30 Aralık 1985 günkü Kıbrıs Postası’nda “Doktor gözüyle: Sağlıksız sağlık
sistemimiz” başlıklı bir yazı yayımlandı. Her ne kadar yazıyı kaleme alan
doktorun adı belirtilmemişse de, yazı sahibinin “branşında tek olan ve hem kamu
görevlisi, hem de özel klinik çalıştıran bir hekim olduğu anlaşılıyor Yazısının
sonunda da “mesai sonrası doktora özel hasta görmeyi engellemekle sistemin
düzeleceğini sanmak sorunu bilmemekle eşdeğerdir” demekle, sayın meslektaşım,
olaya kişisel çıkar açısından baktığını belli ediyor.
Yazının giriş kısmında, “Halbuki sağlık sorunları özel kesim ve kamu kesimi
olarak tümüyle ele alınıp, daha güncel ve halk sağlığına daha yararlı bir
sisteme oturtulmalıdır” derken, sayın meslektaşımız acaba kendisini hangi
kesimden sayıyor? Yoksa bir ayağı kamu kesiminde, bir ayağı da özel kesimde mi?
Sağlık alanında hizmet veren iki kesimin varlığı kabul ediliyorsa, önce ikisi
arasına bir sınır çekilmelidir. Biz diyoruz ki, hele kamu görevlisi olup da
özel klinik çalıştıranlar, ellerini özel kesimden bir çeksinler, “tam gün” hizmet
vermeyi üstlendikleri
kamu kesiminin dışına taşmasınlar da, durumun ne olduğu
bir ortaya çıksın. Kamu görevlisi olup da, yasalara aykırı olarak
özel klinik de çalıştırmakta ısrar eden hekimlerimiz, oyunu kuralına göre
oynamaktan niye kaçınıyorlar?
Bu sizlerin ilk kazan kaldırması değildir. Oyunun eşit koşullar altında oynanmadığına
ilişkin olarak, serbest çalışan hekimler ne zaman birleşip seslerini
yükseltmişlerse, bize bu gürültüyü çıkarmışsınızdır. Ne yazık ki kuralları
uygulamak hükümetlerin elinde. Sorun, eski Sağlık Bakanı Oktay Feridun’un
döneminde de alevlenmişti. Yine sizler, yasaların uygulanmak istenmesi karşısında,
çok imzalı bir yazı ile 25 Nisan 1984’de “istemezük” dememiş miydiniz? Dönemin
Sağlık Bakanı olarak Oktay Feridun Bey’in size nasıl bir yanıt verdiği hâlâ daha kamuoyunun bilgisindedir. Bu konuda
bakanlığın aczini de gösteren ve sorunları özetleyen 3 Mayıs 1984 tarihli
yanıtı, 12 Mayıs 1984 tarihli Söz gazetesinden aktaralım:
“1. Sizler hastanede günde
kaç saat çalışıyorsunuz ve kaç saat poliklinik yapıyorsunuz? Bilhassa öğleden
sonra ve hatta saat 11.30’dan sonra kaç kişi poliklinik yapıyor veya hastanede
çalışıyor veya kalıyor?
2. Rüşvet iddiaları ve
şayialarının kaçının önüne geçebildik? Ve kaç doktoru polise veya disipline
verdik?
3. Mesai saatlerinde “artık
bakamam” diye hastaları geri çeviren ve daha sonra özel kliniklerinde geç
saatlere kadar hastalarına bakan doktorlardan kaçını disipline verdik?
Klinikleri açık olduğu halde yüzde 40 (kırk) ek
tahsisatı yasa hilafına yine almaya devam etmiyor musunuz? Ve biz buna müdahale
ettik mi? Özel kliniğinizde tedavi ettiğiniz hasta adedi ve ücretlerin hesabı
sizden soruldu mu?
5. Özel Kliniklerinizin ilgili
yasaya uygun olup olmadığı üzerinde durduk mu? Kaçınız uyuyor?
6. İlaçlarla ilgili olarak
acaba tüm suç bizde mi? Ve siz ne yapıyorsunuz? İlaçların nasıl ve ne şartlarla
ithal edil eliğini biliyor musunuz?
7. “Ameliyathane eksikliği”
için öneriniz veya şikayetiniz oldu mu? Ve nedir?
