7 Haziran 2021 Pazartesi

TAKSİMCİ KIBRIS TÜRK LİDERLİĞİ, 1960’TAKİ “SİYASAL EŞİTLİK”İ NASIL SAĞLAMIŞTI?

Kıbrıs doğumlu Türkiyeli diplomat Alaeddin Gülen, 1998 yılında yayımladığı "Bellekte Kalanlar" adlı anı kitabında, 1959'da imzalanan Zürih ve Londra Anlaşmaları ile ilgili olarak şöyle yazar:

“(Fatin Rüştü) Zorlu, kuvvetli şahsiyeti ve üstün müzakere kabiliyetiyle dolayısıyla, müzakere masasında daima kendi görüşümüzü kabul ettirirdi. Bunun en güzel örneği, Zürih ve Londra anlaşmalarıdır. Bu anlaşmalar tamamen Zorlu'nun eseri ve zaferidir. Averof'la kapandıkları bir odada bütün isteklerini adeta birer birer Averof'a dikte ettirmiştir. Kıbrıs'ta %20 nisbetindeki Türk azınlığını, %80 nisbetindeki Rum çoğunluğuna eşit hale getirmek normal sayılacak bir olgu değildi ve her babayiğidin başaracağı bir iş değildi.”

1999 yılı sonunda kaleme aldığım ve “1999 yılı içinde basına yansıyan Kıbrıs sorununun çözüm planları” başlıklı yazımda bu alıntıya yer vermiş ve makaleyi de şu cümle ile bitirmiştim: “Kıbrıs'ta yaşayan Türkler ve Rumlar hâlâ daha bu olgunun tutsaklığını yaşamaktadır.” (Bu makaleye şuradan ulaşılabilir: https://can-kibrisim.blogspot.com/2015/05/1999-yili-icinde-basina-yansiyan-kibris.html )

                                                           ***

Kıbrıslı Rumların EOKA örgütü eliyle, 1 Nisan 1955’de adadaki İngiliz sömürge yönetimine son vermek ve adayı “anavatan” olarak gördükleri Yunanistan’a bağlamak (enosis) için tedhiş hareketlerine başlamışlardı. Bunun üzerine İngiltere, emperyalizmin bilinen “böl ve yönet” politikasını kullanarak, adadaki iki ana toplumdan sayıca daha az olan Kıbrıs Türk toplumunu kullanarak, onların da Rum toplumunun talep ettiği “kendi kaderini tayin” ilkesini, “adanın ikiye taksimi” için talep etmeleri doğrultusunda teşvik etmişti.

İngiltere, 29 Ağustos 1955’de Londra’da düzenlediği bir konferansta, 1923’deki Lozan Antlaşması’ndan sonra ada ile ilişkisini kesmiş olan Türkiye’yi Kıbrıs meselesine taraf yapmayı başardı. TC derin devletinin 6/7 Eylül 1955’de İstanbul’daki Rum toplumuna karşı düzenlediği tedhiş eylemleri, Rum karşıtı ve Türk milliyetçisi duyguların kabarmasına yol açtı.  Nitekim bu sırada Seferberlik Tetkik Kurulu'nda görevli olan Sabri Yirmibeşoğlu, 1991’de gazeteci Fatih Güllapoğlu'na verdiği röportajda “6-7 Eylül de bir Özel Harp işidir. Muhteşem bir örgütlenmeydi” diyecekti.

15 Şubat 1956 tarihli Hürsöz gazetesi, Türkiye Dışişleri Bakanı Zorlu’nun şu açıklamasına yer vermişti: “İngiltere, Kıbrıs Türklerine eşit haklar verileceğini Türkiye’ye bildirdi.” Aynı gazetedeki baş makalede de şöyle denmekteydi: “Kıbrıs’taki Türk azınlığına eşit haklar tanınacak ve Kıbrıs Türkleri seçilip hükümette eşit şekilde temsil edilerek, veto hakkına sahip olacaktır.”         

İngiliz Sömürge Yönetimi, 16 Nisan 1956’da Kıbrıs Evkaf Dairesi’nin yönetimi, Kıbrıs Türk liderliğine devretti.  

23 Nisan 1956 gecesi Lefkoşa’nın Türk kesimindeki Ardath Tütün Fabrikası’nın (Türk) bekçisinin öldürülmesi üzerine, 24 Nisan’da, Türk gençleri, Lefkoşa’daki Ay Luka ve Ay Kasyano mahallelerindeki Rum evlerine ve Belediye Pazarı’ndaki Rum dükkanlarına hasar verdiler, yağmalar yapıp, yangınlar çıkardılar. Kıbrıs Türk liderliğine yakın basın organları, bu olayları sol eğilimli Kıbrıslı Türklerin yaptığını yazarak, onları hedef gösterdi.

Bu tedhiş olayları üzerine 26 Nisan 1956 günü öğleden sonra Lefkoşa’da sokağa çıkma yasağı ilan edilerek, şehir ilk defa olarak, kuzey ve güney olmak üzere ikiye ayrıldı.

12 Kasım 1956’da Kıbrıs Maarif Dairesi, Türk ve Rum müdürlüklerine ayrıldı. (Eylül 1958’de her iki toplum liderliğine devredilecekti.) 4 Aralık 1956 tarihli Halkın Sesi gazetesi, Türk memurların ayrı bir cemiyet kuracaklarını haber verirken, 11 Aralık 1956’da da Kıbrıs Türk Hekimler Birliği’nin kurulduğunu duyurdu. 

Türkiye hükümetinin Kıbrıs politikasını belirlemesi için görevlendirilen Devletler Hukuku ve Anayasa Hukuku uzmanı olan Prof. Nihat Erim, 24 Kasım 1956 tarihli ilk raporunda şöyle demekteydi:

“Taksim fikri Türkiye, Yunanistan, İngiltere, Amerika hükümetleri arasında gizli, resmi veya yarı resmi bazı görüşmelerde ele alınmıştır... Taksim önerisinin kabul edilmesi ihtimali göz önünde tutularak, Türkiye bakımından Kıbrıs’ın ne biçimde bölünmesinin daha elverişli olacağı askerlik, ekonomi ve adadaki Türk nüfusunun menfaatleri göz önünde tutularak, şimdiden yetkili uzmanlara tespit ettirilmelidir.”   

Türkiye, İngiltere’nin adanın taksim edilmesi fikrini resmi politika olarak benimsediğini 20 Aralık 1956’da açıkladı. Kıbrıs Türk liderliği de bu politikayı, sömürge hükümeti ile işbirliği yaptığından zaten benimsemişti.

1957 yılı Ocak ayında Kıbrıs’a bir ziyaret yapan Prof. Nihat Erim’e AKEL’in Türk Kolu tarafından kendisine verilen bir mektupta, “Adayı taksim etme fikrinin Kıbrıs meselesinin nihai hal şekli olmayacağı gibi, Kıbrıs’ta yaşamakta olan Türk ve Rum toplumlarının ayrı bölgelerde yaşamadıklarından ortaya bir yer değiştirme sorununa yol açacağı” uyarısında bulunuluyordu.

ABD Başkanı Eisenhower ile İngiltere Başbakanı Macmillan, Mart 1957’de Bermuda adasında yaptıkları toplantıda, Kıbrıs’taki askeri üslerin kendileri için yeterli olduğunu ve Kıbrıslı Rum ile Türk toplumlarının geriye kalan ada toprakları kendi aralarında bölüşebilecekleri kararını aldı.   

Arkasına İngiltere ve Türkiye hükümetlerinin desteğini almış olan Kıbrıs Türk liderliği, artık taksimin ilk adımını atabilirdi. Ortak belediyelerdeki Kıbrıslı Türk üyeler, 3 Haziran 1957’de istifa ettiler. Lefkoşa Türk Belediyesi, 16 Haziran 1958’de kurulduktan sonra, bunu diğer beş kazada kurulan ayrı Türk belediyeleri izledi.

25 Temmuz 1957 tarihli Halkın Sesi gazetesinin manşeti şöyle idi: “Dr. Küçük’ün basın toplantısı: Taksim fikri reddedilirse, adanın bütününü isteyeceğiz. Taksim, 35. arz dairesi (enlem) boyunca olacak.”

29 Kasım 1957’de ilk bildirisini yayımlayan “Türk Mukavemet Teşkilatı” (TMT), Kıbrıslı Rumlara karşı tedhiş eylemleri düzenleyen “Volkan” adlı yeraltı örgütünün yerine geçti. Artık “Ya taksim, ya ölüm” sloganı, Kıbrıs Türk liderliği tarafından topluma zorla benimsetilmeye başlanmıştı. Milliyetçi EOKA örgütü de boş durmuyordu. Kıbrıs Türk liderliği, EOKA saldırılarının Kıbrıs Türk köylerine yönelmesi karşısında, bazı Türk köylerinin, Dr. Küçük’ün 1957’de taksim çizgisi olarak önerdiği 35. enlemin kuzey kısmına yerleştirilmelerini öngören bir plan hazırladı. Bu göç planı, Türkiye Dışişleri Bakanlığı’na gönderildi.

14 Ocak 1958 tarihli Bozkurt gazetesi, Türkiye’nin Kıbrıs politikasını oluşturan Prof. Nihat Erim’in Ankara’da yaptığı bir konuşmada şöyle dediğini duyurdu: “Kıbrıs’ta 120 bin nüfuslu bir Türk devleti kurulabilir.”

Adanın ikiye bölünmesine karşı çıkan Kıbrıslı Türk ilericiler, 1 Mayıs 1958’de Kıbrıslı Rumlarla birlikte yaptıkları gösteri sonrasında, TMT’nin tehdit, yaralama ve hatta öldürme eylemlerine maruz kalırken, Kıbrıslı Rum ilericiler de Ocak 1958’den başlayarak EOKA’nın sindirme eylemleri ile katlediliyordu.  

Kıbrıs Türk liderliği, toplumlararası düşmanlığı körüklemek için İstanbul’daki 6/7 Eylül 1955 olaylarının bir benzerini, 6/7 Haziran 1958’de Lefkoşa’da düzenledi. Lefkoşa’daki Türkiye Konsolosluğu’nun Haber Merkezi Bürosu’na TMT tarafından konan bombanın patlaması üzerine, Kıbrıslı Türkler, Lefkoşa’nın Rum kesimine karşı saldırıya geçtiler. Bu eylemlerinin ardından, 5 Temmuz 1958’de adanın başkenti yeniden ikiye bölündü. (Aynı bölücü hat, 21 Aralık 1963 olaylarından sonra “Yeşil Hat” olarak anılacak, 1974 olaylarından sonra da bütün adayı ikiye bölen taksim çizgisini oluşturacaktır.) Bu kışkırtma eylemi ardından gelişen olaylarda, 56’sı Rum ve 53’ü Türk olmak üzere 109 Kıbrıslı öldü, 79’u da yaralandı.  

Taksim tezinin Türkiye kamuoyuna benimsetilmesi için Menderes hükümeti tarafından 8 Haziran ile 13 Temmuz 1958 tarihleri arasında Türkiye’nin çeşitli kentlerinde 43 miting ve 10 kapalı salon toplantısı düzenlendi. Bu toplantılarda 790 kadar konuşmacı, toplam 108 saat süren konuşmalar yaptı ve gösterilere 2,690,000 kişi katıldı. Artık Kıbrıs, Türkiye’de bir “milli dava” haline getirilmişti.

İngiltere Sömürgeler Bakanı Lennox Boyd’un 1958 yılı Haziran ayında Avam kamarasında verdiği bilgiye göre, adadaki seferi yedek (mobile reserve) polis kadrosunda hiçbir Kıbrıslı Rum yokken, Kıbrıslı Türklerin sayısı 256 kişi idi. Yardımcı (auxiliary) polis olarak görev yapan 56 Kıbrıslı Ruma karşılık, 1,281 Kıbrıslı Türk görevliydi. Dönemin İngiliz Valisinin müsteşarı olan John Reddaway, 1958 yılına ait yardımcı polislerin sayısını, 70 Kıbrıslı Rum ve 1,700 Kıbrıslı Türk olarak vermektedir. Seferi yedek polis gücünde hiçbir Kıbrıslı Rumun bulunmadığını, ama 542 Kıbrıslı Türkün bu görevi yaptığını belirtmektedir. Ayrıca düzenli (regular) polis gücünde bulunan yaklaşık 5,000 kişinin, yarı yarıya Kıbrıslı Rum ve Türklerden oluştuğunu eklemektedir.

İngiltere’nın adadaki sömürge yönetimine son vermesi için tedhiş eylemlerini yürüten Kıbrıslı Rumlara karşı, Kıbrıslı Türklerden oluşan polis gücünün kullanılmış olması, çoğunluk halk ile sömürge yönetimi arasındaki mücadelenin, adanın Yunanistan’a bağlanmasını (enosis) isteyen Kıbrıslı Rumlar ile adanın Yunanistan ile Türkiye arasında taksim edilmesini isteyen Kıbrıslı Türkler arasındaki mücadeleye dönüşmesini sağlamıştır.

1 Nisan 1955 ile 30 Mart 1959 tarihleri arasında gerek EOKA, gerekse TMT yeraltı örgütlerinin tedhiş eylemleri sonucu şöyle özetlenebilir:

-          Toplamda 506 kişi öldü, 1260 kişi yaralandı.

-          Ölenlerden 142 kişi İngiliz idi (104 asker, 26 sivil, 12 polis).

-         84 Kıbrıslı Türk öldü (22 polis, 62 sivil – bunlardan 55 kişisi toplumlararası çatışmalarda öldü).

-     278 Kıbrıslı Rum öldü (15 polis, 236 sivil – bunlardan 60 kişisi toplumlararası çatışmalarda öldü) 

Bu rakamlardan da görüleceği gibi, toplumlararası çatışmalarda ölenlerin sayısını dışta tutarsak, kendi toplumları içinde öldürülen Kıbrıslı Türklerin sayısı 7 iken, Kıbrıslı Rumların sayısı 176 kişidir. (Kessing’s Contemporary Archives, 1959, 8, p.16833’den aktaran A.An, Kıbrıs’ta Fırtınalı Yıllar (1942-1962, Lefkoşa 2018, s.162)

1960’da sınırlı bir bağımsızlıkla kurulan ve üç NATO ülkesi olan İngiltere, Türkiye ve Yunanistan’ın “bağımsızlık, egemenlik ve toprak bütünlüğünü garanti ettiği” Kıbrıs Cumhuriyeti devletinde, ada nüfusunun %20’sini oluşturan Türk azınlığının, nüfusun %80’ini oluşturan Rum çoğunluk ile siyasal eşit hale getirilmesi ve kamu hizmetinde %30, orduda %40 oranında katılım sağlanması, böylesi bir süreç sonunda elde edilmişti. Kıbrıs Türk liderliğinin, arkasında emperyalizmin desteği olmadan Kıbrıs Adası Türk Azınlığı Kurumu (KATAK)’tan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurucu ortağı haline gelmek, gerçekten dünyadaki herhangi bir başka azınlık toplumun başarabileceği bir iş değildi!  

(Sol Gazete, Mayıs 2021, Sayı:3) 

12 Mayıs 2021 Çarşamba

SÖYLEŞİ - Ahmet An: Kıbrıslı Rumlar ve Türkler ortak bir cephe örmeli

Kıbrıslı aydın Ahmet An'dan adadaki gelişmeleri, yakın geçmişin ışığında değerlendirmesini istedik. An'a göre adanın iki toplumunun bir arada yaşayabilmesinin yolu, birleşik mücadeleden geçiyor.

VOLKAN ALGAN

12.05.2021

Kıbrıs konusu özellikle Doğu Akdeniz'deki enerji mücadelelerinin de artmasıyla yeniden gündemde. Bir süredir ara verilen görüşmelerin yeniden başlatılabilme ihtimalini tartışmak üzere geçtiğimiz günlerde Cenevre'de bir araya gelen taraflardan yapılan açıklamalar henüz kayda değer bir ilerleme sağlanma ihtimalinin görünmediğine işaret etse de kimsenin masadan kalkmak istememesi önümüzdeki günlerde Kıbrıs'la ilgili yeni bir sürecin başlayacağını düşündürüyor.

Kıbrıslı aydın Ahmet An'dan adadaki gelişmeleri, yakın geçmişin ışığında değerlendirmesini istedik. An'a göre adanın iki toplumunun bir arada yaşayabilmesinin yolu, birleşik mücadeleden geçiyor: 

"İki ana etnik toplum olan Kıbrıslı Rumlar ve Kıbrıslı Türkler bir araya gelerek, emperyalist dış güçler ve onların yerli işbirlikçilerine karşı anti-faşist ve anti-emperyalist bir emekçi halk cephesini örmek zorundadırlar."

***

Kıbrıs konusu yeniden Türkiye'nin gündeminde. AKP iktidarının Kıbrıs planı nedir sizce? Böyle bir plan var mı daha doğrusu?

AKP iktidarı, AB ile olan üyelik görüşmelerinde Kıbrıs sorununu bir şantaj unsuru olarak kullanma çabası içinde görülüyor. 1999 yılında AB tarafından aday ülke statüsüne kabul edilmezden önce de Kıbrıs’ta “konfederal” bir çözüm konusunu gündeme getirmiş, ama daha sonra toplumlararası görüşmeler “federal” bir anayasa oluşturma yönünde sürdürülmüştü. 2004’de Kıbrıs Cumhuriyeti’nin AB’ye girmesi ardından, gerek Hristofyas-Mehmet Ali Talat, gerekse Anastasiadis-Akıncı görüşmeleri sonunda federal anayasanın birçok maddesinde yakınlaşma sağlanmıştı. 2017 yılında İsviçre’nin Crans Montana kentinde yapılan toplumlararası görüşmelere, üç garantör ülkenin dışişleri bakanları da katılmış, ama 1960 Garanti Antlaşmasının yerini alacak olan ve tek taraflı müdahale hakkının bulunmadığı yeni bir “güvenlik sistemi” üzerinde anlaşmaya varılamamıştı. 

Basın haberlerine göre, Türkiye’nin talebi olan, Türk askerlerinin Kıbrıs’ta sürekli varlığını sağlayacak stratejik bir anlaşma üzerinde fikir birliği oluşmadı. Öte yandan BM Genel Sekreteri Guterres’in taraflara sunduğu çerçeve, garantilere ve müdahale haklarına son verilmesini, Türkiye’ye ait asker sayısının ilk günden büyük oranda azaltılmasını, çekilmenin kısa bir zaman zarfında- iki yıllık bir sürede- gerçekleştirilmesini öngörmekteydi. Oysa Kıbrıs Rum tarafı, adada kalacak Türk askerlerinin ne zaman ayrılacağının kesin olarak belirlenmesini isterken, Türkiye ise anlaşılacak süre sonunda, durumun yeniden değerlendirmesinden söz etmekteydi. 

Kıbrıs Rum basınına sızan başka haberlere göre, Türkiye, adanın kuzeyinde, güneydeki “egemen İngiliz askeri üsleri” statüsüne benzer “egemen Türk askeri üssü”nün elde edilmesinde ısrarlıydı. Nitekim Türk basınında, Türk işgali altındaki bölgede inşa edilmiş, fakat daha sonra kullanılmamakta olan Geçitkale (Lefkonuk) Havaalanının “insansız hava araçları üssü” olarak kullanılmaya başlandığı ve Yeni İskele (Trikomo) sahilinde de bir deniz üssünün yapılacağına ilişkin haberler yayımlatılmıştı. 1974’den beri dikenli tellerle çevirili bulunan, Maraş kentine ait bir sahil şeridinin büyük bir kampanya ile “piknik amaçlı” olarak açılması da, yine Türkiye’nin istediğini elde etme planlarında bir tehdit unsuru olarak kullanıldı. AB ile önümüzdeki Haziran ayında yapılacak görüşmelere kadar, genelde dış politikasında sorunlar yaşamakta olan Türkiye’nin hangi tehdit ve şantaj unsurlarını kullanacağı, bunlarda başarılı olup olmayacağı zaman içinde görülecektir.  

Siz yazılarınızda Türkiye'deki iktidarın Kıbrıs'ın demografik yapısına dönük müdahalelerine dikkat çekiyorsunuz. Buradaki amaç sizce ne? Kıbrıs'taki Türk nüfusunu artırmak mı, Kıbrıs'ın sosyo-kültürel dokusunu değiştirmek mi? 

Türkiye, 1974’de adanın askeri olarak işgalinin hemen ardından önce Şubat 1975’de “Tarımsal İşgücü Protokolü”, daha sonra 2 Mayıs 1975’de “Kıbrıs’ın Türk Bölgesindeki İşgücü Açığının Türkiye’den Gönderilecek İşgücü İle Kapatılmasına İlişkin Yönetmelik” çerçevesinde, adanın işgal edilmiş bölgesine nüfus aktardı. (https://can-kibrisim.blogspot.com/2014/04/kuzey-kibrisin-turkiye-tarafi…) Türk ordusunun ikinci harekat sırasında, adanın kuzeyinde ilerlerken, ev ve mülklerini geride bırakarak, adanın güney yarısına giden Kıbrıslı Rumların ev, tarla ve hayvanları, Anadolu’dan getirilen bu göçmenlere dağıtıldı. Oysa 1949 tarihli “Savaş Zamanlarında Sivil Kişilerin Korunmasına İlişkin Dördüncü Cenevre Sözleşmesi”nin 49 (6). maddesi, yabancı bir ülkenin düşmanca işgali durumuyla ilgili olarak şöyle demektedir: “İşgalci güç, işgal ettiği bölgeye, kendisine ait sivil nüfusun bir kısmını aktaramayacak veya sürgün yoluyla göndermeyecektir.”

Türkiye, 1974’den başlayarak, on binlerce Anadolu kökenli sivil nüfusu Kuzey Kıbrıs’a yerleştirerek, bu uygulamayı günümüze kadar da sürdürmüş ve Cenevre Sözleşmesini çiğnemiştir. Bu da yetmezmiş gibi, bu yerleşimcilere 1983’de ilan edilen yasadışı “KKTC” devletinin yurttaşlığını da vererek, onları gerek milletvekilliği, gerekse başkanlık seçimlerinde oy deposu olarak kullanmıştır. 2004’de yapılan Annan Planı oylamasında da, “KKTC”nin AB’ye girmesi umuduyla, bu yerleşimcilerin olumlu oy kullandıkları bilinmektedir.  

Anadolu'dan getirilen yerleşimciler tarafından, sömürgeleştirme yoluyla demografik yapıda sağlanan değişimlerin ardında, özellikle Türkiye'deki AKP hükümetleri döneminde, etnik olarak Kıbrıslı Rumlardan arındırılmış olan adanın kuzeyindeki bu bölgede yaşayan nüfus içinde artan din propagandası ile yerleşimcileri inceleyen bir araştırmamda konunun ayrıntıları yer almaktadır: http://can-kibrisim.blogspot.com/2019/10/tarihsel-acdan-kbrs-turk-toplumu-ve.html 

Kıbrıs'ın kuzeyinde halkın günlük yaşamını da etkileyen sorunlar nedir diye sorsak neler söylersiniz? Kıbrıs’ta da tek sorun adanın siyasi statüsü mü?

Bugün Türk ordusunun işgali altında yaşayan gerek Kıbrıslı Türk, gerekse yerleşimci, ya da 3. ülke vatandaşı üniversite öğrencilerinin en büyük sorunu, sürekli olarak istikrarsız bir siyasal, ekonomik ve sosyal bir yapı içinde yaşamak zorunda kalmalarıdır. 1976 yılından beri bu bölgede para birimi olarak Türk Lirası kullanıldığından, TL’nin yabancı paralar karşısındaki değer yitirmeleri, hayat pahalılığını büyük ölçüde etkilemektedir. 

Son 45 yılda “KKTC” denen ayrılıkçı yapıda 42 hükümetin kurulduğu göz önünde tutulursa, nasıl bir siyasal ortamın olduğu tahmin edilebilir. Bu süre içinde “parlamento”da kurulan birçok komisyon, çeşitli dönemlerdeki yolsuzlukların üzerine gitmekte herhangi bir başarı elde edememiştir.  

Gündelik hayatın aynası olarak kitle iletişim araçlarına bir göz atacak olursak, her gün artan sayıda hırsızlık, tecavüz, fuhuş, yaralama, cinayet ve uyuşturucu suçları dikkati çekmektedir. 

Sayıları şimdilik 14 olan KKTC üniversitelerinde, 120 farklı ülkeden 75.000'den fazla öğrenci ve 50 farklı ülkeden akademisyen bulunmaktadır. Bu kadar çok öğrenci, yerleşimci, işçi ve sözde turistin, Kıbrıs'ın işgal altındaki bölgesine herhangi bir denetim olmadan gelmesinin getirdiği birçok dezavantajı göz ardı etmemek gerek. Örneğin Ocak 2006 ile Aralık 2016 arasında geçen 11 yıl boyunca, Ağır Ceza Mahkemesi’nde toplam 5.818 dava açılmıştır. Bunların dağılımı şu şekildedir: 19 cinayet, 525 cinayete teşebbüs, ciddi yaralanma, 508 silah, patlayıcı ve bıçak kullanma, şiddet ve tehdit ve 2.157 uyuşturucu suçu. 2016 rekor kıran bir yıldı ve o yıl içinde 20.491 dava açılırken, bunlardan 13.730'u ödenmeyen borçlara aitti. 

Öte yandan Türkiye’nin KKTC ile olan ekonomik ilişkilerine göz atacak olursak, işgalci ülke tarafından bu bölgeye 2019 yılında 1.3 milyar dolar değerinde ihracat yaparken, bu bölgeden ancak 62.4 milyon değerinde mal ithal edilmişti. Bu rakamlar, aradaki dengesiz ekonomik ilişkiyi yansıtmaktadır.                     

AKP'nin de seçim sürecine agresif bir şekilde müdahale etmesiyle Ersin Tatar'ın Cumhurbaşkanı seçilmesinin önümüzdeki süreçte nasıl bir etkisi olur?  Kıbrıs'ta seçim sonuçlarına bakınca kimlerin, neye göre oy verdiğine dönük bir analiz yapmak mümkün mü? Örneğin Kıbrıs nüfusuna dönük müdahalelerin bu sonuçta bir payı var mı?

AKP rejiminin Kıbrıs’ın işgal altında tutulan bölgesindeki müdahaleleri, bir süreden beri daha açık bir hal almıştır. Özellikle Ekim 2020’de yapılan Başkanlık seçimlerinde, arkasına AKP desteğini alan Ulusal Birlik Partisi Genel Başkanı ve Başbakan Ersin Tatar, seçim kampanyası sırasında “egemen eşitlik” ve “iki ayrı devlet” politikasını savundu. Daha çok Türkiyeli yerleşimcilerin yaşadığı Mağusa ve Yeni İskele bölgelerinde 2. turda sağladığı %9’luk oy artışı sayesinde, federal bir çözümü destekleyen Akıncı’yı 4,412 oy farkıyla geride bırakmış oldu. 

İkinci dönem görev yapmak için Başkanlık seçimine katılan Mustafa Akıncı, bir TV söyleşisinde, 45 yıllık siyasal yaşamı boyunca Türkiye tarafından böylesi bir müdahalenin yapıldığını hiç görmediğini söyledi. “KKTC”deki TC Büyükelçiliği’nin, kendisi aleyhine çalışan bir büroya dönüştüğünden şikayet etti. Türkiye’deki iktidar partisi AKP ile onu destekleyen MHP’ye ait milletvekillerinin köyleri gezerek, kendisi aleyhinde kampanya yürüttüklerini sözlerine ekledi. 

Örneğin Tatar yanlısı propaganda kampanyasında yer alan Türkiyeli milletvekillerinden biri de, MHP Kütahya milletvekili Ahmet Erbaş idi. Erbaş, Lefkoşa’daki Golden Tulip ve Girne’deki Grand Pasha otel ve kumarhanelerini bünyesinde bulunduran Pasha Oteller Grubu’nun sahibi olup, kendisine ayrıca “KKTC” vatandaşlığı da verilmiş bulunuyor. Son olarak Akdeniz Karpaz Üniversitesi’ni de satın alarak, Grup bünyesine katmıştır. MHP milletvekili Erbaş’ın çalıştığı bölgelerin tamamında Ersin Tatar’ın birinci olarak çıkması dikkate değer. Erbaş’ın, 30 gün içinde Ersin Tatar’la birlikte 69’u köy olmak üzere, 189 bölgeye gittiği belirtildi. (http://can-kibrisim.blogspot.com/2021/04/tatarin-baskan-olarak-sectirilmesi-ve.html) İlginçtir, Tatar seçim gecesi yaptığı açıklamada TC Başkanı Erdoğan ve yardımcısı Oktay’a seçimlerde verdikleri destek için özellikle teşekkür ederek, seçimlere müdahaleyi onayladığını da itiraf etmiştir.

Başkanlık seçimleri genel olarak değerlendirilirse, 1974 sonrasında kurulmuş olan yağma ve ganimet ekonomisinin devamından yana olan %52’lik bir çoğunluk, ayrılıkçı lider Tatar’ın yanında yer alırken, %48’lik bir kitle de Kıbrıs Rum toplumu ile birlikte işbirliğinden yana görüş belirtmiş oldu. Tatar’ın bu %48’lik kitleyi gözetmeyen ve taksimin devamını, hatta işgal bölgesinin TC ile olası ilhakını onaylayan bir politikaya yönelmesi, adanın toprak bütünlüğünden yana olan Kıbrıslı Türklerin iradesine yapılmış bir darbe olarak da yorumlanmaktadır. 

Son süreçte yaşananlara, Cenevre görüşmesi sonrasında yapılan açıklamalara bakınca önümüzdeki dönem İngiltere'nin Kıbrıs konusunda inisiyatifini artıracağını söylemek doğru olur mu? İngiliz planı tartışmaları var basında, sizin gözleminiz nedir?

27-29 Nisan 2021’de Cenevre’de yer alan görüşmeler öncesinde İngiltere’nin hazırladığı ve sekiz maddeden oluşan “Egemen Toplum Devletleri” planı ile Türkiye’nin Cenevre’de sunduğu altı maddelik “siyasal ve egemen yönden eşit” iki devletin, yani KC ile KKTC’nin işbirliğini öngören “konfederasyon” planı, aynı çerçevede değerlendirilmelidir. İngiltere bu plan sayesinde, hem Türkiye’nin AB ile olan ilişkilerini geliştirmesini sağlamak, hem de ülkesinin AB üyeliği sonrasında diplomatik rolünü artırmak istemekteydi. (http://can-kibrisim.blogspot.com/2021/04/cenevreye-giderken-ingilterenin-planina.html) Ama 1977-79 doruk anlaşmalarından beri “federasyon” temeline dayalı yeni bir KC anayasası oluşturmak için tarafların kabul ettiği BM parametrelerini değiştirmeye yönelik bu girişimler, hem Kıbrıs Cumhuriyeti, hem de BM yetkilileri tarafından “ortak zemin” olarak kabul edilmedi. 

BM Genel Sekreteri Guterres, 5+BM diye nitelendirilen ve 3 garantör ülke ile Kıbrıs Rum ve Kıbrıs Türk liderlerinin katıldığı gayri resmi konferanstan sonra yaptığı açıklamada, 2-3 ay sonra yine BM’nin öncülüğünde ve aynı formatta bir görüşme yapılmasını planladığını açıkladı. Kıbrıs Cumhurbaşkanı Anastasiadis, bu yeni toplantının Temmuz ayında yapılmasını isterken, Türkiye’nin yine AB ile ilişkilerinin görüşülmesinden sonra bir tarih üzerinde ısrar edeceği anlaşılmaktadır. Kıbrıs Türk toplumunun bir “stratejik azınlık” olarak, TC’nin ve onun yakın işbirliği yaptığı emperyalist güçler arasındaki pazarlıklarda bir süre daha kullanılacağı anlaşılmaktadır.  

Sizce Kıbrıs halklarının bağımsız ve birleşik bir geleceği nasıl kurulur? İki toplumun birlikte yaşaması için bir çözüm yolu mümkün mü?

Bu ancak ada halkının bir bütün olarak ortak siyasal mücadelesi ile mümkündür. İki ana etnik toplum olan Kıbrıslı Rumlar ve Kıbrıslı Türkler bir araya gelerek, emperyalist dış güçler ve onların yerli işbirlikçilerine karşı anti-faşist ve anti-emperyalist bir emekçi halk cephesini örmek zorundadırlar.

1926’da kurulan Kıbrıs Komünist Partisi, adanın bağımsızlığını savunurken, 1941’de onun devamcısı olarak kurulan AKEL, ne yazık ki milliyetçi Kıbrıs Rum burjuvazisinin adanın İngiliz sömürge yönetiminden kurtulup, Yunanistan’a bağlanması (enosis) politikasını benimsemiş ve kendisini Kıbrıslı Türk emekçilerden soyutlamıştır. 1953’de Derviş Ali Kavazoğlu ve arkadaşları tarafından oluşturulan AKEL’in Türk Kolu, Kıbrıs Türk yeraltı örgütü Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT)’nın, 1 Mayıs 1958’deki ortak yürüyüşten sonra, Kıbrıslı Türk ilericilere karşı giriştiği tedhiş, yıldırma ve öldürme olayları ardından çalışamaz duruma geldi.

1960’da kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin devamından yana tavır alan, haftalık Cumhuriyet gazetesinin avukat yazarları Ahmet Gürkan ile Ayhan Hikmet’in 23 Nisan 1962 gecesi öldürülmeleri, iki toplumun işbirliğinden yana olanlara yeni bir darbe daha vurdu. Kavazoğlu’nun 11 Nisan 1965’de, Kıbrıslı Rum sendikacı arkadaşı ile birlikte öldürülmesinden sonra, AKEL Türk Kolu diye bir şey kalmadı.

Adanın 1974 yazında ikiye taksim edilmesinden sonra da, AKEL, kuzeydeki işgal bölgesindeki solcu diye bilinen Kıbrıs Türk partileri ile işbirliği politikası ile yetindi. Oysa, adanın tümünde örgütlü olacak ve işçi sınıfının bir bütün olarak çıkarlarını savunacak siyasal bir program temelinde, ortak bir mücadelenin verilmesi gerekmektedir. İki toplumun birlikte yaşamasını sağlayacak olan demokratik ve federal yeni bir anayasanın güvencesi, ancak böylesi bir birliktelik ile mümkündür.         

**

https://haber.sol.org.tr/haber/soylesi-ahmet-kibrisli-rumlar-ve-turkler-ortak-bir-cephe-ormeli-304764

21 Nisan 2021 Çarşamba

CENEVRE’YE GİDERKEN İNGİLTERE’NİN PLANINA DİKKAT!

 2017 yılında İsviçre’deki Crans Montana’da yapılan son toplumlararası görüşmelerin kesintiye uğramasından bu yana, tarafları yeniden bir araya getirmek için, gerek BM Genel Sekreterliği, gerekse ilgili diğer odaklar çaba harcıyor.

1960’daki Garanti ve İttifak Antlaşmasına göre, Kıbrıs Cumhuriyeti devletinin bağımsızlık, egemenlik ve toprak bütünlüğünün garantörlüğünü üstlenmiş üç NATO ülkesinden biri olan Yunanistan, 1974 yazında Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios’a karşı bir darbe düzenlemiş, ardında diğer garantör Türkiye, adanın üçte birini işgal ederek, emperyalizmin 1956’dan beri planladığı şekilde ada ikiye taksim edilmişti. Üçüncü garantör İngiltere ise, adadaki askeri üslerine dokunulmadığı için bu duruma seyirci kalmıştı.  

Türkiye, 1974'deki müdahale gerekçesini, 21 Aralık 1963 öncesi anayasal yapıya dönüş talebi olarak bir ara öne çıkarmışsa da, bütün uygulamaları, zora dayalı ve BM'nin kararlarına ters olarak kurdurduğu ayrılıkçı “KKTC” devletini, toplumlararası görüşmelerde taraf yapma şeklinde olmuştur. Oysa siyasal açıdan eşit olarak kabul edilen iki toplumun temsilcileri, 1977'den beri sürdürülmekte olan görüşmelerde, yeni federal anayasa üzerinde anlaşmış olup, geriye "güvenlik" ile ilgili anlaşmaya bağlı bazı son noktalar kalmıştır. Crans Montana görüşmelerinden sonra basına yansıyan haberlere göre, Türkiye "Kıbrıs Türk toplumunun güvenliği"ni öne sürerek, 1960'da İngiltere'ye verildiği gibi ayrı bir "egemen askeri üs" elde etme ve NATO'nun adamız üzerindeki kalıcılığını sürdürme peşindedir.

10 Şubat 2021 günü partisinin grup toplantısında konuşan TC Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Kıbrıs'ta iki devletli çözüm dışında çözüm kalmamıştır, artık federasyon mederasyon yok” şeklinde konuşmuş ve zamanın TC Başbakanı İsmet İnönü’nün 8 Eylül 1964’de TBMM’de yaptığı “Muahade hükmü dahilinde bulunmak için resmi ağızdan taksim sözü ile değil, federasyon şekli ile münakaşaya başladık” şeklindeki ifadenin üzerindeki örtüyü kaldırmış olmaktadır. Oysa Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasasının 185. Maddesi de “Cumhuriyetin ülkesi bir bütün olup bölünemez” ve “Kıbrıs’ın tamamen veya kısmen herhangi bir diğer devletle birleşmesi veya ayrılıkçı bir bağımsızlık söz konusu olamaz” demektedir. Türkiye, 1974’de zora dayalı olarak gerçekleştirdiği adanın taksimine yasal bir kılıf bulmaya çalışırken, toplumlararası görüşmelerde temel alınan BM parametrelerinin de dışına çıkmış bulunmaktadır.

İngiltere Dışişleri Bakanlığı Siyasi Müdür Yardımcısı Ajay Sharma’nın 2020’nin Kasım ayında Kıbrıs’a yaptığı iki ziyarette taraflara sunduğu görüşler, Kıbrıs Rum tarafının son zamanlarda kabul edebilir göründüğü gevşek (desantralize) federasyon ile yeni Kıbrıs Türk liderliğinin istediği “iki devlet” hedefleri arasında köprü kurmayı hedeflemektedir. Bir başka deyişle, yasadışı “KKTC” ile BM üyesi yasal Kıbrıs Cumhuriyeti devletinin siyasal eşitliğine dayalı yeni bir birliktelik kurulması istenmektedir. Bu arada Sharma’nın 2004’deki Annan Planı referandumu sırasında, Ankara’da İngiltere Büyükelçisi olarak bulunduğunu ve çok iyi Türkçe bildiğini de hatırlatalım. Lefkoşa’daki İngiliz Yüksek Komiseri Stephen Lillie ile İngiltere Dışişleri Bakanı Dominic Raab’ın her iki taraf ile yaptıkları temaslarda ayrıntıları ile tartışılan yeni İngiliz Planı’nın 27-29 Nisan 2021 tarihlerinde İsviçre’nin Cenevre kentinde yapılacak olan gayri resmi konferansta masada olması beklenmektedir. Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum liderler ile üç garantör NATO ülkesinden temsilcilerin katılacağı bu 5’li Konferansa, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres başkanlık edeceği için 5+1 Konferansı da denmektedir.

Kıbrıs Cumhuriyeti, 1 Mayıs 2004’den beri Avrupa Birliği (AB) üyesi olduğundan, bu konferansa bir AB Temsilcisinin de katılmasını istemektedir. Türkiye ise, 5’li Konferansa AB’nin katılmaması için çabalamaktadır. Öte yandan AB Konseyi’nin (eğer bir kez daha ertelenmezse) 25-26 Mart 2021’de toplanarak, Türkiye’ye karşı yaptırım kararı alması söz konusudur. Böyle bir kararın çıkmaması için 5’li Konferanstan önce aranan formül, “gevşek federasyon” ile “iki devlet” arasında bir “altın kesit” olarak nitelendirilmektedir. İngiltere, hazırladığı bu plan ile, hem Türkiye’nin AB ile olan ilişkilerini geliştirmesini sağlamak, hem de ülkesinin AB üyeliği sonrasında diplomatik rolünü artırmak istemektedir.      

Sekiz maddeden oluşan ve taksimi “Egemen Toplum Devletleri” ardına saklayarak kabul ettirmeyi amaçlayan İngiliz Planında ortaya konan görüşler, basına yansıdığı kadarıyla şöyle özetlenebilir:

1. Kıbrıs Cumhuriyeti, 1960’da Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum toplumları tarafından birlikte oluşturulmuştu. Şimdi Federal Kıbrıs Cumhuriyeti, 1974’deki oldu-bittilerin kabulü ile iki ayrı “Egemen Toplum”a ait “Toplum Devletleri” tarafından oluşturulacak. Kurulduktan sonra BM veya AB’ye yeniden başvurması gerekmeyecektir. Bir başka deyişle, 1960’dan beri var olan Kıbrıs Cumhuriyeti bu anlaşma ile lağvedilirken, bunun yerine konfederal yapıda iki devlet getirilecektir.

2. Ortak “Federal Devlet”in, sadece belli alanlarda, örneğin dış politika, ekonomi, güvenlik ve yurttaşlık gibi konularda yetkili olması öngörülmektedir. Bakanlar Kurulu, 6 Kıbrıslı Rum ve 3 Kıbrıslı Türk Bakandan oluşacak ve Kurulun eşit statüde iki eşbaşkanı olacaktır. Devleti törenlerde temsil edecek bir de Başkan olabilir. Bakanlar Kurulu üyelerinin atanması için İngiltere iki yöntem önermektedir: Ya Belçika federal modeli (Valon ve Flaman toplumları kendi bakanlarını kendi atar), ya da Kuzey İrlanda modeli (Meclisteki siyasi partilerin seçimlerde kazandıkları oy oranına göre atanır) ile olacaktır.

3. Federal Yasama Meclisi, 36 temsilciden (24 Kıbrıslı Rum ve 12 Kıbrıslı Türk) oluşacaktır. Azınlık olan tarafın haklarına zarar gelmemesi için çeşitli veto mekanizmaları oluşturulacaktır.

4. Merkezdeki Federal Hükümet’in yetkileri dışında kalan alanlarda, her bir “Toplum Devleti”nin, başka devletler ile kendi anlaşmalarını imzalama hakkı olacaktır. Uluslararası kuruluşlara üye olma yanında, İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda gibi uluslararası spor etkinliklerine katılma hakkına sahip olacaklardır.

5. İki  “Toplum Devleti”, uluslararası ilişkiler ve AB ile ilgili konularda, kararların merkezdeki federal hükümet tarafından alınmasına rıza gösterecektir. Eğer oy birliği sağlanamazsa, Kıbrıs, uluslararası oylamada ve AB içindeki oylamalarda (3 yıldır Belçika’nın yaptığı gibi) çekimser kalacaktır.

6. Türk askerleri, çözüm anlaşmasının imzalandığı anda, olabildiğince en geniş şekilde bölgeden çekilecektir. Türkiye, Garanti Antlaşmasındaki tek yanlı müdahale talebini geri alacaktır. Az miktarda Yunan ve Türk askeri adada kalacak ve garantiler 10 yıl boyunca devam edecektir. Ondan sonrası için herhangi bir “gözden geçirme” maddesi yoktur.   

7. Toprak konusunda, Anastasiadis ile Akıncı’nın üzerinde anlaştığı haritaya göre,  Güzelyurt ve Maraş geri verilirken, Kıbrıs Türk “Toplum Devleti”nin elinde kalacak olan toprak, adanın % 28.2 ile % 29.2’si arasında bir oranda olacaktır.

8. Taşınmaz Mallar konusunda, Kıbrıslı Rumların mallarına olan duygusal bağın kabul edilmesi de dahil, iade, tazmin ve takası içeren üçlü yaklaşım ve konunun çözümlenmesinde şimdiye kadar varılmış olan ortak noktaların uygulanması önerilmektedir.

İngiliz Planı, oylamaya sunulur ve Kıbrıslı Rumlar HAYIR, Kıbrıslı Türkler EVET oyu kullanırsa, Kıbrıslı Türklerin uluslararası toplumun onayı ile kendi devletlerini yasal olarak kurmalarına olanak sağlanacaktır.

Kıbrıs sorunu hakkında fikir belirtme konusunda suskunluğunu sürdüren Kıbrıs Türk basınının aksine, Kıbrıs Rum basını tek haber kaynağı olarak öne çıkmaktadır. Nitekim BM Genel Sekreteri Guterres'in Kıbrıs Rum tarafına, “Kıbrıslı Türklerin siyasi eşitliğini ve kararlara aktif katılımını kabul etmezseniz konferansı toplamayacağım” şeklinde mesaj gönderdiği; öte yandan Kıbrıslı Türklere de “KKTC”nin tanınması konusuyla masaya gelmeye çalışacaksanız, konferansı toplamam” mesajını ilettiği yazıldı. Ayrıca BM'nin Kıbrıs Türk tarafına, KKTC'nin “zorla kurdurulan bir devlet” olduğunu söylediği ve bu yüzden de asla tanınma olmayacağını açık dille ifade ettiği Politis gazetesinde yer alan bir makalede dile getirilmiş bulunuyor.

(Sol Gazete, Nisan 2021 , Sayı:2)

TATAR’IN BAŞKAN OLARAK SEÇTİRİLMESİ VE SONRASI

Ersin Tatar, Kıbrıs adasının 1974’den beri TC işgali altında tutulan kuzey bölgesinde 1983 yılında ilan edilmiş olan yasadışı “KKTC” devletinin 5. Başkanı olarak seçildi. 18 Kasım 2020’de yapılan 2. turda, rakibi olan bir önceki Başkan Mustafa Akıncı, geçerli oyların %48.31’ini (62,910 oy) alırken, Başbakan ve UBP Genel Başkanı Ersin Tatar, geçerli oyların %51.69’unu (67,322 oy) aldı.

Yurttaş olarak 326 bin kişinin kayıtlı olduğu “KKTC”de, 199,029 kayıtlı seçmen var. Son olarak 26 Mayıs 2019’da yapılan Avrupa Parlamentosu seçimleri için Kıbrıs Cumhuriyeti’nde kaydı bulunan 80 bin kadar Kıbrıslı Türk seçmen vardı. Kıbrıs dışında yaşayan, ya da kaydı olmayanları da katarsak, halen adanın kuzeyinde yaşamakta olan Kıbrıslı Türk seçmen sayısının, 1974’den beri adaya yerleştirilerek, yurttaş yapılmış olan TC’li yerleşimcilerden daha az olduğu ortaya çıkmaktadır.      

Seçime katılım oranı, 11 Kasım 2020’de yapılan başkanlık seçiminin ilk turunda %58.21 idi. Seçim kampanyası sırasında “egemen eşitlik” ve “iki ayrı devlet” politikasını savunan Ersin Tatar,  daha çok Türkiyeli yerleşimcilerin yaşadığı Mağusa ve Yeni İskele bölgelerinde 2. turda sağlanan %9’luk oy artışı sayesinde, federal bir çözümü destekleyen Akıncı’yı 4,412 oy farkıyla geride bırakmış oldu.

İkinci dönem görev yapmak için Başkanlık seçimine katılan Akıncı, bir TV söyleşisinde, 45 yıllık siyasal yaşamı boyunca Türkiye tarafından böylesi bir müdahalenin yapıldığını hiç görmediğini söyledi. “KKTC”deki TC Büyükelçiliği’nin, kendisi aleyhine çalışan bir büroya dönüştüğünden şikayet etti. Türkiye’deki iktidar partisi AKP ile onu destekleyen MHP’ye ait milletvekillerinin köyleri gezerek, kendisi aleyhinde kampanya yürüttüklerini sözlerine ekledi.

Seçimden önceki Cuma akşamı yapılan son TV programında konuşan Akıncı, üç hafta önce adaylığını çekmesi için kendisine telkinde bulunulduğunu söyledi. Bu tavsiyenin, kendi sözcüsü ile yapılan bir toplantı sırasında, MİT adına çalışan birinden geldiğini açıkladı. Akıncı’ya göre, bu kişi sözcüye, “kendisi ve kendi çevresindeki insanların iyiliği ve ülkenin ve anavatanın iyiliği için” adaylıktan geri çekilmesi gerektiğine dair mesajı iletmesini söylemiş.

Tatar yanlısı propaganda kampanyasında yer alan Türkiyeli milletvekillerinden biri de, MHP Kütahya milletvekili Ahmet Erbaş idi. Erbaş, Lefkoşa’daki Golden Tulip ve Girne’deki Grand Pasha otel ve kumarhanelerini bünyesinde bulunduran Pasha Oteller Grubu’nun sahibi olup, kendisine ayrıca “KKTC” vatandaşlığı da verilmiş bulunuyor. Son olarak Akdeniz Karpaz Üniversitesi’ni de satın alarak, Grup bünyesine katmıştır.  

MHP milletvekili Erbaş’ın çalıştığı bölgelerin tamamında Ersin Tatar’ın birinci olarak çıkması ilginç bir gelişme idi. Ahmet Erbaş, Kıbrıs’ın kuzeyinde gerçekleşen seçimlere yaptığı müdahaleyi, kişisel twitter hesabından da paylaşarak, tebrikleri kabul etti. Erbaş’ın, Tatar’ın seçimi kazanmasında önemli bir rol oynadığı ifade edilirken, 30 gün içinde Ersin Tatar’la birlikte 69’u köy olmak üzere, 189 bölgeye gittiği belirtildi. Türkiye’nin Kıbrıs’ın kuzeyinde uyguladığı bu ve diğer müdahaleler, ilk kez bu kadar göz önünde oldu.  

“KKTC”nin 4. Başkanı Akıncı, 23 Ekim 2020’de resmen görevinden ayrılırken, sadece şöyle konuştu: “Türk tarafı olarak sorunu çözümün eşiğine kadar getirdik. Bir çözüme ulaşılamamışsa, bunda özellikle Kıbrıs Türk tarafının bir sorumluluğu yoktur.”

Kıbrıs Cumhuriyeti Başkanı Anastasiadis, 3 Kasım 2020’de gerçekleştiren tanışma görüşmesinde, Tatar’ın kendisine Akıncı’nın müzakereleri bıraktığı yerden devam etmeyi kabul etmediğini söylediğini açıkladı. Tatar, Anastasiadis’e “Berlin açıklaması bizi bağlamıyor. Türkiye’nin tezi, egemenliğin tanınması yönündedir” şeklinde konuştu.

Bilindiği gibi iki Kıbrıslı lider arasında İsviçre’nin Crans Montana kasabasında yapılan görüşmeler, 6 Temmuz 2017’de anlaşmaya varılamadan sonlandı. Akıncı ise, 25 Kasım 2019’da Berlin’de BM Genel Sekreteri’nin de katılımıyla yapılan 3’lü görüşme sonunda yaptığı açıklamada,  “Raydan çıkmış treni yeniden rayına oturttuk” demişti.

TC Başkanı Erdoğan, 15 Kasım 2020 tarihinde, adanın işgal altındaki kesiminde bulunan ve çitlerle çevrili Maraş bölgesine kışkırtıcı bir “piknik” ziyareti yaptı ve orada bulunan dinleyicilerine, “Egemen eşitlik temelinde, iki devletli bir çözümün müzakere edilmesi gerekiyor” dedi.

UBP-HP koalisyon hükümetinin “Başbakan Yardımcısı” ve aynı zamanda Halk Partisi (HP) Genel Başkanı Kudret Özersay, Erdoğan’ın ziyareti öncesinde “Başbakan” tarafından bilgilendirilmediği gerekçesiyle istifasını verdi. Tatar “Cumhurbaşkanı” olmadan önce, “Başbakan” vekili olarak herhangi bir milletvekilinin adını vermediği için “KKTC”de bir süre hükümetin başı yoktu. Hatta Tatar’ın Başkan seçildikten sonra, “Başbakan” olarak imza atıp istihdam yaptığı basına yansıdı.

Son 45 yılda adanın işgal altındaki bölgesinde 28 hükümet ve 42 bakanlar kurulunun görev yapmış olması ilginçtir. Bir diğer önemli nokta ise, Kıbrıslı Türklerin içişlerinde daha fazla güç sahibi olmaya başlayan işgalci güç Türkiye’nin, 31 Ekim 2020’de toplanan UBP Kurultayı’na da müdahale etmiş olmasıdır. Parti Başkanlığı için yarışan ilk iki aday, 7 Kasım 2020’de yapılacak ikinci turdan iki gün önce, adaylıklarını geri çekmeleri için ikna edildiler. Yeni hükümeti kurma görevi verilen UBP Genel Sekreteri Ersan Saner, “Bakanlıkların” olası koalisyon partileri arasında dağılımında bir anlaşma sağlanamadığı için bunu gerçekleştiremedi. Meclis’te 19 milletvekiline sahip UBP ile işgal altındaki bölgedeki Türkiyeli yerleşimcilerin Meclis’te iki milletvekiline sahip Yeniden Doğuş Partisi (YDP) ile bir azınlık hükümetini Aralık ayı ortasında ancak kurulabildi. Dıştan müdahaleler, “KKTC” Meclis Başkanı’nın seçiminde de devam etti. Ekonomik yıkımın eşiğinde olan Kıbrıs Türk toplumunun yığınla sorunu çözüm beklerken, muhalefet partilerinin de alternatif politikalar sunamaması, Başkan Tatar’ın işgal altındaki bölgeye Türkiye’deki gibi bir başkanlık sistemini getirmek istediğine dair söylentilere yol açtı.  

10 Kasım 2020’de üç bin kadar Kıbrıslı Türk, Türkiye’nin müdahalelerini kınamak için Lefkoşa’da düzenlenen “Demokrasi ve İrade” yürüyüşüne katıldı. Kullanılan ana slogan, “Ankara ellerini yakamızdan çek” idi. 5 Aralık 2020’de de gençlik örgütleri, “Geleceğimiz için Barış” sloganıyla, salgın nedeniyle kapalı olan Lokmacı Geçiş Kapısı’na yürüdüler.

Öte yandan Başkanlık seçimlerini 4,412 oy farkı ile kaybeden Mustafa Akıncı ve temsil ettiği %48’lik seçmen kitlesi, Tatar ve Türkiye’nin “iki devletli çözüm” politikası karşısında sessizliğini korumayı sürdürdü. Kendisine yapılan tehditleri ve bu konuda TC Büyükelçisi ile olan haberleşmesini bile, kendisine sorulmasaydı, belki de kamuoyu hiç öğrenemeyecekti! Akıncı’nın hazırlandığı söylenen müdahalelere ilişkin kalın bir belge dosyası da, seçim sonuçlarına itiraz etme süresi içinde, ne Yüksek Seçim Kurulu’na sunuldu, ne de Kıbrıs Türk medyasına açıklandı. Oysa işgalden 46 yıl sonra, Kıbrıslı Türklerin siyasal iradesine yönelik tekrarlanan müdahalelerin yaşandığı, artık en yetkili ağızdan açıklanmalı ve bu durum, dünya kamuoyuna da duyurulmalıydı. Ne var ki, hedef alınan esas kişi, “45 yıllık siyasi hayatına son verdiğini” açıklayıp, sahneden çekildiğini duyurdu. Akıncı’ya oy veren ve adada federal bir çözüme varılmasını isteyen %48’lik seçmen grubu da, yeni bir siyasal birliktelik için herhangi bir girişimi henüz başlatamadı.  

Ne yazık ki “federal çözüm yanlısı” bu seçmenler arasında, sağlıklı ve demokratik bir federal yapının oluşturulması ve Kıbrıs Türk toplumunun Kıbrıs Cumhuriyeti’ne geri dönmesini isteyenlerin sayısı çok azdır. Nitekim AP seçimlerinde 80 bin Kıbrıslı Türk seçmenden, sadece 4,600 kişi sandıklara gidip oy kullanmıştır. Bunlar arasında bile, Kıbrıs Cumhuriyeti’ne dönüşün formülü olarak KKTC’nin “siyasal eşit” birim olarak kabulünden yana olanların sayısı hayli fazladır. Bir fikir birliği sağlanmadan, kalıcı daha geniş siyasal birlikteliklerin oluşturulması zor görülmektedir.

Kıbrıslı Türk yeni lider Tatar ile işgal gücü olarak Türkiye’nin, 1974’deki oldu-bittileri kalıcılaştıracak “iki devlet”li bir “çözüm” gündemi ile toplumlararası görüşmeleri yeniden başlatıp başlatamayacağı henüz belli değildir. Çünkü Kıbrıs Rum tarafı, yasal Kıbrıs Cumhuriyeti ile yasadışı “KKTC”nin siyasal ve egemen eşitliği”ni talep eden “iki devlet”li yapıyı kabul etmektense, bugünkü durumun devamını daha uygun bulmaktadır. BM çözüm parametrelerine ters olan böyle bir öneriyi, Başkanları kabul etse bile, Kıbrıslı Rumların bunu reddedeceği kesindir. Tabii, işgal altında kalan Kıbrıslı Rumların mal ve mülklerinin taksimin kalıcılaşması durumunda tazmin edilemeyecek olması da, başka bir sorun olarak kalacaktır.

Öte yandan 1974’den beri askeri işgal altında tutulan adanın kuzeyindeki bölgenin Türkiye’ye ilhakı, bu bölgenin “Mersin 10” posta kodunu alalı beri uygulamadadır, ama yasalar elvermediği için resmen ilan edilmemiştir! Buna bir “zamanlama” meselesi olarak bakıldığı tahmin edilmektedir. Nüfus yapısının Anadolu’dan taşınan yerleşimciler ile değiştirilmesi, ta ilk günlerde başlatılan bir plandı. Ne yazık ki yeterince önemsenmedi! İşgal yanlısı güçler, önümüzdeki dönemde kendi çoğunluklarını parlamentoda da sağlayıp, istenen kararı (örneğin Hatay benzeri ilhak) aldırabilirler. Savaş ganimeti bittiği için, önümüzdeki dönemde, kapalı tutulan Maraş da açılabilir. Zaten 1974’deki ABD Dışişleri Bakanı Kissinger, İkinci Askeri Harekât öncesinde  “Gidip üçte birini alın, biz size sonra, bir çeşit federasyon altında bunu vereceğiz” dememiş miydi? İşgal gücü ve yerli işbirlikçileri, arkalarında NATO gibi bir güç olduğu için rahatça istedikleri gibi davranabiliyorlar. Adanın birleştirilmesinden yana olanlar, bu durumu sadece seyretmekle mi yetinecek?

Kıbrıs Cumhuriyeti’ne dönüş, 1960’daki (Kıbrıslı Rumlar tarafından kabul edilmeyip değiştirilmek istenen ve kavganın başlamasına yol açan) “haklar”a dönüş ile mümkün değildir. Yeni bir anayasa için, 1968’den beri üniter, 1977-79’dan beri de federal bir yapı için görüşmeler sürdürülmektedir. Crans Montana’da anayasanın büyük ölçüde hazır olduğunu görüldü. Geriye yeniden kurulacak federal düzenin “garantisi” kalmıştır. Yani Türkiye’nin “egemen askeri üs” talebi! Uygulanmak istenen plan budur. Bizdeki bazı çevrelerin “1960’a dönelim” talebini öne çıkarması, abesle iştigaldir. Masada iki lider anlaşır ve taraflar onaylarsa, Kıbrıs Cumhuriyeti, yeniden yapılandırılacak ve Kıbrıslı Türkler oraya federal haklarla geri dönecektir. Ama “KKTC” olarak değil, merkezi federal Kıbrıs Cumhuriyeti’ne sorumlu, kuzeyde, merkezi yönetim gözetiminde yapılandırılacak olan “kuzey federal devlet” olarak! Benim yıllardır yazdığım, çizdiğim ve inandığım yol budur. Gerisi abesle iştigaldir!

(Sol Gazete, Mart 2021, Sayı:1)

17 Haziran 2020 Çarşamba

KIBRISLI KİMLİK


Alternatif Yazın’ın 8. sayısında yer alan Derviş Okan’ın “Kimlik Arayışı” başlıklı yazısında dile getirilen bazı görüşlerin daha da açılması ve yanlış anlamalara engel olunması için kısa da olsa bazı noktalara değinmek ihtiyacını duydum:

“Tüm ilerici görüntüsüne rağmen aslında tutucu ve gerici olan Kıbrıslılık Kimliği” tanımlaması, bana göre yanlış bir saptamadır. Burada kastedilen belli siyasi parti mensuplarının hatalı yaklaşımları ise, bu açıkça ortaya konmalıdır. Yoksa, bu konuda daha önce makaleler yazmış bağımsız bir kişi olarak bana söz düşmektedir ve tartışmayı zenginleştirmek istiyorum.

Kıbrıs adasının ayrı tarih ve coğrafyasından kaynaklanan, kendisine ait bir Kıbrıslı kimliği yani onu diğer yerlerden ayrı kılan özellikleri bulunduğu tartışılmazdır. Ama bu kimliğin, gerek kendi içinde yaşayan etnik-ulusal toplumlar arasında, gerekse dıştaki başka kimliklerle benzeşen ve ayrışan yanları olduğu da kabul edilmelidir.

Kimlik sorunu tartışılırken, kişisel ve toplumsal kimlik ayrımı, ya da siyasal ve kültürel kimlik ayrımı birbirine karıştırılmamalıdır. Kaldı ki sınıfsal kimlik tamamen, ayrı bir kategoriyi oluşturmaktadır. O nedenle Derviş Okan’ın da değindiği ilkel, feodal ve kapitalist dönemlere ait kimlikler incelenirken, her dönemin kimlik özellikleri, o dönemim verili koşulları içinde değerlendirilmelidir ve olumlu özellikler, yeni kimlik içine alınıp, yeniden yoğrulmalıdır.

Kimliğin bir ifade aracı olan sanatın üretilmesinde, ilk basamak olarak sanatçının kendi kişisel kimliğini belirlemesi ve ondan hareketle evrensel kimliği yakalaması gerekmektedir. Geçmiş dönemlere ait kimlik özellikleri reddedilerek, yeni kimlikler oluşturulamaz. Kıbrıs’ın geçmiş tarihi, onun kültürünü oluşturmaktadır. O nedenle bir sanatçının veya yazarın, kişisel ve toplumsal bir tarih bilincine sahip olması zorunludur. Kişisel kimliğin oluşmasında tarih bilincinin önemi büyüktür. Aydınların, içinden çıktıkları toplumun bellekleri olmaları gerektiği de unutulmamalıdır. Tarih kültürümüzün altında Kıbrıs'ın coğrafyası yatmaktadır.

Geçmiş dönemlerdeki kimliğimiz, özellikle 1974’den sonra Türkiye’den yoğun olarak aktarılan siyasal ve kültürel kimlikle bir çatışmaya girmiştir. Türkiye kültürü ile Kıbrıs Türk kültürünün bu yakın ilişkisi sonucu, kendi kültürümüz ve kimliğimiz değişime uğramakta ve hatta bütünüyle kaybolma tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktadır. Var olan Kıbrıslı kimliğimiz mi korunup geliştirilecek, yoksa Türkiyeli kimliğin bir parçası haline mi geleceğiz?

İşte esas sorun, öncelikle kendi tarih ve coğrafyamızdan kaynaklanan Kıbrıslı kimliğimize sahip çıkmak ve onu yitirmeden, dinamik bir yapı içinde evrenselleştirebilmektir. Sınıf mücadelesinin yükseldiği oranda, bu kimliğin sınıfsal karakteri kendini gösterecektir.

Konuyla ilgili diğer makalelerim:
1. Kültürel geçmişimizin araştırılması ve kültürel kimlik tartışmaları, Kıbrıs Postası gazetesi, 4 ve 5 Nisan 1988
2. “Edebiyatta Kıbrıslı Türk Kimliği” kitabının eleştirisi, Kıbrıs Postası gazetesi, 19 Haziran 1988
3. Kıbrıslı’nın Kimliği, Görüş dergisi (İstanbul), Ekim 1989
4. Kıbrıslılık ve Kıbrıs Türk Kimliği, Özgürlük dergisi, Kasım 1989
5. Kıbrıslılık bilincinin geliştirilmesi üzerine notlar (46 yazılık dizi), ilk 4 yazı Söz gazetesinde (23 Ekim-4 Aralık 1987), diğerleri haftalık Demokrat gazetesinde (4 Ocak-22 Kasım 1989) yayımlanmıştır.

(Alternatif Yazın’da yer verilmeyen bu yazı, haftalık Yeniçağ gazetesinin 29 Ağustos 1994 tarihli nüshasında yayımlandı.)

KIBRIS’TA SEÇİMLER


23 Mayıs 1976 günü, Kıbrıs’ın Türk bölgelerinde 23 yıldan bu yana ilk defa olarak yerel seçimlere gidildi. 11 yerleşim bölgesinde belediye başkanlığı ve belediye meclisi üyeleri, 15 köyde inkişaf encümeni başkanı ve üyeleri ve yüzü aşkın bölgede muhtarlık ve ihtiyar heyeti üyeleri seçildi.

1953 yılından beridir atama yolu ile yönetilen yerel organlar, genellikle liderliğe yakın bir politika gütmekte idi. Halkımız üzerinde uyguladığı baskı ve tehdit rejimi ile demokratik gelişmeyi engellemek isteyen Denktaş ve çevresi, son Birleşmiş Milletler yenilgisinden sonra yerel ve genel seçimleri yapmaya mecbur oldu. Oysa anayasaya göre seçimlerin 17 Aralık 1975’de yapılması gerekiyordu. Kurucu Meclis’te yapılan çetin tartışmalardan sonra, muhalefetin karşı oy kullanmasına rağmen, UBP iktidarının oylarıyla kabul edilen “1976 Seçim ve Halkoylaması Yasası”nın bazı maddeleri, Anayasa Mahkemesi’nce iptal edilmişse de anti-demokratik yapısı değiştirilemedi.

Geçtiğimiz ay içinde yapılan yerel seçimlere dört siyasi parti ve bağımsız adaylar katıldı… İşbirlikçi burjuvazinin politik örgütü olan Ulusal Birlik Partisi’nin Lefkoşa belediye başkanlığı için gösterdiği adayın eski bir TMT üyesi olması, gerek iktidar partisi içinde, gerekse halk arasında tepkiyle karşılandı; eski bir sancaktar olan Türkiye uyruklu Halkçı Parti adayı ile birlikte büyük bir yenilgiye uğradı. Cumhuriyetçi Türk Partisi’nin desteklediği Toplumcu Kurtuluş Partisi adayının Lefkoşa belediye başkanlığını açık farkla kazanması, muhalif güçlerin iktidara en büyük darbeyi indirmesini sağladı. Girne belediye başkanlığını muhalif bağımsız bir aday kazanırken, Omorfo’daki CTP adayı, başkanlığı 60 oyla kaybetti. Lapta’da seçim sonuçlarına yapılan itiraz üzerine yeniden değerlendirilen oylar, UBP adayını 9 oyla geçen bağımsız adayın belediye başkanı olmasını sağladı. Lefke’de ise muhalefetin desteklediği bağımsız aday, iktidar adayına karşı, belediye meclisi üyeleri ile birlikte %95 bir çoğunluk elde ederek, oylamayı kazandı. Üç bölgedeki belediye başkanlıkları da muhalif adayın bulunmaması üzerine seçimsiz olarak UBP tarafından alındı.

Bu duruma göre, belediye seçimlerinde kullanılan toplam oyların %67.5’i muhalif adaylara verilmiş, iktidardaki UBP’nin adayları ancak %32.5 oy toplayabilmiştir. Üç kaza merkezinden ikisinde belediye başkanlıklarını muhalefet adayları açık farkla kazanırken, UBP sadece Mağusa’da başarı gösterebilmiştir. 26 Mayıs 1976 tarihli Halkın Sesi gazetesinde çıkan ve seçimler sırasında iktidar partisi UBP’nin birçok baskı ve oyun tertiplediğini belirten yazıda şöyle denilmektedir: UBP tek başarıyı Mağusa’da gösterdi. Onun nedenlerini çok iyi biliyoruz, fakat yasalara saygılı kişiler olarak susuyoruz.”

1958’lerden beri toplumumuzun başına iktidar kesilen ve çeşitli baskı, tehdit ve yıldırma yöntemleri ile ayakta kalmayı başaracağını sanan Denktaş ve çevresi, yerel seçimlerde uğradıkları yenilginin 20 Haziran’da yapılacak genel seçimlerde tekrarlanmaması için çaba harcamaktadır.

Emperyalizm ve NATO’nun adamızı bölme planları uğruna yerinden yurdundan edilen göçmenlerimiz, “UBP’ye oy vermeyen köylerde, köylülere dağıtılan topraklar, bahçeler, verilen traktörler geri alınacak” tehdidi ile kandırılmak isteniyor. “Türkiye bizi tutuyor, toplumu bizden başkasının yönetmesini istemiyor, biz seçilmezsek yardımı kesecek” şeklindeki propaganda da işbirlikçi burjuvazinin telaşını dile getirmektedir.

Oysa geniş halk yığınları, işçi, köylü, kamı görevlisi ve demokrat aydınlar arasında gittikçe gelişen muhalefet, ilerici siyasi partilerde örgütlenmekte, devrimci sendikalarda ve demokratik kuruluşlarda toplanmaya devam etmektedirler.

Önümüzdeki ay yapılacak olan devlet başkanlığı ve milletvekilliği seçimlerinde, halktan yana demokratik adayların işbaşına getirilmesi, seçim yasasındaki engellemelere rağmen muhalefetin göstereceği güçbirliğine bağlıdır. 20 yıla yakın bir süredir halkımızı felaketten felakete sürükleyen, Kıbrıs’ın bağımsız, egemen, toprağı bütün, yabancı üs ve askerlerden arınmış bir barış adası olmasını istemeyen emperyalizmin işbirlikçilerine hayır diyoruz. Demokrasinin zaferi yakındır.

(imzasız, Demokrasi Bülteni, Kıbrıs Türk Demokrasi Derneği Yayın organı, Sayı:26, Mayıs 1976, Londra)

TOPLUMUMUZUN DURUMU VE YENİ SEÇİM YASASI



1974 Temmuz’unda meydana gelen olaylar sonucu yeni bir değişim sürecine giren toplumumuz, bugün sosyal, politik ve ekonomik yönden birçok bunalımlar içinde bulunmaktadır. Yıllardır baskı altında tutulmuş olan halk yığınları, bir yandan sürüklendikleri sefalet ve yoksulluğun sorumlularını daha iyi tanırken, öte yandan da hızlı bir örgütlenme aşamasına girmektedir.

Emperyalizmin taksim planları uğruna, evinden, tarlasından sökülen onbinlerce yurttaşımız, kendi yurtlarında göçmen durumuna getirildiler. Halkımız, işsizlik, pahalılık, kaçakçılık ve hırsızlığın egemen olduğu bir düzende yaşamaya zorlanmaktadır. Gün geçtikçe artan hoşnutsuzluk, muhalif basında çıkan eleştiri yazıları ve okuyucu mektuplarında, demokratik kuruluşların çeşitli bildirilerinde, işçilerin grev, iş yavaşlatma ve boykot eylemlerinde dile getiriliyor. Eski toplum lideri Dr. Küçük, 3 Şubat 1976 tarihli Halkın Sesi gazetesinde yayımlanan yazısında şöyle diyor: “İnkar edilemeyecek hakikatler var ortada. Büyük bir sefalet ve yoksulluğun derinliklerine her gün biraz daha gömülüyor, biraz daha toplum parçalara ayrılıyor. Elli bin göçmenden yüzde 10’unu imtiyazlı sınıf arasına alacak olursak, yüzde 90’ı hiç de beklediklerini bulamamışlardır… Yaklaşan seçimlerde koltuklarını kaybetme endişesi içinde olan bazı bakanların sağa sola dağıttıkları para, ganimet eşyaların kaç yüzbinlerin üstünde olduğunu görmeyen, bilmeyen yoktur.”

Son 20 yıldan beri emperyalizmin çıkarları doğrultusunda hareket etmekte ısrar eden Kıbrıs Türk liderliğinin, halkımız üzerinde uyguladığı baskı, terör ve sindirme politikasına dur demek, işbirlikçi Denktaş iktidarını seçimle işbaşından atmak ve toplumumuzda demokratik bir ortamın kurulmasını sağlamak için vermekte olduğumuz mücadele, günümüzde yeni boyutlara ulaşmış bulunuyor.

Gelişen halk muhalefeti ve iflas eden “Milli Birlik” aldatmacası karşısında ne yapacağını şaşıran Denktaş ve çevresi, halk oylamasının öngördüğü seçimleri önce ertelemek istemiş, daha sonra da getirdiği anti-demokratik yasa önerisi ile seçimlerden, kendi dar çevresinin diktatörlüğünü pekiştirmeyi amaçladığını ortaya koymuştur.

Bugüne kadar, Toplumumuzda demokratik bir seçim yapılmamıştır. Yıllardır Toplumu yönetenler, her defasında seçimsiz olarak işbaşına gelmişlerdir. İngiliz-Amerikan emperyalizminin Kıbrıs halkına düşman politikalarının ateşli savunucusu olmuşlardır. Bu süre içinde, adamızda Toplumlararası barış ve işbirliğinden yana olanlar, yurdun gerçek çıkarlarını dile getiren yurtseverleri faşist yeraltı örgütlerinin kanlı saldırılarına, baskılarına maruz kalmışlar, katledilmişlerdir. Emperyalizmin Kıbrıs halkını bölmek ve adadaki anti-emperyalist hareketi parçalamak politikasına alet olan gerici çevreler, şovenist ve taksimci görüşlere karşı çıkan demokratlara ölüm, tehdit ve terör uygulamıştır. Söz, düşünce ve örgütlenme özgürlükleri halkın elinden alınmış, toplumun her alanda demokratik gelişmesi engellenmiştir.

Bugün büyük bir hızla artan örgütlenme, halkımızın demokrasi mücadelesinde önemli bir gelişmedir. Kurulan siyasi partiler, ilerici işçi sendikaları ve meslek kuruluşları, işbirlikçi sermaye ile Denktaş iktidarına zor günler yaşatmaktadırlar.

Kurucu Meclis’e getirilen ve uyanan halk muhalefetini bastırmak, halktan yana temsilcilerin Meclise girmesini önlemeyi amaçlayan “1976 Seçim ve Halk Oylaması Yasa Önerisi”nin özelliklerine değinmeden önce, Kıbrıslı Türkler arasında siyasi örgütlenme ve seçimler konusuna kısaca göz atmakta yarar vardır.

Bilindiği gibi toplumumuzda ilk siyasal örgütlenme, İngiliz sömürge yönetiminin 1931-43 döneminde uyguladığı sert tedbirlerin gevşetilmesi ve Belediye Meclisi üyelerinin halk tarafından seçilmesine izin verilmesinden sonra gerçekleşmiştir.

“İngilizci” ve “Milliyetçi” olarak iki grup halinde seçimlere katılan Türk adaylar, sonradan birleşerek 1943 yılında “Kıbrıs Adası Türk Azınlığı Kurumu”nu (KATAK) kurdular. Kıbrıs’taki Türklerin azınlık haklarını korumak amacıyla kurulan örgütten ayrılan Dr. Fazıl Küçük ve arkadaşları, Kıbrıs Türk Milli Halk Partisi’ni oluşturdu. 1949 yılında, bütün milliyetçi siyasi gruplar, “Kıbrıs Türk Milli Birliği” adı altında toplanarak, sosyal ve mesleki kuruluşlar da “Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu” denen tek bir merkeze bağlandı.

İngiliz emperyalizminin Kıbrıs halkını bölme ve ajanları eliyle birbirine kırdırma politikasına karşı çıkan Federasyon Başkanı Faiz Kaymak’ın yerine Ekim 1957’de Sömürge Yönetimi başsavcı yardımcısı Rauf Denktaş getirildi. Kıbrıs’ta toplumlararası anlaşmazlıkları körükleyen ve emperyalizmin amaçlarına hizmet eden, faşist EOKA örgütünün Türkler arasındaki paraleli olan Türk Mukavemet Teşkilatı, Denktaş’ın öncülüğü ile kuruldu. Emperyalizmin “Ya Taksim, Ya Ölüm” politikasına karşı çıkanlara hayat hakkı tanınmadı. Muhalif sesler en vahşi yöntemlerle susturuldu.

Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulması ile 1960 yılında yapılan ilk genel seçimlerde, yine halktan yana hiçbir adaya seçilme ve söz hakkı verilmedi. Ne parti programı, ne de parti örgütü olan “Milli Birlik”çiler, tek liste ile seçimlere katılarak imtiyazlı sınıfa mensup adaylarını halka zorla seçtirdiler. Dr. Küçük Cumhurbaşkanı yardımcılığına, Rauf Denktaş da Türk Cemaat Meclisi Başkanlığına “rakipsiz aday” olarak getirildiler. Liderliğin diğer ileri gelenlerine de bakanlık koltukları dağıtıldı. Dr. Küçük 1968 yılında yapılan Cumhurbaşkanı yardımcılığı seçimlerinde, rakip adayın çekilmesinin sağlanması ile seçimsiz olarak iktidarına devam etti. 1970 Temmuz’unda Rum Toplumunun genel seçimlere gitmesi üzerine, Türk liderliği de Temsilciler Meclisi ve Cemaat Meclisi üyelikleri için göstermelik bir seçim yapmak zorunda kaldı. Faşist yeraltı örgütünün desteklediği “Ulusal dayanışma Programı” şemsiyesi altında yine milli bütünlüğün bozulmaması gerekçesi ardında tek liste ile seçimlere gidildi. Türkiye’de 12 Mart faşizminin yoğunlaştığı günlerde Dr. Küçük’ü adaylıktan vazgeçtiren ve ikinci adayı da tehdit ve silah zoru ile geri çekilmek zorunda bırakan Türkiye ve Kıbrıs’taki gerici çevreler, 1973 Şubat’ında Denktaş’ın Cumhurbaşkanı Yardımcılığı koltuğuna seçim yapılmadan oturmasını sağladılar.

Tekrar günümüze dönecek olursak, 1974 Temmuz’undan sonra meydana gelen olayların Toplumumuza özgürlükler açısından hiçbir değişiklik getirmediğini görürüz. Binlerce can ve milyonlarca lira mal kaybına yolaçan ve yıllardır izlenmekte olan Taksimci politikanın, halkımıza bir yarar sağlamadığı somutta yaşanmıştır. Bugün taksim edilmiş olan Kıbrıs’ta, toplumumuz yine özgür değildir. Kurulan Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin getirdiği yeni anayasa, Kurucu Meclis’teki demokratların güçbirliği sonucu birçok maddelerinin değiştirilmiş olmasına rağmen, anti-demokratik niteliğini korumaktadır.

Bu anayasanın kabulünden sonraki altı ay içinde yapılması öngörülen genel seçimler henüz yapılmamıştır. “Olağanüstü durum” gerekçesi ile geçen Aralık ayının ilk yarısında süresiz olarak ertelenmişti. Şimdi Meclise sunulan ve üzerinde çetin tartışmaların sürdürüldüğü “1976 Seçim ve Halk Oylaması Yasa Önerisi”, geç de olsa toplumumuzun bir seçim ortamına gireceğini göstermektedir. Ne yazık ki, iktidardaki dar bir zümrenin tek parti diktatörlüğünü getirmeyi amaçlayan yasa önerisi, adamız ve toplum gerçeklerine uymamaktadır. Her konuda olduğu gibi seçim konusunda da Türkiye’deki uygulamalar kopya edilmektedir. Üç küçük seçim bölgesinde 40 milletvekilliği için yarışacak olan siyasi partilerle bağımsızların, oyların yüksek derecede değerlendirilmesini sağlayan nisbi temsil sistemi yerine, mutlak çoğunluk sistemine göre seçime katılmaları istenmektedir. Bu duruma göre, oyların en az %34’ünü alan bir parti, o bölgedeki tüm milletvekilliği sandalyelerini ele geçirebilecektir. Bağımsız adayların veya partilerin birleşerek ortak liste yapmaları önlenmekte, kamu görevlilerinin aday olabilmeleri için görevlerinden istifaları veya başka bir seçim bölgesinden aday olmaları şartı getirilmektedir. Böylelikle çalışanların büyük bir kısmını oluşturan memur ve öğretmenlerin seçime katılması engellenmek isteniyor. Bu ise anayasa ile verilmiş olan seçme ve seçilme özgürlüğüne ters düşen bir durum yaratmaktadır. Öte yandan görev alanı geniş olan bakanlık genel müdürleri, müfettişler gibi büyük memurlar istifa kaydının dışında tutularak, iktidarın dümen suyunda gitmeleri garantiye bağlanmıştır. Bilinçlenme düzeyi yüksek olan yüksek öğrenim gençliğine de oy hakkı tanınmamaktadır.

İktidardaki Ulusal Birlik Partisi’nin güçlü ve istikrarlı hükümet çıkarma gerekçesi ile hazırladığı seçim yasasının demokratikleştirilmeden Kurucu Meclis’ten geçmesi, son yıllarda çok sınırlı olsa da elde edilen hak ve özgürlüklerin kullanılamayacağı yeni bir ortamı getirecektir.

Bugün Kıbrıs’ın kuzeyinde egemen olan Kıbrıs Türk Burjuvazisi oldukça güçsüzdür, gelişebilmesi için emekçi halkı ezmek zorundadır. Türkiye’nin Kıbrıs’a askeri müdahalesi ile yaratılan duruma dayanarak, güçlenebileceğini hesaplamaktadır. “Milli dava”, “milli bütünlüğün korunması” gibi sözlerle halkımız üzerinde yıllardır uyguladığı baskı ve terör rejimini yasallaştırmak istiyor. UBP Meclis grubu sözcüsünün “Seçimleri mutlaka biz kazanacağız” şeklindeki sözleri bunu kanıtlamaktadır.

İşbirlikçi Denktaş iktidarının beş yıl daha Toplum yönetimine egemen olmasını amaçlayan seçim ve halk oylaması yasasına karşı çıkalım. Demokratik ve ilerici güçlere düşen görev, bu doğrultuda bir kamuoyu oluşturulmasını sağlamaktır. Emperyalizme ve faşizme karşı verilecek olan örgütlü mücadele ancak demokratik ve ilerici güçlerin işbirliği ve dayanışması ile gerçekleştirilebilir. Toplumumuzda demokratik bir yönetimin işbaşına getirilmesi, Kıbrıs sorununun anti-emperyalist, adil ve barışçı bir çözüme ulaşmasına da yardımcı olacaktır. 

(imzasız, Demokrasi Bülteni, Kıbrıs Türk Demokrasi Derneği Yayın organı, Sayı:23, Şubat 1976, Londra)