1 Temmuz 2021 Perşembe

KIBRIS CUMHURİYETİ’NİN YENİ FEDERAL ANAYASASI GÖRÜŞÜLÜRKEN, TARAFLARIN ANLAŞTIĞI VE ANLAŞMADIĞI KONULAR

11 Şubat 2011 ortak açıklamasında uzlaşıldığı gibi, federasyonun iki oluşturucu devleti, meşruiyetlerini, önceden var olmalarından değil, Anayasa maddelerinden alacaklardır. 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti (KC)’nin Kuruluş Antlaşması yürürlükte kalacak ve KC’nin BM ve AB üyeliği devam edecek ve başka ülkelerle yaptığı anlaşmalar geçerli olacaktır. Federal devletin üç temel özelliği olarak üzerinde anlaşılan üç tek (three singles) şöyledir:  

1.Tek egemenlik

2.Tek uluslararası temsiliyet

3.Tek yurttaşlık

MERKEZDEKİ FEDERAL HÜKÜMETE VERİLECEK YETKİLER:

Alithia gazetesi, 14 Ekim 2018 tarihinde, “Anastasiadis’in iki devlet çözümü ile flörtü” şeklindeki manşet haberinde, onun bu konuyu TC Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile en az iki defa görüştüğünü, BM Genel Sekreteri Guterres’e de dolaylı yoldan “yeni fikirler şeklinde sunduğunu, bakanlarla, teknokratlarla toplantılarında, görüşmelerinde ve hatta Kıbrıs Türk (KT) tarafına da sunduğunu” yazdı.

Gazeteye göre, Anastasiadis’in daha desantralize –merkezden uzaklaşan- bir federasyonu görüşme niyetini açıklaması ardından, merkezi hükümete verilecek yetkiler olarak süreç içerisinde uzlaşılmış 27 yetki bulunmakta olup, bunlardan 20 tanesi “değişmez”, 7’si de “esnek” yetkiler olarak iki kategoride toplanmıştı:

FEDERAL MERKEZE AİT “DEĞİŞMEZ YETKİLER”:

1.      Uluslararası antlaşmalar da dahil dış ilişkiler

2.      AB ile ilişkiler ve Anayasa’da yer alan Avrupa konuları

3.      Savunma: Karada, denizde ve havada sınırların belirlenmesi ve sınır denetimi;

4.      Vatandaşlık, pasaport verme, sığınma verme, sınır dışı etme;

5.      Terörle, örgütlü insan ve uyuşturucu suçu;

6.      Federal ve Avrupa yetkililerinin atanması;

7.      Merkez Bankası, para politikasının belirlenmesi;

8.      Federal Devlet Ekonomisi, bütçe, dolaylı ve doğrudan vergiler;

9.       Uluslararası navigasyon, deniz suları, MEB;

10.   Denizcilik, bandıra;

11.   Doğal zenginliği (madenler, sular, enerji) değerlendirme maksatlı izin verme;

12.   Doğal kaynakları arama ve değerlendirmeyi düzenleme ve denetim;

13.   Federal Kamu Yönetimi, Federal Polis, bağımsız kurumlar ve bunların yetkilileri, seçim ilanı ve icrası;

14.   Ekonomik alanın düzenlenmesi ve denetimi;

15.   Rekabet;

16.   Havacılık: Denetim, düzenleme, uluslararası örgütlerde temsil;

17.   İletişim, Telekomünikasyon, Posta, Elektronik Posta vb.;

18.   Kritik altyapıların korunması;

19.   Havaalanları, limanlar, enerji santralleri;

20.   Standartların belirlenmesi.”

Devlet Başkanı ve Başkan Yardımcısının birlikte seçilmesi (single ticket) fikrinde daha önce yakınlaşma olmasına karşın, KT tarafı, yönetim başlığının müzakeresi sırasında, çapraz oyun (cross-voting) dönüşümlü başkanlık ile her iki toplumun tercih edeceği bakanların seçimi konularının bir paket olduğunu açıkça ortaya koyunca arada anlaşmazlık çıktı.

Daha sonra yapılan görüşmelerde Devlet Başkanı ve Başkan Yardımcısının seçilmesinde, çapraz oy ve ağırlıklı oy kullanılmasında anlaşmaya yaklaşıldı. Devlet Başkanı ve Yardımcısının veto konuları ise şöyle belirlendi: Dış ilişkiler, savunma ve güvenlik.

KT tarafı, dört bağımsız kuruluşun (Başsavcılık, Sayıştaylık, Merkez Bankası Başkanı ve Ombudsman) iki toplum arasında eşit, geriye kalan organlarda 2:1 oranında paylaşım istedi. Daha sonra bundan cayıp, yarı yargısal olanlarda da eşit paylaşım istedi. KT tarafı, bu organların her kararında, bir olumlu KT oy olmasını şart koşuyor.

Federal Ekonomi Bakanlığı, Tek Merkez Bankası ve tek para birimi (Euro) konusunda anlaşıldı. Bütçe İstikrar Paktı gereğince, bir federal devlet, ötekinin borçlarını ödemeyecek. İki geçici düzenlemeden de söz ediliyor, ama bunlar açıklanmadı.  

Federal Üst Meclis, 20 KR ve 20 KT üyeden oluşacak.

Federal Alt Meclisi ise federal devletlerin nüfusuna göre, 36 KR (%75) ve 12 KT (%25) üyeden oluşacak.

Federal Alt Meclis (Temsilciler Meclisi)‘te ayrı çoğunluk istenen konular: Seçim Yasası, Kamuyu ilgilendiren konular, vergi ve harçlar uygulamaları.

FEDERAL DEVLETLERE AİT “ESNEK YETKİLER”

14 Ekim 2018 tarihli Alithia gazetesinin “esnek” kategorisinde sıraladığı yetkiler ise şunlardı:

1.Af, federal olmayan suçlar için af çıkarma;

2.Fikrî mülkiyet (telif hakkı);

3.Meteoroloji;

4.Arkeolojik ve Kültürel mirasın korunması;

5.Eğitim standardı, mal hizmetleri, enfeksiyon, atıkların denetimi;

6.Kumar denetimi;

7.Ekonomik bütünleşme, işçi hakları, saat standardizasyonu, vb.

Buna göre, gündelik hayattaki faaliyetler, güvence altına alınmış olacaktı: Sosyal sigortalar sistemi, sağlık, eğitim ve yerel yönetimlerden, federal devletler sorumlu olacaktı.

Oluşturucu federal devletler, yabancı devletler ve uluslararası kuruluşlarla kendi yetki alanlarına giren konularda anlaşma yapma hakkına sahip olacaktır. Bu alanlar, (sanat, eğitim, spor da dahil olmak üzere) kültür, turizm, ekonomik yatırım, (mali destek dahil olmak üzere) ticari konuları kapsıyor.

KT tarafının verdiği bilgiye göre, kurucu devletler ancak ihtiyaç duydukları takdirde (!) Federal Dışişleri Bakanlığı’nın da devrede olmasını isteyebilecek. Kıbrıs Rum (KR) tarafına göre ise, Federal Dışişleri Bakanlığı, söz konusu anlaşmalarda, prosedürün bütününde eyaletle işbirliği yapacak şekilde müdahil olacağından, ayrıca onayı söz konusu olmayacak. 

Eğitim, oluşturucu devletlerin yetkisine bırakıldığına göre, federal devlet yurttaşlarının uzun yıllar süren milliyetçi ön yargılardan uzak, federalist ve birleştirici bir görüşle nasıl eğitileceği tartışma konusu olmalıdır. KT devletçiğinin 1974’den bu yana Türkiye’ye olan her alandaki bağımlılıkları bağlamında bu konu önem kazanmaktadır.     

Ocak 2017’de federal eyaletlere ait olacak yetkilerden (federal juristiction) 22 tanesi üzerinde anlaşıldığı, ama KR tarafının bunlara 6 tane daha eklemek istediği ve KT tarafının buna karşı olduğu basında yer almıştı. Bu haberlere göre, KT tarafı, iki ayrı hava trafik kontrol merkezi ve ayrı FIR hattı olmasında ısrar ediyor ve bunun federal organ ile koordine edilmesini istiyordu. Kıbrıs Rum tarafının, bunu tartışma konusu yapmadığı ve havaalanına yaklaşmada 20 km için iki kontrol kulesi olmasını önerdiği belirtiliyordu!

Yine KR basın haberlerine göre, şans oyunlarının federal yetkide olacağına dair anlaşmaya varıldı. Ancak varılan yakınlaşmaya göre, işletme kuralları, işgal bölgelerinde var olan kumarhane tesislerini kapsamayacak!

KT tarafı, çözümün ekonomik yönü konusunda inceleme yapmakta olan IMF ve Dünya Bankası gibi örgütlere istenen verileri sağlamadı. KT tarafı ayrıca, bankacılık sistemi ve mal varlığının denetlenmesini kabul etmiyor.

FEDERAL DEVLETLERİN YÖNETECEĞİ TOPRAK ORANI

KT tarafı, toprak düzenlenmesinde anlaşmıyor. KR tarafı önce, 167 bin olan yer değiştirmiş KR sayısından 100 bininin dönmesini istedi. Daha sonra geri dönecek KR sayısı, 75 bine düşürüldü. KT tarafı, bunun 55 bin kişi olmasını istedi ve hassas bölgelere geri dönüşü kabul etmediğini bildirdi.

KT tarafı, kuzeydeki oluşturucu federal devletin toprak oranının bugünkü %36’dan %29+’ya inebileceği geçmişte kabul etmişti. KR tarafı, toprak ile ilgili görüşmelerde KT tarafına %28.5 oranında toprak kalmasını öngören iki harita hazırlamış bulunuyor, ama konuyla görüşmeler henüz sonlanmamıştır.   

KR tarafı, Karpaz’da ve Maronit köyleri bölgesinde kantonların oluşturulmasının kabul edilmesi halinde, Omorfo bölgesinin de yönetimsel olarak merkezi hükümete ait olacak özel bölge olabileceğini önerdi.

KT tarafı ise, özel bölgelerin oluşturulmasını, toplu nüfus göçlerini ve sahil şeridinin azaltılmasını kabul etmemektedir. (İngiliz Egemen Üs Bölgeleri Merkez Komutanlığının resmi verilerine göre, bugün Kıbrıs adasının kıyı şeridinin 316.19 km’lik bölümü Güney Kıbrıs’ın, 420.55 km’lik bölümü de Kuzey Kıbrıs’ın denetimindedir.) Dahası KT tarafı, iki kurucu devlet arasındaki sınır çizgisinin düz olmasında ısrarlıdır. 

FEDERAL DEVLETLERİN NÜFUSU

Nüfus konusunda varılan anlaşmaya göre, 1960’daki oran esas alındı. Buna göre güneyde 802,000 Kıbrıslı Rum ve kuzeyde 220,000 Kıbrıslı Türk vatandaş olacaktır. Ancak Türk tarafı, yurt dışında yaşayan 30,000 Kıbrıslı Türkü de bu 220,000 rakamına eklemek istemektedir.

İşin ilginci, Cumhurbaşkanı Anastasiadis, Vatandaşlar İttifakı Başkanı Yorgos Lillikas’ın gönderdiği bir mektuba verdiği yanıtta, kabul edilen 220,000 Kıbrıslı Türk vatandaş sayısının nereden çıktığı sorusuna, Kıbrıs Cumhuriyeti İstatistik Dairesinde kayıtlı Kıbrıslı Rum sayısının, 100,000 TC kökenliye meşruiyet kazandırılması için kasten 667,000’den (2011 sayımı), 800 bine çıkarıldığını belirtmiştir!

Kuzeyde TC işgali altındaki bölgede 2011’de yapılan son resmi nüfus sayımına göre, sürekli ikamet eden kişi sayısı 286,257 olarak açıklanmıştı. Bunlardan Kıbrıs doğumlu (KKTC ve Güney Kıbrıs) olanların sayısı 160,207 (% 56.0) olup, Türkiye doğumlular ise 104, 641 (% 36.6) kişi olarak belirlenmişti. Bilindiği gibi, Türkiye, 1974’den sonra, adanın demografik yapısını değiştirmek amacıyla işgal altındaki bölgeye nüfus taşımıştır ve bu, 1949 Cenevre Sözleşmesine aykırı bir durumdur. Annan Planı’nın oylanması sırasında kendilerine KKTC yurttaşlığı verilmiş olan bu yerleşimcilerin de oy kullanmış olması, onların adada yasal olarak bulundukları anlamına gelmemektedir.

Öte yandan Başkan Anastasiadis, Nüfus Dairesi’nin verilerine göre, Kıbrıslı olarak kaydedilen veya pasaport veya kimlik kartı alan Kıbrıslı Türk sayısının 117,544 olduğunu ve başvuru yapmayan en azından 12,500 Kıbrıslı Türkün kaydolmadığının hesaba katılması durumunda, Kıbrıslı Türklerin sayısının 130,000’e ulaştığı söylemiştir.

Karma evlilikler ve doğan çocukların oluşturduğu TC uyrukluların toplam sayısının 90,000’i geçmediğini söyleyen Anastasiadis, daha sonra yaptığı bir açıklamada, önceden verdiği 90,000 rakamının “ayaküstü söylenmiş hatalı bir rakam” olduğunu ve tepkilere yol açtığını kaydederek, adada kalacak olan TC kökenli vatandaş sayısının yaklaşık 40 bin olduğunu ve bu rakamın geçmişte kabul ettiklerinden çok daha az olduğunu söyledi.

Anastasiadis, buna ek olarak, İngiltere’de yaşayan 25 bin Kıbrıslı Türkün, Kıbrıs Cumhuriyeti’ne başvuruda bulunmadığından söz ederek, bu şekilde 220,000 rakamı içerisine dahil olan Kıbrıslı Türk sayısının 155,000’e çıktığını belirtti.  Karma evlilikler ve onların çocuklarını da bu kez 25,000 olarak tahmin ederek, toplam 180,000 Kıbrıslı Türk nüfus olduğunu hesapladı. Böylece meşruiyet kazanacak olan TC kökenli yerleşimcilerin sayısını da 40,000’e düşürmüş oldu. 

KT lider Akıncı ise, KKTC vatandaşlarının sayısını yukarıda belirtilen 286,257 olarak değil de, 220,000 kişi olarak alındığını belirtti ve tüm KKTC yurttaşlarının köken farkı olmaksızın gelecekte yeni federal devletin ve AB’nin vatandaşı olacağının karara bağlandığını açıkladı.

Vatandaş olmayanların çalışma izinlerinin yenilenerek işlerine devam edeceğini, ekonominin gerektirdiği işgücünün Kıbrıs’ta kalmaya devam edeceğinin altını çizen Akıncı, Kıbrıs Türk tarafının isteğinin ihtiyaç olan işgücünün adada kalması olduğunu ifade etti.

Türkiye’den gelen yerleşimcilerin oluşturduğu Yeniden Doğuş Partisi ise Akıncı’ya şu soruyu yöneltti:

“Anastasiadis 90 bin kişinin kalacağını söyledi. TC kökenli ifadesi kimleri kapsıyor, nasıl tespit edildi, karışık evliliklerdeki eşler ve KKTC’de doğan çocukların durumu ne olacak?”

Kıbrıs Rum basın haberlerine göre, 90 ile 120 bin arasında TC uyruklunun adada kalmasından söz edilmektedir. Bu durumda Kıbrıslı Türklerin, kendi oluşturucu devleti içinde azınlığa düşme durumu söz konusu olacaktır. Gerçek nüfus dağılımının ortaya çıkması için, BM gözetiminde ve güvenilir bir kuruluş tarafından inceleme ve nüfus sayımı yapılması gerekmektedir.

Bu konu, AB açısından da önemlidir. Çünkü, kuzeydeki federal devletin nüfus bileşiminde Türkiye kökenlilerin baskın olması durumunda, Kıbrıs’ın dış politika konularında alacağı kararlarda, AB üyesi olmayan Türkiye’nin etkisi belirleyici olabilecek ve AB içinde anlaşmazlık yaratabilecektir. Daha şimdiden Brüksel’deki birçok bürokratın “Erdoğan Kıbrıs üzerinden AB’ye ayak mı basacak? Kıbrıs Erdoğan’ın Truva Atı mı olacak?” şeklinde sorular yönelttiğine dikkat çekilmektedir. Dahası, AB üyesi olmayan Türkiye, çözüm sonrasında AB ülkesi olan Kıbrıs’ta kendi yurttaşları için dört özgürlüğün geçerli olmasını talep etmiştir.   

Öte yandan KT tarafı, dört özgürlük (1. Yerleşim, 2. Dolaşım, 3. Mülk edinme, 4. Sermaye, emek ve hizmetlerin serbest dolaşımı) konusunda Cenevre’de tavan sınırı koymuştur.  KT tarafı, kuzeydeki federal devlette yaşayacak olan Kıbrıslı Rumların sayısına, dört özgürlük açısından bazı kısıtlamalar getirmekte ve böylece 1974 savaşı sonucu sağlanan etnik arındırma da kalıcılaştırılmış olmaktadır. KT tarafı, yasal ikamet hakkı (legal domicile) ile hiçbir siyasal ve başka bir hak doğurmayacak olan kalma hakkı (right of abode) arasında fark olduğunu açıklamıştır. Dahası, herhangi bir kişinin “iç vatandaşlık”a müracaat edebilmesi için, Kuzey’deki ana dili çok iyi biliyor ve kullanıyor olması istenecektir. Kalma hakkı dışında, örneğin oy kullanma gibi siyasal bir hakkı olmayacaktır. KT kurucu devletinin nüfusunun en çok %20’sine kadar “iç vatandaşlık”, yani yasal ikamet hakkı tanınacaktır. Bununla, Kıbrıslı Türk nüfusun kendi devletindeki çoğunluğunun, herhangi bir şekilde tehdit altında olmayacağı düşünülmektedir

KT tarafı, Birinci Hukuk meselesinin henüz kapanmadığı görüşündedir. Oysa müzakerelerdeki AB Komisyonu temsilcisi Peter van Nuffel, anlaşmanın Birincil Hukuk haline gelmesi için, AB üyesi ülkelerin ulusal parlamentolarında oylanması gerektiğini ve bunun da çok zor bir argüman olduğunu söylemiştir.

SON YAPILACAKLAR

Siyasi anlaşmaya varılması ardından, görüşülmesi ve çözümlenmesi gereken teknik konular var. Bunlardan bazıları şöyle verilmektedir: Birbirleriyle uyumlu olması gereken üç anayasanın, oluşturucu devletçiklerin ve federal devletin anayasalarının yazılması, uluslararası anlaşmaların listesi, federal yasalar ve hatta toprak konusundaki koordinatların ayrıntılı yazımı gibi konular. BM’nin anlaşma öncesinde gerçekleşmesi gereken ve yukarıda sayılanlar yanında, diğer bazı konuları (bayrak, marş, devlet memurları, mayınsızlaştırma vs içeren 103 maddelik bir liste sunduğu bildirilmiştir.

Tabii ki, Kıbrıs uyuşmazlığının iç yönleri bu şekilde çözümlendikten sonra, yeni kurulan düzenin gerekirse BM veya AB tarafından güvence altına alınması, uluslararası bir toplantıda ele alınacaktır.

AKEL DESANTRALİZE FEDERASYONA NASIL BAKIYOR?

19 Kasım 2020 tarihli Haravgi gazetesinde, Alphanews isimli kanalda bir söyleşisi yayımlanan AKEL Genel Sekreteri Andros Kiprianu‘nun, Başkan Nikos Anastasidis’e meydan okuyarak, talep ettiği desantralize federasyon için, oluşturucu devletçiklere vermek istediği yetkilerin hangileri olduğunu netleştirmesini istediği yazıldı. Kiprianu, bunu yapar ve konu tartışılırsa, AKEL’in, karşı çıktığı bu fikri kabul edebileceğini söyledi.

Habere göre, güçlü merkezî hükümet görüşüldüğü için Kıbrıs Rum yönetimi başkanlarından müteveffa Tasos Papadopulos’un 11, müteveffa Dimitris Hristofyas’ın 19-20 yetkinin merkezde toplanması konusunda anlaştığını, Nikos Anastasiadis’in de yetki sayısını 27’ye çıkardığını hatırlatan Kiprianu devamla şunları söyledi:

“Şimdi, merkezî hükümette olacak yetki sayısını 27’ye çıkaran aynı Anastasiadis, desantralize federasyona gidelim diyor.  Bu, merkezî hükümetin yetkilerini azaltmamız anlamına geliyor. Son 3-4 yıldır Anastasiadis’e şu basit soruyu soruyoruz: Merkezî hükümetin hangi yetkilerini oluşturucu varlıklara vermek istiyorsunuz? Söyleyin, tartışalım, anlaşabiliriz.  Bugüne kadar ne istediğini netleştirmedi. Biz bu yaklaşıma itiraz ediyoruz. Devleti tek egemenliği, ek uluslararası temsiliyeti ve elbette tek vatandaşlığı ile birleşik tutabilmemiz için uzlaşılmış yetkilerden sadece bir veya iki yetkinin oluşturucu varlıklara aktarılabileceği düşüncesindeyiz. Merkezîleştirilmesi konusunda uzlaşma sağlanmış yetkiler önemlidir çünkü bir-iki yetki hariç, bu başlıkta uzlaşı sağlanmıştır. Anlaşıp anlaşamayacağımızı görmek için Sayın Anastasiadis’i dinlemeye hazırız.”

Haberde devamla Rum Dışişleri Bakanı Nikos Hristodulidis’in bir gün önce RİK’e yaptığı açıklamada “federal devlet yapısını etkilemeden yetkilerin desantralizasyonu fikrinin Rum Yönetimi Başkanı Nikos Anastasiadis tarafından bir yıldır sunulmuş olduğunu ve Kıbrıs sorunundaki son gelişmeleri ve Berlin’deki Akıncı-Anastasiadis anlaşmasını gündeme getirenin de bu olduğunu söylediği kaydedilmekteydi.

Gazeteye göre, Crans Montana’da uzlaşılanların çözüm prosedürünün kazanımları olduğunu ve Rum tarafının, Kıbrıs sorununun uzlaşılmış çerçeve olan iki bölgeli iki toplumlu federasyon çerçevesinde çözülmesini hedeflediğini söyleyen Hristodulidis, yetkilerin desantralizasyon fikrinin bu çerçevenin dışına çıkmadığını söyledi. Nitekim Kıbrıs Türk tarafının görüşmecisi Mustafa Akıncı da bu konunun Crans Montana’da hemen hemen kapandığını açıklamıştı.

19 Kasım 2020 tarihli Haravgi’ye konuşan AKEL’in Kıbrıs sorunu bürosu başkanı Tumazos Çelebis ise, öncelikle yetkilerin Hristofyas – Talat döneminde kararlaştırıldığını ve bu konuda anlaşmaya varıldığını, şimdiki Cumhurbaşkanı Anastasiadis tarafından bunlara bazı eklemeler yapıldığını ve konunun hemen hemen kapandığını hatırlattı. Çelebis “Cumhurbaşkanı müzakerelerin Kran Montana’da kalındığı noktadan devam edeceğini açıkladığına göre yetkilere dokunulmayacak demektir” dedi. “Müzakerelerde sorun her zaman yetki çıkartmak değil, yetki eklemek olmuştur” diyen Çelebis “Cumhurbaşkanı hangi yetkilerden söz ettiğini netliğe kavuşturmalıdır, o zaman bu konuyu tartışabiliriz” şeklinde ekledi. Çelebis desantralize edilebilecek yetkilerin sınırsız olmadığını, zira o noktada konfederasyon ya da iki devletliliğe kayılabileceğini söyledi. Bu arada bir devlet kaynağının aynı tarihli Haravgi’ye, “Kıbrıs sorunu sadece desantralize federasyonla çözülebilir” dediği kaydedildi.

AKEL Genel Sekreteri Andros Kiprianu, 4 Mart 2021 günü DİSİ Genel Başkanı Averof Neofitu ile gerçekleştirdiği görüşmenin ardından bir gazetecinin desantralize federasyon hakkındaki sorusunu yanıtladı. Kiprianu, desantralizasyon fikrini prensip olarak reddetmediklerini, ancak üzerinde anlaşmaya varılmış olan merkezi hükümetin erk ve yetkilerinden hangilerinin oluşturucu devletlere devredileceğini bilmek istediklerini belirterek, bu konuya ilişkin sorularına bugüne kadar Anastasiadis’ten herhangi bir cevap almadıklarını kaydetti. Andros Kiprianu, AKEL’in iki devletli çözümü ya da konfederasyonu kabul etmediğini defalarca net bir şekilde ortaya koymuş olduğunu hatırlattı.

AKEL YETKİLİLERİNİN SON AÇIKLAMALARI

30 Mayıs 2021 tarihli Haravgi gazetesine göre AKEL Genel Sekreteri Andros Kiprianu ile Kıbrıs Masası Şefi Tumazos Çelebis, katıldıkları bir internet yayınında Anastasiadis’in uyarılara kulak asmayıp, kendi yolundan giderek, Kıbrıs sorununu iki devlet çözümü ile karşı karşıya gelinen zor bir duruma soktuğunu vurguladı.

Kiprianu “Öne çıkardığı tezlerle yakınlaşmaları, özellikle de Bakanlar Kurulu’nda bir olumlu Kıbrıs Türk oyu ile ilgili yakınlaşmayı zedeledi. Başkan, Kıbrıslı Türklerin sadece kendilerini ilgilendiren konularda söz hakları olmalı, doğal gaz konusunda söz hakları olmamalı sözü ile bütün olguları alt üst etti” vurgusunu yaptı.

“BİR OLUMLU OY VETO HAKKINI ETKİSİZ HALE GETİRİR”

Kiprianu ve Çelebis, Bakanlar Kurulu’nda bir olumlu Kıbrıs Türk oyunun, Zürih antlaşmasında yer alan Bakanlar Kurulu’nda, Meclis’te ve yönetimin diğer bir dizi başlığındaki veto’yu etkisiz hale getirdiği görüşünü ortaya koyarak “anlaşmazlıkların çözüm mekanizması yakınlaşması da var ki veto varken bu mekanizma olamaz” izahında bulundu.

Çelebis, “Federal Bakanlar Kurulu’nda bir olumlu Kıbrıs Türk oyu olmadan, Kıbrıslı Rumlar çoğunlukta olduğu için, kararlar toplumlardan sadece biri tarafından alınır. Bu şekilde devlet işleyemez” dedi.

Anastasiadis’in “Kıbrıslı Türklerin sadece kendilerini ilgilendiren konularda söz hakkı olmalı” yaklaşımını “Merkezî hükümetin meşgul olacağı bütün konular vatandaşların tümünü; yani Kıbrıslı Rumları ve Kıbrıslı Türkleri ilgilendirmeyecek mi?” sorusunu yönelterek eleştiren Çelebis şunları ekledi:

“Mesele, dönüşümlü başkanlıkla da ilgilidir: Öteki toplum tarafından da seçilmesi gereken dönüşümlü başkanlardan birinin atayacağı bakanın olumlu oya sahip olması gerekir. Bu sistem ile uzlaşmaz ve radikal bakanlar olmaz.”

AĞIRLIKLI OY YÜRÜRLÜKTE OLSAYDI…

Kiprianu ile Çelebis Annan planına giren, Talat-Hristofyas yakınlaşmasıyla iyileştirilen dönüşümlü başkanlık konusuna parça parça değil bütünlüklü bakılması gerektiğine dikkat çekti, Çelebis özetle şu izahta bulundu:

“Başkan ve Başkan yardımcısı ağırlıklı oy ile doğrudan halk tarafından seçilir, ayrı ayrı toplumlar tarafından değil. Ağırlıklı oy, Kıbrıslı Türklerin Rum Başkan’ın seçilmesinde ne kadar ağırlığı (yüzde 20) varsa, Kıbrıslı Türk Başkan yardımcısının seçiminde de Kıbrıslı Rumların o kadar ağırlığı olur. Bu önerinin önemi, seçim olabilmesi için iki tarafın siyasi güçleri arasında işbirliği olması gereğidir. Bu madde geçerli olsaydı, Ersin Tatar bugün Kıbrıslı Türklerin lideri olmayacak, (Kıbrıs sorunu çözülmüş olsaydı) federal hükümette yer almayacaktı, çünkü Kıbrıslı Türklerden aldığı yüzde 52 desteğin dışında –ağırlıklı oy geçerli olsaydı- Kıbrıslı Rum seçmenin yüzde 60’ından da oy alması gerekecekti ki bu mümkün değil. Çünkü hiçbir Kıbrıslı Rum radikal bir Kıbrıslı Türkü başkan yardımcılığına, hiçbir Kıbrıslı Türk de radikal bir Rum’u Başkanlığa seçmez.”

BİR ADAM BİR OY MANTIĞI

“Ağırlıklı oyun anayasaya aykırı olduğu ve bir adam bir oy kuralını etkisiz hale getirdiği” yaklaşımına karşılık Çelebis “bir vatandaş bir oy yaklaşımında ısrar etmek, Kıbrıslı Rumlar çoğunluk olacağı için, Kıbrıslı Türklerin her yerden dışlanacağı anlayışına dayanır. Bu da devlette ciddi bir işleyiş sorunu yaratır.”

3 TEMEL ÖZGÜRLÜK

Tumazos Çelebis üç temel özgürlük, çözümden sonra Kıbrıs’ın tamamında serbest yerleşim, serbest dolaşım ve mülk edinme özgürlüğü konusuna da değindi. Türk tarafının önceleri üç özgürlüğü reddettiğini, ancak daha sonra Hristofyas’ın Mehmet Ali Talat’ı ikna ettiğini belirterek şunları ekledi:

“Türk tarafı bu üç özgürlük uygulanırsa, zaman içerisinde Kıbrıslı Rumların Kıbrıs Türk idaresi altındaki bölgelerde çoğunluğa ulaşacak olmaları nedeniyle, iki bölgeliliğin yıkılacağından korkuyordu. Bu, Kıbrıs Türk idaresi altındaki Kıbrıslı Rumların sayısı mantıklı bir oranı aşarsa, aşan orandaki Rumların siyasi haklarını bölgesel değil, toplumsal zeminde kullanacakları anlaşması ile çözüldü.”

https://haber.sol.org.tr/haber/kibris-cumhuriyeti-yeni-anayasayi-gorusuyor-kim-neyi-savunuyor-306201  (2.6.2021)


15 Haziran 2021 Salı

BAĞLANTISIZ ÜLKELER VE KIBRIS

            9. Bağlantısız Ülkeler Dışişleri Bakanları Toplantısı, 5-10 Eylül 1988 tarihleri arasında, Kıbrıs’ın başkenti Lefkoşa’nın Rum kesiminde yapıldı. 6 milyon Kıbrıs Lirasına mal olan Uluslararası Konferans Merkezi’nde gerçekleştirilen toplantıya hareket üyesi 101 ülkeden 92’sine mensup 49 Dışişleri Bakanı ve yaklaşık 490 temsilci katıldı. 5 gün süren toplantının açılış konuşmasını yapan Kıbrıs Cumhurbaşkanı Vasiliu, konferansın Kıbrıs’ta yapılmasının ülkesi için büyük bir şeref olduğunu söyledi. Bağlantısız Ülkeler Hareketi’nin kurucu üyesi olan Kıbrıs, gerçekten hareket içinde aktif bir rol oynuyor ve saygın bir yere sahip.

            BELGRAD’DAKİ 1. ZİRVE VE ÖNCESİ

Kıbrıs ile Bağlantısız Ülkeler Hareketi’nin ilişkisi, 1960 yılında Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulmasından önce başlamıştı. 18-24 Nisan 1955’te Endonezya’nın Bandung kentinde bir araya gelen 23 Asya ve 6 Afrika ülkesinin hükümet temsilcileri, Bağlantısızlar Hareketi’nin temel ilkelerini saptamışlardı. Bu toplantıya gözlemci olarak katılan Kıbrıs Rum toplumu lideri Başpiskopos Makarios, Kıbrıslı Rumların İngiliz Sömürge Yönetimi’ne karşı sürdürdüğü mücadeleye destek sağlamıştı.

1960’da İngiliz Sömürge Yönetimi’ne son verilip, Kıbrıs bağımsız bir cumhuriyet olarak ilan edildiği zaman, bu yeni ülkenin de Bağlantısızlar Hareketi’ne üye olması çağrısı yapıldı. 1-6 Eylül 1961’de Belgrad’da yapılan bağlantısız ülkelerin devlet veya hükümet başkanlarının 1. Zirve Toplantısı’na katılan Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios, hareketin kurucu liderleri olan Nehru, Tito ve Nasır ile yakın dostluklar kurmuştu. Bu ilk Zirveye katılmazdan önce bir demeç veren Makarios, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluşundan beri izlediği dış politikası ile dünya barışına katkıda bulunduğunu belirterek, şöyle diyordu:

“Kıbrıs’ın bu moral gücün küçük bile olsa bir parçası haline geleceğinden sevinçliyim. Adamızın coğrafi konumu ve Kıbrıs halkının büyük bir inançla bağlı olduğu yüksek ideallere dayanarak, küçük bir ülke olmamıza karşın, büyük bir rol oynayabileceğinden eminim.”

Kıbrıs’ın Rum Cumhurbaşkanı böyle konuşurken, Türk Yardımcısı Dr.Küçük de kendi gazetesi “Halkın Sesi”nde, Kıbrıs’ın NATO’ya girmesi gerektiği doğrultusunda yayın yapmakta ve Makarios’u eleştirmekteydi.

KAHİRE’DEKİ 2.ZİRVE

Ekim 1964’de Kahire’de yapılan 2. Zirve Toplantısı’ndan Bağlantısızlar hareketi daha da güçlenerek çıkmış ve giderek artan sayıda sömürge toprağı bağımsızlığına kavuşurken, hareketin üye sayısı 24’den 53’e yükselmişti. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlık, egemenlik ve toprak bütünlüğünü “güvence” altına almış olan üç NATO ülkesi İngiltere, Yunanistan ve Türkiye, Aralık 1963’de adada başlatılan toplumlararası çatışmaları bahane göstererek, adaya NATO askeri gönderme ve Kıbrıs’ı Türklerle Rumlar arasında taksim ederek, Doğu Akdeniz’de batmayan bir uçak gemisi haline getirme planlarını uygulamaya koymuşlardı.

Sorunun BM Genel Kurulu’nda görüşülmesi öncesinde Kahire Zirvesi’nde konuşan Makarios, bağlantısız ülkelerin BM örgütünde daha etkin çalışmalar yazmasını önermiş ve genel olarak silahsızlanma ve özel olarak da askeri üslerin kaldırılması için çağrıda bulunmuştu. Kahire Zirvesinin ardından yayımlanan “Barış ve Uluslararası İşbirliği Programı”nın “Devletlerin Egemenlik ve Toprak Bütünlüklerine Saygı” başlığını taşıyan 5. bölümünde şöyle denmekteydi:

“Konferans Kıbrıs’ta var olan durumdan endişe duyarak, büytün ülkeleri BM Bildirgesinde yer alan ve uymak zorunda oldukları hususları göz önünde tutarak (özellikle 2. Madde, 4. paragraf) Kıbrıs’ın egemenlik ve toprak bütünlüğüne saygı göstermeye, Kıbrıs’a yönelik herhangi bir tehdit veya güç kullanımı, ya da müdahaleden uzak durmaya, Kıbrıs halkının rıza gösteremeyeceği, adil olmayan çözümlerin Kıbrıs’a zorlanmaması için çağrıda bulunur... Konferans, Kıbrıs’taki yabancı üslerin kaldırılmasını ve BM kararları gereğince yerleştirilmiş olanlar dışındaki yabancı askeri birliklerin bu ülkeden geri çekilmesini tavsiye eder.”

LUSAKA’DAKİ 3. ZİRVE

Eylül 1970’de, BM genel Kurulu öncesinde, Bağlantısız Ülkelerin daha aktif olarak çalışmasını sağlamak için Lusaka’da toplanan 3. Zirve’de, bağlantısız ülkeler hareketinin yeni bir atılım yapması sağlandı. Bu toplantıya katılarak, bağlantısızlığın düşmanları tarafından dile getirilen kuşkuları yorumlayan ve harekete olan inancını yineleyen Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios, şöyle konuşmaktaydı:

“Bağlantısızlık, olumsuz tarafsızlık gütmek değildir. Bağlantısızlık, ister büyük, ister küçük olsun, aramızda olmayan diğer ülkelere karşı olumsuz bir tavır almak da değildir. Bağlantısızlık, barış davasına hizmet etmek demektir.”

Lusaka’daki 3. Zirve’de kabul edilen Kıbrıs sorunuyla ilgili kararda da, “Sorunun dıştan herhangi bir karışma veya müdahale olmadan, Kıbrıs’ın sınırsız egemenlik ve bağımsızlığına saygı ve Kıbrıs Türk toplumunun yasal haklarını güvence altına alma da içinde, uluslararası kabul görmüş demokratik ilkelere saygı temelinde, barışçı yollardan çözümlenmelidir. Göz önünde bulundurulması gereken kriterler, 9 Ekim 1964 Kahire Bildirisi’ne ve BM Kuruluş Bildirgesi’ne, BM’nin Kıbrıs’la ilgili kararlarına uygun olmalıdır” denilmekteydi.

CEZAYİR’DEKİ 4. ZİRVE

Bağlantısız Ülkeler, Kıbrıs’ın da katıldığı ve Eylül 1071’de New York’ta yapılan Bağlantısız Ülkeler Danışma Toplantısı’ndan sonra, Güvenlik Konseyi’nde üye olarak temsil edilerek, BM’de önemli bir etkinlik kazandılar.

