27 Mayıs 2015 Çarşamba

İNSAN HAKLARI ÖRGÜTLERİMİZ NEREDE?


“Kimseye eziyet ve işkence yapılamaz.”
KKTC Anayasası, Madde 14/2.

Lefkoşa Ağır Ceza Mahkemesinde 10 Ekim 1996 günü yapılan duruşmada, uyuşturucu suçundan iki yıl hüküm giyen Mustafa Karakış, kendisine yöneltilen soruları yanıtlarken, polisin kendisinden aldığı ifadede doğru olmayan birçok şeyin yazıldığını söyleyerek, polislerin kendisine söylediklerini kabul etmek zorunda kaldığını açıkladı. Karakış şöyle konuştu: “Polis bana ifademi imzalatmadan önce işkence yaptı. Beni çırılçıplak ettiler, elimi bağladılar ve gözlerimi kapattılar. Kıçıma şişe sokmak istediler. Bu nedenle polisin yazdığı ifadeyi imzaladım. Benim ifadem diye sunulan ifadede daha çok yalan var.” Karakış, dava esnasında avukatının kendisine “Eğer bunları söylersen senin aleyhine olur” dediğini, o nedenle bunları açıklamaktan çekindiğini öne sürdü. ( Ortam ve Kıbrıs gazeteleri,11.10.1996)

Anayasanın yukarıda da yazılan açık hükmüne rağmen, ülkemizde sayıları az da olsa polis örgütünün bazı çevrelerince tutuklulara işkence yapılmakta olduğu bir kez daha basına yansımış bulunuyor. Geriye dönerek konuyla ilgili haberleri gözden geçirecek olursak, 1992-93 adli yılı başında zamanın Baro Konseyi Başkanı Avukat Mustafa İnan’ın şöyle konuştuğunu anımsarız: “Cezai Usul Yasası’nda yapılan son değişiklikten ve polisin insan haklarına ve demokratik hak ve özgürlüklere yönelik olumsuz tutum ve davranışları karşısında  Baro büyük endişe duymaktadır. Endişemiz polis devletine doğru hızlı bir yöneliş olmasındandır. Ancak bu tür çağdışı düşünce ve eylemlerin devletimizde itibar görmesine asla izin vermeyeceğimizin bilinmesini isteriz. Baro olarak gerektiği yerde sesimizi yükseltmekten çekinmeyeceğiz.”(Kıbrıs, 17.9.1992)

Hukukçularımızın ve özellikle basın organlarımızın bu konuda duyarlı oldukları bilinmekle beraber, seslerini yükseltmekte çekingen davrandıkları da bir gerçek. Kamuoyumuz ise bu tür olaylardan ancak gazetelere  yansıtıldığı ölçüde haberdar olmaktadır.

Deneyimli hukukçu Fuat Veziroğlu, birkaç yıl önce, bir TRT kameramanının Gençlik Bayramı törenlerinde polis tarafından dövülmesi olayına değindiği bir makalesinde, “Poliste dayak zaten vardı. ve poliste dayak gene var” diyerek, şunları yazmıştı: “Bu iş manşetlere çıktı, çünkü dayak yiyen kişi bir basın mensubudur da ondan. Üstelik TRT kameramanı. Acaba başka basın mensubu, örneğin bir Halkın Sesi muhabiri dayak yemiş olsaydı, yine manşete çıkacak mıydı? Hiç sanmam. O halde? Ben iki tarafı da protesto ediyorum. Dayak atan polisi de, onun temsil ettiği zihniyeti de ve olaylara kişilere göre renk veren kendi kendimizi yani basını da.” (Halkın Sesi, 21.5.1993)

İşte bu noktada gerek basında, gerekse siyasal ve diğer kuruluşlarımızda egemen olan bu çifte standarda değinmek gerek. Çünkü toplumumuzda meydana gelen olaylar, daima objektif bir bakış açısıyla değil de, şu veya bu siyasi görüşe yakınlık veya onun propagandasına uygunluk açısından değerlendirilmekte ve öyle yansıtılmaktadır.  Demokrasimizin az gelişmiş olmasında bu çifte standardın da rolü olduğu gözden ırak tutulmamalıdır. Özellikle sol olarak bilinen çevrelerin bu konudaki günahı sağa kıyasla daha çoktur.  Yukarıda sözü edilen işkence olayı ile ilgili olarak, ülkemizdeki insan hakları örgütlerinden herhangi bir protesto duymuş değiliz. 20 yıldır esrar kullandığını ifade etmiş olan Mustafa Karakış adlı yurttaşın öne sürdükleriyle ilgili olarak derinliğine bir araştırma yaparak, suçluların adalete teslimi konusunda kimler harekete geçecektir? Resmi makamların oluşturduğu Kıbrıs Türk İnsan Hakları Komitesi, ilgi alanı olarak seçtiği Kıbrıs sorununda bile yetersiz kalırken, bu alanda faaliyet gösterdiğini öne süren KKTC İnsan Hakları Derneği de, daha çok dış politika ile ilgilenmekte ve asli göreviyle ilgili olarak pek birşey yapmamaktadır. Bir ara CTP’den ayrılmış eski milletvekili Fadıl Çağda’nın adı ile birlikte ortaya çıkan “Barış, Demokrasi ve İnsan Hakları Hareketi”nden ise artık bir ses gelmemektedir. Geçen Ağustos ayı içinde kurulduğu açıklanan çiçeği burnundaki “Demokrasi ve İnsan Hakları Hareketi”miz ise daha çok CTP’liler ve onlara yakın duranların haklarıyla ilgili görünmektedir.

Nitekim 12 Ekim 1996 tarihli gazetelerde yer alan son bildirilerinde, CTP’li Eğitim Bakanının döneminde geçen yıl okutulmaya başlanan, ancak bu yıl kaldırılan “İnsan Hakları” dersinin müfredat programından çıkarılması protesto edilmekte ve yeniden okutulması istenmekteydi.

Ülkemizdeki insan hakları ihlalleriyle ilgili herhangi bir bilimsel çalışma yapmamış olan insan hakları kuruluşlarımızı, asli görevleriyle ilgilenmeye çağırıyoruz. Bugün başkasına yapılanın yarın bize yapılmamasını istersek, bugünden yasadışı uygulamalara başvuranlara engel olmalıyız. Yoksa vakit çok geç olur...


(Kıbrıslı Türkün Sesi dergisi, Sayı:17, 23 Aralık 1996-23 Ocak 1997, tam metin)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder