büyük bir çoğunluğu her hafta gönüllü olarak para ve yiyecek yardımı yapıyordu.
Grevcileri desteklemek için düzenlenen çeşitli toplantı, miting ve konferanslara, örgüt olarak Dr. Fazıl Küçük’ün Kıbrıs Türk Milli Partisi ile Halkın Sesi ve Hürsöz gazeteleri katılmıştı.
4 Şubat 1948 günü Lefkoşa’da düzenlenen konferansı yöneten divanda Tabelacı Cahit, Türk İşçi Birlikleri’nin temsilcisi olarak yer almış, Dr. Küçük de konuşmacı olarak katılmıştı. Rum konuşmacılar arasında PEO Genel Sekreteri Andreas Ziartidis ile maden işçilerinin lideri Pandelis Varnava  vardı.
        Dr. Küçük, Lefke’de düzenlenen iki karma toplantıda grevci işçileri destekleyen  konuşmalar yaparken, Türk işçilere “müstakbel liderimiz”  diye takdim edilen Rauf Denktaş da desteğini belirtmişti.

GENEL GREVLE DESTEK
            Şirket, işçi gözcüleri ile enerji santralı çalışanlarının 3 Şubat 1948’de greve katılmaları üzerine, yerli ve yabancı uyruklu, maaşlı personelini bu görevlere getirdi.
PEO Genel Merkezi, 9 Şubat günü maden grevi ile dayanışmayı yükseltmek ve grev fonunu güçlendirmek için, ada çapında 24 saatlik bir genel grev düzenledi.
            Kurun adlı haftalık Türkçe gazetenin 14 Şubat 1948 tarihli nüshasında, Kıbrıs Maden Şirketi Başkanı’nın grevle ilgili olarak yaptığı açıklamada, maden şirketi savunulurken, 13 Ocak ile 7 Şubat arasındaki grev nedeniyle işçilerin gelirinin 25 bin liradan fazla azaldığı ve her grev haftasının 7 bin liralık bir kayba yol açtığı belirtilmekteydi.            
          3 Mart 1948 günü Karadağ mahallesinde ve Gemikonağı iskelesinde grev yapan Kıbrıslı Rum ve Kıbrıslı Türk işçiler, polisle çatıştılar. 8 ağır yaralı arasında, dört Türk maden işçisi de vardı. (Lefke Kato Horyo’dan Şakir İzzet, Lefke’den Mehmet Palaz ve İzzet Ali Hacı İzzet, Androliku’dan Ahmet Necati)
Kıbrıslı Rum ve Türk madencilerin eşleri ile çocukları da düzenledikleri çeşitli gösterilerle, bu mücadeleye destek verdiler. Grev sırasında maden ocakları bölgesinde yer alan yerleşim birimlerinde Kıbrıslı Rum ve Kıbrıslı Türk grevcilerin yanısıra, eşleri ve çocuklarının da katıldığı onlarca miting düzenlendi. 
Aynı mücadelede, aralarında Kıbrıslı Türk olarak 17 grevci ve 15 de grevci eşinin bulunduğu toplam 76 grevci ve grevci eşi, sömürge mahkemelerinde iki yıla kadar varan hapis cezalarına çarptırıldılar. Çok sayıda kişi de çeşitli para cezalarına çarptırıldı. Bunlar arasında 4 Kıbrıslı Türk kadın da vardı.
         4 Mart 1948 günü Karadağ ve Gemikonağı’nda yapılan gösterilerde konuşan Türk sendika lideri Hasan Şaşmaz, grevin kırılması  için polis gücünün kullanılmasını eleştirerek, Kıbrıslı Türklerin İngiliz sömürge hükümetine olan bütün güvenini yitirdiklerini söyledi.

GREV KIRICILIĞINA KARŞI SINIFSAL BİRLİK
            8 Mart 1948 günü Gemikonağı’ndaki iş yerine çalışmak için giden bazı grev kırıcılar, hem Türk, hem de Rumlardan oluşan kararlı grevci işçilerle karşılaşmış ve yuhalanıp taşlanmışlardı. CMC tarafından toplanan grev kırıcı işçilerin çoğunluğu, sağcı Kıbrıs Rum Sendika Federasyonu (SEK) ile sağcı Milliyetçi Parti (KEK)’in desteklediği Girneli Rumlar, Maronitler ve Ağırdağ’dan bazı Kıbrıslı Türklerdi.
         Burada belirtilmesi gereken önemli bir nokta, Kıbrıslı Türk ve Rum işçilerin ortak grev süresince dayanışmalarını sınıf kardeşliği temelinde güçlendirmiş olmalarıdır. Gerek milliyet, gerekse din farklılığına dayalı önyargılar yenilmiş ve örnek bir eylem birliği oluşturulmuştu.
16 Mart 1948 günü Lefkoşa’da  grevi desteklemek amacıyla düzenlenen ikinci basın toplantısına, belediyeler ile siyasi parti ve mesleki kuruluşların temsilcileri katılmıştı. Seçilen ortak delegasyonda bir Türk (Halkın Sesi gazetesinden Hakkı Süha) ile iki Rum yer alıyordu.

KİLİSENİN ARABULUCULUK GİRİŞİMİ
            CMC maden şirketindeki grevi kırma çalışmalarını sürdüren şirket genel müdürü Hendricks, Mart ayı ortasında Kıbrıs Rum Ortodoks  Kilisesi Başpiskoposu II. Makarios  ile görüşerek, bir uzlaşma arayışına girdi. Başpiskopos (sonradan Kıbrıs Cumhurbaşkanı olacak olan III. Makarios’tan önce görev yapan kişi) şirketin, hükümetin hazırlamakta olduğu yeni hayat pahalılığı indeksine uygun makul bir ücret artışı vermesi halinde, işçilere işbaşı yapması için çağrıda bulunacağını söyledi. Hendricks’in öneriyi kabul etmesi üzerine Başpiskopos II. Makarios, işçilere hitaben bir bildiri yayımlayarak greve son vermelerini istedi. Maden İşçileri Sendikası çağrıya tepki gösterdi.
            Öte yandan bir kısım işçinin işbaşı yaptığı görüldü. Nisan ayı başında yeraltında 74, yer üstünde 313 işçinin çalıştığı ve normalde çıkartılan bir günlük madenin yarısına yakınının (haftada 750 ton demir cevheri) çıkartıldığı kaydedilmektedir.

SONA DOĞRU
       1 Mayıs 1948’de, bir yanda grevci işçiler kutlamalarını yaparken, öte yanda da maden işçilerinin temsilcileri ile CMC yönetimi arasındaki görüşmelere devam edildi.    
Başlangıçta grevi desteklemiş olmasına rağmen, daha sonra CMC için çalışan ve işçileri grev kışkırtıcılığına teşvik eden Kıbrıs Türk ileri gelenlerinden biri de Lefke Belediye Başkanı Fadıl Nekipzade idi. Ama Türk İşçi Birlikleri, liderlikte görülen ve gittikçe artan zayıflıklarına rağmen, grevi sonuna kadar desteklemiş ve üyelerinin taleplerini dile getirerek, onların Rum sınıf kardeşleriyle gittikçe ideolojik temele kayan güç birliğini, grevin bittiği 16 Mayıs 1948 tarihine kadar sürdürdü. Türk işçi lideri Hasan Şaşmaz ile Lefke Türk Maden İşçileri Sendikası Sekreteri Mehmet Halil Kahraman son toplantıda söz alan konuşmacılar arasında idi.
            Bazı Türk işçi liderlerinin kararsız bir tutum içinde olmalarının nedeni, CMC’nin bu kişiler üzerindeki etkisi, İngiliz sömürge yönetiminin milliyetçi önyargıları körüklemesi ve diğer etkenlerdi. Buna rağmen Rum işçi kardeşleri ile olan sınıfsal dayanışma Türk işçiler arasında üstün gelmişti.
          8 Mayıs’ta Gemikonağı’nda grevci işçiler ile polis eşliğindeki grev kırıcılar arasındaki şiddet olaylarında 6 maden işçisi yaralandı. Bunun üzerine şirket müdürü Hendricks, grevin siyasi amaçlı olduğunu ve hem sendikanın, hem de AKEL’in “CMC şirketinin prestij ve parlak geleceğini tehlikeye atmak istediği”ni öne sürdü. Şirket müdürüne göre, bu bir haçlı seferi idi ve Kıbrıs’taki sol unsurlar hiç bir denetime tabi olmadan zaferden zafere koşmaktaydı. (1941’de kurulan AKEL’in 1943’de iki, 1946’da da beş şehrin hepsinde belediye başkanlıklarını kazanmış olduğunu hatırlatalım.) Amerikalılara ait CMC şirketinin İngiliz Genel Müdürü Hendricks, “komünistlere karşı konmazsa, gelecekte artık önlerine geçilemeyeceği” uyarısında bulunuyordu.

GREV KALDIRILIYOR
            Grevi sürdüren işçi komiteleri ile yapılan uzun toplantılardan bir sonuç çıkmaması üzerine, giderek daha fazla sayıda işçi işbaşı yapmış ve sonunda sendika grevi kaldırmak zorunda kalmıştı. 125 gün süren ve 17 Mayıs 1948 günü resmen sona eren grevle, işçilerin öne sürdüğü 23 talepten sadece bir tanesi tam olarak yerine getirilmişti. Fazla mesai bir buçuk saatle sınırlandırılıyordu. Yeni hayat pahalılığı indeksine göre ayarlanacak olan ücret artışına ilişkin söz tutulmuş, ama işçi ve ailesi için gerekebilecek hastane bakımı fonuna ayda 8 şilinlik bir kesinti yapılmıştı. Oysa bu hizmet, daha önce parasız olarak yapılıyordu. İstenen ek tatil günlerinden, sadece biri kabul edilmişti. Şirketin verdiği tek taviz bunlardı.
            Grev öncesinde madende çalışan işçilerin yüzde 90 kadarı yeniden işe alındı. Sendikal faaliyette bulunan veya şiddet olaylarına karıştıkları öne sürülen diğer işçiler ise, işe geri alınmadı. Yaz aylarında işe girmeyi başaran bu işçilerden 12’si Karadağ’da, 8’i Gemikonağı’ndaki iş yerlerinden yeniden uzaklaştırıldılar. Grev sonrasında grev kırıcı ve işveren yardakçısı olan bazı işçilere 20 bin dolar karşılığı para yardımı yapıldığı, grev hakkında bilgi veren David Lavender’in  “The Story of Cyprus Mines Corporation” (California,1962, s.299) adlı kitabında kaydedilmiştir.
            Dikkatiniz için teşekkür ederim.


MADEN İŞÇİLERİ MARŞI
Söz: Tabelacı Cahit

Maden işçileri
Dönmezler geri
Sert adımlarla
Koşar ileri
            Yılmaz mücadeleden işçiler
            Korkmaz toptan tüfekten işçiler
            Kalpleri iman dolu bekçiler
            Getirir fakir halka büyük zaferi
Türk-Rum madenciler
Mert fakir erler
Bir hak yolunda
Birleşmiştiler
            Dağlar taşlar boyandı kızıla
            Kan ile destanları yazıla
            Dağlar taşlar boyandı kızıla
            Hakkın yolunda can feda ola

Uluslararası bir işçi marşına (Bandiera rosa) yazılan Türkçe sözlerle o günlerde okunan bu marş, 1948 maden grevinin geliştirdiği sınıf bilincini yansıtmaktadır.    

(“Sol ve Kıbrıs Sorunu” adlı Komite tarafından, 18 Nisan 2016 akşamı, Lefkoşa’daki Dayanışma Evi’nde düzenlenen “Ortak Mücadeleler: 1948 Büyük Madenci Grevi” konulu toplantıda yaptığım konuşma.)