Eylül 1973’de Cezayir’de yapılan 4. Bağlantısız Ülkeler Zirve Toplantısı’nda konuşan Makarios, hareketin Avrupalı üç üyesi olan Yugoslavya, Malta ve Kıbrıs’ın Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı’nın toplanmasının uluslararası yumuşama doğrultusunda atılmış bir adım olacağını belirterek, Akdeniz bölgesinde de güvenliğin sağlanmasına bir katkı olacağını vurguluyordu. Nitekim Kıbrıs AGİK’de ve Madrid ile Viyana’daki İzleme Toplantıları’nda aktif bir rol oynamıştır.

            KIBRIS’A KARŞI DARBE VE İŞGAL

Temmuz 1974’de Makarios hükümetine karşı faşist Yunan cuntası eliyle yapılan askeri darbe, onu izleyen Türkiye’nin askeri müdahalesi ve ada toprağının %36’sının işgali, aslında Kıbrıs’ın bağlantısızlığına karşı yapılmış açık bir saldırıydı ve Kıbrıs’a yeni bir statüyü zorlamayı amaçlıyordu. Bu trajedinin ardından Kıbrıs’ın bağlantısız ülke dostları derhal yardımına koştu. Küba hükümeti dönem başkanı Cezayir’e başvurarak, Bağlantısız Ülkeler Koordinasyon Bürosu’nun toplanmasını istedi ve Kıbrıslı göçmenlere 20 bin KL’na yakın bağışta bulunuldu. Devlet Başkanı Makarios, Bumedyen, Sedat ve Tito’yu ziyaret etti. Bağlantısız Ülkeler BM’de Kıbrıs’a büyük destek verdiler. Genel Kurul tarafından oybirliği ile kabul edilen 3212 numaralı kararı hazırlayan, 5 bağlantısız ülkenin (Cezayir, Guyana, Hindistan ve Yugoslavya) Temas Grubu idi. Kıbrıs Hükümetinin taleplerini destekleyen benzeri kararlar Havana’daki Bağlantısız Ülkeler Bürosu Toplantısı’nda (Mart 1975), Lima’daki Bağlantısız Ülkelerin Dışişleri Bakanları Toplantısı’nda (Ağustos 1975) alındı.

1976’da Kolombo’da, 1979’da Havana’da, 1983’de Yeni Delhi’de ve 1986’da Harare’de yapılan Zirve Toplantıları’nda Kıbrıs halkına verilen destek sürdürüldü.

“KIBRIS ASKERİ BLOKLARDAN BİRİNE BAĞLANSAYDI...”

Eylül 1986’da Harare’de yapılan son 8. Zirvede konuşan zamanın Kıbrıs Cumhurbaşkanı Kiprianu şöyle diyordu:

“Halkımız hayret içindedir. İşgal birliklerinin çekilmesi, göçmenlerin evlerine dönmeleri, Türkiye’den adanın işgal altındaki bölgesine yapılan göçmen akışının kınanması, Kıbrıs’ın iç işlerine yapılan müdahalenin durdurulması çağrılarına rağmen, Kıbrıs’ta durum 12 yıldan beridir değişmemiştir. Halkımız, birçok desteğe, açıklamaya ve BM kararlarına rağmen bu nasıl olabilir, diye sormaktadır. Kıbrıs’ta ve dışında bazıları, eski Cumhurbaşkanımız Başpiskopos Makarios’u eleştirdikleri gibi, beni de eleştirerek, Kıbrıs’ın bağlantısız kalmaması gerektiğini söylüyorlar. Getirdikleri gerekçe ise, “Kıbrıs, askeri bloklardan birine bağlansaydı, ne işgal edilir, ne de işgal sonrasının trajik sonuçları ortaya çıkardı” şeklindedir.

Harare’deki bu toplantının sonunda kabul edilen kararda, bağlantısız Ülkeler Hareketi’nin Kıbrıs’a olan desteği bir kez daha yinelenmiş ve Gandi, Kastro ve Kuanda’nın önerisi üzerine 9. Bağlantısız Ülkeler Dışişleri Bakanları Toplantısı’nın Eylül 1988’de Kıbrıs’ta yapılması kararlaştırıldı.

DENKTAŞ’IN TEHDİDİ

İşte 5-10 Eylül 1988 tarihleri arasında Lefkoşa’nın Rum kesiminde gerçekleştirilen bu toplantıda, Kıbrıs’ın dönem başkanı olması gündeme gelmiş, ama yerine Yugoslavya seçilmiştir. Kıbrıs’ın adaylığı söz konusu olduğu zaman, bir demeç veren Kıbrıs Türk Yönetimi Başkanı Rauf Denktaş, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Bağlantısızların Başkanlığına getirilmesi halinde 15 Eylül’de Lefkoşa’da yapılması tasarlanan Vasiliu-Denktaş görüşmesinin ertelenebileceği tehdidinde bulunmuştur.

Toplumlararası görüşmelerin öngörüldüğü tarihte başlaması ve belirlenmiş süre içerisinde sonuç almaya çalışılması kararını sevinçle karşılayan Bağlantısız Ülkeler, konunun nazikliğini göz önünde bulundurmuş ve Kıbrıs hükümeti de adaylık için başvurmama kararı almıştı. Toplantıda sadece Pakistan delegesi, kapanış bildirgesinin Türk askerine ve uluslararası konferansa atıfta bulunan bölümlerine çekince koymuşsa da, Kıbrıs’la ilgili olarak alınan karar oybirliği ile kabul edilmiştir.

BAĞLANTISIZLARIN TALEBİ

Kararın 6. maddesinde “Bakanlar, silah zoruyla yaratılan de facto durumun ve halen kınanmış olan bölücü eylemlerin iptal edilmesi gerektiği ve soruna bulunacak çözümü hiçbir zaman etkilememesi gerektiği görüşünde olduklarını belirtirler” denmektedir.

Zaten Kıbrıs sorununda düğüm buradadır. Türk tarafı, Türkiye’nin askeri desteğine dayanılarak oluşturulan ve uluslararası hukuk kurallarına ters düşen ayrılıkçı KKTC’yi toplumlararası barış görüşmelerinde yasal unsur olarak kabul ettirmek istemektedir. Dahası Türk tarafı, federal bir çözüm derken, Kıbrıs’ın bağımsızlık, egemenlik ve toprak bütünlüğünü zedeleyecek olan bir formülü, yani konfederasyonu kabul ettirmeye çalışmaktadır. Oysa uluslararası demokratik kamuoyu ile Bağlantısızlar Hareketinin öngördüğü gerçekçi çözüm, iki bölge arasında askeri bir sınırın bulunmadığı, üs ve askerden arındırılmış, tek ve federal bir Kıbrıs Cumhuriyeti’dir.

(Özgürlük dergisi, Lefkoşa, Ocak 1989, Sayı:31 ve “Kıbrıs Nereye Gidiyor?” adlı kitap içinde, İstanbul, Haziran 2002, s.172-177)

FEDERALİZM HAKKINDA BİLİM NE DİYOR?

İşçi sınıfı biliminin kurucuları olan Marks ve Engels, devrimci hareketin devlet yapısına ilişkin olarak, birçok defa görüşlerini ortaya koymuşlar ve proletarya ile onun bağlaşıklarının sınıf çıkarları açısından bunun değerlendirmesini yaparak, temel ilkeleri belirtmişlerdir. Marksizmin klasikleri, devlet yapısına ilişkin sorunlara soyut olarak bakmamışlar, özel tarihsel koşullardan ayrı bir değerlendirme yapmamışlardır. Marks ve Engels, federal devlet yapısında, diğer bütün devlet ve hukuk olguları gibi, somut tarihsel ve toplumsal olgular bağlamından asla ayırmamışlardır. Örneğin Lenin, “Devlet ve Devrim” adlı eserinde, Engel’in devlet şekilleri ve devlet yapısını asla önemsememezlikten gelmediğini vurgulayarak, aksine her ayrı durumun somut tarihsel özelliklerini saptadığını ve bundan hareketle uygun geçiş şeklini (federatiften üniter devlete geçiş gibi) belirtmek için Engels’in geçiş şekillerini irdelemeye özellikle dikkat gösterdiğini yazmaktadır.

Konumuzla ilgisi açısından Marks ve Engels’in somut tarihsel durumlar üzerine ne düşündüklerini aktarmak gereksiz olduğundan, biz sadece onlar tarafından geliştirilen temel ilkelere değinmeyi daha yararlı görüyoruz. Çünkü bu ilkeler, günümüz koşullarında federalizmin rolü ve fonksiyonuna ilişkin olarak ortaya konmuş bulunan Marksizm klasiklerinin görüşleri, hem tarihsel değerlendirme açısından yararlı, hem de konuya yaklaşma ve irdeleme biçiminde önemli noktalar olmaktadır. Onların araştırma yönteminde kullandıkları ölçütler, tarihsel ilişkilerden ayırıp, genelleştirmeler yapmaya uygun olan ve gelişme halindeki ülkelerde federalizmin rolü ve fonksiyonu gibi devlete ilişkin teorik ve politik güncel sorunların değerlendirilmesinde temel olacak değerlendirme sistemleri açısından gereklidir.

Bilimsel sosyalizmin kurucularından Lenin, tarihsel yasallık ile proletaryanın sınıf çıkarlarının birliği konusunu irdelerken, merkezi üniter devletlerin gerekliliğini ortaya koymuş, ama merkeziyetçiliği asla geniş yerel özyönetimin karşıtı olarak görmemiştir. O, federalizmi, yerel özyönetim için uygun bir şekil olarak değil de, ulusal bakımdan homojen olan bir devletle federalizmi, üniter burjuva demokrasisine kıyasla, demokrasinin gerçekten üstün bir şekli olarak görmüştür. Lenin, Engels’in “Sosyal Demokrasinin 1891 Program Taslağının Eleştirisi”ne atıfta bulunur ve Engels’in bu eserinde, ABD’deki federalizmin ülkenin doğusunda engel oluşturmasına rağmen, yüzölçümünün genişliğini esas alması yüzünden genel olarak gerekliliğini savunduğuna değinir. 

Marks ve Engels için üniter demokratik cumhuriyet, sosyalist devlet iktidarı için de uygun bir şekildir. Ama bu asla onların, federatif bir devlet yapısını genel olarak reddettikleri anlamına gelmez. Marks ve Engels, federatif bir yapının toplumsal ilerlemeyi ne zaman engelleyip, ne zaman teşvik edeceğini gösterecek hiçbir soyut ölçü koymamışlardı. Onlar bunu, her somut olayı etraflıca inceleyerek saptamışlardı. Federatif yapının haklılığını, başta ulusal açıdan görmekle beraber, diğer özel durumlarda da bunun gerekli olduğunu görüyorlardı. Böylesi ve diğer özel durumlara örnek olarak şunlar gösterilebilir: ABD’nin geniş yüzölçümüne bakarak, oradaki üretici güçlerin belirli bir durumda olmaları hali, konfederasyondan federasyona geçişte feodal artıkların ortadan kaldırılması içim İsviçre’de var olan güçlü merkezileşme. Engels ise “1891 Sosyal Demokrat Program taslağının Eleştirisi”nde (Marks’ın Gotha Programının Eleştirisi adlı kitabında) iki ada üzerinde 4 ulusun yaşadığı ve tek bir parlamentoya rağmen 3 farklı yasa sisteminin var olduğu İngiltere’de federasyonun ileri bir adım olacağını kabul etmektedir.

FEDERATİF YAPININ İLERİCİ FONKSİYONU

Marks ve Engels’in görüşüne göre federatif bir devlet yapısı, en başta ulusal sorunun çözümünde ilerici bir fonksiyona sahip olabilir. Ama onlar, ulusal sorunun çözümünde, federasyonlaşmayı, tek veya tayin edici araç olarak görmekten de çok uzaktırlar. Marks ve Engels, proletaryanın devrimci mücadelesinin çıkarları bulunan her yerde, baskı altında tutulan ulusun, baskı altında tutan ulustan devlet olarak ayrılmasını istiyorlardı. Lenin onların bu düşüncesini “Devlet ve Devrim” adlı eserinde şöyle özetlemiştir:

“Engels, tıpkı Marks gibi, proletarya ve proletarya devrimi açısından ve demokratik merkeziyetçilikten hareketle tek ve bölünmez bir cumhuriyeti savunuyordu. Engels, federal cumhuriyeti, monarşiden merkeziyetçi cumhuriyete geçişte ancak belli bazı özel ilişkiler içinde ileri bir adım olarak görüyordu ve ulusal sorun, bu özel ilişkiler içinde ön plana çıkanıydı.”

Lenin, yukarıdaki görüşü benimsemişti. Ama emperyalizm çağında ulusal sorunun değişmesi ve Rusya’da devrimin gelişmesi, onun, federatif devlet yapısına ait proleter devrimci hareketin tavrına ilişkin Marksist teoriyi geliştirmesine yol açtı. Lenin bu yeni teorik kavramı, demokratik ve proleter devriminde ulusal sorunun kendi içerisinde bütünsel bir teori ile bağdaştırdı. Lenin, 1917 yılına kadar, federatif bir yapının gelecekteki demokratik ve devrimci Rusya için uygun bir çözüm olmayacağı görüşündeydi. Ama bu onun federasyonu genel de reddettiği anlamına gelmiyordu. Lenin, 1912 ve 1913 yıllarında, Balkanlarda ulusal sorunun tutarlı ve demokratik bir biçimde çözümü için, kısıtlanmamış ve tam demokratik devletlerin federasyonundan meydana gelecek bir Balkan Federasyonu’nun oluşturulmasının gerekliliğini vurgulamaktaydı. Lenin bunu, Balkanlardaki ulusal baskı ve savaşlara karşı, Slav-Türk düşmanlığının yerini alacak, hem proleter, hem de burjuva alternatifi olarak görüyordu. Lenin, önkoşul olarak demokrasinin kurulmasını, köylülerin tam olarak özgürlüğe kavuşmalarını, tam ulusal eşitlik ile politik olarak kendi kaderini tayin etme hakkının mutlaka tanınmasını göstermişti. 1917’ye kadarki devrim öncesi dönemde ulusal sorunun çözümü, üniter bir devletle, demokratik merkeziyetçilik temelinde ve bir Sovyet Cumhuriyetinin oluşturulmasında gören Lenin’in tasarıları, burjuva-demokratik devrimin sosyalist devrime yol açması sürecinde şu ana unsurları kazanmıştır.

LENİN’İN GÖRÜŞLERİ

a) Rusya’nın eski yönetsel bölünmesini ortadan kaldırmak ve bunu, modern ekonomik yaşamın gerçekleri ile ulusal bileşimin gereklerine dayalı bir başkası ile değiştirmek (Bak: Ulusal Sorun Üzerine tezler) Bunun için ulusal moment abartılmamalıdır. Çünkü ulusal bileşim, gerçek ekonomik faktörlerin en önemlilerinden biridir, ama tek olanı da değildir. Örneğin karışık ulusal bileşime sahip şehirler, ekonomik çevrelerinden koparılamaz. Sınırların saptanması, yerel halkın kendi sorunudur. (Bkz. Ulusal Sorun Üzerine Eleştirisel Değinmeler) 

b) Geniş yerel özyönetim demokratik merkeziyetçilik, özel ekonomik ve yaşamsal koşullar ve nüfusun özel ulusal bileşimi vb ile özellik gösteren bölgeler için özerkliği olan bir yerel özyönetimi asla dışlamaz. Aksine hem bunu, hem de diğerini zorunlu olarak gerektirir.

Lenin’e göre özyönetim kurumları ve özerklik, genel, eşit ve gizli yapılan seçimlerle oluşturulmalı ve özerkliğin sınırları, merkezi parlamento tarafından onaylanmalı ve o bölgenin yerel nüfusu tarafından önerilmelidir. Lenin her türlü kişisel “ulusal-kültürel” özerkliğe karşı olup, bölgesel özerklikten yanadır. BU konuda “Ulusal Soruna İlişkin Tezler”inde şöyle der: “Özerklik, demokratik devletimizi kurmada bizim tasarımızdır.” Lenin, Roza Lüksemburg’a atıfta bulunarak, merkezi ve bölgesel yetkilere ilişkin görüşlerini geliştirir ve şunu vurgular: “Kapitalist toplum için önemli ve temel olan ekonomik ve politik sorunlar, asla her bölgenin özerk meclislerinin yetki alanına girmemeli, aksine merkezi devlet parlamentosu tarafından düzenlenmelidir.” Lenin, böylesi bir merkeziyetçiliğin özelliğini, bürokratik olmayan bir yapıya sahip olma, üretici güçlerin gelişmesini ve bütün devlet çapında burjuvazi ile proletaryanın oluşmasını kolaylaştırma olarak görmektedir.

Lenin, merkezi olarak tayin edilmesi gereken sorunlar olarak şunları sayar: Gümrük politikası, sanayi ve ticaret yasalarının çıkarılması, ulaşım ve haberleşme, vergi medeni hukuku, eğitimin genel ilkeleri (sadece laik okullara ilişkin yasa, okula gitme zorunluluğu, asgari eğitim planı, demokratik okul yönetmeliği), çalışma güvenliğine ilişkin yasaların çıkarılması, politik özgürlükler (koalisyon hakkı) vb.

Özerk bölge meclisleri de, bütün devlete ait olan yasalar temelinde, sırf yerel, bölgesel veya sırf ulusal önemi olan sorunlara bakmaktadır. Lenin ayrıca, Engels’in “devlet olma gereği atanan yerel ve eyaletsel makamların hepsinin de kaldırılması” ve bunların yerine seçimle işbaşına gelecek temsilcilerin getirilmesi talebinin altını çizmektedir. 

c) Lenin, partinin, bütün ulusal azınlıkların haklarını korumak için bir yasa çıkartılması isteğini geliştirerek, bu yasanın, ulusal ayrıcalıkların bütün türlerini yasaklamasını ve her alandaki (okul, dil, yönetim, adalet) azınlık haklarını korumasını sağlamış ve bizzat kendisi böyle bir yasa tasarısını hazırlamıştı. Lenin, bu yasada özerk veya kendi kendini yöneten birimlerin yetkilerinden, bütün devlet çapında düzenli aralıklarla, azınlık bölgelerinde de sık sık yapılacak nüfus sayımlarına kadar birçok ayrıntılı önlemi öngörmüştü.

d) Lenin, adı geçen hedef ve istemlerin elde edilmesi için, aynı zamanda tam bir demokrasi için verilecek mücadele ile birleştirilmesi gerektiğine işaret etmektedir. Mükemmel bir demokrasi, her ulusal ayrıcalık ve baskının ortadan kaldırılması için yegâne politik temeli oluşturur. Demokrasinin bütün devlet örgütünde ve yönetimde azami olarak gerçekleştiği var sayılan burjuva koşullar altında bile, görece geniş bir ulusal barış egemenliğini sürmektedir ve demokrasi için mücadelede proletarya, bütün ulusların ilerici demokrasileri ile işbirliği yapar.

KENDİ KADERİNİ TAYİN HAKKI İLE FEDERATİF İLKE BAĞLANTISI

Lenin tarafından geliştirilmiş olan yukarıdaki ilkelerin hepsine, onun tarafından savunulan “bütün ulusların kendi kaderini tayin hakkı” zemini üzerinde bakılmalıdır. Lenin’in burada, kendi kaderini tayin hakkının kayıtsız olarak tanınması ile bu hakkın şu veya bu somut şekilde gerçekleşmesi halinde kime yarayacağı arasında bir ayrım yaptığı bilinmemektedir ve Lenin, kendi kaderini tayin hakkını, sadece devrimci süreçte işçi sınıfının çıkarları açısından değerlendirmiştir. Kendi kaderini tayin hakkının federatif ilke ile olan bağlantısı ile ilgili olarak Lenin şu yargıya varır:

“Kendi kaderini tayin hakkının tanınması, federasyon ilkesinin tanınması ile eş anlamlı değildir. İnsan bu ilkenin kararlı bir muhalifi ve demokratik merkeziyetçilik taraftarı da olabilir, ama federasyonu mükemmel demokratik merkeziyetçiliğe giden tek yol olarak ulusal eşitsizliğe tercih edebilir. İşte bu görüşten hareketle merkeziyetçi Marks, İrlanda ile İngiltere arasındaki bir federasyonu bile, İrlanda’nın İngiltere tarafından zorla boyunduruk altında tutulmasına tercih eder.

Lenin buradan hareketle, özerkliğin, tam ayrılmanın bir ön basamağı ve aynı zamanda ulus olmanın bir aşaması olabileceğine dikkat çeker:

“İşte özerklik, var olan devletin sınırları içinde zorla tutulan ulusun, sonunda ulus olarak oluşması, kendi güçlerini toparlaması ve tanıması, örgütlemesi ve uygun bir zamanda bir açıklama ile Norveç ruhunda bir seçimi yapmasına yol açar. “Biz şu veya bu ulusun, şu veya bu bölgenin özerk parlamentosu olarak diyoruz ki, Rusların Kralı, artık Polonya’nın Kralı değildir ve daha diğer benzerleri gibi.”

Lenin’e göre bu, gerektiğinde demokrasi ve sosyalizm için yararlı olacaksa, hatta kural olarak söylemek gerekirse, devrim ve savaşla karar verilebilecek bir sorundur.   

*

LENİN GÖRÜŞÜNÜ GELİŞTİRİYOR

Lenin, Rusya’da Haziran ve Kasım 1917 arasında devrimin akışı içinde – tarihsel süreç ve yeni deneyimlerin etkisiyle- federatif yapının yeni proleter devlet iktidarı için yararlarına ilişkin görüşlerini değiştirmiştir: “Programda yazdığımız, kendi kaderini tayin hakkına ilişkin genel olarak yazdıklarımızın o dönemden sonra bugün gerçekleşmiş olması ile ortaya çıkan durumun tanınmasıdır. O zaman henüz hiçbir proleter cumhuriyeti yoktu. Bu cumhuriyetler oluştukça ve oluşturdukları ölçü içinde, biz buraya yazdığımız şeyleri yazabiliyorduk: Sovyet tipine göre örgütlenmiş devletlerin federatif birleşmesi.” Ortaya çıkan görüş değişikliğiyle ilgili olarak Stalin de, Lenin’in “Federalizme karşı” başlıklı makalesine atıfta bulunmaktadır.

Lenin, devrim öncesi dönemde hazırlayıp ortaya koyduğu ulusal sorunun çözümünü ve onun (tek bir devlet çerçevesindeki) devlet şekillerine ilişkin temel ilkeleri reddetmeden, sosyalist milliyetler devletinin federatif yapısına ilişkin teorisini geliştirmiştir: Bu teori, yukarıda anılmış olan noktalara ek olarak, şu ana tezleri içermektedir:

LENİN’İN YENİ TEZLERİ

a)Yeni federal devlet, emperyalist devletlerden daha üstündür. Çünkü tamamen yeni bir sosyal ve politik temeli vardır. Bu devlet serbestçe bir araya gelen özgür ulusların işçi ve köylülerinin iktidarıdır ve federatif Sovyet cumhuriyeti, burjuva parlamentarizminden çok üstün olan demokrasinin daha yüksek ve daha ilerici bir şeklidir.

b) Federatif Sovyet cumhuriyeti, yeni devlet tipi ile yeni devlet şeklinin bir birliğidir. Devletin bu yeni tipi ile gelen bu yeni karakter, onun federatif yapısı ve federatif özellikleriyle ortaya çıkmıştır. Lenin, Sovyet iktidarının yeni içeriğini oluşturan 10 özellik arasında şunları sayar: Emekçi kitlelerin birleşimi, parlamentarizmin yürütme ve yasama etkinliklerinin ayrılmasının ortadan kalkması (yani devlet mekanizması ile halk kitlelerinin sıkı ilişkisi, daha mükemmelleştirilmiş bir demokrasi)

Lenin’e göre, devlet gelişiminin ortaya koyduğu yeni görevler, kendilerini serbestçe ulusal nifaktan ayırmayı öğrenen emekçilerin bilinçli ve daha sıkı bir birliğine geçişte ulusların federasyonunu zorunlu kılar.

c)Lenin federasyonu, “”çeşitli uluslardan emekçilerin tam bir birliğine giden geçiş şekli olarak kabul eder ve federasyonu, “Rusya’daki çeşitli milliyetlerin kalıcı bir birliğinden, birleşik, demokratik ve merkezi bir Sovyet devletine götüren en emin adım olarak görür.

Lenin ayrıca, özgürlüğüne kavuşmuş sömürgelerin, federasyonu, “özgürce kaynaşmaya geçiş” şekli olarak seçecekleri olasılığını da dışlamaz.

Lenin, Komintern’den, Sovyet düzeni temelinde ortaya çıkan yeni federasyonun geliştirilmesini, incelenmesini ve pratikte kanıtlanmasını istemiş ve federatif birliklerin yoğunlaştırılmasını savunmuştu. Ona göre amaç, emperyalizme karşı güçlü olmak, ekonomiyi daha hızlı bir şekilde yeniden düzenlemek ve kapitalizmde şimdiden beliren ve sosyalizmde tamamlanacak olan ulusal sınırlar ötesindeki ekonomiyi aynılaştırıp, birleştirme eğilimine uygun düşürmekti.

d) Lenin, federasyon ve özerkliğin demokratik merkeziyetçiliğe asla ters düşmediği ilkesini güçlendirmiştir. Ekonomik açıdan “makul sınırlar” içinde tutulan, “önemli ulusal farklılıklar” üzerine kurulmuş olan ve belli devlet sınırlamasını gerekli kılan bir federasyon, demokratik merkeziyetçiliğe uygun düşmektedir. Bir başka deyişle bu, devlet yapısının Sovyet tipinde örgütlenmesi koşulları altında “gerçek bir demokratik merkeziyetçiliğe” giden bir adımdır. Demokratik merkeziyetçilik, devletsel, toplumsal ce ekonomik yaşamın çok yönlü şekillerinin oluşmasında, devletin çeşitli bölge ve yerel kesimlerinde tam bir özgürlüğe yol açar. Sadece, yerel özelliklerin göz önünde bulundurulmasına ve hiçbir engel olmadan gelişmesini değil, ayrıca ortak hedefe doğru yerel girişimlerin de gelişmesini sağlar.

Lenin, Marks ve Engels’in devlet yapısına ilişkin önerilerini iki yönde yeniden geliştirmiştir: İşçi hareketinin, burjuva devletlerinin yapısına ilişkin tavrı konusunda teorik kavramlar getirmiş ve bunu, ulusal sorun üzerindeki Marksist-Leninist Parti’nin politikasına bağlamıştır. Ulusal sorunun çözümü için, nüfusun karmaşık ve çok uluslu yapıda olduğu bir ülkede, sosyalizmin inşasında federatif devlet yapısının kullanışlılığına ilişkin teorik düşünce şeklini geliştirmiştir. Lenin’in bu kavramı, bu düşünce şekli, onun yeni sosyalist devletin özellikleri, işlevleri ve şekilleri hakkındaki genel teorisinin bir parçasıdır.

Lenin, kendisi ve parti liderliği tarafından önerilen temel ilkelerin pratikte uygulanmasını sağlamıştır. Böylece, bugün devlet yapısına ilişkin sorunların araştırılmasında başvurulabilecek, Sovyetler Birliği ve diğer sosyalist devletlerin kurulmasıyla çok yönlü olarak gelişen 50 yılı aşkın pratik ve teorik deneyim ortaya çıkmıştır.

(Yukarıdaki çalışma, Klaus Hutschenreuter’in “Federatif devlet kuruluşunun Nijerya’daki oluşumu, toplumsal gelişme sürecindeki rolü ve fonksiyonu” konulu tezinden özetlenerek, Ertan Yüksel tarafından Türkçeleştirilmiştir. Ara başlıklar sonradan eklenmiştir.)    

(Özgürlük dergisi, Ağustos-Eylül 1988, Sayı:29 ve Ekim-Kasım 1988, Sayı: 30)

 

7 Haziran 2021 Pazartesi

TAKSİMCİ KIBRIS TÜRK LİDERLİĞİ, 1960’TAKİ “SİYASAL EŞİTLİK”İ NASIL SAĞLAMIŞTI?

Kıbrıs doğumlu Türkiyeli diplomat Alaeddin Gülen, 1998 yılında yayımladığı "Bellekte Kalanlar" adlı anı kitabında, 1959'da imzalanan Zürih ve Londra Anlaşmaları ile ilgili olarak şöyle yazar:

“(Fatin Rüştü) Zorlu, kuvvetli şahsiyeti ve üstün müzakere kabiliyetiyle dolayısıyla, müzakere masasında daima kendi görüşümüzü kabul ettirirdi. Bunun en güzel örneği, Zürih ve Londra anlaşmalarıdır. Bu anlaşmalar tamamen Zorlu'nun eseri ve zaferidir. Averof'la kapandıkları bir odada bütün isteklerini adeta birer birer Averof'a dikte ettirmiştir. Kıbrıs'ta %20 nisbetindeki Türk azınlığını, %80 nisbetindeki Rum çoğunluğuna eşit hale getirmek normal sayılacak bir olgu değildi ve her babayiğidin başaracağı bir iş değildi.”

1999 yılı sonunda kaleme aldığım ve “1999 yılı içinde basına yansıyan Kıbrıs sorununun çözüm planları” başlıklı yazımda bu alıntıya yer vermiş ve makaleyi de şu cümle ile bitirmiştim: “Kıbrıs'ta yaşayan Türkler ve Rumlar hâlâ daha bu olgunun tutsaklığını yaşamaktadır.” (Bu makaleye şuradan ulaşılabilir: https://can-kibrisim.blogspot.com/2015/05/1999-yili-icinde-basina-yansiyan-kibris.html )

                                                           ***

Kıbrıslı Rumların EOKA örgütü eliyle, 1 Nisan 1955’de adadaki İngiliz sömürge yönetimine son vermek ve adayı “anavatan” olarak gördükleri Yunanistan’a bağlamak (enosis) için tedhiş hareketlerine başlamışlardı. Bunun üzerine İngiltere, emperyalizmin bilinen “böl ve yönet” politikasını kullanarak, adadaki iki ana toplumdan sayıca daha az olan Kıbrıs Türk toplumunu kullanarak, onların da Rum toplumunun talep ettiği “kendi kaderini tayin” ilkesini, “adanın ikiye taksimi” için talep etmeleri doğrultusunda teşvik etmişti.

İngiltere, 29 Ağustos 1955’de Londra’da düzenlediği bir konferansta, 1923’deki Lozan Antlaşması’ndan sonra ada ile ilişkisini kesmiş olan Türkiye’yi Kıbrıs meselesine taraf yapmayı başardı. TC derin devletinin 6/7 Eylül 1955’de İstanbul’daki Rum toplumuna karşı düzenlediği tedhiş eylemleri, Rum karşıtı ve Türk milliyetçisi duyguların kabarmasına yol açtı.  Nitekim bu sırada Seferberlik Tetkik Kurulu'nda görevli olan Sabri Yirmibeşoğlu, 1991’de gazeteci Fatih Güllapoğlu'na verdiği röportajda “6-7 Eylül de bir Özel Harp işidir. Muhteşem bir örgütlenmeydi” diyecekti.

15 Şubat 1956 tarihli Hürsöz gazetesi, Türkiye Dışişleri Bakanı Zorlu’nun şu açıklamasına yer vermişti: “İngiltere, Kıbrıs Türklerine eşit haklar verileceğini Türkiye’ye bildirdi.” Aynı gazetedeki baş makalede de şöyle denmekteydi: “Kıbrıs’taki Türk azınlığına eşit haklar tanınacak ve Kıbrıs Türkleri seçilip hükümette eşit şekilde temsil edilerek, veto hakkına sahip olacaktır.”         

İngiliz Sömürge Yönetimi, 16 Nisan 1956’da Kıbrıs Evkaf Dairesi’nin yönetimi, Kıbrıs Türk liderliğine devretti.  

23 Nisan 1956 gecesi Lefkoşa’nın Türk kesimindeki Ardath Tütün Fabrikası’nın (Türk) bekçisinin öldürülmesi üzerine, 24 Nisan’da, Türk gençleri, Lefkoşa’daki Ay Luka ve Ay Kasyano mahallelerindeki Rum evlerine ve Belediye Pazarı’ndaki Rum dükkanlarına hasar verdiler, yağmalar yapıp, yangınlar çıkardılar. Kıbrıs Türk liderliğine yakın basın organları, bu olayları sol eğilimli Kıbrıslı Türklerin yaptığını yazarak, onları hedef gösterdi.

Bu tedhiş olayları üzerine 26 Nisan 1956 günü öğleden sonra Lefkoşa’da sokağa çıkma yasağı ilan edilerek, şehir ilk defa olarak, kuzey ve güney olmak üzere ikiye ayrıldı.

12 Kasım 1956’da Kıbrıs Maarif Dairesi, Türk ve Rum müdürlüklerine ayrıldı. (Eylül 1958’de her iki toplum liderliğine devredilecekti.) 4 Aralık 1956 tarihli Halkın Sesi gazetesi, Türk memurların ayrı bir cemiyet kuracaklarını haber verirken, 11 Aralık 1956’da da Kıbrıs Türk Hekimler Birliği’nin kurulduğunu duyurdu. 

Türkiye hükümetinin Kıbrıs politikasını belirlemesi için görevlendirilen Devletler Hukuku ve Anayasa Hukuku uzmanı olan Prof. Nihat Erim, 24 Kasım 1956 tarihli ilk raporunda şöyle demekteydi:

“Taksim fikri Türkiye, Yunanistan, İngiltere, Amerika hükümetleri arasında gizli, resmi veya yarı resmi bazı görüşmelerde ele alınmıştır... Taksim önerisinin kabul edilmesi ihtimali göz önünde tutularak, Türkiye bakımından Kıbrıs’ın ne biçimde bölünmesinin daha elverişli olacağı askerlik, ekonomi ve adadaki Türk nüfusunun menfaatleri göz önünde tutularak, şimdiden yetkili uzmanlara tespit ettirilmelidir.”   

Türkiye, İngiltere’nin adanın taksim edilmesi fikrini resmi politika olarak benimsediğini 20 Aralık 1956’da açıkladı. Kıbrıs Türk liderliği de bu politikayı, sömürge hükümeti ile işbirliği yaptığından zaten benimsemişti.

1957 yılı Ocak ayında Kıbrıs’a bir ziyaret yapan Prof. Nihat Erim’e AKEL’in Türk Kolu tarafından kendisine verilen bir mektupta, “Adayı taksim etme fikrinin Kıbrıs meselesinin nihai hal şekli olmayacağı gibi, Kıbrıs’ta yaşamakta olan Türk ve Rum toplumlarının ayrı bölgelerde yaşamadıklarından ortaya bir yer değiştirme sorununa yol açacağı” uyarısında bulunuluyordu.

ABD Başkanı Eisenhower ile İngiltere Başbakanı Macmillan, Mart 1957’de Bermuda adasında yaptıkları toplantıda, Kıbrıs’taki askeri üslerin kendileri için yeterli olduğunu ve Kıbrıslı Rum ile Türk toplumlarının geriye kalan ada toprakları kendi aralarında bölüşebilecekleri kararını aldı.   

Arkasına İngiltere ve Türkiye hükümetlerinin desteğini almış olan Kıbrıs Türk liderliği, artık taksimin ilk adımını atabilirdi. Ortak belediyelerdeki Kıbrıslı Türk üyeler, 3 Haziran 1957’de istifa ettiler. Lefkoşa Türk Belediyesi, 16 Haziran 1958’de kurulduktan sonra, bunu diğer beş kazada kurulan ayrı Türk belediyeleri izledi.

25 Temmuz 1957 tarihli Halkın Sesi gazetesinin manşeti şöyle idi: “Dr. Küçük’ün basın toplantısı: Taksim fikri reddedilirse, adanın bütününü isteyeceğiz. Taksim, 35. arz dairesi (enlem) boyunca olacak.”

29 Kasım 1957’de ilk bildirisini yayımlayan “Türk Mukavemet Teşkilatı” (TMT), Kıbrıslı Rumlara karşı tedhiş eylemleri düzenleyen “Volkan” adlı yeraltı örgütünün yerine geçti. Artık “Ya taksim, ya ölüm” sloganı, Kıbrıs Türk liderliği tarafından topluma zorla benimsetilmeye başlanmıştı. Milliyetçi EOKA örgütü de boş durmuyordu. Kıbrıs Türk liderliği, EOKA saldırılarının Kıbrıs Türk köylerine yönelmesi karşısında, bazı Türk köylerinin, Dr. Küçük’ün 1957’de taksim çizgisi olarak önerdiği 35. enlemin kuzey kısmına yerleştirilmelerini öngören bir plan hazırladı. Bu göç planı, Türkiye Dışişleri Bakanlığı’na gönderildi.

14 Ocak 1958 tarihli Bozkurt gazetesi, Türkiye’nin Kıbrıs politikasını oluşturan Prof. Nihat Erim’in Ankara’da yaptığı bir konuşmada şöyle dediğini duyurdu: “Kıbrıs’ta 120 bin nüfuslu bir Türk devleti kurulabilir.”

Adanın ikiye bölünmesine karşı çıkan Kıbrıslı Türk ilericiler, 1 Mayıs 1958’de Kıbrıslı Rumlarla birlikte yaptıkları gösteri sonrasında, TMT’nin tehdit, yaralama ve hatta öldürme eylemlerine maruz kalırken, Kıbrıslı Rum ilericiler de Ocak 1958’den başlayarak EOKA’nın sindirme eylemleri ile katlediliyordu.  

Kıbrıs Türk liderliği, toplumlararası düşmanlığı körüklemek için İstanbul’daki 6/7 Eylül 1955 olaylarının bir benzerini, 6/7 Haziran 1958’de Lefkoşa’da düzenledi. Lefkoşa’daki Türkiye Konsolosluğu’nun Haber Merkezi Bürosu’na TMT tarafından konan bombanın patlaması üzerine, Kıbrıslı Türkler, Lefkoşa’nın Rum kesimine karşı saldırıya geçtiler. Bu eylemlerinin ardından, 5 Temmuz 1958’de adanın başkenti yeniden ikiye bölündü. (Aynı bölücü hat, 21 Aralık 1963 olaylarından sonra “Yeşil Hat” olarak anılacak, 1974 olaylarından sonra da bütün adayı ikiye bölen taksim çizgisini oluşturacaktır.) Bu kışkırtma eylemi ardından gelişen olaylarda, 56’sı Rum ve 53’ü Türk olmak üzere 109 Kıbrıslı öldü, 79’u da yaralandı.  

Taksim tezinin Türkiye kamuoyuna benimsetilmesi için Menderes hükümeti tarafından 8 Haziran ile 13 Temmuz 1958 tarihleri arasında Türkiye’nin çeşitli kentlerinde 43 miting ve 10 kapalı salon toplantısı düzenlendi. Bu toplantılarda 790 kadar konuşmacı, toplam 108 saat süren konuşmalar yaptı ve gösterilere 2,690,000 kişi katıldı. Artık Kıbrıs, Türkiye’de bir “milli dava” haline getirilmişti.

İngiltere Sömürgeler Bakanı Lennox Boyd’un 1958 yılı Haziran ayında Avam kamarasında verdiği bilgiye göre, adadaki seferi yedek (mobile reserve) polis kadrosunda hiçbir Kıbrıslı Rum yokken, Kıbrıslı Türklerin sayısı 256 kişi idi. Yardımcı (auxiliary) polis olarak görev yapan 56 Kıbrıslı Ruma karşılık, 1,281 Kıbrıslı Türk görevliydi. Dönemin İngiliz Valisinin müsteşarı olan John Reddaway, 1958 yılına ait yardımcı polislerin sayısını, 70 Kıbrıslı Rum ve 1,700 Kıbrıslı Türk olarak vermektedir. Seferi yedek polis gücünde hiçbir Kıbrıslı Rumun bulunmadığını, ama 542 Kıbrıslı Türkün bu görevi yaptığını belirtmektedir. Ayrıca düzenli (regular) polis gücünde bulunan yaklaşık 5,000 kişinin, yarı yarıya Kıbrıslı Rum ve Türklerden oluştuğunu eklemektedir.

İngiltere’nın adadaki sömürge yönetimine son vermesi için tedhiş eylemlerini yürüten Kıbrıslı Rumlara karşı, Kıbrıslı Türklerden oluşan polis gücünün kullanılmış olması, çoğunluk halk ile sömürge yönetimi arasındaki mücadelenin, adanın Yunanistan’a bağlanmasını (enosis) isteyen Kıbrıslı Rumlar ile adanın Yunanistan ile Türkiye arasında taksim edilmesini isteyen Kıbrıslı Türkler arasındaki mücadeleye dönüşmesini sağlamıştır.

1 Nisan 1955 ile 30 Mart 1959 tarihleri arasında gerek EOKA, gerekse TMT yeraltı örgütlerinin tedhiş eylemleri sonucu şöyle özetlenebilir:

-          Toplamda 506 kişi öldü, 1260 kişi yaralandı.

-          Ölenlerden 142 kişi İngiliz idi (104 asker, 26 sivil, 12 polis).

-         84 Kıbrıslı Türk öldü (22 polis, 62 sivil – bunlardan 55 kişisi toplumlararası çatışmalarda öldü).

-     278 Kıbrıslı Rum öldü (15 polis, 236 sivil – bunlardan 60 kişisi toplumlararası çatışmalarda öldü) 

Bu rakamlardan da görüleceği gibi, toplumlararası çatışmalarda ölenlerin sayısını dışta tutarsak, kendi toplumları içinde öldürülen Kıbrıslı Türklerin sayısı 7 iken, Kıbrıslı Rumların sayısı 176 kişidir. (Kessing’s Contemporary Archives, 1959, 8, p.16833’den aktaran A.An, Kıbrıs’ta Fırtınalı Yıllar (1942-1962, Lefkoşa 2018, s.162)

1960’da sınırlı bir bağımsızlıkla kurulan ve üç NATO ülkesi olan İngiltere, Türkiye ve Yunanistan’ın “bağımsızlık, egemenlik ve toprak bütünlüğünü garanti ettiği” Kıbrıs Cumhuriyeti devletinde, ada nüfusunun %20’sini oluşturan Türk azınlığının, nüfusun %80’ini oluşturan Rum çoğunluk ile siyasal eşit hale getirilmesi ve kamu hizmetinde %30, orduda %40 oranında katılım sağlanması, böylesi bir süreç sonunda elde edilmişti. Kıbrıs Türk liderliğinin, arkasında emperyalizmin desteği olmadan Kıbrıs Adası Türk Azınlığı Kurumu (KATAK)’tan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurucu ortağı haline gelmek, gerçekten dünyadaki herhangi bir başka azınlık toplumun başarabileceği bir iş değildi!  

(Sol Gazete, Mayıs 2021, Sayı:3) 

12 Mayıs 2021 Çarşamba

SÖYLEŞİ - Ahmet An: Kıbrıslı Rumlar ve Türkler ortak bir cephe örmeli

Kıbrıslı aydın Ahmet An'dan adadaki gelişmeleri, yakın geçmişin ışığında değerlendirmesini istedik. An'a göre adanın iki toplumunun bir arada yaşayabilmesinin yolu, birleşik mücadeleden geçiyor.

VOLKAN ALGAN

12.05.2021

Kıbrıs konusu özellikle Doğu Akdeniz'deki enerji mücadelelerinin de artmasıyla yeniden gündemde. Bir süredir ara verilen görüşmelerin yeniden başlatılabilme ihtimalini tartışmak üzere geçtiğimiz günlerde Cenevre'de bir araya gelen taraflardan yapılan açıklamalar henüz kayda değer bir ilerleme sağlanma ihtimalinin görünmediğine işaret etse de kimsenin masadan kalkmak istememesi önümüzdeki günlerde Kıbrıs'la ilgili yeni bir sürecin başlayacağını düşündürüyor.

Kıbrıslı aydın Ahmet An'dan adadaki gelişmeleri, yakın geçmişin ışığında değerlendirmesini istedik. An'a göre adanın iki toplumunun bir arada yaşayabilmesinin yolu, birleşik mücadeleden geçiyor: 

"İki ana etnik toplum olan Kıbrıslı Rumlar ve Kıbrıslı Türkler bir araya gelerek, emperyalist dış güçler ve onların yerli işbirlikçilerine karşı anti-faşist ve anti-emperyalist bir emekçi halk cephesini örmek zorundadırlar."

***

Kıbrıs konusu yeniden Türkiye'nin gündeminde. AKP iktidarının Kıbrıs planı nedir sizce? Böyle bir plan var mı daha doğrusu?

AKP iktidarı, AB ile olan üyelik görüşmelerinde Kıbrıs sorununu bir şantaj unsuru olarak kullanma çabası içinde görülüyor. 1999 yılında AB tarafından aday ülke statüsüne kabul edilmezden önce de Kıbrıs’ta “konfederal” bir çözüm konusunu gündeme getirmiş, ama daha sonra toplumlararası görüşmeler “federal” bir anayasa oluşturma yönünde sürdürülmüştü. 2004’de Kıbrıs Cumhuriyeti’nin AB’ye girmesi ardından, gerek Hristofyas-Mehmet Ali Talat, gerekse Anastasiadis-Akıncı görüşmeleri sonunda federal anayasanın birçok maddesinde yakınlaşma sağlanmıştı. 2017 yılında İsviçre’nin Crans Montana kentinde yapılan toplumlararası görüşmelere, üç garantör ülkenin dışişleri bakanları da katılmış, ama 1960 Garanti Antlaşmasının yerini alacak olan ve tek taraflı müdahale hakkının bulunmadığı yeni bir “güvenlik sistemi” üzerinde anlaşmaya varılamamıştı. 

Basın haberlerine göre, Türkiye’nin talebi olan, Türk askerlerinin Kıbrıs’ta sürekli varlığını sağlayacak stratejik bir anlaşma üzerinde fikir birliği oluşmadı. Öte yandan BM Genel Sekreteri Guterres’in taraflara sunduğu çerçeve, garantilere ve müdahale haklarına son verilmesini, Türkiye’ye ait asker sayısının ilk günden büyük oranda azaltılmasını, çekilmenin kısa bir zaman zarfında- iki yıllık bir sürede- gerçekleştirilmesini öngörmekteydi. Oysa Kıbrıs Rum tarafı, adada kalacak Türk askerlerinin ne zaman ayrılacağının kesin olarak belirlenmesini isterken, Türkiye ise anlaşılacak süre sonunda, durumun yeniden değerlendirmesinden söz etmekteydi. 

Kıbrıs Rum basınına sızan başka haberlere göre, Türkiye, adanın kuzeyinde, güneydeki “egemen İngiliz askeri üsleri” statüsüne benzer “egemen Türk askeri üssü”nün elde edilmesinde ısrarlıydı. Nitekim Türk basınında, Türk işgali altındaki bölgede inşa edilmiş, fakat daha sonra kullanılmamakta olan Geçitkale (Lefkonuk) Havaalanının “insansız hava araçları üssü” olarak kullanılmaya başlandığı ve Yeni İskele (Trikomo) sahilinde de bir deniz üssünün yapılacağına ilişkin haberler yayımlatılmıştı. 1974’den beri dikenli tellerle çevirili bulunan, Maraş kentine ait bir sahil şeridinin büyük bir kampanya ile “piknik amaçlı” olarak açılması da, yine Türkiye’nin istediğini elde etme planlarında bir tehdit unsuru olarak kullanıldı. AB ile önümüzdeki Haziran ayında yapılacak görüşmelere kadar, genelde dış politikasında sorunlar yaşamakta olan Türkiye’nin hangi tehdit ve şantaj unsurlarını kullanacağı, bunlarda başarılı olup olmayacağı zaman içinde görülecektir.  

Siz yazılarınızda Türkiye'deki iktidarın Kıbrıs'ın demografik yapısına dönük müdahalelerine dikkat çekiyorsunuz. Buradaki amaç sizce ne? Kıbrıs'taki Türk nüfusunu artırmak mı, Kıbrıs'ın sosyo-kültürel dokusunu değiştirmek mi? 

Türkiye, 1974’de adanın askeri olarak işgalinin hemen ardından önce Şubat 1975’de “Tarımsal İşgücü Protokolü”, daha sonra 2 Mayıs 1975’de “Kıbrıs’ın Türk Bölgesindeki İşgücü Açığının Türkiye’den Gönderilecek İşgücü İle Kapatılmasına İlişkin Yönetmelik” çerçevesinde, adanın işgal edilmiş bölgesine nüfus aktardı. (https://can-kibrisim.blogspot.com/2014/04/kuzey-kibrisin-turkiye-tarafi…) Türk ordusunun ikinci harekat sırasında, adanın kuzeyinde ilerlerken, ev ve mülklerini geride bırakarak, adanın güney yarısına giden Kıbrıslı Rumların ev, tarla ve hayvanları, Anadolu’dan getirilen bu göçmenlere dağıtıldı. Oysa 1949 tarihli “Savaş Zamanlarında Sivil Kişilerin Korunmasına İlişkin Dördüncü Cenevre Sözleşmesi”nin 49 (6). maddesi, yabancı bir ülkenin düşmanca işgali durumuyla ilgili olarak şöyle demektedir: “İşgalci güç, işgal ettiği bölgeye, kendisine ait sivil nüfusun bir kısmını aktaramayacak veya sürgün yoluyla göndermeyecektir.”

Türkiye, 1974’den başlayarak, on binlerce Anadolu kökenli sivil nüfusu Kuzey Kıbrıs’a yerleştirerek, bu uygulamayı günümüze kadar da sürdürmüş ve Cenevre Sözleşmesini çiğnemiştir. Bu da yetmezmiş gibi, bu yerleşimcilere 1983’de ilan edilen yasadışı “KKTC” devletinin yurttaşlığını da vererek, onları gerek milletvekilliği, gerekse başkanlık seçimlerinde oy deposu olarak kullanmıştır. 2004’de yapılan Annan Planı oylamasında da, “KKTC”nin AB’ye girmesi umuduyla, bu yerleşimcilerin olumlu oy kullandıkları bilinmektedir.  

Anadolu'dan getirilen yerleşimciler tarafından, sömürgeleştirme yoluyla demografik yapıda sağlanan değişimlerin ardında, özellikle Türkiye'deki AKP hükümetleri döneminde, etnik olarak Kıbrıslı Rumlardan arındırılmış olan adanın kuzeyindeki bu bölgede yaşayan nüfus içinde artan din propagandası ile yerleşimcileri inceleyen bir araştırmamda konunun ayrıntıları yer almaktadır: http://can-kibrisim.blogspot.com/2019/10/tarihsel-acdan-kbrs-turk-toplumu-ve.html 

Kıbrıs'ın kuzeyinde halkın günlük yaşamını da etkileyen sorunlar nedir diye sorsak neler söylersiniz? Kıbrıs’ta da tek sorun adanın siyasi statüsü mü?

Bugün Türk ordusunun işgali altında yaşayan gerek Kıbrıslı Türk, gerekse yerleşimci, ya da 3. ülke vatandaşı üniversite öğrencilerinin en büyük sorunu, sürekli olarak istikrarsız bir siyasal, ekonomik ve sosyal bir yapı içinde yaşamak zorunda kalmalarıdır. 1976 yılından beri bu bölgede para birimi olarak Türk Lirası kullanıldığından, TL’nin yabancı paralar karşısındaki değer yitirmeleri, hayat pahalılığını büyük ölçüde etkilemektedir. 

Son 45 yılda “KKTC” denen ayrılıkçı yapıda 42 hükümetin kurulduğu göz önünde tutulursa, nasıl bir siyasal ortamın olduğu tahmin edilebilir. Bu süre içinde “parlamento”da kurulan birçok komisyon, çeşitli dönemlerdeki yolsuzlukların üzerine gitmekte herhangi bir başarı elde edememiştir.  

Gündelik hayatın aynası olarak kitle iletişim araçlarına bir göz atacak olursak, her gün artan sayıda hırsızlık, tecavüz, fuhuş, yaralama, cinayet ve uyuşturucu suçları dikkati çekmektedir. 

Sayıları şimdilik 14 olan KKTC üniversitelerinde, 120 farklı ülkeden 75.000'den fazla öğrenci ve 50 farklı ülkeden akademisyen bulunmaktadır. Bu kadar çok öğrenci, yerleşimci, işçi ve sözde turistin, Kıbrıs'ın işgal altındaki bölgesine herhangi bir denetim olmadan gelmesinin getirdiği birçok dezavantajı göz ardı etmemek gerek. Örneğin Ocak 2006 ile Aralık 2016 arasında geçen 11 yıl boyunca, Ağır Ceza Mahkemesi’nde toplam 5.818 dava açılmıştır. Bunların dağılımı şu şekildedir: 19 cinayet, 525 cinayete teşebbüs, ciddi yaralanma, 508 silah, patlayıcı ve bıçak kullanma, şiddet ve tehdit ve 2.157 uyuşturucu suçu. 2016 rekor kıran bir yıldı ve o yıl içinde 20.491 dava açılırken, bunlardan 13.730'u ödenmeyen borçlara aitti. 

Öte yandan Türkiye’nin KKTC ile olan ekonomik ilişkilerine göz atacak olursak, işgalci ülke tarafından bu bölgeye 2019 yılında 1.3 milyar dolar değerinde ihracat yaparken, bu bölgeden ancak 62.4 milyon değerinde mal ithal edilmişti. Bu rakamlar, aradaki dengesiz ekonomik ilişkiyi yansıtmaktadır.                     

AKP'nin de seçim sürecine agresif bir şekilde müdahale etmesiyle Ersin Tatar'ın Cumhurbaşkanı seçilmesinin önümüzdeki süreçte nasıl bir etkisi olur?  Kıbrıs'ta seçim sonuçlarına bakınca kimlerin, neye göre oy verdiğine dönük bir analiz yapmak mümkün mü? Örneğin Kıbrıs nüfusuna dönük müdahalelerin bu sonuçta bir payı var mı?

AKP rejiminin Kıbrıs’ın işgal altında tutulan bölgesindeki müdahaleleri, bir süreden beri daha açık bir hal almıştır. Özellikle Ekim 2020’de yapılan Başkanlık seçimlerinde, arkasına AKP desteğini alan Ulusal Birlik Partisi Genel Başkanı ve Başbakan Ersin Tatar, seçim kampanyası sırasında “egemen eşitlik” ve “iki ayrı devlet” politikasını savundu. Daha çok Türkiyeli yerleşimcilerin yaşadığı Mağusa ve Yeni İskele bölgelerinde 2. turda sağladığı %9’luk oy artışı sayesinde, federal bir çözümü destekleyen Akıncı’yı 4,412 oy farkıyla geride bırakmış oldu. 

İkinci dönem görev yapmak için Başkanlık seçimine katılan Mustafa Akıncı, bir TV söyleşisinde, 45 yıllık siyasal yaşamı boyunca Türkiye tarafından böylesi bir müdahalenin yapıldığını hiç görmediğini söyledi. “KKTC”deki TC Büyükelçiliği’nin, kendisi aleyhine çalışan bir büroya dönüştüğünden şikayet etti. Türkiye’deki iktidar partisi AKP ile onu destekleyen MHP’ye ait milletvekillerinin köyleri gezerek, kendisi aleyhinde kampanya yürüttüklerini sözlerine ekledi. 

Örneğin Tatar yanlısı propaganda kampanyasında yer alan Türkiyeli milletvekillerinden biri de, MHP Kütahya milletvekili Ahmet Erbaş idi. Erbaş, Lefkoşa’daki Golden Tulip ve Girne’deki Grand Pasha otel ve kumarhanelerini bünyesinde bulunduran Pasha Oteller Grubu’nun sahibi olup, kendisine ayrıca “KKTC” vatandaşlığı da verilmiş bulunuyor. Son olarak Akdeniz Karpaz Üniversitesi’ni de satın alarak, Grup bünyesine katmıştır. MHP milletvekili Erbaş’ın çalıştığı bölgelerin tamamında Ersin Tatar’ın birinci olarak çıkması dikkate değer. Erbaş’ın, 30 gün içinde Ersin Tatar’la birlikte 69’u köy olmak üzere, 189 bölgeye gittiği belirtildi. (http://can-kibrisim.blogspot.com/2021/04/tatarin-baskan-olarak-sectirilmesi-ve.html) İlginçtir, Tatar seçim gecesi yaptığı açıklamada TC Başkanı Erdoğan ve yardımcısı Oktay’a seçimlerde verdikleri destek için özellikle teşekkür ederek, seçimlere müdahaleyi onayladığını da itiraf etmiştir.

Başkanlık seçimleri genel olarak değerlendirilirse, 1974 sonrasında kurulmuş olan yağma ve ganimet ekonomisinin devamından yana olan %52’lik bir çoğunluk, ayrılıkçı lider Tatar’ın yanında yer alırken, %48’lik bir kitle de Kıbrıs Rum toplumu ile birlikte işbirliğinden yana görüş belirtmiş oldu. Tatar’ın bu %48’lik kitleyi gözetmeyen ve taksimin devamını, hatta işgal bölgesinin TC ile olası ilhakını onaylayan bir politikaya yönelmesi, adanın toprak bütünlüğünden yana olan Kıbrıslı Türklerin iradesine yapılmış bir darbe olarak da yorumlanmaktadır. 

Son süreçte yaşananlara, Cenevre görüşmesi sonrasında yapılan açıklamalara bakınca önümüzdeki dönem İngiltere'nin Kıbrıs konusunda inisiyatifini artıracağını söylemek doğru olur mu? İngiliz planı tartışmaları var basında, sizin gözleminiz nedir?

27-29 Nisan 2021’de Cenevre’de yer alan görüşmeler öncesinde İngiltere’nin hazırladığı ve sekiz maddeden oluşan “Egemen Toplum Devletleri” planı ile Türkiye’nin Cenevre’de sunduğu altı maddelik “siyasal ve egemen yönden eşit” iki devletin, yani KC ile KKTC’nin işbirliğini öngören “konfederasyon” planı, aynı çerçevede değerlendirilmelidir. İngiltere bu plan sayesinde, hem Türkiye’nin AB ile olan ilişkilerini geliştirmesini sağlamak, hem de ülkesinin AB üyeliği sonrasında diplomatik rolünü artırmak istemekteydi. (http://can-kibrisim.blogspot.com/2021/04/cenevreye-giderken-ingilterenin-planina.html) Ama 1977-79 doruk anlaşmalarından beri “federasyon” temeline dayalı yeni bir KC anayasası oluşturmak için tarafların kabul ettiği BM parametrelerini değiştirmeye yönelik bu girişimler, hem Kıbrıs Cumhuriyeti, hem de BM yetkilileri tarafından “ortak zemin” olarak kabul edilmedi. 

BM Genel Sekreteri Guterres, 5+BM diye nitelendirilen ve 3 garantör ülke ile Kıbrıs Rum ve Kıbrıs Türk liderlerinin katıldığı gayri resmi konferanstan sonra yaptığı açıklamada, 2-3 ay sonra yine BM’nin öncülüğünde ve aynı formatta bir görüşme yapılmasını planladığını açıkladı. Kıbrıs Cumhurbaşkanı Anastasiadis, bu yeni toplantının Temmuz ayında yapılmasını isterken, Türkiye’nin yine AB ile ilişkilerinin görüşülmesinden sonra bir tarih üzerinde ısrar edeceği anlaşılmaktadır. Kıbrıs Türk toplumunun bir “stratejik azınlık” olarak, TC’nin ve onun yakın işbirliği yaptığı emperyalist güçler arasındaki pazarlıklarda bir süre daha kullanılacağı anlaşılmaktadır.  

Sizce Kıbrıs halklarının bağımsız ve birleşik bir geleceği nasıl kurulur? İki toplumun birlikte yaşaması için bir çözüm yolu mümkün mü?

Bu ancak ada halkının bir bütün olarak ortak siyasal mücadelesi ile mümkündür. İki ana etnik toplum olan Kıbrıslı Rumlar ve Kıbrıslı Türkler bir araya gelerek, emperyalist dış güçler ve onların yerli işbirlikçilerine karşı anti-faşist ve anti-emperyalist bir emekçi halk cephesini örmek zorundadırlar.

1926’da kurulan Kıbrıs Komünist Partisi, adanın bağımsızlığını savunurken, 1941’de onun devamcısı olarak kurulan AKEL, ne yazık ki milliyetçi Kıbrıs Rum burjuvazisinin adanın İngiliz sömürge yönetiminden kurtulup, Yunanistan’a bağlanması (enosis) politikasını benimsemiş ve kendisini Kıbrıslı Türk emekçilerden soyutlamıştır. 1953’de Derviş Ali Kavazoğlu ve arkadaşları tarafından oluşturulan AKEL’in Türk Kolu, Kıbrıs Türk yeraltı örgütü Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT)’nın, 1 Mayıs 1958’deki ortak yürüyüşten sonra, Kıbrıslı Türk ilericilere karşı giriştiği tedhiş, yıldırma ve öldürme olayları ardından çalışamaz duruma geldi.

1960’da kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin devamından yana tavır alan, haftalık Cumhuriyet gazetesinin avukat yazarları Ahmet Gürkan ile Ayhan Hikmet’in 23 Nisan 1962 gecesi öldürülmeleri, iki toplumun işbirliğinden yana olanlara yeni bir darbe daha vurdu. Kavazoğlu’nun 11 Nisan 1965’de, Kıbrıslı Rum sendikacı arkadaşı ile birlikte öldürülmesinden sonra, AKEL Türk Kolu diye bir şey kalmadı.

Adanın 1974 yazında ikiye taksim edilmesinden sonra da, AKEL, kuzeydeki işgal bölgesindeki solcu diye bilinen Kıbrıs Türk partileri ile işbirliği politikası ile yetindi. Oysa, adanın tümünde örgütlü olacak ve işçi sınıfının bir bütün olarak çıkarlarını savunacak siyasal bir program temelinde, ortak bir mücadelenin verilmesi gerekmektedir. İki toplumun birlikte yaşamasını sağlayacak olan demokratik ve federal yeni bir anayasanın güvencesi, ancak böylesi bir birliktelik ile mümkündür.         

**

https://haber.sol.org.tr/haber/soylesi-ahmet-kibrisli-rumlar-ve-turkler-ortak-bir-cephe-ormeli-304764