8. “Senin yatağın, benim
yatağım”, “senin hastan, benim hastam” münakaşaları için hangi polisiye veya
disiplin tedbirini almışızdır?
9. Nöbet saatında aranıp da
bulunamayan veya gelmeyenlere ne yaptık?
Yukarıdaki soruların dile getirdiği
sorunlar evvela sizin kendi aranızda ve bizimle işbirliği yapmak suretiyle
halledeceğiniz sorunlar değil mi? Nasıl olur da siz tüm bunları Başhekime ve
idareye ve dolayısıyle bize hamlediyorsunuz? Aranızda şimdiye dek beklediğim işbirliğini
maalesef görmüş değilim. Aksine yukarıdakiler “polisiye tedbirler” iddianıza
rağmen hâlâ yapılıyor. Keşke disiplin ve diğer suçlama konularında biraz olsun
kontrol yapabilmiş olsaydık.”
Bir önceki işvereniniz böyle diyordu. Evet, “sağlıksız sağlık sistemimiz”
diye yazı kaleme almak kolaydır. Ama bu “sağlıksızlığın” önünü almak için siz
ne yapıyorsunuz? Saflar belirlenip,
içerdeki ve dışardakiler arasına bir çizgi çekilmek istendiği zaman, niye kazan
kaldırıp, anlamsız grevlere gidiyorsunuz? Bunca yıldır, çalışma koşullarınızda
sorunlar varsaydı, niye kamuoyunu bundan haberdar etmediniz? Yoksa dışarıda
vergiden muaf tatlı kazanç olanağına izin verildiği için mi susuyordunuz?
Sayın meslektaşım bir de şunu yazıyor: “Bu sistemsizlik yıllardır sürüp
giderken, devletin ilaçları, laboratuvar malzemeleri, röntgen filimleri
bilinçsizce tükenip giderken (güya bunları yine kendileri denetleyecek değilmiş
gibi.- A.C.) bu düzensizlik ve dağınıklık içinde özel kesimdeki doktor ve
laboratuvar da hasta beklentisi içinde bekleşir durur.”
Demek ki, serbest çalışan hekimin “hasta beklentisi içinde” olduğunu kabul ediyorsunuz. Eksik
olmayınız. O halde ekonomik zorluklar yüzünden serbest çalışan hekime gelemeyip
de, devlet poliklinik ve hastahanelerine yığılan hastalara daha iyi bir hizmet
vermek, daha sağlıklı bir sağlık sistemi sunmak için, bir ilk adım olarak “tam
gün” çalışmayı uygulamak isteyen Bakanlığa karşı niçin kazan kaldırıyorsunuz? Senin isteğin sadece daha fazla maaş
artışı ise, bunu niçin normal sendikal yollardan sağlamak için girişimde
bulunmuyorsunuz?
Niye ille de dışarıdaki özel kliniğinizi açık tutup, parasız sağlık hizmeti
için devlet hastahanesine giden hastaları dışarıda paralı tedavi etmeyi
yeğliyorsunuz? Dışarısı bu kadar “kazanç getirici” ise, niye bu beğenmeyip,
eleştirdiğiniz devlet hizmetinden ayrılıp, saflarımıza katılmıyorsunuz? Ama hem
çifte gelir kaynağı, hem de devlet sosyal güvencesini kim terkedip de aramıza katılır?
Yok beyler, yok. Önce içerdekiler ve dışardakiler arasına kesin bir sınır
koyalım, oyunu kuralına göre oynayalım. Ondan sonra laf üretmeye hakkımız
olsun. Yoksa bir “dayı” bulup, kapağı içeriye attıktan sonra, gerisi tufan mı?
Son bir söz daha: Bu memlekette “hekimliğin prestiji” kurtarılmak isteniyorsa,
devlet sağlık hizmetlerinde “tam gün çalışma” bir ön koşul olarak kabul
edilmelidir. Sağlıklı sağlık sisteminin “olmazsa olmaz” ilkesi, tam gündür.
Ancak bu ilk adım atıldıktan sonra, kamu ve özel kesimdeki aksaklıklar
düzeltilebilir, kimin ne olduğu ortaya çıkabilir. Mesleki yarışa varsanız, eşit
koşullar altında yapacaksak “evet”. Ama arkalar devlet olanaklarına
dayanılarak, ileri-geri konuşulacaksa buna “hayır” diyoruz.
(Kıbrıs Postası,
5 Ocak 1986)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder